Ana Sayfa İrtibat Amacımız    Ateist, Oryantalistlere Cevaplar       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti

"Ey iman  edenler... İman edin!" ( Nisa, 136)

"Bugün biz sadece isim Müslümanları olduk." ( Prof. Ebu'l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti s. 11)

" Hedefimiz: Müslümanların İslamlaşması." ( Aliya Izzetbegovic, İslam Deklarasyonu )

Malik bin Nebi: "”Müslümanların İslamiyet'e sarıldıkları için değil, ondan uzaklaştıkları için İslamiyet tarafından kendilerine verilen bir cezadır.” ( Müşkiletül Efkar fil Alemi'l-İslami, s. 76)

Charles Mismer: “ Müslümanlar dinden uzaklaştıkça, Hıristiyanlar ise yaklaştıkça dinlerinden uzaklaşırlar.“ ( Sızıntı, Eylül 1987, sayı: 104 )

Mehmet Akif Ersoy: “Eğer İslam’dan maksat Kuran’sa, ortada İslam diye bir şey olmadığını söylemek durumundayız. Çünkü Kuran bugün göklere çekilmiş ve yeryüzündeki İslam’ın onunla ilgisi kalmamıştır.”

Profesör İsmail Faruki: “İslam, ne bugünkü Müslümanların tavır ve yaşayışları, ne İslam tarihinin şu veya bu dönemi, ne de İslam adına kaleme alınan şu veya bu kitabın anlattıklarıdır. İslam Kuran’dır.”

Muhammed İkbal: “Eğer biz İslam’ın bir üstün değerler sistemi olduğunu Müslüman olmayanlara anlatmak istiyorsak, onlara her şeyden önce bizim İslam’ı temsil etmediğimizi söylemek borcundayız.”

Prof Caner Taslaman: " Dünyaya en önemli borçlarımızdan birisi İslam ile Müslümanların farkını anlatmaktır."

.


 

Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti

Takdim -Profesör Muhammed Yusuf Musa-

 Müslümanlar bünyelerine ters düşmesine rağmen Avrupa'nın kıymet ve değerlerine sarılıyorlar. Esas problem, Müslümanların İslam'dan uzaklaşmalarıdır, Avrupa'nın üzerine oturduğu değerlere bağlanmalıdır. ( s. 11)

Eğer Bizler insanların kumandasındaki yerimize yeniden sahip çıkmak istiyorsak, her şeyden önce, tesirleri sözlerimizle ve hareketlerimize görülebilen hakiki bir imana sahip olmamız gerekir. Müslüman'ın vazifesi,  Allah'ın hükmü tecelli edinceye kadar kötülüklerle yılmadan mücadele etmektir. ( s. 14)

Takdim - Profesör Seyyid Kutup -

Bugün Müslümanlar  kendilerini dinlerine bağlayacak bir lidere kadar muhtaçtırlar. ( s. 19) İslam, kumanda mekanizmasını ele geçirmedikçe hareket edemez Müslümanların, dinlerinin esaslarından uzaklaşıp omuzlarındaki sorumlulukları attıkları zaman kalplerinin ne hale geldiğini, dünyanın yol gösterici o eşsiz kumandanı yitirip ilk cahiliyetin katran renkli karanlıklarına yuvarlanmakla neler kaybettiklerini bütün ayrıntılarıyla teker teker bu kitapta bulabilirsiniz. ( s. 22) Eğer İslam alemi silkinir, dünyayı yok olmaktan kurtaracak yegane nizam olarak İslam'a sarılırsa, Allah'ın izniyle aşamayacağı hiçbir engel yoktur.

Takdim - Profesör Ahmet Şerbasi -

Nedvi, İslami uyanışın ilk kıvılcımlarının ancak Türkiye ve Pakistan'dan çıkabileceğine inanıyordu. (s. 32)

Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti

İslam öncesi dönemde, çocukluk çağının yaşayan Hıristiyanlıkla, son nefesini veren putperestlik hayata hakimdi. ( s. 49) Yahudiler, Hıristiyanlara karşı İranlılardan daha katı davranışlardır. ( s. 52) İranlılara göre aile içi evlilikler günah sayılmıyordu. Aksine, Tanrıya yaklaşma vesilesi olarak iyi bir iş olarak değerlendiriliyordu. ( s. 53)

İran hükümdarları, kisraların damarlarında ilahi bir kanın dolaştığını iddia ediyorlardı. Hatta onlara ilah gözüyle bakıyordu. (s. 55) Araplara göre peygamberler; yemezler, içmezler, evlenmezler, çarşı pazarda dolaşmazlardı. Bütün Araplar, kıyamet gününü inkar ediyordu. ( s. 79) İran, Bizans, Çin, Avrupa... Yeryüzünde ne mizacı sağlam bir millet, ne ahlak ve fazilet üzerine kurulu bir toplum, ne merhamet ve adalet esaslarına dayalı bir devlet, ne ilim ve hikmetle vazife yapan bir kumandan ve ne de peygamberlerden intikal etmiş doğru bir din vardı. Her şey silinip yok olmuştu. Gerçek ilmin aşıkları ve hak dine susayanlar hayat pınarını arıyorlardı. ( s. 87) Selman-ı Farisi, Şamdan Musul'a, Nusaybin'den Basra'ya seyahat etmiş, her gittiği yerde kendisine başka bir yerde ki ilim adamı tavsiye edilmişti. ( s. 88) İran'da monarşik idare, halkın inandığı bir din haline geldi. Bu idare mekanizması, hükümdarların mutlak kutsiyetine dayanıyordu. Çinlilerde, imparatorlarının gök'ün oğlu olduğuna inanılıyordu. Roma İmparatorluğu'nun gözünde diğer milletler ve ülkeler merkeze kan akıtan birer damardı. Bu yüzden devlet, hak hukuk tanımıyor, zulüm ve işkencenin her çeşidini halka reva görüyordu. (s. 92) Aynı düzen günümüzde de aynen devam etmekte; Çin, Rusya, Amerika, İngiltere, Fransa, İran bu kuralı uygulamaktadır.

Robert Brillfaul, "Roma devleti, büyük kitlelerin gözyaşı ve alın teri üzerine küçük bir topluluğun refah tahtını oturtmak için kurulmuş bir sömürü makinesinden başka bir şey değildi. Bu bir avuç insan topluluğu, bunca insanın kanını bir sülük gibi emmekten başka bir şey yapmıyordu."  demektedir. (The Making of Hummanity, s. 159)

Roma ve İran gibi devletlerde yönetici kadro, hayata bağlılık ve zevkten başka bir kaygı duymuyor, gurur ve kibirden yanlarına varılmıyordu. ( s.97) Roma ve İran medeniyeti gururda, liks ve tantanada tıpkı iki yarışçıya benziyorlardı. ( s. 98) Bir şahsın kendi giyimine ve boğazına yaptığı masraf, bir köyü veya bir kabileyi doyuracak dereceye varmıştı. Bu geleneğe uymayanlar, ihmal edenlere kötü gözle bakılıyor, küçümseniyorlardı. İnsanlar, lüks hayatı ve onun bozuk geleneklerine yavaş yavaş alıştılar. Bu kendilerinde ikinci bir tabiat meydana geldi. (s. 99) Bir tarihçi, Roma İmparatorluğu'nun siyasetini şöyle dile getirir: İyi çoban koyunlarını yününü zamanında keser, geciktirmez. Roma İmparatorluğu da halkın yününü kırpmış ve soyup soğana çevirmiştir. ( s. 101) Çiftçiler, midelerinin doyurulmasından başka bir düşünceye sahip değildi. Bu acı hayattan bunaldıkları zaman, kendilerini eğlence ve içki alemlerine atıyorlardı. Bu güçlüklerden kurtuldukları anda yasaklara dalıyorlardı. Neticede, hayatları zindana dönüşmüştü. Zenginler azgınlaşmış, yoksullar bezginleşmişti. Zenginler lüks ve konfor yüzünden dine aldırış etmiyor, çiftçiler ve işçilerde hayat şartlarının zorluğu, keder ve ızdıraplarının çokluğu nedeniyle, tıpkı zenginler gibi dine önem vermiyorlardı. Fakirin de zenginin de tek düşüncesi vardı, yaşamak. ( s.102) Romalılar dizginlerini şeytana kaptırmışlardı. Hayat için gerekli vasıtalarda hayli yol almışlar ve bunlarla böbürleniyorlardı. israflar, kalplerini iyiden iyiye karartarak onları mânen öldürmüştü.( s.103)

Hz Muhammed peygamber olarak gönderildiği zaman paha biçilmez değerlerin bir kısmı temelinden sökülüp atılmış, bir kısmı eğilip bükülmüş, hurda yığını haline getirilmişti. ( s. 107) Namuslu, dürüst kimseler her şeyden mahrumdu. Hz Muhammed, bu topluluğun iyi taraflarını inkar etmediği gibi kötü yönlerini de kabul etmemiştir. İçkinin, yalancılığın, dolandırıcılık, faizin, açgözlülüğün, kabalık ve zulmün ulaştığı seviyeyi gördü. Halkın mallarını haksız yere yiyen rahiplere şahit oldu. ( s. 108) Günahlar; propagandalar, yayın vasıtaları, kitaplar, konferanslar, broşürler, ağır kanunlar ve cezalarla önlenmez. Bunu ancak derin ruhi bir ıslahat halledebilir. ( s. 110) Hz Muhammed batılı batıl ile kaldırmak için gönderilmemiştir, topyekun insanlığı, rabbinin izniyle Allah'a davet eden aydınlatıcı bir meşale olarak gönderilmiştir. ( s. 111)

İslam'ın tebliği ile beraber, cahiliye toplumu, cahiliye hayatının üzerine oturduğu bütün esasların ve dayanak noktalarını tehdit edildiğini ve hayatlarının tehlikede Olduğunu biliyorlardı. İşte bu sırada tarihin kaydettiği korkunç işkence ve zulümler başladı. Hz Muhammed, davası uğruna dayanılmaz güçlüklere göğüs gerdi, işkenceler onu davasından çeviremedi. Müşriklerin vaatlerine kanmadı, hiç kimseye boyun eğmedi, davasından zerre taviz vermedi. Resulullah'ın etrafını dört bir yandan sardılar ve oklarını ona çevirdiler. ( s.  116) Medineliler, Mekkeli  Müslümanları karşıladılar. Aalarında yeni dinden başka bir bağ yoktui Evs ve Hazrec kabileleri arasında çıkan savaşın izleri henüz silinmemişti. Ama İslam bunların da kalplerini birleştirdi. ( s.  119) 10 yıl içinde Resulullah ile birlikte, 27 defa savaşa katıldılar. Resulullah'ın emri ile düşmanla savaşmak üzere yüzden fazla sefere çıktılar. İçkiyi yasaklayan ayet indiği zaman her yer şarapla doluydu, şarap fıçıları parçalandı, Medine sokaklarında şarap sel gibi aktı. ( s. 120) Resulullah'ın yaptığı bu inkılap, her sahada eşsiz bir özellik arzeden bir inkılaptır. ( s.  121) İslam öncesi gerek Araplar gerekse diğer bütün insanlar, tam bir cahiliye hayatı yaşıyorlardı. Dinleri çok basitti, ne herhangi bir şeye emrediyor ne de yasaklıyordu. ( s.  122)

Müminler, Allah'ın gazabından ve ahiretin azabından kurtulmak için kendini dayanılmaz işkencelere seve seve atıyordu. Bu iman, bir seferinde, Maiz ibni Malik'i, başka bir seferinde Gamidiye isimli bir kadını, zina ettiklerini itiraf etmesine neden olmuş ve kendi efendimize gelerek suçlarını itiraf etmiş ve cezalarına razı olmuşlardı. ( s. 124) Bu iman, insanı kimsenin göremeyeceği yerlerde kuduran şerbetine, arzu ve ihtiraslarına karşı onu çelikten bir zırh gibi koruyordu. İmanın kontrolünde yaşayan insan hiçbir şeyden korkmuyordu. ( s. 125)

Bedir gazvesinde Resulullah şöyle dedi.' Genişliği yer ve gökler kadar olan cennete koşunuz.' Ümeyr ibni Hamam, hurma yiyordu o esnada. Bu sözleri duyunca şöyle der: 'Şayet bu hurmaları yiyinceye kadar yaşarsam, uzun bir hayat sürmüş olacağım.' Elindeki hurmaları atarak düşmana saldırır ve şehit olur. ( s.  128) Amr ibni Cümuh, fazlaca topaldı. ' Allah'a yemin ederim ki, ben şehit olup topallaya topallaya cennete gezip dolaşmak istiyorum.' dedi, Uhud harbi'nde şehit oldu. ( s.  129) Böyle bir imana sahip olmadan önce insanlar, ne bir düzene tabi oluyorlar ne de, belli bir yol takip ediyorlardı. Arzu ve heveslerinin izinde yürüyorlardı. ( s. 130) Fudala ibni Ümeyr, Beytullah'ı tavaf eden Resulullah'ı öldürmek ister. Resulullah, Fudela'ya, ' Allah'tan af dile.'diyerek elini kalbinin üzerine koydu.  Fudela bu anı şöyle anlatır: 'Allah'a yemin ederim ki, Resulullah elini göğsümden çeker çekmez, Allah'ın yarattığı mevcudat içinde en sevdiğim kişi olmuştu.' Evime dönerken, daha önce görüştüğüm bir kadına rastladım, bana 'hadi gel' dedi. Ben de ona, ' Allah ve İslamiyet beni bundan yasaklıyor.' dedim. ( s.  131) İman, hayatım bütün eğriliklerinde doğrultmuş, insanlık bir aile olmuştu. Babaları Hz Adem idi ve Adem ise topraktandı. Üstünlük sadece takvada idi. ( S.  135) İslam toplumu, her türlü faaliyet ve davranışlarından sorumlu, olgun bir toplum haline gelmişti. ( s. 137) Hükmün temeli, 'Allah'a isyan edene itaat edilmez.' prensibi idi. Zenginlerin vazgeçilmezi olan hazine ve mallar, Allah'ın malı haline gelmişti. Bu mallar ancak Allah yolunda harcanıyordu. Müslümanlar, bu hazine ve malların sadece bekçisiydi. Hükümdarların arzu ve isteklerine göre dağıttıkları topraklar, Allah'ın mülkü haline gelmişti. ( s. 138) Sevgi denen güçlü duygu, İslamiyet'ten önce kaybolup gitmişti. Resulullah, şaşkın ve mazlum bir toplum içinde faaliyete başladı. İnsanları bir ahtapot gibi saran kötülük bağlarını çözerek, onları esaretten kurtardı. Resulüllah'ı, kendilerinden, ailelerinden, mallarından, çocuklarından üstün tutmak gibi daha önce görülmemiş eşsiz sevgi ve fedakarlık örnekleri gösterdiler. ( s. 139) Ebubekir ibni ebi Kuhafe, Müslüman olduktan sonra fena şekilde dövülmüştü, evine götürülür. Mutlaka öleceği düşünülüyordu. Akşama doğru konuşmaya başlar ve ilk sözü şu olur: " Resûlullah nasıldır?" ( s. 140) Uhud Savaşı'nda ensardan bir kadının babası kardeşi ve kocası Şehit düşmüştü Fakat o kadın savaş dönüşü ordunun önünde çıkar ve ilk sorduğu soru şudur: ' Resulullah'ın durumu nasıldır?' Müşrikler, Hudeyb'i darağacına götürüyorlardı. Kahkaha atarak ona sorarlar, Muhammed'in şimdi senin yerinde olmasını ister misin? Hubeyb cevap verir: " Hayır! Yüce Allah'a yemin ederim ki, benim kurtulmam için Muhammed'in ayağına bir diken batmasına dahi tahammül edemem." Uhud savaşı'nda Sa'd ibni Rabia, son nefesini veriyordu. 70 yerinde kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Son sözü şu olmuştur: "Gözünüzü kırpabileceğiniz müddetçe Resulullah'ı koruma hususunda hiçbir mazeretiniz yoktur." Uhud Savaşı'nda sırtını Resulullah'a kalkan yapan Ebu Dücane, gelen bütün oklar vücuduna saplandığı halde hiç kımıldamıyordu. ( s.  141) Sakif kabilesinden Urve ibni Mesut, Hudeybiye'den döndükten sonra arkadaşlarına şöyle iddia hitap etti: "Ey ahali! Kayser, kisra ve Necaşi gibi birçok hükümdarlara elçi olarak gittim, yemin ediyorum ki, Muhammed'in ashabının kendisine gösterdikleri hürmet ve saygı kadar hiç bir kralın taraftarları tarafından sevilip hürmet edildiğini görmedim. Konuştuğu zaman sükut ediyorlar, sevgi ve hürmetlerinden yüzüne bakamıyorlardı. ( s.  142) Sa'd ibni Muaz'ın, Bedir'den önce efendimize şöyle der. " Ben Ensarların adına derim ki, mallarınızdan istediğini alır, istemediğini bize bırakabilirsin. Bizden aldığın şeyler terk ettiklerinden daha sevindiricidir. Vallahi, sen bize denizi göstersen, gözümüzü kırpmadan dalarız. ( Zadül-Mead, 13/125) Ebu Bureyde babasından anlatıyor: Topluca şarap içiyorduk, içkiyi yasaklayan ayet indi. Gittim arkadaşlarıma okudum, ağızlarında kalan şarabı dökerek şöyle dediler: 'Vazgeçtik, vazgeçtik, vazgeçtik Ya rab!' ( s. 145) Hz Muhammed, insanların kalbine yepyeni bir ruh üfledi. Allah'ın vermiş olduğu güç ve kabiliyetleri bir meşale gibi tutuşturdu. Sonra herkesi yerli yerine yerleştirdi. ( s. 147) Tüm bunları çalışma, irade, emekle, uykusuz, baskı altında ölümü göze alarak, dünyalık makam, parayı geriye atarak yaptı. Onu büyük yapan iradesi, azmi, istikametten ayrılmaması ve engin tevazusu idi. Resulullah, tarihin en seçkin şahsiyetlerini ve en üstün dahilerini yetiştirdi. Hz Ömer'i, adalet, devlet idarecisi yaptı. Halit b. Velid'i, Roma İmparatorluğu'nu yenen komutan yaptı. Ebu Ubeyde, Suriye'yi fethetti. Amr b. As, Mısır'ı fethetti. Sad bin ebi Vakkas, İran ve Irak'ı fethetti. Selman b. Farisi, bir çoban'ın oğlu iken İran İmparatorluğu'nun başkentine vali oldu. Bunları, Ebuzer, Ebu Derda, Ammar ibni Yasir, Muaz bin Cebel, iKa'b ve benzerleri takip eder. ( s. 149) Müslümanlar tarih sahnesine çıkar çıkmaz dünya liderliğini ellerine geçirmişlerdir. ( s. 155) "Allah adaleti emretmiştir." (Maide, 8; Nisa, 58) Müslümanlar hiçbir zaman böbürlenip kirlenecekleri bir Arap İmparatorluğu kurmak için ortaya atılmadılar, onlar insanları Romalıların ve İranlıların hakimiyetinden alıp, Arapların veya kendi saltanatlarının boyunduruğuna sürüklemek için yola çıkmadılar. Ancak, bütün insanları kula kulluktan, bir olan Allah'a kulluğa çağırmak için gönderildiler. ( s. 157)  Müslümanlar, kendilerinde bulunan din, ahlak ve ilimden hiçbir zaman cimrilik göstermiyorlardı. İdareci kadroda makam, mansıp konusunda hiçbir soyu, rengi ve vatanı dikkate almıyorlardı. ( s. 158) Resulullah'a bağlanan bu bir avuç topluluk insanlığı gölge ve hakimiyeti altında barındırmak, doğru yolu göstermek, dünyayı imar edip, huzur ve refah kavuşturmak için yarışıyorlardı. Dünya üzerinde zayıf milletlere bir av nazarıyla bakıp tuzağa düşürmek için uğraşmıyorlardı. Dünyada amelleriyle Allah'a yaklaşmayı amaçlıyorlardı. ( s. 163) "İslam, dünya hayatına tapmaz; onu daha yüksek bir hayat için bir aşama olarak kabul eder. Bu aşama çok lüzumlu olduğundan, hiç kimsenin onu küçük görmeye veya horlamaya hakkı yoktur." (Muhammed Esed, Leopold Weiss, s. 29) Her Müslüman'ın çevresinde olup bitenlerden kendini mesut tutması, her zaman ve her yerde hakkı ayakta tutmak ve batılı ortadan kaldırmak için cihadı kendine bir vazife telakki etmesi gerekiyor. İslam mücahitleri cihadı, insan ruhunun ilerlemesine imkan verecek en iyi ortamı kurmak gayesi ile yapmışlardır. ( s. 167) Hz Muhammed'in İslam devletini ilanı edince ahlak ve dinler tarihinde yeni bir devir, siyasi ve toplumsal alanda yeni bir doğuş oldu ve medeniyetin akışı değişti. Dünya onunla yeni bir istikamet kazandı. Bu medeniyette takva, edep, adalet, ahlak, emanet ruhu hüküm sürüyordu. Üstün ahlak, mal ve makamın üzerinde tutuluyordu.Ruh, içi boş göstermelik motiflere feda edilmiyordu. Bütün insanlar eşitti. Takvadan başka üstünlükleri yoktu. ( s. 168) İslam hükümeti, zayıfların hakkını kuvvetlilerden alıyordu. Zalim hükümetin idarecilerinin köpekleri tok gezerken, vatandaşın açlıktan kıvranıyordu. ( s. 169) İslam'a girenler, huzur dolu bir kalbe ve öldükten sonraki hayatta tam bir emniyete kavuşuyorlardı. Cahiliye devrinde, bir insanın Allah'a ibadet etmesi zor bir işken, İslam devrinde Allah'a isyan etmek güç bir iş oldu. Dün alenen pervasızca cehenneme davet varken, bugün bu çağrı susturulmuştu. (s. 170) Eşyanın değeri insanların gözünde tamamen değişmişti. İslam tek ileriye düşünce olarak benimseyip kabul edilmişti. ( s. 171)

İslamiyet'in tesiri altında, resimleri ve dini heykelleri yıkmaya çalışan bir hareket ortaya çıkmıştı.(s. 172) Hindistan başbakanı Cevahirl Lal Nehru, Discovery od India adlı eserinde, 'İslam, Hint toplumunda sınıf ayrımını ortadan kaldırmış, dünyadan el etek çekmek arzularını yatıştırılmıştır.' demektedir. ( s. 174) Hz Muhammed'in yetiştirmiş olduğu şahsiyetler birer hâkim idiler, her biri komuta edecek seviyedeydi ve aynı zamanda birer yönetici durumundadırlar. ( s. 178)  İctihat: Yeni doğan problemleri, İslam'ın esaslarına uygun olarak çözebilmektir. ( s. 181) Hilafetin liyakatsiz ellere geçmesi sonucunda İslam'ın bünyesinde açılan yaralar hala daha sarılamamıştır. ( s. 182) Devlet adamları, din ve ahlak yönünden halka mükemmel bir örnek olmaktan zamanla uzaklaştılar. ( s. 183)

Selahattin Eyyubi, Fırat'la Nil arasında yaşayan İslam dünyasını birleştirdi. Hıttın Savaşı'nda haçlıları bozguna uğratmıştı. 5 yıl boyunca haçlılarla savaştı. Barış yapıldıktan bir yıl sonra vefat etti. ( s. 190) Selahattin Eyyubi, çeşitli unsurları bir potada eriterek aralarındaki cins ve ırk ayrılıklarına, fertler arasındaki iç ihtilaflara ve kabile düşmanlıklarını rağmen onları birbirlerine bağlayıp perçinleştirmişti. Adeta onları  bir vücut haline getirmişti. Her şeyden önce Selahattin Eyyubi bu çeşitli unsurları birleştirirken birçok zorlukla karşılaşmıştır. Hatta yer yer ayrılıklar baş göstermiş, isyanlar bile çıkmıştır. Akrabalarından birisi kendisine karşı ayaklanmış fakat sultan onu affetmişti. ( s. 192) Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un fethi için devri'nin her türlü savaş tekniğinden faydalanmıştır. ( s. 120) 120 savaş gemisinden 70'ini karadan yürütmüştür. ( s. 196) Türkler, ileri görüşlü, kahraman, kalplerinde cihat ruhu coşan, cengaver bir millet idi. ( s. 197) Kanuni devrinde Osmanlı İmparatorluğu'nun idaresinde bulunan topraklar, 14.893.000 km kare idi. ( s. 198)

Osmanlı Devleti'nin zamanında doğuda kuvvetli iki çağdaş devleti vardı. Moğollar ve Afganistan'da Safeviler. Yardım ve birleşmek hiç birinin aklına ne yazık ki gelmiyordu. ( s. 204) 16. ve 17. Yüzyılda Avrupa, uzun süren uykusundan uyandı. Avrupa, buluşları disiplini ile Türkleri geride bıraktı. ( s. 206) Batı medeniyetinin ruhunu ve bu milletlerin hayat felsefesini bilmemiz gerekir. Aslında bu medeniyet, Yunan ve Roma medeniyetinin biri devamıdır. ( s. 211) Avrupa milletleri, Yunan medeniyetinin fikrini, edebiyatını bir miras olarak koruyup muhafaza ettiler. ( s. 212) Yunan medeniyetinin temeli materyalizmdir. ( s. 213) Romalılar, Yunanlıların yerine aldılar. Askeri yönden Yunanlılardan üstündürler fakat, ilim, felsefede geri idiler. (s. 217) Her iki medeniyette dünya hayatına haddinden fazla değer veriyordu. Kavmiyetçilik davasında giriyorlar, kaba kuvvete ibadet derecesinde büyük saygı ve hürmet gösteriyorlardı. ( s. 118) Muhammed Esed, Romalıları gayet güzel izah eder: Romalılar diğer milletleri, Roma İmparatorluğu'nun menfaat ve çıkar yolunda kullanıp çalıştırmışlardır: Romalıların meşhur adaleti ise, sadece kendilerini özeldi. İlahlarını pratik hayata müdahale etmelerine hiçbir zaman müsaade etmemişlerdir. (Islam at the Cross Roads, s. 39) Ruhbanlığın en kötü sonuçlarından birisi de, aile hayatını temelinden sarsılmasıdır. ( s. 226) Roma imparatorluğu zamanında Hıristiyanlık alemi, ruhbanlıkla şehvetin azgınlığından birini tercih etme durumuyla karşı karşıya kalmıştır. ( s. 228) Kiliselerin bozulması ve Enginzisyon mahkemeleri, reformistlerle kiliseler arasına açmıştır. Zamanla Avrupa, materyalizme yönelir. Bütün bunlar yavaş yavaş meydana gelmiş, daha sonra büyük hız kazanmıştır. ( s.  236) Eski putperest Roma ve Yunan medeniyetinin kopyası haline gelen Avrupa, Hristiyanlık adı altında eski kimliğine bürünmüştür. (s. 238) Bugünkü Avrupa'nın dini Hıristiyanlık değil, Materyalizmdir. ( s.  239) Avrupa'da sıradan bir kişi, hayatın gayesinin insanın yaşamını kolaylaştırmak olduğuna inanmaktadır. Bu dinin mabed ve kiliseleri fabrikalar, sinema salonları, gazinolar, kimya laboratuarlarıdır. Bu dinin kahinleri bankerler, artistler, astronotlardır. Bu aşırı zevk volkanı, menfaatlerle çatıştığı zaman birbirini yiyip yok etmeye hazır savaş teknolojisinin gelişmesine yol açmıştır. ( s. 240) Peygamberimiz, zor durumda kaldığı zaman hemen namaza koşardı. ( s.  246) 

 "Darwin'e göre insan, diğer hayvanlardan daha ileri bir tekamül safhasına sıçramış bir hayvandır.Darwin öldüğü zaman, İngiliz Kilisesi onu bir insana verilebilecek en büyük şeref payesi ile taltif edip, din adamlarının defnedildiği yere gömülmesine izin verdi." ( Prof. Ebu'l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 251,253) 

Troman'ın Filistin'de İsrail Devleti'ni desteklemesi ve Yahudilerin sempatisini kazanmak ve siyasi, iktisadi ve yayın alanındaki ağırlıklarından yararlanıp seçimleri kazanmak için Arapların haklı davalarına karşı çıkması, politik hayatın menfaatler üzerine döndüğünü sergileyen bir örnektir. ( s. 255) Şekip Arslan, (Hazıru'l-alemi'l-İslamiyye, I/165) şöyle der: İran'da meydana gelen olaylar, Türkiye'de olanlarla aynıydı, arada pek fark yoktu. Birçok İranlı genç eski İran dini araştırmaya koyuldu. ( s. 262) Sömürgecilikte ileri giden milletlerle, efendilik ve hakimiyet sevdasına kapılan milletler arasında birçok savaşlar olmuştur. Fakat bu savaşlar, zalimi tepeleyip mazluma yardım etmek için çıkan savaşlar değildir. ( s.  271) Halife Ömer bin Abdülaziz bir defasında valisine, "Yazıklar olsun sana! Hz Muhammed, servet yığmak için değil, hidayet önderi olarak gönderilmiştir." demişti. İslam hükümetinin temel meselesi ahlak eğitimidir. Bu hükümet siyasi ve iktisadi meselelere dini açıdan bakmakta ve ahlakı maddi menfaatlere tercih etmektir. ( s. 273)

Çeşit ve buluşların, esasında amaç değil bizzat başka gayeleri vasıta oldukları unutulmamalıdır. Konulduğu aslî gayeye uygunluk nispetinde başarıya ulaşırız veya kaybederiz. Bizim görüşümüze göre, icat ve keşiflerin amacı, zaaf ve cehaletin insan hayatında doğurduğu güçlük ve zorlukları yenmek yeryüzünde büyüklük ve bozgunculuk taslamadan iyi yollarda kullanmaktır. ( s. 277) Keşfedilen aletler, ne iyidir ne de kötüdür. İnsanın kullanımına göre iyi veya kötü olurlar. ( s. 281) Maddeyi nerede ve nasıl kullanacağını insana öğreten dindir. ( s. 282) Avrupa, uzayın derinliklerine dalmış duruma geldiği halde, yeryüzündeki problemlerini çözememekte ve burnunun ucundaki olayları, meseleleri düzeltememektedir. ( s. 284) Dünya seyahat edenler için oldukça küçülmüş ama, komşularımızla tanışıp konuşmamıza imkan vermemiştir. Uçaklar, bombalar yağdırmaktadır. Altın ve madenler, Güney Afrika topraklarından Avrupa bankalarına akmaktadır. Bilim ve sanatla ahlak arasında tezat olduğundan, insanlık ıstırap içinde yaşamaktadır. (s. 287) Atom bombasından sonra hidrojen bombası da icat edilmiştir. (s. 291) Kapitalizmle mücadele edenler, komünizmi doğurmuştur. Demokrasi ile yönetmek isteyenler, diktatörlükleri ortaya çıkarmıştır. Sosyal problemleri çözmek isteyenler, feminizm ve nüfus planlaması ile karşımıza çıkmıştır. İnsanın, bozuk bir kökten sağlam bir dal beklemesi düpedüz aptallıktır. ( s. 293) İnsanın bir karış midesine olan düşkünlüğü gerçekten büyük felaketlerin habercisi durumuna gelmiştir. İnsanda mide o kadar genişledi ki, hiçbir madde onu doyurmaz hale geldi. ( s.310) Cahiliye devri şairlerinden Turfa ibni Abd, "Mademki ölümüme mani olamıyorsun, öyleyse bırak beni, ne istersem yapayım." demekteydi. ( s. 311) Eşyanın kıymeti insanların gözünde, geçmiş devirlerde görülmemiş bir seviyeye yükseldi. Servet, modern hayat çarkının etrafında döndüğü bir eksen haline geldi. ( s. 312) Kuran, "Adaleti titizlikle ayakta tutan hakimler olun; Allah için şahitlik eden kimseler olun; Bir topluma olan kininiz sizi adaletten ayırmasın; Allah size emanetleri ehli olanlara vermenizi emreder; Söz söylediğiniz vakit akrabanız dahi olsa adaleti gözetin; İyilik yapmak ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirimize yarışın" buyurur. ( Nisa, 135; Maide, 8; Nisa, 58; Enam, 152; Maide, 2)

Dünyadaki sorunların biricik çözüm yolu, dünya liderliğini ve hayat rotasını iğrenç emellere alet eden günahkar ellerden alıp, temiz ve becerikli ellere teslim etmektir. ( s. 333) İslam aleminin liderlerine düşen en büyük vazife, Müslümanların kalplerine iman tohumunu yeniden saçmak, dini duyguları alevlendirmektir. ( s. 343) Bugün İslam aleminin en korkunç hastalığı, dünya hayatına haddinden fazla bağlanarak bütün enerjisini oraya dökmesi, ağlanacak durumları gülerek karşılaması ve hayatın zevkleri uğruna deli divane olmasıdır. ( s. 344) İslam alemi, modern ilimleri ruh ve dünya görüşüne uygun şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor. ( s. 346) İslam alemi dünya liderini tekrar eline almayı arzu ediyorsa, ithal malı eğitim sistemlerini atıp, yerine kendi eğitim sistemini koymalı, ilmi kapasitesini geliştirmelidir. Bu derin düşünce, geniş araştırma ve telif hareketi ister; kolay değildir. ( s. 349) Liderlik ciddiyet ister, mücadele, gayret ve köklü bir hareket ister. ( s. 350) Arap dünyasının milliyeti; İslam'dır: İman, dün olduğu gibi bugün de onun silahı ve kuvvetidir. Düşmanlarını onunla sindirir, varlığını onunla korur ve düzenini onunla devam ettirir. ( s. 354)

"İnsanlar, yalnız inandık demeleriyle bırakılıvereceklerini ve kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar." ( s. Ankebut, 2) Hz Muhammed'in üflediği iman ve fedakarlık ruhu ile Araplar bütün varlıklarını insanlık uğruna feda ettiler. Mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda mücadele ve mücahede ettiler. İnsanların hırsla sarıldığı her türlü şehvet, arzu, emel ve hayallerini bu uğurda feda ettiler. ( s. 359) İnsanlığın kurtuluşu Arap gençlerinin güvenlik ve barışı dünyaya yaymaları, bu uğurda şahsi arzu ve zevklerini feda etmelerine bağlıdır. ( s. 360) Ömer bin Hattap, Arap valilerine şu talimatı gönderir: "Zevk ve sefadan ve yabancı kıyafetlerini giymekten kaçınan; sade giyinin ve normal yiyin." ( s. 361) Arap alemi, mükemmel bir hazırlıktan sonra İslam dünyasının liderliğini ele geçirerek Avrupa'ya meydan okuyabilir. ( s. 370) Araplar, İslam davasına samimiyetle sarılıp uğrunda canlarını feda edince Allahu Teala bu liderliği onlara vermişti. ( s. 372) Arap dünyası daha ne zamana kadar eski dünyayı fethettiği o muazzam enerjini, sınırlı, dar sahalara harcayacak? İslam davasını yeniden bağrınıza basınız, uğrunda canlarınızı hiç çekinmeden feda ediniz. Canla başla mücadele ve mücahede ediniz. ( s. 374)

.

 

Prof. Ebu'l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti