Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
 İmparatorluğun varisi olamadık, gözümüz kesmedi!

                           Gayrimüslimler konusunda Osmanlı geleneğini devam ettirmedik

Farklı dinlerin, inançların bir arada yaşaması bence en makul yorumunu imparatorluklar içinde bulmuştur. Sadece Türklere has bir tavır da değildir bu. Ancak en son ve en güzel uygulamasını Osmanlılar içerisinde bulmuştur.

Biz, ulus-devlet anlayışından sonra içimize kapandık. Osmanlı imparatorluğu gibi bir imparatorluğu kaybetmek kabul etmek gerekir ki milletimizde çok büyük bir travma meydanı getirdi. Çünkü biz asırlar boyu diğer din kültürdeki insanlara belli bir hukuk anlayışı çerçevesinde davrandık. Fakat biz eski yönettiğimiz topraklardan çekildiğimizde orada bıraktığımız dindaşlarımıza, soydaşlarımıza ve kültür mirasımıza aynı şekilde davranılmadı, müsamaha ile yaklaşılmadı. Balkanlardan bizim çekilişimiz tam anlamıyla bir dramatik olaydır. Ulus-devlet anlayışından sonra bütün dünyada ötekine karşı bir tahammülsüzlük başladı. Yani ulus-devletler aslında bütün dünyada azınlıkta olan, öteki kabul edilen insanın kültürel haklarına, sosyal haklarına, yaşam biçimine müdahaleyi beraberinde getirdi.Kimi zaman milliyetçilik dini unsurları kullandı. Ama çarpıtarak kullandı. Tabi şu da var. Cumhuriyet döneminde katı milliyetçilik anlayışından gayrımüslimler, katı laiklik anlayışından da dindar Müslümanlar zarar gördü. Sizin de bildiğiniz gibi Cumhuriyet döneminde sadece kiliseler kapanmadı, camiler de hem de yüzlercesi kapandı.

 İslam kılıçla siyasi hakimiyetini genişletmiştir. Fakat dini hâkimiyetini kılıçla genişletmemiştir. Bu ikisini birbirinden ayırmak lazım. Tarih içerisinde savaşları ortadan kaldırmak gibi bir ütopyanın peşine düşmenin bir anlamı yoktur. Savaşlar her zaman olmuştur ve olacaktır. Burada önemli olan savaşlardan sivil halkın hem can ve mal güvenliği bakımından hem kültürel yapısı bakımından nasıl etkilendiğidir.

Kudüs Müslüman ordularına teslim olduğunda ki bunun için halife Hz. Ömer'in Küdus'e gelmesi gerekmiştir. Hz. Ömer ibadet vaktinde teklif edilmesine rağmen bir kilisede ibadet etmeyi reddetmiştir. Burada red gerekçesi önemlidir. "Ben burada ibadet edersem Müslümanlar burayı bilahare cami haline getirirler."  Bugün Mısır bin dört yüz senedir kesintisiz İslam devletleri hâkimiyeti altında yaşayan bir ülke. Bu bin dört yüz senenin sonunda bile bugün Mısır'da küçümsenemeyecek bir Hıristiyan grup var. Milyonlarla ifade edilen cemaati ve kiliseleri var.

İslam'da insanların özel hayatını araştırmaz. Ama kamuya açık yerlerde içtiğiniz zaman onun bir anlamda propagandası olarak görüldüğünden müsaade edilmez.

ben bir kayıt gördüm ikinci Mahmut dönemiyle ilgili. Bir köle sekiz veya dokuz yıl kölelik yaptıktan sonra efendisi tarafından satılmak isteniyor. Köle şikâyet ediyor, "Efendim beni satıyor" diyor. "Ben efendime dokuz sene hizmet ettim" diyor. "Beni satarsa yeni bir efendiye düşeceğim. Ve yeni baştan ona hizmet edeceğim. Bu kadar hizmetim yetmiyor mu?" diyor. Devlet bu köleyi satın alıyor ve azad ediyor. Çünkü devletin zekât gelirlerini harcama kalemlerinden birisi köle azadıdır. Devlet satın alarak köle azad etmek zorunda.

Tanzimat ve Islahat Fermanıyla getirilen düzenlemeleri aslında müstakil olarak ele almak lazım. Bu iki tarihi belgenin hazırlandığı dönemde Osmanlı devleti hem bir yeniden yapılanma dönemine girme ihtiyacında idi. Bu yeniden yapılanma içinde elbette gayrımüslimlerin durumlarının da gözden geçirilmesi gerekiyordu, hem de içde ve dışta bir takım önemli problemlerle uğraşmak mecburiyetinde idi. Tanzimat öncesi Mehmet Ali Paşa'nın isyanı karşısında Rusya'dan yardım almak zorunda kalmış, bu da İngiltere başta olmak üzere Avrupalıları endişelendirmişti, duruma müdahele etmek zorunluğu hissetmişlerdi. Islahat Fermanı döneminde ise Rusya ile yapılan Kırım harbi sonrasında Paris'te toplanan kongrede müttefikleri Fransa ve İngiltere'nin barış masasındaki desteğine şiddetli muhtaçtı. Bu iki belge bu şartlar altında hazırlanmıştır. Bu iki belgedeki değerlendirmeler ve gayrımüslimlerle ilgili düzenlemeler bu şartların izlerini taşımaktadır. Tanzimat döneminde Osmanlı devleti bir yeniden yapılanma ihtiyacı içinde idi. Ancak yeniden yapılanma adı altında yapılanların bir kısmı veya önemli bir kısmı, Osmanlı devletinin ihtiyaçları ve istekleri istikametinde değil Batılı devletlerin istekleri ve menfaatları istikametinde idi. Nitekim yapılanlar Osmanlı devletini kurtarmaya yetmemiştir.

İngiltere'de şeriat mahkemeleri kuruluyor

İngiltere'nin bu konuda bir Hindistan tecrübesi var. O sömürge imparatorluğu döneminde Hint alt kıtasında büyük bir Müslüman nüfus vardı. Bugünkü Pakistan, Bangladeş ve Hindistan. Tabii İngiltere büyük bir imparatorluk. Ve imparatorluk geleneğini çok iyi bilen, uygulayan devlet. Burada yönettiğiniz insanları rahatsız etmemek esastır. Rahatsız ederseniz, baskı ile yönetirseniz isyanlar çıkar. Bu yüzden İngiltere, Hindistan'da İngiliz hukuku ile İslam hukukunu birbirine karıştırarak bir Anglo-Muhammedan hukuk çıkardı. Anglo Muhhammedan law diye birçok kitap vardır. Yani hem İslam hukukundan, hem İngiliz hukuk sisteminden yararlanarak bir karma hukuk sistemi ortaya koydular ki bir taraftan yönettikleri insanların belli ölçüde kültürlerine, inançlarına saygılı olsun, ama diğer taraftan da kendi yönetim anlayışlarına, devlet anlayışlarına uygun düşsün. Şimdi sömürgelerden İngiltere'ye çok göç oldu. Tabii bunlar içerisinde Müslümanların İslam hukukunu uygulama arzuları var. Dini kökenli hukuklar mesela İslam hukuku öyle bir şey ki, yürürlükten kaldırdığınızda hemen kalkmış olmuyor. Amerika'da Yahudi hukuku, Yahudiler arasında evlenme ve boşanma konusunda bayağı bir uygulanan hukuktur.

Biz Hıristiyanlarla beraber yaşama alışkanlığımızı kaybettik. Çünkü aslında laik olduğunu düşündüğümüz Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu noktada çok da laik değildir. Yani biraz İslamcı bir hükümettir. Yani şu anlamda İslamcıdır. Rumlarla nüfus mübadelesinde Karaman Türkleri buradan göç etmek istemediler. Çünkü onlar Rumca hiç bilmiyorlardı. Tamamen Türk kökenliydiler. Ve bizi Yunanistan'a göndermeyin diye çok feryat ettiler. Atatürk razı olmadı. Niye? O işte 19. yüzyılda yaşanan travma ile ilgili. Yani devlet çeşitli unsurlarla parçalanıyor, korkuyu yaşamıştır o gün insanlar. Bu devlet tamamen dağılacak korkusunu.

Kalanları kurtaralım ve homojen yapalım. Bu yüzden Türkiye cumhuriyetini kuranlar sadece bir devlet kurmadılar. Bir millet yaratmayı da hedeflediler. Bu yüzden aslında Atatürk'ün kafasındaki model Sünni, Müslüman bir Türk devletidir. Sünni Müslüman bir Türk devleti, ama onların müsaade ettiği kadar Müslüman. O yüzden de böyle bir insan tipi yaratmayı arzu etmişlerdir. Ama bir takım yöneticiler böyle bir millet tipi yaratmayı arzu ettiler diye millet öyle oluşmuyor. Biz hakikaten gayrimüslimlerle beraber yaşama alışkanlığını kaybettik. Bunun önemli bir fakirlik olduğunu düşünüyorum. Türkiye'de yaşayan bütün unsurların, Müslüman, gayrimüslim, Sünni, Alevi, kendi dini inançlarını öğrenmeleri, yaşamaları konusunda serbest bırakırsak ve bunu bir yaşam modeline dönüştürebilirsek, etrafımızda farklı inaç içinde olan insanların hiç bir çekingenlik duymadan kendi inançlarını yaşadıklarını görürsek böyle bir alışkanlığı tekrar edinebiliriz.

Ama  İspanya'da 750 senelik bir İslami dönem var. Ve Avrupa'nın bilim bakımından gelişmesinde Endülüs'ün büyük rolü var. Sicilya'da keza 500 senelik bir İslami dönem var. Bugün buralarda gerçekten bu dini yaşayan kimse mevcut değil ve bu dinin mabetlerinin kalıntıları adeta hiç kalmamıştır.

Osmanlı devletinde gayrimüslimlerin tabi olduğu hukuki esasları ikiye ayırmak gerekir. Aile ve miras hukuku gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta önemli bir yeri olan alanda bu iki din mensuplarına kendi dini mahkemelerine başvurma ve dini hukuklarını uygulama imkanı tanınmıştır. Bu onlara tanınan din ve vicdan hürriyetinin bir sonucu olarak yapılmıştır. Buna rağmen bu alanlarda da küçümsenmeyecek bir gayrimüslim grubu Osmanlı mahkemesine gelmiş, bu durumda da onlara İslam – Osmanlı hukuku uygulanmıştır. Hukukun diğer alanlarında ise tabiatıyla Müslüman gayrimüslim herkes normal Osmanlı mahkemesine gelmiş ve onlara Osmanlı hukuku uygulanmıştır. Şimdi biz Osmanlı mahkeme defterlerini neşrediyoruz, Osmanlı dönemi hukuk uygulamalarını yakından izleyebiliyoruz. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, Osmanlı hukukunun uygulanması sırasında din ayrımı kesinlikle mahkemelerde etkili olmamıştır. Osmanlı devleti bu karışık coğrafyada 625 sene ayakta kalmıştır. Bu kısa bir dönem değildir. Bunun en önemli sebebi Osmanlı hukuku uygulamasının başarılı olmasıdır, tarafsız ve adil olmasıdır. Bu uygulamaların var olduğunu söylediğimiz dönemlerde farklı inançlara sahip oluyor diye Batıda insanlar yakılıyordu. Yani engizisyon mahkemelerinin uygulandığı dönemdir bu. Orada mesela farklı bir mezhebe sahip oldu diye Katolikler tarafından öldürülen, yakılan binlerce insan vardır. Kan dökmek günah addedildiği için de, kanlarının dökmemişler yakmışlardır. Mesela cadı diye öldürülen kadınlar var. 1800'lere kadar devam eden uygulama bu. Polonya'da var, Amerika'da var. Bu cadı diye yakılan insanlar biraz farklı anlayışı olan, yaşayışı farklı kadınlardır. Bizim tarihimizde ne mezhep kavgalarının böyle kanlı bir uygulaması olmuştur, ne farklı din mensuplarına ya da kadınlara karşı benzer bir uygulama olmuştur. Ama şimdi 14, 15, 16. yüzyılda yaşayan insanlardan günümüz insanlarının davranış kalıplarını beklemek doğru değildir.  ( Zaman:03.10.2010- Nuriye AKMAN röportajı- İSAM Başkanı Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın)