Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Ahiret, beden-ruh ilişkisi

                                                          Ahiret

    Peygamber Efendimize bir müşrik elindeki kemikleri ufalayarak şu soruyu sorar :
  “Senin Rabbin mi bu kemikleri diriltecek.” Kuran-ı Kerim cevap verir : “ Kendi yaratılışını unuttu da çürüdüğü halde bu kemikleri kim yaratabilir? diyerek bize misal vermeye kalkıştı. Deki onu ilk yaratıp meydana getiren diriltecektir. O yaratılışın her özelliğini bilendir.”  (Yasin 78-79)

  Ölen, çürüyen, toprak olan vücut ahirette, mahşer günü yeniden nasıl diriltilecektir?

   Önce insanın tanımını doğru yağmamız gerekir. İnsan sadece bedenden ibaret değildir. İnsan hem beden hem ruhtan oluşan bir bütündür.

 

                                                      İnsan = Beden + Ruh

    Beden, et, kemik, yağdan oluşan en önemlisi de toprağın şekil değiştirmiş halinden başka bir şey değildir. Ruh ise Allah’ın ilk insan Adem’e (as) üflediği, ondan günümüze dek tüm insanların ana özünü oluşturan ilahi bir esintidir.

  Bir tohum düşünelim. Toprağa atılana dek cansız, hareketsizdir. Toprağa düşer düşmez o cansız, ölü olan tohum birden canlanır. Toprağa kök salar, toprağı yararak yeryüzüne çıkar. Büyür, serpilir, dal-budak salar. Çiçek, yaprak, meyve verir ve kendi gibi yüzlerce tohum salar toprağa. Halbuki bu tohum toprağa düşmeden önce ölü idi. Ölüyü, toprak canlandırdı. Bir CD düşünelim. PC’ye girene dek sadece plastik parçasıdır. Ama PC’ye takılınca içindeki tüm bilgiler bir anda ekrana yansır, adeta canlanır. CD’nin hayat kaynağı PC’dir.

 

                                         Tohum (Cansız) + Toprak =Bitki (Canlı)

  Tıpkı bunun gibi ölen bir insan, cansız olarak girdiği topraktan mahşer günü canlı olarak, insan olarak ( Beden+ ruh ) dirilecektir. Tohumu toprakta canlandıran su ve minerallerdir. İnsanın dirilmesi konusunda tek soru, ölü bedeni bir araya getirip onu tekrar diriltecek, su ve minerallerin işlevini yerine getirecek olan formülün bilinmemesidir. Ama genel hatlarıyla formül şudur;

                            Ölü Beden + Toprak = İnsan ( Kıyamet günü, mahşer yerinde )

 

  İnsan nasıl diriltileceğinden önce insan nasıl yaşar onu inceleyelim.

  Toprakta bol miktarda madensel mineraller bulunur. Bunlar insan vücuduna girince mide içinde çeşitli şekillerde ve oranlarda birleştirilip vücut için gerekli enerji, doku, organları oluşturur. Yani midemiz bir fabrika görevini görür. Mineralleri alır, işler, yeni bir formda gerekli yerlere damar yoluyla gönderir. Yani vücudumuzu canlı ve ayakta tutan, yaşatan mineraller toprak içinde karışık halde bulunurlar. İnsanlar bunları topraktan seçip, süzüp alamaz. Allah (cc) bu görevi bitkilere vermiştir. Kâinatta her madde gibi bitkilerde insanlara hizmet amacıyla yaratılmıştır. Bitkiler kökleriyle toprağın içindeki mineralleri toplar ve bunları farklı şekil, boyut, renk, kokulu meyve sebzelere dönüştürür. Topraktaki mineralleri insanlar direk yiyemezken, bitkiler onları insanlar tarafında tüketilebilecek forma sokarlar.

 

  Hayvanlar da bitkileri yerler onlardaki mineralleri vücutlarına depo ederler. Toprakta mineral iken bitki onları meyve sebze haline dönüştürmüş, hayvanlar da bunları yiyerek et, süt, yumurta, bal… vs. haline dönüştürmüştür. Topraktaki mineraller, ya direk bitki veya dolaylı yoldan hayvan vasıtası ile insan vücuduna geçer ve insan yaşamını böylece devam ettirebilir. İnsan ölünce de vücudumuzda topladığımız tüm mineraller yeniden toprağa karışır.

 

      Aşağıdaki şekilde de gözüktüğü gibi “ Çamurdan ( Rahman 14 )yaratılan ‘İlk’ insanın bedenini oluşturan tüm elementler aynen toprakta da vardır ( Oksijen ve Hidrojen = Su )

                                          
        

 

     Kısaca biz insanlar toprak sayesinde yaşamaktayız. İlk insan Hz. Adem topraktan yaratılmıştır. İlk önce toprak ( Çamur ) idik, ruh üflendi, insan olduk‚ Ölünce yine aslımıza dönüp toprak oluyoruz. Nasıl ki buz sudan oluşmuştur; eriyince yine aslına döner ve su olur. İnsanda eriyince, ölünce çürür ve aslına döner toprak olur. Ahirette işte ilk kez topraktan nasıl insan yaratılmışsa ikinci kez de yine topraktan yaratılacaktır. Bedeni canlı iken yaşatan toprak, mahşer günü yine hayat bulup dirileceğimiz kaynak olacaktır.

     Tıpkı buz, su ve buhar gibi. Katı, sıvı, gaz üç ayrı şekil (form) ama üçü de aynı madde. İnsan bedeni, toprak ve su  bu üç madde de aslında aynıdır, sadece form değiştirir.

     İnsan toprağın şekil değiştirmiş bir halidir ( Suyun buz olması gibi ) Doğal olarak ölünce asıl hammaddesi olan toprağa ( Buz ise suya ) dönüşür. Yani insan yürüyen, konuşan bir topraktır. Sadece şekil değiştirmiştir. İnsan yaşarken hayatını devam ettireceği maddeleri bitkiler vasıtasıyla topraktan toplar. Kıyamet günü tüm canlılar gibi bitkilerde ölecektir. İşte insanı canlı iken topraktan bitki vasıtasıyla yaşatan Allah ( c.c. ) kıyamet günü bitki vasıtasını kullanmadan ( Çünkü onlar da ölüdürler) direk, vasıtasız topraktan insanı diriltecektir. Nasıl? İlk insanı nasıl diriltmişse yine aynen öyle. O her şeye kadirdir. İnsan (Beden), toprakla o kadar iç içedir ki adeta bir madalyonun iki yüzü gibi: Ondan yaratıldı, ondaki minerallerle yaşar, ölünce toprak olup ahirette yeniden topraktan dirilecektir. Nasıl ki tebeşir kullanıldıkça biter, toz olur, bunun tersine bir işlem yapıp tozlar belli şartlarda birleştirilirse yine bir tebeşir olabilirse, bunun gibi insan da ölünce kimyasal bir değişime uğrar, toprak olur. Toprağın bu süreci tersine işletilirse tekrar aynı bedeni elde edilebilir. Bu mantîken böyledir ama oluşum şeklini sadece Allah bilir.

  İnsan ölünce toprak olur diyoruz peki ölüm nedir? ölüm bir son bir toprakta dağılıp, her şeyin bitmesi midir? Aslında ölüm diye bir şey asla yoktur. Ruhlar âleminden yola çıkan bir ruh için artık ölüm, bitiş, yok oluş asla yoktur.

   Bir insan toplam altı dünyada yaşar.

   Ruhlar alemi: Allah-ü Teala beden elbisesine sarıp dirilteceği tüm insanların ruhlarını cennet-cehennem, insan yok iken bir mekanda toplanmış ve onlara şu soruyu sormuştur. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Tüm ruhlar, “bilakis sen bizim rabbimizsin “diye cevap vermişlerdir. ( A’raf 172 )

   Anne karnı: Her insan ruhlar âleminden sonra, sırası geldikçe dünyaya gelebilmek için anne karnında belli bir süre (9 ay) civarı yaşar. O mekân, kısa sürede olsa küçük bir dünya demektir o bebek için. Ruhlar âleminde ölüp anne karnında dirildiği gibi doğum esnasında da ölüp ( Mekan değiştirip) yeni bir dünyaya gözlerini açar bebek. (Önemli nokta şudur : Ruh ölmemekte sadece mekan değiştirmektedir)

    Dünya hayatı ve rüyalar âlemi: Her ikisi de iki ayrı mekândır, iki ayrı dünyadır. Bu iki alem- dünya bir arada yaşanır. Dünyada insanın belli bir ömrü vardır.

    Ölüm dediğimiz olay vuku bulur ve insan (ruhu) kabir alemindeki mekanında dirilir. Burası ameline göre cennet bahçesi veya cehennem çukuru olur. Kabir cehennem çukuru nasıl olur, kabir ateş ile mi dolar? Hayır, Berzah alemi denen bu dünya ve ahiret arası alemde insan ruhu, benzetme yaprak anlatalım, ruh milyarlarca yatağın olduğu dev bir yatakhaneye yatırılır. İnsan rüyasında nasıl kâbus görürken bağırır, ölür, yaralanır, korkar fakat dışarıdan bakılınca mışıl mışıl uyuyormuş gibi gözükürse, berzahta da ölü için durum aynen kabus gibi olacaktır. Hatta mumyalanmış cesetler vardır, dışarıdan gülümser, huzurlu, uyur vaziyette gibi yatacaktır ama içinde;ruhunda bağırışlar, korku, pişmanlık hakim olacaktır, eğer cehennem ehli ise. Zaten ayette de, ( Kıyamet günü Sur'a üfürülünce), "Derler ki: Vay başımıza gelenler! Bizi 'yattığımız yerden' kim diriltip kaldırdı?" (Yasin, 52)

   Sonra kıyamet kopar İsrafil (A.S) sur’a üfürür ve her şey biter, son bulur. Tam bir sessizlik. Kainatın yaratılmadan önceki hal gibi. Sonra ikinci kez sur’a üflenir. Beden topraktan dirilir, ruh bedene girer (Ruh+Beden). İnsan dirilir. Mahşer yerinde insanlar toplanır. Ahirette insanlar amellerine göre mizanda tartılır. İyiliği çok gelen Allah’ın lütfu, rahmeti ile cennete, kötülüğü çok olan kendi yaptığı kötü, zararlı, pis işlerin sonucu olarak cehenneme girer.

 

                     

 

 

  Özetle ruh ölümsüzdür. Ruhlar aleminden yola çıkan ruh, son durak olan cennet-cehenneme kadar mekan  değiştirir durur. Bizler her mekan değişimine ölüm diyoruz, ama asıl itibariyle bu ölümler yeni mekana bir doğumdur aslında. Yani " Ölüm = Mekan değiştirmektir.” yok  olmak demek değil.

       Geçmiş             = Ruhlar Alemi

                                = Anne Karnı

       Şu an                = Dünya Hayatı

                                = Rüyalar Alemi

       Gelecek            = Kabir Alemi (Berzah)

                                = Ahiret (Cennet- cehennem)

 

 

                                                              Ahiret inancı

  Ahiret inancı insanda sorumluluk hissi uyandırır. Yapılan iş amellerin bir gün hesabının verileceğinin inancı, insanları kötü fiillerden uzaklaştırır, iyi fiillere yöneltir. Hesap günü bilinci, insanı insan haklarına saygıya götürür, zararlı davranışlardan uzak, yararlı ve faydalı, iyi ve huzurlu kılar. Aile ve akrabaların çürümeyip, sonlu- toprak olmak yerine; sonsuz, cennette yeşillikler içinde yaşadığını, insanlara iyiliğin yarın ( Ahirette) karşılıksız kalmayıp cennet ile mükâfatlandırılacağını, kötülük yapanların ise cezalandırılacağını bilmek, yaşlı hasta, mahkûm, idamlık, mazlum, fakirlere ümit; zîna, rüşvet, cinayet, gösterişe engel olur ve sevgi, şefkat, sadakat, affetme, fedâkârlık, ihlâs, şükür, kanaatin hakim olduğu bir dünya oluşturur. Bu sayede gerçek Müslüman egoist, pragmatist, menfaatperest, yalancı, hilekar olmaz. Çünkü hayat sadece bu dünya ile sınırlı değildir, “ Bi daha mı geleceğiz dünyaya.” Mantalitesinde uzak, kötülük yapa imkanı varken bile ondan uzak durmaya çalışır, iyi olmak yönünde devamlı motive olur.

 Zümer suresi, 32, 48, 56: " Allah’a karşı yalan söyleyen ve doğru kendisine geldiği zaman onu yalan sayandan daha zalim (daha haksız) kim olabilir? Kâfirlerin yeri cehennemde değil midir? ( Kıyamet günü ) Yaptıkları amellerin kötülükleri karşılarına çıkmış ve alay edip durdukları şeyler, kendilerini sarmıştır...(O günden sakının ki günahkar) nefis şöyle diyecektir: Allah’ın yanında yaptığım kusurlardan dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim. "

 

                                                                        Ruh

    Önce bir hususun altını çizelim: “Sana ruh'tan sorarlar; de ki: 'Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.” ( İsra 85 ) ayeti kerime gereği sınırlı bilgi sahibi olunan bir konu üzerinde kalem oynattığımızı belirtelim ve konumuza geçelim.

    İnsan beden ( Vücut ) ve ruhun birleşiminden oluşur. Beden;  Et ve kemikten oluşan ve aslı toprak olup, topraktan gelen kimyasal ve fiziksel değişime uğramış mineraller sayesinden yaşayan, ölünce yine toprak olacak olan bir kompleks yapıdır.

     Ruh ise Allah’tan gelen ( Secde 9, Hicr 29 ), vücudu canlı, gören, hisseden kılan ilahi bir lütuftur.

  Ruhun varlığının ispatı:

  Ölü bir insan düşünelim. Eli, kolu, beyni, gözleri, kalbi vücudu tam olarak yerindedir. Bu insana fıkra anlatsak, bilmece sorsak, korkunç hikâyeler anlatsak, hüzünlü olaylar anlatsak bir tepki verir mi bu ölü beden? Canlı iken her fıkraya gülen, hüzünlü her olaya üzülen, korkan, sevinen, üzülen bu insana ne olmuştur. Daha doğrusu can alıcı soru şudur: Ölürken insandan eksilen nedir ki, o olmayınca neşe, sevinç, hüzünde olmuyor.

   Bazıları kalp çalışmıyor, kan dolaşımı duruyor, beyin faaliyetlerini sona erdiriyor o nedenle insan tepki vermiyor diyebilir. Onlara şunu sormak lazım. Tüm bunların sona ermesine neden olan, vücuttan ayrılan, vücudun pilini bitiren nedir? Çünkü iri bir adama bakıyoruz ayağı taşa takılıp yere düşüyor beyin kanamasından ölüyor. Küçük bir bebek apartmanın 5. Katından düşüyor burnu bile kanamıyor, yaşıyor. Normalde vücutlarının sağlamlığına bakınca tersi olması gerekir. Demek ki insanları yaşatan beden ve onun işlevleri değildir. Bunlar hayatta olmanın göstergeleridir. İşte hayatın kaynağı, insanı yaşatan ruhtur. Ruh çıkınca bu göstergelerde işlevsiz kalırlar.

   Demek ki duygularımızı var eden, hissiyatın kaynağı ruhtur. Yoksa sevinme, üzülme, fikir, düşünce gibi kavramları, kuru bir vücut organları arasındaki elektrik akımı ile izah etmek imkânsızdır. Ruhla beraber duygu vardır. Ruh emaneti geri alınca, duygu, his, düşüncede vücudu terk eder.

    Yine bir ölü düşünelim, gözleri vardır fakat göremez. Halbuki canlının gözü ile aynı gözdür ölünün gözü de. Soru: Ölürken bu insandan ne eksilmiştir ki gören gözler görmez olmuştur. Eksilen ruhtur, ruh gidence görmede sona erer. Gören göz değil, ruhtur. Ruh gözleri bir pencere, bir periskop gibi kullanır ve dışarıyı seyreder.

   Bazı insanlar görme olayını şöyle açıklayabilir.  Bakılan cisimden trilyonlarca ışık parçacığı göze gelir, göz bu ışık parçacıklarını kimyasal etkileşime sokar ve beyine bu ışık parçacıklarını elektrik akımı olarak gönderir. Görme olayı böylece vuku bulur. Beyin hücresinde görme olayı bir elektron coşkusundan ibarettir. Beynimizin görme ile görevli merkezini binlerce kez büyütsek, karşımıza sadece hücre içinde belli noktalara yığılan elektron dizilimine rastlarız. Peki bu elektrik sinyallerini anlamlı görüntü şeklinde gören nedir? Beyin, göz zaten bu oyun içinde birer figürandır. Oyunu seyreden gören, kimdir?

  Gören beyin ( Et parçası, protein, yağ moleküllerini ) olamaz. Gözden gelen elektronları anlamlı görüntüye beynimiz dönüştürür ama beyin hem ekran hem göz ( İzleyici ) olamaz.    
   Beyin televizyondur, kendi yaptığı görüntüleri kendi izleyemez. O halde beyin elektron sinyallerini TV gibi görünür kılar, ruhta o TV’yi seyreder. Ruh vücuttan ayrılınca, oyun devamda etse seyreden kimse kalmadığı için göz görme işlemindeki fonksiyonunun yitirir ve görmeye aracı olma görevi sona erer.

  Kendimize soralım: “Ben dediğimiz varlık kimdir? Et, kemik, yağ, protein yığını olan bu beden kendi kendine ben deyip düşünüp, görüp sevinip üzülebilir mi? Et yığını kendine ben diyebilir mi? Aslında kendine ben diyen, bedenimiz değil ruhumuzdur.

                               " Bir ben vardır benden içeru " Yunus Emre

   Gören, düşünen, duygulanan, hisseden (6.his, telepati, psikometri) hep ruhtur. Buna en güzel örnek çizgi filmlerdeki dev robotlardır. Robotun baş tarafında da bir insan bilgisayar tuşları, çeşitli kollar, düğmelerle dev robotu yönetir. Dövüştürür, yürütür, hareket ettirir. Fakat o robottan o insan çıkınca geriye paslanmaya başlayan bir metal yığını kalır. Tıpkı onun gibi ruhumuzda robotu yöneten insan gibidir. Bedenimizde robot gibi. Ruh beynimizi bilgisayar tuşları gibi kullanıp bedenimizi yönetir. Ruh çıkınca geriye çürümeye başlayan, et ve kemik yığını kalır. Bazı alimler bunu “ Ruh binici çeset attır.” diye tarif etmişlerdir. Kısaca ruh vardır: Vücudu yönetir, düşünce, görme, his merkezidir.

     Yahudi ve Hıristiyan dinlerine karşı biri olan filozof Spinoza bile, " Düşünme maddi değildir. Öyleyse insana düşünme yeteneği veren madde dışı bir varlık vardır. O da ruhtur. Ruh, maddi değildir o nedenle de ölümsüzdür." diyebilmektedir.

    Parapsikoloji adlı ilim dalı ruhun faaliyetlerini, pozitif bir bilim dalı olarak inceler. İnsanların bakışlarıyla kaşık, çatalı eğmesini, bir kişinin bir eşyasına dokunup, o kişi hakkında doğru bilgi vermeyi, karşıdaki insanın düşüncelerini okumayı, bazı olayları önceden sezebilmeyi, astral seyahati vs. gibi para normal ( Normal ötesi) olaylarla ilgilenir. Bizim evliya kerametleri dediğimiz olaylara rasyonalist ( Akılcı) bir açıklama getirmeye çalışır. Bunda özellikle kuantum fiziği ve izafiyet teorisini hareket noktası olarak kullanır.

  Gören ruhtur dedik. Bizler uyur iken bazen ruhumuz, bedenimizden ayrılır. Fakat “Altınımsı renkte ince bir bağ ” ile vücutla beden arasındaki bağlantı koparılmaz. (Yoksa insan ölür) Ruh gezer, görür, semayı seyreder sonra vücudumuza geri döner. Aradan bir süre geçer. Uyanık iken ( Beden+ruh ) ruhumuzun gezdiği yerlere ilk kez gideriz ve ‘ Aa! Ben daha önce bu yerleri görmüştüm.’ deriz. Evet görmüştük ve görende ruhumuzdu! Ruhumuz uykumuzda ( Rüya-ı sâdıka ile ) yakın geleceği sembollerle sezebilir. Rüya tabirleri ilmi bu sembolleri açıklar.

  Ruh ile beden, devamlı bir mücadele, savaş halindedir. Beden durmadan bir şey ister. Acıkır; yemek, susar; su, üşür; elbise, evi varken yat, yatı varken kat,.. ister. Ta ki gözünü toprak doldurana ( Ölüne) tek. Ruh ise bir şey istemez. Acıkmaz, susamaz ölmez. Ruh beden mücadelesini beden kazanırsa o insan artık kötü ruhlu, bencil, egoist biri olur. Eğer savaşı ruh ( Vücudun midesini oruçla, ağzını kötü söz, yalan, gıybet yerine zikirle, fikirle, gözünü haramdan sakınarak, elini- ayağını harama uzatmayarak, kalbini Allah’ın zikri ve aşkı ile doldurarak ) kazanırsa, beden ruha teslim olur ve ona itaat ederse, vücut bu defa ruha benzemeye başlar. Ruhun uçabilme, görünmeme, şiş batınca kan çıkmaması, su üzerinde yürüme, bir anda iki yerde olabilme özellikleri bedene yansır. Keramet adı verilen olaylar tezahür eder. Ruha sahip her insan belli disiplin ( Et yememe, oruç tutma, zikir, namaz ) ile keramet denilen, aslında tüm canlı insanların yapabilme yeteneğine sahip olduğu ( Çünkü ruhları vardır) belli bir aşamayı gerektiren bu hallere sahip olabilirler. Tabii ki tüm fiiller Allah rızası için ve Allah rızasına uygun yapılmalıdır. İslam’da önemli olan rıza’u-llahtır. Yoksa keramet denilen istidracı gösterse de Allah rızasını kazanamayan insanın yeri ebedi cehennem olur.

  Ruh bu gücü, bu kapasiteyi, potansiyel, statik enerjiyi nereden alır? Kur’an-ı Kerim de bu soruya şöyle cevap vardır: Adem’i yarattı zaman Allah O’na ruhundan üflemiştir. Çamur halindeki Hz. Adem’e Allah ( cc) kendi ruhundan üflüyor (Üflemek asla bir parça anlamına gelmez, yani üflenen ruhla, Allah’ın bir parçası bize geçmez, ama nasıl ki dağlardan gelen rüzgarda tabiatın korkusu vardır, üflemede de o ulvi, yüce yaratıcının sıfatlarının izleri mutlaka vardır.) O çamur ruh ile birleşince insan diriliyor. Ruh çıkınca (ölünce) insan yeniden çamur- toprak oluyor.

  Demek ki ruh bize Yüce Yaratıcıdan bir hediye; onunla yaşıyor, duygulanıyor, “Ben”im diyebiliyoruz. O çıkınca kokuşan, çürüyen bir ceset kalıyor geriye. Demek ki önemli olan ruhtur, ruh güzelliğidir. Beden ve bedenin güzelliği geçicidir. Efendimizin evliliklerinde de bu husus göze çarpar. Hz. Resul’un evlendiği annelerimiz belki dul ve yaşlı idiler ama ruhları güzeldi! Temiz, ahlaklı, edepli idiler.

    Bir kadın düşünelim güzel mi güzel, tıpkı ay parçası. Bu kadın bir gün evlenir ve ertesi gün başlar eşinin başını ütülemeye, durmadan bir şey istemeye, eşini eleştirmeye, eşini aldatmaya. Eşi olan insan mutlu olabilir mi,  asla! Ama kadın ay parçası gibi masum görünür ve güzeldir. Fakat ruhu kirli ve kötüdür. Bu nedenle o kadınla asla mutlu olunamaz.

   Evet beden güzelliği de iyidir ama asıl ve önemli olan ruh güzelliğidir.

   Hz. Resul’de evlenilecek kadında sülale, mal ve güzelliğe değil öncelikle ahlak, huy (ruh) güzelliğine bakın buyururlar (Buhârî, nikâh 15; Müslim redâ 4, 6, 8, 53, 54, fiten 86; Tirmizî, nikah 4; Nesâî, nikâh 10, 13; îbn Mâce, nikâh 6, 38; Dârimî, nikâh 4; Ahmed b. Hanbel, I, 92, 457, II, 428, IV, 92,  153, 377.Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/61 )

 

  Özetler,

  İnsan = Beden + Ruh

  Beden = Et + Kemik = Çamur

  Ruh = Rabbimizden esinti.

  Çamur + Ruh = İnsan

  Çamur - Ruh = Ölüm ( Geriye çamur-toprak kalır.)

  Asıl olan ruhtur. Onu da her şeyimizi olduğu gibi, Hayy olan Allah-u Teala (cc) vermiştir.

 

                    İ= B ( Toprak ) + R

                    İ - R = B (Toprak )

 

 

Ek:

Doğumdan Sonra Hayat Var mı ?

Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış: “Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!” Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tespit etmişler. “Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.” Artık aylar birbiri ardınca geçiyor. İkizler hızla buyuyor, diğer bir deyişle ” yolun sonu “na yaklaşıyormuş. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar. Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş: “Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir?” Öteki daha sakin aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir alemi arzuluyormuş. O cevap vermiş: “Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor .” Ve eklemiş: “Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.”  “Ama ben gitmek istemiyorum.” diye haykırmış kardeşi. “Hep burada kalmak istiyorum.” “Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.” “Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki? diye cevaplamış öteki. “Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır bu her şeyin sonu olacak.” Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş: “Hem belki de anne diye bir şey yok!” “Olmak zorunda” diye itiraz etmiş kardeşi. “Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki? ” “Sen hiç anneni gördün mü ? diye üstelemiş öteki. “O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk. ” Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş. Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar. Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş. “Gerçek keşif gezisi, yeni yerler aramak değil, yeni gözlerle bakabilmektir”