Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
Ahlakın dini temeli

 

                                                         AHLAKIN DİNİ TEMELİ

                                                                      Giriş

  1-Ahlakın bir felsefi disiplin olarak ele alınışı

  Ahlak kelimesi Arapça ‘Hulk’ dan türemiştir ve huy, karakter, hal ve hareket tarzı anlamlara tekamül eder. İnsanda yerleşmiş olan bir karakter yapısına işaret eden ahlak fertlerinin kendi özgür iradesi ile yaptığı hareketlerle ilgilenir. Genel  bir hayat tarzını, davranış ifade eder.

  Ahlaki davranış, olay veya olgular üzerine felsefi olarak düşünmek ise ‘Ahlak Felsefesi’ olarak adlandırılır. Ahlak ile bir tek felsefenin değil bir onun kadar ilim ve dinin de ilgili olduğu yadsınamaz. İlmin ahlaka yaklaşımı, tasnif şeklinde ortaya çıkar. Bu da ahlak fenomenlerinin tarihçi, psikolog, sosyolog gibi sınıflara ayrılması ve konuyu tarihi, ilmi ve tecrübi olarak bölünmeleri anlamına gelir. Bu tasnif yapılırken önemli olan hususlardan biri de geçmişte yapılan hatalardan olan, kendi alanını kayırma mevzu önlenmelidir. Aynı şekilde halkın zümrelerini birbirine üstün görerek ahlak felsefesi yapmak doğru karşılanmaz.

  Ahlaka kural koyucu, davranışların olabilmesini izah edici bir etken olarak dinin ahlaka yaklaşımı da önemlidir. Din insanlara bireyler arası ilişkiyi, doğru ve güzel davranışların avantajlarını veya yanlış hareketlerin dezavantajlarını öğreterek onları topluma hayırlı birer birey olarak yetiştirme amacı güder. Bir takım ahlaki ilkeler koyucu ve bu ilkeleri ispat konusunda akli deliller geliştiren felsefe de ahlaka katkı sağlar.  Ahlakın; bireylerin nefsi hükümranlığına bağlı olması çoğu zaman tanımı veya çizgileri çekilirken farklılıklar çıkmasına sebep olmuştur. Bu sebeplerdendir ki farklı anlaşılan ahlaki unsurları zaman içerisinde birçok filozof kendince tarif etmeyi amaçlamıştır. Eflatun, Kant, Aristo gibi filozoflar buna örnektir. Örneğin; Sokrat’a göre insanın hayatının gayesi mutluluğu elde etmesine bağlıdır. Bunun için insan mutlu olmanın yolunu ahlaklı bir birey olarak yakalar. Eflatun’un ahlak anlayışı ise insanın en iyiyi elde etmeye yönelmesidir. Fazilet; ruhun iç düzeninde sağlığından ve uyumlu olmasından başka bir şey değildir.

 2-Ahlakın bir temele dayandırılma problemi

  Ahlakın temellendirilmesinden kasıt ahlakın dayandığı kurallar bütünü ve ilkelerinin temel taşının ne olduğudur. Felsefe tarihi boyunca bu temellendirme değişmiştir. Ahlaka temel olarak düşünülen esaslar ‘din’ ve ‘din-dışı’ olmak üzere ikiye indirgenebilir.

  Ahlakın din ile temellendirilmesi her devirde değişik filozoflarca değişik tarzlarda yapılmıştır. Din ile temellendirilen ahlak felsefesinin asli karakteri, tanrının varlığı ile vahiy gerçekliğinden hareket etmektedir. Bu bahsi ikinci bölümde Mutezile ,Eşari ve Maturidi ahlak teorisiyle pekiştireceğiz.
 

                                                               I.BÖLÜM

                              DİN DIŞI TEMELLERE DAYANAN AHLAK FELSEFELERİ 

  1-Akıl ile temellendirilen ahlak felsefesi

  a) Aristo’nun Ahlak Felsefesi

  Aristo gayeci bir ahlak teorisi gözetir. İnsan için iyiyi temin eden fiillerle ilgilenir. İnsanın  iyiliğini veya gayesini öngören her hareket iyidir. Gayelerin bazıları fiillerin bizzat kendileri bazıları ise bu fiillerin neticeleri olabilmektedir. Bu sebepten dolayı farklı sanat dallarının olması hasebiyle farklı gayeler vardır. Hatta bazı gayeler diğerlerine göre ikinci derecede olabilir. Örneğin bir arabanın motor hızı yüksekken serviste yavaşlatılabilir. Amaç öncelikli olarak hız nedeniyle meydana gelecek kazaları önlemektir. Aristo’ya göre iyi ve kötü hakkında insan kanaatlerinin çeşitliliği ve uyuşmazlığı yüzünden matematikteki gibi kesin ve açık bir tarzda iyinin ne olduğunu açıklayamayız. İnsan için iyi gayeye ‘mutluluk’ adı verilmesinde, insanlar arasında ittifak olduğunu kabul eden Aristo, mutluluğun ne olduğunu araştırırken onun bir hayat tarzı gibi göründüğünü söyler. Mesela hasta olunca sağlığın, fakir olunca zenginliğin, cahil olunca bilgeliğin mutluluk olduğunun farkına varır insan. Aristo iyiyi bir cevher nitelik, görecelik, zaman ve mekan kategorilerinin hepsinde kullanabileceğimizi söyler. Bu sebepten iyi tek bir idea veya form olamaz. Aksi halde onun tek bir kategoride ifade edilmesi gerekir. Ayrıca tek bir iyi ideası bile olsaydı bu insanın elde edebileceği iyiyi aramaktayız. Aristo aklı ‘faal’ ve ‘münfail’ olmak üzere ikiye ayırdı. Mantıki muhakeme yapabilme ve düşünme melaikesi olan faal aklın yanında bu melekeye boyun eğen onun emirlerine itaat eden münfail akıl olmalıdır. Böylece faziletleri de ikiye ayırır. Düşünce faziletleri:  Bunlar ’bilgelik’ ve doğru hüküm verme gibi faziletler. Karakter veya ahlak faziletleri: Bunlar da ‘cömertlik’ ve ‘ölçülülük’ tür. Düşünce faziletleri eğitim ile karakter faziletleri ise alışkanlıkla elde edilir. Faziletlerin kazanılmasında haz ve elemde önemli rol oynar. Karakter faziletleri insanın his ve fiilleriyle ilgilidir. Bu fiiller ihtiyari ( Seçilebilen ) veya gayri ihtiyari olabilir. İnsan fiillerine fazilet veya faziletsizlik atfedebilmek için bunların ihtiyari olarak icra edilmesi gerekir. Çünkü Aristo’ya göre insan ancak ihtiyari olarak işlediği fiillerden sorumludur. Düşünce faaliyetlerini açıklayabilmek için ruhun, düşünen akıl yürüten kısmı hakkında görüşlerini belirtmek zorundadır.  Ruhun düşünen akıl yürüten kısmı iki farklı varlık türü üzerinde fikir yürütür.  1- Değişmeyen ve zorunlu olan ilk prensiplere dayanan gerçekleri kavrar. 2-Olumsal ve değişebilir şeyler üzerinde fikir yürütür.  Aristo ruhun ilmi yetisinin faziletine ‘teorik bilgelik’ adını verir.  Bu delilleriyle birlikte bir şeyi ispat etme isnadı ile doğrudan doğruya kavranabilen akıl birliğidir. Doğrudan doğruya kavranan akıl, külli hakikati açık ve aşikar olarak kavrar. Görülüyor ki teorik bilgelik sadece metafiziğin değil matematik ve tabi ilimlerin de konusu olan en yüksek varlık şekli üzerindeki doğru bilginin bir kavranışı olmaktadır.

   b) İmmanuel Kant’ın Ahlak Felsefesi  

  Kant için ahlak filozofunun asli görevi ahlak bilgimizdeki apriori ( Deneysel olmayan ) unsurları ayırma ve onların kaynağını göstermektedir. Bütün insanlar yalan söyleseler bile öyle yapmamaları gerçeği hususu yinede doğruluğunu kavramaya devam eder. İnsanların doğru söylemesi gerektiği ifadesi, onların gerçekten doğru söyleyip söylemediklerini araştırarak tahkik edilmez. Ahlaki sahada kendisine göre hüküm verdiğimiz ahlaki prensiplerin kaynağının ‘akıl’ olduğunu ifade eden Kant,  aklın işleyişte teorik ve pratik olarak ikiye ayrıldığını ifade eder. Teorik akıl hüküm verici pratik akıl ise uygulayıcıdır. Kant saf ahlak felsefesiyle tatbiki ahlak felsefesini de birbirinden ayırır. Kant’a göre bütün tecrübi faktörlerden yüz çeviren bir ahlak metafiziğine tecrübi unsurlar ihtiva eden ahlak kanunlarını da sokar. İnsana uygulandığında, onun kendi bilgisinden hiçbir şey ödünç almayan fakat ona akli bir varlık olarak apriori kanunlar veren saf bir ahlak felsefesi kullanılmalıdır. Demek ki ahlak saf pratik akılla temellendirilmelidir. Kant’a göre ahlaki değeri olan davranışlar ancak vazifeden dolayı yapılandır. Konuyu aydınlatmak üzere kişinin hayatını sürdürmesi fiilini misal olarak verir. Bir insanın hayatını sürdürebilmesi onun için bir vazifedir. Hatta buna herkesin doğrudan eğilimi vardır. Fiilin ahlaki değer taşıyabilmesi için sırf vazifeden dolayı, yani ahlaki yükümlülükten dolayı icra edilmeli. Ahlak kanununun esas karakteri ise evrensel olmasıdır. Buradaki evrensellik fizik kanunlarının evrenselliği gibidir. Evrensel ahlakın temel taşı ise iyiyi isteme ve vazifeden dolayı davranışta bulunmakla ortaya çıkar. Kant vazifeyi açıklarken terminolojide saf akılda temellenmiş ahlakı temsil eden prensibi ve iradenin sübjektif bir prensibi olan maksimi kullanmıştır. Kişinin istemelerinin ahlaken iyi olması için kendisine iradesinin sübjektif prensipleri olan maksilerimizin evrensel bir kanun olmasını isteyip istemediğini sormalıdır. Kant ahlaki felsefe kanunlarını işlerken ‘buyruk’ ve ‘emir’ farklılıklarına da oldukça önem vermiştir.  İstemede zorlayıcı ve aklın bir emri ve bu emrin formülüne buyruk olurken konunun ise bu isteme için zorlayıcı olduğunu ifade eder. Kant’a göre isteme kendini belirli bir kanun fikrine uygun şekilde davranışta bulunmak üzere belirleme yetkisidir. İsteme yetisine kendi kendine belirlemede objektif sebep olarak hizmet eden şeye ise gaye denir. Her akıl sahibi istemeye kendi başına bir gaye olarak hürmet etme ve onları bir vasıta olarak görmeme fikri evrensel kanun koyucu bir isteme olarak her akıl sahibi varlığın istemesi fikrine götürür. Netice olarak söylenebilir ki, Kant’ın ahlaki felsefesi pratik akıl üzerine bina edilir. Yüksek önemi akıla vermiştir. Teorik ve pratik kullanımlarıyla dünyevi tecrübe ve bilgileri bize sunan akıl, nasıl hareket etmemiz konusunda da bize öncülük eder. Kant’ın akıl felsefesinin merkezinde tanrı değil pratik aklın kumanda ettiği insan bulunur.

  2-Sezgi ile Temellendirilen Ahlak Felsefesi

   Sezgi “bir şeyin doğrudan doğruya ve vasıfsız olarak kavranışı veya bilinmesidir.” Bir birinden farklı sezgici ahlak teorilerinin olmasına rağmen genel olarak ahlaki sezgiciliğe göre ahlaki değerleri sevgi yoluyla kavrarız. Sevgi yoluyla kavranan bu değerler bütün insanlar için objektif olarak doğru evrensel olarak zorunludur.  Ahlaki düşünce tarihinde esasta iki tip sezgicilik vardır. Birincisi; ahlaki prensipleri mantık prensiplerine benzeten St. Thoasun sezgiciliği ikincisi ise hissi kavrayış ile ahlaki kavrayış arasında benzerlik kuran Shaftesburg, Hutchesan, ve G. E. Moorro ve takipçilerinin sezgisidir.

George Edward Mone’nun Ahlak Felsefesi: George More pek çok filozofun ahlak felsefesini insan davranışlarındaki iyi veya kötü olan şey nedir sualiyle ilgilenen bir akım olarak kabul eder. İyi nasıl tarif edilmelidir sualine moore iyinin yerine başka bir şey koymayacağı için ilginin genel kullanımıyla da ilgilenmiştir.   Moore tabiatçıların yanılgısına da düşen ahlak teorilerini tabiatçı metafizikçi olmak üzere iki gruba ayırdı. Tabiatçı ahlak teorileri; iyiyi tecrübenin varisi olan tabii bir obje ile tarif edilir. Metafizik ise duyular üstü bir dünyada olduğu gibi düşünülen bir obje ile tarif edenlerdir. Görülüyor ki Moore’ye göre ahlak felsefesini araştırma konusu olan iyi, tabi olmayan, tarifi-tahlili de edilemeyen basit bir niteliktir.

    3-Duyu ile Temellendirilen Ahlak Felsefesi

    a) Epikür’ün Ahlak Felsefesi

    İnsanın dünyada gerçekleştirmesi gereken en birinci görevin mutlu bir hayat yaşamak olduğunu düşünen Epikür, mutlu hayatın yolunun iki şarta dayalı olduğunu söyler.Ölüm ve tanrı fikrinin davranışlarımıza hiçbir tesiri olmamalı. Bütün arzularımız kolayca tatmin edilebilen cinsten olmak. Epikür’e göre insan bir taraftan Tanrı ile ahret inancını terk ederek ruhunu ölüm korkusundan azat edecek, diğer taraftan son derece basit arzularla idare edecektir. Yani ahlaki tercihlerimizde kriter olarak kabul edilen haz, gelip geçen ahlaki hazlar olarak bilinmektedir.

   b) David Hume’a göre ahlak felsefesi

   İnsan tabiatının ilmi olarak gördüğü ahlak felsefesi terimini davranışların kaynağı olarak kabul ettiği insan tabiatının duygusal yönüyle özdeşleştiren Hume, aklın ölümsüz ve değişmezlik ilkesinden çok, aldatıcı ve sonlu bir varlık olduğunu savunur. Hume’un sisteminde akıl yalnız başına herhangi bir davranışı meydana getirecek yetide değildir. Dolayısıyla yalnız başına olan aklın tutku gibi tesirli prensiplere karşı koyması mümkün değildir. Kişiyi asıl davranışta bulunmaya sevk eden bir takım duygu ve tutkulardır.Tutku bir bakıma faydalı olma özelliğini yani faziletlerin değerinin en azından bir kısmını şekillendirmekte ve onlara evrensel olarak gösterilen saygı ve beğenme duygusunun bir kaynağını oluşturur.

  c) John Stuart Mill’in ahlak felsefesi

  Ahlak felsefesi üzerinde düşünen insanların farklı ekollere ayrılmasına yol açan esas ahlaki problemin  ‘’ahlakın temeli’’ veya aynı anlama gelen ‘’en yüksek iyi problemi olduğunu tespit eden Mill, sezgici ahlak teorisinin ahlakın temeli problemini çözebilecek yeterlilikte olmadığını öne sürer. Çünkü felsefe ile uğraştığına inanan insanlar bile artık, diğer duygularımızın ışık ve sesi ayırt etmesi gibi bu ahlaki yetinin de özel durumlarda iyi ve kötüyü ayırabileceği fikrini terk etmek zorunda kalmıştır. Epikür gibi mutluluk ile hazzı aynileştiren Mill, hazzı arzu edilmeye değer yegane gaye olarak görmektedir. Ona göre her şey ya hazzı artırmak için ya da hazzı yakalamak için arzu edilir. Haz ile özdeşleştirilen mutluluğu beşeri davranışın tek gayesi olduğu konusunda Epikür’ün felsefesini tam benimsemiştir. Mill’in ahlak teorisinde ahlakı iyi veya kötüyü belirleyen esas kriter fayda veya en büyük mutluluk ilkesidir. Yalnız Mill kendi mutluluğunu topluluğun mutluluğunu daha çok önemser.

                                                                  2.BÖLÜM

                            DİN İLE TEMELLENDİRİLEN AHLAK TEORİLERİ

   Din ile temellendirilen ahlak teorilerinin ayırt edici özellikleri: Tanrının varlığı ve vahiy gerçeğinden hareket etmiş olmalarıdır. Ancak bu ahlak kriterleri  temel ahlak kurallarının tespitinde vahye verdikleri öneme göre değişiklik gösterir. Ahlakı iyi ve kötü kavramları tamamen tanrının buyruk ve yasaklarına göre mi tanımlanacaktır yoksa tanrının varlığını kabul eden insanlık için vahiden bağımsız olarak ahlaki iyi ve kötünün bilgisine sahip olma imkanı var mıdır? Bu soruyu Eflatun, ‘tanrı istediği için mi iyidir yoksa iyi olduğu için mi tanrı onu istemektedir?’ şeklinde formül etmiştir ve ahlak felsefesinde buna Euthyphron  tartışması adını vermiştir. Hıristiyan dünyasında kullanılan bu isme İslam aleminde hüsn ve kabuh meselesi denir. İşte bu soruya verilen cevapların çeşitliliği din ile temellenen farklı ahlak teorilerini ortaya çıkartmıştır. İslam alemi açısından bakacak olursak mutezili kelamcılar iyilik, kötülük, adalet gibi ahlaki değerleri Allah’ın iradesinden bağımsız gerçek bir varoluşa sahip olduğunu iddia ederler. İmam Eşari ve Gazzali kelamcıları ise adalet,iyilik ve kötülük gibi ahlaki değerlerin Allah’ın Murat ettiği şeylerden başka herhangi bir manaları olmadığını savunurlar. İki grubun birbirinden farklı görüşlere sahip olmasının ana unsuru ise Mutezilenin, Allah’ın adalet sıfatına Eşarinin ise, kudret sıfatına ağırlık vermesidir. İmam Maturidiye göre ise insanın davranışları üçe ayrılır. Bizzat iyi olanlar, bizzat kötü olanlar ve bu ikisi arasında bulunanlar. İlk ikisinin bilgisine insan aklı vahiyden bağımsız olarak sahip olurken üçüncü ancak vahiyle bilinebilir.

  1-Mutezilenin Ahlak Teorisi

  Mutezile beş esas prensip üzerine durur. Bunların en önemlisi adalettir. Bu görüşe göre insanın iyi ve kötü davranışı arasında tercih yapması gerekir. Fiilleri yaratan Allah değil kulun kendisidir. Bu fiili yaratacak gücü kula Allah vermiştir. Mutezileye göre bilgi ya algı ya da akıl yoluyla doğrudan doğruya kazanılır. Zorunlu bilgi olarak kabul edilen bu bilgiden hariç birde kazanılmış bilgi vardır. Vahiyde kazanılmış bilgi kategorisindendir. Mutezileye göre insan davranışlarında zorlama ahlaki bir davranış değildir. Kişi hürdür. Yani davranışlar failin irade olarak yapıp yapmamasına göre iyi kötü gibi ahlaki değeri haiz olanlar ile ahlaki değeri açısından tarafsız olanlar olmak üzere iki kısımdır. Davranışların ahlaki iyilik ve kötülük vasıflarını Allah’ın emir ve yasaklarının belirlediğini ileri sürenlere karşı Mutezilenin cevabı şudur: ‘Allah’ın bir şeyi yasaklamış olması yasaklanan şeyin kötülüğüne, emretmesi ise emrettiği şeyin iyiliğine delalet eder. Yoksa birinin kötülüğünü diğerinin iyiliğini vacip kılmaz.’ Mutezile bir davranışın ahlaken iyi veya kötü olduğuna karar verirken o davranışın sağladığı menfaat ile sebep olduğu zararı esas alır. Ahlaki hükümleri ise ‘akli’ ve ‘vahyi’ olanlar olmak üzere ikiye ayırmaktaydı. Mutezileye göre aklın sabit olan ahlaki hükümlerde vahiy, akılla bilineni sadece tekit etmektedir. Ancak, akılla bilinemeyen ahlaki hükümlerde vardır ve vahiy tam bu esnada devreye girer. Ayrıca vahyin ahlak kurallarını sosyal hayatta uygulamaya teşvik hususunda da büyük rolü vardır.

  2-Eşarinin Ahlak Teorisi  

  Eşari ahlak teorisini vahiy ile temellendirir. İnsan davranışlarına ilişkin ahlaki değerler, ancak ilahi buyruklarla belirlenmekte  ve değerlerin bilgisi sadece vahiyle elde edilmektedir. İnsan aklının, neyin iyi neyin kötü olduğunu anlama gücü olmadığı gibi iyi ve kötü kavramlarına muhteva kazandıran da bizzat Allah olmaktadır. Buna göre ahlaki iyi Allah’ın emrettiği, kötü ise yasakladığıdır.

  3-Maturidinin Ahlak Felsefesi

  Maturidiye göre bilgi ikiye ayrılır. ‘ezeli’ ve ‘hadis’ olarak ayrılan bilgi, ezeli; Allah’ın bilgisi olarak, hadis ise yaratıkların bilgisi olarak açıklanmıştır.  ‘Zorunlu’ ve ‘müktesep’ olmak üzere ikiye ayrılır. İnsanın bilgi edinme yolları iyan, haberler ve nazar olmak üzere üçtür. İnsan hayatını idame ettirmek için iyan yani duyguları kullanır. Maturidinin indinde hem dış dünyanın nesnelerinin bilgisi hem insanın iç dünyasının ruhi gerçeklerinin bilgisi duyularla elde edilmektedir. Ama insan duyularının maneviyat  ve keyfiyetini bilecek güçte değil. Maturidi tevatürül kuranda bilgiyi kaynağı itibariyle üçe ayırır. Birincisi ; ilmul müşahede. İkincisi; ilmüssem ve üçüncüsü ; ilmül istidlal. Sonuç olarak söylenebilir ki Maturidiye göre insan fiillerini yaratan Allah’tır. Çünkü ona göre ‘’sizi ve yaptıklarını Allah yaratmıştır’’ ayetinden bu durum açıkça anlaşılır. Aynı zamanda ‘’insan fiillerinin bazısı iyi bazısı kötüdür. Fakat insan önceden fiilinin iyi veya kötü netice vereceğini bilemez.’’ fikride fiilleri yaratanın Allah Teala olduğunun kanıtıdır. Her ne kadar fiilleri yaratan Allah olsa da fiili gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan hürdür. Özetle Maturidilerin düşüncesi: adalet, doğruluk, zulüm ve yalanın ahlaki iyilik veya kötülükleri normal şartlarda aklen kavranmaktadır. Bu gibi konularda vahyin koyduğu ahlaki hükümlerle, aklen sabit olan hükümler arasında herhangi bir çelişki yoktur. Temel ahlak ilkelerini insan akıl ile belirler.
 

                                                             3.BÖLÜM

    DİN-DIŞI TEMELLERE DAYANAN AHLAK FELSEFELERİYLE DİNİ  TEMELE DAYANAN AHLAK TEORİLERİNİN MUKAYESESİ

   Bu iki konuda mukayese yapılması gerekiyorsa öncelikle ahlaki değerler açısından başlanmalıdır. Bu başlık altında dini temelin ahlakta ne gibi önemi olduğunu sorgulayacak, eğer herhangi bir önemi varsa bunun hangi yönlerden kendini gösterdiğini belirlemeye çalışacağız. Ayrıca ahlak teorileri, ahlak ilkeleri ve sonuçları da detaya inilmeden anlatılmaya çalışılacaktır.

   1-Her iki teorinin ahlaki değerler açısından mukayesesi

  Schaler’a göre ‘bir objenin güzelliğini veya bir hareketin iyiliğini kavrarken biz kendi duygumuzu değil bu objede veya harekette bulunan değer maddesini kavrıyoruz.’ Görüldüğü gibi değer, kişinin bir objeyle bağlantısında beliren bir şey olarak var oluş alanına aittir. Din-dışı temeller arasında ahlaki akıl ile temellendirildiğini gördüğümüz Aristo’nun ahlak teorisinde değerler ‘’ şeylerin tabiatına aittir.’’ Bu değerleri akıl kavramakta veya keşfetmekte. Kant’a göre ise ahlaki daha da kendilerine göre hüküm verdiğimiz temel prensipleri kaynağı olan saf akıl, ahlaki yükümlülüğün merkezindedir. Akıl teorik kullanımda tecrübe ettiğimiz dünyanın bilgisini bize verirken pratik kullanımda da ahlaki hürriyet dünyasına ait genel geçer prensipleri belirlemektir. Yani saf akıl ahlaki  değerle bir bütündür. Kant’a göre aynı zamanda değeri koyan insanın kendisidir. G. E. Moore’a göre ahlaki doğrular toplumdan topluma değişir. Ahlaki değeri idrak etme gücü çeşitli sebeplerden dolayı kişiden kişiye değişebildiği için değer hükümleri arasında görülen farklılıkları da değişik  idrak çeşitlerinden kaynaklanır. Epikür, Hume ve Mill gibi düşünürler ise ahlaki değerleri duygu üzerine temellendirmiş ve kendinde iyi olan tek şeyin haz olduğuna doğruluk, dürüstlük ve fedakarlık gibi kavramların kişiye haz verdikleri sürece ahlaki fazilet diye isimlendirilecekleri hususunda görüş birliği içindedirler.

   Din dışı temler dayanan ahlak teorilerinin ardından simdi din ile temellendirilen teorilerin tahlilini yapacağız. Din ile temellenen ahlak teorileri arasında bu değerlerin bilgisini elde etme noktasında farklıklar ortaya çıkar.

    Eşari’ye göre değerleri koyan bizzat Allah’tır. Allah’ın iradesinin belirleyip ilahi emir ve yasaklar şeklinde ortaya çıkan ahlaki değerlerin bilgisine insan vahiy ile ulaşmaktadır. Din dışı temellere dayanan ahlak felsefesindeki değerlerin sübjektifliği ahlakı relatizme götürürken Eşari’nin teorisinde değerlerin ilahi buyruklarla belirlenmesi ahlaki relatizmi beraberinde getirmemektedir. Mutezile ve Maturidi için değerlerin kavranması için vahiy zorunlu değildir. Şart ve durumlara göre değişen göreli ahlaki değerler ise ancak ilahi buyruklar vasıtasıyla kavranabilmektedir. Ahlaki değerlerin mutlak olabilmesi ise mutlak bir varlık ile irtibatlandırılmaları sayesinde mümkün olabilir. Değerleri mutlak varlık ile irtibatlandırılan ise dindir.

    Din dışı temele dayanan ahlak teorisinde doğrulama prensibi açısından, ahlaki doğruyu yanlıştan ayıracak sabit bir ölçütün olmayışı neticede ahlaki relatizme ( İzafi- kesin olmamaya ) götürmektedir. Ancak din ile temellendirilen ahlak teorilerinde durum tamamen farklıdır. Hatırlanacağı gibi ahlakı tamamen vahiy üzerine temellendiren Eşari’nin teorisinde ahlak prensiplerini bizzat belirleyen Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Mutezile ve Maturidi’nin teorisinde ise vahiy akıl ile belirlenen ahlak prensiplerini doğrulamakta yada çeşitli sebeplerden dolayı aklın yetersiz kaldığı durumlarda ahlak prensipleri koymaktır. Dinde Allah’ın her şeye gücü yettiği ifade edilir, bu da Allah’ın tabi kuvvetleri kontrol ettiğini akla getirir. Gollaway’ın ifadesi ile; Allah her şeye kadir, O hem evvel hem ahir hem zahir hem de batındır. O her şeyi kemali ile bilendir. Allah’ın beşeriyet ve evren ile olan bu canlı ilişkisi onu zat ve ahlaki bir varlık olarak düşünmemizi gerektirir. Sonuç olarak, ilahi buyruklarda bir şeyi değil de ötekini istemesi konusunda Allah üzerinde ahlakı herhangi bir yükümlülüğün olmaması, Allah’ın iradesinin değişken olduğunu göstermemekte; bir yerde emrettiğini başka bir yerde yasakladığı manasına gelmemektedir.

    Sonuç:

     Din ile temellendirilen ahlak teorisinde ahlak ilkeleri ile sadece bir şeyler buyrulmakla kalınmamakta aynı zamanda bu ilkelere uygun hareket edenlere sevap vaad edilmekte, uygun hareket etmeyenler ise ceza ile korkutulmaktadır. Dolayısıyla ahlaken iyi olan bir şey dinen sevap, kötü olan da dinen günah olmaktadır.  Dini temel ahlaki sahaya din dışı hiçbir temelin sağlamayacağı bir boyut getirmektedir. Bu boyut hürmet duyulan hem sevgi hemde korku objesi olan bütün bunların yanında emirlere tapınmak seviyesinde saygı duyup itaat edilen mükemmel sıfatların hepsini kendinde toplayan Allah’a inanç boyutudur.