Ana Sayfa İrtibat Amacımız    Ateist, Oryantalistlere Cevaplar       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Ateistlere cevaplar

 

 Sitemiz oryantalistlerin içimizdeki sözcüleri ateist söylemin cevaplardan oluşmaktadır. Fakat oryantalizmin iddialarına cevapları bir süre erteleyip, benzer düzlemde ithamlarda bulunan ateistlere direk cevap vermeye karar verdik.

 

 

 

Hud, 2'de, 'Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Kuşkusuz ben de O’nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.' denmektedir. Konuşan kimdir? Muhammed mi yoksa Allah mı?
Sıra ile gidelim: Hud suresi birinci ayette: "Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayetleri sağlam kılınmış, sonra da şu şekilde açıklanmış bir kitaptır." Buyrulmaktadır. Yani daha birinci ayette 'kitabın sahibi, göndereni' açıklanmaktadır. Gelelim ikinci ayete. İkinci ayette, ' Hz peygamberin, Allah tarafından görevlendirildiğinin bildirilmesi, duyurulması' vardır. O bir peygamberdir, herhangi bir insan olarak değil, Allah tarafından gönderilmiş 'uyarıcı ve müjdeleyici' bir görevlidir!
Mesela, Kuran'ın ilk suresi Fatiha Suresinde, besmeleden hemen sonra, 'Hamd, alemlerin rabbi Allah içindir.' denmektedir. Bu ayette, 'De ki' ey Muhammed! şeklinde bir başlangıç yoktur. Ama Arap dilinde 'iltifat sanatı' denen ve 'sözü söyleyenin kim olduğunun anlaşıldığı' bir söz sanatı vardır ve bu Arapçada bu çok kullanılan bir sanat * türüdür. Bu Arap dilinde meşhur bir sanattır ve ateistleri kandırmak için (!) sonradan (!) uydurulmamıştır. Bir başka dil ve o dilin edebî sanatı hakkında konuşurken, o dilin özelliklerini bilmeli ve ona göre yorum yapmalıdır. Kendi dilimizin kuralları ile başka dilin, hele bir de sanatsal-edebi örnekleri hakkında yorum yapma iddiası, sadece cehalet veya sınırı aşmakla açıklanabilir, en hafif deyimi ile...
Konuya dönersek, Ayetleri bizzat kendi önce ezberleyen sonra da vahiy katiplerine yazdıran (Kuran'ın aslı yakıldı mı? adlı yazımıza bakılabilir) peygamberimiz, Allah'ın peygamberi iddiasında olduğuna göre neden bu ayetleri, 'gafları' yazdırma esnasında düzelttirmedi? Bu sanatla ilgili Kuran'da o kadar örnek (Kuran'da 'Ben, Biz, O' ifadeleri adlı yazımıza bakılabilir) var ki? O dönemin şiddetli İslam düşmanı olan müşrikler, denen bu sözlere itiraz etmedi, bu konudan dalıp peygamberimize saldırmadı?! Yoksa onlar bu sanata vakıf idiler ve onlar açısından gayet normal bir hitap tarzı mı vardı ortada?! Ayrıca, hadisleri ( Yani kendi sözlerini) ayetler ile hiç birbirine karıştırmayan, Kuran yazılırken hadislerin yazılımına uzun süre, ayet ve hadislerin birbirine karıştırılma ihtimaline karşı, izin vermeyen bir insan nasıl olur da bu kadar ''gaf'' yapabilir?!
Aynı durum Enam suresi, 114. ayet için de geçerlidir. 111 ve 112. ayetlerde rabbimiz kendi adına konuşurken hemen sonraki ayette, 'de ki' lafzı olmadan, aynı sanatsal dil kullanılarak ayete devam edilmektedir. Zaten 115. ayette yeniden rab olan 'Allah'ın sözü'nden bahsedilmektedir.
Ayrıca ek olarak: , Kuran'da çelişki yoktur başlığı altında, "Kuran’daki yeminler" adlı yazı, İlhan Arsel'e cevaplar başlığındaki, "Kuran’daki yeminler, benzetmeler, argo iddiası" adlı yazı ve "Ateistlere cevap" ile "Kuran'ı Muhammed mi yazdı?" adlı yazıları tavsiye ederim.
* Bu sanatın incelikleri hakkında, Ahmet Yüksel tarafından yazılan, 'Arap dilinde iltifat sanatının tarihi seyri ' adlı makale ile Muhammed Mahcûb el-Hasen'in, 'Kurân'ı Kerim'de İltifat Sanatı: Faydaları ve Amaçları' adlı makaleleri tavsiye edebilirim. Ayrıca; İsmail Durmuş, İltifat, DİA, İstanbul, 2000, cilt: XXII, s. 152-153; Süleyman Mollaİbrahimoğlu‚ Kuran-ı Kerîm’de İltifat Sanatı‛, Diyanet İlmi Dergi, cilt 33, sayı: 1, 1997, ss. 15-35; Abdurrahman Özdemir, Kadîm Bir Söz Sanatı: İltifat ve Kur’ân’da İltifat Örnekleri‛, İslâmî İlimler Dergisi, yıl: 1, sayı: 2, 2006; Kadir Kınar, Belağatta İltifat, Bilimnâme (Düşünce Platformu), Kayseri, 2006, VII/2, s.75-106; Mehmet Dağ‚Kur’ân’da Üslûp Diyalektiği: İltifat (Zamanlar ve Şahıslar Arası Geçiş) Salkımsöğüt Yay., 1. Bas. Ankara, 2008 adlı çalışmalara da bakılabilir. Görüldüğü gibi iltifat sanatı gayet iyi bilinen bir edebi anlatım türüdür.
 

 

 

Her canlı ölümü tadacaktır deniyor, ama 'Turritopsis Dohrni' adlı deniz anası, yaşlanmadan dolayı ölmüyor, olgunluk dönemine ulaşınca hücrelerini yenileyebilir. Ayrıca bölünerek çoğalan bakteriler de ölmüyor.
"Her canlı ölümü tadacaktır." (Al-i İmran, 185; Enbiya: 35; Ankebut, 57) Bu değişmez evrensel bir gerçektir. Verilen her iki örnek, sadece 'ideal koşullar' olduğu müddetçe devam eden bir durum için söz konusudur. Ama sinir sisteminde oluşacak bir zarar, dış müdahale veya başka canlı tarafından yenme durumunda, direk ölüm olayı gerçekleşecektir.
'Bakteriler ölümsüz' denmiş fakat bilimsel gelişmeler, bölünerek çoğalan bu canlıların simetrik değil asimetrik çoğaldığını ispat etmektedir. Yani bölünme ile çoğalan yeni canlı, farklı bir tür olarak çoğalmaktadır. "Eğer bakteriler simetrik olarak çoğalsa, yaşlanma olmazdı. Ama ortada asimetrik bir çoğalma olduğu için, daha fazla zarara sahip yeni hücre yaşlanmaktadır." (Camilla U. Rang, Annie Y. Peng, Lin Chao.Temporal Dynamics of Bacterial Aging and Rejuvenation. Current Biology, 27 October 2011) Ayrıca bakterilerin de yaşlandığına dair araştırmaiçintıklayınız: https://journals.plos.org/plosbiology/article?id=10.1371%2Fjournal.pbio.0030045&fbclid=IwAR0uPAgjPNA2-diI-w2l47d0w2O026eDCSgokuSpLIo_jEi_mYk5BTNo20U : Aging and Death in an Organism That Reproduces by Morphologically Symmetric Division: Morfolojik simetrik bölünmeyle çoğalan bir organizmada yaşlanma ve ölüm: Tarih: 1 February 2005)
Zaten uygun ortamın her zaman bu dünyada devamlı olması imkansız bir durumdur. Her canlı; bakteriler ve deniz anasının her türü dahil, belli ısının üzerindeki bir sıcaklığa maruz kaldığında ölmektedir. Basınç, düşmanı tarafından yenme veya doğal ortamların bozulması gibi etkenler sonucu her canlının yaşamı son bulur. Prof Thomas Bosch: 'Ölümsüzlük diye bir şey yoktur. Yaşlanmadan dolayı değilse de, başka canlıların verdiği zarardan, hastalık veya volkanik patlama gibi çevre koşulları nedeni ile ölüyorlar.' (BBC Earth, Big Questions, 15 Jun 2015) demektedir.
Zaten 'metal yorgunluğunun' bile olduğu evrende, dünyanın da bir sonunun olduğu ( Kıyamet) bilimsel bir gerçektir. Kısaca ölümsüzlük sadece bir iddia ve bir hayaldir. Bu teori de, ateistlerin yine haksız ve bilimsellikten uzak bir başka görüşü olarak anılmaya devam edecektir.  ( Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=V-I_AB0UEi4)
Bizim temel problemimiz, zamanlar üstü Kuran'ı; zaman ve bilim, akıl gibi sınırlı vasıtalarla anlama çabamız. Halbuki -şahsen benim defalarca tecrübe ettiğim gibi- zaman geçtikçe, bilim ilerledikçe Kuran'ı haklı çıkarmaktadır. Örneklerine bu sayfadan veya ' İslami emirler ve hümanizm' adlı sayfadan ulaşabilirsiniz.


 

 

Kuran'ın yazılması mümkün değildir, yazım ve dil bilgisi kuralları daha sonra ortaya çıkmıştır ve Kuran'da bu dilbilgisi kurallarına göre hataları bulunmaktadır.

Arap edebiyatının ittifakla kabul edilmiş başlıca iki kaynağı, Kuran ile İslam öncesi Arap şiiridir.  Arapça dil bilgisi kurallarının oluşmaya başladığı dönemlerde yazılan gramer kitaplarının hemen hepsinde Kuran ayetleri gramer açısından da ele alınmış ve Kuran hem dilin kaynağı kabul edilmiş hem de oluşan kurallara dayanak teşkil eden en sağlam örneklerin yer aldığı metin olarak kullanılmıştır. Sîbeveyh, Zemahşerî, İbn Hişâm, İbn Mâlik, Ahfeş, Kisâ’î, Ferazdak, Ferrâ’, Halîl b. Ahmed el-Ferâhidî gibi Arap dil bilimcileri, Arap şiiri kadar Kuran'ı da kaynak olarak kabul etmiş ve iddialarında destek olarak kullanmışlardır. Halîl b. Ahmed el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Cumel fi’n-Nahv adlı eserinin mukaddimesinde şöyle der: "Her manayı kendi babında, Kuran’dan ve şiirden delil getirerek açıkladık."  Görüldüğü gibi Kuran, Arap dilinin ve gramerinin bir bilim disiplini olarak oluşmasına kaynaklık etmiştir.  Bu nedenle Arap dilbilgisi çalışmalarında en temel iki kaynaktan biri olan Kuran, bu bilginlerin eserleri esas alınarak tenkit edilemez. Yani Kuran'ı, kendisinin kaynaklık ettiği bir disiplinin altında değerlendirmek veya ona uygun olup olmadığını ölçmek makul değildir. Kuran'dan önce Arap dili ve grameri üzerine bir kitap yazılsa, ateist ve oryantalist ithamların, en azından, bir haklı dayanakları olabilirdi ama yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Arap dil bilgisi kuralları üzerine araştırmalar ve eserler, Kuran ortaya çıktıktan sonra ( III. yüzyıl başlarından itibaren) yazılmıştır.

Dilleriyle gurur duyan Araplar, Kuran vesilesiyle İslam’a girmeye başlamışlardır. Hz. Muhammed, peygamberliğinin ilk on üç yılı boyunca, sadece Kuran’ı insanlara sunmuştur. Ve hiç kimse Kuran’ın diline veya üslubuna itiraz etmemiştir. Mekkeli müşrikler, Kuran'a Arap dili yönüyle bir itirazda bulunmamışlardır. O dönemde Mekkeli müşriklerin böyle bir itirazda bulunmamaları dahi, Araplar arasında Kuran Arapçasının mevcut olduğunu, kullanıldığını ispat etmektedir. Bugün bize farklı gelen ve Arap dil bilgisi kurallarına muhalifmiş gibi algıladığımız bazı dil kullanımları Ebu Ubeyde, Ferrâ, Hamidullah ve benzeri ilim ehlinin de işaret ettiği üzere aslında o günün insanının kullanımıyla uyumludur.  Zira bu kural dışı kullanımlar, gerek Kuran’ın muhataplarının kullandığı günlük konuşma dilinde gerekse de Arap’ın divanı olarak tabir edilen Cahiliye şiirinde kendisine sıkça yer bulmaktadır.

Çok geniş bir coğrafyada konuşulan Arapçanın çeşitli lehçelerine ait özelliklerle dolu olan Kuran'ın, bu dil zenginliğine bağlı olarak gramere aykırı bazı yapıları kullandığı görülür. Zira Arap gramerinin oluşturulmasında edebi lehçe diye anılan daha dar bir dil çerçevesi esas alınmıştır. Kuran, indiği dönemin ortak edebî dili olan Kureyş lehçesiyle inmiştir. Ancak bünyesinde başka lehçelere de yer vermiştir. Bu sayede Kuran, Kureyş lehçesi kadar gelişememiş diğer lehçelerin de gelişmesine zemin hazırlamış, farklı lehçeleri birbirine yaklaştırmıştır. Aynı şekilde Kureyş lehçesini konuşanlar da diğer lehçelerdeki kelimeleri öğrenme fırsatı bulmuşlar, dillerinde meydana gelen zenginliğin nimetlerinden yararlanmışlardır. Yani Kuran, kendi dilini yine kendisi oluşturmuştur. Kuran, ne kelime ne de gramer noktasında kendini tek bir dil ya da lehçeyle sınırlamamış, Kureyş ortak edebî dil olmak üzere diğer lehçelerden de kelime ve gramer almakla kendi dilini oluşturmuştur.

Arapçanın, yazı dili haline gelmesi de Kuran sayesinde olmuştur. İslam'ı kabul eden başka milletlerin de Arapça öğrenmeye, Arapça konuşmaya başlaması, bu dil açısından büyük bir sorun olmuş;  dil hataları ciddi anlamda artmıştır. Arap olmayan Müslüman unsurlar için nokta ve harekesiz metni okuma büyük bir sorun olmuştu. Önce harflerin karışmasını önlemek için noktalama işlemi gerçekleştirilir... Zamanla bu dilin kuralları, Kuran ve Arap şiirinden hareketle netleştirilir ve bu sayede, Arap olmayan unsurların Müslüman olmasıyla birlikte Kuran’ın yanlış okunma ihtimali ortadan kaldırmıştır.

Kısaca Kuran, bir yandan Arap dil bilgisi kurallarının oluşmasına katkı sağlamış, diğer yandan da kendine özgü dilini oluşturmuştur.

 

 

 

 

Biz bir gerçeklik varki varız. 1) Evren nihai sonsuz bir varlık olsaydı(Mutlak varlık)Bizler var olamıyacaktık. 2)Tanrıda nihai sonsuz bir varlık olursa(mutlak varlık)bizler var olamayız. Çünkü Mutlak olarak var olan bir varlığın yanında bașka bir varlık daha olamaz. Çünkü varlıkta ikilik olmaz.Varlıkta teklik olur. Yani ya sadece o gerçeklik(Tanrı,vb...) vardır. Yada sadece canlı-cansız tüm varlıklar vardır. Soru:Bu durumda bir paradoks ortaya çıkar. Peki bu paradokstan nasıl kurtulabiliriz??

Sorunun bir benzerini sorayım: Cennet sonsuz mudur? Biliyorsun, evren durmadan genişliyor ama sonuçta evreninde bir sınırı/sonu var, ama bir insan şu an dünyadan hareketle evrenin sınırına ulaşmaya çalışsa bunu başaramaz. Çünkü yol kat ettikçe evrende genişlemeye devam edecektir! Bir sınırı olsa da, insanın bu sınırlı imkan ve yetenekleri ile ( Işık hızına ulaşamama, uykuda yolculuğun zorlukları, kara delik bilmecesi vs. )  o sınırlara ulaşması imkânsızdır.Sorunun cevabı bence burada;  insana göre sınırsız gibi olan ama aslında sonsuz olmayan gerçeklik söz konusu... Bir inek çamura basmış, daha sonra yağmur sonucu orada bir su birikintisi oluşmuş, üzerine de bir yaprak düşmüş. Bir karınca o yaprağın üzerine çıkmış ve demiş ki: "bu deniz'in sahibi benim!" Sonsuz bilgi, güç, merhamet sahibi rabbimize hamdolsun, O'nun varlığı ve bildirdikleri sayesinde sınırlı zekamız ve imkanlarımızla cevabını ulaşamayacağımız birçok soru ve konuya cevap bulabiliyoruz. Selametle

 

Ölene kadar rakam veremeyeceğim birçok faktörün etkisi altında kalarak bi haber olduğumuz gerçekle alakalı 5 duyu organıyla belli bir frekans aralığında çok az düzeyde bir șeyleri algılıyor ve bu algıladığımız belli bir frekans aralığındaki sinyallerde birçok faktörün etkisi altında kalarak çarpık bir șekilde beyne geliyor....Bilim, Felsefe, Dinler, Ezoterik öğretiler, İdeolojiler, vb.. șeylerde insanların hakikati anlama çabasıyla bazı gerekçelere baș vurarak bir șeylere anlam yükleme çabası sonucu ortaya çıkan alanlar olduğu așikar.

 O zaman Eflatun'un mağara benzetmesinde olduğu veya günümüzde matrix diye özetleyebileceğimiz, aslında sadece hayaller dünyasında yaşadığımız, iddiasını mı kabul edeceğiz?! Akıl ile insan sadece belli bir çember etrafında döner durur! Adı farklı olsada içeriği benzer akımlara kapılır ve hayatını boşa geçirir. İşte  burada hayata 'vahiy' müdahele eder! Aklın ( Tıpkı görme, duyma vb gibi ) sınırı vardır, zorlayınca insan yaratılış amacının dışına çıkar, vardığı yeri amacı olarak kabul eder! Tekrar iddiamıza dönelim: Vahiy iddialı dinlere odaklanılmalıdır insan! Yoksa, ateizmden komünizme... deizmden uzaylılar tarikatına... Ateizm kokan tüm insan ürünü yorumlar arasında insan kaybolur gider! Değil hak olmayan din; dini reddedenler bile aslında bir dine, ideolojiye, sapık tarikata vb. inanır; İMAN EDER! Hayatını ona adar, insan böyle yaratıldı, ama temel mesele; gerçek inanılması gerekeni bulup onda sebat edebilmekte...

 


Ben kurani iki kapak arasi 60-70 kez okumuşumdur belki . Ama ben kuranda hikmetli , mucizeli şeyler bulmak istiyorum. Yani kurandaki hikmetleri bulmak , keşfetmek istiyorum. Bunun için napiyim?

Yaşa!
O zaman hem hayatın hem ruhun anlam bulacak!
Geleceğie de umutla bakacaksın ve seni dünyada yenebilecek, zorlayacak, baş eğdirecek şeylerin epey az olduğunu göreceksin!
Not, Kuran dışındaki TÜM fikirlerin hatta bilimsel olanları dahil 50-100 yıl civarında eskidiğine şahit oluyoruz! Kuran hala dünyaya umut saçıyor!
1440 sene önce çöl ortasında okuması olmayan birisinin insanlara tebliğ ettiği kitapta güncel birçok bilimsel gerçekler var: Eşya nakli ( canlı nakli değil!) gibi geleceğe dönük ufuk açıcı olanları dahil!
Bilim ve insan tecrübesi ilerledikçe Kuran’a yaklaşıyor ( İslami emirler ve hümanizm adlı yazımız)
Bu kadar çok saldırılan (
Mekke’li müşriklerden günümüz yaşayan ateist ve oryantalistlerine dek ) bir kitap hala dimdik ayakta ve insanlığın tek umudu ve kafirin de tek korkusu …
Bence arama değil yaşama zamanı geldi.  Kal sağlıcakla. selam ve dua ile.

 

Allah (cc) neden diğer kitapları korumadı da sadece Kuran'ı korudu?

Burada asıl ihmal edilmemesi gereken konunun yüce yaratıcının insanları hiç bir zaman vahyinden uzak kılmaması, her daim onlara emir ve yasaklarını bildirmiş olmasıdır. Rabbimiz her yere mutlaka peygamber göndererek onları vahyine muhatap kılmıştır! Kitaplar insanlar tarafından bozulsa da rabbimiz insanlara iyiliğine olan emirleri ve insanlara zararlı olan yasakları bildirmiş, onları kılavuzsuz bırakmamıştır. Bu konu 'Tüm dinlerin özü İslam'dır' adlı yazımızda anlatılmaktadır. Kısaca Kitapların bozulması vahyin kesintiye uğraması anlamına gelmemektedir. Ayrıca, mesela İncil korunmaya alınsa bu defa neden Tevrat korunmamıştı sorusu sorulacaktı. Tevrat korunsa neden suhuf adlı sayfalar korunmamıştı sorusu gündeme getirilecekti, yani amaç kulluğun nasıl yapılacağını sorgulamak değil, nasıl kaçılacağını aramak olunca amaçtan uzaklaştıran soruların sonu asla gelmemektedir!
Gelelim sorunun cevabına:
Tevrat'ın içinde 'iman, ibadet ve toplumsal hayat' ile ilgili kurallar vardı,

Zebur daha çok 'dua' türü içeriğe sahipti,
İncil'de ise 'ahlak' ağırlıklı emir ve yasaklar mevcuttu.
Kuran'da ise tüm bu içerik, ' bozulmayan ve güncellenen asıl halleri ' ile toplu olarak mevcuttur!
Kısaca Tevrat korunmuş olsa, Kuran'da var olan ama Tevratta olmayan ahlak ve dua örnekleri eksik kalacak, gelecekteki insanlık bunlardan mahrum kalacaktı, diğer kitaplar içinde aynı şey söz konusudur!
Sayfalar ise koruma altına alınmamıştır çünkü insanlık daha sonra bir çok yeni meselelerle karşılaşmış ve o konularla ilgili hükümler o sayfalara konmamıştı. Mesela Adem aleyhisselam zamanındaki sayfalarda faiz, rüşvet vb. gibi haramların bulunmadığı muhakkaktır. 
Allah (cc) son peygamberi gönderdiği ve artık peygamber gelmeyeceği için, son kitabı koruma altına almıştır. Kuran içeriği itibari ile kıyamete dek tüm insanların muhtaç olacağı emir ve yasakları bünyesinde barındırmaktadır, kıyamete dek başka kitaba da ihtiyaç yoktur, o nedenle de son ilahi ve korunan kitap Kuran'dır.

 

Alak kelimesi ve  Müminun suresi 14. ayet

Alak/alaka kelimesi,  Kan emen Sülük,  kan pıhtısı, Bir şeyin bir şeye tutunması/yapışması, Bir kimsenin biriyle alaka kurması, Bir şeyin bir şeye asılması, sevgi, Bir şeyin sevgisinin bir kalbe çelme takması anlamlarına gelir,   (bk. el-Cevheri(ö. 393), es-Sihah; İbn Faris(ö. 395), Mucemul-’Lüğa;  İbn Manzûr(ö.711), Lisanu’l-Arab; el-Firûzâbâdi(Ö.817),el-Kamusu’l-Muhit; ez-Zebidi(ö. 1205),Tacu’l-Arûs, “ALAK” maddesi) Alak/alaka kelimesinin en önemli etimolojik ve sözlük anlamı, yapışmak, asılmak, bağlanmak, takılmaktır.  “Alika el-saydu bil hibaleti” cümlesi, av, ağa takıldı, anlamına gelir. (bk. Sihah, Lisasnu’l-Arab, Tacu’l-Arus, “A-L-K” maddesi)

Modern tıbbın kabul ettiği gerçek şudur ki, rahimdeki embriyo alak/alaka konumuna geldiği zaman, rahmin duvarına asılır ve rahmin damarlarından -bir sülük gibi- kan emmeye başlar ve gıdasını alır. (İbn Aşur, Alak, 2)

 “Sonra onu, sağlam bir yerde nutfe (döllenmiş hücre: zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka yaptık. Peşinden alakayı bir şekilsiz etimsi bir parça haline  soktuk, bunu kemiklere çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık." (Müminûn, 13-14)

“ Henüz döllenmenin ikinci günü tek hücre olan zigot, art arda bölünmelerle 2, 4, 8, 16, 32... şeklinde çoğalır. Altıncı gün tüpteki yolculuğunu bitirip, dokuz ay kalacağı anne rahmine gelir ve bir tohumun toprağa ekilmesine benzer tarzda anne rahmine tutunur.”  (implantasyon) ( Dr. Arslan Mayda, Bir Hücreden İnsana, Sızıntı, Şubat, 2010)  “iki ayda iki santimetre olan ceninde nasıl damarlar oluşup kan dolaşımı meydana geliyorsa, öylece kıkırdak şeklinde kemikler de oluşmaya başlar ve yavaş yavaş Kurân'ın tabiriyle oluşan kemiklere et giydirilir, yani etle kemik birlikte gelişerek düzen ve ölçüsü doğrultusunda bütünleşir. Derken ilk oluşmasına nisbetle bambaşka bir yaratık meydana gelir.”  (Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri, 8/4086 ) Bazı ateistler bu ayetin bilimsel gelişmelere aykırı olduğunu iddia ederler. Güya anne karnındaki bebek gelişiminde et kemikgelişimi sırası Kuran’da belirtildiği şekilde değildir iddiasındadırlar. Halbuki Kuran’da “ et sonra kemik sonra et” şeklinde sıra geçmez, yani ayette mudğafe ve izamen ( Etimsi ve kemik ) kelimeleri arasında “ Sümme” yani “ Sonra” anlamına gelen kelime kullanılmamış yani önce etimsi sonra kemik sıralaması yapılmaz, et ve kemik kelimeleri aralarında “Fe” yani “Bir şeyden hemen sonra yapılan diğer iş“ anlamına gelen bu bağlaç kullanılır ve et ile kemik kelimeleri arasındaki bu “fe” bağlacı ile; “Et ve kemik devamlı birbirine giydirilir.” Anlamı ortaya çıkar. Zaten önce et sonra kemik iddiası ayette yer almaz, arapça’da et, “lahmun” kelimesi ile ifade edilir. Bu kelime ayetin sonunda, kemikleri bürüyen et anlatılırken kullanılır, kemiklerin oluşmasında öncesi için ise mudğafe kelimesi kullanılmıştır, lahmun kelimesi değil!

Ayette geçen “şekilsiz etimsi bir parça”, bilimsel makalede kıkırdak olarak geçer:  “6. haftada kıkırdaklaşmanın devamı olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde ortaya çıkar. 7. hafta sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme başlamıştır. Kemikler oluşmaya devam ederken kas hücreleri kemiği çevreleyen dokudan seçilerek kas kitlesini meydana getirirler. Kas dokusu bu şekilde kemiğin etrafında ön ve arka kas gruplarına ayrışır.”  (Keith L. Moore, Developing Human, 6. baskı, 1998 )

Bazı tefsirlerde ve bazı meallerde bu kelimeyle ilgili yapılan “kan pıhtısı” gibi yorum ve değerlendirmeler, zamanın mevcut bilgisine paralel olarak yapılmıştır. Bu da gayet doğaldır, insanlar zamanın bilgi ve teknolojisine göre ilahi kitabı anlamaya çalışırlar ve zamanın bilginleri de bu doğal yaklaşım ile Kuran’ı anlamaya başlamışlardır. Zaten bilimin devamlı değişken özelliği olduğu için de Kuran’ın bazı ayetlerinin bilime aykırı olduğunu iddia edenlerinde aslında ayaklarının altındaki zeminin de çokta sağlam olmadığı ortadadır. Kuran bilimin ulaşacağı son noktada, insanlığın teknolojik gelişmesini kendisine ulaşmasını beklemektedir. ( Bilim değişmez mi adlı yazımızı da ayrıca tavsiye ederiz)


 

Rahman 19-22. ayetler ile Furkan 53. ayetler çelişkili, bilime ters mi?

Rahman 19-22: “ iki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar. İkisinden de inci ve mercan çıkar.“

Furkan 52: “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir serhat koyan O’dur.”

Rahman suresinde yüce Allah (cc), iki denizden inci ve mercan çıktığını bize bildirir. Ayette acı ve tatlı sulardan bahsedilmez. Sadece iki deniz ( Bahreyni ) ifadesi geçer ve bu iki denizden insanların geçim kaynağı olan inci- mercan çıktığı ve bunun insanlara Allah’ın bir lütuf olduğu ifade edilir. Furkan 52. Ayette ise biri tatlı diğeri tuzlu iki sudan bahsedilir ama inci-mercan’dan bahsedilmez! Dolayısı ile iki farklı surede bahsedilen her iki ayette de bilime aykırı bir şey yoktur. Ama İslam alimleri bu iki ayeti birbiri ile tercüme ederek Furkan suresindeki tatlı ve tuzlu iki suyun Rahman suresindeki iki deniz olduğu ve dolayısı ile ikisinden de inci mercan çıktığı şeklinde meal-tefsirini yaparlar. Burada tatlı ve tuzlu iki sudan inci mercan çıkması sonucunun Kuran’dan değil yorumlardan; yani insanların akıl yürütmesi ile varılan bir sonuç olduğu görülmektedir. Kuran’da iki ayrı yerde ayrı ayrı iki farklı durumdan bahsedilmiş, bunu İslam alimleri aynı iki su-deniz kabul ederek yorum yapmışlardır yoksa ayetlerde – Arapça asıllarında – tatlı ve tuzlu iki sudan inci mercan çıktığından bahsedilmez.

Peki, Kuran’dan değil de insan kaynaklı tahmin-yorumlardan hareketle yapılan bu analiz bilime aykırı mıdır? Yani inci mercan tatlı suda yetişmez mi? Aslında bu konuya her ne kadar ateistler itiraz etse de, bu iddia-yorumun ne kadar bilim dışı olduğu da tartışmaya açıktır! Bu konudaki açıklamamızı Kuran’da çelişki yoktur başlıklı yazımızdaki ‘Rahman suresi 19-22 ayetleri ile Furkan suresi 53. Ayetleri’ ele aldığımız bölümüne bakılabilir.

Gelen soru ve cevabımız: hocam Allah yardımcınız olsun, bir sorum olucaktı 2 denizın karısmaması olayında ıncı mercan olayı var ama tatlı suda mercan cıkmaz bu nasıl oluyor

CEVABEN: Allah razı olsun. Bu konuda, Kuran açısından bir soru yok! Ayet ve yorumunu verdik. Peki ama, bazı İslam alimlerinin yaptığı ve 'yoruma, yani insan kaynaklı kişisel görüşlere' dayalı açıklamalar da ne kadar bilime ters, bu konuda da; Kuran'da çelişki yoktur adlı yazımızdaki, "Rahman 19-22. ayetler ile Furkan 53. ayetler çelişkili, bilime ters mi?" başlıklı yazıya bakabilirsiniz. Oradaki ' ikinci ' açıklama; ayet açıklaması değil, alimlerin yorumlarının değerlendirilmesi üzerine kurulmuştur. Selam ile

 
 

 

Şeytan cennete girip Adem'i nasıl kandırdı?

Hz Adem bildiğimiz anlamdaki bir cennette değil, yeryüzünde yaratılan cennet gibi bir yerde yaratılmış ve yasak meyveyi yiyince yeryüzünün daha alçak yerlerine sürülmüştür. İbni Abbas, Ebu Hanife, Maturidi'de bu görüştedir ( Kayyım, Hadi'l-Ervah, s. 25, Maturidi, T. Ehli Sünne, I/425, Razi, M. Gayb, III/4) Ahiret cennetinde emir, sorumluluk, yasak yoktur. O cennete giren çıkamaz ( Ebedi), orada günah olmaz, şeytanda oraya giremez. Zaten Allah (cc) Bakara 30. ayette, " Yeryüzünde halife yaratacağım." buyurmaktadır. Bakara 36. ayette, cennetten inin ayetinde geçen kelime "H-b-ta" fiilinden türeyen, "İhbitu" fiilidir ki Ragıb bu kelimeyi , "İnin, gözden düşün" ( Ragıb, 781) şeklinde anlamıştır. Allah yeryüzündeki cennet gibi bir bahçeden yeryüzünün diğer yerlerine gönderdiği iki kulunun gönderdiği ilahi kurallara uyup daha güzel bir bahçeye ( cennete ) gidebilmeleri için de her türlü şartı ayarlamıştır! Ayet hadisler sınır taşları, peygamberler yol gösterici, vicdan doğrudan yana tavır almamızı sağlayacak içgüdü. Gerisi insanın tercihine kalmıştır. Detay için kaza kader konusuna bakılabilir.


 

İslam'ı duymayan insanların hali ne olacaktır?

Ali İmran suresi 85. ayet:" Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette de zarar edenlerden olacaktır." diyerek genel bir hükmü bize bildirirken, yine aynı surenin 113-115. ayetleri ise özel bir hükmü bizlere haber verir: Allah'a inanıp, ahireti inkar etmeyen ve iyi işler işleyenlerin amelleri boşa gitmeyecek:" Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet (topluluk) vardır ki, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar.  Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar iyi insanlardandır.  Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah kendisinden gereği gibi sakınanları bilir. " Ama altını çizerek belirtelim bu hükümler günümüz İslam'dan haberi olan Yahudi-Hıristiyanları kapsamaz; Onlar için 85. ayet geçerlidir.


 

Kabe'yi su basmıştır, mancınıklarla yıkılmıştır.

Kabe Müslümanlar için bir şiar: Yön, işarettir. Hz İbrahim'in yaptığı Kabe'nin defalarca tadilat gördüğü, onarıldığı bilinmektedir. Ayrıca Hicr-i İsmail, orjinal Kabe'ye dahil olduğu halde  (Tirmizi. "Hac", 48; Nesai. "Hac", 128, İbni Useymîn, Mektub ve Fetvalar Külliyatı ) günümüzde Kabe'ye eklenmiş değildir. Kabe'nin asıl şekli küp değil bir kenarı düz diğeri yarım daire şeklinde olan bir binadır, günümüzde Kabe'ye dahil olduğu bilinen ama Kabe'ye ek yapılmayan yarım daire şeklindeki yerden - Hicr-i İsmail -  her Müslüman haberdardır ama hala o yer Kabe'ye eklenmemektedir. Yani Kabe, bizatihi sadece tek başına bir taş bina olarak kutsal değildir, onun değeri taşında değil, içerdiği anlam ve olarak ifa ettiği görevindedir. Onun en önemli asli görevi ise bize yön tayin etmesidir. Bunun dışında Kabe'nin asli şekli bilindiği halde şu anki hali ile korunması bile aslında İslam'da bu binanın sadece taş olarak bir kutsallığının olmadığının ama aynı zamanda da önemli bir görevi ifa ettiğinin göstergesidir. Dolayısı ile insanlar olarak bizlere, maddi olarak gözüken yönü ile Kabe'yi onarmak- korumak, görevi yerine getirilmesi açısından üzerimize düşen önemli bir görevdir ama sonuç itibari ile görevimizi yapmazsak tüm görevlerde olduğu gibi sorumluluk insana aittir, sonucuna da yine kendisi katlanacaktır. Kısaca Kabe taş olarak değil anlam- mana olarak görevi gereği kutsaldır!
 

 

Kuran'da Hz. Muhammed'e özel ayet var mıdır?

Kuran Hz Muhammed'in Müslümanlar için örnek - model bir şahsiyet ( Ahzab, 21) olduğunu ifade eder. Efendimiz Kuran'ı hem açıklayıcı ( Nahl, 44) hem yaptıkları ile  İslam'ın emirlerinin pratiğe geçirilmesiyle görevli ( Tirmizi, tefsir, 2, Buhari, ezan,18, Nesai, menasik,27) hem Kuran'ı hayatına aktaran  bir " Yaşayan Kuran" ve ahlakı da Kuran ahlakı (Müslim, Müsafirin, 139) idi. Dolayısı ile efendimize yönelik ayetler insanlara örnek olsun diye efendimize hitap eden ama aslında yaşayarak insanlara örnek olması istenen kurallardır. Bakara 204. ayet: " İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah'ı şahid getirir; oysa o azılı bir düşmandır."  Bu uyarı aynı zamanda ve aslında bize değil midir?  Enam, 68: "Ayetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar bir başka söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Artık zulmeden toplulukla beraber oturma."  Bu sadece efendimize verilen bir emir midir? “Ey Muhammed! Biz, Kuran'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.”  (Taha, 2) Bu ayet sadece efendimize değil tüm İslam tebliğcilerine hitap etmez mi?  Ahzab 3. ayette,  (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın, denirken bu uyarı sadece efendimizin hanımları olan bizim manevi annelerimeze özel bir ayet midir? Tahrim 1. ayet ile helal bir şeyi insanların kendilerine haram kılmalarının yanlışlığı aktarılmış, Ahzab 53. ayette ev sahibinin izni ile evlere girilmesi konusunda efendimizden hareketle âdâp-edep kuralı öğretilmekte,  36. ayette Müslüman olduğunu iddia edenlerin hayat standartlarını ve yaşayışlarındaki kuralları Kuran ve sünnet çerçevesinde çizmeleri istenmekte, Sad 86. ayette İslam tebliği yapanların bunları dünyalık menfaat için yapmamaları hatırlatılmakta, Enfal 41. ayetle ise de hem efendimiz hem devletin vergilerinin paylaştırılması konusuna açıklık getirilmektedir. Ahzab, 32 "Ey peygamber hanımları" diye başlar ama, içerisindeki emirler tüm kadınlara yöneliktir...Örnekler uzatılabilir.

Ahzab, 28: “Ey peygamber! Eşlerine şöyle de: "Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım.”; Ahzab, 30: “Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa onun cezası ikiye katlanır, bu Allah için kolay bir şeydir.” ayetlerini nasıl anlamalıyız?

Ahzab 28. Ayette Allah, peygamber özelinde, ‘Allah’ı hiç kimse için ikinci planda bırakmayın’, uyarısı yapıyor. 29. Ayette Allah yolunda yaşamı peygamberle beraber ahret odaklı yaşarsanız, büyük ödül asıl buradadır, denmektedir. 30. Ayette ise, topluma yön veren düşünürlerin, liderlerin savundukları davaya zarar vermemek için yaşantılarına, davranışlarına, sözlerine, aile hayatına diğer insanlardan iki kat daha özen göstermeleri gerektiği mesajı verilmektedir. ( H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar, s. 76)

Benzer soru: Ahzab, 50. Ayette peygamberin evlenebileceği kişilerin adları yazar. Bu, ona bir ayrıcalık mı ve O’na özel ayetlerin Kuran’da ne işi vardır?

Öncelikle ayette sayılanlar tüm müminlere helaldir, bir özel durum söz konusu değildir. Aradaki tek fark, mehirsiz peygamberle evlenme ruhsatıdır. Peki bu bile O’na özel ayet olduğu iddiasını geçerli kılmaz mı, hayır! Buradan çıkarılacak genel kural şudur: Mehirsizliği yalnız Allah’ın resulu suistimal etmez. Mehirsiz evlenme sadece peygambere özel bir durum idi, nebilik bitti, bu nedenle mehirsiz nikah kıyılamaz, kıymayın! ( H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar, s. 78)

Mücadele Suresi 12 ayet de peygamberle görüşmeden önce sadaka verilmesi istenmektedir. 13. ayette ise ‘sadaka sunmaktan korktunuz mu?...’ denilerek sadaka sunma şartı kaldırılmaktadır. Bunun anlamı nedir, günümüzdeki yansıması nasıldır?

Sadaka kelimesi, sadakat sadakatten gelir. Davaya sadık olanların göze aldığı bir bedeldir sadaka. Bazı insanlar paraya sahip olduğu halde, onun kölesidir. Malın kölesi efendisini veremez! Zaten bu sadakalar Allah'ın resulünün şahsına verilmemek, ‘beytül mal’ denen devlet hazinesine aktarılmaktadır. Zengin bazı münafıklar, peygamberin vaktini boşa aldıkları için bu ayet inmiştir.  Varlıklı münafıklar da, sadaka verdikleri zaman bu paranın devlet hazinesine girmesini istemedikleri için, özel görüşme isteklerinden vazgeçmişlerdir fakat gerçek ihtiyaç sahibi olup ama fakir olanlara da ayetin devamı hitap etmektedirler. Onlar, Peygamber ile görüşmek için sadaka vermek zorunda değildirler. Yani, zengin münafık ‘bulamadım’ diyemeyeceği için fakat hazineye yardımda etmek istemeyeceği için, peygamberlerle görüşmekten vazgeçmişlerdir. Günümüze bakan yönü ise, insanlar bulundukları mevkiye ulaşınca, etraflarında münafıklar türeyebilir.  Diğer sonuç ta, toplumun menfaatini önceleyen kişiler, belirli makamlara öncelikli atılmalıdır. ( Gürger, s. 234)

Kuran'da çok istisna olarak, İslam'ın çekirdek kadrosunun merkezinde bulunan efendimize hitap eden ayetler bulunmaktadır. Ama bu temel- merkezin sağlamlığı ve örnek olması açısından gerekli ayetlerdir ama mutlaka günümüze bir uzantısı bulunmaktadır. Yoksa, "Bazı ayetler özel bir olay için inmiştir, ancak, aynı şartlarda herkes için genel bir emri ifade eder." ( Muhammed Mustafa el-A'zami, İslam fıkhı ve sünnet, oryantalist Schacht'a reddiye, s. 31)

Konuyu bir örnekle bitirelim, Müddessir suresi ki daha inen ikinci vahiydir, Allah (cc) efendimize şöyle seslenir: "Ey bürünüp sarınan, Elbiseni tertemiz tut, Kötü şeyleri terket,Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma." ( Müddessir, 1,4,5,6) Şimdi efendimiz çok mu kirli-kötü idi, çok mu iyiliği başa kalkardı, tabii ki hayır! Aksine "Muhammedul emin" idi... Asıl mesaj bu ayet ile bizedir,  kelam-söz/ayet  efendimize ama asıl muhatap tüm İslam tebliğcileri, İslam alimleridir.

 

 

Hz İbrahim şüphe mi etti? Bakara 260. ayette, ölüleri nasıl dirilttiğini bana gösterir misin?" derken kalbinde bir şüphe mi vardı?

Önce ayetin mealine bakalım,: " Bir vakit de İbrâhim: “Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?” demişti. Allah: “Ne o, yoksa buna inanmadın mı?” dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: “Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.” Allah ona: “Bir kuş tut, kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onun birer parçasını koy. Sonra da onları çağır! Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir/üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir."

 Hz İbrahim'in bilgi anlamında bir şüphesi yoktur. Bilgi "ilmen yakın, aynel yakın  ve hakkel yakın" olmak üzere 3 aşamadan oluşur. Mesela İstanbul'un Fatih tarafında fethedildiğini herkes bilir ( İlmel yakın ). Bu savaşa şahit olanlar ise bu bilgide daha fazla kesinliğe sahiptir ( Aynel yakın ). Bizzat bu savaşın içinde olanların ise ( Hakkel yakın ) bu fetih hakkındaki bilgi seviyeleri diğerlerinden çok farklıdır. Hepsi "bilir" ama derece, aşama farkı vardır. Hz İbrahim bilgi olarak Allah'ın yaratıcılığını biliyor ( İlmen yakın ), gözleri ile de tabiattan örneklerle ( Kışın tabiatın ölüp yazın canlanması gibi ) bunu gözlemliyordu ( Aynel yakın )  ama bilgide son aşamaya gelmek istiyor, hakkel yakıne şahit olmak istiyor; bizzat içinde bulunarak bu yaratıcılığın son bilgi aşamasına ulaşmak istiyordu. Bu bilgi aşamalarının bir benzeri yine Kuran'da Hz Musa hakkında geçer: Hz Musa Tur dağında Allah'tan vahiy alırken kendisine ahudilerin buzağıya taptığı bilgisi verilir. ilmel yakin bu bilgi Musa'ya verildiği halde aynel yakın yani göz ile görene dek Hz Musa sakin olmayı başarır ama gözleri ile bu bilgiyi doğrulayınca sinirlerine hakim olamaz ve elindeki levhaları yere atar. ( Araf, 150 ) Musa (as) ilmel yakın bildiği halde bu bilgi aynel yakıne, göz ile görene dek onun tepki vermesine neden olmamıştır. Halbuki her iki bilgi türü de birer bilgidir ama aşamaları ve dışarıya yansıması farklıdır. Efendimiz Hz Muhammed (sav)'de bu ilim derecelerinin farklılığını şöyle açıklamıştır:" Duymak ( İlmel yakın), görmek ( Aynel yakın) gibi değildir.”(İbn Hanbel, Müsned, I/271) İnsanlar sadece inanır, peygamberler hem inanır hem bilir, Hz İbrahim ise bir insan olarak ( Fussilat, 41) bu bilgide son aşamaya ulaşmış, yaratılışa aynel yakınden fazla şahit olmuş, yaratılışın aşamalarından görev almış, yaratıcının yaratışına şahit olmuştur. Sonuçta bu bizzat Kuran'da anlatılan bir olaydır, saklanacak- gizlenecek eksiklik izafe edilebilinecek bir durum söz konusu değildir.



 

 Bakara 106’da değişiklikler olabilir denildiği halde, Fetih 23, Fatır 43’de ise Allah’ın kanununda değişiklik olamaz denilmesi, ayetler arasında bir çelişki anlamına mı gelir?

 Bakara:106: Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?
Fetih:23:  Allah’ın, öteden beri süre gelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.
Fatir:43  Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.Bakara suresinde bir ayetin hükmünün değişiminden bahsedilir. Allah bir hükmü değiştirebilir, mesela içki ayeti: Allah kademeli olarak içkiyi yasaklamıştır ve aşama aşama bu yasağı toplum hayatına aktarmıştır. Ayetin hükmü değişir ama Fatır ve Fetih surelerinde belirtildiği gibi Allah’ın kanununda- sünnetullah’ında- asla değişiklik olmaz; İçki haramdır! Ayrıca sünnetullah Kuran’da evrendeki yasalar, tabiat kuralları anlamında da kullanılır ki, bu kuralların değişmez ve evrenselliği tartışılmazdır:   “Biz, her şeyi bir kadere (bir düzene, ölçüye, plana) göre yarattık.” (Kamer, 49) ; "O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir. " (Furkan, 2); "Allah herşey için bir ölçükoymuştur." (Talak,3)
 

 

 

 Kuran, akıl, kalp

İddia: Kuran aklı-düşünmeyi beyine değil, kalbe izafe eder. Kuran'a göre kalp düşünür! Delil olarak şu ayetler ileri sürülür: Hac, 46  "Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? "; Muhammed, 24 "Onlar Kuran'ı düşünmüyorlar mı? yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?"; Araf,179 ''Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar (idrak edemezler)''

Cevabımız: Ateistler işlerine gelince Hz Muhammed'in Kuran'daki bilimsel ayetleri Hindistan ve eski Yunan'dan, namaz, oruç, kurban'ı orta Amerika'dan ve  Sümerlerden, edebiyatı eski Arap ve İran kültüründen, sosyolojik ayetleri  Sümerlerden ve eski ahitten aldığını iddia ederler. İşin ilginci Kuran'ın kendi iç düzeninde vicdani düşünmeye çağıran "Akleden kalp" kavramını Kuran'ın düzleminden çıkarıp, "Muhammed o zaman kalbin düşündüğünü zannediyordu, o nedenle Kuran'a bunu yazdı (!) iddiasını ileri sürerler. Ateistlere göre o kadar bilgiye ulaşıp Kuran'ı yazan (!) Muhammed, MÖ.460'da doğmuş olan Hipokrat'ın beyin ile düşünce arasında kurduğu irtibat ( " Şunu biliniz ki keyif, sevinç, kahkaha, neşe ve üzüntü, acı, ümitsizlik ve keder yalnızca beyinden çıkar (kaynaklanır). Özellikle düşünme, anlama, görme ve işitmeyi, neyin doğru neyin yanlış olduğunu, neyin tatlı neyin acı olduğunu öğreniriz. " ) bilgisine ulaşamamıştır demek ki ...?! Kuran'ı kendi bütünlüğü içinde anlamak gayesinde olmak yerine çelişki-hata aramak maksatlı bakış açısı, eminiz ki "Kalplerin taşlaşması" ( Bakara, 74) kavramındaki mecaz sanatını anlamayacak ve zamanla bu ayeti de dillerine dolayacaklardır! ( Kuran ve mecaz adlı dosyamıza bakılabilir ) Konumuza geçelim:

 Kuran'da akıla, düşünmeye büyük önem verilmiştir. Kuran'da akıl bizzat fiil olarak (Yani çalıştırılan-kullanılmakta olan akıl ) 49 kere geçer. Bunun dışında düşünme ile ilgili de bir çok ayet vardır.  "De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 10), "Aklınızı kullanasınız diye ( Hadid, 17), aklınız ersin ve düşünesiniz diye ( Bakara 242), akıl sahipleri düşünürler (Rad, 19), çokları akıllarını kullanmazlar (Ankebut, 63), aklınızı kullanmaz mısınız ( Saffat, 138), Aklınızı hiç işletmiyor muydunuz? (Yasin, 62 )," Örnekleri ancak bilgin olanlar aklederler."(Ankebut, 43),  "Allah akıllarını kullanmayanları pislik içinde bırakır." (Yunus, 100), " İyi bilin ki Allah katında canlıların en şerlisi aklını kullanmayan (gerçek)  sağır ve dilsizlerdir."  (Enfal, 22) ... vb. ( Detay için Kuran ve bilim adlı yazımıza bakılabilir)

Akıl, düşünme, beyin gibi kavramlar Kuran'da yerli yerinde ve önem verilerek aktarılırken acaba neden bazı ayetlerde kalp ile düşünme- anlama kelimeleri yan yana geçerler?

Kalp kelimesi klasik vücudumuzdaki organ anlamı dışında Arapça'da: "Yürek, öz, değiştirme, akıl, merkez" gibi anlamlara da gelir. (el-Mevarid, Mevlüt Sarı, s. 1251, E. W. Lane Arabic English Lexicon (1863), sayfa 2554 )

Kuran, aklı hem doğal anlamı ile; tefekkürle  (Râd, 3; Bakara, 164; Yunus, 67; Yâsin, 37-40 vb. gibi bir çok ayetle )  çevremizdeki doğa olaylarını incelemeye, tezekkür (Mesela Duhân, 58)  ile geçmişi düşünmeye çağırırken,  tedebbür ( Sad, 29; Müminun 68; Nisa, 82: Muhammed, 24) ayetleri ile de geçmişten geleceğe derinlemesine düşünmemizi, teakkul ( aklı kullanma) ayetleri yanında, Tefakkuh (Mesela Tevbe,122) ile görünenden görünmeyene ulaşmamız ister. Ulü'l-el-Bab kavramı (Bakara, 179; Sâd,9, 29, 38) ile de öz-cevhere, hakikate ulaşan akla dikkat çeker, yani ilimde madde ve mananın birleşimini ifade eden bu kavram, "tam akıl mânâsında Kuran-ı Kerîm’de yer almaktadır." (Mu’cem, II, 560; Müfredât, s.646)

Akıl ve düşünme kavramları derinlemesine ve geniş bir açıdan Kuran'da ele alınmakta ve düşünme sadece matematiksel, pozitif, materyalist sınırlar içinde bırakılmamakta,  " Vicdan, duygu, merhamet,sevgi" gibi anlamlarda belli bir sistem içinde akla giydirilmektedir. İşte burada devreye aklın kalbe izafesi konusu girmekte, içinde merhamet-aşk-sevgi-ruh olan akıl ön plana çıkarılmaktadır. Kuran'ın sistematiğini biraz da olsa anlamaya başladı isek yukarıdaki ayetleri de ele almaya başlayabiliriz:

Hac suresi 45.  ayette zalim toplulukların helakından bahsedilmektedir. 46. ayette ise yeryüzünü  dolaşıp; sadece fotoğraf çekme, turistik ziyaretler yapma, arkeolojik kazılar yapma  veya define avcılığı gibi salt akıl-menfaat-materyalist bakış açılarını aşıp,  olaylara tedebbür fiilinden hareketle ulul ebab olmaya giden yolda aklı  duygu-ruh-mana ile kullanmaya bizi yönlendirmektedir  yüce yaratan. O helak olanların antik  şehirleri sadece göz veya akıl ile değil, kalbin gerek soyut anlamı olan  manevi açıdan ve gerekse kelime anlamını da içeren akılın birleşimi ile; insan vicdanını harekete  geçiren ibret nazarı ile o yerlere bakmaya bizi çağırmaktadır ayet. Tüm bu  kavramlar yani vicdan, ibret, maneviyat dolu bakış açısını anlatan en iyi kavram  ise yan anlamı akıl da olan kalp kelimesidir.

Konuya 1058 doğumlu Gazali'den bir yorumla devam edelim: " Bilmiş olki: ilmin yeri kalptir. Kalp derken bütün organlarımızı sevku idare eden nurani ve manevi benliğimizi kastediyoruz ki, bütün organlarımızın hizmet ve itaat ettikleri bu kalptir. Yoksa yürek dediğimiz kalbi kastetmiyoruz. bizim maksadımız olan ve bazen gönül dediğimiz bu 'manevi kalp'..." (  İhyau ulumiddin, III/29)

 Günümüz  MÜFESSİRLERİNDEN Mustafa İslamoğlu Araf,179. ayet için, "Kuran sistematiğinde aklı kullanmanın kalbe nispeti, düşünme faaliyetinin entelektüel faaliyetle sınırlanmayıp sezgiyi de içine alacak şekilde geniş tutulduğunu ifade eder." (M. İslamoğlu, “Hayat Kitabı Kur’an” araf 7:179 not 2 ) demektedir. Evet Mustafa hoca, ruhsuz düşünmeyi aşıp içine manevi tefekkürü yerleştiren kalbin anlamasını bu şekilde açıklamaktadır. Zaten ayette kalpleri vardır fakat tefakkuh etmezler ( La yefkahune: görünmesi gerekeni kavrayamazlar ) denmektedir. YAni salt düşünme-akletme değil değerlendirme sorununa ayet dikkat çekmektedir. Hac 46. ayette ise teakkul edememe sorununa ( Ye'kılune ) dikkat çekilmişti.

Muhammed 24. ayette ise ( Efela yetedebberune'l-Kuran ) ayeti ile Kuran üzerinde tedebbür etmemizi; geleceğe yönelik düşünce üretmemizi, hadiselerin ve eşyanın arka planını görmemizi istemektedir. Tüm bunlar Kuran'da salt teakkul ile açıklanmamakta, içine ruh-mananın da girdiği kalp'te olaya sokulmakta, bu kadar ruhsuz musunuz diye bir bakıma insanların manevi alemine-vicdanına seslenilmektedir.

İşin ilginç yanı her üç ayette insanların helakından, kötülüğünden, zalimlerden  ve sonlarında bahsetmekte, bu ayetlerin sonunda ise "kalbin düşünmesine" atıfta  bulunulmakta yani ruhun insandaki tezahürü olan vicdana seslenilmektedir.

Görüldüğü gibi Kuran salt sadece düz mantıkla aklı ele almamakta, aklı bir sistematik içinde belli bir sıralama ile bir amaca yönlendirmekte ve işin sadece yüzeysel ve dar açılı değerlendirmesini değil derinlemesine ve geniş açıdan akletmeyi ön plana çıkarmaktadır. Kuran'a göre akıl sırf pozitif, materyalist ve egoist amaçlar için kullanılmamalı, olması gerektiği gibi insan ve toplumun  huzuruna dönük amaçlar için kullanılması asıl hedef olmalıdır.

Kısaca Allah vicdansız, sevgisiz, akıl istememektedir. Aklında bir serüveni , yolculuğu vardır. Eğitilmemiş, salt pozitif akıl atomu parçalar ama sonra ondan atom bombası da yapar, sevgi ile yoğrulmuş akıl - kalbî akıl - ise atom enerjisini insana hizmette kullanır. Zaten tüm  mesele de iyi ve kötülerin mücadelesinde kilitlenmekte değil midir? Aslında insanlık tarihinin hikayesi de salt materyalist/ ruhsuz akıl ile sevgi/vicdan ile örülü aklın mücadelesi ile dolu değil midir? "Kuran'da kalp, akıl ve vicdanı da içeren bir kullanım alanına sahiptir."  (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 190)

Kalbe salt biyolojik açıdan bakınca da materyalist aklı rahatsız epey edici sonuçlara ulaşabilmekteyiz: " Son yıllarda yapılan çalışmalar kalbin düşündüğümüzden daha akıllı olduğunu gösteriyor. Kalp beyinden sinyal alıyor evet ama kendisi de vagus siniri yoluyla beyne bilgi gönderiyor. Beyne gönderdiği sinyallerle beynin entelektüel işlevleri yerine getiren bölümünü uyarabiliyor veya tamamen devre dışı bırakabiliyor. Kalp kendi hormonlarını üretip vücuda bırakıyor, beyinden binlerce kat daha güçlü bir manyetik alan yayıyor. Kalbin üzerinde yer alan sinir hücreleri, tıpkı beyin gibi yapılanıyor. Kalbin beyni, kendi dopaminini salgılayabiliyor. Bu sinirsel iletici, davranışlarımız üzerinde kuvvetli etkileri olan bir bileşik." ( Nörolog Dr Ömer Hakan Yavaşoğlu, Kur’ani Hayat dergisi, 25 Ağustos 2011 )  "Modern tıbbın yeni bir alanı olan nörokardiyoloji (kalp-sinir bilimi) alanında çalışmalar yürüten Dr. Armour ve Dr. Ardell; kalpte merkezî sinir sisteminden bağımsız, öğrenme, bilgi işleme, hatırlama ve idrak gibi fonksiyonlarla donatılmış, küçük bir beyin olarak vasıflandırılan bir nöron ağı keşfetmiştir. Beyinden bağımsız en az 40.000 sinir hücresinden meydana gelen, kendine has karmaşık bu sinir sistemi, kalpteki muhteşem beyin olarak tarif edilmektedir."  ( Dr. Selim Aydın, Sızıntı, 304, Mayıs 2004, Ayrıca; Yrd. Doç. Dr. Hasan Doğan, Sızıntı, 414, Temmuz, 2013 "Kalp sinir sistemi kalbe (kalp-beyni) serebral korteksden bağımsız öğrenme, hatırlama ve karar almayı mümkün kılar. Bunun dışında bir çok deneylerde kalbin sürekli olarak beyine gönderdiği sinyallerin algılama, kavrama ve duyguların işlenmesi gibi yüksek beyin fonksiyonlarını büyük ölçüde etkilediği gözlemlendi." (Rollin McCraty, Ph.D., Institute of Heart Math, Ayrıca; http://www.sein.de/geist/weisheit/2010/das-herz--unser-zweites-gehirn.html )

Başka araştırmalar, kalp sinyallerinin insanın düşüncelerini, içinde bulunduğu stresi, depresyonu yansıttığını ve depresyon seviyesini ölçmek için kullanılabileceğini göstermiştir. ( Thayer, J.F., et al., A meta-analysis of heart rate variability and neuroimaging studies: implications for heart rate variability as a marker of stress and health. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 2012. 36(2): p. 747-756; Smith, T.W., et al., Matters of the variable heart: Respiratory sinus arrhythmia response to marital interaction and associations with marital quality. Journal of Personality and Social Psychology, 2011. 100(1): p. 103) Diğer bir araştırma, kalbin sinir sisteminin, bilişi ve hafızayı  etkilediğini ispatlamıştır. ( Hassert, D., T. Miyashita, and C. Williams, The effects of peripheral vagal nerve stimulation at a memory-modulating intensity on norepinephrine output in the basolateral amygdala. Behavioral neuroscience, 2004. 118(1): p. 79; McCraty, R. and F. Shaffer, Heart rate variability: new perspectives on physiological mechanisms, assessment of self-regulatory capacity, and health risk. Global Advances in Health and Medicine, 2015. 4(1): p. 46-61) Alexandra Whitney, kendi tez çalışmasında kalbin, duyguları, düşünceleri ve aklı düzenleyen bir organ olduğunu bildirmiştir. ( Whitney, A., Map of the Heart: An East-West Understanding of Heart Intelligence and its Application in Counseling Psychology. 2017, California Institute of Integral Studies) Bir başka araştırma, kalbin beyinden önce bilgiyi işlediğini ve bu sezgisel bilgiyi merkezi sinir sistemi aracılığıyla beyne gönderdiğini gösterir. Kalplerimizin çok zeki olduğunu gösteren, "kalplerin kendi beyni" veya "kalp-beyni (heart-brain)" olarak da adlandırılan "nöral hücreler" olarak adlandırılan beyin hücrelerini içerdiklerini bildiren çok sayıda araştırma var. ( Shaffer, F., R. McCraty, and C.L. Zerr, A healthy heart is not a metronome: an integrative review of the heart's anatomy and heart rate variability. Frontiers in psychology, 2014. 5: p. 1040; Goldstein, D.S., Neuroscience and heart-brain medicine: the year in review. Cleveland Clinic journal of medicine, 2010. 77(0 3): p. S34; Armour, J.A., Potential clinical relevance of the ‘little brain’on the mammalian heart. Experimental Physiology, 2008. 93(2): p. 165-176, Alıntı: ateizmdenkurtul.wordpress.com )
 

 Aslında tüm bunların yani düşünme- akletmeden; görme ve duygulanmaya dek tüm kavramların merkezinde "Ruh" kavramı vardır: " Ruh bedenin herhangi bir yerine izafe edildiği zaman özel bir hüküm ve isim alır. Göze izafe edildiği zaman basar, kalbe izafe edildiği zaman akıl, bedenin tamamına izafe edildiği zaman ruh adını alır. Her merkezde asıl fonksiyonu gören ruhtur. Görme, akletme, işitme ve konuşma yetenekleri, gören, akleden, işiten ve konuşan birer ruhtur. Gerçekte ruh bedeni harekete geçiren, onu akleden, idrak eden, seven, bilen ve yapan herkesin “ben”(ene) ile tabir ettiği şeyin ta kendisidir. (Musa Carullah, “Kitabus Sünne” s.89 ) Bu konu için "Beden ruh" adlı yazımıza bakılabilir.


"Daniel Goleman'ın, 'Duygusal zeka' adlı kitabında, beynin ana işlevinin davranışları kontrol olduğunu belirtirken, davranışların da duygularla şekillendiğini ifade eder. İslam'da, imandan sonra en önemli olan şey, pratik hayata yansıyan olumlu, ahlaklı davranışlardır. Bunun için de, kalbin şekillendirdiği iyi, yararlı işler öncelikli öneme sahiptir. Sadece bilmek (Akıl) yetmez, uygulamanın da iyi bir şekilde olması gereklidir. İşte bu iyilik, kalp ile bağlantılıdır. Ebu Leheb diyordu ki, " Ey Muhammed! Senin davanın doğru olduğunu biliyorum fakat putları atarsak, Kureyş aç kalır." Ebu Talib ise şöyle diyordu: "Senin dininin hak olduğunu biliyorum ama, seni tasdik edersem Kureyş'in kadınlarının, 'korktu da inandı.' demelerinden korkuyorum." Bütün bu bahaneler, kişilerin kendi kendilerine karar verebilme yeteneklerinin baskılandığını, dış duygusal etkenlere karşı zayıf kaldığını göstermektedir.  Akıl bilmekte ama kalbin şekillendiremediği eylem, doğru olarak hayata yansıyamamaktadır. Duygusal zekası kuvvetli kişi, eleştirilere karşı dik durur, duygularını yönetir." ( Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 41,42)


 Vicdan, kalp/yürek gibi soyut kavramları sol aydın (!) hiç mi kullanmaz? İşine gelince
tabbi ki kullanır!

  

 

 Kuran'daki müteşabih ayetler konusu. "Kuran açık bir kitap" , " Anlaşılsın diye " indirilmedi mi?

Müteşabih kelimesi aslında Türkçe 'de kullanılan bir kelimedir. 'Teşbih -benzetme sanatı' kavramı edebiyatımızda sık kullanılan bir kavramdır. Allah'u Teâlâ, kulları anlayabilsin diye, kullarının anlayabilmeleri için, insan oğlun en açık şekilde kavrayabilsin diye, hayatlarında daha önce karşılaşmadıkları ve ancak ileride karşılaşabilme durumları anlatan ayetleri ve konuları, onların bildikleri kavramlar dile getirmiş, kullarının anlayış seviyesine göre kelimeler seçmiştir. Nedir peki, kulların anlayamayacağı ve teşbih kullanılan bu konular? Allah'ın sıfatları, ahiret hayatı: cennet-cehennem gibi konular.

Allah kullarının vakıf olamayacağı bu gibi konuları "bilebilsin-anlayabilsin" diye, benzetme yolu ile kullarına bu kavramları "açıklamıştır" ve bunun da zaten başka yolu; kulların bu konuları anlayabileceği başka yol yoktur! Özetle yaratıcının sıfatlarını sınırlı olan akıl ve duyu organlarına sahip insanın anlaması veya ileride dünya hayatı ile kıyaslanamayacak özelliklere sahip bir alemin insan zihninde anlaşılabilir olması için kullanılan metodun adıdır, teşbih ve bu ayetlere verilen ad ise müteşabih!

Ali İmran suresi 7. ayette Allah (cc) şöyle buyurur: " O, sana Kitab’ı indirendir. O Kuran'daki âyetler muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler bulunur. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar." buyrulur. Şimdi ayeti tek tek inceleyelim.

Kuran'da ümmül kitap: Kitabın anası-esası olan konular zaten muhkemdir, açıktır, yani okununca hemen anlaşılabilir. Bazı konular ise müteşabihtir yani teşbih sanatı kullanılarak aktarılmıştır. Öyle konular vardır ki insan onunla daha önce karşılaşmamıştır ve zihin onu ancak benzetme ile kavrayabilir. Peki nedir bu konular?

1- Allah'ın zatı ile ilgili konular: Mesela Allah'ın Melik ( Türkçesi, yönetici, hükümran) sıfatı veya Kürsi ( Türkçesi; taht ) gibi ifadeler teşbihtir. Bunu nereden anlıyoruz, Allah hakkında genel bilgi veren Şura, 11. ayetten:
" Allah'ın benzeri, ona benzer hiç bir şey yoktur." Bu da bu melik veya kürsi kelimelerinin bildiğimiz anlamlarda yönetici ve onun tahtı anlamında kullanılmadığını bize haber vermektedir. Zaten insanı yaratan ve görünmez olan ama her şeye hükmeden ve her şeyin sahibi olan Allah'ı da bizim anlayabileceğimiz başka kelimelerle anlatmak ta mümkün değildir. O, her şeyin yoktan yaratıcısı, her şeyin asıl sahibidir ve her şey sonlu iken O sonsuzdu ve her şey sonunda O'na dönecektir. Yüce yaratıcı kendini ve sıfatlarını insanlara anlayabileceği, sınırlı düşünme yeteneklerine sınırsız zatını kavratabilecek kavramları benzetme- teşbih: müteşabih ayetlerle bildirmiştir, zaten insanın bu ayetleri/kavramları anlayabilmesinin de başka yolu yoktur! Ali İmran 7. ayet zaten teşbihin var olduğunu ve bizzat Kuran'da kullanıldığını açıkça bize ifade etmektedir.

2- Cennet cehennem ile ilgili ayetler de müteşabihtir. İnsanlar cennete veya cehenneme öldükten sonra gideceklerdir. Orası hakkında bilgisi yoktur. Direk anlayabilecekleri bilgiye daha önce sahip olmamışlardır. İşte Allah'u Teala kullarına benzetme ile; bildiklerinden hareketle, 'anlayabilmeleri için' ahiret, cennet, cehennem ayetlerinde benzetme metodu kullanmıştır. Amaç anlaşılır kılabilmektir. 

3- Klasik anlamda teşbih ayeti kullanılan cümlelerde Kuran'da bulunur. Bu konuda, sitemizde o dönemde Arap toplumu arasında yaygın olan edebi sanatlardan dolayı Kuran'da da edebi ( Mecaz, benzetme ) sanatlarının kullanıldığı ile ilgili bir yazımız yayınlanmıştı ( islamustundur.com/kuran-ve-mecaz.html ) bu konu orada açıklanmıştır. 

Kuran'daki hurufu mukatta denilen ve adı üzerinde "kesik harflerden " oluşan , "Elif lam mim, Ya sin,..." gibi harflerin ise Türkçe'deki, "Heyyy !" den farksız kullanılmadığını belirtelim. Yani dikkat çekmek, sonra gelecek cümlelere insanı yönlendirmek için kullanılan harfler topluluğudur.

Görüldüğü gibi Kuran'daki müteşabih ayetler ve konuları bellidir ve bunlar Kuran'ın bizzat anlaşılası için de zorunludur. Bunlar Kuran anlaşılmasın diye değil anlaşılabilsin diye vardır ve insan aklının sınırları dışındaki bu konuların da teşbih olmadan anlaşılabilir kılınması imkansızdır.

Peki müteşabih ayetleri ne şekilde anlamalıyız, nasıl insan zihninin anlayabileceği kalıplara sokabiliriz? Müteşabih ayetler Kuran'ın " anası olan " muhkem ayetlerin ışığında anlaşılabilir. Mesela yukarıda örneğini verdik, Melik- hükümran kavramı bildiğimiz anlamda kral- efendi tanrı değildir. Bunu nereden anlıyoruz, Şura, 11. ayet bize ışık tutmaktadır, " O'na benzer hiç bir şey yoktur." Yani O (cc) bildiğimiz kral değildir ama yine de O Allah (cc) yönetici- hakim- en yüce olandır. Peki ama bunun mahiyeti, içeriği nasıldır diye sorarsak bazı yorumlar getirebilsek te sonuçta tam anlamı ile aşkın bir varlık olan yaratıcının sınırlı beyinle kavranması, her yönü ile anlaşılabilmesi mümkün olmadığı için, Ali İmran, 7. ayetin devamındaki cümlelere dikkatinizi çekmek istiyorum: İlimde derinleşmiş olanlar, " Ey Allah'ım , senin mahiyetini biz tam kavrayamayız, her şeyin en doğrusunu sen bilirsin." derler mealindeki cümle ile konuyu bitirmeliyiz.

"Ey Allah'ın ne seni ne görmediğimiz , kıyası olmayan ahiret hayatını biz sınırlı duyu organlarımızı ile tam anlamı ile kavrayamayız, bize bildirdiğin ve ilmin geldiği son aşama ile anlayabildiklerimiz bu kadar, en doğrusunu tam anlamı ile sen bilirsin" demek, gerçek ilim sahiplerinin özelliği olarak vurgulanmaktadır.

Ali İmran suresi, Necran hıristiyanları hakkında inmiş bir ayettir. Hıristiyanların düştüğü en büyük hata, kendi kutsal kitaplarında olan müteşabihleri , muhkem şeklinde anlamalarıdır. Allah'ı zamanla baba, İsa peygamberi oğul anlamalarındaki temel sorun, teşbihe gerçek anlamı vermeleridir. Zamanla bu yaratıcıyı üçlemeye kadar uzanmıştır. Ayetin içerisindeki bir cümle de çok dikkat çekmektedir; "Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler bulunur." Tarihte bu ayetlerin içeriğini anlamayan Hıristiyanlar günümüzde de Kuran'ki bu ayetler üzerinden İslam'a saldırmakta, oryantalist bakış açılarını bu ayetler üzerine yoğunlaştırmakta ve Kuran'ın deyimi ile " kalplerindeki hastalığı" etrafa yaymaya çalışmaktadırlar.

 

 

  Hz. Muhammed Yunanlılardan mı bilimsel ayetleri kopyaladı

Öncelikle efendimizin okuma yazma bile bilmediğini ve oryantalistlerin Hıristiyan, Yahudi, Hindu, Sümer... yetmediği gibi bir de yunan ilimlerine bile aşina olan bir bilim adamı profili çizmeye çalıştıklarını, bundan da amaçlarının, bu ilimlerin birleşimi bir kitabı yazdığı teorisini güçlendirmek olduğunun altını çizelim. Gelelim cevaplar;

Bir kere Hz Muhammed Kuran'daki bilgileri Yunanlılardan kopyalasa, Hipokrat'ın bir çok hatalarını da kitabına (!) alması gerekirdi. Eğer hataları ayıklayıp doğruları sadece almışsa, yanlışlarını nasıl keşfetti? O zaman zaten ondan kopyalamadığı gerçeği kendiliğinden ortaya çıkmaz mı? Hipokrat ve Galen'in insan gelişimi aşamaları da Kuran'da aynen yer almaz! Bu iki Yunanlı embriyonun sülüğe benzemesinden veya mudğa'dan ( et parçasından) bahsetmezler. Ayrıca bu ikisi kadınlarda da meni olduğunu söylemişlerdir. İncil'de bu aynen vardır ( 12. bölüm, 1-2 Ayrıca 10. bölüm, 9-10. ayetler aynen Hipokrat'ın birebir kopyasıdır: 'Süt gibi dökülüp peynir gibi katılaşma') Bunlar Kuran'da geçmez ve böyle şeyler Kuran için asla söz konusu değildir. Toronto Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Profesörü,Anatomi ve embriyoloji alanlarında kanada da anatomi ve embriyoloji dalında nobel ödülü alan Keith L, Moore: "Hipokrat ,galen ,arısto vs embiryoloji hakkında çok sayıda yanlış bilgi vermişlerdir.kuran o çağlarda var olmayan ek bilgiler verir.Bu gerçekleri sadece Muhammed (s.a.s) ortaya koymuştur. Son 4 yıl içinde,Kuran hakkında çok kapsamlı bir çalışma yaptım. bir embriyonun sınıflandırma sistemini olağan üstü bir şekilde ortaya koyuyor. Hz. Muhammed (s.a.s) insan gelişimi ile alakalı gerçekleri 7'nci yüz yılda bilemezdi. Çünkü bu bilgiler ancak 21'nci yüz yılda keşfedildi."  ( Prof. Dr. Keith L, Moore-Discover Islam) "Anne karnındaki çocuk fetus halindeyken, hamileliğin yirmi ikinci günü gibi erken bir dönemde kulaklar gelişir ve yeni doğan bir bebek için işitme duyusu, diğer yaşamsal fonksiyonlardan önce oluşur. Kuran ayetlerindeki öncelik sırası bu bakımdan dikkat çekicidir." (Prof. Dr. Keith L, Moore- Journal of Islamic Medical Association) 

Ayın ışığı hakkındaki bilgi ve dünyanın küre biçiminde oluşu ile ilgili bilgilerinde Yunanlılardan alındığı iddia edilir. Pythagoras'un dünyanın döndüğünü söylediği doğrudur ama aynı adam güneşin sabit olduğunu da ve güneşin 'kainatın merkezi' olduğunu da söyler. Ama bunlar ne ilginçtir kopyalandığı iddia edilen  Kuran'da yer almaz! Efendimiz neden doğru olanları kopyaladı da yanlış olanları almadı? Tüm bunlar kopyalama olmadığının delilidir! Hatalar Kuran'da yok, sadece doğrular var ve hatta Yunan ilminde olmayan, günümüz ilminin ancak yeni keşfettiği doğrular bir arada bulunuyor Kuran'da ve hala bazıları kopyalamaktan bahsediyor...!   Ayrıca 'Kuran'ın kaynağı nedir?'  adlı yazımıza da bakılabilir.


 

  Allah'ın kendisine ibadet etmemizi istemesi kibir-ego göstergesi değil midir?

Yaratanın tüm emir ve yasakları inanlara yöneliktir ve insanların iyiliği ve faydası içindir. Emir kıldıklarının tümü insanların faydasına, yasakladıklarının tümü de insanların zararına olanların toplamıdır ( Bu konuda İslami emirler ve hümanizm adlı yazımıza bakılabilir ) Allah'ın farz kıldığı namaz başta tüm ibadetler de yine insanın iyiliğine yönelik kurallar bütünüdür.

Allah yer ve gökleri yoktan var eden Halik, her şeye gücü yeten Kadir, her şeyin sahibi Malik, kafir- ateist bile olsa Rahman sıfatı gereği her kuluna rızık veren Rezzak, her şeyi bilen, işiten, gören Alim, Basir, Semi'dir, başlangıcı ve sonu olmayan Ezeli ve Ebedi olandır. Böyle bir yaratıcının kullarının ibadetine ihtiyacı yoktur. Tüm insanlar Allah'ı inkar etse, yaratıcıdan bir şey eksilmez ama tek bir ibadeti bile yapmamak insana büyük zarar verebilir. İbadetler insanlara her şeyin en üstünde olan tek varlığın yüce Allah (cc) olduğunu hatırlatır. İbadet ile amir ile memur, komutanla er, patron ile işçi aynı yere yönelir, aynı safta namaz kılar ve alnını aynı yere secdeye koyar. Oruç açma anında , cuma namazında her kul aynı duyguları paylaşır, efendimizin deyimi ile " Bir tarağın dişleri gibi eşit" ( Keşfü'l-Hafa, H. No: 2547) olduklarını hatırlarlar.

İbadetler Allah'ın kibrinin sonucu değil, insanların birbirlerine kibirlenmelerine engel olacak tek nedendir. Herkesin insan olmakta birleştiği yeryüzünde, tek olan yaratıcıya ibadet ile insanlar makam-mevki, para vb ile değil kul olmak ile ancak birbirlerine üstün olabileceği inancını İslam yerleştirmeyi amaçlar. Kullukta yarışın bir ölçüsü de "kibirlenmemektir." ve kibirlenmemekte övülen bir özelliktir; erdemdir.

Zaten en büyük bir varlığın kendisini büyükletmeye ihtiyacı yoktur; zaten en büyüktür.Kibirli olamaz. O yaratıcının övülmesi, ona ibadet; onun sıfatlarının gereğidir. İbadete layık olmak, tespih edilmek onun için bir ödül değil, olması gerekendir. Bu yüzden bu tür ibadetlere ihtiyacı olması söz konusu olmayıp, bu tür ibadetler aslında durum tespitidir. Bir yaranma çabası değil hakikati ifade, hakikati bilmenin göstergesidir. Olayın diğer boyutu ise, her şeyi olduğu gibi inanı da yaratan ve rızık veren Allah'a ibadet etmemek aratıcı için değil, yaratılan insan için bir eksikliktir. Yapılan iyiliklerin değerinin bilinmemesi iyiliğe ve o iyiliği yapana eksiklik getirmez, iyilik yapılanın eksikliğini gösterir.

Ateist mantalitenin kibri ortadan kaldıracak tek alternatifi bile bizzat kibre vasıta kılma çabaları aslında onların cellatlarına aşık olan idamlık mahkumlarından başa bir şey olmadıklarını da göstermektedir ki, bu onlara kızma değil, acımamıza neden olmaktadır. "Ateistler ümmetin kaybolmuş evlatlarıdır."

  Ali İmran, 97: "Şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır.) "


 

  Kurana göre burada gerçekleşen herhangi bir şeyin Allah'ın katına çıkması insan süresiyle bin yıl alıyor. Bu durum burada birinin yaptığı bir iyilik veya kötülükten Allah'ın bin yıl sonra haberi olup müdahale edebilmesi anlamına geliyor. Buna ne diyorsun? Yine aynı suredeki başka bir ayete göre meleklerin dünya ile Allah arası mesafeyi gitmeleri 50.000 yıl sürüyor. Bu durumda zavallı Cebrail Musa'ya gelip o bozulunca bir iki bin yılda İsa'ya gelip o din de gidince 550 yıla Muhammed'e nasıl geldi? Hadi onu geçsek Allah İsa'ya gönderdiği dinin bozulduğunu 500 yılda nasıl haber aldı?

Önce ayetleri yazalım  ( ki bu gün kelimesi ile ilgili ayetler  Kuran'da çelişki yoktur ve Turan Dursun'a cevaplar" adlı sayfalarda ele alınmıştı ): “Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir.“ ( Secde, 5).  “ Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.”  (Mearic, 4) 

Allah yer ve gökleri yoktan var eden olduğu için zamanı da yaratan Allah'tır. Yarattığı ile O'nu sınırlandırmak iddiası mantık dışı bir iddiadır. Secde 5. ayette işlerin Allah katına ulaşması 1 gün sürer ama o bir gün iş için , bin yıl ise insan için geçen süredir yoksa Allah zaman- mekan'dan müstağnidir, onlarla sınırlandırılamaz. Kısaca ayet, insan ve işe için zamanı belirtmiştir, yoksa Allah (cc) için zaman diye bir kavram, sınır söz konusu değildir. Nasıl ki her sınıfta olan tarih şeritine bakan insanlar 1453 tarihinde İstanbul'un fethini görürse, yaratan da yarattığı her şey gibi zamandan da münezzehtir, O her anı "dışarıdan" görür, bilir, duyar ( Basir, Alim, Semi )

Melekler ve Cebrail'in çıkma süresi 1 gündür, ama insan o mesafeyi kat etmek istese 50.000 yıl sürerdi. İnsan ayet getirip götürmediğine göre ortada da bir mesele kalmamaktadır çünkü melekler bu mesafeyi 1 günde almaktadır.


 

Kuran'da neden sadece Arabistan'da yetişen meyve adları geçer. Diğer meyve adları geçmez, Kuran'ı Muhammed yazdı da diğer meyve adlarını bilmiyor mu idi? Kuran evrensel ise diğer meyve adları da geçmeli değil mi idi?

Kuran'ı efendimiz Hz Muhammed (sav)'in yazmadığının delilleri sitemizde mevcuttur: Kuran'ın yazılışı,  Kuran'ın aslı,  Kuran ve bilim Gelelim Kuran'da adı geçen ve geçmeyen meyveler konusuna. Kuran'da hurma, incir, zeytin, üzüm, nar, muz, kiraz gibi meyvelerin adları geçer. Peki neden başka bitkilerin adları geçmez.

Kuran'da mesela Nahl suresi 8. ayette vasıta araçları olarak bazı hayvanların adı geçer ve sonra ' Allah binesiniz diye daha nicelerini yarattı' buyurur. Veya aynı sureni 11. ayetinde ise, Bazı meyve adları sayılır ve sonra  ve ' daha başka bir çok meyveler' diye ayet devam eder. Evet tabii ki başka adını saymaya gerek olmayan bir çok nimetler yaratılmıştır ve bunların hepsini yaratan da O'dur ( cc)

Kuran'daki meyveler sadece birer örnektir, araçtır amaç değildir. Amacın karıştırılmasından doğan bir zihin karışıklığının sonucu ortaya çıkmış bir sorudur bu soru. Kuran bir botanik kitabı değildir, Kuran'da evrensel olan içinde geçen meyve adları değil  mesajıdır! Kuran'ın asıl amacı, dünyada adalet ve tevhit odaklı,   iman ve ahlak etrafında kenetlenmiş bir toplum oluşturmaktır. Bunun için de Kuran Allah'ın büyüklüğünü veya Allah'ın verdiği bazı nimetleri aktarırken bazı meyvelerden de bahseder. Amaç verilen nimetlerden hareketle Allah'a ve O'nun (cc) mesajına ulaşmaktır.

Peki diyelim Kuran'da Arabistan'da yetişmeyen, avakado veya ananas'tan bahsetse idi ne olurdu? Bir kere amaçları Kuran'da hata aramak olan ve devamlı Müslümanları karalamakta olan müşrikler ve Müslüman olmayan insanlar " Biz böyle meyve bilmiyoruz, biz büyülenmiş diyordu Muhammed'e bakın artık gerçekte hiç var olmayan meyvelerden bahsetmeye başlamış" demezler mi idi ? Bu durumda daha başta ilahi mesajın kitlelere ulaşması yanlış örneklerle engellenmez mi idi? Ananas geçse karpuz neden geçmedi demeyecek mi idi ateistler?! Kuran'da bu ve benzeri hatta tüm meyve adları geçse idi bu seferde ateistler " Yahu Kuran'ı da ne gereksiz şeylerle doldurmuş Muhammed!" demeyecek mi idiler sanki!? Ya Kuran'ın hacmi gereksiz yere artmaz mı idi? Kuran botanik kitabı mı diye aynı kişiler alay etmez mi idi? Veya bakın Muhammed bazı bilgileri nasıl Yunan veya Sümerlerden aldı (!) ise ticaret kervanları sayesinde bu meyvelerin adlarını da öğrendi demeyecekler mi idi? Demediler mi?...

 "Gerçekten sen ölülere ( Gerçeğe kulaklarını tıkayanlara) işittiremezsin; arkasını çevirip giden sağırlara da daveti duyuramazsın.” ( Rum,52 )

İnadi küfür denen bir kavram vardır. Onlar gerçeği, hakkı, hikmeti aramazlar amaçları Kuran'ı  ve mesajını karalayıp hayatlarına kendi ego-nefislerine göre yön vermektir. Bir ateist (Ahmet Altan) yıllar önce  televizyonda karşısındaki Müslümanlara " Yahu beni bırakın, ben içki içmek istiyorum, cehenneme gitmek istiyorum, bana tebliğde bulunmayın." mealinde sözler sarf etmişti. Biz tebliğimizi yapalım, sorulara cevaplarımızı verelim, gerisi muhatabımız ile yaratıcı arasındadır.  Allah doğru yolda olanlara hidayet nasip eder. "  Sen kabirlerdekilere ( Ölü gibi gerçeklere kulaklarını tıkayanlara )  işittirecek değilsin! Sen ancak bir uyarıcısın.” ( Fatır, 22-23)

Tabii bu yaklaşımın devamı da var; "Kuran'da neden kar yok, dinozor yok" vb.
Sanki olunca, sözlükten başka kelime bulunup, 'Neden, şu da yok!' diye sorulmayacak gibi. Neyse, kısaca onlara da cevap verelim. Metot olarak, Kuran genel kuralları getirir; sünnet ve hadis onları açıklar ve uygulamasını gösterir. Yani Kuran ve sünnet/hadis bir bütünlük ifade eder. Her şeyin Kuran'da olmasını beklersek, ortada tek cilt değil, onlarca ciltlik bir kitabın olması gerekirdi... O zaman hadislere bakalım, hadislerde 'kar' ifadesi geçer mi? Hz Muhammed'in kardan haberi var mı idi? Kar kelimesi geçen bazı hadisler: Buhari, Ezan,89; Daavat, 39,44,46; Müslim, 304, Mesacid, 147, Zikr, 48; Ebu Davud, Salat, 131; Tirmizi, Daavat, 76; Nesai, Taharet, 47-49; İbn Mace, İkamet, 1; Dua, 2; Darimi, Salat, 27;Müslim, Cenaiz, 85, 86; Nesaî, Cenaiz, 77; İbn Mace,Cenaiz, 23; Buhari, Menakıb, 23; Müslim, Taharet, 26; Tirmizi, Tefsir, 108; İbn Mace, Zuhd, 39; Darimi, Rikak, 113 ...

Peki dinozor kelimesi Kuran'da ( ve hadislerde) neden geçmez? 1400 sene boyunca Kuran ve İslam ile dalga geçilmesin diye, olabilir mi acaba?! 1400 sene boyunca kimsenin haberinin olmadığı bir canlıdan Kuran neden bahsetsin? Bu ifade geçse bile, Arapça kelimesini karşılığının dinozor olduğunu kaç ateist kabul edecekti acaba?! Sanki Kuran'daki bilimsel ayetleri ateistler, çok kabul ediyorlar da!


 

Kuran'a göre yeryüzü düz müdür?
Şems, 6. ayet: "Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun." 
( وَالْأَرْضِ وَمَا طَحَاهَا  )   ve   Naziat, 30. ayet:   "Ardından yeri düzenleyip döşedi."
( وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا  )  ayetlerini nasıl anlamalıyız?

Şems suresindeki 6. ayetteki “tahâh┠sözcüğü ile Naziat sûresinin 30. âyetindeki “dehâh┠sözcüğünün anlamları aynıdır. Nasıl ki  aslı “temur” olan sözcük günümüzde “demir” olarak kullanılıyorsa, benzer durum Arapçada da karşımıza çıkmaktadır.  Arap dilinin ünlü sözlük yazarı  meşhur alim İbn-i Manzur’un Lisanü’l-Arab'ı da bunu açıkça dile getirmektedir:

Tahâ: “Ferra şöyle açıklamıştır: ‘ طحى - tah⒠ve ‘ دحى - deh⒠bir ve aynıdır.”
Şimr de şöyle demiştir: “طحيها - tahâhâ / دحيها - dehâhâ anlamındadır.  ط - tı harfi,  د - del harfinden dönüşmüştür.”

Bu sözcüğün anlamı içerisinde bitkilerin yeryüzüne yapışması ve yayılması anlamı da mevcuttur (Lisanü’l-Arab ; V/574)

Buradaki mucize, sıradan “yaymak ve döşemek” eylemi için Arapçada “بسط - beseta” ve “وسع - vessea” sözcükleri varken âyette yerkürenin yayılıp döşenmesi için “طحى - tah┠ve “دحى - deh┠sözcüklerinin kullanılmış olmasıdır. Çünkü bu sözcükler sıradan ve normal bir yaymayı değil, arzın şekline uygun olan “yuvarlakça yayma”yı  ifade etmektedir. Dehâ: “دحو - dahv” sözcüğünün manası “devekuşu yumurtası” anlamı eksenindedir. Bu sözcüğün türevleri “devekuşu yumurtası”, “devekuşunun yumurtasını bıraktığı yer” gibi anlamlar taşımaktadır. Bu sözcüğün türevlerinden olan “مدحة - midhat” sözcüğü, Mekkelilerin yuvarlak taşlar ve ceviz ile oynadıkları, bu günkü golf oyununa benzer bir oyunun adıdır. Bir çukur kazılır, kazılan çukura yuvarlak taş veya ceviz düşürülmeye çalışılırdı. Yuvarlak nesneyi çukura düşüren kişi oyunun galibi, düşüremeyen de mağlûbu sayılırdı. Ebi Rafi’ rivâyetinde Peygamberimizin torunları Hasan ve Hüseyin’in de bu oyunu oynadıkları anlatılır. ” دحو - dahv“sözcüğünün türevlerinden olan “مداحى - medâhî” sözcüğü de kursa/yufka gibi yuvarlak taşlara verilen addır (Lisanü’l-Arab , III/310-311) “Yuvarlakça yaymak, döşemek” anlamındaki sözcüğün yeryüzü için kullanılması, yeryüzünün insanların ve diğer canlıların yaşamasına ve yiyeceklerini sağlamasına elverişli bir şekilde yaratılmış olduğunu ve şeklinin de tam yuvarlak değil, yuvarlakça olduğunu anlatmaktadır. Dünyamızın şeklinin “kutuplardan basık elipsoit (dönel elipsoit)” olduğunun daha yeni sayılabilecek bir tarihte keşfedildiği hatırlanacak olursa, 14 asır önceden yeryüzünün şekli için “dönel elipsoit”e en benzer yapıdaki devekuşu yumurtasını anlatan bir sözcüğün kullanılması, gerçek ve büyük bir mucizedir.

 

Hz. İsa'nın doğumu ile Horus ve Hz. Musa peygamberin bebek iken nehre bırakılması ile Sargon'un efsanesi arasında benzerlikler var mı?

Bir kere bu iki peygamber hakkındaki iddialara bir Müslüman olarak muhatap olmamız, "Musa Yahudilerin, İsa Hıristiyanların peygamberi, bizi ilgilendirmez " şeklindeki bir yaklaşıma sahip olmamamız, aslında oryantalistlerin bir çok iddiasını da otomatikman cevaplamaktadır: "İslam, tüm insanlığa, Hz Adem'den itibaren inen dinin adıdır ve biz tüm peygamberlerin 'bozulmamış' asıl mesajlarını kabul eder, onları bizim peygamberimiz kabul ederiz." Gelelim soruların cevaplarına:

Hz İsa ve Horus:

Bir kere Hz İsa'nın hayatının Hıristiyan kaynaklarda anlatılan ve İslam'ın anlattığı Hz İsa ile ilgisi olmayan iddiaları, mesela Hz.İsa’nın yeniden dirilişi, havarilerin sayısı, 25 Aralık tarihi gibi hususları direk konu dışı bırakıyoruz çünkü bu iddiaları zaten Müslümanlarda kabul etmezler. Üzerinde asıl duracağımız konu İsa peygamber'in bakire olan Meryem annemizde doğumu ile Horus'un doğumunun arasında bir benzerlik olup olmadığı konusudur. Bir kere Horus’un Annesi İsis bakire değil evli bir kadın idi, bakire değildi ve İsa peygamberin doğumu ile bir benzerlikte yoktur anlatılan efsanede: "Geb ve Nut’tan 4 çocuk dünyaya gelmiştir: Osiris, İsis, Set ve Nepthys.Osiris içlerinde en büyük olanıydı. Bu nedenle, Mısır kralı oldu. Kız kardeşi İsis ile evlendi.Kardeşi Set, Osiris’i kıskanıyordu ve bir gün onu öldürdü ve parçalara ayırdı. Bu sayede, onun yerine Mısır kralı oldu. Kız kardeşi Nepthys ile evlendi.İsis ise ülkeyi gezip, kocasının vücudunun parçalarını buldu ve onları tekrar bir araya getirip, ondan bir çocuk sahibi oldu. İşte bu çocuk, Horus’tur!"  ( Teksas Üniversitesi, Orta Doğu Araştırmaları Merkezi. {slide=http://menic.utexas.edu/cairo/teachers/osiris.pdf} The Story of Osiris, Isis and Horus: The Egyptian Myth of Creation )

 

 

Horus, çarmıha gerilmiş ve sonra dirilmiştir ama İslam'a göre Hz İsa ne çarmıha gerilmiş ne, ne mezara gömülmüş ne de çarmıhtan sonra dirilmiştir. Hz İsa'nın doğum tarihi 25 aralık değildir ( İmparator Constantinus, bu tarihi kaydettirmiş, sonra tarih iki kere değiştirilmiştir! ), bu sonradan ortaya atılan bir tarihtir. İsa' İslam'a göre tanrının oğlu değildir. Osiris - İsis - Horus üçlemesi Hırisityanlık ile  Tanrı - Meryem - İsa olmuştur... vb. Bilindiği gibi - İncil, İsa adlı yazımızda ve mevcut kaynaklara göre Hıristiyanlık adlı yazılarımızda da ele aldık-  hıristiyanlık, Yahudi fikirlerinin, yeni yorum ve putperest Yunan çevresinde yaygın bazı kavramların ve sonunda İncil hatıralarının ve doğuya ait dini efsanelerin bir karışımı ile oluşmuştur. Bu nedenle, eski efsanelerin, İncil merkezli din yorumlarında olması doğal, çünkü Pavlus bunların birleşimi ile Hırisityanlığı oluşturmuştur. Ama İslam farklı bir İsa profili çizer. Horus, İsa benzerlikleri, değiştirilmiş Hıristiyanlıkla alakalı sorundur, İslam'ın anlattığı İsa ile benzerlikler, mucize gösteren insanların anlatıldığı metinlerde geçen benzerliklerden fazla olamaz!

 

Hz Musa ve Sargon:

Sargon, Hz. Musa'dan önce yaşayan bir kraldır ve ondan sonra Musa peygamberle ilgili anlatılanlar Sargon'un hayatından alıntı olabilir mi?

Sözü edilen Sargon, Akad kralı Sargon'dur ve M.Ö. 2334-2279 arasında hükümdarlık yapmıştır. Zaten Sargon'dan sonra Akad krallığı yaklaşık 125 sene daha yaşamış ve tarih sahnesinden silinmiştir. ( Brown Üniversitesi, Joukowsky Arkeoloji ve Eski Dünya Enstitüsü. http://proteus.brown.edu/mesopotamianarchaeology/1008 )

Sargon’un doğumu: "Sargon, güçlü kral, Agade’nin kralı, benim! Annem (yüksek-rahibedir) bana gebe kaldı, gizlice beni doğurdu. Beni kamıştan bir sepetin içine koydu. Ziftle kapağımı kapladı. Üzerime yükselmeyen nehire beni attı. Nehir bana yardım etti ve beni Akki’ye taşıdı." (Drews R. Sargon, Cyrus and Mesopotamian Folk History. J Near Eastern Stud, 33 (1974) 387-93 )

Gelelim iddiayı çürütecek açıklamamıza: 
Sargon Hz. Musa'dan önce yaşamıştır ama onun doğumunu anlatan efsane, "Musa peygamberden çok daha sonra, Neo-Asur ve Neo-Babil dönemlerinde (M.Ö. 704-539) yazılmıştır."  (Konstan D, Raaflaub KA. Epic and History. Wiley-Blackwell, (2009), 27. http://books.google.com.tr/books?id=AnXbhhN_kpIC&printsec=frontcover&source=gbs_v2_summary_r&cad=0#v=onepage&q=&f=false)

Yani bir etkilenme varsa bu Musa peygamberden önce yaşayan Sargon'un hayatının anlatıldığı efsanenin, yazılış tarihi göz önüne alındığında,  Musa peygamberin hayatından etkilenerek yazılmış olma ihtimalidir, tersi değil!

 

 

Hz Musa ile Gılgamış destanı arasında bağlantı var mı?

Musa kıssası ve Gılgamış destanı ilişkisi üzerine sorunuza cevap: Her topluma mutlaka peygamber geldiğini hatırlatıp  sorunuza geçelim: “Uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir millet yoktur.”(Fatır, 24); “Biz bir peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz” (İsra, 15) Nuh aleyhisselam milattan önce 3480 ile 6950 tarihleri arasında, Hz Musa'nın  ise M.Ö. 1550'lü yıllarda yaşadığı tahmin edilmektedir. Başka kaynaklar Hz Musa için M.Ö 1700 veya M.Ö. 1300'lü yılları verenler de vardır. Ama önemli olan şudur: Hz Nuh ve Musa aleyhiselam yaşadıktan sonra Gılgamış destanı yazılmıştır: Gılgamış destanı üç ayrı zamanda yazılmıştır.  M.Ö. 2000 yıllarında Sümerce yazma, M.Ö. 1800 yıllarında yazılmış olan Babil nüshası ve  M.Ö. 1250 yıllarında Kassitler çağında yaşamış Sin-Lekke-Unnini adında bir şâir tarafından yazılan nüsha. Dinin hayatlarında önemli bir yer turan Sümer halkı, gerçek olayları destansı bir söylemle yeniden yorumlamış ve Gılgamış destanını yazmışlardır. Gılgamış destanı için, tıklayınız:  islamustundur.com/kuran-gilgamis-destani-sumerler-nuh-tufani.html

 

 

Soru 1- "İbrahim peygamber "İle onun eşi olan "Sara"nın Hint mitolojisindeki "TANRI Brahma" Ve onun eşi olan "Sara-Swati" ile olan benzerliği nasıl açıklanabilir ?
Soru 2- Kurandaki bazı hükümlerin(ceza hukukunda) Kurandan 60-65 yıl önce yazılmış olan Jüstinyen Yasalarına benzemesi nasıl açıklanabilir ?


Klasik Hz Muhammed'in Kuran'ı yazdığı iddiasının farklı bir versiyonla tekrarı bu iddialar. İbrahim tek tanrı inancını tebliğ etmiştir ve asla tanrılık iddiasında bulunmamış ve putları kırmıştır. Nedense 'ümmi' ( Ümmi peygamber adlı yazı) olan Hz Muhammed, iddialara göre Yunan'dan Hindistan'a, Mısır'dan Maya'lara dek araştırıp Kuran'ı yazdığı iddia edilir. Ne Yahudilik kalmıştır ve Hıristiyanlık
bi de Hindu felsefesini iddialarına eklediler. Aslında bir kıyaslamadan bahsedilecekse bu İsa'yı tanrı ilan eden Hıristiyanlık dünyası gibi, İbrahim peygamberi evrensel ruha ( Brahman) dönüştüren Hindu inancı ile kıyaslayıp; tevhid dininin putperestliğe evrilmesi söz konusu olabilir. Aynı ateistler Hammurabi ile İbrahim peygamberi de özdeşleştirirler! İddiadaki çelişki iddianın sahteliğine delildir. ( Ateistlere cevap adlı bölümde, İsa ile Horus; Musa ile Sargon kıyaslaması mevcuttur ) "Kabe'deki tapınakların biri de Hint Yaratıcı Tanrı Brahma'ya adanmıştı, bundan dolayı İslam'ın eğitimsiz peygamberi Muhammet onun Abraham'a adandığını iddia etmişti. "Abraham" kelimesi Brahma kelimesinin yanlış telaffuzundan başka bir şey değildir." İddialar birbiri ile çelişiyor, her bilgiye ulaşan Hz Muhammed, yanıbaşındaki putun adını bilmiyor! Sonradan yazılan ve bozulmuş olan Tevrat'ın içeriğinin kaynakları ise bizim değil, Yahudilerin sorunudur!
Roma hukukunu güncelleyen
Jüstinyen kanunları, kölelik ve kadın hakları çerçevesinde yoğunlaşır. Bir taraftan 'İslam köleliği yasallaştırdı, İslam'da kadın hakları yok' denirken ( Cevaplar için, 'Kölelik' ve 'İslam'da kadın hakları' adlı yazılarımıza bakılabilir) diğer taraftan köleliğe karşı olduğu iddia edilen kanunları çıkaran birisinin kurallarının kopyalandığı iddiası çelişkili değil midir?
Jüstinyen 533 yılında bir emirle ile Roma, İstanbul ve Beyrut dışındaki medreseleri kapatmıştı. Medresesi açık kalan yerlerden Roma Müslümanların eline hiç geçmemiş, İstanbul ise ancak 1453’te fethedilmiştir. Beyrut medresesi İslâm fethinden çok önce tarihe karışmıştır. Ayrıca, İslâm, gayri müslimlere hukuk seçme hakkı vermiştir yani İslam hukuku dışındaki bir hukuktur Roma Hıristiyan hukuku! İslam hukuku ilahi kaynaklı, Roma hukuku insan kaynaklıdır. Hem İslam Hz Adem'den itibaren gelen dinin ( Tüm dinlerin özü İslam'dır adlı yazı ) adıdır ve her iyi güzel şeyin kaynağı zaten din/İslam'dır. Yani kopyalama varsa, aşırma yapan kral Jüstinyen'dir.
Vallino, Fitzgerald, G. H. Bousquet gibi oryantalistlerin bile kabul ettiği ve İslam Hukukunu kendine özel ve orijinal olduğu, doğumunu ve gelişmesini hiçbir yabancı sisteme borçlu olmadığını kabul ettiklerini belirtip, etkilenmenin zıttı yönde olduğunu söyleyen Müslüman müelliflerin, "İslâm hukukunun başka bir hukuktan etkilenmediği, aksine daha sonraki devirlerde diğer hukukları -İspanya yoluyla Roma hukukunu (Abdülkerim Zeydân, s. 89); Batı devletler umumi hukukunu (Muhammed Hamîdullah, s. 55); Fransız (Hacvî. I, 14); İngiliz (M. Abdülhâdî Sirâc, III, 7-22; John Makdisi, s. 135-146)ve en son İsrail hukukunu (Yaakov Meron, s. 83-117) - etkilediği iddiasını hatırlatıp konuyu kapatalım.


 Maide 51. ayetteki " Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeme " ayetini nasıl anlamalıyız?
Al-i İmran 113. ayet, " Ehl-i Kitabın hepsi bir değildir" der. Maide 5. ayet ile de ehli kitaptan kız almaya izin verilmiştir. Muhammed Hamdi Yazır'da ayetin tefsirinde "Onları veli ittihaz eylemekten, yardaklık etmekten nehyedilmişlerdir." demektedir. Kısaca, aynı konudaki tüm ayetleri bir araya getirdiğimizde şunu anlarız: Kafire askeri, malî, siyasi sırlar verilemez. Onlarla askeri, siyasi ve ahlaki paylaşımlarda dikkatli olmak gerekir. Son tahlilde ehli kitap yine kendi dindaşının yanında yer alır buna dikkat edin demektedir ayet. Zaten 'Dost' değil çıkar ilişkisi içinde olduklarını bizzat kendileri deklare ediyorlar!

 



 


 

                




 "Aslında Çuval hadisesiyle ipler koptu! Ancak bunu zamana yayan Ankara günü geldiğinde kendi rotasına oturdu. DOST ülke, DOST bildiği ülkenin askerine çuval geçirmezdi.
Ama yaptılar!" ( Ergün Diler, Takvim, 13 Haziran 2017)

 "Biz Müslümanlara düşen görev, oryantalizme hak ettiği gözle bakıp değerlendirmektir. Bizim onları, değerleri ölçüsünde bilmemiz gerekir. Onlar dostluktan ziyade düşmanlığa yakındırlar." ( Pr. Adnan Muhammed Vezzan,Oryantalizm ve oryantalistler,s. 127)

 

                          
 

                            

 Konuyu, İslamî bir dünya görüşüne bağlı olmadığı bilinen, zamanının en örgütlü TİP gençlik teşkilatı sayılabilecek olan bir federasyonun açıklamadan bir alıntı ile bitirelim. ( Sosyalist FKF'nin 18 Temmuz 1968 tarihli bildirisinden) : " Türk halkı, yurdunun dört bir tarafı dost maskesi altındaki Amerikalılar tarafından sarılmıştır." (Turhan Feyizoğlu, FKF, s. 553)   


 

Ahzab 50, 51, 52 Bu ayetlerde hemen hemen bütün kadınlar Muhammed’e mi helal kılınıyor?

Efendimizin evlilik hayatına baktığımız zaman bu yorumun hayata geçmiş olduğunu görüyor muyuz, hayır! Demek ki ateistlerin ayetten anladığı ile gerçek aynı değil, peki gerçek ne?         Ayetin ilk kısmı sadece efendimize değil, tüm inananlara hitap eder, yani ilk bölüm zaten özel değil genel hüküm ifade eder. Ayet önce mehrini vererek evlenilebilecek olan kadınlardan bahseder, bu genele hitaptır sonra ise efendimize özel olan duruma geçer: Ayetin ikinci bölümde efendimizle mehirsiz evlenmeyi kabul edenlerden bahsedilir ki bu da zaten ayette açıkça ifade edilir: Kendini mehir almadan efendimize hibe eden yani karşılık beklemeden; mehri almadan efendimizle evlenmek isteyenlerden bahsedilir ki mehirsiz evlilik sadece peygamberimize özeldir ve bu karşılıklı rıza iledir ama burada kesin "evlen" diye bir emir söz konusu değildir. Kısaca ayetin ilk bölümü genel, ikinci bölümü ise efendimize özel durumu açıklar. 52. ayette de  iddianın aksine “ Bundan sonra artık başka kadınlar sana helâl olmaz.” denilerek efendimizin evliliğine bir sınırlama getirilmiştir.

 

 Allah eskiden kavimleri ( Nuh, Lut, Ad gibi) topluca helak ederken günümüzde neden bunu yapmıyor, sebebi nedir?

Enfal,33: " Sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret-istiğfar dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir." Yüce yaratan alemlere rahmet olarak gelen efendimiz ile kıyamete yaklaşılan insanlığın bu son döneminde toplumları yaptıkları kötülüklerden dolayı topluca helak etmeyi kaldırmış, efendimizin vefatından sonra da yapılan kötülüklerden istiğfar edip dönüldükçe de bu helakın olmayacağını bizlere bildirmiştir. Artık ahir zaman dönemindeyiz ve insanlık yavaş yavaş kendi toplu helakını hazırlamaktadır.

Araf, 182: " Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke götüreceğiz." İnsanlar yaptıkları kötülükler ile dünyanın sonunu hazırlamaktadırlar. Ozon tabakasının delinmesinden tabiattaki dengenin bozulmasına dek, birçok etken kelebek etkisi ile tek tek kavimleri değil insan topluluklarının tümünü hızla sona hazırlamaktadır.

Zaten ilahi yasa gereği “Bir kavim kendini bozmadıkça Allah onları bozmaz.” (Rad, 11) dolayısı ile insanlar yaptıkları ile kıyametlerine- helak olmalarına bizzat kendileri hızla koşmaktadır. “Davranışları sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer kısmına yönetici yaparız.” (En’am, 6/129) Artık 'Toplumsal yasa' denen kurallar gereği insanlığın son zamanında ahlaksızlık, adaletsizlik, emanete hıyanet... gibi nedenlerle kendi helaklarına koşmakta ve son noktayı kendi elleri ile işledikleri sonucu ( Şura, 30 ) göreceklerdir.

Helak, Enfal, 33. ayet gereği bu ümmetten kalkmıştır. Helak yani toplu cezalandırma yoksa da musibet, bela, imtihan vesilesi olacak olaylar devam etmektedir.Tabii ki bu musibetlerin de çoğunun nedeni yine insandır. ( "Kader,  kötülük Allah’tan mı, Müslüman olmak kolay mı?"adlı yazılarımıza da bakılabilir.)

 Enfal 67. ayetteki peygamber esir almaz ayetini ne demektir?

Ayet meali: "Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir." Ayetlerin iniş sebebi - sebebi nüzul- , bir altyapısı ve mutlaka bir amacı vardır. Bunları bilmeden bazen ayetin anlamına tam vakıf olamaz, ona ulaşamayız! Bedir savaşında Müslümanlar az bir sayıya sahip iken daha kalabalık ve teçhizatlı müşriklere karşı savaşlarında zafer elde etmişlerdi. Zafer sonrası esirlerden bir kısmı fidye karşılığı serbest bırakılmışlardı. İşte bu ayet, savaş sonunda esir elde edip sonra fidye karşılığı serbest bırakarak dünyevi menfaat elde etmek için savaşmayın, bu Allah rızası için cihad olmaz dünya hayatı için bir çalışma anlamına gelir; dünyalık değil ahiret - Allah rızası için - mücadele edin anlamındadır. Esir alıp sonra fidye ile serbest bırakmak için uğraşmayın, bu hem zaferi olumsuz etkiler hem de bu Allah rızasına uygun bir amel değildir. Ayetin devamı zaten bunu açıkça ifade etmektedir: " Siz geçici dünya malını istiyorsunuz" Kısaca buradaki esir =fidye=dünya malı, sevdası demektir. Bu da bu ayetle eleştirilmektedir, siz ahireti= Allah rızasını isteyin. Ayet Müslümanları incitmeden uyarmakta ve "ey Muhammed sana esir almak yaraşmaz" mealindeki cümle ile başlarken sonra hitap Müslümanlara dönmekte ve "siz istiyorsunuz" diye devam etmektedir.

 


 

 Bazı ayetler arasında konu ile direk alakası olmayan, farklı bir konudan bahseden ayet gelmektedir.
 Bazı kıssalar ise birden çok Kuran'da yer almakta. Bunlar Kuran ayetlerinin yazılırken karıştırıldığına delalet etmez mi?

Birer örnekle soruyu cevaplayalım. Mesela Ali İmran suresi 121. ayetten itibaren Uhud savaşından bahsedilir. Ama 130. ayete gelince aniden konu faize kayar. Sonra bu ara cümleden sonra yeniden konu ana düzlemine oturur ve sure normal konusuna devam eder. Peki 130. ayette  ( Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.) geçen faiz konusu neden araya sıkıştırılmıştır? Çünkü Uhud savaşına neden olan müşrikler, ordularını faiz parası ile techiz etmişler; donatmışlardır. Yani Ayetin içerik ve konumunu anlamak için İslam tarihini de bilmek gerekmektedir. Bu küçük tarihi bilgi ayetin Uhud savaşından bahseden ayetler içindeki konumunu daha iyi anlamamıza neden olmaktadır!
Bazı kıssa ( Tarihte yaşanmış gerçek hayat hikayeleri) neden Kuran'da sık sık tekrar edilmiştir?
Kuran'daki tekrarların iki boyutu vardır. Birincisi konuyu tekit etmek ve tesis etmek amacını güder yani, pekiştirmek, kuvvetlendirmek ve  anlatılan konular hakkında insan zihnini yeniden inşa etmek, yeniden insanı yapılandırmak! Diğer boyutu ise, tekrar gibi gözüken ayetler aslında, ele alınan konuları farklı boyutları vurgular, aralarında bağlam farklılığı arz eder. Yani aynı gibi gözüken ayetler; kopyala yapıştır tekniği ile elde edilen tekrarlar değildir. Mesela Kafirun suresindeki, ' Vela entüm abidune ma e'bud' ayeti iki kere tekrar edilir.Birincisinde ' Şu an İbadet ettiklerinize ben tapmam.' anlamı varken ikinci tekrarda, 'Bundan sonrada sizin taptıklarınıza tapmam.' anlamı vardır: Önceden tapmadım, sizde benim taptığıma tapmayın, bundan sonrada tapmayacağım, siz de tapmayın, denilerek pekiştirici bir tekrar ve yeni bir dünya inşasına işaret vardır ayette. Kısaca, Kuran'da bütünüyle bildiğimiz anlamda bir tekrar yoktur. Rahman suresindeki tekrarlar, namaz kılınmasını emreden ayetler, Hz. Adem, Musa, İbrahim kıssaları... Tüm bu tekrar gibi gözüken ayetlerin siyak sibakına yani, öncesine sonrasına bakınca, o tekrar gibi gözüken ayetler, yeni bir anlam kazanmakta ve mesajını farklı açılardan okuyucuya iletmektedir. Yine bir örnek üzerinden gidelim.  Mesela Lut kıssası Kuran'da toplam 10 farklı yerde anlatılır. Bu kadar tekrara ne gerek vardır? Dokuzu Mekki, biri Medeni surede geçen bu kıssalar, her geçtiği yerde, olayı farklı açılardan ele alır. Birinde olay peygamberlik görevi, diğerinde kıyamet, farklı yerlerde: teselli, şahsiyet, yardım, cezalandırma, helak, hayatın doğal süreci... gibi farklı mesajları okuyucuya aktarır.. Olay aynı olsa da mesajlar ve güdülen amaçlar farklıdır. Kuran’daki tekrarlar için oryantalist
Arthur John Arberry, The Holly Koran adlı çevirisinde şunu söyler:” Hakikat, tekrarlamakla bulanmaz, aksine açıklık, aydınlık ikna gücü kazanır.”( Prof. S. Yıldırım,  Oryantalistlerin yanılgıları, s. 31) Dışarından objektif bakanların anlayabildiğini, içeriden olduğunu iddia edenlerin anlaması ümidi ile...
"İnsan elinden çıkmış hiçbir kitap ‘herkes için’ olamaz. Fakat ‘herkes için’ olma, vahyedilmiş bir kitabın temel işlevidir. Bu nedenledir ki Kuran, insanlar tarafından yazılmış eserlerin okunduğu tarzda okunamaz. Güneş ve ay -yağmurda öyledir- herkes içindir, fakat onların faaliyetleri her insana göre farklılık arz eder ve eninde sonunda bazılarını hayat vermek de bazılarına da ölüm getirmektedir." ( Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 145) "Kuran tekrar tekrar aynı hikayelere dönmekte, fakat her seferinde, Kuranî vahyi bir bütün kılan temel hakikatlerin şu ya da bu cephesine küçük bir vurgu farkı getirmektedir." ( s. 159) "Kuran kendisine yaklaşanlara bir ayna tutar, yanlış nedenlerle ya da kötü niyetle yaklaşanlar ise onda hiçbir şey bulamayacaklardır. Sığ bir tabiata sahip iseler sığlıkları ölçüsünde yüzeysellikler, eğer derin bir tabiata sahip iseler, engellileri ölçüsünde derinlikler bulurlar." ( s. 150)

 

 

 

Kuran kendini 'Mübin' yani, 'açık bir kitap' olarak bildirdiğine göre, Kuran'ın okununca, açıkça herkes tarafından anlaşılması gerekmez mi?

 Öncelikle, defalarca altını çizdiğimiz bir usül uralını bir kez daha ifade edelim: Kuran'ın mesajını doğru anlayabilmek için, aynı konudaki tüm ayetleri bir arada toplayıp öyle sonuca varmaya çalışmalıyız. Yoksa günümüzde neden o kadar Kuran meali var? O halde mübin kelimesini nasıl anlamalıyız? Kuran'da muhkem ve müteşabih ayetler  (Al-i İmran, 7-8) vardır. Muhkem; anlamı açık olan ayetleridir ki, mübin olan ayetler de bunlardır. Ama yine Kuran'ın bize bildirdiği müteşabih ayetler vardır ki, bunları açıklamak zaten Hz peygamberin görevidir. ( Detay 'Hadis- Sünnet müdafaası' adlı yazıda) Kuran'ı herkes,  'seviyesine göre' anlar. "Kuran'ı her insan kendi kapasitesine göre anlar." ( Kuran ve Tefsir, Prof. Muhsin Demirci, s. 182) Ama müteşabih ayetlere gelince, başta sebebi nüzul ve tefsir usulü olmak üzere ve ayetin içeriğine göre, tıp, astronomi, matematik, tarih,... gibi konulara da vakıf olmak gerekir.
 En basitinden bir örnek verelim: Emevîler devrinde, İslâm ordusu, İstanbul önlerine gelmişti. Ordunun içinde Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri de bulunmaktaydı. Rumlar, arkalarını şehrin surlarına vermiş savaşırlarken; ensardan bir zât, atını Bizanslıların ortasına kadar sürdü. Bunu gören bir İslâm askeri; “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” ayetini (Bakara, 195) hatırlat, ' Lâ ilâhe illâllah! Şuna bakın! Kendini göz göre göre tehlikeye atıyor!' dedi. Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri şöyle dedi: Bu âyet, biz ensar hakkında nâzil oldu. Biz misafirperverlik yaptık, malımızı cömertçe harcadık. Hazret-i Allah, yüce Peygamber’ine yardım edip dînini galip kıldığında biz; 'Artık hurma bahçelerimizin başında durup onların ıslahı ve nemâlanmasıyla meşgul olalım.' demiştik. Bunun üzerinebu ayet nâzil oldu, yani; "Kendi eliyle kendini tehlikeye atmaktan maksat; bağ ve bahçe gibi dünyalıklarla uğraşmaya dalıp, Hak yolundaki gayretleri terk ve ihmal etmemizdir." (Ebû Dâvûd, Cihâd, 22/2512; Tirmizî, Tefsîr, 2/2972)

 

 


 

 Rum Suresinde (Rum, 2-5) Rumların üç ila dokuz yıl arasında galip gelecekleri yazıyor. Fakat Rumlar 627 yılına kadar İranlıları yenememişlerdir! Ayet ile tarihler uyuşuyor mu?

Rumlarla İranlılar arasındaki savaş, 610’da başlamış, 616’da Rumlar yenilgiye uğramıştır. Rum Sureside, Romalıların yenildiği 616 yılında inmiştir. Romalılar, 622’de karşı harekete geçmişler, Bedir zaferinin de tarihi olan 624’te savaşı kazanmaya başlamışlar ve 625’de kesin zaferi elde etmişlerdir. ( Tirmizî, Tefsiru sureti 30/31; Hakim, II/410; Taberî, XI(21. cüz) /16-18; Elmalılı, Hak dini Kuran dili; Doğrul, Tanrı Buyruğu, 636-638;  el-Mevdûdî, Hz. Peygamber’in Hayatı, 387)



 

 İnsanlığın yaşı hakkındaki hadisler

Dünyadaki insanlığın yaşı denince akla konu ile alakalı 2 hadis gelir:

“Benim ümmetimin ömrü 1.500 seneyi pek geçmeyecek.”( el-Havi li'l-Fetavi, Suyuti, 2/248; Ruhul Beyan, Bursevi, (Arapça) 4/262, Ahmed bin Hanbel, İlel, s, 89)
“Adem'den kıyamete kadar insanlığın ömrü yedi bin senedir.” (Kenzu’l-Ummal, h.no: 16459; Munavî, Feyzu’l-Kadir, III/547; h.no: 4278)

Her iki hadisinde kaynağı genelde Suyuti'nin kitaplarıdır. Hadisin merfu senedi bir tanedir, diğerleri kopuk senetle - ravi zinciri ile -gelmiştir. Bu tek rivayet için İbni Cevzi, 'mevzu; uydurma'dır,der. İmam Nevevî, da  "Batıldır, aslı yoktur." der. (Şevkânî, Fevâidu’l-Mecmû‘a, 509.) Reşid Rıza, 'Haberler, İsrailiyattan başka bir şey değildir; israiloğullarının bu kabil haber ve kıssalarına itimat edilemez, güvenilmez.' der. (Rızâ, Muslih ve Mukallid, 58) Suyuti -Allah kendisinden razı olsun! - hadis ilminde, 'mütesahil' olarak tanınır, yani efendimize isnad edilen rivayetleri genellikle yumuşak bir yaklaşımla reddetmeme eğiliminde olan bir hadis alimidir! Bazı alimlerin uydurma kabul ettiği hadisleri en çok ayıf diyerek rivayet eder. Bu iyi niyeti zamanla, bazı rivayetlerin içeriğinin sağlam olmaması nedeni ile sorunlara yol açabilmiştir. Kuran'a baktığımız zaman, kıyametin zamanını sadece Allah bilir, bilgisine ulaşırız. Bu bilgi peygamberimize bile verilmemiştir:  'Sana kıyametin ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır.' (Araf, 187); "Kıyametin ne zaman geleceğini bilmek Allah’a mahsustur." (Lokman, 34) Peygamberimiz, bu bilgiden muaftı: "Ben gaybı bilmem" (En'âm, 50);  'Kıyametin vaktini bilmezdi.' (Buhârî, İman 1; Muslim, İman 1) Uzman görüşü de aynı yöndedir: Prof. Yaşar Kandemir, hadisi uydurma olarak kabul eder.( Kandemir, Mevzû Hadisler, 181-182) Bu gibi konular, yani Kuran'ın bildirmediği, efendimizin de bilmediğini açıkça ifade ettiği konulardaki detaylar, israiliyyat denen, Yahudi kaynaklarından gelen bilgilerle doldurulmaya çalışılmıştır. Üstat Nureddin Yıldız'da, araştırmalarında bu hadisi 'Böyle bir hadisin varlığını bilmiyorum' ifadesini kullanmıştır. (http://www.fetvameclisi.com/fetva-benim-ummetimin-omru-1500-seneyi-pek-gecmeyecek-hadisi-sahih-midir-6815.html)

 Olaylara her açıdan bakabilmekte gereklidir. “Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.” (Hacc, 47) ayetin meali gereği ve efendimizin “Deccal dünyada 40 gün kalacak, bir günü 1 yıl gibi, diğer 1 günü 1 ay gibi, diğer 1 günü 1 hafta gibi, ve geri kalan diğer 37 gün bizim normal günlerimiz gibi olacak.” ( Müslim, Tirmizi) hadisinden hareketle bu yıl kavramlarını izafi olarak ta değerlendirip, normal gün-yıl kavramlarından farklı da yorumlayabiliriz.

Sonuç itibari ile, bu hadislerin metinlerine - diğer ayet ve hadisleri de göz önüne aldığımızda - iki şekilde yaklaşılabilir: Ya gün-yıl kavramlarının içeriğinin farklı anlamda kullanılmıştır veya kıyametin sadece Allah tarafında bilineceğinin kesin olması, ayet hadisle sabit olduğu için, hadislerin sıhhatleri epey sorunludur; yani uydurmadır! Her iki halde de, ne dinen ne ilmen bir sıkıntı gözükmemektedir!

 

 

 Peygamber deve sütünü ve sidiğini içmeyi mi tavsiye etti?

Olayın geçtiği kaynaktan konuyu öğrenelim önce: "Hz. Enes anlatıyor: Ukl veya Ureyne kabilesi halkından sekiz kişilik bir grup Medine’ye gelip Hz. Peygamber (a.s.m)’e biat ederek Müslüman oldular. Bir müddet sonra Medine’nin havası onlara dokundu ve hasta oldular. Şikâyetleri üzerine Hz. Peygamber (a.s.m), çobanlarıyla birlikte Medine’nin dışına çıkıp, develerin sütlerinden ve sidiklerinden içmelerini öğütledi. Adamlar bir müddet devlerin süt ve sidiklerinden içtiler ve sağlıklarına kavuştular."  ( Buharî, Vudu, 66; Tıp, 5- 6; Diyat, 22; Müslim, Kasame, 9-11; Ahmed b. Hanbel III/107,163; Ebu Davud, Hudud,3; Tirmizi, Taharet, 55, Nesaî, Tahrimu’d-dem, 8-9) Hadisin sadece deve sütü içmeyi tavsiye eden rivayetleri de mevcutsa da ( Ebu Davud, Taharet, 125;  İbn Hanbel; III/107; Nesaî, Tahrimu’d-dem, 8 ) Bu hadisin Buhari, Müslim gibi kaynaklarda geçmesi nedeni ile özellikle reddedilmeden önce iyice araştırılması gerektiğinin altını çizelim. Bu konuda aşağıdaki alıntıyı okuyuculara sunuyoruz. 

Hadiste “herkes deve idrarı içsin” şeklinde bir emir falan da yok, önce bunun altını çizelim. Çölün ortasında var olan imkanlar ile doğal tedavi metodu kullanılmıştır. Gelelim bunun tıbbî açıdan gerçekliğine:

NASA’nın laboratuvar verilerine dayanan raporunda, idrarda faydalı maddelerin bulunduğu ortaya konmuştur. ( David F. Putnam, Composition and Concentrative Properties of Human Urine, NASA Contractor Report, Temmuz 1971. Rapor için bakınız; https://ntrs.nasa.gov/archive/nasa/casi.ntrs.nasa.gov/19710023044.pdf )

Sağlık alanıyla alakalı kaleme aldığı kitaplarla tanınan Harald W. Tietze’nin ilk baskısı 1996’da yapılan ve “International Bestseller” olan yani Dünya çapında en çok satan kitaplar arasına giren “Urine The Holy Water” yani “Kutsal Su Idrar” başlıklı kitabında, idrar tedavisinin faydalarından bahsedilir ve tedavinin en sık uygulandığı ülkenin Almanya olduğu yazar. (Harald W. Tietze, Urine The Holy Water, Harald W. Tietze Publishing: 2003, 3rd edition (3. baskı. 1. baskı: 1996), P/L, Australia, sayfa 15)

44. sayfasında “Deve idrarı”nın kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarına iyi geldiği yazmaktadır. (Harald W. Tietze, Urine The Holy Water, Harald W. Tietze Publishing: 2003, 3rd edition (3. baskı. 1. baskı: 1996), P/L, Australia, sayfa 44 )

Birçok makalenin yer aldığı “Holistic Health Healing & Astrosciences” adlı kitabın ikinci cildinde “Idrar Terapisinin Mucizeleri” başlıklı makalede, Idrar terapisinin soğuk algınlığından kansere ve eklem iltihabından AIDS’e kadar birçok hastalığı tedavi etme potansiyeline sahip olduğu yazar. (Dr. B.D. Sharma, Holistic Health Healing & Astrosciences (An International Sourcebook), Holistic Health & Healing in 21st Century, cild 2, B. Jain Publishers: 2003, sayfa 279 )

Almanya’da faaliyet gösteren “Sağlık Merkezi” isimli kuruluşun internet sitesinde, idrar terapisinin bağışıklık sistemini aktive ettiği ve özellikle de alerji, astım, gut, romatizma, kronik ürogenital enfeksiyon ve cilt hastalıklarının tedavisinde çok iyi neticeler verdiği belirtilmektedir. ( Almanya’da faaliyet gösteren “Sağlık Merkezi” isimli kuruluşun internet sitesi için bakınız; https://www.zentrum-der-gesundheit.de/eigenurintherapie.html  )    -  Kaynak: http://belgelerlegercektarih.net/deve-idrari-hadisi-uydurma-degil-adeta-bir-mucizedir/ -

 

 Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi (Ulakbim) indeksine göre bilimsel kudreti en ileri seviye kategorisi yani A kategorisinde olan bir dergiden (Journal of Ethnopharmacology, 2011 yılına ait nüshasından) :
"Deve idrarının Hepa-c1c7 türü kanserlerini kaynak organizma dışı kullanımda tedavi edici etki gösterdiği ve sitokrom – p450-1a1 enziminin sentezini yok ettiğini yazmaktadır. Bu sitokrom p450-1a1 enzimi kanser oluşturucu etkisiyle biliniyor. Deve idrarı, kanser oluşturucu molekülü diskalifiye ediyor ve kanser tahribatını da restore ediyor."
   -  
Hadis desek kabul etmeden pozitivist rasyonal kafalara cevap olsun!  -

 

                                      

 

 

 

 

  
                  
                ( Carmen Thomas, Ad yayıncılık, Haziran 1995 )

 

    Ek bilgi-kıyas için, ' Tükürük' ( Turan Dursun'a cevaplar adlı yazı ) ve 'Sinek hadisi' ( İlhan Arsel'e cevaplar) adlı yazılara bakılabilir.

       


 

İlhan Arsel ve Turan Dursun'un birkaç yazısını okudum ve aklım iyice karışmaya başladı. Hz. Ömer'in Hz. Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm ile evliliğinde çok müstehcen cümleler kullanılıyor. Bu konuda bilgi verebilir misiniz? Turan Dursun'un dediği Şems 6 ayetinde yaratıcının kelamında, yaratıcıya ant içmesini çelişki olarak yorumlamıştır. Sizin düşünceniz nedir hocam?

 Sizin yaşadığınız bu bunalımı ben 1990 yılında yaşadım. zaten daha sonra tek tek cevaplara ulaşıp imanımı kurtardım ve zaman içinde bu sitenin oluşmasına neden olan bilgilere, sanal-reel okuma ve tartışmalar sonucu ulaştım. amacım aynı şeyleri başkaları yaşamasın veya kısa sürede atlatsın... Dursun,
Arsel ve diğer ateistlerin yazıları ve cevapları sitemizde mevcut. Sizde kabul edersiniz ki, yaklaşık 30 yılın birikimi biraz uzun yazıların oluşmasına neden oldu. ama konu başlıkları ve arama motoru ile eminim ki tüm cevaplara ulaşacaksınız. sakinleşin ve rahat olun, bi-iznillah artık 90'lı yıllarda değiliz! Her cevap hazır! Sitemizde hem ateist hem misyoner hem oryantalist ithamlara cevaplar mevcut. şu an Kuran'da çelişki iddialarına ek bir kitap okuyorum, özetini de bir iki haftaya kalmaz siteye atarım inşallah; artık ateizm bitti! Oryantalizm sırada, oda tamamlanmak üzere inşallah.
İlk sorunuza gelirsek: Özellikle, Hz Ali ve diğer
sahabiler arasındaki ilişkilerde çok ama çok uydurma rivayetler kitaplara girdi ve uydurma, hurafe dolu eserler yazıldı. Tarihte ne yazık ki şiiliğin ortaya çıkmasına neden olan siyasi bazı olaylar yaşandı. Hz Ali tarafını savunanlar zamanla siyasi taraftarlıklarına dini bir boyut kazandırmak istediler. sonunda haklı taraf olan Ali tarafı ne yazık ki yaptıkları aşırı yorum ve uydurmalar ile siyasi haklılıklarını dini imiş gibi göstererek olayı farklı alanlara taşıdılar. karşı tarafın da aşırı taraftarları zamanla oluştu. siyasi tarafgirlik dini gibi zamanla algılanmaya başlandı. önce Ali taraftarları kendine şia dedi, o tarafta olmayanlar ise otomatikman ehli sünnet adını aldı. günümüze dek karşılıklı haklılık iddialarına zemin oluşturmak için iki tarafında aşırı marjinal grupları devamlı uydurma rivayetler ortaya attılar; ama bu konuda şiiler çok daha fazla ileri gitti ve zamanla iyice marjinalleştiler. İslam tarihinde şia taraftarları da onlara muhalefeti dini savunma zannedenler de şu an islam aleminin iki aşırı ucunu oluşturur: bunlar günümüzde, şiiler ve vehhabilerdir. Sorunuza dönersek, Hz Ömer şii olmadığı için aleyhine bir çok yalan rivayet, sözler şiilerce uydurulmuştur. Hz Ali, ehli sünnet tarafından asla kötülenmez ama şiilerin saldırılarına karşı, Hz Ömer hakkında da savunma refleksli bir çok uydurma rivayetler ortaya atılmıştır. sonuçta, biz ehli sünnete göre Hz Ali ve Ömer, Ebu Bekir, Osman...hepsi büyüklerimizdir ama onları 'aşırı öven veya saldıran' tüm rivayetlerin artık içeriğini, tarihi geçmişini ve nedenlerini biliyor, ona göre eserleri okuyabiliyoruz. tabii bu bilgilere uzak olanlar yukarıdaki aşırı kesimlerin eserlerden biri ile karşılaşınca şaşırabilmekte ve kafası karışmaktadır. İkisi de İslam'ın önderi olan iki büyük zat. hayatlarını İslam için yaşamış önder şahsiyetler. Arada onları aşırı öven ve yerenlerin eserlerini aşıp, İslam davasına olan fedakarlıkları üzerinden onları okuma, örnek almalıyız. gerisi mezhepçi insanların uydurmalarının oluşturduğu paradoks, zıt marjinal yorumlardır. Allah ikisinden de razı olsun!
Zamanla inşallah, sitenin genel çizgisi dışında bir konu olsa da
şiilik konusunu da sitemize ekleriz inşallah, bu konu sitemizde olmadığı için yazı biraz uzun oldu. Ateistlere cevap zaten binlerce sayfalık içeriği ile hazır zaten! Bu konuda "http://islamustundur.com/musluman-alimlerin-objektifligi.html " başlıklı yazı bir alt yapı oluşturabilir. Sakin olun ve önce konu başlıkları altındaki yazıları - arsele cevap, dursuna cevap, Kuran'da çelişki yoktur ...gib. - yazıları okuyun, sonra arama motorundan detaylı konulara da ulaşırsınız.
selametle

 

 

                                      Ve ateistlere hatırlatma
   Siz sidiğe razı olun, sizin takımdan ateist ve evrimci prof,   .ok yemeye razı bi primat!


 

                                           Bu da yenisi!

 

                                              Biri deist biri ateist!

   



 

 
 

 

                                                                 Eklemeler devam edecek, inşallah!

 

 

 

 

 

                                                                            Soru ve cevaplar

 

hocam rahatsız edıyorum ama aklımdakı soru yıne rahatsız edıyor cevabını bulamadım ayrıntılı bır cevap verır mısınız bu sefer iddia su :

 İçki, hicretin 6. yılında haram kılınmıştır. Muhammed 40 yaşında peygamber oldu (sözde) 23 yıl bu mesleği icra ettikten sonra vefat etti.Peygamberlik devresinin 13 yılı Mekke’de, 10 yılı Medine’de geçmiştir.Bunları içkinin Müslümanlar arasında ne kadar uzun süre içildiğini göstermek için anlatıyorum. 13 yıl boyunca Mekke’de, 6 yıl da Medine’de olmak üzere tam olarak 19 yıl rahatça kadeh kadeh içkilerini içmişlerdir Müslümanlar. Muhammed neden bunun için 19 yıl bekledi?Hadi biz sadece Mekke döneminin tamamıyla,Medine döneminin 3 yılını alalım,böylece toplamda 16 yıl eder.Mantıksızlığı görüyorsunuz değil mi?Eğer aşamayla bıraktırmışsa neden 16 yıl bekledi?Zaten bu 16 yıl hesabı aşama işinin mantıksızlığını gözler önüne seriyor.Muhammed’in işine geliyormuşki 16 yıl boyunca beklemiş(daha fazlada düz hesap yapıyorum). Şüphesiz ki daha kısa sürede bırakabilirlerdi. Muhammed Zeyd’in karısı Zeyneb’i Zeyd’den alırken,koskoca geleneği bir anda kaldırıyor.Eğer aşama işi varsa koskoca geleneği nasıl kaldırıyor bir seferde? Köleliği neden kaldırmadı peki? Bir seferi geçtim aşamayla olanına da razıyım? Görüldüğü gibi Muhammed uzun yıllar içkiyi yasaklamamış,19 yıl gibi çok uzun bir sürede yasaklamıştır.Bunun kıvrılacak bir yanının olmadığı çok açıktır.Ayrıca her ne hikmetse her defasında Ömer’in isteği üzerine ayet iniyor.Acaba Muhammed Ömer’e göre mi yazıyor Kur’an’ı? Sizlere bol aydınlık günler diliyorum böylece İslam’ın bir çelişkisini daha açıklamaya çalışmış oldum.

hocam nolur detaylı bır acıklama yapın

CEVABEN

İçki haram mı haram! Kalktı mı, kalktı! Kafirin hesabına göre değil, hatta peygamberin kendi talebine göre de değil, Allah’ın istediği zaman ve yerde, Allah’ın kanunuları uygulanır. Hz Muhammed’in istediği bir çok şey Kuran’da yok, istemediği ise var. Zeyd’in hanımı ile evlenmeyi istemediğini biliyoruz ( Efendimizin evliliklerinde bu konu işlendi) Bazen müşrikleri İslam’a davet ederken, önce zenginleri davet etmek istedi, ayetle uyarıldı, fakir ve kör birine öncelik vermesi istendi ki, bu konu ‘ zelle’ başlığı altında meşhurdur.

Kuran’ı Hz Muhammed yazdı,iddiasında olanların ithamlarından biri de bu iddiadır ki sitemizde bu konuya da cevap verildi. “Kuran’ın kaynağı nedir?, Kuran’daki bilimsel ayetler, Oryantalistler ve Hz Muhammed” gibi yazılara bakılabilir.

Biz asla ‘kıvırma’ gayretimiz yoktur, bunları yazan sanki, eminim şu an alkol kullanmıyor da, yeşilay derneğine üye birisi ve ” keşke daha kısa sürede alkol yasaklansa idi” diye hayıflanan birisi… Asla değil! Dünyada içkiyi yasaklayan en büyük din (Şarap ve zemzem başlıklı yazı ve içki neden haram adlı yazı) İslam, bu konuda bile hala çamur atmaktan utanmıyorlar!

Kölelik başlıklı yazımıza bakıver, orada, “Kölelik ya da benzeri sistem hep var olacaktır. Kuran bu yüzden kölelikten çok, onu ortaya çıkaran bozukluklarla savaşmıştır.” cümlesi çok önemli! Çağdaş kölelik; asgari ücretlileri veya sex kölelerini, köle olarak düşünen yok günümüzde, ne yazık ki!! Bu konuda ( Genelev, fuhuş, tele kız vs. ) bir kelam eden ateist veya oryantalist var mı? ( “Batı medeniyeti”, “modernizm ve kadın” adlı yazılara bakılabilir)

İslam tarihinde “Muvafaka-ı Ömer” enen bir konu vardır ve tüm bu bilgiler ‘İslamî kaynaklardan’ oryantalistlere ve onlardan ateistlere geçmiştir. Biz Müslümanların gizleyecek, gocunacağımız bir konu yoktur, bize atılacak iftiraları bile biz ( doğru yanlış olduğunu biz zaten söylüyoruz, bizim kaynaklarımızdan bularak saldırmaktadırlar ki bu konuda da, “Müslüman alimlerin objektifliği” adlı yazıya bakılabilir.) Muvafakatı Ömer konusuna ise, ‘Kuran ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar’ adlı yazıda, ‘Hz Ömer’den alındığı iddiası’ başlığı altında değindik!

Başa önersek, İçki, hicretin 4. yılında haram kılınmıştır. İçki’nin haramlığı hakkında, Mekke’de bir ayet, Medine’de 3 ayet inmiş ve bu kademeli haram kılma metodu ‘başarılı’ olmuştur! Amerika 13 yıl (1920-1933) boyunca hem de her türlü polisiye tedbire rağmen içki yasağını başaramadı! 250 milyon dolar masraf ve yüzlerce idam ve binlerce hapis ve yüz milyonlarca dolar para cezasına vs. rağmen! Kuran, 13 yıllık işkence döneminden sonra azıcık ümmetin nefes aldığı Medine döneminde 3. yılında bu yasağı ilan ediyor ve tamamen başarılı oluyor.
 

     Polisiye tedbirler ile ABD’de içki yasağı ve sonucunu ile İslam’ın tedricen uyguladığı eğitim ile sonlanan içki yasağı ve sonuç!
 

 

Ateistin iddiasının tuhaf bir diğer bölümü olan, sanki efendimiz de ( Haşa) içki içiyordu da kendi bırakamadığı için içkiyi yasaklamadı şeklinde alttan verdiği mesajı ne müşrikler ne oryantalistler hiç bir zaman dile getirememişlerdir, bu da ateiste nasip (!) oldu…

Bu ayet inince efendimiz – bak bu söz hadis, yani bu defa ayet yani Allah değil, efendimiz konuşuyor ve ayeti ‘beyan’ ediyor: “Muhakkak ki Allâh; içkiye, onu sızdırana, sızdırıldığı yere, içene, içirene, taşıyana, satana, satın alana, bedelini ve kazancını yiyene lânet etmiştir!” buyurdu. (Ahmed, I, 53; II, 351; Nesâî, Eşribe, 1-2; Hâkim, II, 305/3101); “Sarhoşluk veren her şey haramdır. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.” (İbn-i Mâce, Eşribe, 10; Nesâî, Eşribe, 24, 48); “İçki her kötülüğün başıdır.” (Ahmed, V, 238); “Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kimse, üzerinde içki bulunan sofraya oturmasın!” (Tirmizî, Edeb, 43/2801)

TOPLUM ARTIK HAZIR OLUNCA Ayet indi ve , “Medîne sokaklarından içki aktı.” (Buhârî, Tefsîr, 5/11) Hedef on ikiden vuruldu ve sahne kapandı!

‘Kuran’ yani Allah azze ve celle, Mekke de toplum hazır değilken yasaklama ayeti inse ve o anda herkes bırakmasa bu İslam düşmanları ne yazacaktı? Medine’de ilk üç sene içinde yasaklasa ve içki Medine sokaklarında akmasa idi ne diyeceklerdi? Aktığında dediklerine dikkat!

Kafirler ( Hıristiyanlar da dahil ateist, agnostik, deist, nihilist, misyoner ve oryantalistler) İslam’a saldırmak konusunda hiç bir hususu, konuyu atlamazlar, onlar için hak, doğru, adalet gibi hususlar önemli değildir, temel metotları ‘çamur atmak’tır! Kime tutarsa!

Tutmasın! Zaten tutmadı, tutmuyorda…

 

 

 

 "Mucizelere inanmakta zorlanıyorum. Bilime aykırıymış gibi geliyor. Mesela Hz. Yunus balığın karnında nasıl yaşadı? Ashabı Kehf nasıl 300 yıl uyuyabildi? Hz. İsa nasıl ölüyü diriltti? Hz. Peygamber parmaklarından nasıl sular çıkarttı? İşte bu mucizeleri anlamakta zorlanıyorum ve zihnim bunların bilime aykırı olduğunu söylüyor."

Cevaben: Bence, siz akla ve bilime taşıyamayacağı yük yüklüyorsunuz! Bilim, zamanla kendini inkar üzerine kurulmuş teoriler silsilesidir. Bu konuda, " Bilim yanılmaz mı?" adlı yazıyı özellikle tavsiye ederiz.

Mucizeler, bilimin - Eğer mümkünse - varacağı son noktanın adıdır. Şahsi kanaatim, Rabbimiz mucizeleri de, tabiat kuralları dediğimiz kurallara bağlı olarak gerçekleştirdiği yönündedir. Temel sorun, şu anki az bilgimiz ile mucizenin vardığı son noktayı kavramaya çalışıyor olmamızdır; Halbuki arada büyük boşluk bulunmaktadır!

Bazı mucizelerin 'kıyas yolu ile' açıklaması için, 'Parapsikoloji' ilmini tavsiye ederim. En nazında ufuk açıcı bilgiler mevcut bu bilim dalında! Yunus peygamber konusunda, yıllar önce, yanlış hatırlamıyorsam, zafer yayınlarında çıkan 'gerçeğe doğru' serisinde okuduğum bir gerçekleşmiş olayı size örnek verebilirim. Adı, yılı vardı olayın. Balina avcı gemileri bir balinayı yakalıyor, kesiyorlar, içindeki insan canlı yaşıyordu. Ashabı Kehf olayını, ben solucan delikleri ile veya izafiyet ile anlamaya çalışıyorum. Hz İsa'nın ölüyü diriltmesi konusunda açıklama yapamam, zamanla; ruh çıkmayınca, elektroşok ile yaşama dönme ile belki, açıklanabilir olay. Mesela, Hz Musa'nın elinden attığı sopanın yılana dönüşmesi veya Hz Meryem'in hamile kalması: 'Bence', Yılan da, sperm de toprağın şekil değiştirmiş halidir. Nasıl ki, çamuru tohum, meyve ve sebzeye çevirir, otu yiyen inekten et/süt elde ederiz, arı çiçekten bal yapar...Hayvansal veya bitkisel olsun tüm gıdaların özü/aslı topraktır. İşte sopa da toprağın bitki, yılan ise hayvan olmuş halidir. Allah aradaki aracıları ortadan kaldırıp, alıştığımız sıralamadan çıkararak direk birini diğerine çevirmiştir; çünkü hepsinin özü aynıdır. Bunun gibi Hz Meryem'in de yediği gıdalar sperm'e dönüşüp, rahmine, vasıtasız ulaştırılmış 'olabilir!' Tabii ki, en doğrusunu Allah bilir.
Hz resul'ün parmaklarından çıkan su meselesi, parapsikoloji ilmi ile rahatlıkla açıklanıyor. Bu konuda bir sürü örnekler var. Ama burada mucize ile keramet veya istidrac kavramlarının içeriklerinin iyice anlaşılması ve farklılıklarının bilinmesi gerekiyor... Ama her halükarda, adı üzerinde, insanı aciz bırakan şeye muCiZe denir!
Bilim zamanla dini daha iyi anlayıp, kavramamıza yardımcı olacaktır, kanaatindeyim. Ama onunda kapasitesi, sınırı var. Belki, "İslami emirler ve hümanizm" adlı yazıdaki bilgiler konuyu anlamlandırmada yardımcı olabilir. Bazı şeyleri de ahirete bırakmalı ki, İMAN olsun, yoksa bilim olsa imtihanın sırrı kalmaz! En azından evrimden daha bilimseldir, mucizeler ;)
Selam ve dua ile


 

Abi sana bazı sorularım olacak cevaplandırırsan sevinirim.  ...'e soru gönderiyorum fakat kitap ismi veriyor. Soruyu cevaplamıyor bile. Tek sorabileceğim sensin.


1- İbn-i Sina, Biruni ve Ebu Razi 'nin deist olduğu ve İslam'ı eleştirdiği söyleniyor? Sürekli dillendiren bir olay çünkü.

Onlar İslam filozoflarıdır, tüm görüşlerini Kuran ve hadisle çerçeve belirlemişlerdir. Mesela, İbni Sina örneğinden hareket edelim, ahirette yeniden dirilişi ( İbn Sîna, Risale Edhaviyye fi Amr al-Maad,  s.36-44); vahyi ( Fî aksami’l-ulûmi’l-aklîyye, Tis’u resâil fî’l-hikme ve’ttabiîyyât içinde, Dârû’l-kabes,  s. 85-86, 91; Kitâbu’ş-şifâ, Metafizik II/180-194) kabul eder. İçerik olarak farklı yorumlamak insanı dinden çıkarmaz. Yani ahirette diriliş var ama şöyle olacak veya Kuran'daki şu ayet veya Allah'ın şu sıfatını ben şu şekilde anlıyorum demek küfür değil, aksine iman edildiğinin ispatıdır; farklı anlayış zaten İslam tarihinde mezhepler şeklinde ortaya çıkmıştır ve bu farklılıklar da birer zenginliktir!

İslam tarihinde nasıl ki, imamı Buhari ile Ebu Hanife veya tasavvufçular ile felsefeciler, tarihin belli dönemlerinde birbirleri ile 'fikri' mücadele girmişler,o hengame içinde birbirlerine, günümüzde abartılı gözüken yorumlarda bulunmuş iseler ama günümüzde hepsi nasıl özümsenmiş ve içselleştirilip benimsenmiş ise aynı durum bu filozoflar için de geçerlidir! Bizzat günümüzde de aynı şeyler yaşanmamakta mıdır? Bazı İslam alimleri, evrimin İslam'da olduğunu günümüzde iddia etmektedir. Bu durum onların kafir olduğunu değil, ayetleri farklı yorumladığını gösterir. 500 sene sonra, ' onlar evrimci idi, onlar ateist idi.', diyen mutlaka çıkacaktır, ama bu bir gerçeği değiştirmeyecektir: Tüm İslam filozofları aklını Kuran ve sünnet sınırları içinde,  'serbestçe' kullanmış, Mümin insanlardır!

Eskiden olduğu gibi günümüzde de, her ikisi de İslamî sınırlar içinde hareket eden farklı yorumlar arasındaki münakaşadan,  mücadelesinden faydalanacak ateistler mutlaka çıkacak ve o İslam filozoflarını, kendileri gibi dinsiz; Hıristiyanlar ise onları gizli Hıristiyan  olarak eklinde göstermeye çalışacaktır. Oryantalistler bunu geçmişte yaptılar ( Şu an özetini hazırladığım, Jack Goody tarafından yazılan, ' Avrupa'da İslam' adlı kitapta bu görüşlere örnekler verilir ve daha sonra yazar tarafından bu fikirler reddedilir), ateistlere de günümüzde yapmaktadırlar ama sonuç asla değişmez, onlar sadece Allah'a değil, Kuran'a ve İslam'a iman etmiş fikir insanlarıdır. Kimse boşuna uğraşmasın, Gazali de Müslüman ve bizdendir,  felsefeciler de!

 2- Huri, Gılman ve nebe 33 ayetinin açıklamasını bulamadım. Özellikle Huri ile ilgili çok spekülasyon yapılıyor. Kimisi cinsiyet belirtmez derken, kimisi erkeğe verilen kadın, kimisi de sohbet arkadaşı diyor. Açıklarsan sevinirim.

Huri ve gılman; ahiretteki hizmetçilerdir! İnsanlar sanki cenneti garantilemişlerde, detayları merak ediyorlar, şahsen ben mizan ve cehennem ve tabii cennet üzerinde daha fazla kafa yorulması gerektiğini düşünüyorum. Gitmeden, içeriğini 'kesin olarak' bilemeyeceğimiz şeylere, bence, fazla kafa yoruyoruz. Onlar hizmetçidir, detay, Allah'ın keremi ile, gidebilirsek inşallah, gidince göreceğiz! Bazı şeyleri de ahirete bırakalım!

Nebe, 33. ayete gelince:  'Kevaib', kelimesini Mâverdi, 'bakire olan kadın' anlamında kullanır. Ama ben bu ayette, 'Gencecik yaşıt kızlar' şeklinde de tercüme edilen," وَكَوَاعِبَ اَتْرَاباً " cümlesini iki şekilde yorumlamaktayım. Birincisi, ahiret günü, 'cennette', muttaki Müslümanlar için özel yaratılacak olan bu kadınlar, dünyadaki kadınlardan çok farklı olacaklardır. Onlar, 'cennette yaratılmış' hurilerdir. Dünyadaki gibi bir annenin rahminden doğan ve zamanla büyüyen canlılar değillerdir. Tıpkı Hz Adem ve Havva gibi, anne ve babasız yaratılacaklardır. Cennet, dünya ile kıyaslanamayacak bir mahiyette yaratılan, huri, gılman, nimetler ve özel mekanlarla dolu bir yerdir. Ahiret hayatı da dünyadan farklıdır; orada ölüm yoktur ( Tevbe, 72; Taha, 75; Zuhruf, 71; Enbiya, 102); İnsanların canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. (Zuhruf, 71) Cennette kin yoktur (Hicr, 47) Yorgunluk yoktur (Hicr, 48) Salih kullar için, Cennet`te hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler vardır. (Tâc, el-Câmiu li`l-Usül, fî ahâdisi`r-Rasul, V/402) İnsan gözünün her hoşlandığı şey orada bulunacaktır (Kütüb-i Sitte, XIV/431) Cennette Allah (cc), "Salih kullar için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırlamıştır (Kütüb-i Sitte-14, s. 4419/1) Bunlar gibi, Kevakib şeklinde ifade edilen kızlar da, dünyadakinden çok farklı özelliklere sahip olacaktır: ' Yetmiş hulle giydikleri halde, birbirlerini örtüp gizlemezler, öyle ki bacaklarındaki ilikleri görünür.' (Buharî, Bed’u’l-halk,8; Müslim, Cennet, 14; Tirmizî, Kıyame, 60) Kısaca dünyadaki kadınlar, erkekler ve dünya ortamı ile kıyaslamak bizi yanlış yerlere götürür. Ortam, şartlar ve dolayısı ile muhataplar da farklı, olacaktır! Ünlü hadis ve fıkıh alimi Beyhekî şöyle demektedir:" Cennet nimetleri ile, dünyadakiler arasında yalnız isim benzerliği vardır."

Diğer yorum ise, 33. ayetin öncesine, 32.ayete ve sonrasına, 34. ayete bakınca daha net ortaya çıkmaktadır: 32. ayet: "Bahçeler, üzüm bağları."; 34. ayet: "Dolu kadehler" aradaki 33. ayetin kelimelerini tek tek ele alalım: İlk kelime, Kevaib: 'Ke’be' kelimesinin çoğuludur. Ke’be, “yuvarlak-tümsek” manasına gelir. Buna göre, bu kelime bir önceki ayette geçen, İneb’in sıfatı olup, 'birbirlerine benzeyen, denk üzüm tanesi' manasına da gelebilir. Zaten 33. ayetin ikinci kelimesi olan 'Etrab' kelimesinin bir diğer anlamı da, 'denk' demektir. Şimdi, Nebe suresinin 32, 33 ve 34. ayetlerini bir arada okuyalım: 32. ayette “Onlara bahçeler, üzüm bağları var.” denilmekte, 33. ayette bu üzüm bağlarında bulunan üzümlerin birbirine denk olan büyüklükte üzüm taneleri olduğu sıralanmakta ve 34. ayette ise, “Bu üzümlerle dolu kadehlerden bahsedilmektedir.Görüldüğü gibi 32,33 ve 34. ayetleri bir arada okuyunca, ayetler daha bir iç içe anlam kazanmakta, birbirini tamamlamaktadır.

3- Bir de nesh konusu var. Şu an ki kuran metninde nesh olunmuş ayet var mı? Eğer varsa bu çelişki olmaz mı?
Nesh, kademeli, aşamalı geçiştir. Bunu en güzel, içkinin yasak olması hakkındaki ayetlerde görebiliriz. 'Kuran'da çelişki yoktur' başlıklı yazımızda bu konu ele alındı, Nesh Konusu başlıklı yazı ve devamı. Ayrıca, 'Kuran ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar' adlı yazıda da, 'Medine döneminde Allah anlayışında değişiklik meydana getirdiği iddiası' başlığa bakılabilir.

 
4- Peygamber efendimizin 40 yaşına kadar adının aslında Abu'l Qasım (Kasım) olduğunu, diğer dinlerde kutsal sayılan Muhammed ismini kendine verdiğini ve İslam tarihinin geriye dönük yazıldığını söylüyorlar... Bu iddia, klasik oryantalist iddianın tekrarıdır. Bu konuda, 'Oryantalist Leone Caetani'nin İslam Tarihi'ne reddiye' adlı yazıya bakılabilir.

5 - Bir de peygamber efendimizin cenazesinin 3 gün ortada kaldığını ve cenazeye sadece 17 kişinin katıldığını söyleyenler var.

Öncelikle asla 'ortada kalma' gibi bir durum söz konusu değil. İkincisi 3 gün değil, bir gün! ( İbn İshak, 4/306-309; İbn Sa'd, 2/269; Belâzurî, 1/257 ) Cenazesini ise, önce erkekler, sonra kadınlar, daha sonra da çocuklar kılmışlardır. Çevre kabilelerden de insanlar gelerek Resulullah'ın cenaze namazını kıldılar. (İbn Sa'd, 2/292) Cenazeyi önce Haşimoğulları, sonra muhacirler ve Ensar kılmışlar. Daha sonra kadınlar, köleler gelip cenaze namazını kılmışlardır. (el-İstiab, 1/47)

Hayatlarını adadıkları, uğruna can ve mallarını feda ettikleri önder şahsiyet vefat etmiştir. Sahabe şoktadır ve bununla ilgili bir çok örnek mevcuttur. Hz Ömer, "Resulüllah ölmemiştir ve sağdır. Ona sadece Hz. Musa'ya ârız olan saika gibi bir saika arız olmuştur. Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim." (Tabakât, 2/266) diyecektir... Sonunda Hz Ebu Bekir, "Kim ki Muhammed'e tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed ölmüştür. Kim ki Allah'a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy'dır, ölümsüzdür." ( Tabakât, 2/268; Buharî, 3/95) diyerek sahabeyi sakinleştirmeyi başarmıştır. Bu şok ortada iken, ümmet içinde yeni Müslüman olanların karışık zihnî sorunları ve münafıkların Müslümanları bölme gayretleri de ortaya çıkınca, sahabe bunlarla uğraşırken, efendimizin cenazesine çok az kişi katılabilmiştir. Unutmayalım ki efendimizin etrafındaki bu kişiler, sadece can, mal değil tüm akrabaları, geçmişleri, inançları dahil, her şeylerini efendimize güvenerek feda etmiş insanlardır. O karışık ortamda bazı sorunlar oluşmuştur ama bu, ne sahabenin efendimize olan sevgisini veya itaatini sorgulamamıza neden olmamalıdır. Çünkü o sahabe efendimizden sonra, O'nun yolundan ayrılmayıp, çizgisini takibe devam etmiş ve davetini tüm evrene yaymış insanlardır. Unutmayalım ki tüm bu bilgiler, gizli saklı şeyler değildir, hatta bizzat sahabe ve sonraki nesil olan tabiin tarafından bize kadar ulaştırılmış, İslam tarihinden öğrenilmiş bilgilerdir. Tarih ise, ibret ders alma yeridir, hataları tekrar etme nedeni değil!                          

Konuyu Prof. Adnan Demircan tarafından yazılan, 'Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru' adlı eserden bir alıntı ile bitirelim: Hz Peygamber, Pazartesi günü öğle vakitlerinde vefat etmiş ve defni salıyı çarşambaya bağlayan gece gerçekleştirilmiştir.  ( s. 275) Allah resulü için herkesin birlikte cenaze namazını cemaatle kıldırdıkları bir tören düzenlenmemiştir. Bunun yerine vefat ettiği yerde insanların onu ziyaret etmesi sağlanmıştır. Bu da defin işleminin kısa bir süre gecikmesine sebep olmuştur. Allah elçisinin cenazesinin bir gün gecikmesinin sebepleri arasında, Hz Peygamberin defni ile ilgili sürecin nasıl yürütüleceği hususunda Müslümanlar arasında görüş farklılıklarının olması ve Hazreti peygamberin nereye defnedileceğinin netleşmemiş olması gibi etkenlerde söz konusudur. ( s. 277)