Ana Sayfa İrtibat Amacımız    Ateist, Oryantalistlere Cevaplar       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
Ateizm Yanılgısı 2

                  "Delilerin götürdüğü yere gitmek istemeyen maksadı, kendi istediği yere gitmektir." ( s. 67)

Önsöz
Richard Dawkins başta olmak üzere, ateistlerin bilimsel içeriğe sahip olmadığı gibi kitaplarının hemen her yerlerinde yayılmış olan hakaret edici ve kural dışı vuruşlar içeren üslup dikkat çekmektedir. ( s. 9) Materyalist ve seküler eğitim sürecinden geçirilen zihinler, bilimsel bilginin artmasıyla tanrıya olan inancın ve ihtiyacın ortadan kalkacağını düşünmüşler ama görünen o ki, bu beklentileri pekte gerçekleşeceği benzememektedir. ( s. 10) İnsanlık tarihinde asıl problemin şirk ve tevhitten satma noktasında düğümlendiği görülecektir.  ateşte hitap edebilmek için problemi Salt bilim ve Felsefe düzlemi içinde ele alma zorunluluğu doğmaktadır. ( s. 11) Bilimsel gelişmeler ateizmin değil teizmin lehine işlenmeye başlamıştır. Ateistler bilimsel verilerin ve delillerin götürdüğü yere gitmek yerine, kendi gitmek istedikleri tarafa yönelmeyi seçmişlerdir. Tanrı inancının göz ardı edilmesini sağlamak için bilimsel önermelerin 'öznesiz/' bir yapanı olmayan' yapı içinde sunulmakta, muhatapların zihninde 'kendiliğindenlik' izlenimi uyandırılmaktan ve hatta dayatılmaktadır. Tabii ki kişisel bir tercih olarak herhangi bir şahsın ateizmi seçme hakkı vardır. Ancak bu tercihini bilimsellik kılıfı altında sunarak insanları yanıltma hakkı yoktur.


Giriş
Allah'ın var olup olmamasından insanın dünya görüşü kökünden etkilenmekte, hukuk, iktisat, bilim ve günlük faaliyetler gibi hayatın tüm alanlarında kendisini göstermektedir. İnsanın bu evrendeki yeri ve değeri nedir? Rastlantı sonucu mu insan ortaya çıkmış anlamsız bir varlık mıdır? ( s. 19) Ateislerde pek gruba ayrılırlar. ( s. 18) Yalnız teistler değil ateistlerin çoğu (Marx-Engels başlamak üzere) agnostizmi tutarlı ve geçerli bulmamaktadırlar. Pozitivist felsefe sürecinde ateizmin atak yaparak ön plana çıktığı görülür. Materyalist algılayış biçimi en büyük darbeyi en çok güvendiği yerden, yani bilimden almıştır. Kuantum teorisi ve evrenin zannedildiğinden çok daha kompleks olduğunun fark edilmesi gibi yeni bilgiler varoluşu açıklamada maddeyi referans almanın yeterli olmayacağını göstermiştir. ( s. 19) Önyargısız ve saf bir bilim anlayışından ve objektif net verilerden hareket ederek insanı her anlamda tatmin edecek şekilde ateizme ulaşmanın imkanı yoktur. Buna rağmen ateizmde karar kılmanın tek sebebi, daha düşünmeye başlamadım evvel 'tanrının yokluğunu' bir veri olarak kabul etmeleri ve bunu takiben bilime kendi inançlarını doğrultmaya çalışmalarıdır. ( s. 20)

Nietzsche'nin 'Tanrı öldü' derken, kilisenin 'insan-tanrı' olarak takdim ettiği şeyi kast ettiği unutulmamalıdır. Tevhid inancına göre insan tanrı zaten hiçbir zaman var olmamıştır. Bu tanrı kilisenin ürettiği tanrıdır ve böyle bir tanrı anlayışının ölmesi zaten gerekmektedir. ( s. 21)  Maddeci düşüncenin din algılamasını şöyle ifade edebiliriz: Din insan zihninin ürünüdür. İnsan, tabiat karşısındaki acizliği ve korkaklığı sebebiyle doğaüstü bir varlığa dayanma mecburiyetinde kalmıştır. Teknolojinin ilerlemesiyle insan tabiat üzerinde hakimiyet kurdukça tanrı algısı ortadan kalkacaktır. Dinin toplum hayatında görünür hale gelmesi, dinin halkı istismar etmesi anlamına gelir. Bu zihniyetin, dini psikolojik bir sorun, yanılgı olarak tanımlamaya çalışması tarihsel olarak yanlışlanmış bir düşünce tarzıdır. A. Comte bunu üç hal kanunu ile açıklamaya çalışmıştır. Ona göre insanlık son dönemiyle birlikte dini değerlerden tamamen ayrışarak yetkinliğine ulaşacaktır. Ancak 21. Yüzyıl'da bile dinin hem kişisel hem de toplumsal bağlamda son derece etkin bir rol oynadığı görülmektedir. Comte'un hayatının son zamanlarında kendi pozitivist anlayışı ile çelişen bir insanlık dini peşinde koşması bu düşüncenin gerçekle örtüşmediği ortaya koymaktadır. ( s. 24) Semavi dinlere karşı olanların modern tapınma türleri icat etmeleri, bazılarının meditasyon ve benzeri yollarla ruhlarındaki açlığı giderme çalışmaları metafiziğin insan hayatından soyutlanamayacağını göstermektedir. Dini değerlerin yanı sıra siyaset, iktidar, zenginlik, insan hakları, kadın, demokrasi, bilim gibi pek çok kavramın çeşitli şekillerde istismar ettiği edildiği görülmektedir. Peki bu değerlerin toplum hayatından tecrit edilmesi ve sadece vicdanlarda yaşatılması neden teklif edilmemektedir. ( s. 25) Hawking, "Evren hakkında daha fazla şey keşfettikçe evrenin 'mantıklı kanunlarca' yönetilmekte olduğuna dair daha fazla şey keşfederiz." (Hawking, Zamanın kısa tarihi,  s. 175) derken, Paul Dirac, "Tanrı üst düzey bir matematikçidir ve evreni yaratırken ileri düzeyde matematik kullanmıştır." ( The Evolutian, Scientific American 208, sayı: 5) görüşünü dile getirmektedir. Gazali, bugünkü anlamda filozofları değil eski Yunan'ı ve onun taklitçilerini eleştirmektedir. Gazali'nin bunun için felsefe yöntemini kullanılması da ayrı bir dikkat çekici husustur. Karşı çıkılan felsefe diye sunulan Aristo metafiziğinin, dinin ontoloji ve kozmolojisinin yerine ikame edilme çabasıdır. ( s. 30) Ateistlerin teistlere yönelttiği diğer bir eleştiri, inanç sahibi olmak bilgiye ve akla dayalı bir mesele olmayıp, sadece bir tercih sorunudur, yaklaşımıdır. Kelam ilmi mahiyeti ve dini anlayışın araştırmaya teşvik eden Kuran'daki akletme, tedebbür, düşünme ve tabiatı incelemeye yönelik ayetlerinden bu yaklaşımın yanlışlığı kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Ateistlik argümanların bilimsellikten son derece uzak olduğu açıktır. Evrenin Yaklaşık 15 milyar yaşında olduğu yani ezeli olmadığı bilinmektedir. Ateizmin, tanrının var olmadığına inanmak şeklindeki yaklaşımının da bir inanç olduğu göz önünde alınmalıdır. Acaba ateizmin iddiaları ne derece akla, mantığa ve bilimsel verilere uygunluk göstermektedir? ( s. 31) İslam'da esas maksat araştırarak imana ulaşmaktır. Tahkiki iman; akıl ve ilim kullanarak bilme halidir. Ateistler insanlara neye inanıp nelere inanmamaları gerektiğini söylemek konusunda kendilerini yetkili görmektedirler. ( s. 33) Ateist, herhangi bir manevi değere sahip olmadığından her şeyini maddeye ve dünyaya bağlamak zorundadır. ( s. 34)   Dawkins, Tanrı Yanılgısı'nda, 'yaşamın kaynağını hayati önem taşıyan koşulların ortaya çıkmasını sağlayan kimyasal olay veya olaylar dizisine bağlar.' Bu kimyasal olayların nasıl ve niçin başladığına dair açıklama yapmaz ve  okuyucusunu zeka özürlü yerine koyar. Eğer bu tarz bir metotla düşünmeye başlarsak, tek boynuzlu atlar veya gençlik iksiri gibi şeylerin şaşırtıcı ölçüde imkansız olsa da meydana gelebileceğini kabul etmemiz gerekir. ( s. 37) David Ruelle, Rastlantı ve Kaos isimli kitabında şöyle der: "Evrende oldukça büyük bir rastlantısallık vardır. Günün birinde evrende yaşam ortaya çıkmıştır. Nasıl olduğunu tam olarak bilmiyoruz. 'Küçük genetik iletiler' kendilerini gelişigüzelliğe uydurmayı başardılar. Daha sonra bir araya gelip yeniden düzenlenmiş iletiler oluşturmayı 'öğrendiler.' Bunun sonucu olarak da genetik iletiler evrendeki düzenin bir bölümünü 'kendi amaçları' için kullanma olanağına kavuştular. Bir süre sonra yaşamın zeki adını verdiğimiz yeni bir öğesi ortaya çıktı." (Ruelle, Rastlantı ve Kaos, s.151-158) Yaşamın özünü oluşturan genetik ileti ne demektir? Bu iletiler hangi bilgi bilinç ile hangi amaç için deneyip durmaktadırlar? Zeka nasıl ortaya çıkmıştır? ( s. 38)

Cevaplanmamış olan felsefeyi soru şudur: Bu kadar akılsız bir evren nasıl olur da üzgün amaçları, üreme kabiliyetleri ve "kodlanmış kimyaları" olan varlıklar yaratabilir? Hayatın ve bilincin maddeden hareket ile açıklanmaya çalışılması üzeri örtük bir inancı içermektedir: Canlılık ve bilinç maddede içkin olarak mevcuttur! Aslında bu inanış soyut bir tanrı anlayışını çok gerilerde bırakmaktadır. Ben varım. Bu "Ben kimdir?" , "Nerededir?" Varlığınız (siz) belirli bir beyin hücresinde veya vücudumuzun herhangi bir bölgesinde yer almaz. Vücudunuzdaki hücreler sürekli değişir ve "siz" yine de aynı kalırsınız. ( s. 41) "Var olduğumu nasıl bile bilebiliyorum?" sorusuna bir profesörün verdiği ünlü cevap, " Peki bu soruyu kim soruyor?" olmuştu. Benlik, bizim olduğumuz şeydir, sahip olduğumuz değil. ( s. 42) "Bilgisayarın yaptığı şeyi 'anladığını' söylemek, bir akım kablosunun hür irade sahibi olduğunu ya da bir DVD çalarım çaldığı müziği anladığını ve ondan keyif aldığını söylemek gibi bir şeydir." ( Anthony Flew, Yanılmışım Tanrı Varmış, s. 168) Düşüncenin belirli bir sinirsel etkileşim olduğunu söylemek, adalet fikrinin kağıt üzerine yazılmış birkaç şeyden başka bir şey olmadığını iddia etmek kadar anlamsızdır. ( s. 44)

Varlık hakkında cevaplanması gereken belki de en önemli ve en derin sorunun "Hiçbir şeyin var olmaması mümkün iken, için bir şeyler var?" olduğunu söyleyebiliriz. Ateist bilim adamları,  "bilim niçin değil nasıl sorusu ile ilgilenir" derler. Teist açısından bakıldığında niçin sorusu amaçlılığın olmasına işaret etmesi sebebiyle çok anlamlı ve akla uygundur. Diğer taraftan, teistik açıdan nasıl sorusu evrenin işleyişi ne ışık tutması itibarıyla tanrının sanatını ifade etme açısından son derece önemlidir. Niçin sorusunun cevaplanmaması, nasılın anlamını ve önemini göz ardı etmeye yönelik bir girişimdir. ( s. 46) Barrow, "fiziksel kanunların niçin bizim gözlemlediğimiz değer ve özelliklere sahip oldukları sorusu devam edecektir." demektedir. ( Barrow, The Anthropic, s. 523)

Comte'a göre üç döneme ayırdığı insanlık tarihinin birinci evresi olan teolojik evrede, insanlık doğada cereyan eden olayları tanrı ve ruh gibi doğa üstü nedenlerle açıklamıştır. İkinci dönem olan metafizik evrede ise olaylarının nedenlerini soyut bir biçimde de olsa yine doğada aramıştır. Hayal yerine aklını kullanmaya başlamıştır.  Üçüncü dönem olan pozitif evrede ise insanlık deneyle doğayı anlamaya çalışmıştır. Comte, insanın olgunlaşmasını dinden uzaklaşmasına bağlamıştır. Son yüzyılda dinden uzaklaşan, onunla savaşan toplulukların ne duruma geldikleri ve neler yapabildikleri, dünyamızı ne hale getirdikleri ortadadır. ( s. 52) Materyalizme göre evrendeki tüm denge ve düzen bir tesadüfün ürünüdür. Astronomi ve biyolojideki yaşanan gelişmeler, ateist dünya görüşünü temelinden çökertmiş durumdadır. Bilim evrende son derece açık bir tasarımın ve hassas bir düzenin var olduğunu keşfetmiştir. Materyalizm, maddenin yaratılmadığını, hep var olduğunu iddia etmektedir. ( s. 53) Pozitif (Nietzsche, Freud, Marx gibi) ateistler tanrı inancını çürütmeye çalışmakla kalmamış, inançsız bir toplumun hayalini de kurmuşlardır. ( s. 54) Tanrıya inanmak fıtrata/yaratılışı ait bir özellik olduğu için, kasıtlı bir tahribat yapılmadıkça insanın imanlı olması onun doğal halidir. Materyalist bir kişi bir tanrının varlığının itiraf etmemekle beraber onun yerine koyduğu 'tabiat', 'madde', 'zaman', 'evrim',  'tesadüf' gibi tanrı fonksiyonunu icra edecek başka şeylere yer vermek zorunda kalmaktadır. İnançlıların tanrıya affettikleri özelliklerin birçoğunun ateistler tarafından maddeye havale edildiği görülmektedir. ( s. 55)

Ateistlerin bazı yanılgıları şunlardır: Teistin, tanrının bilimsel anlamda incelenebilir ve gösterilebilir olduğuna dair bir iddiası yoktur, tam tersine teist, tanrının mahlukattan yani yaratılandan herhangi bir şeye benzemediğini ve yaratılandan ayrı olduğunun altını çizer. Sanat, edebiyat, müzik, resim, tarih gibi alanlarda bilimsel bilginin onayına başvurulmaz. Benzer şekilde, tanrının da deney veya gözlem gibi bilimsel incelemeye konu olması beklenemez. Madde cinsinden olan ve deneye maruz bırakılabilir bir varlığın tanrı olarak kabul edilebilmesi gerçekten çelişik görünür. Tanrının varlığına dair pek çok bilimsel destek söz konusudur ancak, tanrının özellikleri, nitelikleri, maksadı, insan ve evrenle olan ilişkileri gibi meseleler bilimin faaliyet alanının dışında kalır. ( s. 56) Sorun, bilimsel açıklama perdesi altında ateistik yorumlara ve sonuçlara ulaşılmaya çalışması ve bunun bir dayatmaya dönüşmesidir. Evrenin işleyişini sağlayan kuralları koyan tanrıdır. İlahi dinleri gönderen de tanrının kendisidir. Her ikisi de aynı elden çıktığına göre, aralarında bir çatışma ve çelişki olması mümkün değildir. Aynı kaynaktan gelen bilgilerin birbiriyle zıt konumda olması beklenemez. ( s. 57)

Agnostikler, "Metafizik argümanların doğruluğunu ya da yanlışlığını tespit etmek mümkün değildir. Bilgimiz başlangıç problemini çözmeye yetmez." demektedirler. ( s. 59) Ateistten beklenen şey, tanrının yokluğunu göstermesi değil var olduğunu bildiğimiz şeyin ( evren ve içindekiler ) var olma sebebini ve nasıl ortaya çıktığını akla uygun bir şekilde açıklamasıdır. ( s. 62) Ateiste düşen görev, tanrı inancına sahip olanların ileri sürdükleri delilerin yetersizliğinden veya başarısızlığından fayda beklemek değil, kendi ateistlik delillerini ortaya koymak olmalıdır. Ateistlerin, evrenin ezeli olduğu şeklindeki iddiaları, Russell'in kutsal demlik örneğine daha uygun düşmektedir. ( s. 63)

Din ve bilim ilişkileri
"Bilgi ve bilimin yanı sıra, din, modern çağda da, önemli bir güç olmaya devam etmektedir." (P. Davies, Tanrı ve Fizik, s. 1-8) Evrim teorisi, yaşam zamanla bilinçsiz maddeden türemiştir, iddiasındadır. Newton, evrenin işleyişini mekanik bir yapı ile açıklamaktadır. Bu tür, maddenin kendisine dayalı açıklamalar, dinlerin sunduğu tanrının varlığı ve evrene müdahale ettiği düşüncesine alternatif olarak kullanılmıştır.( s. 70) Pozitivist ve materyalistlere göre bilim; aklı, özgür düşünceyi, aydınlığı, bilgiyi, deney ve gözlemi olgusal olaylara dayanmayı kısaca, 'gerçeği' araştırır. Halbuki metafizik; dogmaları, batıl inançları temsil eder ve benimser. Dolayısıyla insanlığın ilerlemesi ve kurtuluşu için bilimden başka sarılacak bir şey yoktur. ( s. 72) -Halbuki aslında İslam, bilimin varacağı son noktasındadır. Bu konuda, "İslam ve bilim, Müslümanlar ve bilim, Avrupa Rönesansçı ve İslam, İslamî emirler ve hümanizm" gibi yazılara bakılabilir.-

Descartes, din ile ilmin birbirinden bağımsız olduklarını ileri sürer. İlmin kendine mahsus bir alanı vardır: Tabiat. Kendine ait aletleri vardır: Matematik ve deney. Din ise, birtakım inanç esaslarına dayanır, iddiasındadır. ( s. 75) Bilimi tek yol gösterici kabul edenler, kendi bakış açılarının oldukça mantıklı ve tutarlı olduğundan emindirler. ( s. 76) Halbuki bilim devamlı değişmektedir, bu konuda, " bilim değişmez mi?" adlı yazımıza bakılabilir. Einstein'ın görecelik teorileri mekanik nedenselliğin yetersiz kalmasına yol açmıştır. ( s. 77) Ateistin temel argümanı, bilimsel gelişmenin dini inanışları zayıflatarak ortadan kaldıracağı yönündedir. Halbuki tarih, bilimin sunduğu imkanların tanrı inancını kuvvetlendirici bir etki yaptığını ortaya koymuştur. Bunun en bariz örneği August Comte'un üç hal kanunudur. Bilim netice itibari ile evrenin kanunlarını ve işleyiş biçimini ortaya koyma çabası olduğuna göre, yani kaostan ve tesadüflerden ziyade, verili düzeni keşfedeceğine göre teistin bu sonuçtan rahatsız olacağını düşünmek yanlış olacaktır. Tanrının özelliklerinin bilimsel incelemeye konu olmadığı ortadadır. Çünkü tanrı evrenin bir 'parçası' değildir. Ateistler Tanrıyı herhangi bir nesneyi inceler gibi ele almak ve masaya yatırmak konusunda ısrar etmektedirler. Tanrı test edilebilecek bir nesne değildir. Aslında zamanla, mekanla sınırlı, görülen, tutulan ve ölçülebilen bir varlık nasıl tanrı olabilir? ( s. 79)

Bilimsel bilginin elde edilmesi başka bir şey, bu bilginin ortaya çıkmasını sağlayan düzenin niçin ve niçin ve nasıl var olduğunu sorgulamak başka bir şeydir. Teist, hiçbir şekilde bilinen fiziksel kanunlara itiraz etmemektedir. Burada tartışma konusu olan şey tabiatın işleyişi değil, kökeninin ne olduğudur.  Maddenin, kendi kendini idare edecek kanunları belirlemesi iddiası, maddeye 'hâkim' sıfatının yakıştırılmasını gerektirir ki bu bir tür bâtıl ve ilkel inanç olur. Kanunların maddeyi belirli bir şekilde davranmaya zorlaması beklenemez. Matematik formülleri, bir matematik sorusunu çözemez, ancak bir uygulayıcı kişi çözebilir. ( s. 81)  Mahkemede davalar kanunlara uyularak çözülür, hakim bunu neresindedir denilemez. Tanrı, ressam konumundadır, resme dahil değildir. Bir ressamın, kendi tablosunun içinde görülmemesi o resmin kendiliğinden var olduğu anlamına gelmez. ( s. 82) Ateistin anlamakta zorluk çektiği diğer bir mesele, bilime konu edilebilecek olan şeyin tanrının bizzat kendisi değil, yarattığı şeyler olmasıdır. Bir motorun şans eseri ortaya çıktığını savunmak bilimsel olurken bir mühendisin eseri olduğunu söylemek neden bilim dışı olsun? ( s. 83) Teistin dikkat çekmek istediği husus tabiat kanunları adı verilen düzenin kaynağına yöneliktir. Mekanik, dinamik, termodinamik vs. gibi fizik kanunlarını teist elbette bilmekte ve bunlara herhangi bir itirazı bulunmamaktadır. Teist şu dört sorunun cevabını istemektedir: Fizik kanunlarının kaynağı nedir? Neden başka bir kanun kümeleri yoktur da sadece gözlemlediklerimiz vardır? Nasıl oluyor da elimizde hiçbir özelliği olmayan elementlere hayat veren, bilinci ve zekayı yönlendiren bir kanunlar kümesi vardır? Neden hiçbir şeyin var olmaması mümkün iken, böyle bir evren vardır?

Tanrının varlığını kabul etmek, bilimsel metodolojiyi reddetmeyi zorunlu kılan bir şey değildir. ( s. 86) Maddenin bilinci olmadığına göre, tabiat kanunlarını kendisinin tesis etmiş olamayacağı çok açıktır. En azından maddenin bilinçli bir tasarımcı gibi davranmış olduğunu ileri sürmenin bilimle ve akılla bir alakası olamayacağı bellidir. Böyle bir evrenin ortaya çıkması bilgi, irade ve amaçlılık ister. Bu özellikleri ise maddede mevcut değildir. Maddenin kanunları ürettiğini söylemek hiç mantıklı görünmüyor. Madde ve kanunların ikisi arasında görülen uyumun kaynağı nedir? Fizik kanunlarının kökeninin ne olduğu sorusuna ateistin verdiğini nihai cevap 'maddenin davranışı böyledir' demekten ibarettir. ( s. 87) Garip olan iddialar silsilesi şöyledir: Tüm canlıları olduğu gibi insanı da yaratan maddedir. Madde insanı yaratıp, kendisinde bile bulunmayan canlılık, akıl, görme, duyma, çeşitli duygular ve bilinç gibi özellikleri insana vermiştir. Madde, insanı üreterek kendi davranışlarından ibaret olan tabiat kanunlarının sırlarının çözülmesini sağlamaktadır. Bu anlayışla, ezeli ve ebedi olan mutfak ilim ve hikmet sahibi bir tanrı yerine maddeyi koymaktan başka bir şey yapılmamaktadır. Neden kaos ve karmaşa yerine düzen ve bilimsel kanunlar var? Bilimsel kanunların var olması ve evrenin bilinen her yerinde aynı şekilde işlemesi bir açıklama yapılmasını zorunlu kılar. Bilimi mümkün kılan şey bu kanunların varlığı olduğuna göre, sözü edilen düzenin kökeni üzerinde düşünmekten kaçınılmamalıdır. (s. 88)

Tanrının hangi özelliklere sahip olduğu ancak kendisinin insanlara verdiği bilgiler bilinebilir. (s. 98) İnsan bilgisinin tanrıya bir nesne gibi masaya yatırmaya çalışması anlamsız bir çabadır. Tanrının anlaşılması doğrudan değil ancak dolaylı yollardan mümkün olabilir.  (s. 99) Hiçbir ateist yeryüzünde varoluşunun sebebini ve anlamını açıklayabilecek durumda değildir. Ateist anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde ne hayatın ne de ölümün (ve sonrasının) manası üzerine tatmin edici şeyler söyleyemez. Ateistin ileri sürdüğünün tam aksine akıl, bilinç ve anlama yeteneği insana tanrının varlığını kavrayabilmesi için özel olarak verilmiş şeylerdir. (s. 100)  Ateist kendisinin bilimsel olarak açıklayamadığı ( hayatın nasıl başladığı, evrenin niçin var olduğu, fizik kanunlarının niçin başka şekilde değil de böyle işlediği gibi) meseleler önüne konulduğunda, 'bilimin gelecekte bu soruları cevaplayacağı' düşüncesini ileri sürer. Ümit ve beklenti kişisel bir olay olup, inanca dayalıdır. (s. 103) Böyle bir durumda teistte, ' öldüğün zaman çok net olarak göreceksin.' diyebilme hakkına sahip olmaz mı? Ateistin bu temelsiz delillere da yanmasının sebebi, henüz düşünmeye başlamadan önce, tanrının var olabileceği ihtimalini devre dışı bırakmasıdır. Bu seçenek göz ardı edilince de geriye sadece elde kalanlar üzerinde ısrar etmekten başka yapılacak bir şey kalmamaktadır. İnsan zihni her tür düzenin arkasında bir neden ve fail aramaz mı? (s. 104) Ateistlerin cevabı şöyledir: " Belki de evren kendisinin nedensiz var olmasını sağlayacak ve bizim henüz bilmediğimiz bazı çok özel niteliklere sahiptir." (s. 105) Ateistler, teistlerin tanrı için geçerli gördükleri bazı şeyleri madde için geçerli görmektedirler. Ateist, bir yandan her şeyi maddenin dışına çıkmadan açıklamak girişiminde bulunurken diğer taraftan da maddeye ezeli/ebedi olmak, varlığı kendinden olmak gibi metafizik özellikler yüklemektedir. (s. 106) Sorun, ilk nedenin varlığından ziyade ne olduğu noktasına taşınmaktadır. Bu konuda nedensellik halkası tatmin edici bir noktada sona erdirilmelidir. Mesela son derece dağınık halde bıraktığınız evinize akşam geldiğinizde her yerin düzenlendiğini, temizlendiğini, bulaşıkları yıkandığını gördüğünüz zaman ilk olarak akla, yerlerin elektrik süpürgesi tarafından temizlendiği, bulaşıkların mutfaktaki makine ile yıkandığı gelebilir mi? Nedensellik zincirinin daha geri götürülmesi gerekmez mi? (s. 107) Nedensellik zinciri bilinçli bir faile ulaştığı zaman sona erdirilebilir. (s. 108) Bir şeyin nihai nedeninin o şeyin kendisi olduğunu ileri sürmek sadece bir inançtır.  (s. 109) Kanunların tatbik edicisinin (uygulayıcısının) var olması gerekir. Düzen, hesap ve sistem bir zekayı işaret etmeyecekse neyi ima edecektir? Düzen bir tasarım neticesi değilse neyin sonucu olarak ortaya çıkar? (s. 110)

Evrenin ve dünyanın her yerinde aynı şekilde geçerli olan, uzun zaman diliminde gözüken bu düzenliliğin bir açıklaması olması gerekir. Bir düzenin arkasında bir plan ve tasarımın olması kaçınılmazdır. (s. 114)   Evren, akıllı bir tasarımın ürünüdür. Fakat evren çok karmaşık ve insan yapımlarından daha büyüktür. Öyleyse evreni tasarlayan sonsuz güç ve akıl sahibi bir tasarımcı vardır. (s. 120) Nükleer zayıf kuvvet yerçekimini gücünün 1028 katı bir değere sahiptir. Daha zayıf olsaydı suyun oluşması mümkün olmayacaktı, daha güçlü olsaydı protonların şekillenmesine izin vermeyecektir ve atomlar oluşmayacaktı. (s. 122)  Evreni idare eden (!) kanunların bir anda var olduklarını kabul edilse, bu sefer söz konusu kanunların neden hiç değişmeden, bozulmadan ve ısrarla bu şekilde işlemeye devam ettiklerinin açıklanması gerekir. Bu, kanunlara metafizik bir amaçlılık yüklemekten başka bir şey değildir. Olasılık argümanına göre evrenin şu andaki halini var olması tesadüfi açıdan ele alınacak olursa imkansız mertebesindedir. (s. 127) Krishna, " Bir milyon tane madeni paranın aynı anda atıldığında, hepsinin tura gelmesi çok olası olmamakla beraber imkansızda değildir." (Antropik ilke, nkl s. 299) der. Görüleceği üzere ateistik yaklaşım pratik olarak imkansız bir durumun gerçekleşmesinin olanaksız olmadığı düşüncesinden hareketle kendi iddiasının doğruluğunu temellendirmeye çalışmaktadır.  Krishna, şans ve rastlantı kabulüne dayalı bir yapıyı belirleyici olarak sunmaktadır. Bir milyon tane madeni paranın tura gelme olasılığı ile böyle bir evrenin şans eseri meydana gelme olasılığı kıyaslanabilir şeyler değildir. Milyonlarca paranın defalarca atılması ve her defasında hepsinin tura gelmesi durumunun ateist tarafından açıklanması gerekir. (s. 129) "Bir milli piyango bileti aldığınızı düşünün. Muhtemelen milyonlarca bilet satılmıştır ve bütün bu biletler içinden sadece biri büyük ikramiyeyi kazanacaktır. Sizin kazanan biletinizin seçilmiş olması olgusundan, bunun rastgele bir seçimden daha fazla bir şeyin eseri olması gerektiği sonucunu doğurmaz." ( Nigel Warburton, Felsefeye Giriş,  s. 17) Piyango çekilişi bir organizasyon gerektirdiğine göre söz konusu çekiliş kim ya da ne tarafından düzenlenmiştir? Bu çekiliş sürekli olarak tekrarlamakta mıdır? Her çekilişte büyük ikramiyenin sürekli olarak aynı kişiye çıkması durumu ise herhalde şans faktörü ile açıklanamaz! (s. 130) Ateist Poidevin, evrendeki ortaya çıkan değişimler birtakım rastgele süreçlerin sonucu değildir itirafında bulunmaktadır: " Evrende ortaya çıkan değişimler birtakım rastgele süreçlerin sonucu değildir. Şans faktörü ateizm açısından umut verici değildir."  ( Poidevin, Ateizm, s. 97, 101) Roger Penrose'a göre evrenin şimdiki durumunda olabilmesi olasılığı, 10123'tür. ( Kralın Yeni Usu,  s. 344) Esas problem hiçbir eğilimi bulunmayan maddenin nasıl olup da böyle bir evreni ortaya çıkarabilecek şekilde organize olduğu sorusudur. Olasılık argümanına göre, olguların gerçekleşme ihtimalleri hesaplanıp elde edilen neticelere baktığımızda en iyi açıklamanın tanrı varlığı olduğu çıkarımına ulaşılmaktadır. (s. 133) Tanrı tarafından belirlenmiş kuralların (bilimin) tanrının varoluşunu yanlışlayacak bir sonuç vermesi ( suistimal edilmedikçe) elbette beklenemez. "Bilim, evrenin 'neden bu şekilde' olduğunu ve varsa bir 'amacını' ortaya koyma hususunda sessizdir." ( Hawking, Kara Delikler ve Bebek Evrenler,  s. 99) Robot, kendi yapılış nedeni ne ve programına bağlı olacak şekilde hareket etmektedir. Robotun kendisi bilinç sahibi olmasa bile, onu yapan ve programlayan bir bilincin çevresinde hareket etmektedir. (s. 136) Ateist Poidevin, " Görülen o ki, ateistin evren yasalarının niçin hayattan yana olduklarını açıklama sevdasından vazgeçmesi daha iyi olacaktır. Öyle görünüyor ki, teist bu tikel muharebeyi kazanmıştır." ( Ateizm,  s. 115)

Marksizmin ünlü savunucusu olan G. Politzer, "Evren, yaratılmış bir şey değildir, yaratılmış olsaydı yoktan var edilmiş olması gerekirdi. Bu ise bilimin kabul edebileceği bir şeyi şey değildir." görüşünü,  Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitabında iddia etmektedir. Politzer yaratılışa karşı sonsuz evren fikrini savunurken, bilimin kendi tarafında olduğunu sanıyordu. (s. 140) Yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan süreçte evrenin/maddenin ezelden beri var olduğu düşüncesi, herhangi bir bilimsel desteğe sahip olmamasına rağmen, sanki ispatlanmış bir gerçek gibi kabul gördü. Bilim dünyasının, sözü edilen dönemde materyalist ve pozitivist zihniyetin tesiri altında olduğu görülmektedir. (s. 143) Big Bang teorisi, evrenin zaman açısından bir başlangıcı olduğunu, başlangıç durumunda maddenin çok yoğun ve sıcaklığın son derece yüksek seviyede bulunduğunu, evrenin genişlemesi ile sıcaklığın ve yoğunluğun düşmesi ile atom-altı parçacıkların ve galaksilerin meydana geldiğini ileri sürer. İlerleyen süreçte, gözleme dair veriler elde edilir. Uzay ve zamanın birbiriyle bağlantılı olması, klasik fizikteki mutlak zaman ve mekan anlayışı ortadan kaldırarak izafiliği ortaya çıkarır. Genişleyen evren, geriye doğru kapandığında her şeyin birleştiği ve uzayın yok olduğu an, zamanında olmadığı sonucuna ulaşılır. Tüm bunlardan, maddenin yanı sıra uzay ve zamanında bir başlangıcı olduğu sonucuna varılmaktadır.  (s. 146) Büyük patlama ile; Bir- Evren/madde ezeli değildir. İki- Patlamanın öncesinin olmaması, evrenin ve maddenin daha evvel var olan bir şeyden türemediğini göstermektedir. Daha öncesinin olmaması, evrene madde ötesinden bir müdahalenin yapıldığını göstermektedir. Üç- Söz konusu patlama, sıradan ve rastgele bir patlama değildir. Çünkü herhangi bir patlama ve kontrolsüz enerji dağılımı, bir düzenden ziyade kaos ve karmaşaya yol açar. (s. 148) Ateist, hep var olan şeyin madde değil enerji olduğunu ileri sürebilir. Yukarıda, madde için geçerli olan tüm problemler enerji için de söz konusudur. Ayrıca, patlama şeklinde tezahür eden enerjinin herhangi bir bilinç ya da plan söz konusu olmadan nasıl böyle bir evreni ortaya çıkardığı sorunu hala cevaplanmamıştır. Çünkü Salt ve kontrolsüz enerji, bilinç olmaksızın kendi başına düzenli fiil yapamaz. Ezeli olan şeyin maddi değil enerji olduğu kabul edilirse bile, enerjinin nasıl ve niçin maddeye dönüştüğünün açıklaması da gerekir. ( s. 163)

Antropik prensip ( İnsancı İlke) evrenin belirli bir amaca yönelik olarak tasarlandığını, evrende gözlemlediğimiz hassas, dengeli ve inanılmaz kompleks yapının tesadüfe veya şansa dayalı olarak açıklanamayacağını, bir tasarımcının varlığının kabul edilmesi gerektiğini savunur. Evrenin mevcut halini alabilmesi için son derece özel şartların yerine gelmesi gerekmektedir. Bu şartlar, öylesine özeldir ki, sonsuz ihtimal arasından istenilen durumunu elde edilmesi pratik olarak sıfırdır. ( s. 169) Tüm evren insanın varlığını mümkün kılacak şek,lde kurulmuştur. İnsanın hayatı esasen arzu edilir olmalıdır ki, bu evrenin varlığına neden oluştursun. ( s. 170) Evrendeki düzen ve amaçlılığın her türlü tesadüfi açıklamayı aşacak mahiyette olduğunu gösteren pek çok fiziksel özelliklerden bahsedilir. ( s. 187) Evrenin planlı, maksatlı ve son derece kritik bir denge üzerinde var olması, söz konusu yapının tesadüfi veya rastgele oluşu biçimindeki yorumları açıkça bertaraf etmektedir. ( s. 188)

Evrendeki düzenin tesadüfe yer bırakmadığını gösteren örnekler: Protonlar ve elektronlar çok farklı kütlelerine karşın elektrik yükleri ile birbirlerini dengeler. Eğer bu denge sağlanamasaydı canlılık için gerekli atomlar var olmayacaktı. Süpernova patlamalarının uzaklığı, yakınlığı ve sıklık derecesi de canlılık için çok önemlidir. Karbonun var olabilmesi için evrenin yeteri kadar yaşlı olması gerekir. Hayatın ortaya çıkabilmesi için en temel şartlardan biri de, evrenin şu andaki mevcut yaşında olması gerekliliğidir. Dünyada yüzü aşkın kimyasal madde, dünyadaki kompleks yaşamı oluşturacak şekilde ayarlanmıştır. Evrendeki madde miktarı az olsaydı, maddenin evrende dağılımı da az olur, galaksiler oluşmazdı. Daha fazla olması halinde ise, kara delikleri oluşturur, evren kendi içine çökerdi. Şu andaki kütle yoğunluğu, olması gereken yerdedir. Başlangıçta bir ateist olan Fred Hoyle şöyle der: "Evren süper hesaplama yapan bir entelektüel güç tarafından yaratılmıştır. Aksi takdirde, bu kadar çok ilgisiz ve imkansız tesadüfün muhteşem bir şekilde bir arada işleyip yaşamı mümkün kılan bir evreni meydana getirmesi beklenemezdi." Dünyanın çekimi daha fazla olsaydı, amonyak ve metan oranının artması gibi durumlar yeryüzünün canlılığa elverişli bir ortam olmasını engellerdi. Eğer dünyanın çekimi daha az olsaydı, atmosfer çok su kaybeder ve canlılık için elverişli ortam kalmazdı. Kütle çekim kuvveti mevcut değerinden daha küçük olsaydı, her şey sadece gaz ve toz bulutu halinde kalacaktı. Daha büyük olsaydı, güneş daha kısa zamanda söner ve hayat için gerekli maddelerin oluşmasına yetecek zaman kalmazdı. Güneşin dış yüzey sıcaklığının 6000 derece olması, fotosentez olayının gerçekleşmesi açısından zorunludur. Güneş ışığının özellikleri ile bitkisel yaşam arasında tam bir uyum vardır. Yer kabuğu daha kalın olsaydı, oksijen dengesi bozulurdu. Daha ince olsaydı, her yerden sürekli volkanlar fışkırırdı. Dünyanın çevresindeki manyetik alanın büyüklüğü daha küçük olsaydı, güneşten gelen zararlı ışınlar hayatın oluşmasını engellerdi. Daha büyük olsaydı, canlılık için gerekli ışınlarının dünyaya ulaşması  önlenirdi. Yeryüzüne ulaşan ışık ile yansıyan ışığın oranı daha büyük olsaydı, sera etkisi sebebiyle aşırı ısınma olurdu. Daha küçük olsaydı, yeryüzünü buzullar kaplardı. Atmosferdeki oksijen miktarı kritik bir değere sahiptir, daha yüksek olsaydı, sürekli yangın çıkardı. Daha küçük olsaydı, solunum yapmak mümkün olmazdı... ( s. 188-192)

Big Bang, evren çok küçük bir entropi düzeyinde oluşmuştur, görüşünü savunur. Buna göre evren ebedi değildir ve evrenin bir sonu vardır. Evren sonsuzdan beri var olsaydı, aradan geçen zamanda evren çoktan termodinamik dengeye gelip, 'ısı ölümünü' yaşıyor olması gerekirdi. Evren sonsuzdan beri var olamıyorsa, evrenin bir başlangıcı var demektir. Evren düşük entropili bir halden yüksek entropili duruma doğru gitmektedir. Evrenin genişleme hızında şansa yer bırakmayacak derecede bir hassas ayar bulunduğu görülmektedir. Biraz daha yavaş olsaydı, evren ilk patlamada sonra tekrar geriye çökmüş olurdu. Daha hızlı olsaydı, hiçbir galaksi genel genişleme sürecinde yoğunlaşamayacaktı. ( s. 195) Stephen Hawking, " Evren, on milyar yıl sonra bile, hala kritik hıza yakın bir hızla genişlemektedir. Büyük patlamadan bir saniye sonraki genişleme hızı, yalnızca yüz bin  milyarda bir oranında az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişmeden çökmüş olurdu." demektedir. (Hawking,  Zamanın Kısa Tarihi, s. 122) Atmosferdeki havanın solunabilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması gerekir. Ufak bir değişiklik, nefes almamızın imkansız olmasına neden olurdu. ( s. 196)

Antropik Yanılgı :
Bizlerin evrende gördüğü düzen ve hassas denge, insan olmamızın ve bilincimizin bir ürünüdür. Ortada Tanrı'nın varlığına işaret edecek ve şaşıracak bir şey yoktur, iddiasında bulunulur. Her şeyden evvel, şahit olduğumuz düzen ve ince ayar, zihnimizin uydurduğu subjektif bir yargı değildir. Evrendeki düzeni açıklarken teistler kendi kişisel ve sübjektif gözlemlerine değil, bilimsel verilere dayanarak hareket etmektedirler. ( s. 200) Ateizm, antropik yanılgı argümanı ile tanrı'nın varlığına çok kuvvetli işaret eden kozmolojik ve mantıksal delilerin tümünden sıyrılmayı denemektedir. Ancak bu yaklaşım birçok açıdan tutarsızlık içermektedir. Hepimiz evreni bilincimiz sayesinde algılamakta ve çözümlemeye çalışmaktayız. Diğer taraftan evrende görülen düzen, insan zihni tarafından uydurulan bir yapı değildir. Dış dünyada düzensizlik ve anlamsızlık söz konusu olsaydı, tüm insanlık birleşse bile bunu anlamlı hale getirecek bilgi bütününü (bilimsel bilgiyi) kuramazdı. ( s. 201) Ateistin tanrının varlığı hususunda bilinçten bağımsız bir delil istemesi gerçekten de iyi niyet ve tutarlı bir beklenti değildir. Ateistin evrene bakarak yaptığı çıkarım da, neticede kendi bilincinin bir ürünüdür. O halde, kendisi de düzenin ve tanrının olmadığı konusunda aynı antropik yanılgıya maruz kalmaktadır. ( s. 202) Laboratuar şartlarında dahi basit bir hücrenin elde edilmesi halen başarılamamıştır. Bu nedenle ateistin, çamurlu sudaki hayatın nasıl ortaya çıktığını açıklaması gerekir. ( s. 203) Arkeologlar yaptıkları kazı çalışmaları neticesinde birkaç kırık testi, tabak ve süs eşyası bulduklarında o belgede bir medeniyetin var olduğu çıkarımını yaparlar. Böyle bir durumda hiç bir ateistin, bulunan eşyaların toprak altında tesadüfen oluştuğunu ileri sürdüğü görülmemiştir. Halbuki aynı ateistler, evrende gördükleri sayısız tasarım deliline rağmen, bunların bilinçli bir varlık (tanrı) tarafından yapılmış olabileceğini kabul etmezler ve bunu bilim dışı olarak değerlendirirler. ( s. 204)

Termodinamiğin birinci kanunu, kapalı bir sistemdeki toplam enerjinin sabit olduğunu ifade etmektedir. Evrendeki her tür hareket, bir enerji dönüşümü sonucunda meydana gelir. Her dönüşüm, kullanabilir enerjide bir kaybın ortaya çıkmasına yol açar. Buradan çıkarılacak en basit sonuç, canlı veya cansız her şeyin zaman içinde aşınıp bozulacağı ve dağılacağıdır. ( s. 207) Entropi (termodinamiğin ikinci kanunu ) enerjinin daha az kullanılabilir bir yapıya doğru değişim gösterdiğini ifade eder. Evrenin sonlu oluşu, semavi dinlerin kaynaklarından gelen bilgiler ile uyum içindedir. ( s. 208) Semavi kaynakların itibar görmediği ve bilimi kendisine destek alan maddeci anlayışa en büyük darbe yine bilimden gelmiştir. ( s. 209) Termodinamiğin ikinci kanunu, enerji sabit kalmakla beraber kullanılabilir enerjinin gittikçe azalmakta olduğunu ortaya koymuştur. ( s. 210) Evrenin toplam enerjisi muhtevası sabittir ve entropi (düzensizlik) sürekli artmakta ya da başka bir ifade ile kullanılabilir enerji miktarı sürekli azalmaktadır. Evrenin başlangıç şartlarında çok düşük bir entropi seviyesine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Evrenin, tıpkı insanlarda olduğu gibi, asla geri dönüşü olmayan bir yaşlanma sürecine sahip olduğu görülmektedir. Güneş ve diğer yıldızlar soğuk uzaya ısı yayarak entropiyi sürekli arttırmaktadır. Fakat yayılan bu enerji miktarı değişmemesine rağmen, kullanılabilir enerji kapasitesi sürekli azalmaktadır. Evreni, ezeli ve ebedi olarak düşünen maddeci felsefe her şeyin fiziksel dönüşümler yoluyla sonsuza kadar devam edeceğini ileri sürmektedir. Fakat evrenin ve hayatının belirli bir sona doğru ilerliyor olması,  ateizm açısından varoluşsal bir krize yol açmaktadır. ( s. 214) Ateizm, tanrının varlığını reddedebilmek için, evrenin ezeli olduğunu kabul etmek ve maddeye tanrısal vasıflar yüklemek zorundadır. Evrenin yaklaşık 15 milyar yaşında olduğu bilindiğine göre, ateistlerin bu evrenin ezelden beri var olduğunu söylemelerinin bir anlamı yoktur. Kısaca ateizm, bilimden ziyade bir inanca dönüşmektedir. ( s. 215) Evrenin, hiçbir doğaüstü etki ve kontrol olmaksızın kendiliğinden şekillendiği iddiası da geçersizdir. Çünkü büyük patlama sonucunda ortaya çıkan evrende düzensizliğin hakim beklenirken, neticede son derece ince ayara sahip bir yapı var olmuştur. Bir otomobilin en küçük parçalarına kadar sökülüp bir yığın  haline getirildiğini ve bu onun içine bir bomba yerleştirildiğini düşünün. Bomba patladığında, otomobilin yeniden ortaya çıkması beklenebilir mi? ( s. 217) Paul Davies, " Evrende nereye bakarsak bakalım, en uzaktaki galaksilerden atomun derinliklerine kadar, bir düzenle karşılaşırız. Evren, zembereği yavaş yavaş boşalan bir saate benzemektedir. Öyleyse ilk başta nasıl kurulmuştur?" (Davies, Change or Choice, s. 506) diye sormaktadır.

Big Bang teorisi ile yüksek entropi miktarının uyumlu olması önemli bir göstergedir. Canlılar dünyasında görülen düzenlilik artışının, dünyanın başka yerlerinde daha fazla düzensizlik üretmesine yol açtığını fark edilmemektedir. Canlılar, düşük entropiyi (düzeni) alarak, artan entropiye rağmen hayatta kalmayı sürdürürler. ( s. 221) Kant, Newton fiziğine dayanarak ancak bilimsel bilginin mümkün olabileceğini ileri sürmüş ve varlığın genel ilkeleri, tanrının varlığı, ruhun ölümsüzlüğü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği bilgi dışına itmiştir. ( s. 227) Ateistin varlığı/maddeyi yine maddeye dayanarak açıklamaya çalışması bir manzara resminin ressamdan bağımsız olarak sadece boya ve kağıtla izah edilme girişimine benzer. Kağıt ve boyanın kaynağı nedir? Manzara resmi nasıl ortaya çıkmıştır? Manzara resminin var olma sebebi nedir? Bir ressamın varlığı anlaşıldığı zaman tüm bu sorulara makul, akla uygun cevaplar verilmesi mümkündür. ( s. 232) Ateiste göre varlık ve madde hep var olduğu için nasıl ortaya çıktığı sorusu anlamsızdır. Her şeyden önce maddenin ezeli olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel delil ortada yoktur. Maddenin ezeli olduğu iddiası, bilimden uzak tamamen inanca dayalı bir düşüncedir.  (s. 238) Haklı olduğunu varsaysak bile, ateistin dağınık halde bulunan maddenin böyle bir netice verecek şekilde nasıl ve niçin organize olduğu sorusuna cevap vermesi gerekecektir. Ateist, varlığın nasıl ve neden var olduğu sorusunu gereksiz bulmaktadır. Başlangıç mutlak yokluk değil, varlık hali olmalıdır. Ancak hep var olan bu varlık madde değil, zorunlu varlık olmalıdır. ( s. 239) Tabiat kanunlarının vücudu olmadığına göre, maddi varlığı olmayan şeylere hangi anlamda var denilebilir? Tabiat kanunları madde var olmadan evvel mi vardı yoksa maddenin ortaya çıkışından sonra mı kendini gösterdi? Maddenin son derece karmaşık bir takım yasalar ürettiğini iddia etmek pek akıllıca görünmüyor. Maddenin bizzat kendisinin de uymak zorunda kalacağı son derece kompleks ve bilmeceler ile dolu bir evren tasarladığını varsaymak aklen ve ilmen makbul görünmüyor. ( s. 240)

Ateist ya evrenin ezeli olduğunu ispatlamalı ya da maddenin sebebi bilinmeyen bir şekilde (nedenselliğe bağlı olmayarak) ortaya çıktığını kabul etmelidir. Evrenin eğer bir nedeni varsa bunun madde cinsinden olmaması beklenen bir şeydir. Yokluktan varlığa geçişte ne fiziksel bir nedensellik ne de tanrıyı yaratmaya zorlayacak başka harici bir neden yoktur. Ateistin, nedenselliğin fiziksel evrende sona ermesi yüzünden vereceği cevapta yoktur. Tanrı zaten tüm nedenleri nedenidir.( s. 262) Tabiatta gözlenen kanunlar zaten tanrı tarafından belirlenen şeylerdir ve olaylar bu şekilde cereyan eder. Maddenin var olma nedeni ya kendisi ya da kendisi dışında bir şey olmalıdır. Maddenin var olma sebebi olarak yine kendisi gösterilirse kısır bir döngüye girilir. Sebepler dizisinin fiziksel dünya yerine tanrıda nihayet bulunmasının nedeni açıktır: Kendisi zaten başka bir şeyin neticesi olan bir şey, başka bir şeyin hakiki sebebi ( faili ) olamaz. Sebepler dizisi, ancak sebeple sonucun aynı cinsten olmadı bir noktada sona erdirilebilir. Mesela resmin kendisi resim yapamaz, resmi yapan fırça da değildir, çünkü fırça, boya, kağıt gibi şeyler aynı cinsten (fail olamayan) faktörlerdir. Resmin ortaya çıkabilmesi için şuurlu, sanattan anlayan ve belirli bir maksada yönelik fiilde bulunan bir failin (ressamın) var olması gerekir. ( s. 263)

Ateist tanrıya ulaşmamak ve fiziksel dünyanın dışına çıkmamak için nedensellik zincirini sonsuza kadar uzatmak niyetindedir. ( s. 264) Zinciri ne kadar uzatırsa uzatır neticede bir yere bağlamadıkça sadece problemin cevabının ötelenmesini sağlanır. Evrenin belirli bir yaşı vardır ve sonsuz değildir. O halde nedensellik ilkesine dayanarak fiziksel süreçlerin sonsuz miktarda olması beklenemeyeceğinden son noktada kesilmesi gerekmektedir. Maddenin bizzat kendisini nihai sebep ve nihai fail olarak görmek ne pratik ne de teorik anlamda kabul edilemez. ( s. 265) Evrende gözlemlediğimiz ve belirli bir anlam taşıyan tüm olguların arkasında ilim, irade ve kuvvet gerektiren bir özneye bağlı olduğu çıkarımı yapmakta zorluk çekmeyiz. Basit tasarımların bile nedensiz ve failsiz olamayacağını hemen kavrayabiliriz. İnsan fiilleri ile tanrı tarafından yapılan işlerin zaman, mekan ve ölçek açısından birebir aynılığını söylemek tanrıyı fiziksel faktörler ile sınırlamak ve eksiklik atfetmek anlamına gelecektir. ( s. 272) Tanrı, zaman ve mekandan bağımsız olması nedeniyle fiillerini zaman içinde yapmaz ve herhangi bir araç kullanmaz. Herhangi bir eserin nasıl ortaya çıktığı bilinmese dahi, buradan 'o eserin failinin olmadığı' gibi bir netice çıkarılamaz. Mesela, Mısır piramitlerinin o günkü şartlar altında nasıl yapıldığı hala bilinmemektedir. Fakat, hiç kimse bu piramitlerin failsiz meydana geldiğini ileri süremez. ( s. 273)

Teizme karşı sürekli olarak bilimsel düşünme metodunu ortaya koyan ateistler, yirminci yüzyılın bilimsel verilerinin kendi aleyhine yönelik bir gelişim içinde olduğunu görerek ciddi bir problemle karşı karşıya olduklarını fark ettiler. Bilimsel alandaki gelişmeler zannedildiğinin aksine teistik argümanları destekler nitelikte idi. Çok evrenler tezi, bilimsel verilerden hareket etmekten ziyade, evrenin bir başlangıcı olamayacağı düşüncesine bir imkan sağlamak amacıyla geliştirilmiştir.( s. 279) Çok evrenler tezi ile biyolojik evrim teorisi arasında ilk göze çarpan benzerlik, her ikisinin de temelinde tesadüf ve şans faktörlerin yer almasıdır. Diğer bir benzerlikse her iki yaklaşımında başlangıç sorununu çözememiş olmasıdır. Ayrıca her iki teoride ortaya koydukları argümanlar açısından deney ve gözleme açık olmaması itibarıyla kabul edilebilir olmaktan uzaktırlar. 'Sonsuz evrenler' projesindeki temel yaklaşım, son derece düşük olasılığa sahip durumları gerçekleşebilir ve makul kılmak için evren sayısını sonsuza çıkarma yoluna gitmektir. Eğer sonsuz sayıda evren varsa, bu evrenlerden biri olan bu evrendeki hassas ayarların varlığına şaşırmamak gerekir. Çünkü sonsuz sayıda evrenlerden birinde bu olasılığın gerçekleşmesi muhtemeldir. Bu iddiaya göre, evren sonlu olmadığı için entropi artışı sonsuza kadar devam edebilir. Çünkü açık sistemlerde dışarıdan enerji akışı sürekli olarak devam edecek ve sistemdeki kullanılabilir enerjinin sona ermesine imkan vermeyecektir. ( s. 280) Ateistler, sonsuz evrenlerin nasıl ortaya çıktığı ve niçin bu evrenlerin var olduğu sorularına makul bir açıklama getiremiyorlar. Ateist açısından sunulan çözüm, ancak bir evrenden diğerine kaçış şeklindedir. Sonsuz, çok büyük bir sayıyı demek değildir. Sonsuz, fiziksel bir büyüklüğe karşılık gelmediğine göre, fiziksel bir büyüklük olarak evrenin ve maddenin sonsuz olması mümkün değildir. Herhangi bir modelin metafizik bir inancın ötesine geçebilmesi için, bilimsel verilerle teyit edilmesi gerekir. Şu anda eldeki bilimsel veriler, parçacık sayısının 1079  mertebesinde olduğunu göstermektedir. ( s. 282) Sonsuz büyüklükteki bu evrenin zaman açısından bir başlangıcının olması gerekecektir. İçinde bulunduğumuz evrenin ötesinde ve hiçbir zaman ulaşılamayacak bölgelerinde sonsuz sayıda başka evrenlerin var olduğunu iddiası gözlem ya da diğer bilimsel veri toplama yöntemlerine uygun düşmez. ( s. 283) Ateist, metafizik yorumlara yönelmek zorunda kalmaktadır. Metafizik senaryolara sığınılması ateist açısından ironik bir tablo oluşturmaktadır. Bilimsel metot, bilinen şeylerden hareket ederek bilinmeyene ulaşmak prensibine uygun olacak şekilde işler. Burada bilinen şey, içinde bulunduğumuz evrenin kendisidir. Halbuki ateistler, varlığı ve mahiyeti bilinmeyen evrenlere dayanarak içinde bulunduğumuz evreni açıklamaya kalkışmaktadırlar. Ateist meseleyi daima sonsuzluğa havale etme girişiminde bulunmaktadır. İçinde bulunduğumuz tek bir evrene bile bir açıklama getiremezken, çözüm olarak sonsuz sayıda evrenin varlığının ileri sürülmesi hiçte mantıklı görünmemekte ve sorunu kendileri açısından daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir. ( s. 284) Ateist, tanrıyı devre dışı bırakabilmek için bilimsel bilginin tam tersine, yani bilinemeyen ve daha ötesi bilimsel olarak bilinmesi mümkün olmayan şeylerden hareket ederek açıklama üretmeye çalışmaktadır. Evrenimizin düzenlediğini açıklamak için, bir tanrı yerine trilyonlarca evren varsaymak, mantıksızlığı en üst yüzeyi gibi görünüyor. Hawking'in çalışma arkadaşlarından birisi olan Martin Rees şöyle söylemektedir: " Gözlemlenemeyen ve muhtemelen de asla gözlemlenemeyecek olan bölgelere başvurmak pek de 'bilimsel' olmasa gerek." ( s. 285) Hawking, "evrendeki her bir parçacığın bütün muhtemel yolları alacağını ileri sürerek ve çok uzun bir zamanın geçmesine müsaade edilirse şu andaki evrene ulaşılabileceğini söyler. ( The Universe in A Nutshell, s. 83-87)  Ayrıca, birden fazla evren olması durumu, ilahi kaynak sorununu ortadan kaldırmaz. Evrenlerin yine tanrı tarafından yaratılmış olduğu görüşü geçerliliğini korumaya devam edecektir.  Diğer evrenlerin düzensizliği iddiası bilimsel açıdan ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir bir yapı taşımaz. ( s. 288) Eğer diğer evrenler düzenli ise, ateist bir yaratıcının var olduğu gerçeğinden nasıl kaçmayı planlamaktadır? ( s. 289) Wheeler, tarafından ortaya atılan, 'Salınımlı evrenler' kuramına göre, bizim evrenimizin başlangıç noktasından önce başka bir evren vardı. Bu evren çöküş sürecine girerek bizim evrenimizin başlamış noktasındaki tekilliğe gelmiştir. Bu görüşe göre, söz konusu süreç sonsuz bir şekilde devam etmektedir. Bu varsayım test edilebilmekten uzak ve spekülatif bir yapı sunulmaktadır. ( s. 293) Ateist, nedensellik sorunundan kaçabilmek için kuantum mekaniğinin bilinen bazı yorumlarına başvurur. Fiziksel herhangi iki olay arasında nedensellik ilişkisi yoktur. Belirsizlik maddenin ya da enerjini kendi tabiatında var olan bir şeydir. Buna göre, evrenin bir nedeninin olmasına gerek yoktur. Tüm belirsizlikleri belirleyen tanrının bizzat kendisidir. Ateistin belirsizliğe dayalı nedensizlik çıkarımına daha yakından bakarsak şu cevabı ulaşırız: A olayının ardından herhangi bir olayın gerçekleşeceği kesin olarak bilinemez. Fakat bu, A olayının bir 'neden' olmaz statüsünü kaybettiği anlamına gelmez. Kaybolan şey kesinliktir, nedensellik değildir. Her şeyin bir nedeni vardı, ama bu nedensellik bir olasılık dağılımı şeklinde kendini gösterir. Nedensellik fiziksel dünyada hep işler, zorunlu olmayan şey determinizmdir. ( s. 303)

 

 

Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı