Ana Sayfa İrtibat Amacımız    Ateist, Oryantalistlere Cevaplar       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Bilim yanılmaz mı?

                       Konuya ek olarak, 'Evrim' , ' Ateist akıl' , 'Din, Bilim, Ateizm: Bilim ne değildir?' adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz.

 

 

Karl Poper, 'Bilimsel Araştırmanın Mantığı' isimli kitabında, "Bilimsel bilgilerin değişimi açıktır, geçicidir, geçicilik özelliği taşır. Yeni bir bakış açısı geldiğinde, yeni veriler elde edildiğinde, bilimsel bilgi değişime uğrayabilir."   Bilimsel bulguların kesin değişmez gerçeklik olarak dayatılmasının da, bilimi bilim olmaktan çıkarıp bir çeşit dogmatik inanç ya da din haline getirdiği unutulmamalıdır. Sonradan yanlış olduğu ortaya çıkan teorileri ortaya atanların da, kendi dönemlerinde teorilerini kabul etmeyenleri bilim dışı, akıldışı ya da bilim karşıda olmakla suçladıkları çokça görülmüştür.  (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 25, 75)


"Bilimsel bilgiyi şaşmaz bir kılavuz olarak gören ve 'her şeyin açıklamasını bilimden bekleyenler, bilimsel kalıpların sürekli değiştiğini' unutmamalıdır. Bilim sürekli bir şekilde değişime uğramaktadır. Bilimsel bilgi, son noktayı koyan değişmez bir içeriğe sahip bir bilgi türü ortaya koyamaz. Bilim yanlışlarını düzelterek ilerler." ( Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 12, 85, 164)


"Bilim ve teknik teoriler sürekli gelişir, çoğu kere de değişir ve başkalaşır." ( İzzet Derveze, Kuran cevap veriyor, s. 308) 

 

 "Bilim, İlahi Kanunların keşfi neticesinden ortaya konan prensiplerdir. Bilim, 108.000 km/saat hızla “dünya dönüyor” diyor, din ise; sebepler dairesinde ve hikmetine binaen Yüce Kudret tarafından “dünya döndürülüyor” diyor… Maneviyattan ve vahiyden kopuk bilim , olayın failini terk ediyor ve işi tesadüflere bırakıyor… Kaldı ki, İslam taklidi bir imanı değil, araştırmaya ve delile dayalı bir inanmayı esas alır." (Mehmet Bahadır, Modern Bir Put: Bilim)


"Türkiye ateistlerinin sorularının çoğunun, bilimi kutsal bir inanış görmekten kaynaklandığı görülmektedir.  Batı, materyalist bilimselliği 19. yüzyılda bıraktı. Bu ateistler hala ikinci el bilim anlayışından kurtulamadılar. Bugünkü dünyanın çektiği sıkıntıların temelinde çok tapınılan bilimin, her şeyi tüketen insanoğlunu bir türlü doyuramaması yatmaktadır." (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 20)
 

Max Planck, Einstein'a, 'bilimin cenazeden cenazeye ilerlediğini.' söyler. ( Y. N. Harari, Homo Deus, s. 38)
 

Bilimin kendisi birçok kabul üzerinde yükselir. İnsanlar, örneğin akli melekelerinin manipüle edilemediğini veya algılarının kendisini yanıltmadığını varsayar. Einstein, "Doğada her şeyi kuşatan yasaların var olduğuna yönelik inancımız, bir tür imanın üzerine bina edilmiştir." (A.Einstein, Einstein on Cosmic Religion and Other Opinions and Aphorisms, s. 33) derken, bunu kast etmektedir. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir?, s.  74) Bilim varlığını, bilişsel yetilerimize güvenliğimiz kabulüne borçludur. ( Bilgili, s. 76) 

 

 


 

                                                                 Giriş

  Bilimin yanılmaz ve tek gerçek kaynak olduğunu savunanlara bir hatırlatma ile başlayalım: 1911 yılına dek Thomson atom modelini bilim adına savunmuşlardı. 1913 yılına dek ise Rutherford'un atom modeli bilim adına savunuldu. 1913'ten itibaren ise Bohr atom modeli savunulurken 1990'lı yılardan itibaren ise Modern Atom Teorisi savunulmaya başlanmıştır ki bu teori de  yeni bir model ortaya atılıp yanlış olduğu ortaya çıkana dek savunulacaktır!

                                                      Bilime tapan ateistler

     "Bilim, bir inanç kategorisi haline gelmiş durumdadır." ( Edward Said, Oryantalizm, s. 56)

    "Bilim hakkında asıl sorulması gereken soru, Bilimin bizi nereye götürdüğü değil, kendisinin nereye gittiği, sorusudur. Nereye gittiğini bilmesek bile, nereye gitmediğini biliyoruz artık! Bilim, hakikate doğru gitmiyor. Hakikati keşfettiğini iddia eden her bilimsel teorinin, bir bakıyorsunuz bir süre sonra hakikati keşfetmediği anlaşılıyor. Bundan sonra üretilecek olan bilimsel teoriler de, bundan öncekiler gibi hakikati keşfettikleri iddiası ile ortaya çıkacak ama, bir daha asla yanlışlanmayacak biçimde ortaya koyacak bir teorinin olabileceğini düşünmek pek mümkün görünmemektedir. Edgar Morin, 'Bilimsel teoriler nesnel olamaz çünkü bilim, insan zihninin gerçek hakkındaki düşüncelerinden ibarettir. Nitekim aynı objektif verilerin; Ptolemaios, Kopemik, Newton ve Einstein gibi birbirinden farklı, hatta birbirine karşıt teoriler tarafından kullanılmış olması da bunu gösterir. der."  ( HilmiYavuz, Modernlesme Oryantalizm ve İslam, s. 92)

 Tabiata tapan veya ineği kendileri için kutsal sayanlarla fizik veya kimya bilimlerini ilah edinenler arasında ne fark vardır? İnek'te yaratılan bir varlık fizikte evrenin yaratılmasından kullanılan bir vasıtadır ama iki araç ta amaç haline getirilmiş, ilah yerine ikame edilmişlerdir.
Burada bilimi değil bir zihniyet eleştirisi yapmaktayız. Bilimi alanı dışında görüp, göstermeye çalışanlar eleştirilmektedir.
Bilimsel buluşlar teori ( Mesela evrim) veya geçici doğrular mertebesindedir. Dolayısıyla her an yanlış oldukları ortaya çıkabilir. Bilim yanlışlanması zaman alacak olan geçici doğrulardır. Bilimi tanrı edinenlere üzülerek belirtmeliyiz ki bilim hiçbir zaman “Sonunda Tanrının olmadığı bulundu” gibi bir keşifte bulunmayacaktır. Ayrıca unutmamalıyız ki bilimin açıklayamadığı pek çok şey vardır ve öyle de kalacaktır. Bilim bir rehber değil; ancak önümüzü aydınlatan bir ışık olabilir. Işık olsa da yine yolumuzu bulmamız için rehbere muhtacız. O rehber de dindir. Bilimin metotlarını ve bilim yoluyla üretilenleri, mesela çekiç ya da kerpeten gibi birer araç gereç olarak da görebiliriz. Birisi çıkıp çekicin dünyanın tüm sorunlarına çözüm olacağını söylerse onun deli olduğunu düşünürüz doğal olarak. Başınızın üstünde bir dam olsun istiyorsanız çekiç şart ama çekiç ile baş ağrısı dindirmeye çalışandan da uzak durmak bizim görevimiz olmalıdır.
 

 “Bilim tarafsızdır”, “Doğrunun ölçütü bilimdir” gibi pozitivist inanışlar artık eskisi kadar taraf bulmuyor bulamıyor. Positivist bilim, dinin alanına girdiğinde positivistliğinden taviz vermiş felsefe yapmaya başlamıştır.

  Pozitivistler herşeyi parçaladıkları için mânâyı kaybediyorlar. Aşkı, korkuyu, sevinci hormonal “fenomenler” sanıyorlar. Hakikat’in tezahürü yok onlar için, sadece tezahür var. Sebebi? Eşya. Eşyanın sebebi? O da eşya. Biz buna “pozitivist iman” diyoruz. Çünkü pozitivistlerin bilimsellikle ilişkisi koptu. Bilimsellik değil bilimcilik peşindeler. Bilimi putlaştırdılar. Semavî dinlere alternatif bir ilahiyat ürettiler: “…Yerçekimi gibi bir kanun var olduğu için Kâinat kendi kendini hiçten, yoktan yaratabilir ve yaratacaktır…Dünyamız Fizik Bilimi tarafından yaratılmıştır.” (The Great Design, Stephen Hawking) Aslında Filozof Stephen Tanrı’yı tefekkürle bulmuş ama ona “Fizik” adını vermiştir olay bu kadar basittir. Bir gün kainat kitabını doğru okuyup, aracı amaç edinmez, araçtan amaca ulaşır umudu ile diyerek konumuzu bitirelim.

 

             Bilim yanılmaz mı? Kesinleşmiş bilgi var mıdır? Bilim dogma olabilir mi?

 

     Bilimi adeta bir din gibi algılayan, kesinleşmiş doğru ( Dogma ) olduğuna inanılan bilimi inanç sistemi haline getirenlere yönelik bir içeriğe sahip olacak bu yazımız.

     Cinlerin varlığı kabul edilse, psikolojik birçok rahatsızlığın tedavisi mümkün olabilecek, ruh’un varlığı kabul edilse tıp farklı bir bakış açısı kazanacak ve yeni tedavi yöntemleri geliştirilebilecek iken, darwinizm – libido eksenli insan tanımları ve bunlardan hareket eden tedavi yöntemleri insan doğası ile ne kadar paralellik arz ettiği günümüzde insanların artan psikolojik sorunlar ortada iken gerçekten göz ardı edilmeden üzerinde önemle durulması gereken bir konu olmaktadır. Parapsikoloji, alternatif tıp, metafizik Avrupa, Rusya, ABD’de kimi 50 kimi 100 yıldır üniversitelerde kürsüsü kurulmuş iken ülkemizde hala küçümsenen kavramlar olması akademisyenlerimizin bilimsel taraftarlıklarını mı yoksa bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da geri kaldıklarını mı göstermektedir? Alternatif tıp’ı küçümsemek acaba ilaç firmalarının bir politikası mıdır? Bilimin amacı insanlığı  doğruya, hikmete, güzele  yönlendirmek olmalıdır ama şu an bilim; çıkar, ekonomi ve siyaset çerçevesinde  insanlığa  hizmet amacının uzağında bir seyir izlemektedir. Bilimi  ve ürettiklerini inkar etme gibi bir niyetimiz tabii ki yok ama bilimin insanlık yerine bazı çıkar çevrelerine hizmet ettiği düşüncesi de asla göz ardı edilmemelidir ve bizim de karşı olduğumuz konu budur!


                                                Bilimin siyasallaştırılması

   Bilim adamlarının “Ben kimim, Nereden gelip nereye  gidiyoruz? ” sorularına cevap, bilimsellikten uzak  ideolojik- siyasi sınırlar içinde cevaplanmaktadır. Bu da yetmez gibi bir de bilimi inanç haline getirenler meydana çıkmıştır. Hâlbuki bilim daima ileriye dönük hareket halinde, devamlı ilerleyen ve değişen bir sürecin adıdır. Atomun tanımı eskiden “ Parçalanamayan en küçük yapı taşı” iken artık günümüzde nötron-proton-elektronlardan bahsedilebilmekte, atom bombası üretilmektedir. Tıp ülser'e eskiden süt önerirken, şimdi özellikle kaçının diyor. Kolonya ile mikroptan temizlenildiği ileri sürülürdü şimdi ilgisi olmadığı ortaya çıktı. Perhiz için sıcak su önerilirdi, şimdi vazgeçildi. Terli su içilmemesi tavsiye edilirdi, şimdi ise öneriliyor. Dişleri önce  sağa sola, sonra yukarı aşağı, en son daire şeklinde fırçalamayı önerir oldu. Liste uzun. Soru ise şu; O zaman eskiden bilim adına yapılanlar bilim-dışı mı idi? O zaman bilim adına dogmalarla (!) savaşanlar aslında birer Don Kişot mu idiler?

    Bilimin verileri dışındaki hiçbir fikri – Din dâhil - kabul etmeyenler Sabah Gazetesinin 21.12.2001 tarihli manşetini nasıl yorumlayacaklar: “ Bilim adamları kafa karıştırdı. Yaşam uzayda başlamış olabilir. “  O da ‘Olabilir’.

          Newton’un yasalarını yerle bir eden Einstein yasaları ve  şimdi eleştirilmeye başlanan Einstein’in  kanunları. En  son deprem uzmanlarının birbirlerini “ Şarlatanlıkla” suçlamaya varacak  kadar  bilimsel temelde birbirlerine zıt ileri sürdükleri fikirler. Tüm bunlardan sonra  bilimi bir inanç sistemi haline getirenler ne yapsınlar, onlarında durmadan kıble değiştirmekten başları dönmeye, kafaları karışmaya başlamıştır herhalde!  Unutmayalım “ Gerçek şüphecilik  olamaz değil olabilir şıkkını tercih etmektir.”

  Bilim  vardığı bazı sonuçları zamanla değiştirmekte  olsa bile , iyi- güzel- hikmet’e  her geçen gün biraz daha yaklaşmaktadır. Din ise insanlığın araştırıp bulması için zaman – çaba harcamalarına gerek kalmadan ; İyi-güzel-hikmet manzumelerinin bir kitap halinde insanlara sunulmuş halidir. Yani bilim hızla dine yaklaşmakta, dinin ileri sürdüğü  fikirleri doğrulamakta, her emir ve yasağını hızla tasdik etmektedir. Bu konuda “İslamî emirler  ve  hümanizm” isimli yazımızı tavsiye ederiz.

 

                   

 

 

                            Bilim Dünyası Ay’ın Oluşumu Konusunda Yanıldı mı?

    ıÜüApollo 16’daki astronotların 1972’de getirdiği kaya örneklerine bir de bugünün teknolojisiyle bakan bilim insanları Ay’ın bugüne dek sanılandan çok daha genç olabileceği sonucuna vardı. Hem de 200 milyon yıl kadar. 18 Ağustos 2011

 

                                          Uzmanlar yeşil çay hakkında yanıldı!

   Yapılan son araştırmalar, antioksidan deposu yeşil çayın meme kanserine karşı korumadığını ortaya koydu. Daha önceki araştırmalarda, hayvan ve insan hücreleri üzerinde olumlu etkileri ortaya çıkan sonuçlara dayanarak açıklama yapan bilim insanları, sıcak yeşil çay içilmesi tavsiyesinde bulunmuştu. Ancak 54 bin kadını konu edinen son araştırma, yeşil çay içmekle meme kanseri arasında herhangi bir ilişki olmadığını ortaya koydu. 03.11.2010

 

                                                   Bilim adamları yanıldı !

   Bilim adamlarının kuyruklu yıldızlar ile ilgili bilgileri yanlış çıktı. ıÜüKuyrukluyıldızların Güneş Sistemi dışında oluştuğuna inanılıyordu. ıÜüScience dergisinin son sayısında yayımlanan makaleye göre, Stardust uydusunun 15 Ocak'ta yeryüzüne getirdiği kuyrukluyıldız tozlarını inceleyen uzmanlar, kuyrukluyıldızın Güneş Sistemi'ndeki diğer gökcisimlerinden pek farklı yapıda olmadığını saptadı.15 Aralık 2006

 

                                                       Işık hızı aşıldı

   ıÜüBilim dünyasında şok: Einstein yanıldı. Işık hızının saltanatı yıkıldı.Albert Einstein’ın izafiyet teorisine göre evrenin hız sınırı olan ışık hızı, nötrinolar adı verilen çok küçük kütleli parçacıklar tarafından geçildi. Nötrinolar, CERN’in Cenevre yakınlarında bulunan merkezi ile İtalya’nın başkenti Roma’nın doğusundaki Gran Sasso laboratuarı arasındaki 730 kilometrelik mesafeyi ışıktan yaklaşık altı kilometre daha hızlı bir şekilde kat etti. Işık hızı saniyede 299 bin 792 kilometre 458 metreye tekabül ederken, nötrinoların hızını saniyede 299 bin 798 kilometre ve 454 metre olarak belirleyen fizikçiler hâlâ ölçüm aletlerine inanmakta güçlük çekiyor. ( 24.09.2011)

 

 Bir zamanlar "BilimselLIK" adIna savunulanlar günümüzde adliyelik olay kabul edilMEKTEDİR.

 

     


                                           100 yıl önce ve sonra, bilim..!



       Din; Bilimin zamanla geleceği noktayı temsil ediyor. Bilimi din kabul edenleri ise,  en çok  yüz yıl sonra gülünç iddiaların taraftarları olarak anılacaklardır!


 

                                               Bilim kutsal bir inektir!

   Bilim, bilimsel olarak elde edilen bilgilerin tümüdür. İlk adım gözlemdir. Bir dizi gözlem bir araya toplanır ve bilim adamı kendisiyle bir müzakereye girerek hipotezini kurar. Bu gözlediği verilerin şu ya da bu şekilde bir açıklamasıdır. Bir hipotez, bir tür tahmindir. Sonraki aşama ' Eğer hipotezim doğruysa o zaman şu deneyi yaptığımda bu sonuca ulaşmam gerekir’ der. Son aşama uygun deneyi yapmak ve hipotezi sınamaktır. Eğer deney yanlışsa hipotez tamamıyla reddedilir, doğruysa hipotez geçici olarak kabul edilir ve  hipotez sürekli olarak deneylerle sınanır. Eğer bu sınamalardan başarıyla çıkarsa hipotez teorileşir. Teori iyi sınanmış hipotezdir. Ancak çok kuvvetli teoriler bile yanlış çıkabilir. Modern bilim Gelileo ve Newton'la başlamış ve o zamandan beri hızlı bir şekilde ilerlemiştir. Einstein ve Bohr gibi bilim adamlarıyla korkunç bir ivmeyle kazanmıştır. Ama aynı hikâye alçaltıcı ters bir dille de anlatılabilir. Eğer bilimin doruğu atom hakkında şimdi bildiklerimiz ise, on yıl önce bilinenlerin kesinlikle kusurlu olması gerekmektedir. Çünkü bilim o zamandan bu zamana kadar büyük aşama kaydetmiştir. Yirmi yıl önce bilinen daha da kusurluydu 50 yıl öncenin biliminde bilinmeye değer çok az şey vardı. Biraz hayal gücü kullanarak bundan 20 ya da 30 yıl sonra bilimin ne hale geleceğini sorabiliriz. Bir zamanlar ise bilimin geleneksel dini inançların yerine geçecek yani kavram ve düşünceler arama yolunda bir sorumluluğu olduğuna inanılırdı. Berhelot, dinin yerini bilimin aldı" dediğinde yıl 1901 idi.  Zamanımızda bilimi büyük kutsal ineği olarak gören kimseye rastlanmaz oldu, en azından bu sayı epey azaldı.

   Alın size bir bilimsel yaklaşım: Adamın biri pazartesi günü viski soda içerek sarhoş olur, Salı günü konyak ve soda içerek sarhoş olur, Çarşamba günüde cin ve  soda içerek. Ortak payda yani soda! Bilimsel sonuç; Soda sarhoş eder J Ayrıca tarih bilimi de deneysel değildir. Yine bilimin de yapabilecekleri de sınırlıdır. Bilim, cinlerin olmadığını kanıtlayabilir mi? Hadi bir ortaya bir soru daha: İki nokta arasındaki en kısa mesafe doğru bir çizgi midir? Söyler misiniz  bana Amerika ile Türkiye arasında direk bir doğru çizgi çizebilen çıkabilir mi? Aksine bir yay çizmek gerekir! İlginç değil mi evrende her gök cismi 'daire' çizerek hareket eder...Varın gerisini siz düşünün!

 

             

 

   19. Yüzyıl'daki  "bilimsel" bir çok iddia artık çöplükte değil mi? O zamanın havalı bilim adamları şimdi arkalarından gülünen birer eski teorisyen değiller mi? " Atom mu , parçalanamayan en küçük yapı taşıdır" o kadar! " E ama parçalandı" hani parçalanamazdı...Hı? Noldu ...?  O zaman etrafa bilim adına hava atanlar günümüzde tekrar geri gelselerdi insan içine çıkabilirler mi idi yoksa onlara da " gerici, çağdışı " falan denilir mi idi acaba ?! 19. yüzyılın  şaşaalı günlerinde fizikçiler her şeyin kurallara uygun yürüyeceğine inanıyordu. Doğanın yasaları keşfedilecek ve her şeyi görmek mümkün olacaktı. Yıldızlar , paylarına düşeni yapıp hep birlikte yerçekimi yasasına uydular. Işık dalgalardan  meydana geliyordu ve bunlar oldukça iyi anlaşılıyordu. Elektrik biraz daha belalıydı ama yasalarının çoğu bulunmuştu ve geri kalanı da zamanla keşfedilecekti ve doğanın bütün yasaları bulunduğunda, gerekli  verilerinde yardımıyla, her şeyi öne gitmek mümkün olacaktı.  Eğer evrendeki bütün maddenin her atomunun pozisyonunu, hızını ve belki  birkaç şeyini daha bilebilseydik doğa yasaları sistemin tümünün bütün geleceğini öngörmekte kullanılabilirdi. Bu inanca determinizm denir. 19.yüzyılın sonuna kadar oldukça makul görünüyordu. Ama, yüzyılın dönümünde geliştirilen kuantum teorisi, onu temelinden sarsmış ve o zamandan beri fizik, kendine duyduğu pişkin güvenin çoğunu kaybederek büyük bir aşama sağlamıştır.
  Bilim adamlarının idolleri bir totem kazığı gibi birbirinin üzerine dizilseydi en tepedeki ölçüm adı verilen sırıtkan bir fetiş olurdu. Hem kimyacıyla hem fizikçiler ölçümün önünde eğilip ona taparlar. Oldukça doğru bir saptama yaparak bütün fiziksel bilimlerin sadece özenli ölçümlerle ilerleyebileceğini  söylerler. Hemen herkes  fizikteki herhangi bir şey hakkında muğlâk, nitel ve kesin olmayan bir açıklama getirilebilir ama bu nicel bir sınavdan geçtiğinde çökmeye mahkûmdur.

   Işık hızı saniyede 300.000 idi. Ama son yıllardaki araştırmalar 300.000*300 sayısına işaret etmektedir. Uzun yıllar devam eden durağan evren modeli, 2 bin yıllık Öklid geometrisinin yetersizliği, peşinden yıllarca koşulan "eter"in elden uçup gitmesi. Bir dönem bölünemeyen en alt parça olarak adlandırılan "atom"un, aslında daha alt parçacıklar olan proton, nötron ve elektronlardan oluştuğu anlaşıldığında bir irkilme yaşandı. Ardından proton ve nötronların da aslında temel yapı olmadığı, onların da kuarklardan oluştuğu anlaşıldı. Özetle bilime yeniden bilimsel bir yaklaşım gerekir: Şüpheciliği bilimin bizzat kendisine uygulaması akıl ve bilimin bir gereğidir. Bilimin varmış olduğu son nokta aslında ilerde varacağı yeni ve farklı bilimsel kanunların ilk adımıdır. Kısaca bilimde kesin ve son yoktur.

   Bilim adamları acaba ”bilimin henüz yapamadıkları-bulamadıkları” konusunu düşünüp tevazu ile başları önde yürüyeceklerine geriye bakıp  bilimin geldiği şu an ki aşamayı kendilerine mal edip kibir ile yürümeleri ne kadar mantıklıdır. Ayrıca “bilimin insana neler yapabileceği düşüncesi korkunçtur. Atom bombası, radyoaktif zehir gazlar,  biyolojik savaş vs. birçok bilimsel araştırmanın hedefini doğruluk derecesini ve doğruluk neticelerini ona para yatıran çevreler belirlemektedir, ayrıca hiçbir bilim adamı yaşadıkları zamanın dünya görüşleri ve ideolojilerinin etkisi altında kalmadığı iddia edilemez. “Atom bombasının silah olarak mükemmelleştirilmesi için çalışan bilim adamlarına aydın diyemeyeceğim.” der Sartre  (Sartre, J.Paul, Aydınlar Üzerine, 1997, s 12). Bilim diye ortaya çıkan bir çok buluşun insanları hafiften delirttiği gerçek  değil midir: Telefon, televizyon, aşı, vitamin hapları...vs
    Bir durumu ölçerken mesela bir Kuantum  parçacığını ölçerken hem hızını hem de konumunu aynı anda ölçülemez. Diyelim ki konumunu ölçüyorsun ve bilgi edinme kesinliğin çok fazla, bu kesinlik ne kadar fazla artarsa hızın belirsizliği o kadar artar. Buda şu anlama geliyor, hiçbir zaman maddenin gerçek bilgisine sahip olamayacağımız. 
     Bilim kanıtlanmış bilgidir ama o kanıtlanmış bilgi her zaman bir başka kanıtlanmış bilgiye terk edebilir yerini. Nitekim bunun binlerce örneği vardır. Demek ki bilim de, “mutlak bilgi” değildir. “Mutlak” olduğu kabul edildiği gün bütün gelişmeler durur. Varsayımlara dayalı hipotezler ise doğrulandıklarında o ana kadar ”meçhul olanı kavramamızı” sağlıyordu. Üstelik bir hipotez, diğer bir hipotez onu yanlışlayana dek geçerli idi. İnanç: Şüphe ettiğine araştırarak ulaşamıyorsan ”Onun yine de o olduğuna” inanmak ise her bilim, kesin doğru olana dek inanç değil midir ki zamanla o kesinleşenin de zamanla yanlış olduğu ortaya çıkacaktır! Artık “akıl ile her şeyin bulunacağı” iddiasının şimdiye kadar doğrulanmamış başka bir inanç olduğunun farkına ne zaman varacağız acaba?

    Harward tıp fakültesinde beyin üzerinde çalışan bir bilim adamının yazar  Cüneyt Ülsever'e dediği şu cümle üzerinde biraz düşünmeyi tavsiye ederim: " Ben tıp bilimine bir tanrı tanımaz olarak başladım. Ancak hala beynin ne menem bir şey olduğunu %8 - %10 biliyoruz. Beyine düşünmeyi sağlayan mekanizmanın ise katiyen farkında değiliz." Bu tıp alimi şimdi dinleri inceliyordu. Bilim felsefesine merak salınca da zaten bilimin de yola bir takım varsayımlarla doğru olduğu kabul edilen bulgularla-çıktığını, sadece aynı koşullarda  aynı sonucu almanın peşinden koştuğunu bilmek yani her  şeyin akılla bulunabileceği iddiası aslında bir inanç değil midir? Varsayımlar  ”inançtan” başka bir şey değildir midir? ( C. Ülsever: Teneke Evin Torunu) Ya bilimde ”tesadüfe” yer olduğunu iddia edenler: İşte darwinizm: Tesadüfler zinciri sonucu oluşan muhteşem evren ve içindekiler. Varsayımlara dayalı hipotezler ise doğrulandıklarında o ana kadar ”meçhul olanı kavramamızı” sağlıyordu. Üstelik bir hipotez, diğer bir hipotez onu yanlışlayana dek geçerli idi. İnanç: Şüphe ettiğine araştırarak ulaşamıyorsan ”onun yine de o olduğuna” inanmak ise her bilim, kesin doğru olana dek inanç değil midir ki zamanla o kesinleşenin de zamanla yanlış olduğu ortaya çıkacaktır! ( En son Einstein bile eleştirilmeye başlanmadı mı? )  Artık “akıl ile her şeyin bulunacağı” iddiasının şimdiye kadar doğrulanmamış başka bir inanç olduğunun farkına ne zaman varacağız acaba? Piltdown Adamı hilesi bilim adamlarınca uydurulmadı mı? Karl Popper  "Darwin kuramı sınanabilir olmadığı için bilimsel değildir, sahte bilimdir. Metafizik bir şeydir." sözü de bir kenara yazılmalıdır (The Logic of Scientific Discovery)

   Biz bilime karşı değiliz ama bazılarınca kutsallaştırılan bilimin kötü yüzünü de göz önüne sermek bizim görevimizdir. Gerçek bilim adamı kendisine şu soruyu sormalıdır: Bilim gelişmesini nereye kadar devam ettirebilecektir? Şu anki bilim hangi aşamadadır? İnsanlık tarihi buna yetecek midir, yeterse vardığı yer neresi olacaktır? Bilim vardığı birçok sonucu değiştirip yerine bir yenisini koyuyorsa da uzun vadede kainatın gerçeklerine biraz daha yaklaşarak ilerlemeye devam etmektedir. Kainatın gerçeklerini açıklayan ise dindir. Aslında bilim; Allah'ın evreni yaratış sırrını çözmektir, bilimin amacı Allah'ın kainatı yarattığı dili çözmek olmalıdır. Bilim adamlarının amacı zamanla değişecek ve adına bilim denecek kısa dönem buluşlara tapınmak değil, Allah'ın kainatı yaratırken koyduğu kuralları bulmak olmalıdır.

      André Vayson de Pradenne`in `Prehistorik Arkeolojinin Sahtekârlıkları` isimli kitabında sıraladığı arkeoloji tarihine geçmiş pek çok sahtecilik örneğiyle de sınırlı değil bilimsel aldatmacalar. Bilim dünyasında günümüzde de şarlatanlar çıkabiliyor. Hileli laboratuvar fareleriyle deney yapan bir Amerikalı immünolog, fosillere makyaj yaparak bilime katkıda bulunan (!) Japon bir paleontolog, deneylerini kaçakçılığa alet edebilen Alman bir fizikçi ya da klonlama alanındaki sahte süper deneyleriyle ülkesinde milli kahramana dönüşebilen Koreli bir biyolog olarak karşımıza çıkabiliyor bu sahtekârlar.   

 

     

 

                                               Bilimperestlerin Yanılgıları

 

   Koyu “laikçi” Prof. Dr. Celal Şengör’ün “dindarlar üniversitelere alınmasın” önerisi, gündeme geldiğinden beri eleştiriliyor. Jeoloji profesörünün “din, bilime dayandırılamaz” kuralından, “dindarlar bilim yapamaz” gibi vahim bir sonuç çıkarmasının yanlışlığı, zaten ayan beyan ortada.Ama aslında bundan da ileri gitmek ve Sayın Şengör ve onun gibi düşünen “bilimperestlerin” dünya görüşünü biraz kurcalamakta yarar var. Prof. Şengör, “Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur… bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan bir düşünce sistemidir” diyor. Yani bilimin salt “somut gerçekliğe” dinin ise sırf “inanca” dayandığını ileri sürüyor.
  Oysa bakın dünyanın önde gelen astrofizikçilerinden biri olan Arizona Eyalet Üniversitesi öğretim üyesi Paul Davies, 24 Kasım 2007 tarihli New York Times’daki makalesinde bu konuda ne demiş: “Bize sürekli bilimin dünya hakkındaki en güvenilir bilgi kaynağı olduğu, çünkü test edilebilir hipotezlere dayandığı, dinin ise inanç üzerine kurulduğu söylenir… Bu ayrımdaki sorun şudur ki, bilimin de kendi inanç-bazlı iman temeli vardır. Tüm bilim, doğanın rasyonel ve anlaşılabilir bir düzene sahip olduğu varsayımı üzerinden işler. Eğer evrenin anlamsız karmaşalar ve keşmekeşlerle dolu olduğunu düşünseydiniz, bilim adamı olamazdınız.”  Prof. Davies, bundan şu sonuca varmış:

“Dolayısıyla hem dinin hem de bilimin temelinde inanç vardır: Her ikisi de evrenin dışında bir şeyin varlığını kabul eder: Ya açıklanamayan bir Tanrı’yı, ya da açıklanamayan doğa kanunlarını.”

Bu gerçek, bir “bilimci” ile bir “dinci” arasında aslında bir “inanç dozajı farkı” olmadığını gösteriyor. Elbette eğer “dinci”nin inandığı dinin öğretileri fiziksel veya sosyal gerçekliği görmesini engelleyecek katılıktaysa, ortaya ciddi bir dogmatizm sorunu çıkar. “Dünya dönmüyor” diye fetva veren Ortaçağ Katolik Kilisesi veya Suudi “alim” İbn Baaz örneğinde olduğu gibi…Ama bir “bilimci” de alabildiğine dogmatik olabilir. Sovyet tarımını “diyalektik materyalizm”e göre çarpıtıp mahveden Trofim Lysenko veya Prof. Şengör’ün “Erke”cilik oynayan ideolojidaşları gibi…Bu, Türkiye’deki “bilimperest”lerin göremediği gerçeklerden biri. Bir diğeri de, bilimin bize öğretebileceklerinin sınırı ile ilgili.
Prof. Şengör bilimi sınırsız görüyor. Hatta “bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” diyor. Bu, vahim bir yanılgıdır. Başka her şeyden önce bilimin kendi disipliniyle çelişir. Çünkü bilimin yöntemleri deney ve gözlemden ibarettir. “Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” önermesini ise ne deney ne de gözlem yoluyla test edemezsiniz. Bu, felsefi bir iddiadır. Nitekim zaten Prof. Şengör de dayanak olarak bir felsefeci olan Bertrand Russell’a başvurmuş. Gerçekte insanlığın bilimden başka daha pek çok “bilgi kaynağı” vardır. Örneğin ben “insanlara adaletli ve merhametli davranmak gerekir” önermesinin doğru olduğunu biliyorum. Beni buna ikna eden hiç bir fizik kanunu, kimya formülü veya biyoloji teorisi yok. Hatta “bilimperestler”in pek sevdiği bazı biyoloji teorilerinin sosyal uyarlamalarına, örneğin Sosyal Darwinizm’e bakarsak, adalet ve merhametin çok aptalca şeyler olduğu sonucu çıkabilir. Ama “vicdan” (sezgi), “gelenek” ve Prof. Şengör’ün hiç hazzetmediği anlaşılan “vahiy” gibi bilgi kaynakları, beni söz konusu değerlere inandırıyor. Aslında dünya tüm bunları göreli ve kaba pozitivizmi aşalı çok zaman oldu. Sorun, bizim bilimperestlerin fanus içinde yaşamasında. ( Mustafa Akyol, Star:6 Şubat 2008 )


                                  
                    Rektörler bir bilim kilisesi mi oluşturmak istiyor?


  YÖK"ün bünyesinde bulunan rektörlerin ve yakın arkadaşlarının bilim, din, vahiy konularında, yaptıkları açıklamalardan anladığımız kadarıyla bilimi bir din gibi algıladıkları için "Scientific Church" Bilim Kilisesi kavramını kullanmayı bir zihniyeti anlatmak üzere uygun bulduk. Ancak hemen hatırlatalım ki, bilimi bir din olarak görmeleri de sadece bir slogandan ibarettir çünkü bilim üretmede yetersiz oldukları ve ideolojik bir bataklığın içine saplandıkları için din olarak gördükleri bilimin gereğini de yapmazlar. Sadece, halkın tarihsel yürüyüşüne uygun değerleri, yargıları, sembolleri, anlam ve kavram çerçeveleri, sosyolojik bir gerçek olarak, demokratik bir seçim yoluyla çevreden merkeze yöneldiği zaman, karşılarında halkın özgürce seçtiği bir meclis ve Başbakan dahi olsa, kilise hiyerarşisinden devşirilen cüppelerini giyerek bilim, aydınlanma, laiklik ve ulusalcılık adına Anıtkabire yürümektedirler. Abartısız Rusya, Küba, Çin dâhil dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir bilim adamları prototipleri yoktur. Bu zihniyetin batıda nasıl iflas etmiş olduğunu bilahare fazla detaya girmeden genel hatları ile açıklamaya çalışacağım

.
                         Bilimperest rektörlerin düşünsel arka planı

 
   Bilindiği gibi 1789 Fransız ihtilalinden sonra gelişen pozitivist bilim anlayışı ki bu kavramı ilk önce St. Simon kullandı.- Fizik bilimlerinde meydana gelen büyük atılımlarla 19.asırda sosyal bilimleri de kapsayacak şekilde Kıta Avrupa"sında hakim bir paradigma haline geldi. Öyle ki St. Simon"un öğrencisi Aguste Comte bu paradigmayı sosyoloji alanında öyle bir noktaya ulaştırdı ki; artık pozitivizm ve onun kavramlar çerçevesi, aynen doğa bilimlerinde geçerli olan sebep-sonuç ve determinist ilkelere göre, zorunlu olarak insanlığın ortak dini olacak ve dolayısıyla vahye dayanan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi dinler tarihsel ve toplumsal yasaların bir gereği olarak, insanlığın tarihi serüveninden silinecekti. Çünkü ona göre, insanlık Teolojik dönemden Metafizik döneme, Metafizik dönemden de zorunlu olarak Pozitivist döneme geçerek bu "üç hal" kanununun bir gereği olarak, insanlık mistifiye olmuş boş inançlarından kurtulup bilimsel kavramlar çerçevesine dayanan pozitivizm tek geçerli yaşama biçimine, yani bilimsel bir dine dönüşecektir. Bu görüş özellikle sol ve ateist aydınları derinden etkilemiştir. Zaten Marksist bilim adamlarının düşünme biçimi de öyledir. Zira Marx kendi teorisini "Scientific Socialism" (Bilimsel Sosyalizm) olarak isimlendirmişti. Zira ona göre de, aynen Aguste Comte"de olduğu gibi, komünal toplumdan başlayan insanlık tarihi kölelik, ağalık, feodalite, kapitalizm ve sosyalizm aşamasından sonra determinist (zorunlu) yasaların gereği olarak komünizm"e (sınıfsız topluma-dünya cennetine ki, bu liner tarih anlayışı, St.Agustini"in teolojik tarih felsefesinin mataryalize edilmesidir) ulaşacaktır.Dolayısıyla üst yapının en dominant unsuru olan din kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Zira din insanlığın afyonudur, o işçi-proleterya sınıfının sömürülmesi için burjuva sınıfının uydurduğu bir sömürge aygıtından başka bir şey değildir. Bugün üniversitelerimizin en önemli mevkilerini işgal eden akademisyenlerin birçoğu hemen hemen böyle düşünürler. İdare-i maslahat icabı her zaman itiraf etmeseler de! Dolayısıyla bu pozitivist-Marksist mantalitenin aşkın bir anlayışa, metafiziğe kapı aralayan, daha açık bir ifade ile Tanrıya belli bir dine inanan bir bilim adamına, başı örtülü dahi olmasa herhangi bir öğrenciye tahammül edemeyeceği açık ve seçiktir. Şimdi gelelim bu söylediklerimizin YÖK"le ne alakası var işte meselenin de püf noktası burada düğümleniyor. Zira YÖK"ün özellikle Kemal Gürüz, Erdoğan Teziç, Celal Şengör gibi bireylerin tarihsel ve toplumsal olaylara, dolayısıyla dine, dile sanata kültüre ve bilime yaklaşım biçimi çok fazla bilimsel çalışmalarla ilgilenmeseler de pozitivist-marksist bir mantaliteye dayanır.

 
  
Nedir pozitivist mantalite; gözlenemeyen, olgulara dayanmayan, deneye indirgenemeyen yani empirik anlamda test edilip genelleştirilemeyen her önerme ve inancın yadsınmasıdır... Tıpkı Viyana ekolünün, neo-pozitivistlerin özellikle Carnap ve Raihanbach gibi naiv düşünen mantıkçı felsefeciler gibi. Onlara göre metafiziğe dayanan tüm yargılar ve onun üzerine inşa edilmiş hayat biçimleri zihinsel bir yanılma ve sapmadan ibarettir. Çok açık bir örnek verecek olursak, Tanrı vardır, Ahiret vardır, öldükten sonra dirilmek vardır, yargı günü gerçektir gibi önermeler empirik anlamda doğrulanamayacağı için anlamsızdır dolayısıyla bilimsel değildir. Pozitivist mantalite kelimenin tam anlamıyla budur. Halbuki bu yargının kilise kurumunun "extra ecclesiam nulla salus" (kilise dışında hiçbir hakikat yoktur.) dogması ile hiçbir farkı yoktur.

 
   Fakat "teist" Allah"a, vahye ve onun öngördüğü hayat biçimine inanır. Yani pozitivistin tam karşıt yönünde de bir düşünce ve inanca sahiptir, bundan dolayı pozitivizmi bir kilise ve din olarak algılayan YÖK ve onun rektörlerine göre açıktan söylemeseler bile, dini simgeyi çağrıştıran her kıyafet, hatta dille ifade edilemeyen dini motifli her düşünce tarzı hissedildiği anda üniversite kampüslerinden kovulmalıdır. Zira pozitivist dinin kâfirleri de teist"lerdir (yani inananlar) keşke mümkün olsa da pozitivist tapınaklarda büyük rahip Auguste Comte"un başkanlığında pozitivist engizisyonda yargılanıp pozitivist cehennemde layık oldukları şiddetli azabı tatsalar. Allah"a inanan adamdan bilim adamı olmaz. Çünkü o apriori, önsel olarak Allah"a inandığı için dogmatiktir. Öyle ya bu kafaya ve mantaliteye göre Aristoteles, Platon, Plotinus, Descartes, İbn-i Haldun, Leibnize, Farabi, İbn-i Sina, Blace Pascal, Spinoza, Immanuel Kant, Hegel, Einstein vs. bile aydın sınıfına giremezler çünkü ne de olsa adlarını saydığımız bu zevat şu veya bu şekilde Tanrı"nın varlığını kabul ederler.
   Maalesef bu zihniyet Avrupa kaynaklı Baron de Holbach, Abbe Meslier, Ludwing Buchner, David Strause, Diderot, Neitsche, J.P.Sartre gibi ateist-pozitivist düşünürlerin ve onların ilk çömezi sayılan Abdullah Cevdet ve onun naiv tilmizleri sayesinde yerleşti. İstiklal şairi Mehmet Akif"e hakaret edecek düzeyde tarihsel ve toplumsal değerlerimize düşman Nurullah Ataç gibi bireylerin İnönü döneminde cumhurbaşkanı danışmanlığına getirilmesiyle de sosyo-kültürel alanda tam bir pozitivizm, kamusal alanda ise Sovyetik tipi bir laiklik uygulaması yerleşti. Peki, yukarıda kısaca anlattığımız bu bilim anlayışına ve dünya görüşlerine Kıta Avrupa"sında ne oldu? Orada üniversiteler halen katı bir pozitivizmi ve determinizmi mi seslendiriyorlar? Farklı inanç, fikir ve ideolojilere sahip akademisyen ve öğrencileri kapı dışarı mı ediyorlar yoksa orada üniversiteler aklı, bilimi özgür düşünce ve araştırmayı bırakarak apriori olarak, görevlerinin resmi ideoloji veya Marksizm, sosyalizm, kapitalizm, pozitivizm, Hıristiyanlık gibi dünya görüşlerini savunmak, entelektüel ve epistemolojik anlamda onları meşrulaştırmak olduğunu mu söylüyorlar? Öyle ya bizim bilim adamlarımız, kendilerinin savunduğu akıl, deney, özgür düşünce olgularının aksine üniversitede görevlerinin "Kemalizm"i" savunmak olduğunu söylüyorlar. Zira onlara göre Kemalizm, yeryüzünde hakikatin, gerçeğin kendisidir. Ki bu Kemalizm denilen düşünme biçiminin cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk"le hiçbir alakası yoktur. Zira özgün yazılarının ve söylevlerinin yer aldığı "nutuk"ta böyle bir düşünce mantalitesi yok. Bu kavram daha çok 1940"lı yıllardan sonra mantıkçı-pozitivizme prestij eden, devlet düzeyinde laikliği Tanrıyı yeryüzünden kovma harekatı olarak algılayan Sovyetik tipi laisizmi savunan, elitist, jakoben bireyler tarafından ortaya atılmış ve içeriği doldurulmaya çalışılan bir kavramdır. Tam anlamıyla bir rekonstrüksiyondur. Zira Atatürk kendisinin milletine ve Türk Gençliğine hiçbir dogma bırakmadığını, sadece aklı ve özgür düşünceyi ölçü ve hakem olarak bıraktığını açıkça söylemiştir.
                                              Türkiye"de bilim siyasallaşmıştır

 
   Evet, Avrupa"da, Amerika"da, gelişmiş demokratik ülkelerde bu bilim anlayışına ve mantalitesine sahip hiçbir üniversite yoktur. Zira bilim Türkiye"deki gibi siyasallaştırılmamıştır, herkesin hangi düşünce ve inançtan olursa olsun akademik özgürlüğü vardır. Örneğin Amerika"da bırakın bir öğrenciyi bir Yahudi profesör Yale Üniversitesi"nde kipa"sı ile derse girebilir, ders anlatabilir hiçbir makam ve otorite onun bilim adamlığını sorgulayamaz, ta ki kendi inançlarını bilim adına öğrencilerine dayatmadığı sürece...Şimdi gelelim bir dönem Avrupa"ya da hakim olan pozitivist bilim anlayışına ne oldu, öyle ya kadim filozof Herakleitos"un söylediği gibi "Panta rei" her şey akar dolayısıyla köprünün altından çok sular geçti , ta 1950"lerde Amerika"da "Science is Sacred Cow":  "bilim kutsal bir inektir" gibi kitaplar kaleme alınmaya başlandı. Kıta Avrupa"sında fizik bilimlerde pozitivizme ve dolayısıyla determinist anlayışa darbeler vuruldu. Şimdi bu tarihsel gelişmeyi kısaca açıklayalım.

 
                                                     Bilim kilisesinin iflası

 
19. asrın ikinci yarısında öklitçi olmayan geometriler ortaya çıktı. Labochevsky . (1793-1856), doğru çizgiyi değil, iki nokta arasında bir eğriyi kabul ediyordu. Rieman ise üçgenin iç açıları toplamının 180 dereceden fazla olduğunu söylüyordu. Yine aynı dönemde Newtoncu paradigmanın aksine bilimsel bilgiyi mutlaklaştıran, bilim kilisesine dönüştüren pozitivizm ve onun uzantısı siyantizm( bilimi kutsallaştırmak) anlayışına karşı bilimin yapısını eleştiren felsefeler ortaya çıkmıştı. İşte bu göreli/göreceli (relativist) anlayışlar fizikçi Einstein"in (1878-1955) "özel ve genel relativite" teorilerini ortaya atmasına yol açtı. O, zaman ve mekânın rölatif olduğunu, mutlak eş zamanlılık olmadığını kabul ettirdi. Max Planck(1850-1947) 1901"de "Planck Sabitesi" denilen değişmez sayıyı keşfetti. Niels Bohr(1883-1962) 1913"te bugün de geçerli olan "atom modeli"ni çizdi. Louis de Broglie(1891-1977) dalgalar mekaniğini kurdu, ışığın ve sesin dalga dalga yayıldığını ortaya koydu. Werner Heisenberg(1901-1977) atomların iç dünyasında "kesinsizlik" (incertitude) olduğunu ortaya koydu. Ona göre hareket halindeki bir elektronun yerini tam olarak tespit etsek, hızını tespit edemiyoruz, hızını tespit etsek yerini tespit edemiyoruz. Elimizdeki cihazlar çok mükemmel de olsa sonuç değişmez. Böylece Heisenberg klasik fiziğin sıkı sebep-sonuç ilişkisinin burada geçerli olmadığını, olayların ihtimal bağı ile bağlı olduğunu ortaya koydu. Böylelikle doğa bilimlerinin dayandığı determinizm ilkesi sarsıldı. Tabiri caizse determinizmin, dolayısıyla pozitivizmin ve onun kavramlar çerçevesinin duvarında Planck Sabitesi kadar büyük bir çatlak meydana geldi. Louis de Broglie, (madde ve ışık) Sonuç olarak doğa kanunları "zorunlu (determinist)" olmaktan çıkıp "olumsuz (zorunsuz)" olarak görülmeye başlanmıştır. Bunlara diğer ilimlerdeki ilerlemeleri de katmak gerekir. Mesela 1950"li yılların sonunda hücrede keşfedilen RNA, DNA denilen bilgi yüklü parçacıklar, biyolojiye dayanan yeni bilgi teorisi geliştirilmesine yol açtı.
   Peki, felsefe düzleminde ne oldu, fizik bilimlerdeki bu pozitivist çöküş elbette bilim felsefesini etkiledi. Bilindiği gibi mantıkçı pozitivistlerin hedefleri bilimi metafizikten (dinden) temizlemek, Tanrıyı en azından yeryüzünden kovmak ve felsefeye bilimsel bir kimlik vermek idi. Ve onların ölçütü ise daha önce bahsettiğimiz gibi "doğrulamak" idi. Bilimi ve özellikle felsefenin alanını, daraltan bu akımın çeşitli eleştirilerle yetersizliği ortaya çıktı ve dolayısıyla mantıkçı pozitivizm ve dünya görüşü etkisini kaybetti. Bunu da özellikle Karl Poper (1902-1994)"in çalışmaları sağladı. Popper "doğrulanabilirlik" ölçütüne karşı "yanlışlanabilir" ölçütünü seçenek olarak ileri sürdü. Ona göre hiçbir önermenin- bilimsel olsun, olmasın- doğruluğu mutlak olarak ispatlanamaz, metafizik, estetik ve etik önermeler için de doğrulayıcı deliller getirilebilir. Popper"in bu devrimci çıkışının yanında üç önemli gelişmeye işaret etmek gerekir. N.H.Hanson, geleneksel emprisizm"in temel varsayımı olan bilimin gözleme dayandığı tezine karşı çıkmıştır. Ona göre gerek bilimde, gerek günlük hayatta nesne ve olguları olduğu gibi algılayamıyoruz. Yani gözümüze yansıyan şeyle gördüğümüz algıladığımı mutlak olarak aynı şeyler değildir. Örneğin suda doğru bir çubuğun eğri görünmesi gibi... Zira deney ortamı bireyi bazen yanıltabilir. Thomas Kuhn ise (1922- 1962)"de yayınladığı "Bilimsel Devrimlerin Yapısı" (The Structure Of Scientific Revolutions) adlı eseri ile bilim dünyasında yeni bir dönemin açılmasını sağladı. Normal bilimin işi... O, mantıkçı pozitivistleri ve yerleşmiş anlayışın aksine bilimin doğrusal olarak değil, aksine seyrek de olsa devrimsel atılımlarla gerçekleştiğini ilk defa açıkça ortaya koydu. Kuhn"a göre bilimsel etkinlik, iki dönemli bir süreç halinde ortaya çıkmaktadır: Normal Bilim Dönemi  ve Olağanüstü Bilim Dönemi. Normal Bilim, belli bir alanda, meslek çevresinin bağlandığı bir kurum çerçevesinde yürütülen bir etkinliktir. Kuhn bağlanılan bu kurama-teoriye "paradigma" ismini verir. Normal Bilim dönemi, devrimci hamlelere kapalı olup mevcudu koruma dönemidir. Yeniliğe izin vermez tıpkı YÖK"ün baskıcı ve dogmatik bilim anlayışını korumaya çalıştığı gibi. Normal bilimin işi, yerleşik paradigmaya uymayan sonuç ve oluşumları açıklığa kavuşturmak ve onları sapkın (hetorodoks) ilan etmek, ortaya çıkan sıradan sorunları çözmektir. Yalnız sorun çözme gayreti, bilimsel atılım için değil, paradigmayı korumak ve tahakkümü, despotizmi sürdürmeye yönelik bir amaç taşır. Paradigmayı yıkıcı ve sarsıcı arayışlara yer vermez. Çünkü burada paradigma bilimsel kılıf altında "mutlak hakikatin" kendisi olarak algılanır yani bir nevi "dindir." Bu anlamda paradigmaya bir çeşit, hâkim dünya görüşü veya inanç sistemi denebilir. Bundan dolayı bir paradigmadan diğerine geçiş, din değiştirmeye benzer, köklü bir değişimdir. Ancak bir dönem gelir ki bilim adamlarının paradigmayı koruma çabaları yetersiz kaldığı zaman, bunalım ortaya çıkar. Tarihsel ve toplumsal gelişmeler paradigmayı çepeçevre sarmıştır. İşte bunalımdan çıkış için ortak ölçülerin yerine bireysel görüşlerin geçtiği bir dönem gelir ki bu "Olağanüstü Bilim" dönemidir. Elbette Kuhn gözlem ve deneyi inkâr etmiyor, ama göz ardı edilen bazı hakikatleri yüzeye çıkarıyor. Çünkü tüm bilimsel teori ve paradigmalar çeşitli metafizik unsurları beraberinde taşırlar. Çevrenin sosyo-politik, sosyo-psikolojik ve tarihsel şartları altında oluştukları için peşin hükümleri (ön yargılar) bünyelerinde barındırırlar. Kuhn"un bilim anlayışında, pozitivistlerin ve mantıkçı pozitivistlerin aksine tarih ve bilim tarihi büyük önem kazanır. Paradigma değişimlerini anlamak ancak tarihe yönelmekle mümkündür. Acaba bizim YÖK yöneticileri, rektörleri, dekanları yaşadığımız ülkenin tarihsel ve toplumsal değerlerini ne kadar bilirler ki, Paradigmal değişimleri anlayabilsinler. Daha sonra Stephen Toulmin(D.1922) yine Paul Feyerabend(1925-1994) "Metoda Hayır" adlı bir kitap yazarak, klasik pozitivist görüşü eleştirdi. Ona göre bilim adamının içinde yetiştiği ortam, inanç, norm, dil ve kültür boyutu göz ardı edilemez. Yani psiko, sosyal, siyasal, tarihi ve kültürel şartlardan soyutlanarak bilim yapılamaz, bilim adamı yetişmez.

 
   Bilim insanlığın bütün problemlerini çözme iddiasında olamaz. O, belli şartlarda, belli imkânlarda elde edilmiş akli bir bilgi insanın ortaya koyduğu bir ürün bir etkinliktir. Bu uzun sayılabilecek anlatımdan hareketle YÖK ve onun hâkimiyetinde bulunan üniversite yöneticilerine ve öğretim üyelerine diyoruz ki, bilim bir din değildir. Artık katı pozitivist ve determinist bilim anlayışı batıda terkedilmiştir. Bilim mutlak hakikatin kendisi değildir. Hayata bir anlam veremediği gibi değerler manzumesi de üretemez. O mutlak var olanı ortaya çıkarmaz, ancak varlık üzerinde etkinlikte bulunur ve gücü ölçüsünde hakikati açıklamaya çalışır. Ancak hakikat hiçbir zaman insan etkinliği ve zihni ile kuşatılacak bir şey değildir. Onun ezeli ve ebedi bir mahiyeti vardır. Zaman ve mekânla kayıtlı olan insan ise kendi çabası ve ürünü olan bilim yoluyla hakikati kuşatamaz. Zira insanın hakikati arama çabası kıyamete kadar devam edecektir. Bilimin onu üreten insan zihniyle direkt bağlantılı bir mahiyeti vardır. Yani onun ölçüsü insandır. Daima bir rölativiteyi içerisinde barındırır. İnsan ise yapısı itibarı ile külli anlamda hakikati kavrayamaz. Bundan dolayı bilimin ortaya çıkmasında, yukarıda bahsettiğimiz gibi olaylar ve olgular arasında mutlak bir zorunluluk değil, olasılık geçerlidir. Lütfen modern dünya görüşünden post-modern bir döneme geçilen dünyada, artık üniversitede öğrencileri ve öğretim üyelerini inançlarından, fikirlerinden, görünüş ve kıyafetlerinden dolayı fişlemek, başörtülü kızları ikinci sınıf vatandaş, onları oluşturduğunuz kast sisteminin paryaları olarak görmek yerine, bilim üretin, Türkiye"nin küresel ölçekte büyük bir devlet olabilmesinin epistemolojik, entelektüel ve sosyo-politik temellerini oluşturabilecek araştırmaları yaptırın. Bu millet bunun için size maaş veriyor. Onların değerlerini aşağılayasınız diye değil. Dogmatik ve zihinleri felce uğratan katı ideolojik zihniyetinizi değiştirin, kampüslerde akademik özgürlüğe ve nesnelliğe, akla (ratio) önem verin

.
                                           Üniversitelerimizin durumu

   Lütfen! üniversiteleri pozitivizmin mabetleri, kiliseleri, öğretim üyelerini buraların rahibi olan, bilimi dinin yerine geçiren, köhnemiş ve çürümeye yüz tutmuş paradigmanızdan vazgeçin. Bırakın üniversiteler küresel düzeyde fikirlerin, inançların, teorilerin bilim anlayış ve felsefelerinin rahatça tartışıldığı, üretildiği özgür eğitim kurumlarına dönüşsün. Zira Bertrand Russel şöyle der: "Eğer bir eğitim ve öğretim kurumunda öğretmenler, bilim adamları istedikleri gibi düşünüp konuşamıyorsa, öğrenciler ve toplum onların söylediklerini reddetme yahut kabul etme özgürlüğüne sahip değilseler siz o üniversitelerden özgür ve aydın bireyler değil ancak yobaz sürüleri üretirsiniz. Artık 1940"lı yıllardan sonra üretilen çağdaş dünyada anlamını kaybeden paradigmanızı, halkın tarihsel ve toplumsal değerlerini küçümseyen mantalitenizi terk ederek akla ve gerçeğe dönün. Siz de görüyorsunuz ki, tarih Aguste Comte"u ve Karl Marx"ı haklı çıkarmadı. Din, pozitivizmin öngördüğü determinist yasalar gereği ortadan kalkmadı. Bilakis Samuel Hungtington"un ve Alvin Toffler"in de itiraf ettikleri gibi dinler, yüzyılımıza damgasını vurdu. Öyleyse yapılması gereken ne bilimi dinin yerine geçirmek, ne de dini bilimin yerine koymaktır. Her ikisi de farklı gerçeklik alanlarına hitap eder. Din ve insanı çevreleyen kültür "Tarihselci bilim felsefesinin "konusudur. İnsani alanda doğa bilim yöntemleri geçerli değildir. Şimdi başlık olarak attığımız sorulara cevap verelim. Türk üniversitelerinin ne bir bilim kilisesidir sadece bilim kilisesinin zihniyeti hâkimdir o kadar - ne de bilim felsefesinden haberi (özellikle resmi ideolojiyi dayatanların) vardır. Haberi olan birkaç mümtaz, bilim adamı hariç... Zaten onlar da üniversiteden atılacakları korkusuyla konuşamazlar. Öyleyse üniversitelerimiz olsa olsa az gelişmiş, lise düzeyinde olan, fakat gelişmiş ülkelerde eşi benzeri olmayan, bilim adına ideolojik dogmatizmin dayatıldığı verimsiz, içinde özgür düşünce ve sanatın bulunmadığı donuk ve karanlık nekropollere (ölüler kenti) benzemektedir. Tabii ki, YÖK ve atadığı rektörler sayesinde.

  ( Dr. Lütfü Özşahin, Milli Gazete: 02.11.2008)        - Benzer bir yazı için Tıklayınız –

 

 

                                  Bir zamanlar sağlık olan şimdi zararlı


     
 

 

 

 

                                              Bile bile lades!

 

 

                                          Bilim; oyna dur!

“Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.”  Albert Einstein

 

 
 


                         
  Büyük Bilim Adamlarının Büyük Yanlışları

 
1-Aristo (M.Ö 384-322) Uçan nesnelerin atmosfer tarafından taşındığına ,Kalbin zekanın ve hissin merkezi olduğuna ,Hafif nesnelerin ağır nesnelerden daha hızlı düştüğüne ,Yaşayan canlıların herhangi bir aileye ihtiyacı olmadan birdenbire yaratılabileceğine inanıyordu.


2-Leonardo Da Vinci (1452-1519) Düşen nesnelerin hızının daha çok düştükçe hızlandığını zannediyordu. 


3-Galileo Galilei (1564-1642) 30 yıl boyunca, ağır nesnelerin hafif nesnelerden daha hızlı olduğunu düşündü. Ta ki meşhur deneyinde gerçeği öğrenene kadar. en düştüğünde hızlanıyordu.


4-Goethe (1749-1832) Işığa ve renge ilişkin görüşleri günümüze göre tamamen yanlış olan Goethe aynı zamanda kara parçalarının okyanuslara yerleştiğini düşünen neptünizm akımını savunuyordu. Çoğu bilimadamı ise volkanizmi savunuyor .


5-Dr. Dionysius Lardner (1793-1859) Buharlı geminin asla Atlantik Okyanusu’nu geçemeyeceğini çünkü asla yeterince kömür taşıyamayacağını belirtmişti. Bu düşüncesi 1839’da başarılı bir şekilde kırıldı.


6-William Thomson (1842-1907) Dünyada yaşamın 20 milyon yıl önce başladığına ,Işığın çok çabuk elektromanyetik dalgalar yaydığına inanıyordu


7-Simon Newcomb (1835-1909)
Her ne kadar Wright Kardeşler ilk kısa uçuşlarını gerçekleştirdğinde hayatta olsa da, ağır bir makinanın havada uçabileceğine inanmıyordu.


9-Percival Lowell (1855-1916)  Mars’ta bulunan 500 adet kanalın haritasını çıkarmıştı ki bunlar sadece optik bir ilüzyondu.


10-William Pickering (1858-1938)  Aydaki karanlık deliklerin sinek yığını ya da yaşayan küçük hayvanların yaşadığı delikler olduğuna inanıyordu!


11-Nikola Tesla (1856-1943)  İnsanoğlunun nükleer enerjiye asla ulaşamayacağına inanıyordu.(11-04-2009)


 

 Bebeklere, hamilelere Mozart dinletmek medeniyet göstergesi sayılırdı, o da gitti!


 

                                   İlle dinleticem bişi diyosan, buyur!

 

 

 

                                            Bu icatlar tamamıyla kaza eseri bulundu

   Birçok icadın keşfedilmesi kimi zaman çok uzun yıllar alırken, kimileri de tesadüfen ya da bir kaza sonucu ortaya çıkabiliyor.

HowStuffWorks isimli internet sitesinde yer alan habere göre, işte ilginizi çekebilecek tesadüfen bulunmuş icatlar:

Anestezi: Anestezinin gerçek kaşifi itiraz etmesine rağmen, anestezinin gelişimine ve kullanımına katkıda bulunanlar ise mucidin benzer tesadüfi gözlemden esinlendiklerini belirtiyorlar. Crawford Long, William Morton, Charles Jackson and Horace Wells gibi bazı bilim adamları bazı vakalarda eter ve azot oksitin (gülme gazı) insanlarda ağrıyı önlediğini fark ettiler. 1800'lü yıllarda, bu bileşenlerin hem eğlenme hem de oyalanmak için solunması çok modaydı. Anestezinin kaşifleri, gülme partileri veya eter eğlencesi olarak isimlendirilen bu eğlencelere katılıp bu bileşenlerin insanların acıyı algılamalarını nasıl etkilediği konusunda çok şey öğrendiler. Bu bileşenlerin tesadüfi keşfi acıyı önlemek için tıp alanında da kullanılmaya başladı. 1844 yılında Horace Wells bir sergiye katıldı ve bir katılımcının gülme gazının etkisinde bacağını yaralamasına şahit oldu. Bacağı kanayan adam Wells'e hiç acı hissetmediğini söyledi. Bu tesadüfi keşiften sonra Wells dişini çekerken bu bileşeni anestezik olarak kullandı.

Penisilin: İskoç bakteriyolog Alexander Fleming, laboraturındaki kaza sonucu penisilini keşfetti. Mucidin laboratuarı hep dağınık oluyordu. 1928 yılında 2 haftalık yolculuktan döndükten sonra, Fleming dağılmış çeşitli deneyleri düzenlerken ilginç bir mantar kolonisi keşfetti. Mantarlar "Staphylococcus aureus" bakterisi tarafından sarılmış kaplarda yetişmişlerdi. Fakat bu mantarlar, zararlı olmaya potansiyeli olan bakterileri yıkıyordu. Başka bir ifadeyle, mantarlar zararlı hücreleri yok ediyordu. Bunun önemini hemen kavrayan Fleming bir yıl sonra (1929'da) Penisilin adını verdiği keşfini duyurdu. Ancak Fleming'in bu keşfi tedavi için kullanılmadı. Yaklaşık 13 yıl sonra Howard Florey, Norman Heatley ve Andrew Moyer penisilininin geliştirilip etkili bir hale getirilmesini sağladılar.

Cırt cırt: Pıtrak (dulavratotu) bitkisini duydunuz mu? Elektrik mühendisi olan George de Mestral, İsviçre dağlarında köpeğiyle gezerken dulavratotunun köpeğin tüylerine ve elbiselerine yapıştığını görür. Mikroskopla bu iş nasıl oluyor diye inceleme yapar ve bitkinin üzerinde sayısız kanca görür. 1955 yılında, De Mestral kazara bulduğunu icadını mükemmelleştirmek için naylon üzerinde deneme yapmaya karar verir ve günümüzde kullandığımız cırt cırtı icat eder.

Kalp pili: Mühendis Wilson Greatbatch, 1958 yılında Cornell Üniversitesi'nde kalp seslerini kaydeden bir cihaz üzerinde çalışıyordu. Yaptığı cihazdan yanlış parçayı çıkaran Wilson gerekli enerjiyi cihaza verdiğinde, icadı normal bir kalp gibi çalışmaya başlamıştı. Yeni cihazını 1960 yılında bir insanın kalbine yerleştirmeden önce hayvanlar üzerinde denedi ve ince ayarlarını yaptı.

Mikrodalga fırın: İkinci Dünya Savaşı sırasında bilim adamı olan Percy Spencer, Raytheon Şirketi'nde bir laboratuarı ziyaret etti. Bir cihazın önünde dururken ilginç bir şey fark etti. Spencer'ın cihazın yanındaki cebinde bulunan şeker yumuşamıştı, diğer cebindeki ise yumuşamamıştı. Bunu fark eden Spencer daha sonra mısır taneleri denedi ve onların patladığını gördü. Böylece 1945 yılında mikrodalga fırını keşfetmiş oldu.

Sakarin: İlk yapay tatlandırıcılardan biri olan sakarinin nasıl keşfedildiğini biliyor musunuz? John Hopkins üniversitesi'nde bulunan Ira Remsen Laboratuarı'nda çalışan Constantine Fahlberg bazı kimyasalları sentezlerken 1879 yılında tesadüfen buldu. Bilim adamı, farkında olmadan ellerinde kalan maddeyi evine getirdi. Evde yemek yerken, ekmeğine şeker eklememesine rağmen ekmeğin tadının biraz tatlı olduğu fark etti. Noktaları bir araya getiren Fahlberg, tatlılığın laboratuarında üzerinde çalıştığı maddeden geldiğini anladı. Bu ilginç, şekerli madde üzerinde daha fazla test yaptıktan sonra, Fahlberg kendi başına sakarinin patentini aldı.

Dinamit: İsveçli kimyager ve mühendis olan Alfred Nobel patlayıcılarla uğraşmanın işi olmayanlara göre olmadığını öğrendi. Nitrogliserini dengeleme çabalarında, Nobel ve laboratuar çalışanları birkaç kaza geçirdi. Stockholm'deki bir patlamada Nobel'in küçük kardeşi ve birkaç kişi daha 1864 yılında öldü. Bu kaza onu patlayıcı maddeleri daha güvenilir bir şekilde saklamak için bir çözüm bulmaya sevketti. Nitrogliserinin kararsız olduğunu bilen Nobel, sürekli olarak patlayıcıları patlatmak ve depolamak için çeşitli yöntemleri test etti. Nitrogliserini taşırken kutulardan biri kazayla kırıldı, sızıntı oldu. Kizelgur isimli toprağın sıvıyı mükemmel bir şekilde absorbe ettiğini fark etti. Kizelgur toz haline getirilip nitrogliserinle karıştırılınca kazara patlaması önleniyordu. 1867 yılında dinamitin patentini aldı.

Mısır gevreği: 1894 yılında Dr. John Harvey Kellogg, bu karışımı Michigan'daki bir sanatoryumda, sıkı bir vejataryen rejim uyguladıkları hastalara da verdiler. Bu mısır karışımının mısır gevreği haline gelmesi ise Dr. Kellogg ve ağabeyi Will Keith Kellogg'un sanatoryumda işlem sırasında, pişirdikleri mısırın yanlışlıkla preslenmesi sonucu oldu. Bu yeni şeklin tutacağını düşünen Kellogg kardeşler küçük bir bütçe ile üretime geçmeye, mısır hamurunu silindirlerden geçirip kurutarak gevrek haline getirmeye karar vermişler. 14 Nisan 1894 tarihinde ilk üretimi gerçekleştirip hastalarına vermeye başlamışlar ve 31 Mayısta "Granose" ismi ile ürünün patentini almışlar. Şeker ve süt ile karıştırılan bu gevrek hastalar arasında çok popüler olmuş. Bunun üzerine Kellogg kardeşler diğer tahıllarla da aynı sistemi denemeye başlamışlar. 1906 yılında Kellogg firmasını kurarak ürünü pazarlamaya başladılar.  (
25 Mayıs 2012 )

Tüm bunlara kafaya ( Isaac Newton )  düşen elma ile yerçekimi kanununun, hamamda batmayan tas ile ( Arşimet ) suyun kaldırma kuvvetinin bulunmasını da ekler bir de Biyomimetik; yaratılanları taklit ile yeni bilimsel icatlar bulma ilmini eklersek aslında bilimin “İlham” ve kopyalama yöntemi ile ilerlediğini rahatlıkla iddia edebiliriz.

 

                                   Bana ne illa da bilim diyenlere:


                                 Bilim kanItladI! İslam en doğrusu


     B
ilimsel yönden de İslam'ın en mükemmel ve doğru din olduğu kanıtlandı.
    İslam'ın en mükemmel ve doğru din olduğu "moleküler" olarak saptandı! Japon bilim adamının yaptığı araştırmalara göre Kuran okurken veya hoca ezan okurken, sudaki moleküller meydana gelen titreşimle mükemmel bir dizilime ulaşıyor. İnsan vücudunun yüzde 70'i de sudan oluştuğu için İslam dünyadaki en doğru din oluyor.  (16 Ağustos 2009)

 Ayrıca " İslami emirlerin faydaları." çalışmamızı tavsiye ederiz. 

 

 

                                                İslâm ve akıl, bilim, sınırları
İslam vahyi inancın akla dayandırılmasını istiyor; yani Allah, vahyinde (Kitabında) öyle dediği için değil, aklın da aynı sonuca ulaştığı için inanılmasını istiyor. Akıl ile çelişmek başkadır; bir konunun, aklın bilme alanına girmesi başkadır. Bir mümin ruha inandığı zaman aklı ile ters düşmez, onun yeterli olamadığı bir alanda başka bir kaynaktan bilgi edinmiş ve buna inanmış olur. İslam inancını anlatan kitaplarda bilginin kaynağı 5 duyu organı, vahiy ve akıl. Yine İslam düşüncesinde kural haline gelmiş olan bir ifade vardır: “Sahih (kaynağına; yani Allah’a ve peygambere ait olduğu kesin bulunan) vahiy ile apaçık ve kesin akıl hükümleri arasında çelişme olmaz. Eğer böyle bir görüntü varsa önce araştırma yapılır; nakil (vahiy ile gelen bilgi) sahih, aklın bilgi ve hükmü de açık ve kesin ise vahiy (âyet ve hadis) tevil edilir; yani yorumlanır, ilâhî maksadın ilk bakışta ve sözün sözlük manasından anlaşılan olmadığına, ortada mecazi, temsili bir anlatımın bulunduğuna hükmedilir. İslam başka dinlerde bulunmayan ölçüde ictihada yer vermiştir. İctihad, vahyi anlama, yorumlama, açıklanmamış konuları açıklananlara kıyas ederek sonuca varma ve neyin, nerede, ne zaman faydalı veya zararlı olduğunu objektif ölçütlere, dinin genel amaçlarına göre belirleme, buna göre vahyin, amacına uygun olarak uygulanmasını bir manada akıl ile kontrol etme şeklinde yürütülür. Şu halde ictihad, akıl ile vahyin birlikte devrede oldukları bir beşeri faaliyettir. 
“Bilhassa ruhsal hayatımızla pek derin bir sûrette ilgisi olan birçok meseleler vardır ki, anlayabildiğimize göre insan aklının kudreti şimdiki tertibinden başka bir tertip kazanmadıkça, o akıl için bu meselelerin halli mümkün olmayacaktır.” (B. Russel, Felsefe Meseleleri, Çev. A. Adnan Adıvar, İst. 1963, s. 213) “Demek ki insan Rönesans’tan beri beş duyunun hudutları içine hapsedilmiştir. Bugün inkâr edilmesi imkânsız birçok telepati vakalarını biliyoruz.” (Dr. A. Carrel, İnsanlar Uyanın, Çev. Leylâ Yazıoğlu, İst. 1959, s. 105) “Gözlemlerin toplam sonucu olan bilim, hiç bir şekilde evrenin açıklaması değildir; sadece Valery’nin deyimiyle: ‘Başarı sağlamış bir yöntemler bütününden ibarettir’, Bu yöntemler hiç başarı da sağlamayabilirdi. Eğer şu anda elimden şu kitabı bırakırsam ve yere düşecek yerde tavana doğru yükselirse çok şaşardım, ama bu, bilimi altüst etmezdi. Olsa olsa, bu fenomeni de içine alan daha karışık bir yasa aramaya koyulurdum.”(A. Maurois, Yaşama Sanatı, Çev. Nihal Önol, İst. 1968, s. 20, 22, 23) “Zaman ve mekân hakkındaki eski Newtoncu telâkkiye göre, dünyanın mekân içinde bir hıza sahip olacağı neticesine (istidlâl) yol açıyordu. Tecrübeler hadisenin böyle olmadığını gösterdi ve fizikçiler zaman ve mekâna ait ilmî telakkileri izafiyet teorisine yol açacak şekilde kökten değiştirmek zorunda kaldılar. Bir inanç sisteminin tahkike elverişli olmayışı onun ehemmiyetsiz olduğunu göstermez. İnsanı son derece ilgilendirmesi bakımından önemli olan pek çok meseleler vardır ki bunlar normal vasıtalarla, hatta belki hiçbir şekilde tahkik edilemez.” (K. Boulding, Yirminci Asrın Mânâsı, Çev. Erol Güngör, İst. 1969, s. 45, 47, 54, 69) "İlim adamının dediği, düşündüğü, inandığı her şeyin mutlaka ilim olması şart değildir. İlim adamının dünya hakkındaki umumi intibaının ancak bir kısmı ilimdir. Bu kısım aklımızın tenkitçi, karşılaştırıcı ve düzenleyici fonksiyonunun bir neticesidir." Aliya İzzet, Doğu ve Batı Arasında İslam, İst./Nehir 1978, s. 193) “Akılcılık (rasyonalizm) kilisenin dogmatizminden hiç de geri kalmayan kendi dogmatizmini tesis etti…Din ve bilimin yetenekleri karıştırılmamalıdır. Din hayatın gayesi ile ilgili sorulara cevap sunar, bilim ise hayatı ve tabiatı birer fenomen olarak inceler. Ne bilim hayatın gayesi ile ilgili soruları cevaplandırabilir, ne de din tabiat kanunlarını tarif edebilir. Mutlak bilgiyi sunuyormuş gibi gösteren bilim inkar ve nihilizmle sonuçlanır. Faust’taki giriş monoloğunu hatırlayalım.”( Aliya, Özgürlüğe Kaçışım, İst. 2013, s.121, 219) "1994-98 yılları arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin başkanlığını yapan ve “dünya sistemleri analizi” diye bilinen anlayış konusunda önemli eserler veren, mevcut kapitalizm analizlerine geniş bir bakış açısı ve tarihsellik boyutu getiren Immanuel Wallerstein: ... Bilgi her zaman bir arayış olarak kalacak, hiçbir zaman bir varış noktası olmayacaktır… Newtoncu bilim her şeyi açıklayan basit temel formüller olduğunu varsayıyordu… Karmaşık çalışmaları bu tür formüllerin en iyi olasılıkla kısmi olabileceğini ve hiçbir zaman geleceği değil, olsa olsa geçmişi açıklayabileceğini ileri sürer… Fiziksel bilimciler ve matematikçiler artık bize kendi alanlarındaki hakikatin karmaşık, belirlenmemiş ve bir zaman okuna bağlı olduğunu söylüyorlarsa bu sosyal bilimciler için ne anlam taşır?” (Aliya, İs. 230-231) ( Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 31.12.2017; 04-5.01.2018)

                            Modernistlere ve bilimi kutsayanlara sayın Prof Yusuf Kaplan'dan hatırlatmalar

 "Son zamanlarda, Batı’da bile çoktan terk edilen akılcılık projesini İslâm dünyasına “satmaya” çalışan tipler türedi. “Dini hurafelerden temizleyeceğiz” diyerek, sığ bir akılcılık, kör bir bilimcilik gibi çağdaş hurafeler üretiyorlar! Kuran’ı, akılcılıkla, bilimcilikle yorumlamaya çalışıyorlar! Dini, ruhsuzlaştırıyorlar! Din, aklı da, bilimi de aşan bir anlam ve ruh dünyasına sahiptir. Aklı, bilimi, çağı, eksene alarak Kuran’ı yorumlayan kişiler, aklı, bilimi, çağı Kuran’ın önüne geçirdiklerini, dolayısıyla aklı da, bilimi de, çağı da kutsadıklarını göremeyecek kadar hem zihnî felçleşme yaşıyorlar hem de çağdaş düşüncenin, dünyayı yaşanamaz bir yere dönüştürdüğünü söyleyerek modern akılcılığı kıyasıya tartıştığı ve aştığı yakıcı gerçeğini göz ardı ediyorlar ya da bilmiyorlar bile! Bu nasıl bir eziklik psikolojisidir böyle, inanması zor gerçekten! Akıl, bilgiye götürür, bilgeliğe değil. Kuru bilgi, ruhsuzdur; felâkete sürükler insanlığı -bugün iliklerimize kadar yaşadığımız gibi son bir asırdır.. İşin ürpertici yanı şu: Batı’da pozitivizmin çoktan aşıldığı, tarihselciliğin kıyasıya tartışıldığı, modern akılcılığın seküler, kapitalist zorbalık ve hegemonya biçimlerini aklamaktan, hayatı çölleştirmekten ve cehenneme çevirmekten başka bir işe yaramadığı yakıcı gerçeğinin bütün düşünürler tarafından kabul edildiği bir zaman diliminde, Türkiye’de pozitivizmin ve tarihselciliğin kutsanması, Nietzsche’nin sarsıcı ifadesiyle “bilim kilisesinin rahipleri”nin bize her Allah’ın günü televizyonlardan, medyalardan seküler vaazlar vermesi, insanların bu sığ ve acınası kişileri ağzı açık dinlemeleri hem sığlığın işaretidir hem de eziklik psikolojisinin ve çıkmaz sokaklara sürüklendiğimizin." (Yeni Şafak, 14.10.2018 )
 

 

                                 Bilimi din haline getirenler de dogmatik değil midir aslında?

                                       

 

 

 

Mesaj ve cevaplar:

Mesaj: Yazilanlarin hic bir tutarli yani yoktur, bastan sona kadar carpitmadan baska bir sey degildir,  Hele yazinin en alt kismindaki ....."Bilimi din haline getirenler de dogmatik değil midir aslında?"..... soru sorulmasi, gercekten bunu da iyi düsündünüz mü?

Soru'nun cevabi zira soru diye yönelttiginiz yazinin icindedir.

Evet bilimi "din" diye tanimliyorsunuz ve bunun adina da "DOGMA" diyorsunuz? Eee...bu durumda zaten "dogma" olan din, bununla birlikte din'inizin birer "DOGMA" oldugunu tastik ettiginiz icin, sizi tebrik ederim :)


CEVABIMIZ:

Önce selam :)

Bizim iddiamız, bilim ilerledikçe dinin - İslam'ın - emirler ve yasaklarını zamanla onaylayacağı, kabul edeceği, destekleyeceği yönündedir.

Yani İslam, bilimin en son varacağı noktada bilimin kendisine ulaşmasını beklemektedir. Konu hakkında 'İslam emirler ve hümanizm' adlı yazımıza bakılabilir.

Günümüzde bilimi, değişmez en doğruların ulaşıldığı, tek hakikat kaynağı kabul edenler yok mu?

1- Yukarıda, 'Zamanla değişeceğini kabul ettiği halde bilimi-n günümüz bilgi seviyesine göre doğru kabul ettiği ama zamanla yanlışlığı ortaya çıkacak şeyleri - kendine kılavuz edinen Tuncel Kurtiz adlı sanatçı gibi bir çok pozitivist,

2-'Agnostizm ' adlı sayfamızda yabancı bir yazarın ( Sam Harris) 'bilim dini yok etmelidir' türü temenniler,

3-'Evrim ' adlı yazımızda ise daha teori aşamasını aşamamış iddiaları kesinleşmiş birer kural gibi savunan, kesinleşmesini temenni eden hatta delillendirilememiş bu teoriyi iman esası gibi, dinin yaratılış teorisine alternatif olarak, alternatif dini inanç imiş gibi savunanların görüşlerini göreceksiniz.

Kısacası çok ümitlenmiş gibi gözüktüğünüz, bilimi din kabul edenler aslında dogmaya inananlardırlar ve bunun bir gün yanlış olduğunu görecekler, dolayısı ile İslam'da birdin olduğuna göre onunda yanlışlığını görecekler anlamı çıkmaz: Bilim zamanla değişir ama İslam - değişen ve değişmeyen kuralları ile ( İslam fıkhı adlı yazımıza bakılabilir ) - bilimin en son varacağı yerde bilimi beklemektedirler. Değişken kurallar sahip bilim, değişmez doğrular bütünü İslam'a yönelmiştir. İlahi olmayan dinler kategorisine pozitivistlerce sokulan bilim, değişken tabiatı nedeni ile kesin doğruları insanlara veremez. dolayısı ile bilimi din kabul edenler, zamanla değişecek kuralları benimseyenler; dogmadisttir. İslam ise realist, hümanist, hikmet kaynağı, insanın dünya ahiret tek mutluluk kaynağı olacak kurallar bütünüdür.

Bilime evet, çünkü Allah'ın yaratma dilini anlamamıza, yarattığı kainatı okumamıza yarayan en mükemmel metottur ama asla dinin- İslam'ın - yerini tutmaz, tutamaz.

Kısaca bilimin değişmez doğruları bulduğunu savunmak aslında dogmayı savunmaktır İslam ise değişken ve asla değişmez doğruları ile asla dogma değildir ve zamanla bilimin ulaşacağı en son noktadır. 

Bir soru: " din'inizin birer "DOGMA" oldugunu tastik ettiginiz icin" diye bir cümle kurdunuz.Peki sizinkinin adı ne, İslam olmadığı "din'inizin" kelimesinden belli, o halde ne peki?: Bilim, Hinduizm, Hıristiyanlık...?   Muhammed EHAD
 
Not: Bilim konusundaki yukarıdaki yazı 'şahsi' görüşümüzü ifade etmektedir. 

 

Soru:
Selamun aleykum.Çok güzel bir yazı.Teşekkür ederim.İki sorum olacak.Birincisi şudur.Önceleri islam dünyasının ilimde ilerilerde olduğu bilinmektedir.Daha sonra 19 asrdan itibaren batı dünyası bunu bizden devraldı.Sorum şu.Müslümanların terakkisinin ne denli ireli seviyyede olduğunu varsayarsak birden bire bu durumun aksine dönmesine sebep olan ana etkenler nelerdir?Bu konuda doyurucu bir makaleniz var mı? İkinci sorum.Bu site gibi başka siteler önere bilirmisiniz? Teşekkürler.

Cevabımız:
Ve aleyküm selam,
Muhterem kardeşim,
Öncelikle Allah razı olsun!
Gelelim sorunuza, bu konuda benim şahsi kanaatim şu; Allah azze ve celle Kuran’da şöyle buyuruyor:Bu (Medeniyet günlerini)insanlar arasında döndürüp dururuz!( Ali İmran, 140) İbni haldun’da Mukaddime adlı eserinde devletlerin doğup büyüyüp öldüğünü bildirir. Kuran bu sürenin uzaması için bize gönderilmiştir ama insan fıtratı her daim hataları tekrar ettirmiş ve zamanla batıl-zulüm-sömürünün iktidar olmuştur. Tabii bu gerilemenin görünürde sebepleri mevcuttur; zamanla ilmi gelişmenin durması; geçmişi tekrarlama; ‘iki günün eşit’ olması, ‘oku’mama…!
Ama şurası asla gözardı edilmemelidir; İslam karşıtı dünya ilmi hem Müslümanlardan almıştır hem bu aldığını işgal, sömürü için kullanmıştır:
tevafuk bugün bir sosyal medyada paylaştım; batı ilim ve sömürü:
1- Önce bilimi sahiplerinden isim değiştirerek aldılar. ( İbni Sina; Avicenna, İbni Rüşt; Averroes, el-Kindi; Alkindus diye isimlendirilirdi) Sonra bunu insanlığa hizmet için değil sömürü için kullandılar.! GDO’dan atom bombasına dek…
2- Ülkeleri işgal ettiler. Yeraltı-üstü zenginlikleri sömürdüler, insanları köle ettiler, sonra rahat yönetebilmek için önceden topladıkları bilimsel verileri (!) – Oryantalist çalışmalar, misyonerlik faaliyetleri raporları, azınlık okulları…- ile kaşınacak noktalara çalıştılar: Milleti sadıka’yı ermeni terörü ASALA yaptılar, Çanakkale de beraber savaştığımız Arap, Kürt dindaşlar ile aramıza suni ayıraçlar – Milliyetçilik, yalan haber ile düşman etme- koyup bizi ayırdılar. İstihbarat servisleri ile halk arasında ikilikler çıkarıldı, eğitim, kültür emperyalizmi ile sadece topraklar değil beyinler de işgal edildi.
3- Artık ülkelerin özgürleşme vakti gelmişti, nasılsa eğittikleri yerli (!) kişiler iktidarda idi ve hala onların kuralları/talepleri ile ülke yönetilecekti.
4- Ve bir gün yeter! mi dedi, O batı düşmanı, demokrasi-özgürlük karşıtı, radikal … idi! Hapsedilse de , öldürülse de özgür batının kurallarını kabul etmediği sürece her şeye müstahaktı!
Size sorularlaislamiyet.com sitesini tavsiye edebilirim. İlmi , akademik ve kadrosu seçkin insanlardan oluşuyor.
selam ve dua ile