Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  STATÜKO, SOL - LAİKLİK

                                                                         Durum ve vazİyet

    "...Vaziyet ise şudur: Birinci Cihan Harbinde yenilen ve parçalanan Osmanlı devletinin külleri üzerine yeni Türkiye Cumhuriyetini kuranların bir ülküsü vardı. "Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış" bir Türk devleti inşa etmek. Kurucu babalar, yeniden inşa etmeye giriştikleri bu devletin "toplumsal DNA'sında" iki kötü gen bulunduğu kanısındaydılar. Bunlardan birincisi "gericilik", diğeri de "bölücülük" idi. Millet kelimesi Osmanlıcada "aynı dine mensup olanlar" anlamına geliyordu. Yani millet kendini "Müslüman" olarak tanımlıyordu. Doğal olarak toplum düzeninin mürşidi de İslam'dı. Hálbuki kurucular, dini irşatla çağdaş olunamayacağına inanıyor ve "en hakiki mürşit ilimdir" diyordu.  - Kİ BİZİM İDDİAMIZ; İSLAM = İLİM'DİR, HATTA BİR ADIM ÖNDEDİR İSLAM, ÇÜNKÜ İLİM DENEN İCATLARIN MÜTEHARRİKİ OLAN AKIL DA, BİLİMSEL BULUŞ DENEN ATILIMLARIN TEMELİ OLAN  EVRENDEKİ "YARATILANLARIN " İNCELENMESİ DE SONUÇTA TÜCE YARATAICININ BİZE BAHŞETTİKLERİN ŞEYLERDİR!...O YARATICININ GÖNDERDİĞİ İLAHİ KİTABIN BİLİMLE DEĞİL ÇAKIŞMASI ,YOL GÖSTERMESİ , ÖNDER OLMASI DA GAYET DOĞALDIR !...KONU UZUN DETAY SITEMIZ! - Dolayısıyla yeni devletin "lá-dini" yani laik olması şarttı.  - LAİKLİK: ... DEVLETİN DE DİNE MÜDAHELE ETMEMESİ DİYE TANIMLANAN KESİMİ  DOĞRU DÜRÜST UYGULANSA ONA DA RAZIYIZ AMA DURUM İÇLER ACISI...!- İkinci bir sorun da, 12 milyonluk genç Türkiye'nin nüfusunun yarıya yakınının Balkan ve Kafkas göçmeni olması ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki Ermenilerin tehcirinden sonra Kürtlerin bu gölgede yer yer çoğunluk haline gelmiş olmasıydı. Bu farklı etnik kavimleri birleştiren ortak payda Müslümanlıktı. Yeni devlet, laik olacağı için bu ortak payda geçersizdi. Millete yeni bir ortak kimlik gerekiyordu. Bu da Türklük olacaktı. Bu sebeple, "Ne mutlu Türküm diyene" icat edildi... " ( Hürriyet , ege cansel:5 Nisan 2008)
         GAYET KISA,ÖZ AMA GÜZEL BİR ÖZET ! SONUÇ MU...SONUÇ ORTADA !
 

               Prof. Dr. Mete Tunçay: Günümüz Kemalistleri geçmiştekilerden çok daha doğmatik

Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve Abant Platformu Eş Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay, Atatürk'ün 1925'te Fethi Okyar'a “bugün gözlerimi kapatsam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır” dediğini belirtti.Bir ülkede aydının tek vasfı laiklik hassasiyeti olursa, orada nasıl bir toplumsal yapı inşa edilir? Elbette devlet merkezli, otoriter ve ideolojik zihinler toplumsal alanı tek tipleştirerek oradaki alabildiğine zengin anlamlar dünyasını ötekileştirirler. Ötekileşen her yapı merkezden itilir ve önce tanımsız, ardından da mekansız kalır. Bu tür toplumlarda büyük dönüşümler değil büyük bunalımlar, krizler ve darbeler yaşanır. Maslahatçıların çoğaldığı ortamın temelinde duran esasında bir aydın sapmasıdır. Her şeyi laikliğe indirgemeci aydının yanılgısıdır, dini her türlü terakkiye mani görme saplantısı…Toplumsal gerçekliğin sesi olmayan aydınların başını çektiği bir sapma yaşadı Türkiye. Gerçekte aydın toplumsal vicdanın sesidir. Onların olmadığı yerde komiteci ve jakoben tipler aydın rolüne soyunurlar, rol çalarlar. Onlar sustuğunda ya da susturulduğunda, toplumun sürükleneceği mecrayı kestirmek güçleşir. Salon aydını olup da, brifinglerde emir alan, yeni roller kapan kimi aktörlerin içten ihanetleri, demokrasi mücadelemize bir büyük kırılma olarak geçti 28 Şubat süreci. Susan toplumlar tehlikelidir. İfadesizlik, iradesizliği sürüye dahil olmayı beraberinde getirir. Konuşmayan toplumlar güdüleriyle hareket ederler ve yığınlar halinde farklı mecralara kolayca yönlendirilirler. Akıllı devletler, toplumdaki dinamizmi yaşatmak için aydınlarına hür ortamlar hazırlar. Çünkü hürriyetin olmadığı yerde eleştiri ve beğeninin anlamı kaybolur. Emir komuta ilişkisi belirleyici olur. Her emir de gizliden gizliye bir isyanı körükler. Aydın şablonlara sığmaz, devletin dışında konumlanır, eleştirir, tartışır, cesaret verir topluma. Aydınlarına tahammül edemeyen, onları düşman belleyip tek ses haline getirmeye çalışan devletler, yönetimler, kural dışılığa, hukuk tanımazlığa hızla kayarlar. Mazi bu tür örneklerle doludur. Sahici eleştiriler iktidarları rasyonelleştirir. Toplumun huzuru devlet korkusundan değil, düşünce farklılığından kaçsın ki, fikirlerin çarpışmasından yeni hakikatler doğsun, toplumsal dinamizm süreklilik kazansın. Kendine has duruşu olan Mete Tunçay; susmaması gereken az sayıda sahici aydından biri. Abant Platformu son yıllarda gerçekleştirdiği Brüksel, Washington, Paris, Kahire toplantılarıyla dışa açıldı. Siz de uzun süredir platformun eş başkanısınız. Kaç yıldır platformun içindesiniz? Yedi yıldır içindeyim.
Bu platformun neyi size cazip geliyor?
Abant'ın değeri, çeşitli ideolojik eğilimlerden insanların, demokrasi, barış, özgürlük, adalet, gelişme gibi temel değerlerde ortak oldukları bilinciyle, hep birlikte bir konuya bakmalarından ileri gelmektedir. Bu kadar ortaklık içinde insanların birbirlerini görmezlikten gelerek yaşamaktansa, biraya gelip paylaşma ve etkileşmeye açılmalarını sağladı Abant Platformu.
Yelpazeyi yeterince geniş buluyor musunuz?
Mümin ve münkir çeşitli insanlar bir araya geliyorlar, ama laik kesim bu işe yeteri kadar katılmıyor diye üzülüyorum. Türkiye'nin en temel sorunu, bütün insanlığın başına bir kanser gibi belalar açmış olan, şoven milliyetçiliktir. Bu “lâikçilik” diye sivriltilen tavrı da paylaşmıyorum. Bağnaz olmadan İslam inancına bağlı insanlarla birlikte olmayı erdemli bulurum. Farklı inanışlara sahip insanların bir araya gelip, memleket meseleleri üzerinde olabildiğince mutabakata varmaları ve bu değerlerin propagandasını yapmaları bir zorunluluk.
Siz hangi kesimdensiniz, kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Kendimi kültürel Müslüman olarak tanımlıyorum. Kişi laik olmaz, ya dindar olur, ya da dinsiz.
BİSMİLLAH DEYİP BAŞLARIM
İslam muhitinde büyümüş olmanın bana getirdiği birtakım şeyler var. Ben birçok şeye Bismillah diye başlarım. Kişiliğimin bir parçası olan şeylere savaş açmam manasız. Kendi hesabıma bir cenaze namazı kılınıp, kefenlenip, İslam usullerine göre gömülmekte hiçbir sakınca görmüyorum.
Mehmet Aydın ile Mete Tunçay'ın Abant Platformu'nda sergiledikleri önemli bir uyum vardı…
Yaşlarımız yakın, Mehmet Aydın çok iyi yetişmiş bir insan. Dünyayı biliyor. Ama bütün bunların üzerinde mümin bir insan. Gördük ki, birçok noktada paralel düşünüyoruz. Ama o sonradan siyasete gitti…
Mehmet Aydın'ı kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz?
Bana sorsaydı “siyasete gitmeyin” derdim. Ne demekse, manevi olarak duruyor Abant'ta ama madden gelemiyor. Gelmesinde herhalde kendisi açısından bir sakınca var.
Devlet entelektüellere pek yaramıyor galiba…
Entelektüeller de devlete pek yaramaz. Aydın hoca belki cumhurbaşkanı bile olabilir ama gitmeseydi, eski durduğu yerde kalsaydı sanki daha iyi olurdu. Türkiye'de aydın olmanın manası bir hayli değişti. 30 yıl önce “Müslüman aydın” tabiri bile imkansız bir şeydi. Müslüman, değişime direnen, sorgulamalara karşı çıkan insan tipi olarak görülürdü. Son yıllarda bu tablo hızla değişti. Ama bu değişime karşı bir direnç var, kendilerini topluma kabul ettirme mücadelesi veriyorlar.
Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?
Aydın tanımının içine Müslümanların girmesini istemeyenlerin tavrından elbette rahatsızım. “Kafalarında gizli ajandaları var” türü argümanları hiçte manalı bulmuyorum. Komünizm zamanında Leningrad'da Kazan Katedrali'ni Ateizm Müzesi'ne çevirdiler. Sovyetler yıkıldıktan sonra orası yine katedrale döndürüldü. Oralarda camekânlarda, din düşmanlığı için fotoğraflar, kitaplar teşhir ediliyordu. Erken Cumhuriyet dönemlerimizde de benzer şeyler oldu. Mesela, ressamlar 1930'larda İstanbul'da doğru dürüst resim galerisi yok diye, Sultanahmet Camii'ne göz koymuşlar. Lâikçilere göre “İslamiyet tehlikeli bir şeydir; büsbütün serbest bırakılırsa, kötü yerlere varır, askerler cumhuriyet devrimlerine sahip çıksınlar” mantığı demokratik değildir. Demokrat olmak için bu tavrı bırakmak gerekir.
Türk aydını kendine sıra dışı bir misyon biçmiş durumda..
Aydının toplumda bir çeşit öncülük rolü oynaması gerektiğine inananlardanım. Aydın üstüne vazife olmayan şeylerle uğraşan kişidir. İşini yapan adam aydın değildir. Aydınların toplumda yeni fikirleri ortaya atmak, tartışmak, eleştirmek gibi işlevleri olmalı. Toplumsal kurumlar arasında bileşik kaplar kanununa inanıyorum. Türkiye'nin milli geliri, adaleti, Silahlı Kuvvetler'i, üniversitesi böyleyken, aydınları da işte böyle olur.
ATATÜRK AYDIN DEĞİLDİ
Atatürk nasıl bir aydındı?
Aydın deyince daha çok düşünce planında bir şey akla geliyor. Atatürk kendinden önce bu toplumda geliştirilen fikirleri biliyordu ve bir anlamda o fikirlerin bir ürünüydü. Meşrutiyet yıllarında tartışılan şeyleri cumhuriyet yıllarında cesaret ve cüretle yürürlüğe koydu, ama bu onu aydın yapmaz.
Otuz yıl önce yazdığınız bir makalede Kemalizm'i bir tür 'Yeni İslam' olarak tanımlıyorsunuz. Hâlâ aynı şekilde mi okuyorsunuz?
Bu düşüncem kuvvetlenerek devam ediyor. Günümüzün Kemalistleri geçmiştekilerden çok daha dogmatik, çok daha köşeli. Dinde inançlar tartışılmaz. Kemalizm de sanki dini dogmalarmış gibi bilimi tartışılmaz hale getirdi. Burada bir çelişki var. Adnan Adıvar, 1950'de benzer şeyler söylemiş: “Şimdi yeni düşünce, eskiden İslam dogmasının tuttuğu yeri tutuyor. Bundan ötürü, Türkiye'nin düşünce tarihinde, özgür ve eleştirici bir ruhun, İslamcı ve Batıcı düşünüşler arasında sahici bir etkileşim olmasını sağladığı herhangi bir düzenin varlığına işaret etmek hâlâ olanaksızdır.”
ARKAMDA BIRAKACAĞIM BİR DİKTATÖR MANZARASI
Bugünkü sol aydınların, sol siyasetin açmazı bu dogmatik düşüncede mi aranmalı?
Türkiye'de kendilerini sol olarak tanımlayanlar Kemalizm'le hiçbir şekilde dürüstçe hesaplaşmadılar. Atatürk'ün her yaptığı doğruydu yaklaşımı yanlış. Resmi tarih çok tek yönlü. Mesela 1925'te Şeyh Sait İsyanı bahane edilerek çıkarılan Takrir -i Sükûn Kanunu bir dönüm noktası. Fethi Okyar, Serbest Fırka dönemini anlatırken yazıyor: “Mustafa Kemal bana dedi ki: Gençliğim Abdülhamit baskıcılığına karşı bir isyan hareketleriyle dolu geçti, bugün bir yere geldik, gözlerimi kapatsam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır.” Arkamda bırakacağım diktatörlüktür diyor, yani gidişattan Atatürk de rahatsızdı… Değişme süreci içinde, bir çok yerlerde modernlik adına, modernliğin ruhuna aykırı baskılar görüldü. Siyaset biliminde “Savunmacı çağdaşlaşma” diye bir kavram da icat ettiler. Toplumdaki egemen sınıfın kendi konumlarını sürdürebilmek için toplumu değiştirmeleridir yapılan. Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkan Türk tecrübesi de böyle görülebilir.
O yapı bugün de devam ediyor mu?
Kendi hakimiyetlerinin devam etmesi çatışması sürüyor. Aydın geleneğimizde sorunlar var, güçlü bir “lejyoner” damar yaşıyor. Yani “kiralık asker, paralı asker.”
BİZDE AYDIN DEVLETTEN YANA
Aydınlar devlet memuru gibi mi?
19. Yüzyıl'da bizim aydınlar ülke içinde çalışamadıkları için Fransa, İngiltere, İsviçre'ye gidiyorlar. Aynı dönemde oralarda Rus devrimciler de var. Rus devrimcilerin amacı çarlığı yıkmak, bizimkilerin amacı devleti kurtarmak. Türkiye'de anarşist fikir gelişmedi, herkes “bu devlet nasıl ıslah edilir” diye baktı, karşılığında da devletten sürekli bir şeyler beklendi. Devleti sorgulama geleneği yok aydınımızda. Hikmet-i hükümet denince, hemen itaatkar yurttaşlar oluyoruz.
Yakın tarih bizde 'kurtarıcılığı' kuva-i milliye hareketlerini besliyor mu?
Kuva-i milliye muhataralı bir terim. Gerilla hareketini çağrıştırıyor. Bugünlerde işsiz kalan emekli askerler ordu saflarında alıştıkları sloganları sivil toplum içinde örgütlemeye kalkıyorlar ki, bunun kesinlikle devlet tarafından önlenmesi gerekir. Kızılelma Koalisyonu, Kuva-i Milliyeciler falan işin karikatürü gibi… “Ulusal çıkarlar” diye sunulan şeyler aslında ulusal çıkar değil, belirli bir düşünceye ve ideolojiye bağlı insanların çıkarıdır.
Bir yazarın fikirlerinden dolayı ülkesini terk etmek zorunda kalması nasıl bir mesaj veriyor ötekilere?
O ülkenin çok aleyhinedir. Aydınların ana dili konuştukları ülkede yaşamaları çok büyük bir mutluluktur. 1980'ten sonra üniversite tasfiyesi olacağını öğrenince -daha önce yurt dışında yaşamak zorunda kalan- Niyazi Berkes'e mektup yazdım, oralarda bir iş bulabilir miyim diye. Aramız pek iyi değildi ama insani bir mektup geldi; “başınıza böyle bir şey gelirse çok üzülürüm, ama bir yolunu bulun ülkenizde kalın. Ben ülkemden çıktığım için çok pişmanım.”
Büyük değişimlerin vakti geldi
Abant son toplantısını Mısır'da yaptı. Neden Mısır?
Mısır Arap dünyasının en önemli devleti. 19. Yüzyıl'daki Osmanlı modernleşmesine Mısır birçok bakımdan önderlik etmiştir. Önyargıların aşılması gerekiyor. Tanışmanın getireceği avantajlar var. Bir de Ortadoğu'da büyük değişimlerin vakti gelmiştir.
Neler değişecek ve bu değişimler Ortadoğu'da kimlere rağmen olacak?
Ortadoğu'daki sorun siyasaldır. Sadece iç dinamiklerle ilgili değil, bu coğrafyada bir büyük bela da İsrail gerçeği. İsrail, Mısır'la birkaç kere savaştı, İsrail'in hamisi Amerika müdahale etti ve Mısır İsrail'le uzlaşmak şartıyla her yıl iki milyar dolar yardım alıyor. Mısır ekonomik ve askeri bakımından Amerikan yörüngesinde duruyor. Türkiye'nin durumu da çok farklı değil. Batı'da Türkiye İsrail ile dost kalma potansiyeline sahip ülke olarak gözüküyor.
Büyük değişimler Amerika'nın tasarladığı şekilde mi olacak?
Amerika'nın BOP diye bir projesi vardı, ama amaçlarına ne kadar ulaşabilecekleri çok şüpheli. Muhtemelen düşünülen çare aynı, bu coğrafya, Arap Birliği'ndeki 22 ülke demokratikleşmeli. Fakat bu Amerika'nın güç kullanmasıyla olamaz.
1915 OLAYLARINDA ALMAN PARMAĞI ARANMALI
Bazı ülkelerde Ermenilere soykırım yapıldığı yönünde kararların alınması çabalarını bir tarihçi olarak anlamlı buluyor musunuz?
Bir ülke parlamentosunun tarihte şu olmuştur diye karar alması sadece demagojidir. Ermenistan'ın soykırım teriminde ısrar etmesi yanlış. Konunun objektif araştırılması için siyasi durumun düzeltilmesi lazım. Öncelikle Azerbaycan'la Ermenistan barışmalı. Onları sadece Amerika ve Rusya Federasyonu uzlaşmaya zorlayabilir. Uzlaşma sonrasında Türkiye Ermenistan'ı tanımalı, ekonomik, kültürel siyasi ilişkiler kurmalı. Ardından tarihçiler oturup 1915'i konuşabilirler. Yoksa bugün dünyadaki literatür tamamıyla Türklere karşı, Ermenilerin istedikleri gibi yazılmış.
Çetin Altan bir yazısında Ermeni tehcirinde Almanların rolü olabileceğine değinmişti…
Bunu doğru dürüst kimse analiz etmedi, ama Ermeni tehciri fikrini Osmanlı'ya kuvvetle muhtemel Almanlar vermiş olabilir. Araştırmaya değer… ( Yeni Şafak:
05.03.2007 )
 

                                                      Haydi siz de bizim kaygılarımızı giderin!
    Gerginliğin tarafı kim? Bu sorunun bir anlamı kaldı mı! Bir tarife göre (Bu tarifi Milliyet'in yayın yönetmeni Sedat Ergin dün bir haber kanalında yaptı) kendisini laik olarak niteleyen, kentli, iyi eğitimli, gelir seviyesi yüksek ve halkın yüzde 30'unu oluşturan bir kesim, AK Parti'nin samimi olduğuna inanmıyor ve laikliğin elden gideceğine ikna olmuş durumda.Bu yaklaşıma göre Başbakan bir adım atmalı ve bu kesimi ikna etmeli. Bu nasıl olacak o da belli değil. Resme tersinden bakalım. Halkın yüzde 70'lik bir kesimi de var. Bu kesimin içinde bazılarının sandığı gibi sadece çobanlar yok. Ülkenin yine kentli, iyi eğitim görmüş, meslek sahibi, gelir seviyesi yüksek bir kesimi bu yüzde 70'in içinde. Onlar da ülkenin Ergenekon çetesi marifetiyle, hukuk darbesiyle, al takke-ver külah ilişkileriyle istikrarsızlığa doğru sürüklendiğini, bunun kasıtlı olarak yapıldığını, AK Parti'ye kapatılma davası açılmasının bu sürecin ilk adımı olduğunu düşünüyor.
     "Başörtüsüne özgürlük" gibi basit bir özgürlük talebinin bile kapatılma davasının bahanesi olarak ilan edilmesine içerliyorlar. "Ülkenin gerçek sahibi biziz" ve "laiklik de laiklik" muhabbetinden bıktı bu kesimler. Bu yüzde 70'lik kesimin kaygılarını kim giderecek? Niçin onlar için kimse bir adım atmıyor? Onları temsil eden partiler, niçin kapatılmak isteniyor? "Mağdur"u oynamak herkesin işine geliyor olabilir. Ama bu mağduriyet edebiyatı da kabak tadı vermedi mi? Bunu her iki taraf için de söylüyorum. Madem birbirimizin kaygılarını gidereceğiz, o zaman herkes elini taşın altına sokmalı değil mi? Ama şaibeli bir "367" kararı ortada dururken, kim nasıl ve ne şekilde Anayasa Mahkemesi'ne güvenebilir? Yüksek Mahkeme'ye duyulan bu güvensizliği izale etmek için ne yaptınız ki bugüne kadar? Birileri bunun da cevabını versin. "Mahkemeye güvenin" diyorsunuz. İyi de... Siz bu milleti saf mı sandınız? Dün ulusalcı kesimin bazı neferleri, ağız birliği etmişçesine "Başbakan'ın üslubunun yumuşadığını" falan manşetlerine taşıdı. Peki, biz yüzde 70 olarak şunu soruyoruz:
    Ne bileyim ben bunun altında bir arazi işi olmadığını? Size güvenemiyoruz. Her işinizin altında bir çapanoğlu olduğunu düşünüyoruz. Hadi giderin bizim de kaygılarımızı... Samimi olduğunuzu ispatlayın... Başkalarını samimiyet testine tuttuğunuz yetmedi mi?
( Bugün _Nuh Gönültaş3 Nisan 2008 )

                                    


                                                                         Statükonun çıkmaz sokağı

ÜZÜLEREK görüyorum ki, bir dönenim ilerici güçleri artık bu ülkenin en gerici unsurları haline geldiler.
Bir dönem ülkeyi ileri taşımak için mücadele veren güçler artık statükonun emrinde; ya yeni faşizan güçleri oluşturuyorlar, ya molla kafasını bilime monte ediyorlar, ya kaptıkları gazete köşelerinde tetikçilik yapıyorlar, ya da millet onları kökten istemediği halde, hálá milleti temsil ettiklerine inanıyorlar.
Bunların bilim adamı olduğunu iddia edenlerin bilim dünyasında herhangi bir kıymet-i harbiyesi yok. YÖK'zade olanlar zaten emir kulu memurlar, tetikçi yazarlar hepten fikir fukarası cahiller, siyasete bulaşanlar da ya seçime katılamayacak kadar zavallı, ya da % 1 oy alamayacak kadar sefiller.
Son çare olarak statükoya sığındılar.
Türk statükosunun kökeni nerededir?
Ülkemizde statüko, ülkeyi seçilme zahmetine girmeden yönetme inadı gösteren, meşrebi münasip ve büyüklerinden cevaz alan bazı askeri ve sivil bürokrasi ile onların emrine giren bazı işadamları, gazeteciler ve apoletli akademisyenlerden oluşur.
Haşa bu meslek gruplarının tüm temsilcileri statükocu değildir, nice ilericiler bu meslek gruplarından çıkar.
Cumhuriyet, bir elit hareketidir.
Cumhuriyet'i, başını rahmetli Atatürk'ün çektiği bir avuç asker-sivil Osmanlı eliti kurmuştur.
Cumhuriyet'in kurulduğu dönem itibarıyla aksi düşünülemezdi ve Allah bu bir avuç elitten bin kere razı olsun.
Ancak, maalesef Cumhuriyet bir türlü cumhura indirilememiştir. Bu istenmemiştir.
Neden? Cumhuriyet'i kuran elitin devamı olma iddiasındaki çapsız ve ceberrut elit ancak ve ancak projelerini milletten uzak tutarak meşruiyetlerini pekiştirimiştir de ondan.
Bugün, ama Atatürkçü ama Kemalist kisvesi altında ahkám kesenler, rahmetli Mustafa Kemal Atatürk'ün adını kendi çıkarları için kullanarak ona en büyük ihaneti gerçekleştirmekte, esasında onlar rahmetlinin kemiklerini sızlatmaktadırlar.
Bu zevat günlerce hazırlandı, sözüm ona 800 sivil kuruluş bir araya geldi, ‘‘Denktaş'a Destek Mitingi’’ tertip edildi. Köşeli yazarlar mitinge katılım çağrısı yaptılar.
Amaçları, elbirliğiyle Türkiye'nin kötü fotokopisini çıkardıkları Kıbrıs'ta statükonun devamı için ağırlık koymaktı.
İlginçtir, aynı mitingde zamanında Apo'nun karşında hazır ola(!) geçip emir alanlar ile şehit analarına sahip çıkanlar işbirliği yapıyorlardı.
Milletten ne kadar seçim tokadı yemiş siyasetçi, ne kadar apoletli akademisyen var ise hepsi hafta sonu mitingdeydi.
Mitingde sadece bir unsur yoktu; millet!
Kimilerine göre 1000, kimilerine göre 2000 kişinin katıldığı meydanda, mitinge destek veren 800 sivil kuruluş başına, acılı Adana kebap misali 1.5 kişi düşüyordu.
Neden millet mitinge rağbet etmemişti?
Hava soğuk ve yağmurlu imiş de ondan!
Aynı gün, üstelik akşam, sağanak yağmur altında oynanan maçta ise sahada 50 bin kişi vardı. Galip takımın binlerce taraftarı bütün gece ayazda ve kar altında kutlama yaptılar.
‘‘Milli dava’’ peşinde olanlar ise üşümüşler, mitinge gelememişler!
Hayır efendim! Hayır! Millete hakaret ediyorlar.
Bu ceberrut faşizan elit, milletten o kadar koptu, o kadar statükoya teslim oldu ki, millet onların yanında yer almak istemedi.
Onlar milletsiz projelerin peşinde koşuyorlar!
 
TÜRKİYE'nin temel meselesi; milletin seçtiği insanlar ile öldüm Allah seçimle işbaşına gelemeyeceğini bilen ceberut elitin iktidar savaşıdır.
Türkiye; meşruiyeti kendinden menkul atanmış bir kısım asker-sivil bürokrasi ve bunların kuyruğuna takılmış bazı işadamları, köşeli yazarlar, apoletli akademisyenler, seçilmemiş siyasilerden oluşan bir oligarşi tarafından yönetilmektedir.
Bu meslekler içinde nice ilerici mensuplar vardır; ama eskiden bilmem ne olsalar dahi, artık gerici konuma düşmüş neo-faşistler, maalesef şimdilik daha etkinler.
Bunlar son seçimde % 1 oy dahi alamamış veya seçimlere katılacak yürekleri olmasa, bilim dünyasında herhangi bir saygınlığı bulunmasa, herhangi bir fikir birikiminden yoksun olsalar, Kıbrıs'ta yuhalansalar, zamana ve mekána göre Apo ile milliyetçilik arasında gezinen profesyonel taşeron olsalar dahi, asker-sivil bürokrasinin eteği altına sığınırlar ve üzerlerine düşen gölgeyi kendi gölgeleri zannederler.
Komiktir; bunları yöneten asker ve sivil bürokratlar da apoletlerinden veya makamlarından sıyrıldıktan sonra hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan ‘‘normal yurdum insanı’’ haline gelirler.
Bakın, Çevik Bir'e, Yekta Güngör Özden'e, Vural Savaş'a, Mümtaz Soysal'a, Şükrü Sina Gürel'e ve diğerlerine; zamanında bunlar bizi korkutan, yöneten, adalet dağıtan kişilerdi, şimdi yolda görenler dahi kendilerini tanımıyor.
Bunlardan bir kısmının yön verdiği sözüm ona 800 sivil kuruluş bir araya geliyor, adam başına 1.5 acılı Adana kebap hesabı, adına milli dava dedikleri ‘‘Denktaş'a Destek Mitingi’’nde, 12 milyonluk koskoca İstanbul'da ancak 1500 kişi topluyorlar.
Kıbrıs'ta 150 bin kişiden 30-40 bini Denktaş'ın aleyhine yapılan bir mitingde bir araya geliyor, 12 milyonluk İstanbul'da ise ancak 1500 kişi Denktaş'ın lehine bir mitingde bir araya geliyor!
Soruyorum Rauf Denktaş'a: Sizin elinizi, Kıbrıs'ta mitinge gidenler mi, yoksa İstanbul'da mitinge gitmeyenler mi tıkıyor?
Gerek anavatanda, gerek yavruvatanda millet yanınızda değil!
Ne olur, bakın Bülent Ecevit'in hazin vedasına ve son adımlarınızı ona göre atın.
Milletsiz siyasetçi olmaz.
Türkiye'nin önündeki en doğru hedef; bize Mustafa Kemal Atatürk'ten miras kalan ‘‘muasır medeniyetler seviyesine ulaşma’’ projesidir. Ancak bu projenin önündeki en önemli engel, utanmadan ve sıkılmadan onun adını iğfal eden ve atanmış-atanmamış, ama illa ki seçilmemiş oligarşik eliti oluşturan Atatürkçüler ve Kemalistlerdir!
Oligarşik elit, gasp ettiği ceberut yönetim ve onun sayesinde cukkaladığı maddi-manevi avantasının en büyük düşmanının ‘‘muasır medeniyetler seviyesi’’ olduğunu pekálá bilmektedir.
Bunun için ağızları, yarım yamalak ne derse desin; onlar AB düşmanıdırlar ve muasır medeniyete ulaşmaya engel olmak için en büyük kozları olarak Kıbrıs meselesini görmektedirler.
Bunlar Kıbrıs'ta açık ve seçik çözümsüzlüğü/statükoyu savunacaklardır ki AB serüveninin önü tıkansın, seçilmiş AKP ağır darbe yesin.
AKP'nin iktidar mücadelesinin önündeki en büyük sınav Kıbrıs meselesidir!

STATÜKONUN tek onayladığı değişim, önceleri kendine itiraz edenleri sonunda kendisine benzetmektir.


Statükonun bu alanda başarısını inkár etmek mümkün değildir. Zaten, statüko en çok kendi gücünü inkár edenleri ham yapar.
Her ne hikmet ise; statüko en çok eskinin sıkı devrimcilerini devşirmeyi çok sever. Hani eski tüfek dediklerimizi!
Bunlar önce statükoya kafa tutarlar, ‘‘tek yol devrim’’ diye atar tutarlar, sonradan kulu kölesi olacakları devleti önce yıkmaya çalışırlar. Sonra da statükonun elini öperler.
Bir devrimcinin statükoya teslim olma süreci şu şekildedir:
Önce devrimci arkadaşlarını satarlar, muhbirlik yaparlar. Bu gayret statükonun gözüne girme sürecini teşkil eder. Daha sonra yavaş yavaş devrimci-Kemalist olurlar ve nihayet bugüne dek kim oldukları bir türlü anlaşılmamış ulusalcı güçler ile işbirliğine girerler!
Örneğin, bugünün şahini Şükrü Sina Gürel'in, zamanında Kıbrıs'ta ‘‘işgalci TSK!’’yı anlattığı seminerleri hatırlayan bir sürü Kıbrıslı var.
Sonradan statükonun sözcülüğüne, köşe yazarlığına veya taşeronluğuna soyunan eski tüfeklerin ortak özelliği, hayatları boyunca öldüm Allah milletten yüz bulamamalarıdır.
Bunlar siyaset yaparlar, ama milletten icazet almayı bir türlü beceremezler. Ya son anda minderden kaçar, ya da % 0.5 oy almalarına rağmen utanmadan veya sıkılmadan adına parti dedikleri ucubelerin başında oturmaya devam ederler.
Eski tüfekler milletten icazet alamazlar, ama statükonun icazetini alma konusunda hüner sahibidirler.
İlginçtir, nice babayiğit devrimci, sonradan postal cilalama konusunda uzman olmuştur.
Statükonun kendine benzetme konusunda hünerine hayran olduğum örnek Bülent Ecevit'in yaşadığı değişimdir.
Ben eskiden ‘‘bu statüko herkesi devşirir, ama öldüm Allah Halkçı Ecevit'i değiştiremez’’ diye düşünürdüm.
Köylü kasketli, Ecevit mavisi gömlekli Bülent Bey, benim gençliğimde devrimci rüyalarımızın sembolü, akıl küpü idi.
Ancak, statüko ne kadar iyi bir stratejist ki, hem Bülent Ecevit'i, hem onu IMF'ye teslimiyetle suçlayan can düşmanı Mümtaz Soysal'ı simultane kendisine benzetti.
Hatta bu eski düşman kardeşler son seçimlerde Ulusalcı Sol(!) şemsiyesi altında diz dize, göz göze seçime girmeye kalktılar, ama % 1.5 artı % 0.005= % 10 etmedi!
Son seçim hezimetini bir türlü üzerinden atamayan Bülent Ecevit'in şu sözlerine kulak verin:
(Kemal Derviş'i kastederek):
‘‘O benim günahım. Kendini çirkin şekilde siyasete verdi’’ diyor.
Bu sözleri söyleyen kim?
3 Kasım'a kadar başbakanlık sandalyesine yapışan, yapıştığı sandalyeyi bir türlü bırakmayan, o sandalyeden ancak ve ancak milletten ağır darbe yiyerek zor bela koparılan Bülent Ecevit, Kemal Derviş'i çirkin siyaset yapmakla suçluyor.
IMF'nin emriyle yurda getirilen, kendi hükümetine monte edilen, yüzüne gözüne bulaştırdığı ekonomiyi bir nebze olsun düzlüğe çıkaran insanı anında satıyor.
Derviş'in günahı ise Ecevit ile beraber intihar etmemesi!
Ben, Halkçı Ecevit halktan yediği tokat sonunda bir nebze olsun utanır ve parti başkanlığını bırakır diye ummuştum. Ne gezer!
Meğer Bülent Ecevit mezara kadar değil pazara (3 Kasım) kadar halkçı imiş!

BEN kafayı bir kelimeye taktım: Statüko! Zira, dünyanın sanayi devriminden beri yaşadığı en büyük dönemeç olan küreselleşme sürecinde; ülkenin bu devasa değişime uyum göstermek için göstereceği her türlü gayretin önünde en büyük engel olarak statükonun yattığına inanıyorum.
Ancak, bir kelimeyi çok kullanınca içi boşalıyor ve giderek anlamını yitiriyor. Statükoyu çok dikkatli tarif etmek ve içini doğru doldurmak gerek.
Nedir statüko?
Statü tek başına hal/durum demek!
Unvan/mevki kelimelerine karşılık da kullanılıyor.
Statüsko ise hali hazırda içinde bulunulan hal/durumu izah ediyor.
Statüskocu da içinde bulunan hal/durumun değişmesine karşı direnen kişi.
Liberal iktisadın önde gelen isimlerinden Milton Friedman, demokrasinin cenneti olarak kabul edilen ABD'de bile statükoyu korumak amacı ile, statükocu zulmün -‘‘the tyranny of statusquo’’- hüküm sürdüğünü iddia edecek kadar ileri gider.
A. Tacquvielle ise 18. yüzyılda ABD'de demokrasi ile nasıl tanıştığını hayranlıkla anlatır ama Amerikan adetlerini korumak için görünmez bir elin statüko adına bastırdığını söyler.
İnsan doğasında değişime karşı hem bir merak ve istek, hem de değişimden korku vardır:
- Yeni durumda ben ne olacağım?
Değişim ile insan arasındaki ilişkiyi herhalde Ahmet Cevdet Paşa kadar kimse bu kadar özlü anlatamaz:
‘‘Eski köye yeni adet, her ne kadar hayırlıysa da, bu alemin ondan nefreti eski adettir.’’
İnsan doğası değişime direnir ama kimileri diğerlerine göre daha fazla direnir.
Kimdir bunlar?
Halihazırdaki durumlarının (statüsko) ‘‘yeni adette’’ o kadar iyi olmayacağını (statü) düşünenler!
Mevki ve kazanç kaybına uğruyacağını bekleyenler!
Örneğin halihazırda rant ekonomisi ile geçinenler rasyonel kapitalizme geçilmesini hiç istemezler.
Yahut, halihazırdaki siyasi güçlerinin azalacağını düşünen bürokratlar demokrasiyi doğaları gereği sevmezler.
Hele hele ‘‘durumdam vazife çıkarma’’ hakkına sahip olduklarına kendinden menkul bir şekilde inanan asker bürokratlar ‘‘yeni adetleri’’ hiç ama hiç istemezler.
Hadi bu direnişler doğaldır diyelim. Ama, bizim gibi ülkelerde değişim talebinin başını çekmesi gereken aydınlar (enteller) -gerçeklerinden özür dilerim ama- azgın statükocular oluyorlar. Bizde enteller: i)basbayağı tembeller, ii) Marxist olduklarını iddia etseler dahi, çoktan statükocu bürokratların emrine girmişler ve maddi-manevi oradan besleniyorlar!
- İt kağnı gölgesinde yürür de kendi gölgesi sanırmış!
Devletten habire kazık yiyen İslamcı ve solcu entellerin statükoya sahip çıkması tam bir al-a Turca garabettir.

ÜLKEDEN uzak olduğum kısa dönemde güncelden kopup, aklımca ülke için temel bulduğum meselelerin üzerine gitmeye çalıştım. Aklımı da son dönemde ülkeyi dünyadan koparan aciz ve tembel statükoya taktım.
Bu yazı statüko merkezli yazdığım şimdilik son yazı!
Dünyada hemen her ülkede aydınlar statükonun en büyük düşmanıdırlar. Genellikle onlar, devlet aygıtının korumaya çalıştığı statükonun karşısında sistemin açığını arar, bulur, teşhir eder ve alternatif sunarlar.
Aydınlar kediler kadar meraklıdırlar. Hatta kediler gibi meraktan ölenleri bile vardır.
Ancak, bizde aydın sayısı çok azdır. Aslının olmadığı her yerde taklidinin öne çıkması kuralı ülkemizde de geçerlidir ve bizde aydın yerine bol miktarda entel vardır.
İster sağcı ister solcu, ister Kemalist ister İslamcı, ister Marksist ister millici; bizde entellerin ortak paydaları var:
Şablonlar!
Ortak şablonlar da aşağı yukarı şöyle:
1) Küreselleşme siyasi bir süreçtir. Pekálá, küreselleşmenin teknolojik yönü, ekonomik/politik yönünden koparılabilir. Yeterli ve bilinçli mücadele verilirse, küreselleşmenin önüne geçilebilir.
2) Entelin görevi ‘‘talep etmektir’’ (örn: barış), ancak ‘‘yöntem göstermek’’ bir entele yakışmaz. Entel ‘‘talep merkezli’’ olmalı, ‘‘proje merkezli’’ olmayı düşük akıllı insanlara bırakmalıdır.
3) Eğer yine de ‘‘ne yapmalı?’’ sorusuna bir cevap aranacaksa, gelecek için çözüm hazır tabletler olarak geçmiştedir!
‘‘Sosyalizmin şanlı günleri’’, ‘‘İslam'ın altın çağı’’, ‘‘Ergenekon’’, ‘‘1930'ların Kemalist devrimi’’ zaten her şeyin çözümünü içeren ana tabletlerdir.
4) Belki ayrı ama herkesin illa bir tek doğrusu olmalıdır. Tek doğru değişmez, eskimez, hükmünü yitirmez! Yeni doğrular aramak günah işlemek, doğru yoldan sapmak, revizyonist olmak, Rum döllüğü, vatanı satma ile eşittir.
‘‘Eğer benim söylediklerim ile bilimin söyledikleri arasında bir çelişki olursa, bilimin söylediğini yapın’’ sözünü Mustafa Kemal Atatürk Kemalist olmadığı bir gün söylemiştir.
5) ABD ile AB sonsuz bir çelişki içindedir. Bizim görevimiz de birinden birini seçme mecburiyetidir. Ülkeler ve insanlar bazı konularda anlaşarak, bazı konularda ise hiç anlaşamadan dünyayı yönetemezler.
6) Dünyanın merkezi biziz. Dünyada her ülke devamlı açığımızı arar. Düşenin dostu olmaz, çok boyutlu dış politika ise hiç olmaz.
7) BM bizi haksız bulduğu zaman (Kıbrıs) yanlış, ABD'yi haksız bulduğu zaman (Irak) uluslararası meşruiyetin tek kaynağıdır.
Statükonun can düşmanı olması gereken aydınlar, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kolay statükonun emrine girmemişlerdir.


                                       Türk aydınının sefaleti!

BU seviyede akıl yürütme sığlığı ancak Türkiye gibi bir ülkede yerleşebilir. Genellikle solun hákim olduğu Türk aydını -enteli- son bir yıldır evrensel tüm sol kabulleri yıkıyor ve ülke için adına yeni-faşizm diyeceğimiz bir yapı öneriyor. Daha doğrusu zaten statükonun genlerine gizlenmiş tepeden bakan-buyurgan tavrın daha da derinleşmesini talep ediyor.
Sözüm ona aydınlar; Türkiye AB serüveninde Kopenhag Kriterlerine yaklaştıkça önce çileden çıktılar, şimdi de zıvanadan çıkıyorlar.
Meseleler hakkında analiz yapmanın zerre kadar kenarından köşesinden geçmemiş bu uyduruk aydınlar bakın hangi konularda fikir birliği ediyorlar:
1) Askeri vesayet güçsüzleştiriliyormuş!
Dünyada ‘‘askeri vesayet’’ isteyen tek entel güruhu herhalde Türkiye'dedir.
Aralarında sosyolog olan bir ağabeyimiz bir TV programında, canlı yayında askeri darbeleri ikiye ayırmıştı:
- İyi ve kötü darbeler!
27 Mayıs iyi, 12 Mart ve 12 Eylül kötü, 28 Şubat şahane!
- İşime gelen ve gelmeyen darbeler!
Bir diğer Anayasacı ağabeyimiz -ki kendi de 12 Mart'ta çok çekmişti-, Kıbrıs'ta başımızı belaya soktuğu yetmemiş gibi, şimdi de darbe çığırtkanlığı yapıyor.
El insaf!
2) Asker güçsüzleşirse, AKP'nin esas yüzü ortaya çıkacakmış.
Asker giderse şeriat gelirmiş!
Utanmadan ve sıkılmadan düşünce sistematiğinin en sefili olan totalojiye sığınıyorlar.
Özgürlüklerin arttığı her ortamda her türlü ideoloji kendisine çeşitli yeni açılımlar yaratır.
Özgürlüklerin arttığı ortamlarda komünizm, faşizm, Kürtçülük vb. tehlikesi de artar.
Bir yerden bir yere en hızlı ve rahat uçakla gidilir ama uçağa bindiğiniz anda düşme tehlikesi de artar.
İşte bu aklı evveller düşme tehlikesine karşı, kaza tehlikesini en aza indiren kağnı arabası ile seyahat etmeyi öneriyorlar.
Akılları ötesine yetmiyor.
‘‘Hukuk devleti bizi korumaz mı?’’ diye soruyorsunuz, bunlar ‘‘illa ki askeri vesayet istiyoruz’’ diye çırpınıyorlar.
Anladığım kadarıyla; çoğu askerden zamanında dayak yemiş bu ekipte postal kokusu alışkanlık yapmış.
3) Genelkurmay Başkanı'nı açıkça sevmiyorlar. Başkan'ı ‘‘postal göstermediği’’ için pasif buluyorlar.
4) Milleti de sevmiyorlar. Seçim öncesi ‘‘asker arkamızda’’, ‘‘millici güçler dibimizde’’, ‘‘%10 cebimizde!’’ diye dolaşıyorlar, millet bunlara %0.05 bile oy vermeyince çekip gitmiyorlar; hiç utanmadan ve sıkılmadan oturdukları sandalyelere daha beter yapışıyorlar.
Türk entelleri; eski solcu-yeni faşistler milletin tekmesini sevmiyorlar ama postal tekmesine bayılıyorlar.
ESKİ solcu-yeni faşist Türk aydınının ne istediği çok belirgin: Askeri vesayete sığınmak!
Halbuki bu kesim ‘‘hukuk devleti’’, ‘‘ifade özgürlüğü’’, ‘‘insan hakları’’, ‘‘anayasal güvence’’, ‘‘kişisel haklar’’ vb. gibi liberal-demokrat kavramları, kendi sol idealleri ile mecz ederek, Türkiye gündemine ilk kez getiren bir kesimdir. Bu yüzden de zamanında çok eziyet çektiler.
Ancak, nereden nereye?
Mahkeme zabıtlarına geçmiş şu ifade kime ait?
‘‘Ordusu, polisi, hapishaneleri ve bürokrasisiyle halkımız üzerinde ağır bir yük olan hákim sınıfların devleti nasıl yıkılacak? ...Bu devleti devrimle yıkmaktan başka kurtuluş yolu yoktur. Hákim sınıfların zorbalığı karşısında, halkın gizli teşkilatlanması kadar meşru bir şey olamaz...’’
İfade şimdilerde ha babam orduya övgüler düzen, seçimlerde ‘‘asker arkamda’’ diye böbürlenen, ‘‘millici güçler’’in kendisini görevlendirdiğini söyleyen, 2 Kasım'da ‘‘%10'dan fazla oy alacağız!’’ diyen bir kapakla dergi çıkaran, 3 Kasım'da ancak %0.5 oy alınca da ‘‘seçimlere dün gece ABD müdahale etti’’ diyerek durumu izah eden, 3 Kasım sonrası benzer mağlubiyetler yaşayan bazı partilerin liderleri istifa ederken oralı dahi olmayan bir insana ait!
Kıbrıs için ürettiği gürüşlerle Türkiye'yi hem dünyaya rezil eden, hem başını belaya sokan bir diğer solcu ağabeyimiz şimdilerde Kıbrıs konusunda ha bire yalpalayan görüşlerin de ağabeyi!
Çaresiz aklı en son; Kıbrıs meselesinin bütününden ayırt edilip Maraş'ın Kıbrıs'ta karşılıklı kullanıma açılmasını teklif etti. Ama bakın daha önce aynı konuda ne demiş?
‘‘.....Hata Maraş sorununun ‘bağlantılı bütünlük' anlayışı dışında, ayrı bir ‘mini parça' biçiminde ele alınmasına katlanmakla başlamıştır... Türk diplomasisinin bu çok basit noktayı anlamamış olması gerçekten şaşırtıcıdır... Kıbrıs sorununun öbür yönleri de aynı yolla çözülecekse, Türk tarafının yenilgiyi şimdiden kabul etmesi gerekir....’’
(Hürriyet- 09.06.1993)
Bunlar neden böyle yalpalıyorlar, kendi kendileri ile bu kadar açık çelişip; geliştirdikleri yeni-faşizan görüşleri ile statükonun emrine neden giriyorlar?
Statüko bunların psikolojik bir zaafını çözüyor da ondan!
Bunların hemen hepsi statüye düşkün insanlar.
Soğan başı dahil herhangi bir şeyin başı olmak uğruna her şeyi yapmaya hazır oldukları için statüko bunları en sonunda maddi-manevi teslim alıyor.
Bunları millet baş tacı etmeyince, kendileri statükoyu baş tacı ederek statü kazanıyorlar!
Parti başkanı, danışman, köşe yazarı, prof. oluyorlar, bazen punduna getirip bakan bile oluyorlar, dergi çıkarıyorlar, TV kuruyorlar, kapatılan partilerini anında yeniliyorlar vb...
İçinde milletin olmadığı her şeyi oluyorlar, üstelik ‘‘içinde milletin olmadığı o şeyi’’ olurken maddi sorunları olmuyor.
Bu değirmenin suyu nereden geliyor?
Eski-solcu/yeni-faşistleri anlamak için bu soruya cevap bulmak gerekiyor.
        
                                                                                                                   CÜNEYT ÜLSEVER ( Hürriyet )
        
           

  SIRADAKİ , ... !