Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
 DERİN   DEVLET

      Sağ sol... Ülkemin sanal- yapay  bölünmeleri ve sonuçta puslu havayı sevenlerin rahatça at oynattığı, yönettiği zavallı  ülkem...!

 

I

       Yıl 21 Temmuz 1971 .Ülkemin gümrük kapıları, sınırları olmuş kevgir, kaçakçılığın her türlüsü serbest. Ama sağcı Gün Sazak işi sıkı tutar, kaçakçılığı kısa zamanda  engeller. Sağcı Bakana, solcu Milliyet gazetesinin genel yayın  yönetmeni A. İpekçi övgü sözcükleri düzer: " Ülkücü Sazak gümrüklerdeki kaçakçılığı önledi."
      Peki sonra ne mi olur? Sağcı Sazak, solcu Dev-Sol militanlarınca, solcu Abdi İpekçi ise sağcı M. Ali Ağca tarafından öldürülür. Sınırlarımız mı...Tahmin edin!

 

II

       1960 darbesini yapan Cemal Gürsel, 1961’de IMF ile ilk stand-by anlaşmasını yapar. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, IMF’yle ilk anlaşmanın yapıldığı o yıl idam edilir. IMF’ye borç Mart 2013’te sona erdirilir. Meydanlarda “IMF’ye hayır” diye bağıranların öncülük ettiği Taksim’deki gezi eylemi, IMF’ye borcun bitirilmesinden 2 ay sonra başlar! Liste uzun, anlayana...!

 

 

 

                                                                        MEDYA VE DERİNLER,PLAN NASIL İŞLER ?

 

       

     Aydın Bey'in ortağı kimdi? AXEL SPRİNGER! Yani ALMANLAR...Yakın dönemdeki en önemli davaların SAVCILARI olan Zekeriya Öz ve Celal Kara nerede? Kimin güvencesinde? ALMANYA'nın... Peki MİT TIR'ları haberleriyle büyük tartışma başlatan CAN DÜNDAR nerede? Çalışma arkadaşı olan CUMHURİYET'in İCRA KURULU BAŞKANI Akın Atalay nerede? Ne tesadüftür ki o da Almanya'da.... ( 5 Kasım 2016, Ergun Diler, Takvim )

 

 

 


 

                   


       12 Eylül öncesi sağ-sol, sonrası ise önce laik-şeriatçı, sonra Alevi-Sünni en son ise Türk Kürt gibi yapay ve sûni gündemlerle ülkemin insanları hep oyalandı.Asıl meselenin; " Ekonomi kimin tekelinde, öz kaynakları kim sömürüyor, hayati noktalar kimin tekelinde, ülkeyi kim nasıl ne amaçla yönetiyor... gibi sorular hep arka plana atılıyor. " Kuşa bak " denilerek havaya baktırılan halkın yerden geleceği, emeği, maddi manevi zenginlikleri sömürülüyor, hakkı olanı başkası gasp ediyor tüm bunları görmeyelim, uyanmayalım diye de bizi en az 60 senedir çeşitli bahanelerle birbirimize düşürüyorlar. " Onlarda" suyun başında bizi koyun gibi yöneteceklerini zannediyorlar ama artık son! Buraya kadar. Alevi Sünni, laik şeriatçı, sağ sol, Türk Kürt, oyunları bitmeli, bitti. Tünelin ucu gözüktü  inşâ-e Allah!

 

                                                                               DERİN DEVLET

   Lütfen bana şunu anlatın: Nasıl oluyor da, 1990’ları kana bulayan eski suikastlar, faili meçhul cinayetler, büyük bombalama olayları veya eylemler, 2007’den itibaren kesildi? Haziran 2007,  Ergenekon soruşturmaları ve ilk operasyonların başlama tarihidir. Hemen ardından 2008’de Ak Parti’ nin  Anayasa Mahkemesi’ nde kapanma davası açıldı, 2009’ da kıl payı farkla kapanmadan kurtuldu. Bu tarihleri alt alta dizip şu soruyu sorun.Nasıl oldu da, PKK dışındaki faaliyetler, ne olduğu anlaşılamayan cinayetler  bitti. Neden? Garip değil mi? ( M. A. Birand- Posta:19.Mayıs.2012)

 

     


                  

          

                                    

                     


                                                             Kim kiminle; PKK, ETÖ, derin devlet...?!


                          

        

                                                                      DERİN DEVLET AMA KİMİN ?
   Yavuz Donat ustanın önce Demirel'le aralamak istediği 'derin devlet' kapağının altına bakmamak için epey direndim. Fakat Evren 12 Eylül ihtilalini kutsarcasına derin devletten söz edince susmanın bana haram olduğuna hükmettim.Derin devlet meselesini köşe yazılarımda ve katkı yaptığım televizyon dizilerinde bir hayli işleyip kurcalamış biri olduğum az-çok bilinir. Bu ilgimin iki sebebinden birincisi, PKK'yı Türkiye'nin belli bir yöresinde adeta devlet haline getiren sürecin mimarlık çalışmalarını kavrama arzusudur. İkincisi de, yine bununla ilintili olmak üzere 28 Şubat sürecini hakkıyla okuyabilme çabası.Doğrusu bu iki alanda, ne komplo teorileri beni tatmin edebiliyor, ne de 'komplo yok' tezi durdurabiliyordu. Pek çok soru askıda kalmakla beraber nihayet bir kanaate vardım:
  -Ortada komplolar var ama senaryo tek elden çıkma değil. Bir sürü küresel ve bölgesel mizansen bir tek drama merkezince tasarlanmış olamaz. Birileri şu sahneleri yazmış, başkaları bu sahneleri. Çıkarlar birbirine karışmış, zıtlar buluşmuş, kardeşler kutuplaşmış. Pislik boğaza kadar ulaşmış, kimde ne kadarcık temizlik kaldığı fark edilemez olmuş. Bütün bunlardan çıkardığım temel sonuç yalındı:
   -Türkiye'de değil derin devlet, sığ devlet bile yok.
Onun için su sütunlarda defalarca 'Atatürk'ten sonra Türkiye devlet olmaya veda etmiştir' diye yazıp durdum. Ayrıca bin yerde, bin kere 'Türkiye'de derin devlet yok, derin çeteler var' dedim. Şimdi daha açık söylemek istiyorum:
  -Türkiye'de; iyi veya kötü, karanlık veya aydınlık, tamamen bu ülke için düşünen ve uygulayan, tamamen bu ülkenin kendi dinamikleriyle oluşmuş bir derin devlet yapılanması yoktur. Kendini derin devlet diye satmaya çalışan birtakım birimler ve kurumlar vardır ama bunların bazıları tamamen, bazıları kısmen kokuşmuş ve derin çete halini almıştır. Derin çetelerimizin bazıları tamamen veya kısmen yabancı gizli servislerin denetimine girmiştir. Dolayısıyla bu topraklarda Türkiye'nin kendi derin devleti değil, başkalarının derin devleti karanlık icraatlarını sürdürmektedir.Şurası muhakkak ki yeryüzündeki bütün devletler ve bütün derin devlet çarkları birer suç örgütü niteliği taşıyabilir. Gizli veya açık, derin veya sığ; bütün devletler şu yahut bu ölçüde haksızlık yaparlar, hatta zalimdirler. Sözgelimi Türkiye, dış güdümlü bölücü fitne karşısında kendini savunurken sık sık sapla samanı karıştırmış, bir kısım vatandaşlarına utanç duyulacak muamelelerde bulunmuştur. Ayrıca bölücü fesada karşı yürütülen derinliksiz mücadele gerçekte fiyasko ile neticelenmiştir. Sözde müttefiklerimizin dahi silahlı desteğini almış eşkıya karşısında sağlanan kesin askeri başarıya rağmen bugün belli illerimizde devletin başı Öcalan'dır.Evren'in derin devlet muhabbetine balıklama dalması ve 12 Eylül'ü aklamaya çalışması esasen bütün evrensel kabullerimize ve dolayısıyla bütün demokrat insanlarımıza hakarettir. Bir kere açık devletin cumhurbaşkanı ve başbakanına mahrem bir yapılanma derin devlet değil, tanımı gereği ancak derin çete olabilir. Bu böyle olduğu içindir ki, 12 Eylül'ün sabahında bir başka ülkenin başkanı, gizli servislerinin Türkiye'deki istasyon şefi tarafından şöyle uyarılmıştı:
Bizim çocuklar becerdi.( ABD BAŞKANININ " DAMDAKİ KEMANCI ADLI SINEMA FILMINI IZLERKEN KENDISINE  TELEFONDA VERILEN BILGI_İU.COM ) 12 Eylül eğer söylendiği gibi gerçekten bir derin devlet müdahalesi ise, kesindir ki o derin devlet Türkiye'ye değil, başka bir ülkeye  aittir! 11 Eylül 1980'e kadar Türkiye kan gölü halindeyken 12 Eylül günü terör eylemlerinin tek düğmeyle durdurulmuş gibi birdenbire kesilmesindeki sır, her hatırlanışta bir karanlığın tükürüğü gibi suratımıza yapışırken hala ihtilal savunuculuğu yapabilmek ne demektir? Bu tavır tezimizin itirafıdır:
               -Türkiye Atatürk'ten sonra devlet olmaktan çıkmıştır.
      Gazi gideli beri ne Cumhurbaşkanlığı, ne de başbakanlık makamına hakiki devlet adamı oturtabilmiş değiliz. Yerli Sovyetçilerimizin de derin katkıları sayesinde, NATO ile birlikte başkasının derin devleti içimize çökmüş ve Türkiye Cumhuriyeti de bağımsızlık davasından vazgeçmiştir. Böylece başlayan mutlak güdülme sürecinde şöyle veya böyle sorumluluk almış birtakım zevatın kendilerinden menkul kerametleri bu gerçeği örtemeyecek, tarih onlara 'devlet adamı' sıfatını layık görmeyecektir!Belki bir gün, bazıları için 'başka devletin adamı' diye yazılacaktır
. ( Ömer Lütfi Mete -Sabah:
05-04-2005)
 

                

 

                                                                       DERİN DEVLET MASALI
    Şu "derin devlet" masalına hep gülmüşümdür. Her nedense bu tâbir bana, küçükken rahmetli nineciğimin "Öcü geliyor!" diye korkutmasını çağrıştırır. Cehaletle beslenen gizlilik, toplumların daima ilgisini çekmiştir. Televizyonlardaki mafya dizilerinin ilgi çekmesinin sebebi de budur.Bizim yazar çizer takımı, bu "derin devlet" masalına bayılır. Bunu çok iyi bilen politikacılar da, ilgi çekmek için derin devlet masalları anlatırlar ve gündemin başköşesine otururlar. Daha önce bir yazımda, "Ben, göz kırparak, gerdan titreterek her münasebetsizliği 'derin devlet' sözcüğüyle açıklayanlardan hoşlanmıyorum. Cehaletten doğan kolaycılığa, esrarengiz bir tebessümle iki tutam 'komplo teorisi' ilâve ettiniz mi, her problemi çözümleyen 'derin devlet' formülüne ulaşırsınız" demiştim.Bir zamanlar Ecevit, devletteki "kontrgerilla"dan söz etmiş ve ortalık toz duman olmuştu. Bütün bu gürültü patırtının ardından, önce, askerliğini yapmış olan herkesin bildiği, TSK'daki "özel harp birimleri", sonra da İçişleri Bakanlığı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü'ne bağlı fukara "sivil savunma teşkilâtı" çıkmıştı. Şimdi de Demirel, değerli gazeteci Yavuz Donat'a derin devleti "fevkalâde" esrarengiz bir şekilde anlatmış. Lâkin öyle bir üslûp kullanmış ki, neredeyse "Derin devlet yoktu da, biz mi var ettik?!" diyecek sanırsınız. Demirel, şöyle söylüyor: "Derin devlet içindekiler, yani normal zamanlarda belirli yetkileri kullanma durumunda olanlar, bir de bakarsınız, kurtarıcı haline gelmek isterler... Öyle hissederler kendilerini... Oysa kimse onlara görev vermemiştir".
   Demirel'in beyanatı üzerine, büyük "kurtarıcı"lardan Evren Paşa da Demirel'i tasdik ederek, "Demirel(...) yönetimin zaaf sergilediği yerde, derin devletin kendiliğinden devreye girmiş olduğunu anladı... Doğrudur... Derin devlet vardır" diyor. Sevgili okuyucular, insaf ederek söyleyiniz: Bunun neresi derin devlet?... Buna bal gibi "darbe" denir. Her iki Sayın Cumhurbaşkanımız da lâfı evirip çevirerek "Kurtlar Vâdisi"nden seslenmesinler. İşte mal meydanda... Demirel'in kastettiği, "kimsenin görev vermediği kurtarıcılar", 27 Mayıs, 12 Mart ve özellikle 12 Eylül'cüler değil mi? (28 Şubat'ı saymıyoruz; çünkü bu darbeyi bizzat kendisi desteklemiştir). Evren Paşa da 14. Lui edasıyla şişinerek "Derin devlet benim!" demeye getiriyor.Bendeniz, ömrümü devlet hizmetinde geçirdim. Devletin her kademesinde bulundum ve bürokrasinin tepe noktasında görev yaptım. Bu "Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin her kademesini avucumun içi gibi biliyorum."Derin devlet" diye bir saçmalık yoktur.Ya ne vardır? Halkına, vatandaşına karşı dayatmada bulunan, kendi doğruları için milletin taleplerini hiçe sayan, gayrımeşrû müdahalelerle milletin iradesinin üzerine çıkan "darbeci bürokratik güçler" vardır. Daha önce de belirttiğim gibi, bu tarifin içine, her türlü darbeci cuntaları, halkı fişleyen "Batı Çalışma Grubu" gibi illegal yapılanmaları, hukuku siyasallaştırıp peşin hükümlü ideolojileri için adaletten ayrılan bazı yargı mensuplarını, mafya ile işbirliği içinde hukuk dışı operasyonlara giren emniyet ve istihbarat görevlilerini dahil edebilirsiniz.Lâkin bu darbeci güçler, aslâ "derinde" filân değildir. Ne yazık ki, Türkiye'deki demokratik rejimin "sathîliği" ve medyamızın "gizem tutkusu", bu ayan beyan tabloyu halka "derin devlet" olarak takdim etmiştir. Halkımız da, devlet kuruluşlarının dayatmaları karşısında, sadakatla bağlı olduğu devletine toz kondurmamak için bu hayalî "derin devlet" masalına inanmayı tercih etmiştir."Derin devlet masalı", demokratik sistemimize zarar vermektedir. Apaçık ortada duran antidemokratik unsurları bir yana bırakıp, ne olduğu belli olmayan derin devlet masallarıyla uğraşmanın, bizi asıl teşhis ve tedaviden uzaklaştırdığı gözden kaçmaktadır. Bu yanılma bizi, "durumdan vazife çıkaran" antidemokratik müdahaleleri "hikmet-i hükûmet" olarak kabullenmekten öteye bir sonuca götürmez.Bırakınız derin devlet saçmalığıyla uğraşmayı da, devlet mekanizmasının neresi bozuksa, onu tamir etmeye çalışalım.(Hasan Celal Güzel 07.04.2005:Tercüman gazetesi )     



                                                

     

 

                                               BÜYÜKLERE DERİN DEVLET ÜZERİNE - GERÇEK - MASALLAR
                                 PKK - DERİN DEVLET İLİŞKİSİ ÜZERİNE MAKALE-SÖYLEŞİLERDEN SEÇMELER
1-MİLLİYET

Terörü 'Öcalan başlattı, Öcalan bitirsin' görüşüne ne diyorsunuz? Nasıl bitirecek?
- Nasıl başladıysa öyle. Örgüte talimat verirse çatışmalar durur. Güneyde Irak Kürdistan'ındaki olumlu gelişmenin önünü kesmek üzere Türkiye'nin elini güçlendirecek bir argümandır PKK eylemleri. Türkiye'nin AB'ye açılımının önünü kesmek için de şiddet ortamına ihtiyaç var. Bunlar 'derin devlet'in işine gelir. Bu savaşı isteyenler deşifre oluyor. Hem PKK cephesinde hem derin devlette.
Sizin İmralı Cezaevi'ne ilişkin bazı duyumlarınız var. Serbesti dergisinde yazmışsınız. Genelkurmay faktörü...
- İmralı ilişkileri tamamen askerin kontrolünde. Yakalandığı sıralarda Çevik Bir'in de adaya gittiğinden söz edildi. Öcalan'ın avukatlarıyla yaptığı görüşmede Çevik Bir'in kendisiyle konuştuğu net ifade ediliyor. 2000 yılında.
Ne amaçla görüşmüş?
- Telkinlerde bulunuyor herhalde. Bu ayki Serbesti dergisinde Öcalan'ın bir Genelkurmay yetkilisiyle yaptığı görüşmeyi yazdım. 2000'de Özgür Halk dergisinin ekim sayısında Öcalan'ın anlattığı bir olay var. PKK güçlerinin tümüyle dışarı çıkmasına, konuştuğu Genelkurmay yetkilisinin kuşkuyla baktığını söylüyor. Orada kastettiği Çevik Bir değil.
Apo başka ülkeye de sığınabilirdi, Türkiye niye aldı?
- Türkiye bunu reddedemezdi, çünkü PKK sayesinde Soğuk Savaş sonrası 'düşman' sıkıntısı çekmedi. Apo üzerinden bazı çevreler 'derin devlet'in var olabilmesi, etkin olabilmesi için bir düşmana ihtiyaç vardı. Öcalan bu misyonu gördü...
Asker daha fazla yetki istiyor...
- Siyasi bir sorunu sadece askeri önlemle çözemezsiniz. PKK biter, başkası gelir.
Kürt sorunu olmasaydı PKK olur muydu? Öyle bir hale geldi ki PKK nedeniyle Kürt sorunu içinden çıkılmaz bir hal aldı.
PKK, Kandil'e çekilmedi mi, bir kısmı Türkiye'de mi kalıyor?
- Öcalan bunu önerdiğini ama Genelkurmay yetkilisinin kuşkuyla baktığını anlatıyor. General Osman Pamukoğlu'nun anılarını okuduktan sonra 'Türkiye PKK'yı gerçekten bitirmek istiyor mu?' diye yazdım. Şam'da Öcalan'a yönelik birkaç suikast planlanmıştı ama önlendi. Pamukoğlu'nun kitabında, Kandil Dağı'nda PKK'nın kongre toplayacağına ilişkin istihbarat toplantısından söz ediliyor. Operasyon için her şey hazırken MİT haber vermiyor. Bu çok anlamlı değil mi?...
(DERYA SAZAK , Milliyet :22 Ağustos 2005  YAYINCI, SERBESTİ DERGİSİ YAZARI ÜMİT FIRAT İLE SÖYLEŞİ ...)
2-AKSİYON
-Size göre, PKK bitirilmek istenmiyor mu?
Bence pek çok ülkenin kendisine aradığı ancak bulamadığı bir düşman bulunmuştur. Soğuk Savaş sonrası düşman krizini bu şekilde aşmak ve militarist etkinliği sürdürmek mümkün olmuştur. Dikkat edin, Türkiye’de ordunun siyasetteki ağırlığı son aylarda yeniden arttı.Türkiye’nin önünü açacak birtakım reformlar durdu.
-Siz PKK’nın savaş kararıyla ilgili bir yazınızda “görülmüştür” tabirini kullanıyorsunuz. Yani, bir onay mı söz konusu?
Devletin görünen ve görülmeyen elemanları vardır. Görünenler işte bildiğimiz cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar gibi. Bir de görünmeyenler vardır. O devletin bilinmeyen elemanlarınca görülen bir şeydir. Bu tabiri askerî kültüre ve cezaevi kültürüne sahip birisi olarak iyi bilirim. Zübeyir Aydar, Kandil’de “görülmüştür” metnini okumuştur.
-Siz Kürt hareketine hakim birisisiniz, bölgeyi de iyi biliyorsunuz. Sizce bu gidişat nereye?
Bu çatışma tırmandırılırsa Türkiye’nin batıdaki platformlarda eli son derece zayıflar. Türkiye’nin üstüne gelirler. Bu da Kızıl Elmacılar, statükocular gibi yapıları güçlendirir. Dışarıdan sizin iyiliğiniz için tembih edilen şeyleri, bunların, içişlerine bir müdahale ve dayatma olarak göstermesi daha kolaylaşır. Türkiye aynı zamanda dışarıdan ‘fırça yer’ ve bu da milliyetçilik duygularını güçlendirir. Bu durum, reformcuların, özgürlükçülerin gerilemesine neden olacaktır.
( Serbesti Dergisi Yazı İşleri Müdürü Ümit Fırat, Aksiyon :Sayı: 556 - 01.08.2005  )
3-RADİKAL
PKK'nın tekrar silahlı mücadeleye başladığı, terörü tırmandırdığı düşünülüyor. Ne diyorsunuz?
...Bu çatışmalar, PKK ve Öcalan muhatap alınsın diye yapılmıyor. Altı yıldır iki güç birbiriyle çatışmıyordu. PKK orduya, ordu da PKK'ye saldırmıyordu. Ordu karakolda duruyor, operasyon yapmıyordu. Ama operasyonel olmayan bir güç kalktı taciz etmeye başladı ve orduyla PKK'yi çatışmaya soktu. Devlet içinde de, Kürtler içinde de statükodan, savaştan beslenen güçler var. Derin bir güç, çatışma ortamını provoke ediyor, çatışmayı derinleştirmek istiyor. Bu güç, PKK'den, Öcalan'dan, Genelkurmay'dan da bağımsız olabilir. Irak ve İran sınırındaki geniş güvenlik önlemlerine ve termal izleme olanağına rağmen PKK'nin militanları Giresun'a kadar gelebiliyor ve oraya gelinceye kadar hiçbir yerde çatışma olmuyor. Ama Giresun'da çatışma oluyor. Çünkü Giresun ve Trabzon, milliyetçi akımların tetiklendiği yerler. Etnik milliyetçilik ve kardeş kavgasını tetiklemek için oralarda çatışmalar oluyor.
Savaştan beslenen derin devlet, derin güçler, PKK militanlarıyla orada çatışmayı daha uygun buluyor. ( DEP eski milletvekili Orhan Doğan, Neşe Düzel'e verdiği röportaj ,Radikal : 24 Ağustos 2005 )
4-BİR KÜRT AYDINI  - KEMAL BURKAY
Derin Devlet ve PKK el ele..
Şu günlerde Türk militarizmi tam bir atakta. Bir yandan İmralı’daki Öcalan yoluyla PKK hareketlendirildi, öte yandan ordu bir kez daha harekete geçirildi;
Güney Kürdistan’a girmek için uygun ortam yaratılmak iteniyor....Sevgili okurlar, bu neyi gösteriyor? Aylardır yapılan hazırlıkları, verilen demeçleri izleyenler, olup bitenleri değerlendirenler, eğer aptal değillerse, bir savaş oyununun sahnelendiğini rahatlıkla görebilirler. Türkiye’deki şer güçleri, Türk derin devleti, bir yılı aşkın süredir tasarlanmış ve yürütülmekte olan bir harekatın içinde; hem askeri hem psikolojik olarak.Bununla amaçlanan bellidir. Ben kendi hesabıma bunu daha bir yıl öncesinden, dilimde tüy bitercesine yazdım, anlattım. 30 Haziran 2004’te, Dema Nu gazetesinde yayınlanan “Derin Devlet Tiyatrosunda Kürtler ve Türkler” başlıklı yazımda, sahnelenen oyunu dile getirmeye çalıştım. İmralı yoluyla KADEK-Kongra Gel’i harekete geçiriyorlar, PKK’nın adını geri veriyorlar. Bir takım eylemler olacak. Bu bahaneyle bir yandan orduyu Güney Kürdistan’a sokmak, öte yandan AB sürecini sabote etmek, demokratikleşme yönündeki çabaları boğmak hedefleniyor, dedim...Ordu, bir yandan PKK eylemlerini bahane ederek Kuzey Kürdistan’da bir kez daha harekete geçerken, öte yandan, asıl hedefine, “Kuzey Irak” dediği Güney Kürdistan’a yöneliyor. Bütün bu terör oyunu ve yaygarası hem iç hem dış kamuoyunu hazırlamaya yönelik. Terörle savaş sahte iddiasının arkasına saklanarak.. Oysa PKK’yı İmralı’daki Öcalan eliyle yönettikleri, ancak aptalların görüp anlıyamıyacağı kadar ayan beyan bir şeydir.Öcalan ele geçirilip İmralı’ya konduktan ve silahları susturup hizmet önerdikten sonra, eğer isteselerdi, bir genel afla PKK tümüyle silahlarını bırakır ve dağdaki insanlar sivil hayata karışırdı. Ama bunu bile bile yapmadılar. Onlara bir terör bahanesi, bir savaş gerekçesi lazımdı. PKK’nın güçlerini Kuzey Irak’a çekmesi Türk Genelkurmayı’nın bir planıydı. Apo’dan istendi o da hayata geçirdi. Ama bu iş olurken, çok ilginçtir, ilgili subaylar kendisine, “Tümünü nakletme, 500 kadarı içerde kalsın, lazım olur!” demişlerdi..(Bu, “görüşme notları”na geçen Apo’nun kendi açıklamasıdır).Apo PKK’nın adını, programını terk ettiği, Partisi buna uyduğu, silahları susturduğu halde, onun bir kez daha İmralı’dan verilen komutlarla canlandırılması, tümüyle yukarda sözünü ettiğim derin devlet planlarının ürünüdür. PKK’nın hareketlendiği bir gerçek, ama bunu İmralı yoluyla yapanın, yönlendirenin kim olduğu da ortada. PKK’nın bir takım eylemler yaptığı da açık; ama bunlar ancak bir tetikçinin eylemleridir. Arka planda bu tetikçiyi yönlendiren, azmettiren asıl sorumlu var ve o da İmralı Adasını ve İmralı Mahkumu’nu kontrol edenden başkası değil.
Eğer bugün bazı yerlerde mayınlar patlıyorsa, eğer askerler ve gerillalar, bu genç insanlar ölüyorsa, baylar, sizin kan ve şehit edebiyatı yapmaya hakkınız yok; bu düpedüz kendi marifetiniz. Bu genç insanlar, rejimin tutucu, acımasız ilahlarına sunulmuş kurbanlardan başkası değil. İbrahim’den öncekiler bu ilahlar için kendi öz oğullarını, kızlarını kurban ediyorlardı; ama siz başkasının, yoksul halkın oğullarını ve kızlarını ediyorsunuz; acımanız için bir neden yok!... istihbaratının yanısıra, hükümeti ve basını tarafından aldatılan halkın, olup biteni anlaması zor.. Türkiye toplumu bir kez daha çağdışı, antidemokratik güçler tarafından bir baskı ortamına sürükleniyor, tarihin gidişine ters yönde… Evet, son dönemde Türk rejiminin 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri öncesinde olduğu gibi komploculuk damarları yine kabardı. Terör uzmanları iş başındalar!  ( Kemal Burkay : Pkk karşıtı bir kürt sosyalist )
5-AKŞAM
Abdullah ÖÇALAN devletin denetiminde...Devlet güçleri istemese o  örgütü uzaktan bu kadar rahat yönetebilir mi...?...Derin devletin pkk çatışmalarından çıkarı var.Güneydoğu'da huzursuzluk olursa derin devletin borusu öter, orada yasalara bağlı olmadan istediği gibi yönetir...Ordu şimdiden olağanüstü hal istedi...!
( Akşam:23.08.2005 ,Kürt kökenli siyasetçi Şerafettin ELÇİ )
6-YENİ ŞAFAK :
İzahı zor işler
-Kıtalar arası silahlı operasyonlarını uluslararası terörle mücadele misyonuna bağlayan ve PKK'yı terör örgütü olarak ilan eden Amerika'nın Kandil dağında üstlenen PKK militanlarını oradan çıkaramamasını, bunun için yeterli gücünün bulunmadığını ifade etmesini anlamak zor.
-Irak'ta büyük bir askeri işgal gücü bulunduran, bununla her gün şehir şehir, sokak sokak karadan - havadan operasyon yapan Amerika'nın Türkiye'nin PKK'ya yönelik müdahalesi söz konusu olduğunda işi "Irak'lılarla müzakere"ye havale etmesini anlamak zor.
-Kandil dağındaki teröristlere koca Amerikan ordusunun müdahale etme gücü bulunmadığını bütün absürdlüğüne rağmen anlamaya çalışsak bile, Amerika'nın, PKK'nın Kerkük'te büro tutup, bayrak açmasına müdahale edememesini anlamak mümkün değil.
-Türkiye'de bir adada tecrid halinde bulunan terörist başının, taa Kandil dağındaki terör örgütüne talimat ulaştırabilmesini anlamak zor. Kendi hapishanesindeki terörist başına hakim olamayan Türkiye'nin Amerika'ya "Kandil dağına neden müdahale etmiyorsun?" diye çıkışmasını anlamak da zor.
-Türkiye içinde dağlarda 2 bin civarında terörist bulunduğu ifade ediliyor. Türkiye'nin bu terörist gruba karşı tüm gücünü kullanma imkanı mevcut. Bununla birlikte köklü bir netice alınabilmiş değil. Hala "şehit naaşları"yle ilgili haberler Türkiye'nin yüreğini dağlıyor. Bu durumda, bütün güçleri kullanabilme imkanı mevcutken içerideki terör odaklarını çökertmeden, Irak'ta sınır ötesi operasyonu konuşmanın hangi amacı taşıdığını anlamak mümkün değil. 

-Sınır ötesi operasyon imkanı verilse bile, kaç uçak sortisinde veya kaç tankı - kaç bin askeri ne kadar süre ile sınır ötesine geçirerek nasıl bir sonuç alınacağı belli değilken, Irak'a sınır ötesi harekatın yapılabilir olduğu 15 yıllık süre içinde "kök kurutma" işi başarılamamışken, şimdi işi, sınır ötesi harekat yapma - yapamama noktasına kilitlemenin gayesini anlamak zor.
-1984 Eruh baskını ve 2005... Tam 21 yıl... Bu süre içinde Türkiye'nin deyim yerindeyse kıçı kırık bir örgütün hakkından gelememesini anlamak zor.  
GENERAL  PAMUKOĞLU'NUN ANILARINA MÜRACAAT...!
-Hiç olmazsa örgüt başının yakalandığı zamandan sonra Türkiye'nin bir, "örgütü bitirme" stratejisi geliştirememesini anlamak zor.
- Terör örgütü ile mücadelenin bir boyutunun sosyo - kültürel - ekonomik tedbirler almak olduğu, bunun için sağlıklı bir sivil - asker diyaloguna ihtiyaç bulunduğu bilindiği halde, 20 yıldır bu alanda netice verici hamleler yapılamamasını anlamak zor.
-Şu sıra, uzaktan kumandalı mayın operasyonları gündemde. Bunun için yolların toprak - asfaltlı olması tartışılıyor...Belli ki, bir kesimin tepkisini dile getiriyor ve belli ki bu kesim, askerlerden oluşuyor. Bu iddianın bir tür "ihanet suçlaması" olduğu açık. Yani "Hükümet bile bile ana kuzularını ateşin içine atıyor!" suçlaması... Buna karşılık Hükümet de, medyayı kullanarak bu iddiaya cevap vermeye çalışıyor. Ama iddia ile cevabın birbiri ile buluşmadığı, dolayısıyla suçlamanın en azından suçlamada bulunanlar açısından ortada kaldığı görülüyor. Bu durumda anlamak gerçekten zor, Türkiye 20 yıl içinde bilmem kaç milyar doları bölgeden teröristleri tasfiye için sarfetti, askeri operasyonlarda neye ihtiyaç duyuldu ise onları temin etti de, şimdi üç kuruşluk asfaltı yollara dökmüyor, öyle mi? Asker bunu sivil kadrolara duyurdu da cevap alamadı, öyle mi? Genelkurmay ile Hükümet arasında bu konuda herhangi bir bahis geçti de sonuç vermedi öyle mi? Anlamak zor, diyorum. Terörle mi mücadele ediyoruz, birbirimize karşı halk oyunu kazanma mücadelesi mi veriyoruz, anlamak zor...
Aslında burada zikredilen her "zor"luğun anlaşılır bir yanı mevcut. Amerika'yı da anlıyoruz, Avrupa'yı da...Tabii Türkiye'nin iç zaaflarını da...Ama tıkanıp kaldık bir yerlerde... Bir Babil Kulesi sendromu, dillerin yabancılaşması hadisesi herkesi kahrediyor.Ben inanıyorum ki, Türkiye, Kürt meselesinde böyle bir kısır döngü yaşamazdı. İç ahenk olsaydı...Türkçe ve Kürtçe konuşsaydık ama dillerimiz yabancılaşmasaydı. Araya Amerikanca da girmezdi, İngilizce de Fransızca da... Bir Amerikalı ya da İngiliz, Kürtçeyi Türkten daha iyi anlamazdı. Biz Türkçe ve Kürtçe anlaşırdık. Ama iç ahenk olsaydı. Biz, garip olan şu ki, Türkçe bile anlaşamıyoruz. Askerimizle sivilimiz, halkımızla aydınımız iletişim kuramıyor. Türk de ölüyor Kürt de ölüyor.. Birbirimize dirilik taşıyacağımıza acılar taşıyoruz. İç ahenk olsaydı...Yollara asfalt dökmek için sütunlarda kavga etmezdik.Ahenk olsaydı, komşu Müslüman ülkeyi kana bulayan Amerika'dan imdat dilenmezdik.İç ahengi nerede kaybettik, asıl soru burada. Bunu çözmeden Türkiye'nin başı daha çok ağrıyacak.
( Ahmet TAŞGETİREN  : Yenisafak:6 Ağustos 2005 )


    
                                    


                                                                                  DEVAM !

                                                                         Şehidimiz fakirdendir’
   ...Bu ülkede savaş kararı alanlar ile savaşanlar farklı sınıflardan oldukları sürece bitmez; “operasyonlar kararlı bir şekilde sürdürülecektir” diyenler ile ölenler farklı kesimlerden oldukları sürece bitmez....Sınırda ölenler bilgisayar kurasıyla belirleniyormuş. Bu nasıl bir “kura”dır ki, çatışmanın sürdüğü 25 yıl boyunca bir generalin, bir TÜSİAD üyesinin, bir milletvekilinin veya bakanın oğluna rast gelmiyor? İnanmama hakkımı kullanıyorum. Bence hiçbir bilgisayar bu kadar adaletsiz olamaz, sadece insanlar olur ( Star-Berat ÖZİPEK:14 Ekim 2008)

                                                              Bu savaşa generaller inanıyor mu?
   Bence generaller de, bana dava açmaya hazırlanan savcılar da ve yargıçlar da bu toplumsal ruh halinin farkında... Hatta daha açık söyleyelim onlar da oğullarını o çukur karakollara göndermeme çabasında olan kesimin içindeler... Oğulları 17 askerimiz gibi o ölüm çukurlarında bir havan topuyla şehit düşse “Vatan sağ olsun, öbür oğlum da şehit olmaya hazır” diyecek düşüncede asla ve asla değiller... Hele general ve yargıç eşleri olan o anneleri silahla zorlasanız bile inanmadıkları o sözleri sarfetmezler...Dürüst olun Türk generalleri... Dürüst olun Türk savcı ve yargıçları... Yanlış mı söylüyorum?Sizlere sormak istiyorum...Aktütün gibi bir çukur karakola oğlunuzu gönül huzuruyla gönderir miydiniz? Oğullarınızın orada açık hedef olarak ölmeyi beklemesini “vatan görevi” görür müydünüz? Oğlunuz öldürülse “vatan için şehit oldu yavrum, vatan sağ olsun” diyebilir miydiniz? Buna vicdanınız, kalbiniz ve aklınız inanır mıydı? Bu sorularıma dürüst ve kalpten cevap verin lütfen... Sonra da düşünün...Bu savaşa gerçekten inanıyor musunuz?
 (Taraf-Rasim Ozan Kütahyalı:   16 Ekim 2008 )

                                                    Aktütün bir nevi gerçek mermili tatbikat mıydı?
   Kanaat getirdim ki bizim devlet, ne PKK'yı bitirmek istiyor, ne de Kürt sorununu çözmek. Biz sıradan vatandaşlar, " yanlış politika " izlendiğini sanıyoruz. " Doğru politika nedir ", " Sorun nasıl çözülür " diye tartışıyoruz.Halbuki "yanlış politika" izlendiği filan yok: Devlet bu durumdan rahatsız olmuyor.Yani meselenin çeyrek asırdır devam etmesi, bir hatanın sonucu değil, bilerek sürdürülen bir devlet politikası.Olaya bu açıdan bakınca, başka türlü verilere önem vermeye başlıyor insan.Sekiz yılını dağda geçirmiş, " komutan " düzeyine gelmiş, daha sonra kaçıp teslim olmuş, hapis yatmış bir PKK'lı bakın neler anlatıyor: - PKK bu verileri nasıl topluyor? Bir karakolda kaç kişi kalır, izin günleri, tezkerecilerin durumu, yeni gelen askerlerin sayısı dahi bilinir. Örgüt bu bilgileri kendi elemanlarından, bazen koruculardan, bazen de 'derin istihbarat' dedikleri resmi görevlilerden alır.- Dağdaki terörist 'derin istihbarat'ı nasıl elde ediyor? Bu iş karışıktır. Uyuşturucu ticaretindeki rant ve kaçakçılıktaki gelir devreye giriyor. Bir de çift taraflı çalışan 'ajanlar' var. - 350 militan görünmeden Aktütün'e nasıl gelebildi? PKK böyle baskınları yapacak güçte değil. Eğer birileri müsaade etmiyorsa. Müsaade olmazsa ne Dağlıca, ne Aktütün baskınları gerçekleşirdi. Saldırıyı 350 kişilik PKK grubunun gerçekleştirdiği hikâyesi yalandır. PKK, 350 militanını bir noktaya yığmaz. En fazla 50-60 kadar kişi bu baskını yapmıştır. - PKK bu eylemi niye yapmıştır? Biz Türkiye'nin iç gündemine dair eylemler yapar; gündemi değiştirirdik. "PKK, Aktütün'ü basarak yerel seçimler için tabanını hareketlendirmek istiyor" yorumu çok yersiz. Bunun için şehirde kitle gösterileri yeterlidir. DTP'nin kapatılması PKK'nın işine gelir; ancak kapanmasını kolaylaştırmak için de böyle eylem yapmaz. - Aktütün ve Diyarbakır (polis) saldırıları niye olur? Sadece şunu söyleyebilirim; Türkiye 'derin devletini' temizlemezse PKK sorunu bitmez. Birileri ülkede kaos istiyor. Bunun için PKK'yı kullanıyor. ( Haşim Söylemez'in haberi, Aksiyon ) İşte bir örnek daha: Dünkü Taraf gazetesi belgeleri ve uydu fotoğraflarını yayınladı: Aktütün'e yapılan saldırı baştan sona biliniyordu.Baştan sonra derken buna bir ay süren hazırlıklar ve militan adları dahil! Hatırlayın: Radikal gazetesi, saldırının ardından " Hani oralar BBG eviydi " diye sormuştu.Öyle ya: Madem, eski GK Başkanı Büyükanıt'ın dediği gibi bölge ' Biri Bizi Gözetliyor' evi gibi izlenebiliyorsa, bu saldırı neyin nesi oluyordu? Doğrusunu isterseniz, " ABD'den gelen istihbaratta bir sorun yok " dendiğinde kuşkulanmıştım.İstihbarat geliyorsa, olay saptanmıştır; o halde niye tedbir alınmadı? Ya istihbarat gelmiş ancak bizimkiler es geçmişti ya da istihbarat gelmiyordu, "politika icabı" böyle söyleniyordu. Taraf'ın açıkladığı belge ve fotoğraflar ise şunu gösteriyor: Evet bölge gerçekten de "BBG evi" gibi.İstihbarat akmış, saldırı hazırlıkları saptanmış, günbegün takip edilmiş. Ama hiçbir şey yapılmamış! Aktütün, " gerçek mermilerle yapılan bir tatbikat " gibi izlenmiş. Not: Bütün bunlar inanılmaz geliyor; değil mi? " Yok artık " demekte haklısınız. Lütfen sözünü ettiğim yayınlara bir bakın. Sonra karar verin.
( Sabah-Emre AKÖZ:15 Ekim 2008)
 

                           Bin 200 teröristin katıldığı Kandil toplantısına operasyon yapılmamış
  
Bugün gazetesinin haberine göre Terör örgütünün Avrupa'daki ve Ortadoğu'daki tüm yöneticilerinin katıldığı bin 200 kişilik kongrede alınan kararların bugün yaşanan olayların habercisi olduğu belirlendi. Bölücü yayın organı Roj TV tarafından günler öncesinden haber verilen ve canlı bağlantılar yapılan toplantıda terörist başının İmralı'dan çıkarma sürecinin başlatıldığı ilan edildi.
                                               TSK NEDEN OPERASYON YAPILMADIĞINI AÇIKLASIN
   Aktütün baskınında ihmal olup olmadığı tartışmaları henüz gündemden düşmemişken, gazeteci Avni Özgürel müthiş bir iddia ortaya attı. Eylem stratejilerini belirlemek için 21 Ağustos'ta bin 200 PKK yöneticisinin Kandil'de kongre düzenlediğini anlatan Özgürel, "Kandil'de üç kişi değil, bin 200 kişi toplandı ama Silahlı Kuvvetler, ağustos ayı boyunca Kandil'e tek bir hava operasyonu yapmadı" dedi.Özgürel, PKK'nın Aktütün ve Diyarbakır saldırıları kararlarının da bu kongrede alındığına işaret ederek, terör örgütünün yayın organı Roj TV'nin günler öncesinden kongre ile ilgili duyurular yaptığını ve kongrede yapılmış röportajları yayınladığını söyledi. "Roj TV, '21 Ağustos'ta onuncu kongremiz Kandil'de toplanıyor' diye durmadan yayın yaptı" diyen Özgürel, şunları kaydetti: "Kongre'ye PKK'nın Avrupa'dakiler dahil bütün yönetici kadrosu katıldı. Cemil Bayıklar, Murat Karayılanlar hepsi oradaydı. Toplantı 10 gün sürdü ve Roj TV Kandil'den görüntüler, röportajlar yayınladı. 21 Ağustos, Aktütün baskınından iki hafta öncesi demek. PKK'nın 30 Ağustos'a kadar süren kongresine PEJAK da katıldı. PEJAK Başkanı Hacı Ahmet 'Bundan sonra birinci hedefimiz Türkiye' diye bir bildiri yayınladı. Bütün bunlar 10 gün boyunca oldu." Özgürel, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, neden harekat yapılmadığını açıklaması gerektiğini söyledi. Halkın bu sorunun cevabını öğrenmek isteyeceğinin altını çizen Özgürel, şu soruları yöneltti: "PKK'yı bitirmek istiyor idiysen ve öfkeliysen, PKK'nın bütün yönetim kademesi ve kadrosu oradaydı. PKK tasfiye edilebilirdi." Saddam Hüseyin'in yer altında yaşarken yakalandığına atıfta bulunan Özgürel, TSK'nın çok derin mağaraları vurabilecek silah imkanlarına sahip olduğunu belirtti.
                                                                       TARİH TAKERRÜR ETTİ
   Benzer bir olay 1994'te yaşandı. Olayın tanığı ise bugünlerde siyaset sahnesine çıkan emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu. Emekli Paşa, o gün kaçırılan büyük fırsatı 'Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok' adlı kitabında tüm çıplaklığıyla anlattı. O dönem Hakkari Dağ Komando Tugay Komutanlığı'nı yapman Pamukoğlu, PKK'nın 5. Kongresi için toplanacağı istihbaratını alınca toplantı tarihinin kendisine bildirilmesini istedi. 1995'in Ocak ayında Genelkurmay'daki seminere çağrılan Pamukoğlu, kongrenin birkaç ay önce gerçekleştirildiğini ve istihbaratın an be an takip ettiğini öğrenince başından kaynar sular dökülür. Pamukoğlu o günü kitabında şöyle anlatıyor: "...-Anlamakta zorlanıyorum. Nasıl haberimiz olmaz? Tepelerine inip hepsinin işini bitirmeliydik, dedim. MİT Daire Başkanı: "..-Bilgiler adres gruplarına gönderildi efendim, demekle yetindi...
                                                                PKK'YI BİTİRMEK İSTEMİYORLAR
   Gazeteci yazar Ümit Fırat, 1200 PKK'lının bir araya geldiği bir kongreye operasyon düzenlenmemesini, "PKK'yı bitirmek istemiyorlar" sözleriyle açıkladı. Bu çatışmanın bitirilmemesini bir takım güçler tarafından ayarlanıyor, sağlanıyor" diyen Fırat, "2004'e gelindiği zaman da, adeta PKK'yı yedekleyip, yeniden silaha sarılmasına adeta hazırlık süreci yaşattılar. Abdullah Öcalan'da açıklamalarında birkaç defa topu Ergenekon'a attı. 'Biz çatışmaya kendimiz karar vermedik, bizi zorladılar' dedi. Bu biraz dikkate alınmalı" diye konuştu. Fırat, 2005 yılında yazdığı 'Türkiye PKK'yı Bitirmek İstiyor mu?' başlıklı makalesinde bu konuya değindiğini belirterek, "Teröristi bitirmek isteselerdi, bir tane operasyon daha yaparlardı. Kuşatıp toplayabilirlerdi ya da imha edebilirlerdi. Bu büyük bir skandal olurdu ama bunu göze alabilirlerdi" ifadelerini kullandı.
(Zaman:21.10.2008 )

                                                                     Paşa da bomba attırmış
Emekli Korgeneral Altay Tokat, Şemdinli bombasını şöyle yorumladı: O bomba mesaj içindi ama beceriksizce yaptılar.... "Benim zamanımda ben de bir-iki kritik noktaya bomba attırdım. Benim meselem mesaj vermekti. Batıdan gelen memurlar, hâkimler işin ciddiyetini anlamıyor. İşi basite almaya çalıştılar, rastgele dolaşıyorlar. Oraya buraya gidiyorlar.Hizaya gelsinler diye evlerine yakın iki yere attırdım."
KORKUTMAK İSTEDİM, SUÇ SAYILMAZ
"Ondan sonra anladılar ki dikkatli olmalılar. Bir musibet bin nasihattan iyidir. Öylece onları eğittim ben. Bunu hemen bomba atmak yasak diye yorumlayamazsın.O kişilerin belki hayatını kurtardım.Onlara da söylemedim .Emekli Korgeneral Altay Tokat, Güneydoğu'da görev yaparken bölgeye yeni gelen hakim ve memurlar 'işlerini ciddiye alıp, hizaya girsinler' diye bomba attırdığını söyledi. Tokat, "Mesaj vermek istemiştim" dedi.Emekli Korgeneral Altay Tokat 1999 yılında orgeneral olmasına kesin gözüyle bakılırken emekli edilen bir asker.
ASKERİ PİRAMİT: Görevi aksatacak bir gruplaşma değil de, yukarıya doğru bir piramit var. Bu piramitte yukarıya doğru çıktıkça daralmadan kaynaklanan çatışmalar meydana geliyor: Yükselme çatışması! Şûra kararları yargı denetiminde olmadığı ve şahsi tercihler öne çıktığı için gruplaşmalar oluyor.Denetimin olmaması ilişkilerde gerginlik yaratıyor. Küçük fraksiyonlar oluşabiliyor.
DİNLEME YAPAN BELLİDİR: MİT, asker, jandarma ve emniyet. Boş verin! Beni bile dinliyorlar. Türkiye'de dinlenmeyen yok. Dinleyerek ceza alan birini gördünüz mü? Hep dinlenenler ceza aldı. Bu da geri kalmışlığın bir parçası.
ŞEMDİNLİ'DE HATALILAR: Bunların milisleri olan o kitapçının bir grubu vardır. Bizimkiler de 1998'den sonra baskıyı kaldırınca meydanı boş buldular. Bu milislerin hareketlerini tespit etmek için bir grup görevlendirilmiştir. Silahlı Kuvvetler'in veya devletin istihbarat unsurları delil bulmak için onları gözetim altında tutacak şekilde hareket ediyor. Fakat başarılı bir hareket yapmamış, hata yapmışlar. Şemdinli'de o istihbaratçıların dışarıdan kontrol etmeleri gereken hedefi izlerken yaptıkları, hatayı bir suikasta çevirip yargıya götürmek...Astsubayların dört avukatı varken, öbürlerinin 300 avukatı varken 55'e düşürdüler. Bu bile yeter! Sonra da 39 yıl ceza geliyor. Hiçbir hukukçu uzman bunun doğru olduğunu söyledi mi? Bu kadar süratli bir yargı Türkiye'de oldu mu? Oraya atılan bomba "Arkadaş, dikkat et, onu yapma" demek için, vazgeçirmek, ikaz için de atılmış olabilir. Ama bunu beceriksizce yaptılar.
BEN DE ATTIRDIM: Benim zamanımda ben de bomba attırdım. Bir, iki kritik noktaya. Boş yerlerdi! Meselem mesaj vermek. Batıdan gelen memurlar, hakimler işin ciddiyetini anlamıyor. Çok koordineli ve iyi çalıştık. Baktım, sonradan işler sakinleşince işi basite almaya çalıştılar. Rast gele dolaşıyorlar, şunu bunu yapıyorlar. Onun üzerine şunlar bir hizaya gelsin diye evlerine yakın iki yere attırdım. Ondan sonra anladılar ki çok dikkatli olmalılar. Bir musibet bin nasihatten iyidir. Öylece onları eğittim ben. (
Aktüel dergisi-27 Temmuz 2006)

                                                                     DERİN MİT- KCK
   KCK'nın Önderlik Komitesi operasyonunda suça feci halde bulaşmış MİT personeli tespit edilmiş.Ancak bu isimler MİT'in İstanbul Bölge Başkanlığı yetkililerinin kurduğu baskı sonucu serbest bırakılmış.Anladığım kadarıyla film burada kopuyor…Hakan Fidan'ın MİT için daha yeni açıkladığı bir vizyonu var.Bu vizyonun hayata geçirilmesinin –başka kurumlarda gördüğümüz üzere- tek yolu, kirli yapıyı temizlemek. PKK'yı MİT'in kurduğunu artık sağır sultan biliyor.Burada kritik birim KÜRT MASASI…Buradan soruyorum: Kürt Masası'ndaki kaç isim değiştirildi?Orası temizlenirse demiyorum, orası kazınmazsa PKK'yla olan derin ilişkiler dağıtılamaz.MİT'teki Kürt işine bakan ekip orada öylesine bir yapı kurmuş ki, TSK'yı da Polisi de Siyasetçileri de hamleleriyle aciz hale düşürebiliyorlar. Uludere olayında MİT'in suçlanmasının sebebi de bu algılar.Öteden beri derin ve kirli MİT'le PKK konusunda organize çalışan Doğu Perinçek'in Aydınlık gazetesi, KCK içerisindeki 1000 MİT'çinin deşifre olacağından duyduğu endişeyi manşetine taşımış.KCK içerisindeki bu kadar yüksek sayıda eleman “sızma” değil basbayağı KCK'nın MİT kontrolünde ilerlediğini gösterir.
    Perinçekler, Yalçın Küçükler bunlar bu kirli yapının görünen yüzleriydi. Hakan Fidan'ın tek başına o kurumda olması yetmez.Vizyon değişikliği personelin değiştirilmesiyle taçlandırılmazsa işler yürümez. Lütfen yine basit gündemlerle uğraşmayalım.İfadeye geldi, gelmedi, ha geldi ha gelecek diye diye Ergenekon sürecinden hatırladığımız şeyler olmasın. Bakın, dün ortaya çıktı.Suriye Muhalefeti'nin Askeri Kanat Sorumlusu Albay Hüseyin Hermuş, Türkiye'ye sığınmıştı.Esed başına 100 bin dolar koydu.MİT'in Hatay'daki personeli Ö.S. bu para için Hermuş'u bir çeteyle alıp Esed'in askerlerine vermiş.Son derece dindar bir insan olan Albay Hermuş, geçenlerde idam edildi.Hermuş'u veren kişi olan Ö.S. Nusayri bir insan. İşte derin MİT buna diyoruz.
 ( Yener Dönmez: Akit:
2012-02-11 )

                                                     
          Benim güzel memleketim
Türkiye’yi kim yönetiyor?. Hükümet mi, derin devlet mi, AB mi, ABD mi, İsrail’in patronajını yaptığı global sermaye mi? Bu güçler, sadece Türkiye ile ilgilenmiyor, bölgede 25 devletin sınırlarını, yönetimlerini, rejimlerini değiştirmeyi de planlıyor. BOP dedikleri de bu..Türkiye zor bir ülke.. Sadece Türkiye değil, Türkiye’de siyasete müdahale eden güçler de sırtlarını illa ki bir yerlere dayama gereği duyuyorlar.. Bana göre CIA, MOSSAD, MI5 hepsi işin içinde. Türkiye’de stratejik konularda sürece müdahale eden o kadar çok güç merkezi var ki! Bunların dostları ve ilkeleri yok, çıkarları var. Türk’ü, Kürt’ü, Ermeni’si ile bunu unutmayalım.Türkiye, kendi meselesini ABD’li koordinatörle konuşarak çözmeye çalışıyor..PKK da dış müdahalelere açık bir örgüt.. ABD’nin, AB’nin, İsrail’in bu konuya ilgisi açık.Talabani’nin, Barzani’nin eskiden gelen ilişkileri var. Apo’nun karısı, kayınpederi, öğrencilik yıllarındaki ilişkileri, daha sonraki uzun yolculuğu, yakalanıp teslim edilişi hepsi uluslararası bir mutabakat sonucu..Geçen gün Demokrasi Platformu’nun Sarıyer’de düzenlediği bir panelde Sosyalist Parti temsilcileri ve DTP’lilerle tartışıyoruz. Bu kuşkularımı söyledim, ama herkes kendinden emin.. İyimserler, kötümserler, korkular ve umutlar harmanlanmış durumda.. Genel bir siyasî afla Apo’nun da kurtulacağını düşünenler var. Ben, birilerinin ipleri daha da gereceklerini düşünüyorum.. Birileri tavşana kaç, tazıya tut diyor.. Bu hep böyle oldu. Geçtiğimiz günlerde yaşanan bazı gelişmeler, bana kalırsa bir test mahiyetinde idi.. Birileri tepkileri ölçmek istedi.. Apo’nun başına bir şeyler gelirse şaşmam.. Her zaman bu tür yapılar içinde birtakım iç ve dış güçlerin uzantıları olmuştur.. Cuma günü Müslümanlara zikir dersi verip, Cumartesi havrada ayin yöneten yok değil bu ülkede.. Kadrolu şeyhlerimiz de oldu, parti genel başkanlarımız da..90 sonrası idi, Ankara’da kontrgerilla hakkında bir konferansım vardı. Çıkışta bir grub görüşmek istedi. O zaman DEHAP mı vardı, HADEP mi, neydi. Kadrolu bir vatandaş parti kademesinde görevli imiş.. Psikolojik harp, istihbarat falan da, bunlar birtakım provokasyonlarda görev alan insanlar.. “Peki ne olacak” dediler. Doğrusu verecek cevabım yok. Her yerde varlar. Sıradan bir istihbarat faaliyetinin ötesinde işler yapıyorlar. Susurluk, Şemdinli bunun bir başka boyutunun dışa vuran tezahürleri, değil mi? Bu durumu eski emniyet müdürü bir arkadaşa sordum. “İstihbarat yokluğu değil asıl sorun, istihbarat çokluğu” dedi. Kim kimin adamı belli değil. Yanlış yapanı ise cezalandıran bir sistem var. Kim nerede ve kimin adamı belli değil.. Yerlisi, yabancısı, dostu, müttefiği.. Türk’ü ile, Kürt’ü ile kullanılıyoruz. Birileri bizim kanlarımız ve gözyaşlarımız üzerinden kendilerine iktidar ve servet üretiyor sonuçta..Faili meçhullerin bir kısmı belki de bu derin gerçekle ilgili idi. Mesela Cem Ersever ya da Jandarma Genel Komutanı’nın başına gelenlerin arkasındaki sır hâlâ aralanmadı!Birçok örgüt içinde birçok istihbarat kuruluşunun uzantısı var. Hem de sorumlu konumdalar. Operasyonel roller üstleniyorlar.. Bir kişi ile tanıştım bir ara; “Her şeyi biliyoruz” dedi. İstanbul MGV’de çaycı olarak çalışmış.. Rütbeli biri..Şimdi kamuda bir genel müdür olarak görev yapan, ABD’de ihtisas yapmış, bir dönem üniversitede öğretim üyeliği yapan bir dostum var.. ABD dönüşü üniversitede göreve başladı. Okul açıldıktan birkaç hafta sonra üniversitede olaylar oldu.. Bundan 6-7 yıl önce oluyor anlatacağım olay.. “Pencereden bahçede kavga eden öğrencilere bakıyorum. Ağzı kapalı genç bir adam sağa sola koşuyor, kışkırtıyor, saldırıyor, örgütlüyor... Dikkatlice yüzüne baktım. Elbisesini, boyunu not ettim.. Polisi arayıp bilgi vereceğim bu kişi hakkında.. Kafası karışık, aşağıya, giriş katının olduğu bölüme iniyor.. Birden kapı açıldı, bir adam koşarak içeri girdi. Baktım o, hemen üzerine atladım, polis polis diye bağırmaya başladım. Adam bir kolunu kurtarıp cebinden kimliğini çıkarttı. Donup kaldım, çünkü rütbeli biri idi” diyor.. Bırakmış, adam koşarak uzaklaşmış. Bizim arkadaş ne yapacağını şaşırmış vaziyette rektörün odasına çıkıyor. Rektör, çekmecesinden bir fotoğraf albümü çıkartıyor; “Bu mu?” diyor, “Evet o.” “O bizdendir, unut gitsin bu olayı” oluyor aldığı cevap..Kim kimdir çok da belli değil bu piyasada.. Gazeteci sadece gazeteci değil.. İşadamı sadece işadamı değil..Özal suikastını soruşturan bir Yargıtay savcısı var. Uğur Tönik.. Özal suikastı ile ilgili öyle şeyler anlattı ki, sanki burası matrix..Apo aslında bir konuşsa.. Ah bir konuşsa.. Ama o bu kadar çok şey bilince, o da bir başka sorun.. Apo’yu onun için ortadan kaldıramazlar, ya da onun için ortadan kaldırmak isterler.. Sorun, bu konuda tek karar vericinin olmaması.. Ve karar vericilerin kendi aralarındaki hesap farklılıkları..Birileri bizi saf buluyor. Aslında biz de safız. Kimse kendi nefsinden, liderinden, örgütünden kuşku duymuyor. Hatta eleştirenlere şüphe ile bakmıyor. Çoğu, gerçeklerle bir gün yüzleşip gidiyor ama, o gidene kadar yeni saflar katılıyor kervana. Oysa bizim geleneğimizde nefsinden şüphe esastır. “Bizi bize bırakma” diye dua eder ermişler..Kürt sorunu ile ilgili olarak ben derdimi ne Türklere ve ne de Kürtlere anlatabiliyorum aslında.. Bana göre adalet; mülkün/sahip olunan her şeyin temelidir.. Temel hakları, şartsız herkese tanımamız gerekir. Bunun muhtemel sonuçlarını hesaba katmadan.. İdeolojik meseleler ideolojik temelde, siyasî meseleler siyasî zeminde tartışılır.. Silah, sözün bittiği yerde konuşur. Parlamento ve siyaset, silahların susması için şart.. Sorunları siyasallaştırdığımız ölçüde çözüme yaklaşırız. Millî egemenliğin adresi olan yer, siyasî çözümün adresi olmalı..19. yy sonrası ulus devlet anlayışının kalıplaştırdığı kavram ve kurumlarla 21. yy’a taşıdığımız sorunları çözemeyiz..Bizler, bu işlerin bu hale gelmesinden sorumlu olanlar, haksızlıklar karşısında susanlar, biz hepimiz bu sonuçtan sorumluyuz. İtiraf edelim ki, bizler zalimlerden olduk! Ve biz kendimizi değiştirmeden de Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir.Şimdi adaletten, barıştan, kardeşlikten, özgürlükten, insan haklarından, hukukun üstünlüğünden, katılımcı, çoğulcu, şeffaf, denetlenebilir bir yönetim ve siyasî düzenden bahsetmenin zamanıdır..Selam ve dua ile. (Abdurrahman Dilipak -Vakit:08.11.2006)  
                              
 
                                              
            PKK itirafçısı: Jitem'de kalmamı Öcalan istedi

Eski itirafçı Abdulkadir Aygan, Jitem'de kalmasını Abdullah Öcalan'ın istediğini söyledi. Nasname adlı internet sitesinin sahibi Şükrü Gülmüş'e açıklamalarda bulunan Aygan, çarpıcı itiraflarda bulundu.1990'lı yıllarda memur olarak çalıştığı Jitem'de yaşanan hukuk dışı eylemlerden sıkıldığını ve ayrılmak istediğini; ancak bu isteğinin Öcalan tarafından geri çevrildiğini söyledi.Jitem'deki görevi sırasında, işlerin PKK içindeki durumdan daha vahim durumlara gireceğini anladığını ifade eden Aygan, "Ben bir başıma olsam, çeker giderim. Ama başta eşim ve dört çocuğum var. Jitem'den kaçsam, öbür yandan beni hain ilan eden ve her an vurabilecek bir PKK var. Ben yakınlarım tarafından onlara haber gönderdim. Beni affetsinler. Burdan çıkmak istiyorum. Artık dayanamıyorum. Bana karışmasınlar yeter. Ama oralı olmadılar." dedi. Öcalan'ın adını vermek istemediği yeğenine durumu anlattığını dile getiren Aygan, "Bu arada Avusturya'daki akrabam olan eniştesiyle görüştüm. Beni ordaki Şoreş ismindeki PKK'lı ve sorumlu bir bayanla görüştürdü. Durumları izah ettim. Faili meçhul cinayetleri ve bunları açıkladım. Fakat onlar beni sorgulayıp azarladılar. Umudum iyice kırıldı. Bulunduğum işe devam etmekten başka bir çarem kalmamıştı." diye konuştu. Öcalan'ın yakalanıp İmralı'ya götürülmesi sonrasında ablası Havva'nın kendisiyle ilgili teröristbaşıyla konuştuğunu belirten Aygan şöyle devam etti: "Havva İmralı'ya gitti. Durumu anlatmış. Öcalan 'Bizim Aygan ne yapıyor?' demiş. O da durumu anlatmış ve Öcalan, 'Orda kalsın, duruma bir bakarız.' demiş. Bana öyle haber geldi."
  Resmi kayıtlara göre şehitti
1958 doğumlu Aygan, 1985'te PKK'dan ayrılıp itirafçı olmuş. Kendi anlatımıyla, öldürülen binbaşı Cem Ersever'in girişimiyle Jitem'in ilk 7 kişilik kadrosunda yer almış. Yeni kimliğiyle (Aziz Turan) Jitem'de 10 yıl çalışmış. Diyarbakır'da süren Jitem davası çerçevesinde diğer itirafçılarla birlikte yargılaması sürüyor. Yaşamını İsveç'te sürdüren Abdulkadir Aygan'ın İçişleri Bakanlığı resmi kayıtlarında şehit olarak geçtiği ortaya çıkmıştı.
( Zaman :31/10/2006 )
 

                                                                    ÇETELERİN ÇETELESİ
 Sauna Çetesi'nden eski emniyet müdürü de çıktı
15 Şubat 2005'te Ankara'da Küre adı altında kapsamlı bir operasyon gerçekleştirildi. Bazı saunalara gizli kamera yerleştirip siyasetçi ve üst düzey görevlilerin görüntülerini kaydettikleri için 'Sauna Çetesi' diye isimlendirilen örgüte yönelik operasyonda eski Emniyet Genel Müdür Vekili Ertuğrul Çakır ve Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda görevli Yüzbaşı Nuri Bozkır'ın da aralarında olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. Çakır ve Bozkır'la birlikte örgütün lideri olduğu belirtilen Kasım Zengin'in de aralarında bulunduğu 8 kişi ise tutuklandı. Sivil ve askeri savcılıkça yürütülen soruşturma sonucunda açılan iki dava devam ediyor. Cuntacı bir oluşum olduğu yönünde iddialar gündeme gelmesine karşın iddianamede yer almadığı için mahkemeye taşınamadı. Susurluk'taki kaza 'derin devleti' gündeme getirdi 3 Kasım 1996'da Susurluk'ta meydana gelen kaza ile içinde polis-asker, siyasetçi ve mafyanın yer aldığı illegal bir yapılanma ortaya çıktı. Kazada ölen Mehmet Özbay kimlikli şahsın devlet adına birçok illegal olaya katılan Abdullah Çatlı olduğu anlaşıldı. Uzun süren bir soruşturmanın ardından açılan davada sanıklardan emekli Yarbay Korkut Eken ve Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin çete kurmak suçundan 6'şar yıl hapse mahkum oldu. Diğer sanıklar ise üyelikten 4'er yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sanıklar 2 yılını cezaevinde geçirdikten sonra tahliye oldu. Haluk Kırcı, 7 TİP'li öğrencinin öldürülmesinden dolayı halen hapis yatıyor. Eski milletvekili Sedat Edip Bucak'ın davası devam ediyor. Asker, polis ve PKK itirafçısı aynı oluşumda Bursa ve İstanbul polisi 7 Mart 2005'te birlikte gerçekleştirdikleri Çağrı Operasyonu'nda aralarında Bursa İl Jandarma Alay Komutanı Albay Aydın Yeşil ile asker, polis ve PKK itirafçılarının olduğu 32 kişiyi gözaltına aldı. Savcının talebi üzerine sanıklardan 27'si tutuklanırken soruşturma sonucunda 51 sanık hakkında dava açıldı. Çete kurmak, yönetmek, çeteye üye olmak, adam öldürmek, adam öldürmeye azmettirmek, silahlı yağma ve örgüte yardım ve yataklık gibi farklı suçlardan açılan dava İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde sürüyor. Danıştay saldırısının perde arkası meçhul 17 Mayıs 2006'da Danıştay üyelerine yönelik saldırı gündeme bomba gibi düştü. 1 üyenin öldüğü 4 kişinin yaralandığı saldırıyı gerçekleştiren Avukat Alparslan Arslan, binadan kaçmaya çalışırken yakalandı. Cumhuriyet Gazetesi'ne bombalı saldırıların da Arslan ve arkadaşlarının içinde yer aldığı çete tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıktı. Arslan'ın telefon görüşmelerinden ve sim kartlardan ulusalcı örgütler ve Susurluk bağlantılı isimlere ulaşılmasına karşın, düzenlenen iddianamede bu isimlerden hiçbirine yer verilmedi. Bombalama eylemine Alparslan Arslan'la birlikte karıştığı öne sürülen 9 kişi hakkında "anayasal düzeni cebren değiştirmeye teşebbüs" ve "silahlı örgüt kurma" suçlarından iddianame düzenlenmişti. Dava 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam ediyor. Başbakan'ın evinin krokisi Atabeyler'in ajandasında Danıştay saldırısından kısa bir süre sonra Ankara Eryaman'da bir astsubaya ait eve baskın yapan polis, çok sayıda silah, patlayıcı madde ve örgüt dokümanı ele geçirdi. Operasyonda bir yüzbaşı, ve iki astsubayın aralarında bulunduğu 13 kişi gözaltına alınırken, biri sivil üç asker ise tutuklandı. Baskında Başbakan Erdoğan ve Danışmanı Zapsu'nun evlerinin krokisi, patlamaya hazır 4 adet uzaktan kumandalı bomba, 90 bomba yapımına yetecek patlayıcı madde, Lancer ve MKE bombaları ile 2 tabanca yakalanmıştı. Atabeyler Çetesi'ne yönelik soruşturmayı yürüten savcılık, aralarında 2 yüzbaşı, 2 astsubay ile 2 emniyet müdürünün de bulunduğu 11 kişiye dava açmıştı.(Zaman :30.01.07 )

                                                            
Reşat Altay'ın yazılmamış anıları
Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay merkeze alındı dün...Malumunuz, Altay, sürekli linç, suikast, cinayet haberleriyle gündeme gelen Trabzon'daki güvenlik zaafını izah ederken, suçu reform yasalarına atmış, "Avrupa Birliği uyum kanunları istihbaratı zayıflattı" demişti.Demokratikleşme hevesi Emniyet'te zaaf yaratmasa, polisin elinde yetki olsa, hiç bunlar başa gelir miydi?Dilerim Altay, Trabzon'daki ağır mesai günlerinden sonra Ankara'da boş vakit bulur; anılarını yazar.Biz de Türkiye'nin son 30 yılının hikâyesini onun kaleminden okuruz; okudukça sürekli baş sayfaya dönen kanlı bir tarih kitabı gibi...Mesela o kitap 30 yıl öncesinden bir sahneyle başlayabilir:16 Mart 1978 Perşembe günü...Öğleyin...İstanbul Üniversitesi çıkışında 100 kişilik öğrenci grubunun üzerine bomba atılıyor.7 ölü, 47 yaralı var.Esmer, kısa boylu, hırkalı bombacı, TNT'yi solcu grubun üzerine atıp üniversitenin merdivenlerinden kaçmaya başlıyor. Öğrenciler kaçışırken Beyazıt Kütüphanesi önünden de otomatik silahlarla yaylım ateşi açılıyor.Gençler de polis de yere kapaklanıyor.Ayağa kalktıklarında polis ateş açan saldırganları takip için fırlıyor.Arkadan bir ses:"Geri dönün" diye bağırıyor.Polis geri dönüyor. Katiller kaçıyor.Geri dönen polislerden biri Yahya Gergin...Olayın ayrıntılarını yıllar sonra 32. Gün'den Rıdvan Akar'a anlatıyor. Meğer normalde 30-40 polisin görev yaptığı kapıda o gün sadece 9 polis görevlendirilmiş. Failleri kovalarken kendilerine "Geri dönün" diye bağıran amiri de merak edip araştırmış.O komiser yardımcısının adı Reşat Altay'mış.Belki o günü yazar Altay anılarında...Sonra bandı 14 yıl ileri sarar:Nisan 1992...Çiftehavuzlar'da bir örgüt evi... 3 Dev-Sol militanı kıstırılıyor. İstense beklenip teslime zorlanabilirler. Ama hayır; polis evi basıyor ve 3'ünü de öldürüyor.Bu yargısız infazın ardından 22 polis hakkında "kasten adam öldürmek" suçlamasıyla dava açılıyor.Daha sonra "Zor kullanma yetkilerini kullanmışlardır" diye beraat eden sanıklar içinde ileride Susurluk davasında tanıyacağımız isimler var:İbrahim Şahin gibi... Ayhan Çarkın gibi...Tanıdık bir polis daha var:Reşat Altay.Ne kadar renkli anılar bunlar...4 yıl daha geçiyor... Sayfalar çevriliyor...3 Kasım 1996...Susurluk skandalı patlıyor. Kazada ölen Abdullah Çatlı'nın bütün ilişkileri ortaya seriliyor.Çatlı'nın telefon kayıtları incelemeye alınıyor. Ve şaşırtıcı sonuç ortaya çıkıyor:Kırmızı bültenle aranan Çatlı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Terörle Mücadele Şubesi'nin müdürüyle 5 kez telefonla görüşmüş.Kim var şubenin başında?Doğru tahmin ettiniz:Reşat Altay...Altay anılarını yazsa, bu ilişkileri anlatsa, bütün bunlara rağmen nasıl sürekli terfi edip Gaziantep'e, Bursa'ya, Trabzon'a emniyet müdürü olduğunu izah etse, biraz da Trabzon'daki örgütlenmelerden bahsetse iyi olmaz mı?Türkiye'nin son 30 yılının hikâyesini onun kaleminden okurduk böylece; ilerledikçe hep baş sayfaya dönen kanlı bir tarih kitabı okur gibi...( Can Dündar :27.01.2007 )
                                                                                            
BASINDAN SEÇMELER

      
       Bir ermeni vatandaşı katleden adamdan  inci !
               Ama haklı..nedeni asağıdaki yazı...

     
    
                                   Vatan :13.12.2006

 

                       Erdoğan'ın derin devletle imtihanı
   Bir haftada ortaya çıkanlardan anlaşılan şu: Hrant Dink'in katledilişinde devletin ihmali filan değil, (eğer teşviki değilse) düpedüz göz yumması var.Cinayetin azmettiricisinin daha önceki bombalama davasında suçu sabitken serbest bırakılıp suikast hazırlığına girişmesi...Çeteye sokulan ihbarcının "Dink'i vuracaklar" diye defalarca bildirmesine rağmen bunun dikkate alınmaması... çetenin poliste adamı olduğu kuşkusunu uyandırıyor. Ve saldırganlar üzerinde "derin koruma" olduğunu kanıtlıyor.Biz bu "koruma kalkanı"nı tarihimizden tanıyoruz.Bu işin başlangıcı 12 Eylül'dür.Bu işin başlangıcı, yine Ermeni meselesidir.Bu işin başlangıcı, devletin ASALA ile mücadele için sabıkalı katilleri işe alıp ellerine silah, ceplerine pasaport vermesidir.Devlet hesabına katil çalıştırma âdeti o gün başlamış, bunun karşılığında onlarla pazarlığa oturulmuştur.O günden sonra da at izi, it izine karışmıştır.Bugün yaşananlardan, tıpatıp aynı kokular geliyor.Dink cinayetinden tutuklananlardan biri Ağca ve Çatlı olmak istediğini söylemiş. Neden mi?Hatırlatalım:Abdi İpekçi'nin katili Ağca'yı evinde saklayan ve pek çok kanlı cinayeti planlayan "Büyük Reis" Abdullah Çatlı'ya bu devlet 12 Eylül'den sonra pasaport verdi, yurtdışına gönderdi, ASALA'yla mücadeleyle görevlendirdi. Eşinin Meclis'teki ifadesine göre, bu görevi üstlenen Çatlı devletten cezaevindeki arkadaşlarının bırakılmasını istedi.Bakın sonra neler oldu:Savcı Doğan Öz'ün katili İbrahim Çiftçi'nin avukatı, askeri mahkemede "Onun Savunma Bakanlığı'nda dosyası var" dedi. Çiftçi'nin idam kararı Askeri Yargıtay'da tam 4 kez bozuldu. Sonunda askeri mahkeme "Sanığın, Öz'ü öldürdüğü sabit görüldüğü halde beraatine" diye tarihe geçecek bir karar verdi.Aradan 4 ay geçti.Doç. Bedrettin Cömert öldürüldü. Cinayet azmettiricisi Çatlı, yakalandıktan 48 saat sonra salıverildi. Almanya'da yakalanıp iade edilen saldırgan Rıfat Yıldırım ise "delil yetersizliğinden" beraat etti.Aradan 1 hafta geçti.Bahçelievler'de TİP'li 7 genç katledildi. Katillerden Haluk Kırcı 7 kez idama mahkûm oldu. 1 yıl sonra şartlı tahliyeyle salıverildi. Sonra tahliyenin "yanlışlıkla" yapıldığı anlaşıldı. 7 yıl sonra yeniden yakalandı. Yakalandığı gün 3 polis şefinin yardımıyla İstanbul Emniyeti'nden kaçırıldı. 3 yıl sonra bu kez Susurluk davasından mahkûm oldu. İkinci kez "yanlışlıkla" salıverildi.Bahçelievler katliamından 3.5 ay sonra İpekçi öldürüldü. Katil Ağca, Kartal Askeri Cezaevi'nden kaçırıldı.Cinayetin diğer faili Oral Çelik'i olay yerinde gören tanık "Güvenliğimi sağlarsanız tanıklık yaparım" dedi. Koruma verilmedi. Mahkemede sanığı "teşhis edemedi". Çelik salıverildi.Cinayette adı geçen Mehmet Şener Zürih'te yakalandı. Dosya geciktirildiği için delil yetersizliğinden salıverildi. Davası zaman aşımına girdi.Cinayetin tetikçisi Yalçın Özbey Almanya'da yakalandı. Görüştüğü Türk İçişleri Bakanlığı yetkilisine kendisine koruma ve yeni kimlik verilirse konuşacağını söyledi. Davada bu görüşmenin bantları istendi. Bakanlık, "Bantlar kayboldu" cevabını verdi.Derin işlerdir bunlar...Ve bu koruma kalkanını delecek bir babayiğit çıkmamıştır."Derin devlet"i telaffuza yeltenen 2 başbakan çıktı: Bülent Ecevit ve Turgut Özal...İkisi de suikast girişimlerinde ölümden döndü. Bir daha da bu konuyu ağızlarına almadılar.Şimdi Başbakan Erdoğan derin devletle imtihana giriyor.Kendisine kolaylıklar diliyoruz.  ( Can Dündar :Milliyet-01 Şubat 2007  )

                                                                        Derin devlet' eşkıyâlıktır
      Bize düşen "derin devlet"in önümüzdeki günlerde "fazla mesai" yapma ihtimalini, ciddiye alınması gereken bir öngörü olarak dikkate almak. Devlet içinde bir kanunsuzluk, kuralsızlık, hatta eşkıyâlık varsa ve Başbakan bunları önlemek yerine durumdan şikayet ediyorsa, ilk akla gelenin bu şikayetin kamuoyuna yönelik bir uyarı olmasıdır.Mehmet Baki, dünkü Zaman'da derin devlet hakkındaki farklı yorumları, uzmanları ve siyasetçileri temsil edici bir yelpazede derlemiş. "Derin devlet nedir?" sorusunun cevabını, herkes bir kanuna aykırılık durumu olarak veriyor. Devletlerin, "gizli" başlığı altında yürütülen güvenlik gibi görevleri var. Bu gizliliğin altında denetlenmesi zor bir karanlık bölge oluşuyor. Devlet görevlileri yetkilerini, kullandıkları kaynak ve imkanları "gizlilik" zırhından istifade ederek devleti korumak için değil, kendilerine çıkar sağlamak için kullanıyorlar. "Sağlanan çıkar", maddî bir kazanç elde etmeye veya doğrudan devlet içinde güç ve iktidar sahibi olmak gibi bir amaca hizmet ediyor. Kanunlarımızda yer alan "yetkileri şahsî çıkar ve nüfûz için kullanmak" suçunun kurumlaşmış haline "derin devlet" adını veriyoruz."Derin devlet", devletin derinleri, ücra köşeleri değil; gizliliğin sağladığı derinliği istismar etmek demek. Bu yüzden derin devlet tam anlamıyla devletin de düşmanı. Neden? Eşkıyâlıkla devlet yönetilemez, devlet çıkarları korunamaz da ondan. Devleti var eden hukuktur, yaşatan halkın onun hukukuna duyduğu güvendir. Uluslararası itibarını sağlayan da aynı şeydir. Derin devlet, yani devlet görevlilerinin eşkıyâ yöntemleri kullanması, devletin kendisini var eden hukuku yok eder ve onu bir muz cumhuriyeti kadar itibarsız ve değersiz hale getirir. Bu yüzden bir devletin varlığına yönelik en yakın ve büyük tehdit "derin devlet"tir.Belma Akçura'nın ve son olarak Cüneyt Arcayürek'in "derin devlet"i konu alan kitapları okunmaya değer. Bugüne kadar "derin devlet"e dair en sahici sözleri söyleyen ve üstündeki gizlilik perdesini aralayarak kimliğini, mantığını ve ideolojisini teşhir eden kişi, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel oldu. Demirel, korkunun beslediği bir bataklıktan bahsediyor: "Derin devlet, normal devletin raydan çıkmış halidir. Ve devlet, korkudan raydan çıkar. Korku da, Osmanlı Devleti'nin dağılmasının sonucudur. Cumhuriyet'i kuranlar ordu mensubudur ve onlarda bu korku hâkimdir. Bu korkuyu hufre-i inkıraz (yani, uçurumun kenarına gelme) endişesi ya da pençe-i izmihlal (yani, çöküşün pençesine düşme) korkusu olarak nitelemek mümkün. Bu korku zihinlere yerleşti ve hiç çıkmadı... Çöküşün pençesine düştük, kalkın ey ehli vatan, devlet çöküyor biz kurtarıverelim, denir. Olay budur. Sonra, ehl-i vatan kaldırılır, (...) talebe hareketleri başlar, kan gövdeyi götürür; ya, iktidar gelip bu iş yürümeyecek, bari derin devlet işi üstüne alsın der ya da müdahale zemini doğar, derin devlet işe el koyar ve alır iktidarı, muhtemelen kendi denetimindeki bir başka siyasî gruba verir." (2 Nisan 2005, Sabah) Bu sözlerin sahibi, siyasî tecrübesi itibarıyla gerçek bir "derin devlet" uzmanıdır, sözleri bu yüzden değerlidir. Bu sözler, derin devletin yeri geldiğinde müracaat ettiği, kendini meşrulaştırmak için kullandığı ideolojisini yansıtmaktadır.Derin devletin dayandığı korkunun, her daim var olması gerekir. "Devleti korumak" görevi, yakın tehditlere dayandırılır. Bu tehditler yoksa, Demirel'in dediği gibi icat edilir. "Derin devlet", hukukun hakim olması gereken devlete silahın hakim olmasıdır. 12 Haziran 1997 tarihli Hürriyet'in manşeti, derin devletin nadiren görünen yüzünün resmi olduğu için, hatırlamaya değer. Refahyol Hükümeti'nin sonunu getiren derin devlet tehdidi manşette şu şekilde formüle edilmişti: "Gerekirse silah bile kullanırız." ( Zaman :Mümtazer  TÜRKÖNE -01/02/2007 )

                                     

             

                               Türkiye’de gerçek anlamıyla ‘milli’ bir derin devlet var mı?
   " Bugüne kadar ülkeyi yönetmeye talip olanlar, hep ‘derin devletten’ şikayet ettiler, ama ‘derin devletin’ ne olduğunu tarif edip, üzerine gitmekten kaçındılar!..Adına ister ‘derin’ ister ‘sığ’ denilsin, Türkiye’de kendisini ‘devletin üzerinde’ gören, ‘Kontgerilla’, ‘Gladio’ olarak da tanımlanan ‘kontrol dışı’ ve ‘gizli’ bir yapılanmanın olduğu artık aşikar!...“Emperyalizmin Himayesindeki Bölücülük ve Terör” konulu konferansta konuşan araştırmacı-yazar Hakkı Öznur, şu tespitleri yapıyor:‘Derin devlet’ olarak bahsedilen yapılanma, aslında devlet içerisinde yuvalanan, aralarında ‘sabetaycıların’, ‘masonların’, ‘sermaye ağalarının’, ‘siyaset patronlarının’, ‘bürokrasi ağalarının’, ‘mafya babalarının’, ‘etnik ırkçıların’ da bulunduğu çetelerdir!..Bu yapılanmayı arka planda sevk ve idare eden asıl patron ise ‘Derin-NATO’ veya ‘Süper-NATO’ olarak bilinen küresel emperyalizmin tetikçiliğini yapan uluslararası oluşumdur!..‘Yakın tarih’ üzerine araştırmaları ile de tanınan Hakkı Öznur, gizli yapılanmayı aynen şöyle tarif ediyor:“Çeteleşmeyi devlet zanneden maceraperest ayak takımı var. Devlete sızmış, devletin imkanlarını kullanan mafyalaşmış unsurlar var.Devletin kanını emen, hazineyi soyan, bankaların içini boşaltan hırsızlar, soyguncular var. Devleti çıkarları için kullanan çapulcular var. Devleti yöneten gayrimilli zihniyetlerin iktidara gelmesinde büyük rol oynayan  TÜSİAD var. Başta CIA, MOSSAD, MI6 gibi Türklük düşmanı uluslararası karanlık servislerle yatıp kalkan, onlardan emir ve talimat alan, ülkesine, milletine, devletine ihanet eden ajanlar, hainler var.”..."
 ( Yeniçağ:İsrafil K. Kumbasar - 09.02.2007)
 

                                                        Derin devleti nasıl tasfiye edelim?
    
Başbakan da biliyor ki, derin devlet denilen şey, devlet içindeki çeteleşmeden ibaret değil.. Çünkü bu iş sadece devletin içi ile sınırlı değil.. Benim hep söylediğim bir şey var: Media, mafia, sermaye, siyaset ve bürokrasi.. Ve tabii uluslararası bağlantılar..Silahlı bir güç var ortada.. Kendine özel finans kaynakları, kadroları var..İttihat Terakki döneminden beri varlar.. İstihbarat kaynaklarından bilgi alabiliyorlar ve operasyon kabiliyetine sahipler.. İkinci, üçüncü elden operasyon düzenleyebiliyorlar..NATO ile, MOSSAD, CIA, MI5 gibi örgütlerle de dirsek temasına sahipler..Bugüne kadar gerçekleştirilen darbelerin hep içinde oldular..Faili meçhuller onların işi idi.. Batık krediler, Hazine arazilerinin yağması sadece mafyanın işi değildi.. Bazı büyük holdingler de örtülü KİT idi. Öylesine büyüyüp yayıldılar ki, nerede başlayıp, nerede bittikleri belli değil.. Kimin eli kimin cebinde belli olmadığı gibi.Parti lideri dediğiniz adam sadece parti lideri değil. Şeyh, sadece şeyh değil. Gazeteci, sadece gazeteci değil. İşadamı, sadece işadamı değil. Bu yapı, basit bir istihbarat faaliyetinden çok daha öte bir yapı..
Kendi aralarında da çatışmalar ve hesaplaşmalar var..
Özellikle de AB-ABD ayrışması, Sovyetler’in dağılmasından sonra NATO’da başgösteren kriz, ABD’de semitik siyonistlerle anti semitik siyonistler arasındaki teolojik ve politik hesaplaşma güçlerini bir ölçüde kırdı. Geleceğe ilişkin Hristiyan dünyasına ait teolojik kehanetler de bu yapıda bölünmelere, giderek kendi aralarında hesaplaşmalara dönüştü.Minareyi çalan kılıfını hazırlamıştır.. Ama bu kılıf, yer yer sökülmeye başladı.İllimunati’yi ya da Tapınak Şövalyeleri’ni çözerseniz, bunu da çözersiniz..Tamam, bir kamu güvenliği bakanlığı kurun.. İllegal yapıları ve bu yapılarda doğrudan ve dolaylı görev alanları ortaya çıkartın.. Taşları yerinden oynatırsınız, ama bu işin üzerine gidecek gücünüz var mı?Sizin eğer karnınız ağrıyorsa, ortaya çıkması halinde işinizi bitirecek karanlık ilişkileriniz varsa bu işe soyunmayın..Hani Hz. İsa’nın, zina eden kadına ilk taşı günahsız birinin atmasını istemesi gibi bir şey bu..Erbakan’a hakaret eden adam için dava bile açılmadı.. Erdoğan zamanında Evren hakkında soruşturma açan savcı görevden alındı. Şemdinli’de olanları biliyoruz..O zaman geçmişe dönük hesaplaşma çok kolay değil.. Olayların üzerine gidecek olursanız, yeni bir cinayet furyası başlar ve bütün suç zavallı birtakım tetikçilerin üstünde kalır ve dosya kapanır..Bana sorarsanız, bütün bu yapıyı istihbarat ortaya çıkartabilir.. Ama önce o istihbaratçıya güven vermeniz gerek. Aksi halde “Biz bu işin bu kadar büyük olduğunu bilmiyorduk, bunu yapamayız” derseniz, o saat o kadrolar karşınıza geçer. Kendi can derdine düşerler çünkü. Başka bir kanlı hesaplaşma başlar..Bilgiyi aldınız. Açık ve sert bir kararlılık bildirisi yayınlarsanız ve o saatten sonra ilk harekete geçen derin gücün üzerine gider ve ‘kızım sana söylüyorum gelinim sen dinle’ diye işini bitirirseniz, bir daha kimse yeni bir adım atmaya cesaret edemez.. O zaman sistem içinde zarar görenler, kendilerini tehdit altında hissedenler size sığınır.. Hareket etmeyen, olduğu yerde kalır. Onları da zaman içinde ve fakat tek tek, özel istihbarat timleri ile, ellerindeki silahları teslim etmeye, kadroları dağıtmaya, yurt dışındaki paralarını getirmeye ve legal ekonomiye entegre olmaya ikna edersiniz, bu macera da böylece kontrol altına alınmış olur.. Yani adamları önce pasif hale getirmeniz, zaman içinde silah, kadro ve illegal mali kaynaklardan arındırmanız gerek.İster Kamu Güvenliği Bakanlığı kurun, ister MGK’yı devreye sokun, ister Başbakanlık’ta örgütlü siyasi suçlarla ilgili hukuk düzenini ve barışı koruma birimi diye bir müsteşar yardımcılığı oluşturun, ne yaparsanız yapın, ama bunu konuşuyorsanız elinizi çabuk tutun.. Elinize, belinize, dilinize ve kesenize sahip çıkın.. El konulacak hesapları birilerinin kasasına aktarmaya yönelik bir sapma, işi çığırından çıkartabilir.. Bu işlerde Meclis iç tüzüğünde değişikliğe giderek Meclis’in bu konuları soruşturmasında, elini güçlendirici tedbirler de alınabilir.. Bu konuda belli bir derinliğe inildiğinde karşınıza uluslararası güçler çıktığında ne yapacaksınız? Hatta izini sürdüğünüz “X” kişi, sizin çok yakınınızda duruyor olabilir.. Bu tür sürprizlere hazırlıklı mısınız?Eğer bu işte ciddi iseniz, önce devletin resmi yapısı içindeki, BÇG, Özel Harp ya da adına Kontrgerilla denilen bu tür oluşumlara zemin hazırlayan mevzuatı temizleyin. Ardından bu tür mevzuatlara dayanılarak gerçekleştirilen yapıları tasfiye edin ve defterlerine el koyun.. Bu kadroların görev yerlerini değiştirin. Emekli kadroları takibe alın.. Bu yapıların legal gerekçeleri de var, o yapıların meşru anlamda yerine neyi koyacağınızı, o işlerin başına kimi getireceğinizi de şimdiden düşünmeniz gerekiyor..Bu arada resmi sistemin, toplum içindeki paravan örgütlerini de bu anlamda tasfiye etmeniz gerek..
Hani kaş yapayım derken göz çıkartmayın da.Birileri devreye girip sizi bataklıklara sürüklemesin bu arada. Yapabiliyorsanız, önce TSK, Yargı, İstihbarat içindeki bu tür yapıları tesbit edebiliyorsanız onları tasfiye edin.. Bana kalırsa bu yapı içindeki insanların çoğu, bu sistemin acımasız bir terminatörü olduğu gibi, aynı zamanda kurbanı da.. Bu yapıyı savunanlar olduğu gibi, bu yapıya şiddetle karşı çıkan, ama sesini çıkartamayan büyük bir kitle de var..Unutmayın, bu yapıda herkes var ve siz bu işin üzerine gittiğinizde her kesimden birileri, hatta sizin çok yakın çevrenizden olan bazı kişiler de sizi caydırmaya çalışacaklardır..Bu yapının artık tasfiye zamanı geldi. Şöyle ya da böyle bu iş olacak.. Bu iş kanlı bir hesaplaşmaya dönmeden hukuk devletinin gerekleri içinde çözülmeli.. Herkes için bu en iyi olanıdır..Selam ve dua ile..
(
Abdurrahman Dilipak:2 şubat 2007)
 

                                                        'Derin devlet Silahlı Kuvvetler'dir'
      ...Süleyman Demirel: “Derin devlet diyorsanız, derin devlet Silahlı Kuvvetler'dir. Çünkü müdahale gücü onlardadır ve onlar bu müdahaleyi üç defa yaptılar. Dayandıkları şey de İç Hizmet Kanunu’dur. Bunun dışında devlet adına işler yapabilecek hiçbir güç yoktur” dedi...( REFERANS GAZETESİ:13.02.2007 )

                                                                             
DERİN DEVLET BÜYÜK SERMAYEDİR
"...Türkiye'de  beleş  para  kazananlar,  yani derin  devlet  dediğimiz  şey büyük sermayedir. Bu büyük sermaye kendi menfaatin dokunulduğu an her şeyi mubah sayıyor. Her şeyi ama... Dolayısıyla öyle mafya, tahsilatçılık falan  filan bunlar maalesef   Türkiye'de  büyük  sermayenin   içerisinde  bu   türlü   gerçekten   organizasyonlar var.Refahyol hükümetine alaşağı eden sebepler içerisine bakarsanız bunları bulursunuz..." Sayın Durak ilginç bir olayan da bahseder, Gün Sazak'ın öldürülmesi :Sazak'ı öldüren Dev-sol'cu Almanya'da yakalanınca 12. kattan atlayıp intihar eder ama asıl ilginci Sazak'ın kacakcılığa engel olup dev sermayedarları zarara uğratmasıdır.Yani derin sermaye adına ,sermaye karşıtı (!) solcu Gümrük ve Tekel Bakanını öldürür ama işin farkına bile varmadan ortadan kaldırılır..( Yılma Durak ile söyleşi-Zaman Pazar eki:08.07.07)
 

                                                               Al sana derin devlet
     Kimse karnından konuşmasın, Türkiye'de "derin devlet" var. "Dün" de vardı, "bugün" de var. Derin devlet olayını "isimli, resimli, örnekli, tanıklı" olarak ve "özetleyerek" anlatacağız. Gerekirse "örnekleri çoğaltırız." Yine gerekirse "günümüzden örnekler" sunarız..
OLAY- 1
Çok yakında .30 Ağustos 1980... Öğle saatleri. Yer Konya Orduevi. Vali Lütfi Tuncel ile Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler, Ordu Komutanı Org. Bedrettin Demirel'in konuğu. Keçeciler:-Paşam bu anarşi nasıl önlenecek? Org. Demirel: - Reis bey çok yakında önlenir, merak etme. - Nasıl önlenir paşam? - Önleyeceğiz... Nasıl önleneceğinin kurallarını da koyacağız... Yakında görürsünüz.
OLAY- 2
Sahipsiz afiş
4 Eylül 1980.Konya'da, Ordu Komutanlığı Karargahı'nın karşısına dev bir afiş asılır: - "Şeriat İslam'dır." Org. Demirel, Belediye Başkanı Keçeciler'i arar: - Bu afişi asacak başka yer kalmadı mı? - Paşam, ben astırmadım. Derhal indiriyorum. Afiş indirilir.Ve afişi kimin astırdığı da bulunamaz.
OLAY- 3
Derin devletin deli kadrosu .6 Eylül 1980. İhtilal sebepleri arasında sayılan meşhur Konya mitinginin sabahında, Belediye Başkanı Keçeciler, şehri dolaşmaya çıkar.Ve kentin "kimseye zararı olmayan, halkın harçlık verdiği" delileriyle karşılaşır. Örneğin Deli Kazım, Deli İsmail.Esnafın "sabah erkenden dükkânıma uğrarsa işlerim rast gider" dediği Deli Mustafa. Yine zararsız delilerden "İbibik Selahattin." 40-50 deli."Yeşil cüppeleri" giymişler, başlarında "yeşil sarık", ayaklarında "çizme", Konya sokaklarında "şeriat istiyorlar."Keçeciler: - Lan Mustafa, bu kılık kıyafet ne böyle? - Reis abi, reis abi bizi giydirdiler. - Kim giydirdi? - Birileri giydiriverdi... İyi olmuş mu reis abi? Konyalı delileri "kimlerin giydirdiği" hiç öğrenilemedi.
OLAY- 4
5 bilinmeyenli denklem .6 Eylül 1980... Öğleden sonra.Milli Selamet Partisi'nin Konya Mitingi'nde tam İstiklal Marşı okunacağı sırada...
"Arkalardan 5 kişi" bağırmaya başlar: - İstiklal Marşı değil, ezan istiyoruz. 5 kişinin "gazetelerde resmi çıkar." Ama bu 5 kişiyi "Konya'da tanıyan, bilen yoktur." Mehmet Keçeciler hemen savcılığa başvurur: - Bunların bulunması ve haklarında soruşturma açılmasını rica...
Aradan 27 yıl geçti. Bu 5 kişi "hala kayıp."
... ( Sabah :
1 Şubat 2007)
 

                                                        Mehmetçİğe arkadan vururken
    
Bu karda kışta Kuzey Irak dağlarında mücadele eden Mehmetçik, emekli bir paşanın arkadan açtığı ateşe kahrediyor:'Türkler zorla Müslümanlaştırıldı. İslamiyet ile Türklük bağdaşamaz... Mehmet Akif İstiklâl Marşı'na bir sürü ümmetçi kavram yerleştirdi, Türk kelimesini koymadı.' Özetlediğim bu hezeyan, fitne maşası Kürt ırkçılarının harekât dolayısıyla zaten kışkırttığı bölgedeki insanlarımızın İslâmi duyarlılıklarına benzin döküp onları ordu ve ülke düşmanı yapmaya çalışmaktır. Milletimizin asla vazgeçemeyeceği iki kanadı İslâmiyet ile askerlik... Bunlardan birine saldırmak, ötekisine de saldırmaktır.Kim ordu düşmanı ise İslâm'a, İslâm karşıtı ise orduya hasımdır. Millet ile ordusunun arasını soğutmaya kalkışan kimse; ister Peygamber'imizin, ister Oğuz Kağan'ın soyundan gelsin, isterse de en üst rütbede asker olsun; ya zırdelidir, ya da başka güçlerin bilinçli yahut bilinçsiz hizmetçisidir... Aslında bu hezeyanların en fazla can sıkan yanı, yöneldiği hedefler adına uyandırabileceği rahatsızlık değildir.( Bugün-Ömer L.Mete :24 Şubat 2008)

                   YAPTIKLARI SÖYLEDİKLERİ İLE ÇELİŞSE DE, SÖYLEYENE DEĞİL, SÖYLETTİRENE BAKIN
                                                 Erkan Mumcu: Resmi ideolojiye son!
- Rejim bekçilerine sesleniyorum: Rejimi korumaktan vazgeçin, bu milletin 1000 yıllık devlet geleneğini koruyun!...
- Batılılaşma dayatması, Türkçe ezan, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Kur'an kurslarına savaş açılması, kamusal alanda dini sembollere tahammülsüzlük vs, vs, vs, inanç birliğine dayanan devlet geleneğimizden sapmadır…
- Bölünmez bütünlüğümüzün teminatı dindir…
- İnsanları birleştiren bağ koparılarak bir ulus inşa edilmeye çalışılıyor, olacak şey mi bu?...
- Bir yandan milleti laiklik kamçısıyla döverek zorla Batılılaştırmaya çalışıyorlar, Batı'nın kucağına itiyorlar, öbür yandan da "Batı Sevr'den vazgeçmedi" diyerek Batı düşmanlığı yapıyorlar; Batı Sevr'den vazgeçmediyse –ki asla vazgeçmedi- niye milletin değerleriyle savaşarak Batı karşısındaki direncimizi kırıyorlar, niye Batı'ya mevzi kazandırıyorlar?...
- Laiklik/Müslümanlık kutuplaşması Batı'nın çıkarlarına hizmet ediyor; bu kutuplaşma Türkiye'yi Batı için kolay yönetilebilir bir ülke haline getiriyor; taraflar birbirine kırdırılarak ve Batı'ya sığınacak kadar çaresiz bırakılarak Türkiye'nin kendini tam bağımsız bir devlet olarak gerçekleştirmesinin önüne geçiliyor…
- Resmi ideoloji terk edilmeden, Müslümanlık baş tacı edilmeden birliğimizi ve dirliğimizi korumamız mümkün değil….
- Kürt'ten korkuyorlar, Alevi'den korkuyorlar, Sünni'den korkuyorlar, tarikatlardan korkuyorlar; korkmasınlar! Bunların hepsine iltifat etsinler ki, milletin örgütlü varlığı olan devlet payidar kalsın…
- Batılılaşma projesi Türkiye'nin köleleşmesine hizmet ediyor; köleleşmek istemiyorsak, resmi ideolojiyi terk edip tarihî misyonumuzu günümüz şartlarına uygun olarak yeniden üretmeliyiz…
- Fethullah Hoca'nın CIA tarafından kullanıldığını ileri sürenlere soruyorum: Siz niye kullanmıyorsunuz? Asya ve Afrika'da Türk okulları açan Fethullah Gülen Cemaati, o okullarda düşük ücretlerle çalışan idealist öğretmenler ve o okulları kendi rızklarından keserek finanse eden idealist esnaf, tarihî misyonumuzun gereğini yapıyor. Rejim ne yapıyor?...
- Milletin 1000 yıldır taşıdığı değerlere açılan savaş sona erdirilip bu değerlere dayanan devlet geleneğimiz ihya edilmediği takdirde, Türkiye'nin parçalanması kaçınılmazdır.
( 28  Nisan 2008, SKY TV -"Anlamak İçin" programına konuk olan Erkan Mumcu )

                      

        


                                  


                

                                           

         

   



 
         


SİYASİ  CİNAYETLER

Kışlalı
 
                                  
 
 

Üçok

                                                                                  

                           

                            



                                                                                                              
Uğur Mumcu

                                                   

                                   Veli Küçük'ün evinde Mumcu suikastı çıktı

    Veli Küçük'ün evinde  2 Şubat 1993 tarihli MİT tarafından Başbakanlık'a hitaben  yazılmış MİT müsteşarı Sönmez Köksal imzalı Uğur Mumcu konulu belge ele geçirildi. Eski MİT müsteşarı Sönmez Köksal imzalı belgede 6 kişilik İsrail timinin Mumcu'yu öldürdüğü öne sürülüyor.  28 Mart 2008

                   
YAHU BİZİM TAKIM (!) KİMSEYİ Mİ ÖLDÜRMEDİ.
             ŞİMDİ HİZBUL VAHŞETÇİLER DE BİZDEN ÇIKMAZ ..!

        
          
                    
                                          

                                  

         
    
 

         

                                  

                


                                                                                  Hablemitoğlu

       


                                                                         Ç. Emeç-  T. Dursun
            1990 yılında İşçi Partisi Ankara bürosunda Genel Başkan Doğu Perinçek'le telefonla görüşen bir kişi işlenmesi düşünülen cinayetleri anlatıyor.İtirafçı, yazar Turan Dursun'un katillerinin de Perinçek'in konferansına katıldığını belirtti.İşte Ahmet kod adlı itirafçı ve Perinçek arasındaki konuşmalar:
A: Teoman Koman Paşaya anlatayım mı bunları?
Perinçek: Sen bize anlat.
A: Doğu Bey geldi mi?
Ofis: Henüz gelmedi.
A: Hiram olayını bildirdik. Şimdi Ferhan Şensoy var, o gidecek.
Ofis: Turan Dursun'u da bunlar mı vurdu?
A: Evet tabi.
Ofis: O zaman cinayetlerin arasında devlet var?
A: Ne devleti! Şimdi sırada Ferhan Şensoy ve Mumcu var. Biz 2 yıl önce MİT'te olaylar başlayacak diye bildirdik. O zaman hedef Erol Simavi'ydi. Ama o kurtuldu. Onun yerine Çetin Emeç'i vurdular. Tetikçiler arasında eski ülkücüler ve Dev-Yolcular var.
( 09 Ağustos 2008)


                              
   17 yıl sonra Emeç itirafı Eski İçişleri Bakanı Güneş, Çetin Emeç'i Özel Harp'in öldürdüğünü ima etti.
( Sabah:8 Ekim 2007)
 

                                           

 

 

                                                                                                       Ü. Garih

                                                             


 

                                                                         DİĞERLERİ

 

            İSTİHBARAT DÜNYASINDAN  HABERSİZ OLAYLARI YORUMLARSANIZ SONUÇTA YANLIŞ YERLERE ULAŞIRSINIZ !

  

 

   

                                

                                                           

               

                                   Devamı >>>

 

 

                                                                     Niyazi Yalçınkaya

                               

  Bugün, yirmi yıl sonra bile, "Uğur Mumcu'yu dincilerin öldürdüğünü" sanan ahmaklar yaşıyor bu ülkede... Hem de çok... Eh, kontrgerilla da onların ahmaklığına güveniyor tabii. Bugün bu ülkede "Abdi İpekçi'yi kim öldürdü" diye soran dıngıllar da var. Papağan gibi "Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Musa Anter, Hrant Dink" isimlerini ardarda sıralayanlar var. Sonra da "kim öldürüyor patır patır bunları yahu" diye soruyorlar.Umarız kontrgerilla onları yalnızca "etkilemekle" yetinir de başka bir anlamda kullanmaya kalkmaz.
  Çünkü bu milli görevde sana şehitlik mertebesi uygun görülmüşse, yandı gülüm keten helva! Şerbeti içer, Niyazi olursun Niyazi. İşin kötüsü, "kendi yandaşların" tarafından yok edilirsin ki ölümden de beterdir. Sana bu mücadeleyi "ölümünle desteklemek" uygun görülmüştür... Çirkin senaryoda böyle bir rol verilmiştir. Çünkü ölümünün faturası "karşı tarafa yıkılacak" ve ahmaklar böyle kandırılacaktır.
   Hani canım, Danıştay hakimini vurup "şeriat isterim" diye slogan atmak gibi... Hani canım, Cumhuriyet gazetesine, gürültü çıkaracak ama "çevreye pek fazla da zarar vermeyecek" bir bomba atıp sonra da "tehlikenin farkında mısınız" diye yazılar yazdırmak gibi...
Hani cami çıkışında bomba atma, kendi uçağımızı düşürme planları gibi...Yutan yutuyor. Hem de çok. Fakat kontrgerillanın "işi bu kadar büyütebileceğini" bendeniz de tahmin etmemiştim: Meğerse hedefte Abdurrahman Yalçınkaya da varmış! Hatırlayacaksınız, gazetelerden kestiği kupürleri delil diye pazarlayıp AKP'ye kapatma davası açan eski Yargıtay Başsavcısı.  "Adamlar Danıştay'ın yargıcını vuruyorlar da Yargıtay'ın savcısını niçin vuramayacaklarmış?" diyeceksiniz, vallahi haklısınız.  Örgütten bir subay ihbar etmiş, MİT de raporunu meclise göndermiş: Yalçınkaya'yı vuracaklarmış, 2008 yılında.  Öyle ya, AKP hakkında kapatma davası açan savcıyı vursa vursa kim vurur? AKP vurur. Mantık basit ve düz ama tıkır tıkır işliyor. Meğerse ne badire atlatmış Sayın Yalçınkaya... Ölmek kaderde var, sana ürküntü vermiyor, lakin kullanılmanın ızdırabı zor, öyle değil mi Abdurrahman Bey? ( Engin ARDIÇ, Sabah: 08 Mart 2013)  

 

 

 

                       Beğler'den yeni şok iddia: PKK elebaşlarINI  yakaladIk, ama emIr gelInce bIraktIk
   
Yıldırım Beğler'e, Ergenekon iddianamesinde ismi geçmeyip de kendisinin bildiği "Ergenekoncu" subay var mı diye soruyoruz. Aldığımız cevap şaşırtıcı: "Var da, şu anda isimlerini söyleyemem. Niye? Çünkü hâlâ çoğu görevde, çok faaller ve çok güçlüler. Çekiniyorum biraz açıkçası. Ailem için çekiniyorum biraz, kendim için değil. Çocuklar var, akrabalar var, yeğenlerim var Türkiye'de; onlar için. Şöyle diyebilirim: 2 general var, 1 yarbay var, 1 albay var. Bunlar yüzde 100 Ergenekoncu, hâlâ da faaller. Onlarca da başçavuş var, onlarca."
    Beğler'in iddiaları, PKK'nın derin ilişkileri konusunda önemli ipuçları veriyor.
Abdullah Öcalan hariç, Murat Karayılan ve Cemil Bayık gibi PKK'nın en üst düzey elebaşlarını Kuzey Irak'ta yakaladıklarını söyleyen Beğler; ancak yukarıdan gelen bir emirle serbest bıraktıklarını savunuyor. Bölgede birçok kere PKK'ya göz yumulduğuna; hatta çoğu kez örgüte yardım edildiğine şahit olduğunu söyleyen Beğler şöyle konuşuyor: "İstesek PKK'yı bitirirdik. Bitirmedik, çünkü bizim işimize geliyordu. Biz derken, Özel Kuvvetler... PKK'ya erzak veriyorduk, ilaç veriyorduk. PKK'ya silah veriyorduk."
                                         PKK ELEBAŞLARININ SERBEST BIRAKILMASINA ŞAHİT OLDUM
    Oslo'da Cihan'a verdiği mülakatta, Kuzey Irak'ta TSK adına ajan olarak görev yaptığı dönemde Murat Karayılan'dan Cemil Bayık'a kadar birçok üst düzey PKK'lının yakalandığını savunan Beğler, şu önemli ayrıntıları ekliyor: "Kuzey Irak'ta M. Yarbay'a bağlı olarak çalışıyorduk. M. Yarbay da o dönemde Şırnak Tugay Komutanlığına bağlıydı. 92 yılında Apo hariç hepsini yakaladık. Ne yaptılar? 'Aman Türkiye'ye götürmeyelim, beklesin' dediler. Buna ben bizzat şahit oldum. Başlarında nöbet tutanlar arasında ben de vardım. PKK'nın bütün merkezi kadrosunu Zaho'daki Talabani'nin karargâhı olan komite denilen yere getirdik. Burada bu gece kalsınlar, yarın götürelim şeklinde yukarıdan emir aldık. Başlarında biz duruyorduk. Daha sonra bir emir daha geldi: 'Siz çekilin, Peşmergeler onları korur, yarın erkenden götürürüz.' dediler." Yakaladıkları PKK'lıları gece Peşmergeler'in korumasına bıraktıklarını, fakat sabah geldiklerinde hiçbirini göremediklerini ve kendilerine "Kaçtılar" denildiğini kaydeden Beğler, "Bir baktık Süleymaniye'ye Zala kampına gitmişler. Talabani almış götürmüş." diye konuştu. PKK elebaşlarının âdeta serbest bırakılarak terör örgütüne büyük fırsat verildiğini söyleyen Beğler, şu anda Ergenekon davasında yargılanan bir subayın da bu ihanetin içinde olduğunu öne sürüyor.
                                          4 BİN KALAŞNİKOFU, PKK'YA 'KIZILAY YARDIMI' OLARAK GÖNDERDİK
    Silahsız haldeki bu kaçak PKK'lılara silahların da yine asker eliyle ulaştırıldığını savunan Beğler, Macaristan'dan gelen 4 bin Kalaşnikof ile teröristlerin tekrar silahlandırıldığını söylüyor. Beğler şöyle devam ediyor: "Bu silahlar 2-3 sene limanda kalmış ve bize gelmişti. 'Bunları bir şekilde, ortaya çıkmayacak şekilde, PKK'ya ulaştırın' emri geldi. 4 bin tane keleş. Şu anda bir PKK'lıyı dağdan al, elindeki keleşi al, bak. Keleşin kabzaları kahverengi. Seri numaralarının hepsini silmişiz biz. Hiçbirinin seri no'su yok. PKK'nın elindeki keleşlerin seri no'su yok. Kabzaları kahverengi olan dipçiği de böyle içeri doğru." Binlerce kalaşnikofu PKK'ya ulaştırmak için nasıl bir yol izlediklerini de şu şekilde açıklıyor Yıldırım Beğler: "Sıfır kutularda bunları kamyonlara yükledik. Üzerine de battaniye koyduk. Bir de Kızılay'ın bayraklarını yapıştırdık. 'Bunlar Kızılay'ın yardımı' şeklinde lanse ettik. Zaho'da bu silahları Barzani, Talabani ve korucu A.U. yoluyla PKK'ya ulaştırdık."
Bütün bunların Genelkurmay emriyle yapıldığı iddiasında ısrar eden Beğler, "Biz kimiz ki orada? Biz komple Mete'nin (Ergenekon sanığı L.G.) emrindeyiz. Mete de E. paşanın emrinde. O da Genelkurmay'dan direkt emir alıyordu." diyor.
                ASKERE SALDIRIP, PKK SÜSÜ VERİYORDUK; ORTALIĞI KARIŞTIRDIKTAN SONRA EVLERİ BASIP İŞKENCE YAPIYORDUK
    Görev yaptıkları dönem içerisinde PKK ile iç içe olduklarını ileri süren Beğler, PKK'nın üst yönetimiyle bazen buluşup yemek bile yediklerini anlatıyor. Doğudaki birçok kargaşayı kendilerinin çıkardığını öne süren Beğler, şöyle devam ediyor: "PKK gelip de şehrin içinde falan çatışma yapmıyordu. Bakardık biz ortam sakin, çatışma yok. 'Ortamı kızdırın' diyorlardı yukardan. Bizden 2-3 kişi çıkıyordu. Roketatarları atıyordu. (Ergenekon sanığı) L.G. diyordu ki, 'Silopi'yi kızdırın biraz.' Kızdırın derken tepeye çıkıyorduk iki roket alayın bahçesine salıyorduk. İki roket saldık mı hemen koş gel karakola. Herkeste silah vardı. Millet sanıyordu ki bunu (askere saldırıyı) PKK yaptı. Herkes silahını havaya ateş açarak sevinç gösterisinde bulunuyordu. Ortalık toz dumana karışıyordu yani. Ondan sonra biz ne yapıyorduk? Tankları çıkarıyorduk, evleri basıyorduk. Evlerden silah mermisi çıkıyor haliyle. Milleti topluyorduk, işkence yapıyorduk, asıyorduk, kesiyorduk. Bu yani. Ortalık kızıştırmak bu."
                                                            HİZBULLAH DA BİZE BAĞLIYDI
    Beğler ayrıca,14 sene boyunca Habur'la Silopi arasındaki 15 kilometrelik mesafeyi her gün elini kolunu sallayarak geçtiğini, gecenin ikisinde bile PKK'lıların evine asker elbisesiyle girip çıktığını savunuyor. PKK'lılara her türlü desteği verdiklerini de sözlerine ekleyen
Beğler, "PKK'nın ilacı bitseydi, bildiriyorduk komutana. Komutan da diyordu: 'Şu iki koli ilacı götürün, Cudi'nin eteklerinde iki PKK'lı gelecek, onlara verin. Onlar da size zarf verecek, zarfı alın.' İşte toplantı ne oldu, kongre ne oldu; bunlarla ilgili notlar, bilgiler. Yani tamamen PKK da bizim bir kuruluşumuz gibi." diyor.
 

                     

                                                  
             
                                                                                                                                       Ek Belge >>

 

 

 

 

 

                  

                                                                   Lütfen özür borcunuzu ödeyin
     Kamuoyu Vatansever Kuvvetler Güç Birliği (VKGB) diye anılan bir örgütün varlığını ilk kez Danıştay saldırısında duydu. Değişik provokasyonlar yapılıyor, ülke kamplaşmanın karanlık vadilerine sürükleniyordu.17 Mayıs 2006 sabahında Danıştay 2. Daire'ye gelen bir avukat (Alparslan Arslan) hain saldırıda tetikçilik yapmış, 4 üye yaralanırken biri de maalesef hayatını kaybetmişti. Böyle durumlarda herkesin (evet, istinasız herkesin) soğukkanlı olması, kanlı eylem(ler)in asıl maksadını anlaması gerekir. Heyhat! Türkiye'de herkes burnundan soluyor, kirpi gibi gergin yaşıyor. Menfur saldırı duyulur duyulmaz yangına körükle gidenler oldu. Kimin ne kadar haklı ve ne kadar tez canlı olduğunu ancak tarih gösterebilirdi. Nitekim öyle oldu! Ümraniye Çetesi sonrasında anlaşıldı ki; pek çok kişinin kamuoyuna özür borcu var.Önce Ümraniye'de bir cephanelik bulundu. Ardından o evde devlete ait gizli belgelerin varlığından bahsedildi. 'Neler oluyor?' sorusuna cevap aranırken mahkemenin içeriği konusunda yayın yasağı getirildi. Buna rağmen bir dizi tutuklamanın devam etmesi medyadan gizlenemiyor.Kendilerine "vatansever" diyen çete mensupları ile ilgili suçlamalar çok vahim. Çek-senet tahsilâtından ihale yolsuzluğuna, şehit ailesini dolandırmaktan gizli telefon dinlemeye kadar bilumum suç isnat ediliyor örgüte. Üstelik güvenlik güçlerinin elinde somut deliller olduğu yazılıyor, konuşuluyor. Kimdir bu "vatansever çocuklar" ve asıl gayeleri nedir, zirvedeki önder(ler) kimdir? Girdap Operasyonu ismini her kim bulmuşsa çok doğru (hatta biraz da edebî) bir teşhiste bulunmuş. Gerçekten karşımızda derin bir girdap var. O yüzden Ümraniye'de yakalanan örgütün bir ucu geldi Danıştay saldırısına dayandı. Girdap, katman katman; her katmanında devleti kuşatma, vatandaşı yıldırma maksadı yatıyor.Danıştay saldırısının hemen akabinde saldırganın cebinden VKGB'nin üst düzey yöneticisine ait kartvizit çıkmıştı. Basın buna pek kulak vermemişti. Tetikçinin hiç de iddia edildiği gibi dinî bir kimlik taşımadığını, onunla kadeh tokuşturanlar söylemişti, cebinde "ulusalcı medya" adına düzenlenmiş bir muhabir kartıyla dolaştığı iddia edilmişti... Ancak birileri için ne söylense nafile, hangi delil ibraz edilse boşunaydı. Çünkü çoktan hüküm verilmiş, bu menfur olayın başörtüsü kararına karşılık düzenlendiği ve laikliği hedef aldığı çoktan ilan edilmişti.

                                                 En hatalı açıklamayı Sezer yapmıştı

     İşte tam bu noktada sormak gerekiyor: O vahşi saldırının hemen arkasından kesin hükümler verip, sosyal barışı tehdit edercesine mangalda kül bırakmayanlar, bugünkü manzara karşısında hata yaptıklarını düşünmüyor mu? Kimsenin hatasını yüzüne vurmak için söylemiyorum; ancak heyecanlı, helecanlı, heyelanlı halimizi bir kere daha hatırlatıp, psikolojik harp taktiklerine kolayca boyun eğmemizi hatırlatıyorum.Düşünebiliyor musunuz; hadise çok yeni; ne failler yakalanmış ne de azmettiriciler var ortada. Ve birileri çıkıp veryansın ediyor. İşte alelacele verilen beyanattan kısa bir hatırlatma: Deniz Baykal: "Siyasete kan bulaşmıştır. Saldırının hedefinde Anayasa vardır. Hükümetin sorumluluğundan kuşkumuz yok." Yılların politikacısı Baykal'dan beklenmedik bir tavır bu. Zira kapalı kapılar arkasında nasıl planlar yapılabileceğini, bazı piyonların eliyle ülkenin nasıl karanlığa sürükleneceğini Sayın Baykal gayet iyi bilir. Soğukkanlı kalması gerekirdi, maalesef olmadı...Rektörler Komitesi tarafından yapılan şu açıklamaya ne dersiniz: "Katliam niteliğindeki bu saldırının uzun zamandır yargı kararlarına ve özellikle de mahkemelerimizin Türkiye Cumhuriyeti'nin laik niteliğini korumaya yönelik kararlarına karşı iktidar odaklarından gelen kayıtsızlık ve yargı üzerine baskı oluşturma amaçlı açıklamaların arkasından yapılmış olması çok anlamlıdır." Yani demek istiyor ki; "Saldırganlar, Danıştay'ın başörtüsü yasağını genelleştiren ve hükümetin yargıya baskı oluşturacak eleştirilerinden sonra laiklik ilkesini hedef almıştır." En hatalı açıklamayı maalesef Cumhurbaşkanı Sezer yapmıştı. Hukukçu kimliğine ve o kimliğin oluşturduğu tecrübeye rağmen acele eden ve "Danıştay'a yapılan saldırının aslında laik cumhuriyete yapıldığı"nı beyan eden Sayın Cumhurbaşkanı, "Saldırıya neden olanlar tutumunu gözden geçirsin." demek suretiyle eylemi düzenleyen ve yönlendirenlerin maksadına uygun bir yorum yapmıştı.
     Sezer öyle der de hukukçular (!) boş durur mu? Danıştay başkan vekili de o gün çok sert bir açıklama yapmış; "Bunlar türban kararından ötürü... Lanetlemek yetmez..." demişti. Hatta yüksek yargının zirvesinde yer alan biri de kalkıp saldırganın tekbir getirdiğini söylemiş, bu beyan görgü şahitlerince yalanlanmıştı.Haydi diyelim ki herkes bir şekilde kendini hadiseye taraf görüyor ve kamplaşmayı körükleyecek bir senaryonun kıyısından köşesinden kendine bir rol biçiyordu; peki medya niçin balıklama atlamıştı karışık resmin içine? Bu ülkede 60'larda, 70'lerde, 80'lerde, 90'larda provokasyon yapılmamış mıydı? Komplonun her çeşidine aşina olmakla eşsiz bir tecrübeye sahip Türk medyasının önde gelen isimleri daha o menhus tabanca soğumadan "Bu saldırı Türkiye'nin 11 Eylül'üdür." deyivermişti. Oysa cümle âlem aklını fikrini yitirse bile medya soğukkanlı kalmak, olayların somut kısmıyla meşgul olmak, sosyal çatlamayı önleyecek bir duruş sergilemek mecburiyetindedir.Ümraniye Çetesi'nin icraatları arasında Danıştay saldırısı çıkınca gazete arşivlerine şöyle bir göz attım. Yazık, hem de çok yazık! Daha ilk dakikalardan başlayan peşin hükümler neredeyse ülkeyi bambaşka bir kaosun içine atacaktı. Allah'tan ki tetikçi yakalanmış ve nasıl karanlık ilişkiler içinde olduğuna dair daha o günden kuşkular oluşmuştu. O amansız şüphenin derin izleri bugün daha da belirgin hale geliyor. Oysa o dönemde hain saldırıya kurban verdiğimiz Mustafa Yücel Özbilgin'in cenazesi tam bir 'vatansever' şovuna dönüşmüştü. İhtimal ki; oyunun bir perdesinde Danıştay saldırısını kurgulayanlar, diğer bir perdede cami avlusunda (cenaze töreninde) protesto eylemlerini planlamıştı. Orada bulunan kitlenin bu yanlışa ortak olması psikolojik harp uzmanlarının bir kurgusuydu; bu nedenle hislerine mağlup düşüp protestoda rol alan kitlelerin önemli bir kısmı "vatansever" piyesinin tamamını bilmiyordu.

                                                 Hiçbir gerçek, ilânihaye gizlenemez

      Danıştay saldırısının yaşandığı o karanlık günlere dair arşive girince bir de Zaman'a bakın lütfen. Birinci gün "Danıştay'a hain saldırı" başlığı atılmış, olay kınanmış. Bu arada gazetecilik tecessüsü ile olaya yaklaşılmış. Mesela Alparslan Arslan'dan çıkan Ulusalcı kimlik üzerinde durulmuş. Sanık hakkında detaylı bilgilere ulaşılmış ve zanlının resmedildiği gibi "İslamcı biri" olmadığı ortaya konmuş. 'Kınıyoruz' başlığıyla sunulan editöryal yazıda millî birliğimiz üzerine vurgu yapılmış ve sağduyuya çağrıda bulunulmuş.Hemen bir gün sonraki (20 Mayıs) manşetimiz "Menfur saldırıda TİT izi" Alparslan Arslan'ın Türk İntikam Tugayı (TİT) ile irtibatının araştırıldığı ifade ediliyor. Ümraniye'de ortaya çıkan gerçekler, o günkü şüphelerin tescilidir. Ve hemen bir gün sonraki manşet "Deştikçe çete çıkıyor". Bugün de öyle değil mi? Deştikçe karşımıza derin bir çete çıkıyor. Türkiye ya çeteleri çökertecek ya da (Allah korusun) çeteler Türkiye'yi...Gazetecilik, gerçeklerin doğru anlaşılması için çok önemli bir araç. Ne var ki kimi zaman ortak akıl, ruhun bedenden ayrılması gibi çekip gidiyor aramızdan. Bu arada olan oluyor ve ülkemiz değişik maceralara sürükleniyor. Ve maalesef gizli senaryolar gereği kurulan çadır tiyatrosunda yeni oyunların sergilenmesi hâlâ mümkün. Tabii ki hiçbir gerçek, ilânihaye gizlenemez. Nasıl olsa bir gün derin çeteler de, onların emir aldığı kişiler de, operasyonel güç olarak kullananlar da yakayı ele verecektir.Ümraniye soruşturması devam ettiği için "şu insanlar suçludur" demiyorum; ancak ele geçirilen cephaneliğin varlığı tartışılmaz bir gerçek. Kendine vatansever adını verip ülkeyi yeni bir maceraya sürüklemek isteyen İttihat ve Terakki özentisi güçlerin bulunduğu da bir gerçek. Son yıllarda yakalanan derin çeteler gösterdi ki maalesef ordumuzu, polisimizi, yargımızı kullanan ve mafyayla dirsek temasında bulunan pek çok çete var bu ülkede. Bunlarla başa çıkmak herkesin görevi. Genelkurmay'ın en hassas olacağı konu budur. Etraf "emekli subay" diye tanınan çetecilerden geçilmiyor. Üstelik bunların halen görevli bulunan subaylarla irtibatlı olduğu, yapılan tutuklamalardan anlaşılıyor. Sauna Çetesi'nde ve Eryaman'da da benzer bir manzara vardı. Bu durum halkı fevkalade rahatsız ediyor. Normal; çünkü vatandaş, güvenlik güçlerine bir kutsiyet atfediyor ve onu siyasetin dışında görmek istiyor...Sözün özü şudur: Çeteler ortaya çıktıkça başta Danıştay saldırısı olmak üzere karanlık birçok olay aydınlanacaktır. Gün ağardığında karanlık nedeniyle boşuna yumruk sallayanların, aceleyle hareket edip kendilerine zarar verdiği görülecektir. Çünkü bu ülkede gerçeği görmek için fırtınanın dinmesini beklemek gerekiyor. O dindiğinde mahcup olmamak için daha duyarlı ve soğukkanlı olmak gerekiyor. Aksi halde özür borcu uzayıp gidiyor.
 (Ekrem  DUMANLI - Zaman: 09.07.2007)

 

 Faili meçhul cinayetlerin, büyük provokasyonların hepsinde tek bir amaç var: Türkiye’yi kutuplaştırmak. Türkiye’yi Sünni-Alevi, laik-anti laik, Türk-Kürt diye bölmek. Bu fitne, kimin, kimlerin işine yarıyorsa gerçek katiller onların arasındadır. Yargı, sadece tetikçilerden değil, azmettirenlerden de hesap sorabildiği gün düzlüğe çıkabileceğiz." ( Hüseyin Gülerce, Zaman: 28 Kasım 2012 )