Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
 BATI HAÇLI BİZ MEZHEP VE IRKÇILIK SAVAŞINDAYIZ

    CIA'nın eski Ortadoğu bölge şefi Robert Baer: "Sünni-Şii savaşını tetikleyelim. Biz Amerikalılar niye ölelim ki! Bırakalım (Sünni-Şii) Müslümanlar birbirlerini öldürsünler"   (Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 14 Nisan 2012) 

 

 

 

                                     Bedir Tugayları ve Kürtler Felluce'ye mi saldırıyor ?

    Felluce'de bir şehrin değil, bir ülkenin, bir bölgenin, bir yüz yılın direnişi var. Dört yandan kuşatılan, dün nihai saldırı kararı verilen Felluce, ABD'nin ağır hava bombardımanına dayanmaya çalışırken, kent çevresinde direnişçilerle işgal güçleri ve işbirlikçileri arasında kıyasıya bir savaş sürüyor. Bir avuç insan, dünyanın en güçlü ordusuna, dünyanın en aşağılık işbirlikçilerine, dünyanın en kirli işgaline direniyor. "Kutsal petrol" ile "Tanrı"yı birbirine karıştıran, haçlı ruhunu yeniden canlandıran, bu topraklara yüz binlerce asker yığan, vahşetin her türlüsünü sergileyen neo-faşistler, Felluce gibi birkaç yüz bin nüfuslu bir kentle boy ölçüşüyor, onu yok etmeye çalışıyor.Orta ve Güney Amerika'dan gelen Evanjelist Hristiyan askerler, tıpkı "Kudüs'ü kurtarmaya giden Haçlılar gibi" dualar edip, bu kutsal savaşta zafere ulaşmaları için Tanrı'dan yardım istiyorlar. İncil'den ayetler okuyup, barbarlara karşı savaşta kendi durumlarını İncil ayetleriyle güçlendiriyorlar.

    Birkaç gün içinde Felluce'de nasıl bir manzara ile karşılaşacağız? Yanmış/yok edilmiş bir kentle mi? Yüzlerce cesedin sokaklarda yattığı, evlerin kadın ve çocukların üzerine yıkıldığı, kimyasal silahların kullanıldığı bir şehirle mi? Amerikan ordusunun Irak işgalinden sonraki en büyük savaşı bu. George Bush yeniden seçilmiş, Amerikan halkından güvenoyu almışken yapacağı ilk iş, Felluce, Ramadi, Samarra gibi direniş kentlerini yok etmek, Irak'ta kontrolü tamamen ele geçirmek, başka bölgelere yönelmek. Bunun için direnen kentlere yönelik saldırılarda çirkin savaş yöntemlerinin, ölçüsüz şiddetin, kitle imha silahlarının kullanıldığına şahit olabiliriz.Suudi Arabistan'da 21 dini lider Irak'taki mücadelenin bir bağımsızlık savaşı ve cihad olduğunu belirten, cihada destek çağrısı yapan bir bildiri yayınladı. Bildiride, özgürlük savaşının bir hak ve yükümlülük olduğu, destek verilmesi gerektiği belirtildi. Metinde imzası bulunanlardan bazılarının Suudi yönetimi ile de sorunları bulunduğu belirtiliyor. On binlerce Arap gencin Felluce ve diğer kentlere akın ettiği, sadece Suudi Arabistan'dan on binden fazla insanın Irak'a gittiği belirtiliyor. İşgal yönetimi bu nedenle Suriye ve Ürdün sınırlarını kapattı. Yine Irak'taki Sünni ulema tarafından yayınlanan ortak fetvada, Felluce'ye yönelik saldırıya hiçbir Iraklının destek veremeyeceği ilan edildi. Sünni ulema önceki gün de Şiiler'in önde gelen isimlerinden Ayetullah Ali Sistani'ye bir mektup göndererek, Şii-Sünni çatışması uyarısı yaptılar ve ABD'ye destek vermemesini istediler.

                                         36. Kürt Birliği ve Sistani destekliyor
    Felluce savunmasının önemi sadece Irak'ın özgürlük mücadelesini yönlendirmesiyle sınırlı değil. Felluce'nin geleceği hem Irak'ın birlikteliğini hem de ABD'nin bölgedeki geleceğini belirleme gücüne sahip. ABD Felluce'yi toptan yok etse bile artık direnişi önleyemez. Zira Felluce yapacağını yaptı ve sadece Irak'a değil, bütün Ortadoğu'ya bir yol çizdi: Özgürleşme, bağımsızlaşma yolu. Hem Amerikan-İngiliz-İsrail işgallerinden hem de kendilerini bu güçlere satan işbirlikçilerden.Ancak kente yönelik saldırı çok tehlikeli sonuçlar doğuracak bir yöntem izliyor. Felluce, Ramadi, Samarra gibi direniş merkezlerini susturmak için hazırlıklarını yapan ABD, ilk adım olarak Güney'deki İngiliz birliklerini Bağdat çevresine getirdi. Bu, muhtemelen Şiiler'le yapılan bir anlaşma sonucu oldu. Şimdi saldırı başladı ama Irak'ı paramparça edecek bir yöntemle. Felluce'ye saldıran Amerikan askerlerinin yanında kimler var? Irak ordusu denilen şey nasıl bir yapı? Bu ordu eliyle mi Irak üç parçaya ayrılacak?

     Amerika ve İngiltere ile birlikte çalışan işbirlikçi Irak ordusuna bağlı askerlerin yüzde 80'i Şii ve büyük çoğunluğu Sistani'ye bağlı. Diğer Şii gruplara bağlı kişiler de var. Kalanı ise Kürtlerden oluşuyor. Yani Sünni Arap direnişe karşı Şii Arap ve Sünni Kürtlerin işgalcilerle işbirliği söz konusu. Irak'ın üç parçaya ayrılmasını önceleyen senaryoları hatırlayalım. Kürt Devleti, Şii Devleti ve Ürdün'le birleşmek zorunda bırakılıp, Haşimi Krallığı'na teslim edilecek Orta Irak. Yani direnen Sünniler.Bu nedenle olsa gerek, Felluce'yi sadece Amerikalılar kuşatmadı. Kürtler ve Şiiler de kuşattı. Onlar da Sünni kardeşlerini öldürmekle meşgul. Kürtler'in en eğitimli askeri birliği olan 36. Taburu Felluce'ye saldırıyor. Dahası var: Sistani güçlerinin, Bedir Tugaylarının da Felluce'ye saldırdığı belirtiliyor. Başka gruplara ait olan ancak Amerika'nın yetiştirdiği gruplar de kuşatmaya katılıyor. Ne kirli bir ittifak...

    Olay bu hale gelince, bölgedeki Sünni devletlerin de Sünniler'e destek vermeye başladığı öne sürülüyor. Bu nedenle de Irak Devlet Başkanı Gazi el Yaver'in Felluce kuşatmasına karşı olduğu ifade ediliyor. Amerika, İngiltere ve İsrail'in bölgede nasıl bir kaosa yatırım yaptıklarına biraz daha dikkat çekmek istiyorum. ABD Felluce kuşatmasıyla sadece direnişi kırmayı hedeflemiyor. Irak'ta etnik ve mezhep savaşlarını da başlatmanın en önemli adımını atıyor.Saldırıların Mekke saatiyle Pazar günü 20:30'-da başladığını bildiren direniş kaynakları, ilk saldırılarda ABD askerlerinin kentin batı bölgesinde 80 metre ilerlediğini, ardından geri çekilmek zorunda kaldığını, bu saldırıda 25 deniz piyadesinin öldüğünü, üç Abrams tankının imha edildiğini duyurdu. Ayrıca bir helikopter düşürüldü. Kentin kuzey ve doğu kesimlerinde şiddetli çatışmaların yaşandığı, özellikle Golan bölgesinde çok kanlı çatışmalar olduğu, ancak işgalcilerin bir metre bile ilerleyemediği duyuruldu. Tabii bu bilgileri doğrulamak mümkün değil. Irak'ta 100 bin sivilin öldüğünü daha geçen hafta öğrenmedik mi?

       Saddam Hüseyin'in 25 yıllık iktidarı döneminde, ezici çoğunluğu Şii ve Kürt olmak üzere 300 bin kişiyi öldürdüğü belirtiliyor. Amerika, bu sayısının üçte birine, sadece 18 ayda ulaştı. 100 bin insanı 18 ayda öldürdü. İşkence, tecavüz, aşağılama, yağma, harabeye dönmüş bir ülke ve iç savaş manzaraları hariç. Saddam'ı insanlık adına hepimiz yargıladık. Amerika'yı kim yargılayacak? Dün Saddam'ı yargılayanlar şimdiki vahşete nasıl ortak olabiliyorlar, nasıl içlerine sindirebiliyorlar ya da nasıl suskunlukla karşılayabiliyorlar.(Yeni Şafak: İ. Karagül )
 

                                                                  Samarra 

Amerika, 2003’teki başarısız işgal hareketinden sonra Irak’ta en büyük askerî operasyonunu başlattı. Bu sefer hedefteki şehir Samarra. İlk etapta saldırıya 50 savaş uçağı, 200 zırhlı araç ve bin 500 askerin katıldığı açıklandı.Askerî hamlenin büyüklüğüne bakınca Felluce’de yaşanan katliamın bir benzerini yahut daha büyüğünü görmemiz büyük olasılıkladır. Felluce’de Amerikan savaş makinesi uluslararası anlaşmalarla yasaklanmış kitle imha silahlarını da kullanarak ölüm kusmuş, şehrin altını üstüne getirmişti. Yıkımın ve katliamın büyüklüğü günler sonra anlaşılabilmişti. Samarra’da da aynısı yaşanacak. Şu ân dünyaya yansıyanlar Amerikan askerlerine embedded/iliştirilmiş medyanın yayımladığı kadarı.Samarra operasyonu, “intikam” duygularıyla motive edilmiş tehlikeli bir saldırıdır. Saldırının zamanı, mekânı ve saldırıda görev alan asker kimliği bizlere bu meyanda ipuçları sunmaktadır. Öncelikle operasyonda kullanılan askerlerin büyük çoğunluğunu Yeni Irak Askeri etiketi altında Şii ve Kürt askerler oluşturmaktadır.İntikam duygusuyla motive edilen saldırı diye tavsif ettiğimiz bu çıkarma, bir boyutuyla Amerika’nın, bir diğer boyutuyla da Irak’taki Şii ve Kürt yerel güçlerinin öfkesine kurban seçilmiş.

Açalım: Bu saldırı Amerikan’ın Irak işgalinin 3. yıldönümüne iki gün kala düzenlenmiştir. Başta politikacı ve askerî çevreler olmak üzere Amerikalılar Irak’a baktıklarında büyük bir hezimet görüyorlar. Savaşa karşı Amerikalılar bile askerlerinin yenilmesine karşılar. Milli duyguların yanısıra “bir Amerikan yenilgisi”nin ülkelerine vereceği maddi ve manevi zararın farkındalar. Bu yüzden “direniş güçleri”ne düşmanca hislere sahip bir kamuoyuyla karşı karşıyayız. Amerika, Samarra katliamının önünü bu duyguları motive ederek açmakta.Bu çapta bir saldırı Amerika’ya, hem kendi kamuoyunu, hem de diğer dünya halklarını Irak işgalinin 3. yıldönümünde işgalin kendisiyle değil, Samarra’da neler oluyorla meşgul etme fırsatı verecektir. Bu saldırıda muharrik güç olarak kullanılan yerel öfkeye gelince:

Saldırı günü olarak, Irak’ta 15 Aralık seçimlerinde belirlenen yeni parlamentonun üç ay sonra toplandığı gün seçilmiş. Bir diğer ifadeyle henüz bir hükümetin oluşmadığı, iktidar boşluğunun devam ettiği karmaşık bir dönem.Diğer taraftan 16 Mart günü, yani Samarra’ya saldırının başlatıldığı gün, Irak Kürtlerinin Saddam döneminde yaşadıkları tarihi Halepçe acısını yâd ettiği gün.Kürt halkı, Halepçe’de 16 Mart 1988’de Saddam rejimi tarafından gerçekleştirilen katliamda kimyasal silahlarla yokedilen 5 binin üzerinde kurbanını, 6 bin civarında sakat kalan insanını anıyor.Kimse Kürt halkına Saddam’a kimyasal bombaları Amerika ve Avrupa’nın verdiğini hatırlatmıyor. Hatırlanan ve hatırlatılan sadece Saddam. Dolayısıyla mukâvemet hareketine yapıştırılmak istenen “Saddam kalıntıları” etiketi, Kürt halkının bu olay özelinde hissettiği öfkeyi askerî operasyonda istihdam etmeyi hedeflemektedir.

Olayın Şii cephesine gelince: Kısa süre önce Şii dünyasının en kutsal merkezlerinden Samarra’da bulunan Efendimizin torunlarından İmam el-Hâdî ve İmam el-Askerî’nin kabrinin bulunduğu türbe bombalı saldırıya uğramıştı. Olayın akabinde Şii-Sünni gerginliği had safhaya ulaşmış, yüzlerce Sünni câmisi yakılıp, onlarca imamları öldürülmüştü. Hâla karşılıklı ithamlar ve küçük çaplı saldırılar devam ediyor.Belli kesimler Irak Şii halkına olayın sorumluları olarak Saddamcıları, tekfircileri ve direnişçileri gösterdi/gösteriyor. Felluce’den sonra bunların Samarra şehrini kendilerine merkez seçtikleri özellikle vurgulanıyor. Duygusallıkları ile meşhur Şii halkının gazabını Samarra’ya celbetmek hâkim atmosferde oynanan oyunun bir parçasına dönüşüyor.Samarra şehri, bu zeminde Saddamcıların ve Zerkâvî ekibinin merkezi olarak gösteriliyor. Saldırı için askerlerin önemli bir kısmının Şii ve Kürt kökenli Iraklılardan seçilmesi yukarıda anlattığımız atmosfer itibarıyla ayrıca tehlikelidir.İntikam duygularıyla hareket edilinir, bu da Sünnilerce öyle algılanırsa Irak’ta Şii-Sünni çatışması, Arap-Kürt ayrışması önlenemez noktaya gelebilir.Eğer Amerika Irak’ta bir Şii-Sünni çatışması, Arap-Kürt bölünmesi istemiyordu ise bu operasyonu kendisi yapabilirdi. Ya da kendi asker sayısını Iraklı asker sayısından çok fazla tutabilirdi. Bunun böyle olmadığını kendileri açıklıyorlar zaten. Sebep ise gülünç: Irak ordusu ülke güvenliğini kendisi sağlıyabiliyormuş! Madem öyle, hâlâ Irak’ta niye duruyorsunuz ? Hükümeti olmayan, kendi iç çatışmasını durduramayan, her gün onlarca insanın kaçırılarak infaz edildiği, bunlardan bir kısmının bizzat polis ve asker gücü eliyle yapıldığı, her yerde bombalar patlayan bir kaos ortamına Irak askerleri hâkimmiş!İnsan, hiç olmazsa yalanda bir tutarlılık bekliyor. Serdar Demirel (Vakit : 18.03.2006 )
 

                                                BU KAFA İLE ...DAHA  VAR ÇEKECEĞİMİZ!
                
 

                                             SONUNDA BU DA OLDU.BU KAFA İLE...DEVAM :((
                                                               Şii gruplar neden çatışıyor?
    Irak’ın Basra şehrinde patlak veren Şiiler arasındaki çatışmalar, Şiilerin yoğun olduğu diğer şehirlere de sıçradı, yüzün üzerinde ölü ve bunun çok üstünde yaralı var.Çatışmalar, Irak’ta hâkim Şii gruplar arasında; eski başbakan İbrahim Caferi'nin “Hizbu Da’va”sı, ki hâlihazırdaki Başbakan Nuri El Mâliki bu grubun ikinci adamı sayılır ve Abdülaziz El Hekim yönetimindeki “Irak İslâm Devrimi Yüksek Konseyi” ile bunlara muhâlif Mukteda Es Sadr liderliğindeki Mehdi Ordusu’na bağlı Şiiler arasında cereyan ediyor.
   İslâm dünyası hayretler içinde. Şiilerle El Kaide merkezli Sünniler arasındaki çatışmaları bir yere kadar anlamak mümkündü, ama, “Şiilik içi çatışmalar da neyin nesi?!”Aslında bu durum yeni değil. Irak’ın işgal edilmesinden sonra hep gündemde olan bir meseleydi, ancak, Irak’ta bütün ülkeyi ateşe atma istidadına sahip Şii-Sünni çatışmalarında, maslahat gereği, belli bir süreliğine ertelenmişti.Bu ertelemede de en etkili olay, Şii dünyasının en kutsal merkezlerinden Samarra şehrinde bulunan Hz. Peygamber (s.a.v)’in torunlarından İmam Ali b. Muhammed El Hâdî (212-254 h. / 827-868 m.) ve İmam Muhammed El Hasan El Askerî’nin (232-260 h. / 846-873 m.) kabirlerinin bulunduğu türbenin bombalı saldırıyla tahrip edilmesiydi.Olayın akabinde Şii-Sünni gerginliği had safhaya ulaşmış, olaydan sorumlu tutulan Sünni gruplar nedeniyle Şii grupların öfkesi yüzlerce Sünni câmiye yönelerek mabedler yakılmış, onlarca câmi imamı katledilmişti, Basra’daki sahabi mezarları bile saldırıya maruz kalmıştı.Olayın şoku Şiileri bir ânda ihtilaflarını unutmaya, kutsallarını korumada ortak bir tavır almaya yöneltmişti. Büyük âyetullah Ali El Sistânî’nin etkisiyle de geçici siyasi ittifaklar sağlanmıştı.Şiilik açısından bu türbenin önemi sadece 10. ve 11. imamların kabirlerinin burada bulunması değildir elbet. Bundan daha önemlisi, Şiilerce varlığına inanılan 12. İmam Muhammed b. El Hasan El Mehdî'nin (260 h. / 873 m.) bu mekânda gaybete çekilmesi ve yine bu mekânda tekrar zuhûr edecek olması itikadıdır.Belki de bu yüzden olsa gerekti, olaya en büyük tepkiyi Mehdi Ordusu koymuş, Sünnilere yönelik saldırılarda bu yapıya bağlı militanlar aktif rol oynamışlardı. çünkü adından da anlaşılacağı gibi Mehdi Ordusu beklenilen imamın ordusudur da ondan.
Ertelenen ihtilaflar zaman zaman nüksetmedi değil. Zira, tâ başından beri var olan siyasi ve dinî yorumdaki ihtilaflar, grupsal maslahat çatışmaları kolay kolay bitirilemezdi. Ancak, Ehli Sünnet câmiası, özellikle de Irak dışındakiler, Şiilik içi ihtilaflara vâkıf olmadıklarından yaşananlara fazla anlam veremediler, farklı okumalarda bulundular:
    Kimisi, meseleyi, işgalci Amerikan güçlerle işbirliği yapan hain Şiilerle işgale karşı cihâdî direniş veren Şiiler arası mücadele olarak gördü. Bu yorumu kabul edenler, Mukteda Es Sadr’dan, dinî boyutuyla İman Humeyni, direnişçi boyutuyla da Latin Amerika’nın efsanevî gerilla lideri Che Guevara’nın birleşimi bir lider portresi çıkarma yoluna gittiler. “Bekleyin, bu genç lider Ortadoğu’da dengeleri alt-üst edecek, göreceksiniz!” dediler.
    Kimisi, bu kavgayı danışıklı dövüş olarak kabul etti, buna en büyük delil olarak da birbirleriyle savaşan Şii grupların tümünün İran’la yakın ilişkisini gösterdiler....Kimisi de, Mukteda Es Sadr ekolünün Şii olmakla beraber güçlü Arapçılık hislerine sahip olduğunu, diğerlerinin ise Şii lâkin Fars kökenli olduklarını ve temelde kadîm Fars-Arap çatışmasının yaşandığını iddia etti. Yani, dinî soslu iki ulus çatışması idi yaşanan.Kimisi de yaşanan çatışmanın salt bir siyasi liderlik kavgası olduğunu iddia ediyordu.
  
Buna göre, “Hizbu Da’va” ve “Irak İslâm Devrimi Yüksek Konseyi”nin İran’da üstlendikleri günlerde, Sadr âilesi Irak’ı terketmemiş, Saddam’ın zulmüne rağmen halkla beraber bütün sıkıntılara katlanarak Şii halkın gerçek temsilcileri olduklarını kanıtlamışlardı. Bu uğurda birçok kurban bile vermişlerdi.Bu mücadelenin tabiî sonucu olarak da Sadrcılar, kendilerinin, Şiilerin kahir ekseriyetini temsil ettiklerine inanıyor ve bu yüzden liderliği yıllarca ülke dışında yaşamış kadrolara kaptırmak istemiyorlardı.Görüldüğü gibi, elimizde, yaşanan çatışmayı anlamada çok net bir tablo yok ve herkes kendi meşrebine göre bir tavır almış durumda...Şiilerin en yoğun olduğu mekân Ortadoğu’dur, bu coğrafyanın "jeopolitik"i onlarsız düşünülemez, bölgeye yönelik bütün siyasi projelerde de mutlaka aktif olacaktırlar. Menfî ya da müsbet, ama aktif olacaklardır. İşgalci güçler bu tâife üzerine boşuna harıl harıl çalışmıyor.Bu yüzden de, daha içten ve hakiki okumalara, herkesten önce biz muhtacız.
  (Serdar Demirel
:Vakit:29.03.2008)
 

                                                YETMEDİ ŞİMDİ DE SUNNİ SUNNİYE KIRDIRILIYOR !!!
                                            
ABD, Sünnileri El Kaide’ye karşı silahlandırıyor
   ABD’nin, Irak’ta yürürlüğe koyduğu yeni stratejisi ışığında, Sünni aşiretler El Kaide’ye karşı birleştirilip silahlandırılıyor.Irak’ın batısındaki Sünni direnişinin merkezlerinden El Anbar vilayetinde, "El Anbar’ın uyanışı" adı verilen ve Sünni aşiret reislerinden oluşan birlik, El Kaide ile mücadelede Irak güvenlik güçleri ve Amerikan askerlerine destek veriyor.New York Times gazetesinin haberine göre, Amerikalı komutanlar, yeni stratejinin El Anbar vilayetinde başarıyla denendiğini ve elde edilen sonuçların umut verici olduğunu ifade ettiler.El Kaide Irak’ın uyguladığı sert taktikler ve intihar saldırıları sonucunda, meydana gelen muazzam sivil kayıpların Sünni aşiretleri rahatsız etmeye başladığı belirtiliyor. Bu bilgiyi alan Amerikalı askeri yetkililer, nakit para, yakıt, silah ve cephane karşılığında, Sünni milisleri El Kaide militanlarıyla mücadeleye ikna etti.Ancak gazeteye açıklamada bulunan bazı uzmanlar, ABD’nin bu yeni stratejisini eleştirirken olası risklere dikkat çektiler. Uzmanlar, Sünni milislere verilen silahların ileride Şiilere ve hatta ABD askerlerine karşı kullanılmayacağı garantisini kimsenin veremeyeceğini vurguladılar. ( Hürriyet :2007/06/07)
 
                                                         "ASLINDA HER ŞEY TEZGAHTI"! 
  
Gün geçmiyor ki Irak'ta bir sünni mahallesi ve şii mahallesinde intihar saldırıları oluyor. Saldırılar sonrasında herkes Irak'ın birbirine düştüğünü zannediyor. İşte bunları yapan kişi gerçekleri açıklıyor

   Iraklı eski bir işbirlikçi, ülkenin bölünmesini kolaylaştırmak için Iraklılar arasında mezhep çatışmasını körüklemek, alışveriş merkezlerinin bombalamak ve önemli şahıslara suikast birçok Amerikan hedefini deşifre etti.  Kimliğini açıklamayan Iraklı işbirlikçi, yaklaşık iki buçuk yıl boyunca Amerikan işgal güçleri ile beraber çalıştığını, ardından Amerikalıların kendisini ele geçiremeyeceklerini ümit ettiği Bağdat’ın dışındaki bir bölgeye kaçtığını söylüyor.
   Eski Iraklı işbirlikçi şunları söyledi: “1991 savaşında ve Kuveyt’ten çekilme esnasında Irak ordusunda askerdim. Benim gibi birçok insanla birlikte Suudi Arabistan’a iltica başvurusunda bulunmaya çalıştık. Amerikan güçleriyle birlikte çalışma süreci böylece başlamış oldu. Orada Amerikan askeri komisyon vardı. Bu komisyon onlara katılmak ve Amerika’ya gitmek için gönüllü olan birçok Iraklıyı seçiyordu. Ben de bunlardan biriydim.”
   Iraklı eski işbirlikçi sözlerine şöyle devam ediyor: “1992 yılında Amerika’ya, özellikle çoğunluğunu askeri yapılanmanın oluşturduğu bir adaya götürüldüm. Burada eski Necef valisi Adnan ed-Darfi’nin de içlerinde yer aldığı birçok Iraklı ile beraberdim. Yoğun İngilizce kursları ve suikast düzenlemek gibi görevimizi nasıl yürüteceğimize dair askeri eğitim aldık.”
   2003 işgali ve ardından başlayan savaş sürecinde Iraklı işbirlikçi, Irak’ın içine nakledildiğini ve Amerikan ajanlarınca kendisinin özel görevleri yürütmek için görevlendirildiğini söyledi. “Irak’ın işgaline yol açan son savaş süresince Irak ordusu içinde karmaşanın nasıl yayılacağı hususunda Amerika’da eğitim alan diğer arkadaşlarımdan oluşan bir grup ile birlikteydim. Irak’a Suudi Arabistan sınırından getirildik. Irak askeri üniforması giydirildik. Görevimiz gayet basitti: Iraklılar arasında kaos yaymak. Mesela Amerikan ordusu zaten şu ve şu herhangi bir şehri veya Bağdat’ın dış mahallelerini ve benzeri diğer yerleri ele geçirmişti şeklinde Irak güçlerinin hemen çökmesine sebebiyet verecek planın bir parçasını uygulamaktaydık.” dedi.  

                                                   Şii ve Sünnilere yönelik suikast planları 
   Eski işbirlikçi sözlerine devam ediyor: “Benim içinde bulunduğum birim Azamiye bölgesindeki başkanlık sarayında konuşlanmıştı. Bir ay öncesine kadar Bağdat’taki akrabalarımızı ve yakınlarımızı ziyaret etmemize izin verilmekteydi. Bu yüzden Bağdat’ın batısındaki Sadr şehrinde bulunan ailemi ziyaret etmekteydim. Ancak durum gittikçe kötüleşmeye başladı ve silahlı kişiler sarayı terk eden herkese ateş açmaya başladı. Aileme, görüşmek için şimdilik herhangi uygun bir vakitte saraya gelmelerini söyledim. Ancak bu şekilde görüşebildik. Başlangıçta görevim muhafızlık yapmak idi. Ancak zamanla durum değişti ve amerikan işgal güçleri beni, Bağdat sokaklarında suikastlar düzenleyen bir gruptaki birimde görevlendirdi.”
   “Görevimiz şahıslara yönelik suikast düzenlemekti. Amerikan işgal ordusu bize isimler, fotoğraflar, günlük hareket güzergahları ve yaşadıklara yerlere dair bilgiler veriyordu. Örneğin farzediniz ki Azamiye’de bir Şii öldürmekle, Sadr şehrinde bir Sünni öldürmekle vesair işlerle görevlendiriliyorduk. Birimde yer alan ve hata eden herhangi bir şahıs öldürüldü. Benim birimde yer alan üç kişi Bağdat’ta Sünni politik bir kişiye yönelik suikastta başarısız olmalarının ardından Amerikan işgal güçlerince öldürüldü. Ayrı bir Amerikan gücü bunları yok etmekle görevlendirilmişti. Bu söylediklerim iki yıl önce oldu.” şeklinde tekrarladı.  Amerikalıların “pis işler” için de bir birimi olduğunu söyleyen eski işbirlikçi devam ediyor: “Bu birim Iraklılar, Amerikalılar, yabancılar ve Bağdat ile diğer Irak şehirlerinde yerleştirilen güvenlik birimlerinden oluşuyor. Bu birim sadece suikastlar düzenlemiyor. Bilakis bunlardan bazıları pazarlara ve yerleşim yerlerine bombalı araç saldırıları ve bomba patlatma konularında uzmanlaşmışlardır. Bu birim, Amerikan ordusunun öldürmek istemediği aranan kişileri tutuklama operasyonları yürütmektedirler.”  İşbirlikçi sözlerine devam ediyor: “Bombalı araçları hazırlama bunları pazarlarda havaya uçurma eylemleri birçok farklı şekilde yapılmaktadır. Amerikan güçleri arasında bunların en iyi bilinen ve yaygın olanı kontrol noktalarında, aranan araçların içine yerleştirilen bombalardır. Diğer bir yol da sorgulama esnasında araçlara bomba yerleştirilmesidir. İstenilen şahıs herhangi bir Amerikan merkezine çağrıldıktan sonra bir bomba bu kişinin aracına yerleştirilir ve bu şahsa aracını bir polis merkezine veya bazı sebeplerle bir alışveriş merkezine sürmesi istenir. Burada da bu kişinin aracı havaya uçurulur.” Eski işbirlikçinin itirafları, Iraklı sivilleri hedef alan bombalamalarda Amerikan ordusu mensuplarının rolünü deşifre eden bazı batılı haberlerle uyuşuyor. İngiliz muhabir Robert Fisk, Irak Müslüman Alimler Heyeti (IMAH)’nin not ettiğine göre - son olarak Suriye’deki Iraklılarla Amerikalılar tarafından yürütülen kirli operasyonlar çerçevesinde görüştü.  

                                                    "Olayların arkasında Malta Şövalyeleri var" 
   Mısırlı yazar ve el-Ahram gazetesi eski editörü Muhammed Hasaneyn Heykel de el-Cezire televizyonuyla yapılan bir röportajda şunları söyledi. “Irak’ta sayı ve mühimmat açısından düzenli Amerikan ordusuyla aynı güçlere sahip olan paralı askerlerin varlığı. Bunlar “Malta Şövalyeleri” olarak adlandırılmaktadırlar. Heykel şunları söylüyor: "Iraklı sivilleri hedef alan birçok saldırının sebebi bunlar. Bu grup içerisinde Lübnanlı ve Iraklıları da bulunuyor."
( Netpano:19. 05. 2007)

 

                                   

 

                       




                                                               Bizi aptal mI sandInIz siz!
   Biz Afganistan'da çok büyük bir oyuna maruz kaldık. Besledikleri, kullandıkları yapıları suçlu ilan ederek ve bize satarak "Asya'nın kapısı" olan bu ülkeyi işgal ettiler. İşgal, Pakistan'a doğru genişleyerek devam ediyor. Biz Irak'ta ondan daha büyük bir oyuna kurban edildik. Onur kırıcı, ahlaksız ve bu coğrafyanın insanını, tarihini, geleneğini, kültürünü ayaklar altına alan bir işgal yaşadık. Devam ediyor. Yüz binlerce insanı kurban verdik, Mezopotamya'nın kalbini kaybettik. Bu coğrafyanın tarihine ihanet ettik. Buna izin verdik... Bugün bütün Ortadoğu sarsılıyor. Haklı taleplerle sokağa çıkan kitleler, ülkelerini, bölgelerini hatta dünyayı değiştirmeye çalışıyor. Adalet, özgürlük ve onur için seslerini yükseltiyor. Sesler; 20. yüzyılın iktidar-kaynak eksenli kirli pazarlığıyla inşa edilen duvarlara çarpıyor. Bazıları yıkılıyor bazıları direniyor. Tunus'ta, Mısır'da bu duvarlar yıkıldı, daha çok şey var bu iki ülkede yapılması gereken. Libya'da Muammer Kaddafi'nin kendi halkına kıyım uygulayacak kadar çıldırtıcı iktidar hırsı henüz aşılamadı. Aşılacak. Ancak; Biz artık yeni bir oyunu kanıksamayacağız. Hava saldırıları, kara operasyonu, işgal ya da bölme gibi ezberlediğimiz çirkinliklere tahammül etmeyeceğiz. Onlarca yıl, bu iktidarlar üzerinden coğrafyanın her şeyini talan edenler, şimdi aynı iktidarlar üzerinden işgaller tertipliyor, bileceğiz, karşı duracağız. Kaddafi'nin iktidar hırsı Libya'yı ağır saldırılara maruz bıraktı. Aynı güçler, aynı ülkeler, aynı amaç ve ruhla şimdi Libya'ya saldırıyor. Kaynaklarını vuruyor. Demokrasi için değil, Kaddafi'nin düşürülmesi için değil (R. Gates, öyle diyor), Libya halkının özgürlüğü için değil. Yıllardır bu bölgenin zaaflarını kullandılar, yine aynısını yapıyorlar. Etnik zaafını, mezhep zaafını, ekonomik dengesizliklerini, iktidar zaafını kullandılar. Kaddafi'nin direnmesi, onlara yeni bir fırsat sundu, bekledikleri fırsatı. Aynı açgözlülükle, aynı gözü dönmüşlükle, aynı yağma hırsıyla hızla organize oldular ve saldırıları başlattılar. Nicolas Sarkozy'nin seçim kampanyalarını finanse eden Kaddafi şimdi mi kötü oldu. Libya halkının özgürlüğü mü? Onların Cezayir'de yaptıklarını İtalya Libya'da yaptı. Şimdi iki soykırımcı güç, Kuzey Afrika için birlikte hareket ediyor. Fransa silah endüstrisi yeni bir pazar mı oluşturuyor. Libya'nın petrolünü kimlerle paylaşacakları Nasıl oluyor da bu kadar hızlı organize oluyorlar, harekete geçiyorlar, uluslararası kurumlardan karar çıkartıyorlar Hâlâ anlamadık mı? Daha önceki işgallerde de aynısını yapmadılar mı? Nobel ödüllü Barack Obama, Fransa'yı öne sürerek güya sempati oluşturuyor. Artık bütün hesapları biliyoruz. Gizleyebilecekleri hiçbir şey yok. Bildiğimiz başka şeyler de var: Türkiye, bu coğrafyanın ülkeleri, yüzyıllardır aynı kaderi yaşayan insanlar! Bu bir askeri müdahale değil. Bu bir saldırı! Bu, Kaddafi karşıtlarını kurtarmak için, zorbalığa son vermek için yapılan "insani" müdahale değil. Fransa'nın, Kanada'nın ve diğerlerinin açgözlü bir şekilde buradaki kaynakları paylaşma savaşı. NATO hangi şirketlerin çıkarları için bu bölgede bilmiyor muyuz? Türkiye! Birleşmiş Milletler kararı hiçbir zaman meşruiyet zemini olamaz. Irak ve Afganistan'da aynı kararları çıkarmadılar mı? Hangi meşruiyetle yüzleştik, unuttuk mu? Yarın Libya'da hava saldırılarıyla sonuç alınamadığı zaman kara operasyonları başlayacak. Aynı cinayetleri, kıyımları, toplu imha operasyonlarını görmeyecek miyiz! Sadece BM kararı meşruiyeti sağlamaz. Sadece hukuki zemin oluşturmak cinayetleri haklı çıkarmaz. Bu kılıf bundan sonra bizi ikna etmez! Vicdanlarda mahkum edilecek bir saldırı bu. İnsani gerekçeye sığınılarak yürütülen bu iğrenç çıkar savaşında biz olmamalıyız. İslam Konferansı Örgütü nerde? Bu örgüt neden var? Irak işgal edilirken ortada yoktu, Afganistan işgal edilirken ortada yoktu. Mısır ve Tunus'ta da yoktu. Şimdi yine yok. Bu örgüt Suudi Arabistan'ın uluslararası ilişkilerinde kullandığı bir kulüp olmanın ötesinde ne işe yarar! Neden bu bölgenin ortak barış gücü, kriz gücü yok? Libya halkının Kaddafi'ye karşı mücadelesini destekliyoruz. Libya'ya yönelik saldırıya açıkça ve kararlı bir şekilde karşı çıkıyoruz. İkisi arasında gerçek bir bağlantı yok. Fırsatı buldular ganimet paylaşıyorlar. "Ya o ya bu" diye bir tercihe zorlanamayız. Bu coğrafyanın beyinsizleri yüzünden yeni kıyımları meşru göremeyiz. Kaddafi'yi etkisizleştirmenin onlarca yolu varken, bir ülkenin daha işgalini asla ama asla normal göremeyiz. Putin kadar mı olamadık. Rusya lideri "Bu Ortaçağ dönemindeki Haçlı savaşına benziyor" dedikten sonra bize hangi söz düşer! Üç beş kişi kalsak da, bu oyunu bozmaya, kavgayı sürdürmeye devam edeceğiz. Çünkü bu coğrafyanın vicdanının sesi bu. Bölgemizde bir karış toprak parçasının işgali için olsa bile, uydurulan hiçbir gerekçeyi meşru görmeyeceğiz. Durduğumuz yer burası.
  (İbrahim Karagül - Yenişafak: 22.03.2011)

 

                                      
                                     Bir bomba ve... Şii dudağı mı daha hissiyatlıdır yoksa Sünni dudağımı ...?!

 

                                                               Şii kardeşlerime tavsiye...!
    Bugün İslam dünyasında şiddetlenen bu yalancı savaş Ali Şiası’yla Muhammedî Sünnîliğin savaşı değildir. Bu savaş, “Safevî Şiası”nın “Emevî Sünnîliği” ile savaşı olup Safevîler’in Osmanlılar’la savaşının ve bu iki düşman devletin siyasette dini kullanmalarının yansımasıdır. İkincisi, İslam ülkelerinin her yanında yeni yeni canlandırılan ve düzenli programlarla, düzenli işleyen bütçe, hesap, kitap ve taktiklerle icra edilen bu savaş, İslam-Siyonizm savaşından sonra ortaya çıkmıştır. Bu savaş, bütün halkın ve özellikle gerçek Ali Şiası ve Muhammedî Sünnîlik âlimlerinin düşüncesinde Müslümanların ortak dış tehlike karşısında birlik, beraberlik ve dayanışma fikri gündeme geldikten sonra gündeme gelmiştir. Plan, cephe gerisinde tefrika çıkarma planıdır. Bu, Müslümanların Siyonizm tehlikesinden gâfil kalmalarını sağlamanın en iyi yoludur. Amaç, Sünnî halkın, İslam’ın tehlikesi Şiîliktir, diye korkmasını sağlamak, Şiî halkı da, İslam’ın tehlikesi Sünnîliktir, diye korkutmaktır! Düşman için bundan daha iyi bir başarı olamaz. Öyle bir plan ortaya koyarlar ki karşı cephede düşmana saldırmak için aynı siperin içerisinde pusu kuran iki asker ansızın birbirinin canına kast eder ve beriki, “Kapıyı Hz. Fatıma’nın böğrüne vuran sendin.” diyerek arkadaşının yakasına yapışırken öteki de “Ömer’e şöyle böyle diyen sendin ha?” diye berikinin yakasına yapışarak bağırır. Bu iki kardeşin kopardığı yaygara ve İslam’ın ilk dönemindeki anlaşmazlıkları düzeltmek için çıkarılan kargaşa arasında biri kulak kesilse, ırmağın batı kıyısından zafer ve alay kahkahasını duyabilir.
 

                                                                         Sünni düşmanlIğI
  Sünniliğin ve Türklerin merkezde olmadığı bir yapı Ortadoğu sorunlarını çözemez. Çözmek yerine daha da düğümler ve karmaşık hale getirir. Zira İslam’ın Serüveni adlı kitabın yazarı Amerikalı Marshal G. S. Hodgson’ın da belirttiği gibi, İslam dünyasının merkezi anlayışı ve küresel duruşu Sünniliktir. Küresel siyasi aktörü ise Türklerdir. Bu ikisi birleşmedikçe ve terkip haline gelmedikçe Ortadoğu’nun sorunları çözülemez. Arap dünyasında rejimleri yıkan ve partileri aşan bir halk hareketi var. Bu halk hareketi kesinlikle bir cereyandır ve akımdır. Bu akımın içinde her türlü eğilim barınmaktadır. İleride siyasi olarak bu değişimin merkezinde değişen ve gelişen Türkiye olmalıdır. ABD’nin vuruşarak çekildiği bölgedeki boşluğu bu terkip doldurmalıdır. Sünni düşmanlığı ile Türk düşmanlığı sonuçta aynı istikamete dökülmekte ve aynı mecraya akmaktadır. Zira, Fatimileri yıkan ve Safevileri gerileten ve İslam birliğini siyasi ve fikri olarak büyük çapta temin eden Türk-Sünni (elbette Arap ve Kürtler de dahil olmak üzere) terkibi ve damarı olmuştur. Türklerin ve Sünniliğin merkezde olmadığı yani çoğunluğu temsil etmeyen yapılar ancak bölünmeyi ve dolayısıyla çekişmeyi artırır ve çileyi ve süreci uzatırlar. Tarih bunun en önemli tanığıdır. Bir müddet önce Lübnan’la alakalı bir kamuoyu yoklaması okumuştum. Buna göre Sünni kesimler arasında Hizbullah’ı tasvip edenlerin oranı yüzde 8’de kalırken Maruniler arasında bu oranın yüzde 20’ye çıktığını gördüm. Yani Hizbullah’ın en az popüler olduğu kesim Sünnilerdi. Doğrusu bu sonucu yorumlamakta zorlandım. Ama zamanla bunun nedenini anladım. Türkiye’de ve dışında bunu Sünnilerin Amerikan muhibbanlığına veya sempatizanlığına bağlayanlar olabilir. Lakin böyle olmadığı güneş kadar aşikar. Zira, Lübnan Sünnileri arasında yapılacak bir kamuoyu yoklaması ile Amerikan düşmanlığının diğer Sünni ülkelerdeki gibi yüksek olduğu ve tavan yaptığı görülecektir. Öyle ise Lübnanlı Sünniler hem ABD hem de Hizbullah’ı eşit şekilde karşılar. Neden acaba?
   Bunun nedeni karşı cephenin derin Sünni düşmanlığında yatmaktadır. Son Wikileaks belgeleri de bunu açıkça ortaya koymuştur. Lübnan’daki Amerikan Elçisi Jeffrey D. Feltman, Washington’a bir rapor yolluyor. 2007 yılına ait olan rapor bugünlerde Wikileaks belgeleri arasında yayınlanıyor. Raporun konusu Hizbullah’ın müttefiklerinden Michael Aoun’un Sünnilere karşı bakışı ve yaklaşımı. Sünnilere olan kin ve nefretinin Michael Aoun’u nasıl Hizbullah ile ittifaka yönlendirdiği ve ortak hale getirdiği belgede açıkça görülüyor. 6 Şubat 2006 tarihinde taraflar ortaklık zaptı imzalıyor. Böylece ortak Sünni düşmanlığı marjinal alandaki rakipleri bir araya getiriyor. Amerikan Elçisi Feltman’a, Michael Aoun’un bakışını aktaran ve hikaye eden Maruni bakanlardan Şarl Rızk oluyor. Michael Aoun’un Paris dönüşünden sonra Hizbullah ile siyasi ortaklığa gitmesinin hikayesi aynı zamanda Kerim Bakradoni’nin “Şok ve Devrim” kitabında da tafsilatlı bir şekilde anlatılıyor. ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ zemininden hareket eden Michael Aoun, Wikileaks raporuna göre Sünnileri ‘hayvanlar’ olarak nitelendiriyor. Aoun, ittifaka girdiği Şiileri ve Hizbullah’ı ‘Lübnan’ı (toprağı) seven Lübnanlılar’ olarak tanımlıyor. Aoun Hizbullah üzerinden Suriye rejimiyle ittifakını da şöyle gerekçelendiriyor: Çok hazzetmesem de Lübnan’ı Sünnilerden korumak ve onlara bırakmamak için Nuseyrilerle ittifaka gitmekten başka çarem yok.  Michael Aoun, Nasrallah ve kendisinin Suriye’nin ötesinde İran’ı yeğlediklerini söylüyor. Bunun üç nedeni var: Birincisi İranlılar Sünni değil. İkincisi Arapça bilmiyorlar. Üçüncüsü de, Lübnan sınırından çok uzaklar. Raporda en dikkat çekici husus, Beyrut’taki İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani ile Amerikan Büyükelçisi Jeffrey D. Feltman arasında zımni anlayış iklimidir. Aoun, Şeybani’den bizzat Amerikan-İran diyalogunun önemini duymuş ve bu ittifakın bir gün kendisini cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyacağına da inanmıştır. Aoun’a göre, Amerikan Elçisi Feltman da Sünni tehlikesinin farkındadır ve bu hususta Sünni kesimin düşmanlarını anlayışla karşılamaktadır
(Lübnan’da yayınlanan En Nahar gazetesi, Ahmet Ayyaş: Hulefau İran ve suku’t en nizam es Suri, 21 Mart, 2001/ http://www.elaph.com/ Web/NewsPapers/2011/5/656512.html?entry=homepagenewspapers). Ulusalcılar, Amerikancılar ve siyasi teşeyyü ve taraftarları hepsi Sünniliğin siyasi rolünden ürkmektedir. Zira hepsinin hesaplarını bozacak İslam dünyasının en büyük denklemi Sünniliktir. Bu mezhepçilik değil aksine uçların mezhepçiliğine karşı bir savunma düzeni ve halidir. Zira Sünnilik İslam dünyasının küresel gücü ve ortak bölenidir. Sünnilik çoğunluk olmasına rağmen her cephede savunmadadır. Bazı hesap kitap bilmez Sünniler ise kiminle aynı hendekte olduğunu bilmeyecek kadar habu gaflet içinde gözüküyorlar. (Mustafa Özcan,Yeni Akit:23.05.11)
 

                                                                       MEZHEP SAVAŞLARI

   Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, "Bazıları etkileri onyıllarca sürecek Sünni-Şii gerilimi etrafında bir soğuk savaş çıkarmaya eğilimliler. Bölgesel bir mezhep gerilimi bütün bölge için intihar olur." demişti. Bu uyarı yerindeydi, gerekliydi.  Ancak yazık ki, atı alan Üsküdar'ı geçmek üzere. Bölgenin tamamında giderek çatışma potansiyelleri aktif hale geliyor. Sadece mezhep müntesipleri arasında değil, farklı din ve etnik gruplar arasında da çatışmalar vuku buluyor. Suriye'deki rejim muhalifi gösteriler, Sünnilerin gözünde "Şii İran ve Nusayri Esed yönetimi"ni ötekileştirmeye doğru evrilirken; Bahreyn'de Şiiler kendilerini kanlı bir şekilde bastıran Suudiler ve Bahreyn emirliği şahsında Sünnileri sorumlu tutup "ötekileştiriyorlar". Birileri Suriye ve Irak'taki Sünnilere "Bakın sizin kanınızı İran'ın ve Şiilerin desteklediği Nusayriler döküyor" derken, Bahreynli ve Iraklı Şiilere de "Sizi Sünniler öldürüyor" propagandasını yapıyor. Tam bir fitne ortamının içine sürükleniyoruz.

   Bu nerede sona ereceği belirsiz kargaşa ortamında basiretleri bağlanmış görünen iki devlet ortaya çıkıyor: İran kendini bölgedeki Şiilerin ve hatta Nusayri, Zeydi ve Alevilerin referansı ve hamisi; Suudi Arabistan da Sünnilerin referansı ve hamisi görme eğilimine giriyor. İran-Suud çatışması mezhep çatışmasına dönüşüyor, diğer bölgelerdeki yönetimleri ve mezhep gruplarını taraf olmaya zorluyorlar.

   Mezhep çatışmalarının feci halde yorduğu iki ülke Pakistan ve Irak'tır. Aynı dinin koruyucu çatısı altında toplanması gereken Müslümanlar nahak yere ve dinlerinin büyük günah/kesin haram saydığı bir cürümü işleyip birbirlerinin kanını döküyorlar. Nisan 2011'de Irak Başbakanı Nuri el Maliki, 2006'da başlayan mezhep çatışmalarında 76 bin kişinin hayatını kaybettiğini, 14 bin kişinin kaybolduğunu açıklamıştı. Başka kaynaklar, bu sayının 100 binin üzerinde olduğunu söylüyor. El Maliki'ye göre bunun sebebi "Birilerinin işine geldiği gibi Irak'taki siyasi hayata karışması, belli mezheplere taraf çıkması"dır. Sadece mezhep çatışmaları değil, "din savaşları" ve etnik gruplar arasındaki çatışmalar da bölgeyi ateş denizine çevirmeye aday. Nüfus yapılarına göre, farklı din gruplarının bulunduğu her ülkede hiç beklenmedik din çatışmaları çıkabilir. Şimdilik en sıcak iki ülke Mısır ve Nijerya görünüyor. Lübnan her zaman potansiyel çatışma alanlarından biri; bu ülke hem din hem mezhep çatışmalarına açık alan durumunda.

   Bölge ülkelerinin takip ettiği politikalara, medyaları ve aydınlarının yaklaşımlarına bakıldığında din, mezhep ve etnik çatışmalar duracak gibi görünmüyor. Türkiye dahil her coğrafi bölgede görülebilir. Herkes kendi ülkesinin siyasetçilerini, yöneticilerini ve kanaat önderlerini daha sorumlu olmaya davet etmek durumunda. Bölge ülkelerinin din, mezhep ve etnik çatışmalarda taraf olmaları, çatışmaları kışkırtıp bundan kısa vadeli politik çıkar mülahazalarında bulunmaları, bizim de aynı yolu ve yöntemi kullanmamızın meşru gerekçesi olamaz. Esasında söz konusu çatışmalardan kimse uzun vadeli ve kalıcı fayda da elde edemez; aslolan Anadolu beylikler döneminde olduğu gibi, irili ufaklı beylerin küçük iktidar mülahazalarıyla birbirlerinin gırtlağına sarılması değil, basiret ve feraset sahibi Osman Bey gibi, ortak düşman Bizans üzerinde yoğunlaşmaktır. Mezhep ve etnik çatışmalarda taraf olup bundan ister harici/küresel güçler adına ister dahili/ulusal odaklar adına iktidar ve güç elde edeceğini umanlar, eninde sonunda hem hüsrana uğrayacak hem ülkelerini nahak yere kanlı çatışmaların içine sürükleyeceklerdir.

   Türkiye'nin bu konuda herkesten çok hassas, sorumlu, dikkatli ve basiretli tutumlar takınması gerekir. 30 yıldır 40 bin insanın hayatına mal olmuş bir etnik çatışma yaşıyoruz. Sünni-Alevi kışkırtmaları Çorum, Kahramanmaraş ve Sivas olaylarında can yakmıştır; yani Türkiye hem etnik hem mezhep fay hatları üzerinde olan riskli bir bölge. Giderek bölge politikası içinde "mezhep eksenli" tutum almaya zorlanıyoruz. Bu konuda mezhepçi politikalardan, dış politikayı "kişiselleştirmek"ten ve "sert demeç ve retorikler"den özenle kaçınmak lazım. ( Ali Bulaç: Zaman: 26.01.2012)

 

                                                                                           

                                                                                                  MEZHEP  TAASSUBU

Maalesef bugün kavmiyetçilik (milliyetçilik) ve mezhepçilik başlı başına bir sorun.. Bunun temelinde de cahillik yatıyor..Mezhepçiliğe gelince, maalesef her mezhep ve tarikat kendini İslam'ın mümkün olan tek doğru yorumu olarak görüyor ve ötekini tekfir ediyor. Onunla da kalmıyor, onu dışlıyor, tehdit olarak görüyor ve ona karşı adeta savaş açıyor..Selefilik aslında İslam'ı ayet ve hadis çerçevesinde bid'at ve hurafelerden arındırma çabasının ürünü değil miydi? Ya da Şia, Ehl-i Beyt aşkı ve bir katliamla sonuçlanan bir fitneye karşı duyulan öfkeyi ifade etmiyor muydu? Sufi geleneği, ihlas ve safiyeti, ahlaken yücelmeyi, feragat ve fedakarlık mektebi değil miydi? Ehli sünnet, sünnete tabiyeti yücelten bir yol değil miydi?İmam-ı Caferi Sadık, İmam-ı Azam'ın hem babalığı hem de hocası idi..Bugün özellikle bu 3 akım birbirini dışlıyor. Bu 3 akım arasında adeta örtülü bir savaş yaşanıyor.Bu arada şunu da görelim, gelenek ve aslında din olmayan şeyi dindarlık görüntüsü altında dinleştirme girişimlerine karşı çıkmamız gerekiyor.. Ya da Hz. Ali taraftarlığını, Sünni karşıtlığı ile temellendirmemek gerekiyor.. Dini batıl gelenek ve sapmalardan arındırma çabalarını, İslam toplumundaki medeni olan her ne varsa, dini tezyin eden ve kulluk için vesile arayışı içindeki gayretlerine karşı, hatta asırlarca süren İslam uygarlığının, tarihi mirasını yoketmeye varan bir kabalığın aracı kılmamak gerek.

Her mü'minin bir selefi, bir sufi, bir şii yanı mutlaka olmalı.

Fırka-ı naciye, kategorik bir sosyolojik kesimi ifade etmez bana göre. Bütün İslami akımlar içinde Kur'anî ölçülerde yaşayan, nebevi disipline sahip, verasetül enbiya karakterli herkesi kapsayan bir kesimi ifade eder. (Abdurrahman Dilipak: Yeni Akit : 20.08.2012)

 

 

                                                                               Milli Gazete 26 Haziran 2008

 
              İRAN'IN NUSAYRİ SURİYE ESAD REJİMİNE VE  SUNNİ- İHVAN MÜSLÜMANLARINI KATLETMESİNE DESTEK VERMESİ DAİR
  İran rejimi; Suriye rejiminin şah rejiminden farkı olmadığını biliyor olması gerekir. Sünni dünyada, Humeyni sempatizanlarının büyük bir bölümünün gözünde İran’ın Suriye’yi savunması devrimin ruhuna karşı yabancılaşmadır. İran'ın kaygıları açık: Hizbullah’ın korunması.. Hizbullah’ın bölgedeki varlığının korunması Kudüs’ün müdafası için büyük bir önem taşımaktadır. Evet, bu anlaşılır bir kaygı. Ancak bölgedeki Sünni Müslümanlara, Filistin halkına rağmen ve hatta onlara karşı bir Kudüs müdafası anlaşılır ve kabul edilebilir bir durum değildir.. Eğer gerçekten Kudüs’ün müdafası öncelikli endişe ise, bunun İslâm ümmetinin ortak endişesi olarak görülmesi ve Sünni-şii ittifakı ile bu mücadelenin verilmesi gerekir. İhvan’a karşı Nuseyri diktatörlüğüne arka çıkarak, Hizbullah müdafası anlaşılabilir, kabul edilebilir bir durum değildir. Ahmedinecad bunu İran halkına kolay kolay anlatamaz. Kaldı ki, Suriye olayında kendini gösteren Sünni-şii çatışması en çok İran’ı yalnızlaştırır ve yaralar. İsrail ve ABD’nin elini güçlendirir... ABD, İslâm dünyasına rağmen İran'a bir saldırı gerçekleştiremezdi. Ama şimdi İran, Sünni dünyayla restleşerek adeta kendi ayağına kurşun sıkıyor. İran yönetimi, Suriye’deki diktatörlük rejimine duyduğu güveni neden Sünni Suriye halkına duymaz. İnanın İhvan’ın İran rejimine yakınlığı, Esad rejiminin İran’a yakınlığından daha fazladır. İran rejimi ipleri daha fazla gerecek olursa içeriden ciddi tepkiler alması kaçınılmaz olacaktır.. İran’daki iç hesaplaşma, hem İran için, hem de İslâm dünyası için talihsiz bir gelişme olacaktır. İran’ın Esad rejimine sahip çıkması ne insanlığın hayrınadır, ne İslâmlığın. Ne Sünnilerin lehinedir bu durum, ne Şiiliğin.. İran için yanlışın neresinden dönülürse orası kardır. İran, Esad rejimini koruma adına bütün Arap yarımadasını ABD ve İngiltere’nin kucağına iterek ve İslâm dünyasını karşısına alarak, İran’ı İslâm dünyasında yalnızlaştırarak, Sünni dünyaya karşı Esad rejimi ve Rusya ile ittifak kurarak kime hizmet etmiş olabilir ki! Bu durumda sadece ABD ve İsrail kazanır. Kaldı ki, bu sürecin sonunda Esad’ın kazanma ihtimali %1 bile değil. ABD’yi bölgeye çağıran İhvan değil, Nuseyri cuntasına destek verenlerin anlaşılmaz tutumudur! Arkasına ABD’yi alarak İranlı kardeşine meydan okuyanla, arkasına Rusya’yı alarak Arap kardeşine meydan okuyan arasında ne fark var ki. Hani haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalimlere karşı olacaktık!
                                                                                                                                                                      (
Abdurrahman Dilipak - Yeni Akit  2012-02-06)

 

                                                                    İĞRENÇ HAKARET

  Bahreyn’de El Nur isimli özel okulun ana sınıfında okuyan dört yaşındaki Mısırlı Ömer Mahmud Emin Hattab, bir gün okuldan eve döndüğünde annesinin ayağının altını öper. Ömer’in annesi bu işe şaşırır; çünkü küçük çocuğun daha önce yaptığı bir şey değildir.Sebebini sorunca Bahreyn’de günlerdir konuşulan skandal ortaya çıkar.Şii kadın öğretmen, Mısırlı küçük çocuğa ismi “Ömer” olduğu için her gün arkadaşlarının gözü önünde zorla ayağının tabanını öptürmektedir.Şii öğretmenin küçük Ömer’e bunu bir kaç kez yaptırmadığı, aylarca aynı aşağılamayı sürdürdüğü anlaşılır.Olayın medyaya yansıması üzerine kadın öğretmen görevden alındı ve soruşturma açıldı.Bahreyn’de yaşanan bu skandalın yankıları sürerken Kuveytli Şiilerin önde gelen isimlerinden Hamed El Naqi, Twitter’daki hesabında Hz. Peygamber’e, Hz. Aişe’ye ve Hz. Osman’a ağır hakaretler içeren bir tweet yazdı. Bunun üzerine Kuveytliler sokaklara döküldü.El Naqi’nin yazdıkları Danimarka’da yayınlanan karikatürleri fersah fersah sollayacak iğrençlikte; o nedenle ne söylediğini burada aktarmam mükün değil.Yoğun tepkiler üzerine El Naqi’nin gözaltına alınması da Kuveytlilerin öfkesini dindirmeye yetmedi.Devlet Güvenlik binası önünde toplanan kalabalık Peygamber Efendimiz’e ve namusuna dil uzatan El Naqi’nin en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi.Ertesi gün de ünlü El İrade Meydanı’nda gösteri yapıldı.Peygamber Efendimiz’in kırmızı çizgi olduğu ve kesinlikle bu çizginin çiğnenmesine izin verilmemesi gerektiği ifade edildi.İğrenç bir dil ve üslupla Hz. Peygamber’e, Hz. Aişe’ye ve Hz. Osman’a hakaret eden Hamed El Naqi, önceleri hesabın sahte olduğunu ve tweetin kendisi tarafından yazılmadığını öne sürse de bu iddiası kısa sürede çürütüldü.Gözaltına alındıktan sonra yapılan ilk sorgulamada suçunu itiraf etti.Kuveyt’te şimdi Hamed El Naqi’nin cezasının ne olacağı tartışılıyor.Ülke yasalarına göre yapılan hakaretin cezası en fazla bir yıl hapis ve bir miktar para cezası.Kanunun öngördüğü cezayı az bulan Kuveytliler ise şu soruyu soruyor:“Hamed El Naqi, aynı şeyleri Peygamber Efendimiz için değil de Kuveyt Emiri için yazsaydı acaba cezası ne olurdu?”  Dün bu yazıyı yazdığım saatlerde Kuveyt Parlamentosu’nun Peygamber Efendimiz’e hakarete idam cezası getirecek yasa tasarısını görüşmesi bekleniyordu. Bahreyn’deki Şiiler, ismi “Ömer” olduğu için öğrencisine aylarca ayağının altını öptüren kadın öğretmenin görevden uzaklaştırılmasının “haksızlık” ve Şii öğretmenin “mazlum” olduğunu söylüyor. Kuveytli Şiiler ise Peygamber Efendimiz, Hz. Aişe ve Hz. Osman için aşağılık ifadeler kullanan Hamed El Naqi’yi adaletin elinden kaçırmanın derdinde. Bahreyn’deki kadın öğretmene o işi yaptırtan veya Kuveyt’teki Şii aktiviste o sözleri yazdırtan Siyonistler değil…Bu kadar çok nefret, kin ve garez ile bölge nereye gidecek? Kafaları kuma gömüp görmemiş ve duymamış rolü oynamaktansa asıl bu soru üzerinde kafa yormalı…  ( İsmail YAŞA: Milat: 30 Mart 2012 )  
 
Yazıya yapılan okuyucu yorumu: B
iz ümmetin kardeşliği ve vahdeti adına hasta şizofren bireylerin kendi mezheplerinin dahi men ettiği bir davranışı haber konusu yapmakla, bu insanlardan ne ferkımız kaldığını ciddi olarak kendimize sormalıyız. Bu gün islama dünyasında şii-sünni karşıtlığını kaşımak, bu kitlelerin cahil hasta bireylerinin bazı davranışlarını genellemek, islam ümmetinin ilahi hedeflerine, bütün gelecek umutlarına, zafer, barış, özgürlük ve insanca yaşama azimlerine darbe vuracağı gibi, ümmeti iç çatışmalarla yıllar yılı küfrün hizmetine mahkum edecektir. Nitekim pusuya yatmış, nerde müslümanların vahdetini baltalayacak bir haber varsa, bir tek o haberi kovalayan o kadar çok art niyetli hatta vazifeli insan var ki.. Sizin bu gazetede yazan bir müslüman olarak sorumluluk sahibi bir mümin olarak yazdıklarınızın biz müslümanlara hayır mı zarar ve fitne mi taşıdığını düşünmeniz gerekiyor. Bize de size de yazıktır. Bakın ırakta bir birimizi öldürüyoruz. İslamın gücü ve kaynakları ile kendi kanımızı döküyoruz. Bunu bahreyne kuveyte taşımak kime ne hayır getirir.

 
 

                                                                  Selaheddin'i beklerken
 
Moritanya asıllı Muhammed Muhtar eş Şankıtî'nin "Haçlı Seferlerinin Sünni-Şii İlişkilerine Etkisi" konulu doktora tezi Katar'da kabul edildi...1071'de Alparslan'ın Anadolu'yu fethi, Haçlı seferlerinin yönünü Anadolu'ya çevirdi. 1095-1291 arası iki yüz yıl boyunca Türkler Haçlılara karşı savaştılar. Şiilerin zorlandığı yerlerde, Sünnilerin yardımıyla Haçlıları püskürttüler. Bu daha sonra hem Osman Bey'in hem Selaheddin Eyyubi'nin temel politikasını tayin eden parametre olacaktı. Şankıtî'ye göre mezhep çatışması, Selefi söylemin baskın gelmesi ile çağdaş Sünni kültürde gözlenen "Hanbelileşme"den, Şii kültürde İran Devrimi'nin ortaya çıkardığı patlayıcı siyasi hareketler aracılığıyla görülen "İsmailileşme"den ve tarihi okumada mutlak yayılmacı görüşün baskın gelmesinden kaynaklanmaktadır. Dış tehdit söz konusu olduğunda iki mezhep müntesipleri hep işbirliği içinde olagelmişlerdir.

  Şankıtî, tezinin "Birlik Hissi: Sünniler ve İmamiye Şiası Haçlılara Karşı" başlıklı üçüncü bölümünde Ehli Sünnet ve İmamiye Şiası'nın, bugün yaygınlaştırılan mezhepçi söylemin aksine Haçlılara karşı tek bir safta savaştığını açıklıyor ve Trablus örneğini getirerek şöyle diyor: "İmamiyye Şiası'ndan emir Fahru'l Mülk İbn-i Ammar, Haçlıların Trablus'u 7 yıl kuşatmasına Şam ve Humus'taki Sünni liderlerin desteği ile karşı koydu."  Halep örneğinde de yine İmamiyye anlayışa sahip bir kadı olan Ebu'l Fadıl Bin Haşşab'ın Mardin'den Sünni bir orduyu Haçlı güçlerine karşı Sermada Çatışması'na götürdüğüne dikkat çekiyor: "Şam ve Humus Sünnileri Askalan Şiileriyle bir olarak Haçlılara karşı birden çok savaşa girmiştir. Ayrıca Selahattin Eyyubi'nin Halep ve Şam'daki İmamiye Şiası ile güçlü ilişkileri vardı. Öyle ki bu güçlü ilişki, Şii tarihçi İbn Ebu Tay'ın Selahattin Eyyubi'nin hayatını yazan ilk kişi olması sonucunu doğurmuştur."

  Tarihte, Sünni-Şii ayrımının pek işe yaramadığı anlaşıldığında birlik ve ittifak kuruldu, bu sayede Haçlılar bölgeden çıkartıldı. Bunun aktüel örneği bugün İslam dünyasının geniş kapsamlı bir işgal ve hegemonik baskı altında olmasıdır. Türkler, Araplar, Kürtler, Farslar vd.; Sünniler ve Şiiler arasında ittifak kurulmadıkça bu zillet hali devam edecektir.

  Mezhep ve etnik çatışmalar güç kaybına yol açar. İslam dünyası Sünni ve Şii iki ana kutba bölünürse, bu bizim felaketimiz olur. Oysa gerek Türklerin Haçlı savaşlarında gösterdikleri dirayet, gerekse Osman Bey'in Bizans politikası ve Selaheddin Eyyubi'nin Şiileri ve Sünnileri İslam ortak paydasında toplayıp asıl hedefi Kudüs olarak belirlemesi, bugün de çıkış yolunun "İslam ortak paydası"nda ve "İslam birliği"nde (İttihad-ı anasır-ı İslam) yattığını göstermektedir. İran Şiiliği, Mısır ve Suudiler Sünniliği, Türkiye laikliği bayraklaştırırsa hepsi kaybeder.

  Selaheddin laik değildi, Alparslan gibi Haçlı komutana saygı gösterdi; Kudüs'ün fethinden sonra Yahudi ve Hıristiyanların din ve vicdan özgürlüklerini gözü gibi korudu. Sünniliği ve Şiiliği "İslam ve ümmetin vahdeti" bayrağı altında topladı; bu bayrağın dalgalandığı Daru'l İslam'da Allah'ın "aziz (üstün ve izzetli)" isminin tecellisine hizmet etti. Bugün de İslam dünyası Alparslanları, Osman Beyleri, Selaheddinleri bekliyor. (Ali Bulaç: Zaman. 06 Şubat 2012)


 

                                                               Sünni Şii ihtilafI: Konular

Sünni Şii çatışması büyük ölçüde "tarihî ve aktüel siyasî sebepler"e dayanmaktadır.Bunun "uluslararası ve bölgesel boyutu"nu 19 Nisan, kendi bağlamındaki aktüel ve tarihî boyutunu 21 ve 23 Nisan tarihli yazılarımızda göstermeye çalıştık. Ancak çatışma potansiyeli sadece haricî kışkırtma veya salt siyasî sebeplerden kaynaklanmıyor, bunu geriden besleyen "kelam, fıkıh, hadis ve usule ilişkin sebepler" de var. Geniş kamuoyu bununla yakından ilgili olmasa da, mezhepler arasında yakınlaşmayı ("telfik" değil, "takrib"i) savunanlar asıl bu zeminde bir anlayış birliği ve diyalog sağlanmadıkça çatışma potansiyelinin her zaman aktif hale gelip Müslümanların siyasî ve sosyal birliğini tehdit edebileceğine dikkat çekiyorlar. Metin okumalarından ve kişisel gözlemlerimden edindiğim kanaat şu ki, "siyaset ve siyasetçilerin ihtirasları" -aksi beyanlarına rağmen- mezhepler arası yorum ve içtihat farklılıklarını çatışmaya dönüştürmek ister; mezhepler arası kelam, fıkıh, hadis ve usule ilişkin görüş ayrılıklarını ellerinden geldiği kadar canlı tutup bundan istifade etmeye çalışırlar. Mezhepler arası farklılıklar, usul dairesi içinde kaldığı müddetçe "görüş, yorum, tefsir veya içtihat farkı" olarak algılanır, siyasetçilerin aktüel dolaşımına girdiği andan itibaren çatışma potansiyeli yüksek "ihtilaflar"a dönüşür. Siyasetçiler, ihtilafı besleyen en önemli argüman ortadan kaldırıldığında, -mesela "mezhepler bir araya gelsin" teklifi gündeme geldiğinde- olmadık şartları öne sürmeye başlarlar. Zımnen karşı teklifleri "sen mezhebinden vazgeç, siyasî özerkliğin olmasın, tümüyle bana itaat et!" şeklinde belirginleşir, bu ise değil birleşme ve yakınlaşmayı, siyasetçinin en çok sevdiği çatışmaya yeni bir besin kaynağı sağlar. Burada İslamî disiplinler alanındaki yorum ve içtihat ayrılıklarının sakin bir şekilde masaya yatırılması; a) temel ayrılık noktaları, b) uzlaşılabilecek hususlar, c) ittifak edilecek konuların dikkatli bir biçimde tespit ve tayini, çatışmaların meşruiyet zeminini yok etmesi bakımından önemlidir. Bu konuda sorumluluk sahibi ilim adamlarına, konuya vukufiyeti olan hocalara ve yazarlara büyük sorumluluklar düşmektedir. Sünni-Şii ihtilafında kelamî ve fıkhî konular söz konusudur. Belirtmek gerekir ki, iman'ın esasları (Allah'ın birliği-tevhid, ahiret, risalet, mebde' ve mead), İslam'ın şartları ve zarurat-ı diniyye konularında herhangi bir ihtilaf yoktur. Her iki mezhep mensubu da ehl-i kıble'dir. Bunlar esasında Sünni ve Şii mezhepleri arasında "asgari müşterekler"in değil, "azami müşterekler"in olduğunu gösterir. Kelam çerçevesinde ihtilaf sayılabilecek konular "vesayet, rec'at ve mehdinin gaybubeti ve zuhuru" gibi meselelerde belirginleşen görüş ayrılıklarıdır. Fıkıh alanındaki ihtilaflar, mahiyetleri itibarıyla Sünni dört fıkıh mezhebi arasındaki ihtilaflar hükmündedirler. Herkes kendi mezhebine göre amel ederek ibadetlerine, muamelat ve ukubat işlerine tabi olmakta hürdür, kimsenin bir başkasının mezhebine göre amel etmesi gerekmez. Mamafih kurum olarak El Ezher ve Mahmut Şeltut gibi âlimler, üç talakın bir talak hükmünde olduğu Ca'feri içtihadını Mısır Aile Hukuku'na dâhil etmek suretiyle duruma göre Ca'feri fıkhından da istifade edilebileceğini söylemişlerdir. "Takribu'l-Mezahib"in önemli şahsiyetlerinden Şeyh Şeltut şöyle demiştir: "Ben bazı meselelerde Ca'feri fıkhına göre fetva verdim." Ayetullah Muhammed Şihabuddin de özellikle İslam Devrimi'nden sonra pratik sorunların çözümünde zaman zaman tıkanan Şii fıkhının iş görebilmesi için Hanefi ve Maliki usullerinden yararlanılması gerektiğini söylemiştir. Asıl büyük sorun hadis, hadis rivayetleri ve rivayet zincirinde yer alan ravilerde ve rivayetlerin kritiğinde, kısaca takip edilen usullerde ortaya çıkmaktadır.

Mezhepler arası ihtilafları üç ana kategoride toplayabileceğimizi düşünüyorum:

1) Tarihin kendiliğinden çözdüğü, hükmü ortadan kalkmış ihtilaflar,
2) El'an devam etmekte olan görüş ayrılıkları.
3) Zamanı gelince ortak çözüm aranıp anlayış birliği sağlanacak ihtilaflar.
( Ali Bulaç, Zaman : 26 Nisan 2012 )  Yazı serisinin tamamı >>>


 

                                                                           ÇÖZÜM ÖNERİSİ
   Amerikan işgali altındaki Irak’ta, son günlerde, mezhebi ve kavmi çatışmaları yeniden alevlendirme amaçlı provokatif saldırılarda artış görülüyor.Hedeflenenler kim olursa olsun, faillerin kimliğine dair açıklama yapılsa bile mutlaka eylemlerin reddedilmesi ve fitnenin kökleşmesinin önüne geçilmesi için aktif adımlar atılması gerekir. Sivil toplum kuruluşlarına ve siyasi oluşumlara çağrı yaparak, Irak’ta icra edilmesine çalışılan planın önüne geçebilecek ilim adamlarıyla, farklı mezheplerin ve etnik unsurların ileri gelenleriyle görüşülmesini, onların fitnenin önüne geçebilecek açıklamalar yapmalarının sağlanmasını. Tekfirciliğin önlenmesini,  Kendileri için muayyen bir inanç dairesi çizen bu akımların mensupları o dairenin dışında gördükleri herkesi tekfir ediyorlar

   Irak’ta bulunan Şii gruplara da, Saddam zamanında gördükleri zulmün intikamını almak için, suçlu gördükleri sivillere saldırıp öldürmeleri yerine, bunlar hakkında suç duyurusunda bulunarak Irak mahkemelerinde yargılanmalarını sağlamaları tavsiye edilmelidir. Ayrıca Saddam döneminin intikamını alma çabalarının bazıları nezdinde sadece suçlu görülenleri değil, onlarla aynı kategoriye soktuklarının tümünü kapsayacak şekilde geniş tutulduğu gerçeğini de görmek ve bu yanlış anlayışın önüne geçmek için aktif rol oynamak gerekiyor.

     Unutmayalım;  MÜSLÜMANLARI SİSTEMATİK KATLEDİLİYORLAR, TARİHİ İHTİLAFLAR KÖRÜKLENİYOR, YOKSA ÇIKARILIYOR, IRK-MEZHEP-İDEOLOJİK AYRILIKLAR ÖN PLANA ÇIKARILIP ÜMMET BÖLÜNÜP SONRA TEK TEK YOK EDİLİYOR, ÖLDÜRÜLÜYOR. EMPERYALİSTLER YÜZ YILDIR PLANLI BİR  ŞEKİLDE BİZİ BİRBİRİMİZE KIRDIRIYOR. OYUNU BİLELİM, GÖRELİM, DÜŞMEYELİM! 

        
      RABBİM  KÜRT, TÜRK, ARAP,...SUNNİ, Şİİ,...TÜM  MÜSLÜMANLARIN GÖZÜNÜ BİR AN ÖNCE AÇSIN, ÂMİN!
                                       YOKSA BİR KAPANACAK GÖZLER , CEHENNEMDE AÇILACAK...TOPLUCA...!