Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
   Dünyada Müslüman olanlardan bazıları

                                            Dünyadan Müslüman olanlardan bazıları

 

           

 

                                                                  İslam kılıç zoruyla mı yayıldı?

Endonezya, Malezya dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkelerdendir. Müslüman orduların tek bir askeri sefer yapılmadığı bu ülkeler nasıl Müslüman olmuştur. Ya yüzlerce yıl İslam ile yönetilen İspanya, balkanlar, Anadolu’daki Hıristiyan, Yahudi, Yezidiler neden ‘zorla’ Müslüman yapılmadı? 
İngiliz müstemleke memuru Sir Thomas Arnold, kitabında (The Preaching of Islam; Abdulhakim Murad, Geçmişe Duyulan Özlem Olarak Hidayet: Büyük Misakın Uzantısı, Köprü, S. 91) şu samimi itirafta bulunur: “İslam en büyük insan kazanımlarını siyasal gücünün en zayıf olduğu zaman ve mekânlarda gerçekleştirmiş olduğuna inananlardanım.” Devamı, İslam barış dinidir .

Bu da ilginç bir birlikteliği savunan ( Türk sol’undan) Gökçe Fırat’tan alıntı: ” İslam kılıçla mı kalemle mi yayıldı? : İslamiyet,Hıristiyanlığın egemen olduğu bir çağda ve bölgede ortaya çıktı ve yayıldı. İslam’ın gelişmesi için en önemli etken sanıldığının aksine İslam orduları değildi. Çünkü İslam büyük bir baskı altında, savunma dini olarak gelişti. Arap kabilelerinin kuşatması altındaki İslam, inananların vicdanına, inancına dayanarak direndi. Bu direniş ve geleceğe uzanabilmek için tek bir şeye dayanacaktı: Allah’ın emrini yani Kuran’ı ezberleyecek gönüllüler bulmak. Nitekim İslam’ın gelişmesi için Kuran ezberleyecek insanlara, sonrasında ise bunu yayacak, propagandasını yapacak insanlara ve en sonunda da bunu yazacak ve çoğaltacak insanlara ihtiyaç vardı. Dolayısıyla İslam, bir kılıç ordusu ile değil kalem ve gönül ordusu ile yayılmaya başladı.” (Gökçe Fırat, Türk Solu, Din ile bilim çatışır mı?)  Devamı, İslam kılıç zoru ile yayılmadı adlı yazımızda!

.

              Ateist bir diğer iddia, Müslüman ülkede doğmasak Müslüman olmazdık, el-cevap!

     islaminyayilisi-1-2-3-4

                              Papaz, Haham, Misyoner, rahibe iken Müslüman olanlardan bazıları

musa-bangura3536

papazmuslumanoldu-2-4

 

 

                                                                    Müslüman olanlara örnekler

muslumanolanlar-2-4

 musluman-oldular-1-5

kilise-muzigi-sanatcisi-musluman-oldu-1

nasil-musluman-oldu-3

 muslolanlar-1-2-3-4-1

musolan3

2muslumanolanlar-1-2-3-9

muslmnoldu-8

 musluman-olanlar-2015-1-1

 

.

.

Bunlarda, "Kuran okudum ve ateist oldum" diyenlere gelsin!

 

muslumanolan-1-7

muslumanolanlar-1-2-3-9

 

kuranokuduvemuslumanoldu-4

.

             Devam 

 

 

               Rusya’nın Diyanet İşleri Başkanı Polosin, bütün Rus medyasının önünde şöyle diyor:

“Kamuoyunda şehadet ederim ki ben Ortodoks Kilisesi’nin ne papazı ne de müridiyim… Eşhedüenlailaheillallah…”
Düşünsenize Türk Diyanet İşleri Başkanı Hıristiyan olduğunu açıklasa, kıyamet kopar değil mi? Hele Ortodoksluğun kalesi komşumuz Rusya’da nasıl yankılanır kim bilir? Dünya bile çalkalanır değil mi? Ancak 1999 yılında, Rusya Ortodoks Patrikliğinin Kamu Dernekleri ve Dini Örgütleri İlişkiler Komitesi Başkanı ve Yüksek Sovyet Vicdan Özgürlüğü Komitesi Başkanı ve Rus Federasyonu Temsilciler Meclisi DUMA’da milletvekili de olan Başpiskopos Viaçeslav Polosin’in (bizim Diyanet İşleri Başkanlığı’na tekabül ediyor) Müslüman olması, nedense Türkiye’de hiç kimse tarafından duyulmadı.Polosin, Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesi, Zagorsk Dini Mektebi ve Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Akademi mezunu aynı zamanda.Neyse! Rusya’nın Diyanet İşleri Başkanı Müslümanlığı seçiyor ama ne seçiş. Sahne şöyle; Başpiskopos Polosin, bütün yazılı ve görsel basının karşısında şu müthiş açıklamayı yapıyor: “Kamuoyunda şehadet ederim ki ben kitaplı dinlerin Hazreti İbrahim”den başlamak üzere tüm peygamberlerinin yüce geleneği olan hakiki imanın takipçisi olarak, tek doğru dine şahitlik ettim ve Ortodoks Kilisesi’nin ne papazı ne de müridiyim… Sosyal hayatımı da inançlarım doğrultusunda şekillendirmeye karar verdim…
Eşhedüenlâilaheillallah…”
Nasıl? Etkileyici, şok edici, dehşete düşürücü, anarşist, aykırı, sinematoğrafik, agresif ve tek kelimeyle müthiş bir sahne değil mi? Olay, bütün Ortodoks ve Slav camiasını derinden sarsıyor. Patrikhane, meselenin üstünü örtmek için bin dereden su getiriyor ama Türkiye’de hiç kimsenin haberi yok! Ben bu müthiş haberi, Alev Alatlı’nın, “Gogol’un izinde- Aydınlanma değil, merhamet” isimli kitabında okuyunca, önce ‘kurgusaldır zahir’ diye geçiştirdim. Böylesi bir olayın duyulmamasının imkansızlığını düşündüm ama içime kurt da düşmedi değil. Biraz araştırınca yanıldığımı anladım. Olay gerçek ve dünya medyasını resmen sallamış. Ama biz ‘enforme’ edilmemişiz. Öyle ki internet ortamında bile konuyla ilgili Türkçe yazılmış bilgi yok gibi.Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra başına gelebilecek tehlikeler hakkında ne düşündüğü sorulduğunda şöyle yanıtlıyor:

“Hepimiz faniyiz, önünde sonunda bu dünyadan ayrılacağız. İnsanoğlunun vehimlerine itaat etmektense, Hakikat’e teslim olmuş olarak gitmek daha iyi!”

Polosin, “İslâm Hakkında Bütün Bilgiler” isimli on beş günlük gazetenin editörlüğünü yürütüyor halen. “Monoteist Felsefeye Giriş” kitabı, Mukayeseli Dinler Tarihi dersi için yardımcı ders kitabı olarak kabul edilen Ali Polosin, Müslümanların, Rus Ortodoks Kilisesi ile diyalog tecrübeleri gerçekleştirip içki ve uyuşturucu ile mücadele konusunda ortak çalışmalar yürütmesinin yanı sıra, aile değerlerini koruma hususunda da müşterek bir proje hazırlıyor.Eşinin de Müslüman olduğunu açıklayan, Viaçeslav isminden ‘sıkılan’ ve Hicaz’a da giden Hacı Ali Polosin, Rus steplerinin son Müslümanı…

 


                                                İslâm’ı Seçen Ortodoks Papaz

                                                   POLOSIN SERGHEYEVICH

 1956 yılında Moskova’da doğdum. Dinsiz bir ailede yetişmeme rağmen, hayatımın hatırlayabildiğim çok erken dönemlerinden itibaren Tanrı’ya yürekten inanan biri olduğumu söyleyebilirim. Tanrı kavramı benim için bir bilinmezdi belki ancak, O’nun her şeye gücü yeten ve kendisine sığınanlara her an yardım etmeye hazır bir Tanrı olduğunu düşünüyordum. Gençlik yıllarımda yüz yüze geldiğim çeşitli zorluklar, benim hayat karşısında ancak bir noktaya kadar güç yetirebileceğimi anlamamı sağladı. Bundan sonra tüm kalbimle Tanrı’ya yöneldim ve her şey daha iyi olmaya başladı.Aslında bu süreç doğal olarak gelişti ve Tanrı gerçeğini öğrenmek amacıyla Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okumaya karar verdim. Sosyoloji alanında Max Weber’in Kapitalizmim Ruhu teorisinin Eleştirisi adlı bir çalışmam oldu. Bu çalışmamda Protestan reform hareketinin piyasa ekonomisinin gelişmesine etkilerini irdelemeye çalıştım. İşte bu yıllarda ilk kez Kitab-ı Mukaddes’i okuma fırsatım oldu.Ne yazık ki bu okumalarım bende çelişkili bir izlenim bıraktı. Aslında kutsal kitabın bazı kısımları gerçekten Tanrı vahyi gibi görünüyordu, ancak Tanrı’ya atfedilen bazı kısımlarda insanlığın çoğunluğunu yok etmeye yönelik bir istekten bahsedilmesi veya “Tanrı’nın eli,” “Tanrı’nın vücudu” ve “Tanrı’nın nesli” vesaire gibi ifadelerin yer alması, çelişkili bir durumdu. Fakat 1970’ler Moskova’sında komünist ideoloji karşısında tek alternatif Rus Ortodoks Kilisesi idi. Bu nedenle on dokuz yaşında bir genç olarak Ortodoks Katedrali’ne ilk kez geldiğimde eski bir geleneği keşfettiğimi düşünmüş ve Tanrı’yı öven Hıristiyan ilahilerinin güzelliğinden çok etkilenmiştim. O anda daha derin ve kapsamlı bir ilahiyat bilgisi almam gerektiğine karar vermiştim. Bu düşüncelerle İlahiyat Fakültesine başladım. Aslında belirli bir dini, bilinçli olarak tercih etmek durumunda değildim. Çünkü Ortodoksluğu kendisiyle mukayese edebileceğim başka bir dinin varlığı söz konusu değildi. Öncelikle Tanrı’yı reddeden yanlış bir anlayışa karşı önceden belirlenmiş kesin bir karar almış olmam önemliydi. O sırada mevcut bulunan tek dini müesseseye böylece adım atmış oluyordum. Hıristiyanlık’ın temel esaslarını öğrendikten sonra 1983’te rahip oldum. Bulunduğum mevki Tanrı tanımazlık karşısında manevi ve entelektüel mücadeleyi temsil ediyordu. Bu nedenle de kendimi Tanrı’nın bir savaşçısı olarak görüyordum. Fakat ne yazık ki resmen göreve başladığımda ruhsal ve entelektüel görevlerimi yapmak yerine çoğunlukla bâtıl inançları olan insanların istedikleri bir takım ritüelleri yürütmek zorunluluğu ile karşı karşıya kaldım. Bu gibi ritüellerin aslında putpereslik döneminde yapılanlardan anlamca pek farklı olmadıklarını bildiğim halde, bunlardan kaçamadım ve Hıristiyan dini uygulamalarının bir parçası hâline geldim. Bu hâlim ister istemez şahsî inancımla kamusal görevim arasında bir zıtlık meydana getirmişti.1983 – 1985 yılları arasında Orta Asya’da çalıştım. Duşanbe şehrindeki görevim sırasında amirlerimce emre itaatsizlik sebebiyle bölgeden uzaklaştırıldım. Burada ilk kez Müslümanlarla karşılaşmıştım ve İslâm kelimesine bir şekilde ilgi duyar olmuştum. Başımdan geçen ilginç bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Bir keresinde iyi giyimli bir Tacik ihtiyar, kiliseme geldi. İnsanlar onun aslında gizli bir şeyh (ermiş ) olduğuna inanıyorlardı. Kısa bir konuşmadan sonra birdenbire “Sen Müslüman gözlere sahipsin Müslüman olmak senin kaderin!” deyiverdi. Bunlar ne kadar şaşırtıcı ifadelerdi. Bir Ortodoks kilisesinde, bir Ortodoks rahibine söylenen bu sözlere karşı gelmem veya direnç göstermem beklenirdi. Ama hiçbir tepkide bulunmadım. Yaşlı zâtın sözleri âdeta yüreğime işlemişti.1988 – 1990 yıllarında ateizmle mücadele artık geçmişin bir meselesi hâline gelmişti. Ortodoks Kilisesi ise daha çok yeni ek binaların yapımı, eğitim alanında daha kâr getiren kural ve düzenlemelerin yapılması gibi işlere öncelik tanır olmuştu. Artık kendimi Tanrı’nın bir savaşçısıymışım gibi hissetmiyordum. Aksine kendisinden sadece sihirli, büyülü törenleri düzenlemesi beklenen bir çeşit resmi sihirbaz veya büyücü konumunda gibiydim. Beni son derece rahatsız eden bu durum nedeniyle 1991’de kilise personelinden ayrıldım.Kilise törenlerinin gerçek inançla ne şekilde örtüştüğünün teolojik bir açıklamasını bulurum düşüncesiyle kilise tarihi, kilise hizmetleri tarihi ve teoloji tarihi gibi ilk dönem Hıristiyan kaynakları üzerinde çalışmaya karar verdim. Bu konularda yaptığım kapsamlı çalışmalar, beni, içerisinde çok miktarda eski putperest ibadet anlayışından alıntılar bulunan Roma Bizans kilise hizmetlerine şüphe ile bakma noktasına getirdi. Bunu anladıktan sonra 1995 yılında tamamen kilise görevinden ayrıldım.Hz. İsa’ya atfedilen ulûhiyet, tek ve bir Tanrı inancını anlamayı ne kadar zorlaştırıyordu. Oysa bu son derece basit ve net bir prensipti. O zamanlar İslâm gerçeğini tam olarak bilmiyordum. Çünkü elimde bulunan Krachkovski’nin Rusça Kur’an meali yanlışlarla doluydu. Daha sonra Kur’an hakkında genel bir bilgi ve İslâm’ın Hz. İsa yorumu ile zenginleştirilmiş olan Porokhovaya’nın açıklamalı mealini okuduğumda İslâm’a dair bütün şüphe ve tereddütlerim sona erdi. Esirgeyen ve Bağışlayan Allah bu yolda ilerlemem için bana güç verdi ve sonunda eşimle birlikte Tek bir Allah’a inandığımızı kamuoyuna açıkladık. Zaten son nebi Hz. Muhammed (SAV) tüm insanların İslâm üzere doğduklarını bildirmiyor mu? Bizler de yetiştirilme tarzımız nedeniyle fıtratımızdan bir süre uzak yaşamıştık. Ama sonuçta Allah’ın yardımıyla doğru yola eriştirilmiştik.

  (Afganistan’daki Taliban, İngiliz gazeteci Yuanne Didldle’i kaçırmış ve İslâm’ı öğreneceğine söz vermesi üzerine serbest bırakmıştı. İki taraf da sözünü tuttu. Bu hanım gazeteci de İslâm’ı öğrendi ve müslüman oldu. Turkuaz’dan Ebru Ateş’in, Didldle ile yaptığı röportajı sunuyoruz:

–Taliban tarafından kaçırıldıktan sonra müslümanlığı seçtiniz, bu dönüşün hikâyesini anlatır mısınız?
–Taliban tarafından kaçırıldığımda büyük haberlere imza atan bir gazeteciydim. Ancak o zaman utanç verici şekilde kendim gazetelere manşet oldum. Taliban’a söz verdim: “Eğer beni serbest bırakırsanız Kur’ân’ı okuyacağım. İslâm’ı araştıracağım.” Onlar sözünü tuttu, beni bıraktı. Ben de tuttum. Söz sözdür diye düşündüm ve Kur’ân’ı okumaya başladım. Tamamen akademik bir çalışmaydı. Mânevî bir yolculuğa çıkmak gibi bir niyetim yoktu başlangıçta. –Kur’ân sizi nasıl etkiledi? –Nefes kesiciydi. Kur’ân sanki bir yaşam kılavuzu. Okuduğum her şeyden çok etkilendim. Özellikle kadın haklarından. Çünkü bize hep müslüman kadınların baskı altında olduğu anlatılırdı. Ancak Kur’ân diyor ki; biz kadınlar mânevî olarak erkeklere eşitiz. Eğitim hakkı konusunda da eşitiz. Biz kadınlar çocuk doğurma özelliğinden dolayı İslâm’da yüceltiliyoruz. Cennetin annelerin ayağının altında olduğu söyleniyor. İslâm’ı ilk kabul eden bir kadındı. İslâm’ın ilk şehidi de bir kadındı. Batı’da süslü magazin dergilerinde bize sunulan fikir şuydu; uzun boylu ve güzel vücutlu olmazsan beğenilmez, istenmezsin. Halbuki İslâm dininde kişiliğinle ön plâna çıkıyorsun. Erkeklerden aşağı değiliz, onlara eşitiz. Meselâ boşanma, meselâ miras hakkı. Bu haklar Batılı kadına daha 100 yıl önce tanınmaya başlandı. Halbuki bu haklar Kur’ân’da asırlar önce yazılıydı. Hollywood yıldızları şimdilerde bir ordu dolusu avukatla evlilik öncesi mal paylaşımı yapıyor. Bu paylaşım, binlerce yıldır müslüman evlilikleri öncesinde yapılıyor. Bu yeni bir şey değil. Bence Hollywood avukatları Kur’ân’dan ilham alıyor. –İslâm’ı seçmenize aileniz nasıl tepki verdi? –Karışık tepkiler aldım. Komşusu müslüman olan kız kardeşim, müslümanların nasıl insanlar olduğunu gördüğü için, müslüman oluşuma tepki vermedi. Ancak diğer kız kardeşimin hiç müslüman tanıdığı yok. Bu yüzden kendimi, Tel Aviv’de patlatacağımı düşündü. Annem Hıristiyanlık’a dönmemi istedi. Ona, Hristiyanlık’ın aslında İslâm’a çok yakın olduğunu söyledim. Bana bir Arap dinine mensup olmak istemediğini söyledi. Ben de ona, ‘Hz. İsa’nın nereden geldiğini sanıyorsun anne, Manchester’dan mı?’ diye sordum. Durdu ve düşündü. Ve fark etti ki Hıristiyanlık’ın kökleri de Ortadoğu’da… Hikâyemi dinleyip şehadet getiren çok insan oldu. Annemin de müslüman olmasını çok isterim. –Peki Taliban sizi esir almasaydı, yine müslüman olur muydunuz? –Bu gerçekten garip. Düyada pek çok müslümanla görüştüm; ama beni müslüman olmaya tetikleyen, Taliban tarafından kaçırılmak oldu. Kur’ân’ı okuyacağıma söz vermiştim. Başka türlü İslâm’ı incelemezdim. Bu, benim için utanç verici. Çünkü Ortadoğu’yu takip eden bir gazeteci olarak İslâm’ın sadece bir din değil, bir hayat tarzı olduğuna dikkat etmeliydim. İslâm’la iç içe olmalıydım. Taliban’a teşekkür borçluyum; ama Taliban destekçisi değilim. –İslâm’ı kabul ettikten sonra hacca da gittiniz. Orada ne gibi duygular yaşadınız? –Evet, çok şanslıydım. Orası harikaydı, inanılmaz güzeldi. İnsanlar orada en çok neyden etkilendiğimi sordular. Kâbe’yi ilk kez görmek mi, neydi? Düşündüm. Bir gün namaza geç kalmıştım. Mekke sokaklarında rüzgâr gibi koşuyordum. Haremüşşerif’in kapılarından birinin önüne geldim. Önümde on binlerce hacı vardı ve tam bir kaos yaşanıyordu. Hepimiz camiye girmeye çalışıyorduk, geç kalmıştık. Herkes birbirini itiyordu. Kadın-erkek, uzun-kısa, zayıf-şişman, her çeşit, her renkte, belki 30-40 farklı milletten insan camiye girmeye çabalıyorduk. Ve birden namaz başladı. Birkaç saniye içinde bütün herkes şeritler halinde sıraya dizildi. Ben de sokağın ortasında seccademi yere sermiş, ayakta bekliyordum. Yanıma baktım, cizgi kusursuzdu. Onun önündeki de, onun önündeki de. Ve düşündüm, bu ordu kadar hızlı hazır ol pozisyonuna girebilecek başka bir ordu yoktur dünyada. Kendi kendime, ‘işte benim ailem bu’ dedim. Sadece düşünürken duygulanmıyorum. Gözyaşları boğazıma dizildi ve ‘biz birlik olduğumuz zaman çok güçlü olabiliriz’ diye düşündüm. Günde beş defa biz böyleyiz. Günde 24 saat, haftada 7 gün böyle olsak hiç kimse bizim topraklarımızı işgal etmeye kalkmaz. Din kardeşlerimize işkence yapamazlar, çocuklarımızı katledemezler. Bize hiç kimsenin gücü yetmezdi ve bize saygı duyarlardı. Bizleri terörize edemezler, bizlere zulmedemezlerdi. Guantanamo Üssü’nde insanlarımızı kilitleyemezlerdi. Bizlere saygılı davranırlardı. Dünyada iki milyar müslüman var. Eğer birlik olsak yenilmez olurduk. İslâm’ı seçtikten sonra iki kitap yazdınız. Kitaplarınızın konusu neydi?

–İlk kitabımda, Taliban tarafından kaçırılıp serbest bırakılma hikâyemi anlattım. İkinci kitabım ise bir roman. Adı, Cennet’e Gidiş Bileti. Hikâye 11 Eylül olaylarından başlıyor, Ortadoğu’ya kadar uzanıyor. Konusu ise şehitler. Amerika’da yayınlandı. İsrail’de ise yasaklandı. Çünkü kitabı Cenin ve Cenin şehitlerine adadım. Zaten herkesi İsrail mallarını boykota çağırıyorum. –Gazetecilik mesleğini de devam ettiriyorsunuz, şu anda çalıştığınız bir kurum var mı? –İslâm kanalının politika editörüyüm. Bu kanalda her sabah ajanda adlı bir program yapıyorum. Bir tartışma programı. Irak’ta savaşmayı reddeden askerlerden, İsrail devletini kabul etmeyen hahamlara kadar birçok konuğu ağırlıyoruz. Bu programla buradaki müslümanları güçlendirmek istiyorum.

 

                                                                    Yusuf Estes

     Müslüman olan Amerikalı rahip Yusuf Estes anlattığı hidayet hikâyesinde ABD’de özellikle Katolik rahip ve vaizlerin İslâmiyet’e büyük ilgi duyduğunu ve hatta birçok rahibin İslâm üzerine doktora yapmakta olduğunu ifade ediyor.

Estes’e göre önyargısız rahiplerin İslâm hakkında genel kanaati olumlu yönde. Şok edici bir haber – Meğer Müslümanlar, zaten İncil’e inanıyorlarmış… O gün, 1991’in baharında, Müslümanların İncil’e inandığını öğrenmiştim. Şok oldum. Bu nasıl olabilirdi? Fakat bununla da kalmıyordu: Onlar İsa’ya da inanıyordu.. Müslümanlara göre de: l Allah’ın sadık bir elçisi; l Allah’ın peygamberi; l Babasız bir şekilde mucizevî olarak doğdu; l O Mesih’ti; l O şimdi Allah’la beraber ve çok önemli bir yeri var; l Kıyamet yaklaştığında geri dönecek ve inananların yanında imansızlara karşı duracak… Ruhumu İsa’ya adadığım günden sonra, bir Müslümanı Hıristiyan yapmak, benim için olağanüstü bir gelişim olacaktı.
BİR BARDAK ÇAY EŞLİĞİNDE İNANÇ TARTIŞMASI
Adama çay içmeyi sevip sevmediğini sordum, sevdiğini söyledi. Oradan kalkıp, hep beraber, benim favori sohbet konum hakkında konuşmak üzere bir kafeteryaya gittik. Konu tabiî ki inançlardı. Saatlerce sohbet ettiğimiz kafeteryada şunun farkına vardım: Bu adam sessiz, sakin, hoş ve biraz da utangaç bir insandı. Benim söylediğim şeylerin her kelimesini dinledi ve bir kere olsun sözümü kesmeye yeltenmedi bile. Bu adamı sevmiştim ve iyi bir Hıristiyan olma potansiyeli sezmiştim. Ve bu işin olacağına, kesin gözüyle bakmaya başlamıştım. Halbuki, başıma gelecekler hususunda, ufacık bir bilgim dahi yoktu.
MUHAMMED EVİMİZE TAŞINIYOR
Herşeyden evvel, babama, bu adamla iş yapmaya, mutlaka, devam etmesi gerektiğini söyledim. Ve Texas’a yaptıkları iş seyahatlerinde, bu adama bazen eşlik etmek istediğimi de söyledim. Gün be gün, beraber bolca vakit geçirmeye ve bir çok konuda konuşmaya başladık. Sohbet aralarında radyolarda ve seminerlerde verdiğim vaazlardan, konuşmalardan örnekler sunuyordum. Bu zavallı adamı “kurtarmaya” iyice niyetliydim. Allah hakkında konuştuk, hayatın anlamı, yaratılışın gayesi, peygamberler ve görevleri, Allah’ın buyruklarını insanlara nasıl vahyettiği konularından bahsediyorduk. Ayrıca bir çok şahsî deneyimlerimizi ve hatıralarımızı da paylaşıyorduk. Bir gün, artık arkadaşım olan Muhammed’in, şimdiye kadar kaldığı evden taşınmak zorunda kaldığını ve geçici bir süre için camide ikamet edeceğini duydum. Babama gittim ve Muhammed’i şehirdeki büyük evimizde ağırlamak istediğimi söyledim. Ne de olsa güvenilir bir insandı ve gönül rahatlığı ile evimizde onu misafir edebilirdik. Israrlarımız netice verdi ve Muhammed evimize taşındı.
VAAZLARA DEVAM
Tabiî ki, ben hâlâ Texas civarındaki kiliseleri ve oradaki pederleri ziyarete zaman buluyordum. Bunlar Texas’ın Oklahoma bölgesinde ve Mexico bölgesinde yaşıyordu. Bunlardan biri, arabadan daha büyük olan bir haçı, tıpkı İsa’nın çarmıha gerilmeye götürülürken yaptığı gibi, omuzunun üstüne almış ve cadde ve sokaklarda bu şekilde dolaşıyordu. Bunu yapmayı seviyordu, zira yoldan geçen arabalar duruyor ve bu adama ne yaptığını soruyordu. O da onlara Hıristiyanlık ile ilgili nasihatler veriyor, vaaz ediyordu.
PEDERİN KALP KRİZİ
Bir gün, haçı omuzunda taşıyan peder arkadaşım kalp krizi geçirdi. Yakınlardaki bir hastaneye sevkedildi. Sık sık kendisini hastanede ziyaret ediyordum. Çoğu zaman bu ziyaretlere Muhammed’i de götürüyordum. Orada peder arkadaşımla birlikte, inancımız hakkında güzel bilgiler paylaşmayı umuyordum. Peder arkadaşım bu ziyaretlerden pek haz almıyordu. Anlaşılan, İslâm hakkında şeyler duymak hoşuna gitmemişti. Bir gün, yine böyle bir ziyaret esnasında, peder ile aynı odayı paylaşan bir hasta tekerlekli sandalye üzerinde odaya girdi. Yanına gittim ve adını sordum. Adam adının önemli olmadığını ve kendisinin Jüpiter gezegeninden geldiğini söyleyiverdi. Bir an, “kardiyoloji servisinde miyim, yoksa ruhsal hastalıklar servisinde miyim” diye içimden geçirdim.
TEKERLEKLİ SANDALYEDEKİ ADAM
Bu adamın kimsesiz bir depresif olduğunu ve birilerine ihtiyaç duyduğunu hissettim. Bunun üzerine ona Allah’tan bahsetmeye başladım. Eski Ahitten pasajlar okudum. Ona Nuh’un hikâyesini anlattım. İnsanlarını ve şehrini bir gemi üzerinde terk etmek zorunda kalışını ve sonra tufanın gelip heryeri yerle bir edişini anlattım. Daha sonra Ninova’ya dönüşünü hatırlattım. Anlatmak istediğim, problemlerimizden kaçamayacağımız ve onlarla yüzleşeceğimizdi.
KATOLİK RAHİP
Bu hikâyeyi anlattıktan sonra, adam bana baktı ve özür diledi. Kaba davranışından dolayı üzgün olduğunu, ancak son günlerde çok büyük sorunlar yaşadığını söyledi. Daha sonra ise, bana itiraflarda bulunmak istediğini söyledi. Ben de ona, “Ben Katolik bir rahip değilim. Benimle günah çıkartamazsın” dedim. Bunun farkında olduğunu söyledi ve şu cevabı verdi: “Aslında ben bir Katolik rahibim.” Şok olmuştum. Ben, bir papaza, Hıristiyanlığı anlatmaya çalışıyormuşum meğer. Dünyada neler oluyor böyle.
LATİN AMERİKA’DAKİ RAHİP
Rahip, bana, hikâyesini anlatmaya başladı. 12 yıldan fazla kilise için Orta Amerika, Mexico ve New York’ta misyonerlik yaptığını anlattı. Hastahaneden çıktıktan sonra kalacak yeri olmadığını, kimsesi olmadığını söyledi. Bunun üzerine babama büyük evimizde Muhammed ile birlikte bir misafire daha yerimiz olup olmadığını sordum. Babam kabul etti. Rahip de razı oldu. Ve evimize taşındı.
RAHİPLER İSLÂMI ÖĞRENMELİ Mİ? EVET!
Evimize doğru giderken, rahip ile İslâm hakkında yanlış bildiğimiz şeyleri paylaştım. Benim için sürpriz oldu, ama rahip de bunları bildiğini söyledi. Ve bu konuda daha çok şeyler söyledi. Rahip, bana, Katolik papazların, İslâm üzerine eğitim aldıklarını ve bazılarının bu hususta doktora bile yaptıklarını söyleyince, adeta şok geçirdim. Bu beni oldukça aydınlattı, fakat sürprizler daha bitmemişti.
İNCİL’İN FARKLI VERSİYONLARI
Rahip evimize taşındıktan sonra, her akşam yemeğinin ardından dinler hakkında sohbetler etmeye başladık. Birgün babam, İncil’in Kral James versiyonunu getirmişti, ben ise revize edilmiş standart İncil versiyonunu getirmiştim, eşimde ise, daha farklı bir İncil versiyonu vardı (Sanırım Jimmy Swaggart’ın “Modern insana iyi haber”i gibi birşeydi). Rahipte ise, tabiî ki İncil’in Katolik versiyonu vardı. Bizler hangi İncil’in doğru olduğu konusunda, Muhammed’i Hıristiyan yapmak için uğraştığımızdan daha fazla vakit kaybediyorduk.
KUR’ÂN’IN SADECE BİR VERSİYONU VAR VE HÂL AYNEN DURUYOR
Tartışmamız sırasında, bizi dinleyen Muhammed’e dönüp, 1400 yıl içinde Kur’ân’ın kaç versiyonunun ortaya çıktığını sordum. O bana dünyada sadece bir adet Kur’ân olduğunu söyledi. Bunun asla değiştirilmediğini ve asla değiştirilemeyeceğini de ekledi. Bununla birlikte, Muhammed sayesinde, Kur’ân’ın farklı ırklardan yüzbinlerce insan tarafından, aynı şekilde ezberlendiğini de öğrendim. Asırlar boyunca Kur’ân milyonlarca insan tarafından ezberlenmiş, nüshadan nüshaya, âyet âyet, sûre sûre geçirilmiş, eksiksiz ve hatasız bir şekilde günümüze aktarılmış. Bugün 9 milyonun üzerinde insan, Kur’ân’ın her âyetini, kelimesi kelimesine ezberlemiş durumdaymış.
BU NASIL OLABİLİR?
Bu, bana imkânsız gibi geldi. Her şey bir yana, İncil’in orijinal dili günümüzde kullanılmayan ölü bir dil ve orijinal İncil nüshaları da asırlar içinde kaybolmuştu. Öyleyse, bir kutsal kitabı, asırlar boyu, âyet âyet aynen muhafaza etmek, nasıl bu kadar kolay olabilmişti.

 

Müslüman olarak İsa Peygamber’i, Rab olarak gördüğüm İsa’dan daha çok sevdim


Abdullah Palazoğlu
‘nun yaşamı iki ayrı hikâyeden oluşuyor. Müslüman bir ailede doğan ve Ermeni Koleji’nde okurken Hıristiyanlığı seçen Palazoğlu, Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan tarafından vaftiz edilerek yurtdışına teoloji eğitimi için gönderildi. İsmini Andreas Palaylogos olarak değiştiren rahip, Amerika, Vatikan, Yunanistan gibi ülkelerde çalışarak altı yabancı dil öğrendi. Ancak onun hayatını yeniden değiştiren olay görev yeri Konya’da gerçekleşti. Bediüzzaman’ın eserini okurken Hıristiyanların gerçek İncil’in ayetlerini nasıl tahrif ettiklerini fark eden 17 yıllık yüksek rütbeli papaz Andreas’ın, İslam’la yeniden tanışmasına her iki kesim de mesafeli yaklaştı. Hıristiyanlar tarafından dışlanarak bütün mal varlığına el konulan ve ölüm tehdidi alan Palazoğlu, aynı zamanda ‘ajan’ ithamına maruz kaldı. Çeşitli işlerden bu itham sebebiyle çıkan ve en son haftalık 50 YTL kazandığı hamallık işine sarılan Palazoğlu geçmiş 17 yılı büyük bir kayıp sayıyor. “Şu an iki pantolonum, iki gömleğim, bir de hırkam var. Rabb’imden 35 yıl daha istiyorum. Hıristiyanlığa 17 yılımı verdim, bunun iki katını da İslam için kullanacağım.” diyen Palazoğlu, Müslümanların İsa Peygamber’ini, Hıristiyan iken Rab olarak gördüğü İsa’dan daha çok sevdiğini kaydediyor. Hayat hikâyesini kitap olarak yazmaya da başlayan Palazoğlu, Hıristiyanlığın bir din değil mantığa uygun bir felsefe olduğunu belirterek, ‘Konya’da 80 tane apartman kilise var ve amaç üniversite gençliğini Hıristiyanlaştırmak’ diyor.

 

Rahip iken Müslüman olma serüveninizin en başına giderek, önce Hıristiyan olma hikâyenizi dinlemek istiyorum?

Ben 1973’te Konya’nın Beyşehir ilçesinde doğdum. Babam terzi idi, fakir ama çevresi geniş bir adamdı. O zamanlar konfeksiyon sektörü Ermenilerin elinde olduğu için İstanbul’daki Ermenilerle de arası iyiydi. İlkokulu bitirdim. Ben yaramaz bir çocuktum.Yaz tatillerinde Kur’an kursuna gittim, dayak vardı, korkuyordum. O dönem babamın arkadaşı olan Arto isimli Ermeni bir terzi vardı. Arto amca ‘Bu keratayı bizim kolejde okutalım.’ deyince babam parasının olmadığını söyledi. O da ‘Biz dost, arkadaş değil miyiz? Parasını biz öderiz.’ dedi ve ondan sonra İstanbul’daki Ermeni Koleji’ne kayıt yaptırdım. Tabii kolejdekilerin rahip-rahibe-papaz olduklarını sonradan öğrendik. Bize çok iyi davrandılar, telkinlerde bulundular. Anlattıkları Hıristiyanlık değildi, Tanrı’dan Allah diye bahsediyorlar, İsa’dan Mesih diye söz etmiyorlardı. Anlattıkları akla mantığa yatkın şeyler olunca, Kur’an kurslarından öğrendiğin dinden daha güzel gelmeye başlıyor. Ve bir süre sonra da ‘benim dinim bu’ diyorsun ister istemez. ‘O zaman Mesih İsa’yı kurtarıcın ve Rabbin olarak da kabul edeceksin.’ dediler. ‘Onu da kabul ediyorum.’ deyince 22 Temmuz 1989’da beş Türk arkadaşla birlikte vaftiz olduk. Bunlardan birisi tıp okumayı seçti ve bildiğim kadarıyla Samsun’da bir hastanede radyoloji bölümünde çalışıyor. Ben teoloji bölümünü seçtim. ‘Rahip olmak istiyorsan her türlü maddi imkânı sağlarız.’ dediler.
   Hıristiyan olduğunuzu ailenize söylediniz mi?
Hayır.Bilmelerine de gerek yok zaten. Amerika’da burs kazanıp üniversite okuyacağımı zannediyorlardı. Ama sonra öğrendi. Biraz zoruna gitti, bana karşı hep soğuk oldular.
    Amerika’da teoloji eğitiminde neler öğrendiniz?
Bütün dinleri öğreniyorduk. Dinlerin ileri sürdüğü tezleri hangi sorularla çürüteceğimiz filan öğretiliyordu. Kur’an’ı yüzeysel okuyorduk ama bazı ayetleri ortamına göre okuyorduk. Mesela tutucu bir topluluğa karşı Ankebut Suresi 46. ayeti okuyorsun. Genelde fıtratını tamamlayamayan, zayıf, üniversite öğrencilerine direkt Hıristiyanlığı anlatıyorsun. İranlıların insanları asması, kesmesi, bombalama gibi telkinlerde bulunuyorsunuz. 1. Yuhanna’nın 3. bölüm 16. ayetindeki Tanrı’nın insanları çok sevdiğini filan anlatıyorsun. Üniversiteyi bitirdikten sonra Amerika’da iki yıl zorunlu staj altında altı yıllık bursun geri dönüşümü başlıyor. Değişik eyaletlerde 4’er ay görev yaptım. Sonrasında 2 yıl Vatikan’da çalıştım. Oradan Yunanistan’da iki yıl çalışınca burslar ödenmiş oldu. Onun ardından ülkenize gönderiliyorsunuz. Ben İstanbul’a gönderildim. Güngören ve Moda’da kiliselerde çalıştım. Protestanlarla o dönem tartışmalarım oldu, çünkü ibadet şekilleri uydurma, Anadolu Ortodoks kültürüyle ibadet ediyorlar. Değişik mezhep ve azizlerin sözleriyle hareket ediyorlar. İngiliz Protestanlığı sistemine ve doktrinine ters düşüyorlar. Haliyle onlarla bir daha konuşmadım.
   Kaç Hıristiyan mezhebi vardır Türkiye’de?
50 kadar mezhep var, bunun 14-15’i faaliyette. En etkin olanları Luteranlar ve Katoliklerdir.
    Altı dili nerede öğrendiniz?
İngilizceyi Amerika’da öğrendim. Zaten üç ay içinde öğrenmek zorundaydık, yoksa sınır dışı ediliyorsunuz. İleri hafıza tekniklerini öğrettiler önce. Beyni bir CD’yi kullanır gibi kullanmayı öğretiyorlar. Vatikan’da İtalyancayı, Yunanistan’da Yunancayı öğrendim. Eğitim dili zaten Antik Yunanca idi. En güzel bu dili konuşurum. Adıyaman Nemrut’ta bilimsel araştırma yaptık, 8 ay süresince Kürtçeyi öğrendim. Profesyonel olarak elektro gitar ve keman çalıyorum. Şan eğitimi aldım. Hatta beş-altı tane Hıristiyan ilahisi bile besteledim. Zaten Hıristiyan öğretisinde opera, bale, müzik gibi eğitimlere yönlendirirler. Mesela eski ölen papa ‘süper’ opera bilirdi. Ben karateyi seçtim ve siyah kuşakta üçüncü dereceye kadar yükseldim. 2004 Fransa’da Avrupa ikincisi oldum karatede.
   Görev yeri olarak neden Konya’yı seçtiniz?
Yönetim ve finans işleri için geldim, İzmir piskoposuna bağlıydım. 80 ev kilisesinin papazlarının başındaydım. Fetva makamındaydım.
   Üniversite öğrencileriyle ilgili çalışmalar nasıldı?
Dolar bazında haftalık para veriyorduk. Ama onları da bir taraftan işliyorduk. Onlar bizi enayi yerine koyduklarını düşünürken, bir süre sonra İslami altyapıları yoksa söylediklerimiz mantıklı geliyordu. Beyinlerini yıkıyorduk. Üniversiteye giden ve maddi sıkıntı çeken öğrencileri takip ediyorduk. Bir adamın niyetini ‘şak’ diye anlarım. Çünkü psikoloji eğitimi de aldık.
    Mali sistem nasıl işliyordu?
Vaftiz olmuş herkes kazandıklarının % 25’ini kiliseye vermek zorundadır. Bir de dünyada resmî kayıtlı 2,5 milyar Hıristiyan var. Hepsi sadece 1 dolar verse 2,5 milyar dolar eder. Hıristiyanlıkta kıyameti hızlandırmak diye bir olay vardır. Belli bir sayıya ulaşınca İsa’nın geleceğine inanırlar. O yüzden Hıristiyan sayısını artırmaya çalışıyorlar.
    Böylesine önemli bir görevdeyken, sizin Müslüman olmanızı sağlayan ne oldu?
Bir gazetenin bölge müdürü ile tanıştım. Onunla arkadaş olduk zaman içerisinde. Bana bir gün ‘Andreas’ dedi, ‘Bugünkü sizin kitaplarınızda peygamberimizin geleceği 114 yerde yazılı. Nasıl olur da bunu görmezsin?’ ‘Ben sıradan bir adam değilim, din üzerine ihtisas yaptım. Bunu nasıl görmediğimi düşünüyorsun, saçmalama. Orijinal İncilleri bile okuyup 6 diye çeviren bir adamım.’ dedim. Bana her türlü inancını bir kenara koyup Bediüzzaman’ın Mektubat’ını okumamı önerdi. 14. bölümdeki Mucizat’ı iki yıl boyunca inceleyip okudum. İki yılın sonunda gördüm ki Bediüzzaman Hazretleri doğru söylüyor. Mesela İncil’de geçen ve İsa’nın (as) geleceğini söylediği kişiyi ‘öğütçü’ diye yazmışlar. Meğerse aslı ‘övücü, çok öven’ anlamında imiş. Bir sürü sıfatları değiştirmişler.
   Ve sonra Müslüman olmaya karar verdiniz?
Evet. Müftülüğe gittik, ‘basın filan çağıralım’ dediler. Kabul etmedim. Ben hiçbir cemaate katılmayacağımı filan söyledim. İslam’ı iyi kötü öğrenip yaşadım. 4,5 yıl kendimi gizledim. Daha önce vaftiz ismim Andreas’tı, kimliğimde din yerinde Hıristiyan yazıyordu. Şimdi tekrar İslam oldu. Müslüman olarak İsa peygamberi, Rab olarak gördüğüm İsa’dan daha çok sevdim. Şimdiki İncil dini kitaptan ziyade mektuplardan, tarihsel olaylardan oluşan bir kitap. Mantığa uygun bir felsefe öğretisi Hıristiyanlık.
    Müslüman olduktan sonra neler yaptınız?
Şu an hamallık yaparak haftalık 50 YTL kazanıyorum. Ama bir süredir yapmıyorum onu da. Babamdan kalan bir ev var, annemle orada oturuyorum. Kendi halimde dervişâne bir hayat yapıyorum. Bana ajan filan diyorlar. İki kez mide kanaması geçirdim, kalbime stent takıldı.
    Neden oldu bunlar?
Hıristiyanların yaptığı maddi ve manevi baskılardan oldu. Kafayı sıyırtacak noktaya getiriyorlar. İstifa ettikten sonra Dünya Kiliseler Birliği’nden, ABD’deki finansal işlere bakan şirketten, İzmir’deki yardım kuruluşu altında misyonerlik yapan şirketlerden geldiler. Vatikan’dan geldiler. Sindiremediler Müslüman olmamı. Ölüm tehdidi aldım. Saçlarım bembeyaz oldu, boyattım. Mal varlığımı elimden aldılar. İki pantolonum, iki gömleğim bir de hırkam var. Rabb’imden 35 yıl daha istiyorum. Hıristiyanlığa 17 yılımı verdim, bunun iki katını da İslam için vermek istiyorum.
   Daha önce papazdınız, bundan sonra imam mı olacaksınız?
Şu an hayat hikâyemi kitap olarak yaşıyorum. Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın amentüsü isimli çalışmalarım var. Hıristiyanlığın tezini çürüten bir eser. Elimle yazdığım antik Yunanca-Türkçe sözlüğüm var. Belki bunlar kitap olur. (Zaman, 12 Ekim 2008)

 

 

                                                    Japonya İslam’a Koşuyor
36 yıl Kutsal Topraklar’da kaldıktan sonra, 7 yıldır Japonya’da bulunan Nimetullah Hocaefendi, Uzakdoğu ülkesindeki tebliğ çalışmalarını gazetemize anlattı.Uzun yıllar Mekke ve Medine’de vaizlik ve imam hatiplik yaptıktan sonra Japonya’ya yerleşen; başta Tokyo olmak birçok şehirde Japonlara İslam dinini tebliğ eden Nimetullah Hocaefendi, gazetemize binlerce kilometre uzakta yaptığı çalışmaları ve yaşadıklarını anlattı. 36 yıl kutsal topraklarda kaldıktan sonra Japonya’daki müslümanların ısrarlı daveti üzerine bu Uzakdoğu ülkesine yerleşen Nimetullah Hocaefendi, yaklaşık 7 yıldır ikamet ettiği Japonya’da binlerce insanın müslüman olmasına yardımcı oldu. Nimetullah Hocaefendi, Japonlarla sıcak ilişki kurmasını ise iki cümleye bağlıyor. Bunlar, ‘Nihoncin İdes (Japonlar iyidir), Nihoncin Sikudes (Japonları seviyorum). Hocaefendi, gazetemize şunları anlattı:
CAMİ SAYISI 300’Ü GEÇTİ  “36 yıldır Mekke ve Medine’de fahri vaizlik yaptık. 20 yıl kaldığımız İstanbul’da, Sultanahmet Camii’nde müezzinlik, çeşitli camilerde imam hatiplik yaptık acizane. Kutsal topraklarda kalırken dünyanın çeşitli yerlerinden gelen insanlarla tanışıp, hayırlı hizmetler yapmaya çalıştık. Avrupa’ya da gittik. Şimdi Japonya’dayız. Bizi oradaki kardeşlerimiz davet etti. Bunun üzerine oraya yerleştik. Yaklaşık 7 senedir oradayız. 20 sene evveline kadar 2 cami vardı. Şimdi Allah’ın izniyle Japonya’da namaz kılınan yerlerin sayısı 300’ü geçti. Cami, mescit, İslam merkezleri. Ve Japonlar, müslümanlara nazlanarak sitem ediyorlar. Bunları duyunca çok ağladım oralarda.Bize, ‘Ey müslümanlar, İslamın nurunu bize getirmeyi niye geciktirdiniz? Halbuki bizim komşularımıza çok evvel getirdiniz. Filipinler, Endonezya, Malezya, Tayland, Singapur… Buraları İslam ülkeleri yapıncaya kadar çalıştınız da, bize niye geç geldiniz’ diyorlar.
TÜRKLERİ ÇOK SEVİYORLAR  Adetleri, ahlakları İslam’a çok yakın Japonların. Ve müslümanları seviyorlar. Müslüman ülkeleri seviyorlar. Türkleri daha da fazla seviyorlar. Türklerden oraya Ertuğrul Vapuru gitti oraya. Oradan başladı sevgi. Onlardan 2 kişi Sultan Abdulhamit zamanında buraya geliyor. Orada 600 kişinin 550’si şehit oldu biliyorsunuz. O şehit ailelerine yardım için gelen iki kişiye, Sultan Abdulhamit diyorki, ‘Buraya kadar gelmişken, askerimize Japonca öğretin’.Ben Japoncayı, İslam’a davet edecek kadar bazı kelimeleri öğrendim. İlk gidişimde buyrun kitap diyordum. İslam hakkında bilgi veren kitapları hediye ediyordum. Daha sonra Nihoncin İdes (Japonlar iyidir) demeyi ve Nihoncin Sikudes (Ben Japonları seviyorum) demeyi öğrendim. Bunları söyleyince herkes seviniyor. Ondan sonra bunu okursanız kurtulursun diyorum Japonca. Onlara Tokyo Camii, Kabe ve Kelime-i Tevhid’in yeraldığı bu kitabı hediye ediyoruz. Tokyo Camii’ni Diyanet ile birlikte biz yaptık.
JAPON SELAMI RUKÜDÜR  Peygamber Efendimiz, La ilahe İllallah derseniz, her sıkıntıdan kurtulursunuz diyor. Bunu söyleyince Japonlar, ellerine bu kitabı alıp kendileri arkadaşlarını ikna etmeye çalışıyorlar. Japonya’da bugüne kadar onbinlerce kişi müslüman oldu.Onların normal selamları da rükudur. Ben onlara diyorum ki, Allahımızı zikrediyorsunuz, namazında yarısını kılıyorsunuz. Hoşlarına gidiyor bu tabi. Ne yapmamızı istiyorsunuz deyince bir kelime şehadet ile secde kaldı diyorum. Yüz kişi, iki yüz kişi birden müslüman oluyor.Camilerde hutbelerimizi alıyorlar. İslami Center’de İslam’ı sormaya geliyorlar. Ve bunları televizyonlara veriyorlar. Bu yayınlardan birçok kişi müslüman oldu. Kaç tane profesör, müslüman oldu.
İSLAM’A YÖNELİŞ ARTTI  Ben bir lise talebesiyim diyor başkan bir Japon kız. Türkiye’de bulundum. Türkler dinlerine çok bağlılar, edepli insanlar. 11 Eylül olayından sonra söylüyor bunu. İslami Center’e geldi. Kendisinin internetteki web sitesinde ‘bunu müslümanların yaptığına inanmıyorum’ diye yazdığını söyledi. Bu gibi olaylar oluyor ya. Gerek Avrupa’da gerekse burada herkes İslam’ı okumaya koşuyor. İslam’ı okuyunca da hemen müslüman oluyor. Filipinlerde bir tane öğretim görevlisi, profesör olduktan hemen sonra müslüman olmuş. Bizim arkadaşlarımızdan. Bunu ne yapıp geri dinine döndürelim diye düşünmüşler. Sonra Hıristiyan bir hanımla evlendirmişler. Hanım 3 gün boyunca sürekli anlatıyor. O hiç konuşmuyor. Müslüman olunca sabırı öğrenmiş tabi. 4. gün profesör,sabah Kur’an’ın tercümesini hanımına uzatıyor. Hanım da 3 gündür ben konuşuyorum o dinliyor, şimdi de ben onu dinleyeyim diyor. Fatiha’dan başlayıp 3. ayete gelince, hemen orada Kelime-i Şehadet getiriyor ve müslüman oluyor. Şimdi o hanım kardeşimiz orada Kur’an Kursları başkanı, kendisi ise İslam yazarları başkanı.
JAPONLAR FEVC FEVC İSLAM’A GİRİYORLAR  Irak ve Filistin’de yaşananları yakından takip ediyor ve çok üzülüyoruz. Dualar yapıyoruz. Onlar öyle yaptıkça, Allah’ın lütfuyla inşallah Japonların hepsi müslüman olabilir. Çünkü onlar edepli insanlar, bütün dünyayı davet eder. Ahlakları, adetleri bize çok yakın. Bana soruyor sen kimsin. Müslüman diyorum. 5 dakika sonra hemen müslüman oluyor.İlginç bir müslüman olma hikayesi anlatayım. Birisinin hızla bizim İslami Center’in merdivenlerinden yukarıya çıktığını gördüm sabahleyin. Sadece müslümanların girdiği bölüme doğru gidiyordu. Hemen koştum. Selamünaleyküm deyip ‘Van gul ol problem finish’ dedim. Araplar buna çok güler. Yarısı Arapça, yarısı İngilizce cümle. Bir kelime söylerseniz, her türlü sıkıntıdan kurtulursunuz. Hemen söyledi adam. Üç kere söylettim.İsminiz ne dedim. Nakamura dedi. Size müslüman ismi hediye ediyorum deyip, ‘Sizin isminiz bundan sonra Muhammet Nakamura’ dedim. Geri dönüp, beni sormuş. Mekke’de imam sizi İslam’a davet etti dediler. Aynı zamanda bir üniversitede Profesör olan Muhammet Nakamura üç gün sonra bir toplantı düzenleyip bizi davet etti. Salona yaklaşık 200 kişi toplamış. Bizi konuşturacaktı, ama kendisi konuşuyor. İslam hakkında, 3 günde ne kadar çok şey okumuş. Herşeyi biliyordu.Bunun için müslümanların sıkıntıdan kurtulması için birbirine ‘La ilahe İllah Muhammedun Rasulullah’ı demeyi hatırlatsın. Bütün sıkıntılarından kurtulsun. Kalplerine rahatlık gelsin. Dünyada ABD’liler, İngilizler, Almanlar, Çinliler sürekli müslüman oluyorlar. Kore’de her gün 60-70 kişi müslüman oluyor. Allah’a sığınarak söylüyorum.Müslümanlar şuna inansın. Zaman geldi artık.Bu şekilde inşallah 2 sene geçmez bütün dünya müslüman olur ( 01-11-06)

 

 

                                            ‘İslam’ın Hayranlık Vericiliği’ne Dair  

   ABD’nin önde gelen Hıristiyan liderlerinden biri olan — ve aslında İslam’a da pek sıcak bakmayan — Patrick Buchanan’ın “Vakti Gelmiş Bir Fikir” başlıklı yazısında enteresan teşhisler var. Buchanan, İslam’ın iki yüzyıldır süregiden baskı ve saldırılar karşısındaki direncinin “astonishing”, yani hayranlık verici olduğunu şöyle ifade etmiş:

      Hıristiyanlık Avrupa’da ölür gibi dururken, İslam 21. yüzyılı, daha önce başka yüzyıllara yaptığı gibi, sarsacak şekilde yükseliyor… [İslami savaşçıları görünce] Victor Hugo’nun sözlerini hatırlamamak mümkün değil: “Hiç bir ordu, vakti gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir.” Karşıtlarımızın çoğunun uğrunda savaştığı fikir, ikna edici bir fikir. Tek bir Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in onun elçisi olduğuna, İslam’ın yani Kuran’a teslimiyetin cennete giden tek yol olduğuna ve Allah’a bağlı bir toplumun şeriata göre yönetilmesi gerektiğine inanıyorlar… Milyonlarca Müslüman insan [onlara sunulan] Batılı alternatifleri kabul etmişti. Ama bugün onmilyorlarca Müslüman bunu reddeder gözüküyor ve daha saf bir İslam’daki köklerine dönüyorlar. Açıkçası, İslami inancın dayanıklılığı, hayranlık verici.İslam, Osmanlı İmparatorluğu’nun iki yüzyıl boyunca yaşadığı yenilgi ve aşağılamaların ve hilafetin kaldırılmasının üstesinden gelmiş durumda. Nesiller boyu süren Batı hakimiyetinden de sağlam çıktı. Mısır, Irak, Libya ve İran’daki Batı yanlısı krallıkları aştı. Komünizmi kolayca püskürttü, 1967’de Nasırizm’i safdışı etti ve Arafat’ın veya Saddam’ın milliyetçiliklerinden de daha dayanaklı olduğunu gösterdi. Şimdi de dünyanın son süper gücüne direniyor. (11.08.06 )

 

 

                                                NASIL  MÜSLÜMAN OLDULAR

    Misyonerler, milyarlar harcayarak Hıristiyanlık propagandası yapıyorlar. Halbuki propagandasız birçok yabancı, İslam’ı seçmiştir.İslamiyet ilim ve akıl dinidir. Dinlerini değiştirip müslüman olan insanların çoğu, ilim adamı ve araştırmacıdır. İslam’ı inceledikten sonra müslüman olmuşlardır.

Bu sebeplerin birkaçı şöyle:

1- İslam’da tek ilah vardır. Hıristiyanlıktaki üç tanrı inancı, ilim sahiplerince saçma görülmüştür.
2- İslam, sadece ahiret saadetini değil, dünyada da mutlu yaşamanın yollarını bildirmiştir.
3- İslam’da, her çocuk günahsız doğar. Hıristiyanlıkta ise, günahkâr doğar. Bu da, akla, ilme, aykırıdır.
4- İslam’da, ibadetlerin mabette yapılma şartı yoktur. Her yerde ibadet edilebilir. Hıristiyanlar, kilisede putu, papazı aracı yaparak ibadet eder.
5- İslam’da günahları yalnız Allah affeder. Hıristiyanlıkta, güya papazın, günahları affetme ve dinden çıkarma yani aforoz etme gibi yetkisi vardır.
6- Yahudi kendini asil bilir. Hıristiyan, zenciyi aşağı görür. İslam’da ise ırk, renk ve dil ayrımı yoktur
7- İslam’da bütün peygamberler beşer, yani insandır. Ancak seçilmiş, günahsız insandır. Hiç kimse, diğerlerinin günahını çekmez. Hıristiyanlıkta, Hz. İsa Oğul tanrıdır, günahkârların affolması için çarmıhta ölmüştür. Bu da akla ve ilme aykırıdır.
8- İslam’da hurafe yoktur. Diğer dinlerde ateşe, güneşe, taşa, heykele tapılır.
9- İslam’da, Dinde zorlama yoktur düsturu vardır. Hiç kimse dine girmeye zorlanmaz. Hıristiyanların dine sokmak için yaptıkları işkenceler ve mezhep kavgaları meşhurdur.
10- İslam, iç temizliği yanında, dış temizliğe de çok önem verir. Meşhur Versay Sarayında yıllarca bir hela yoktu. Bu, Hıristiyanların ne kadar pis olduğunu göstermeye kâfidir.
11- İslam, sömürüyü reddeder. Bunun için kapitalizmi, komünizmi kabul etmez. İslam hariç, hiç bir dinin ekonomi sistemi yoktur. Bugün Hıristiyan ülkelerde kapitalizm hakimdir.
12- Müslümanların geri kalışları sebebi, dinlerinin icaplarına uymamalarındandır. Hıristiyanların maddi refaha kavuşmaları ise, dinlerinden uzak kalmalarındandır. Müslümanlıkta cahil olan dinden çıkar, Hıristiyanlıkta ise, âlim olan Hıristiyanlığı bırakır.
13- İslam’da, alkol, uyuşturucu ve kumar haramdır. Zinanın cezası ise, ağır olduğu için, fuhuş yaygınlaşamaz. Hıristiyan Batı, fuhuş bataklığı içindedir.
14-İslam’da, bütün müslümanlar kardeştir. Allah huzurunda herkes eşittir. Namaz kılarken; komutan ile er, zengin ile fakir, beyaz ile zenci müslüman yan yana durup birlikte secde ederler.
15- İslam’daki ibadet saatleri muayyen olduğundan, müslümanların hayatları düzenli ve intizamlıdır. Bunun için, gerçek müslüman, bir asker gibi disiplinlidir. Yılda bir ay tutulan oruç, iradenin kuvvetlenmesini sağlar ve nefse hakim olmayı öğretir.
16-İslamiyet, iktisadi bakımdan kapitalist ve komünist düşünceleri reddeder. Fakiri korumuş, zengini de kötülememiştir. Zenginlerin, fakirlere zekat ve sadaka vermesini emretmiştir. Ayrıca dünyadaki çeşitli millet ve ırklara mensup müslümanları bir araya getirerek [Hac gibi], dünyada en mükemmel ictimai [sosyal] nizamı tayin etmiştir.

 

                                                            Niçin Müslüman oldum?

  (Kur’an-ı kerim, Allah’ın adı ile başlıyor, Allah’ın birliğini bildiriyordu. Hayretim arttı. Tevhid dini olan Müslümanlığı seçtim.) Cat Stevens (İngiliz)
(İslam, çağları ardında sürükleyen bir dindir. Müslüman olmakla, çağlar üstü dini seçmiş oldum.) Roger Garaudy (Fransız)
(Anarşinin ancak İslam ahlakına sahip olmakla önleneceğine inandım. İçkiyi bıraktım, tesettüre girdim ve namaza başladım.) Tina Gfanzil (Alman)
(İslam’da, ırk, renk ve dil farkı gözetilmediğini, herkesin eşit olduğunu, namaz kılarken de rütbe ayrımı yapılmadığını gördüm. Müslüman oldum.) Thomas Clayton (Amerikalı)
(İslam, en iyi şeyleri ihtiva eder. Hiçbir dinde kardeşlik, İslam’daki gibi değildir.) Dr. Rolf Freiherr (Avusturyalı)
(İslam, sevgi, doğruluk, temizlik ve güzel ahlakı emrettiği için müslüman oldum.) A.Uemura (Japon)
(İslam’ı akla da uygun bulup müslüman oldum.) Cecilla Cannolly (Avusturyalı)
(İlim Çin’de de olsa alın hadisini okudum. İslam’ın ilme verdiği önemi görünce müslüman oldum.) Mr. Board (Amerikalı)
(İslam, israf ve cimriliği yasaklayan, maddi- manevi her hususta en güzel kaideleri olan dindir.) Albay Ronald Rockwell (Amerikalı)
İslam dünya ve ahiret mutluluğunu gösterdiği için müslüman oldum.) B.Karai (Zengibar)

 

                                            KİLİSELERDEN KAÇIŞ BAŞLADI!

      Katoliklerin en katısı olarak bilinen Avusturya’da insanlar kiliseye sırt çevirmeye başladılar. Sadece Vorarlberg eyaletinde yaklaşık 1000 katoliğin kiliseden kaydını sildirdiği açıklandı.Kiliseye doğduğu günden itibaren otomatik olarak kaydı yapılan her Hıristiyan aylık aidat ödemek zorunda…  Kiliseden kaydını sildirmek, katolikler için bu dinden de çıkmak anlamına geldiği için Avusturyalıların dinsizliğe yöneldiği düşüncesi ağır basıyor. Kiliselerden kaydını sildirenlerin Avusturya genelinde 100 binleri bulması, papazları çare arayışına sürükledi.  (Avusturya Haber‘den)

 

                                 Papa, İslamiyet’in Batıda Hızla Yayılmasından Rahatsızmış
   Papa 16. Benedikt’in özel sekreteri, İslamiyet’in Batı’da hızla yayılmasına karşı uyarıda bulundu.Haftalık Süddeutsche Zeitung dergisine demeç veren Georg Gaenswein, İslam dininin Batı’da yayılmasını inkar edemeyeceklerini belirterek, Avrupa’nın kimliğine yönelik İslam tehdidine karşı hareketsiz kalınmaması gerektiğini ifade etti.Katolik Kilisesi’nin İslam dininin yayıldığını söylemekten çekinmediğini belirten Gaenswein, Papa’nın geçtiğimiz Eylül ayında İslam dininin şiddet ve kılıç zoruyla yayıldığı yönündeki konuşmasını, “isabetli” olarak niteledi… (27.07.2007)