Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
Ehli Sünnet

 

 

 Aşırı iki uç olan tekfircilik ile gulat şia ve mealcilik ifratı ile tarihselcilik tefriti arasında, 1400 küsur senelik İslam'ın ana çizgisi olmuş, orta yol ümmetinin orta adı

 

                                      Ehli Sünnet

 
 Bir ucu tarikatlar, diğer ucu selefiliğe kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahip olan ehli sünnet, selefilerin tekfirciliğini; tarikat ruhu ile aşarken, tarikatlardaki şirke bulaşan fikirleri de selefiliğin tevhid akidesi ile düzeltecek, İslam'ın orta yolu; ümmetin Kurtuluşu olacaktır, bi-iznillah!

 Günümüzde ne yazık ki ehli sünnet olduğunu söyleyenler de karşı olanlar da ehli sünnetin tanımını ve sınırlarını, ne yazık ki bilmemektedirler. Birbirlerini tekfir etme noktasına gelen selefilikte sufilikte, Ebu Hahife'de Buhari'de ehli sünnetin içindedir. Zaman, onların bir arada yaşanıp içselleştirilebileceğine; kabul edilip pratiğe yansıyacağını bize göstermiştir. Zaten mezhepler tarihini az da olsa bilenler, Şii olmayan grubun adının kendiliğinden, ehli sünnet olarak ortaya çıktığını mutlaka bilmektedir.  

 "İslam‘ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan “fırkalaşma” olgusu, beraberinde son derece yoğun bir ilmî hareketlilik de getirmişti. O kaygan ve heterojen zeminde Ehl-i Sünnet ulemanın, Sahabe‘den devralınan sahih İslamî çizginin bir yandan gayrimüslimlere, bir yandan da dahilî bid’atçi fırkalara karşı müdafaası için gösterdiği gayret, sadece samimi bir bağlanışla değil, aynı zamanda yüksek bir ilmî performansla hedefe ulaşmıştı." ( https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/islam-dunyasi-ve-tercume-faaliyetleri/

 Ehli Sünnet, İslam düşünce tarihinde, İslam mesajının anlaşılması ve yaşanması konusunda Müslümanların ihtiyaçlarını karşılayacak çözümler üreten, siyasi-itikadı ve aynı zamanda fıkhî bir düşünce ekolüdür. Ehli Sünnet, Hz. Peygamber ve ondan sonraki ilk nesillerin din anlayışına bağlı kalan ve genel dini akımdan ayrılmayan kimselerin adıdır. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, tek bir eğilimi temsil eden bir akım olmayıp, farklı eğilimleri içinde barındıran dini-toplumsal yapıdır. Bu yapıyı temsil eden Sünniler, Hadis taraftarları, Eşarilik ve Maturudilik adı altında güçlenmiş ve günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

Eş‘arîler’den Abdülkahir el-Bağdâdî: "Ehl-i sünnet; ehl-i bid‘atın görüşlerini reddeden kelâm, fıkıh, tefsir, kıraat ve Arap dili âlimleri, şeriata bağlı sûfîler, Müslüman mücahidler ve Sünnî akaidin hâkim olduğu coğrafyada yaşayan Müslüman halk kitlesinden oluşur."  (el-Fark beynel fırak, s. 12, 189-191) 

İbn Hazm (ö.457/1065) İslâmi mezhepleri: Ehl-i sünnet ve cemaat, Mu'tezile, Mürcie, Şîâ ve Hariciler olarak beş grupta toplamış, bunlardan ehl-i sünnet'i hak ehli", onun dışındakileri ise, bâtıl ehli" olarak belirttikten sonra, ehl-i sünnet'i, sahabe ve tabiînin seçkinleri, ehl-i hadis ile onlara uyanlar olarak tarif etmiştir (İbn Hazm, el-Fısal, II, 113)

İmam Tahâvî:  Bu din, ifratla tefritin ortası, teşbihle ta'tilin (Allah'ın sıfatlarını tümden reddetmek) ortası, cebr ile kaderciliğin ortası, ümitsizlikle aşırı güvenin ortası, korku ile ümidin ortası bir yoldur. İşte dinimiz, zâhiren ve bâtınen budur. Tefrika görüşlerden, merdûd mezheplerden, müşebbihe, mûtezile, cehmiyye, cebriyye, kaderiyye v.s. gibi ehl-i sünnet ve'l cemaat'e muhalefet eden, dalâlete sapan mezheplerin görüşleri ehl-i sünnet âlimlerince incelenmiş ve delillere dayanan ikna edici cevaplar verilmiştir (Tahâvi, Şerhû akiteti't- Tahaviyye, 586-588)
 

Ehli sünnetin genel özellikleri:

1-Tekfirci değildir; ehli kıble tekfir edilemez!

Müctehid imamlar, "Kıble ehlinin tekfiri caiz değildir" hükmünde ittifak etmiştir. (İmam-ı Azam-ı Fıkh-ı Ekber (Aliyyû'l Kari Şerhi), İst: 1981, Çağrı Yay. Sh: 424, Molla Hüsrev- Düreri'l Hükkam- İst.: 1307 C: 2, Sh: 376.) Ehl-i bid'at mezheplerinden bazısının diğer Müslümanları tekfir etmesine rağmen, ehl-i sünnet'e, göre kim olursa olsun ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez; onların arkasında namaz kılmamazlık edilmez; büyük günâh da işleseler onların cenaze namazı kılınır ve hayır dua edilir (İbn Mâce, Cenâiz, 31; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, II, 32). "Ehl-i kıble zarûrât-ı diniye üzerinde ittifak eden kimselerdir." (Ali el-Kâri, Şerhu'l-Fıkhı'l Ekber, 139)
 
Ehl-i kıbleyi, ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at şeklinde ikiye ayıran âlimler Mutezile, Şia, Kerrâmiye, Mücessime, Müşebbihe, Mürcie gibi bid'at mezheplerini de ehli kıbleden saymışlar; fakat açıkça İslâm'ın temel nasslarını değiştiren, bozan, reddeden Batınîlik, Gulât-ı Şia, Hâriciye ( Müslüman kanını helal saymışlardır), Cehmiye, Bahâiye, Kadıyânilik, Ahmedîlik, Nusayrilik, Dürzilik gibi fırka ve mezhepleri ehl-i dalâletten saymışlardır.   Açıkça kelime-i şehâdet getiren ve kıbleye dönüp namaz kılan her Müslüman, cemâattendir; bir insanın diliyle söylediğinin aksini yapana kadar ona inanılır; Hz. Peygamber'in bu konuda "Kalbini yarıp da baktın mı?" (Buhâri, Zekât, 1, Müslim, İman, 8) uyruğu esas alınır.  Nitekim Resulullah Efendimiz, Ebu Zerr’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte, “Kimse kimseyi fasıklıkla itham etmesin. Buna hakkı yoktur. Aynı şekilde küfürle de itham etmesin. Şayet küfür ithamında bulunur da, itham edilen böyle bir sıfatın sahibi değilse, bu sıfat muhakkak itham eden kimseye döner” buyurmuştur. ( Buhari Edep, 44 )
Halîfe Hz. Ali'ye karşı olan Hâricîler, “Hüküm vermek yalnızca Allah'a aittir” (En'âm, 57) mealindeki âyeti kendilerine göre yorumlayıp Hz. Ali'nin, Muâviye ile ihtilafında çözümü hakeme bırakmasını tekfir sebebi saymış ve ona “kâfir oldun” demişlerdi. Büyük fıkıh (İslam ibadet ve hukuk) alimi Serahsî bu konuyu değerlendirirken iki önemli kuralın altını çiziyor: Hz. Ali, onların doğru olmayan tevillerine dayanarak yaptıkları bu ağır ithama karşı misliyle mukabele etmedi, onları, yanlış da olsa bir âyetin teviline (yorumuna) dayanmaları sebebiyle “din kardeşleri” olarak kabul etti, hayat ve söz hakkı tanıdı. Şu halde Ehl-i Sünnete göre “tevîl varsa tekfir yoktur”. (http://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/ehl-i-sunnet-tekfirden-kac%C4%B1n%C4%B1r-2025073) 

Elbette tarihi süreç içinde ehli sünnet içinde de birbirini tekfir edenler olmuştur ama bu bir kural olarak yerleşmemiş, ehli sünnet bünyesine yabancı olduğu için zamanla bu aşırı tepkiler devamlılık kazanmadan ortadan kalkmıştır! Tarihi süreç içinde Buhari ve Ebu Hanife birbirileri ile zıtlaşma içinde olmuştur ve bu gizli saklı bir şey değildir. Ama zamanla bu ayrılık ortadan kalkmış ve her ikisi de ehli sünnet içinde özümsenmiş, benimsenmiştir. Olayların içinde iken gösterilen tepki, olaydan uzaklaştıkça azalmış ve herkes hak ettiği makama, mertebeye sahip olmuştur! Bu ve benzeri örnekleri gösterip ehli sünneti eleştire kardeşlerimize bir kaç hatırlatma yapalım. Modernist/mealci/muzezili,... istediğimiz ismi verelim, günümüzde ehli sünneti eleştirenlerle bakalım: Prof. A.B., Prof. MÖ'ü eleştirirken; M.Ö., M.İ'nu Kuran usulü konusunda eleştirmekte, A.B. ayrıca M.İ.'nun evrim konusundaki görüşlerini de kabul etmemekte, Prof İ.G. ise, Kuran' usulü konusunda M.İ.'nun yaklaşımını yermekte, M.Ö., Prof C.T. ve A.B'a eleştiri getirmekte ve tüm bu eleştirilerde bazen ağır ithamlarda da bulunabilmektedirler! Yahu, kardeşim! Daha bu kişiler ortaya çıkalı, meşhur olalı 15-20 sene olmadı, şimdiden bu kavga ortada! Benzerinin yaşandığı ve zamanla suların durulduğu, ana damar olan ehli sünnete bu eleştirileri yaparken azıcıkta kendinize bi baksanız diyorum, ne dersiniz?!

2- Ümmetin ana akımı olan, orta yolu metot benimseyen büyük kesimdir: İslam dünyasının, ortalama, % 85-90 arasındaki oranı Ehl-i sünnetten oluşmaktadır. Sünnîlerin önemli bir kısmı, Hanefi'dir. Hanefilerin büyük çoğunluğu itikâdı konularda Mâtûridî'dirler. Ehl-i Sünnetten Şafîi ve Maliki olanların çoğu itikatta Eş'âri, Hanbeliler ise genelde Selefîdirler.
"Ehlisünnet Müslüman'ı tanımlamak için Kuran-ı Kerim'de ya da sünnette geçen bir kavram değildir. Resulüllah'ın ashabına öğretip yaşadığı İslam'a uymayan inanç ve davranış gösterenlere karşı böyle olan Müslümanların bir konum belirlemesidir. Yani bu kavramı bize Resulüllah öğretmedi, 'biz Ali'nin şiasıyız/taraftarıyız' diyenlere karşı tepki gösteren Müslümanlar kendi konumlarını belirleme ifadesi olarak 'siz öyleyseniz biz de Ehlisünnet ve'l-cemaatiz' dediler. Yani siz Şia iseniz biz de Resulüllah'ın yaşayarak öğrettiği ve onun sahabesi ve onları izleyenler tarafından ittifakla/cemaat olarak yaşanan İslam üzereyiz, Ali de (Allah ondan razı olsun) öyleydi, dediler. Şia gibi yanlış yapanlar sürekli var olunca sıratımüstakim üzere olan Müslümanlar da kendilerini onlara karşı Ehlisünnet olarak tanımladılar. Bu anlamda bunda bir sakınca yok ve farklı anlamalar içerisindeki konumunuzu kast ediyorsanız ben Ehlisünnetim demenizde de bir sakınca yok. Ama asıl kimliğinizi belirlerken doğru olan, ben Ehlisünnetim demek değil, ben Müslümanım demek olmalıdır. Pek çok İslam anlayışı var, sen nasıl bir Müslümansın diye sorulduğunda o zaman ben Ehlisünnet bir Müslüman'ım deriz ve Ehlisünnet'le Resulüllah'ın öğretip yaşadığı İslam'ı kast ederiz. İslam Ehlisünnet'tir, Ehlisünnet de İslam'dır. Bu doğru, ama biz kimliğimizi Müslüman olarak belirleriz. Çünkü İslam küfrün ve inkârın alternatifidir, Ehlisünnet ise diğer sapık mezheplerin.  Ehlisünnet yerinde kullanılırsa doğru bir kavramdır ve biz Ehlisünnetiz demekten gocunmayız ama o İslam'ın bir vasfıdır, kendisi değildir. Çünkü biz bugün Müslümanların onda birini oluşturan Şia'yı ve Ibadiyye'yi de, yanlış görmekle beraber, Müslüman sayarız. Müslüman ve İslam ümmeti dediğimizde hepsini kuşatırız. Şia bizi öyle görmese bile. Zaten yanlış olmalarının bir sebebi de bu değil mi?  Kaldı ki, özellikle günümüzde 'Ehlisünnet' ismine sürekli vurgu yapıp, kendi düşüncelerine bununla meşruiyet arayan pek çok kişi ya da grup, Ehlisünnetten, yani İslam'ı Resulüllah'ın ve onun ashabının yaşama biçiminden, en az Şia kadar uzaktırlar. Hatta günümüzdeki tarikatların çoğu Ehlisünnet değildir, batınî tarikatlardır."  (http://www.yenisafak.com/yazarlar/farukbeser/musluman-m%C4%B1y%C4%B1z-ehlisunnet-mi-2028716)

"Tarih boyunca İslâm atölyesinde işlenen bütün fikirlerin yongaları sayılan şaz fikirler dahi atılmamış, bir tarafa kaydedilmiş, ama sevad-ı azam, ana damar, ana atölye orta çizgiyi hep muhafaza ede gelmiş, İslâm’ın bütünlüğünü korumuş. İcmaın bir anlamı da budur. İslâm’ın bozulmadan sürmesinin garantisi de bu ittifaktır. Resulüllah (sa), ümmetin ihtilafı halinde bu ana damara, sevad-ı azama tutunmasını emreder." ( Faruk Beşer, Yeni Şafak, 23.12.2018)

3-Daima ( ictihat müessesesi  ile ) dinamiktir.  ( Bu konu, İslam fıkhı adlı yazımızda da ele alınmıştır)

4- Dört mezhebi anayol kabul edip, yola devam eden akımdır. İmam Şâfiî, Medine'de İmam Mâlik'ten fıkıh ve hadis ilmi aldı. Süfyan b. Uyeyne'den, Fudayl b. İyâz ve amcası Muhammed b. Şâfi' ve diğerlerinden hadis rivayet etti. İmam Şâfiî, H. 187'de Mekke'de ve 195'te Bağdat'ta İmam Ahmed b. Hanbel (Ö. 241/855) ile buluştu. Ondan Hanbelî fıkhını ve usulünü, Kuran'ın nâsih ve mensuhunu öğrendi. Bağdad'ta onun eski mezhebinin esaslarını ihtiva eden "el-Hucce" adlı eserini yazdı. Sonra H. 200'de görüşlerinin en çok yaygınlaşacağı Mısır'a gitti. 204/819'da Receb'in son cuma günü Mısır'da vefat etti ve orada defnedildi.  (el-Hudarî, Tarihu't-Teşrîi'l-İslâmî, Kahire 1358/1939, s. 254 vd.; Muhammed Ebû Zehra, Usulü'l-Fıkh, Kahire, t.y., s.12 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, I, 35, 36; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, 9, 78 vd) İmam Malik, Ebu Hanife ile görüşür, onunla münazaralarda bulunurdu. Onların bu görüşmeleri gayet nezih bir şekilde cereyan eder ve her biri diğerinin fıkıhtaki üstünlüğünü överdi. Bunun gibi o, Keys, Evza'î, Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan, Hammad vb. çağın seçkin âlimleri ile ilmî sohbetlerde birlikte olur, onlarla bir araya gelme fırsatı bulduğunda bunu hiç bir zaman kaçırmazdı. İmam Malik'in ilimdeki büyüklüğü hakkında, onun önünde diz çökmüş ve ilminden feyz almış büyük fakîh İmam Şafiî şöyle demektedir: "Malik, Allah Teâlâ'nın, Tabiinden sonra kullarına karşı hüccet olarak gönderdiği bir insandır." (Suphi es-Salih, Hadis İlimleri ve Hadis İstilahları, Terc. Yaşar Kandemir, Ankara 1981, 330)

 

 

5- Hadisi red etmeyen ama israiliyat ve mevzu hadise de karşı olan, şirke bulaşmayan tasavvufu ve farklı- yeni fikirlere hoşgörü ile bakan, ilk başlarda aşırı tepki verebilse bile zamanla bu tepki azalıp, 1400 senelik çizgiyle uyum içinde olan yeni fikirleri özümseyip yola devam eden fikir akımıdır. Tevhid fikrine zerre toz kondurmayan, tevil yolu ile de olsa bu ana fikre karşı ortaya atılan fikirleri eleştirip, 'kişileri değil, fiili' reddedip, İslam dışı sayan,  aklı reddetmeyip, aklın konumunu da ilahi vahyin sınırları içinde tutup, onu yanılmaz ilan etmeyen yolun adıdır.

 

   

 

 

                 EHLİ SÜNNET ANA DAMARDIR! EKSİĞİNİ TAMAMLA, YANLIŞINI ÇIKAR AMA TAMAMEN RED SADECE ZAMAN KAYBIDIR!


İslam tarihinde ehli sünnet ana damar olarak; akılcı, batini tüm yorumları geride bırakarak, tarih sahnesi içinde ortaya çıkan aşırı görüşleri törpüleyip, eksik kalan fikirlerin içini doldurup bünyesine alan ve yoluna devam eden, İslam'ın ana yorum çizgisidir! Ehli sünnet bu yeni görüşlerle ufkunu açar, ilerler ama bünyesine uymayanı reddeder ama içine aldıkları ile de gelişerek yoluna devam eder. O, fikirleri bir süzgeçten geçirerek büyür ve ilerler. Bunun için ise yeni fikir, içtihatlara gerek vardır; ' Müctehit hata yaparsa bir sevap alır, doğru yaparsa iki sevap' ( Buhari, İ’tisam, 21; Müslim, Akdıye, 15) Müctehidin hataları, niyeti, sevabı onunla Allah arasındadır! İsmet sıfatlı hiç bir insan ve hatasız tek bir eser bile yoktur! Dolayısı ile mezhep asla din değil sadece ilim ve ihlasına güvendiğimiz alimlerin Kuran ve sahih sünnetten anladıklarıdır; yorumlarıdır! Tarih içinde ümmetin sınırları genişledikçe ve ictihat kapısı kapandıkça nasıl hurafe, bidat ve şirk ümmetin içine İslami görüntü ile girmişse, aynı etki fikirsel bazda ehli sünnet ana damarını da etkilemiş ve zamanla bozulma ortaya çıkmaya başlamıştır, fakat; Bu damarın tecrübesinden faydalanmamak ve üzerine önce Kuran sonra sahih sünnet eksenli ve geçmiş ulemanın yorum ve metotlarından istifade ederek yeniden ekleme yapmak yerine, sıfırdan yeni bir akım ortaya çıkarmaya çalışmak, ehli sünneti 1400 sene geriden takip etmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır! Tarih; akıl, vahiy, sahih sünnet ve insan faktörü ile ehli sünnet çizgisini oluşturmuştur, insanlar "yeniden" aynı tecrübeleri yaşayarak gelecekleri nokta, ehli sünnet çizgisi dışında başka bir şey olmayacaktır! Eleştiriye, vahiy eksenli bir arınmaya; temizliğe evet, amerikayı yeniden keşfettirecek zaman kaybına hayır!
 "Sünnilik, ortaya çıkış sürecindeki gelişmelere bağlı olarak savrulmaları engelleyen ve aşırı uçlar arasında bir dengeyi merkeze alan ve orta yolcu bir yaklaşımdır. İslam dünyasındaki kuşatıcı ve kucaklayıcı ana dini akımdır. Dinin kendisi değildir. Dini anlama ve yorumlama biçimlerinden biridir. Bunların en doğrusu denilebilir." ( Mehmet Evkuran)
Hurafelere bulaşmış ehlisünnet veya oryantalizm'den etkilenen tarihselcilik veya mutezili /aklı önceleyen akım olan mealcilik! İkisi de iki aşırı uç. Gulat ve tekfir gibi bunları da ehli sünnet aşmalıdır! Eğer iddia edildiği gibi Sünnet’in devre dışı bırakılması Müslümanların saflarını birleştirecek olsaydı, Mealciler yek vücut olur, kısa zamanda pek çok fırkaya ayrılmaz, liderlerinden birbirine aykırı görüşler sadır olmazdı. Sünnet’in Ümmet’i parçaladığını söyleyenler bugün bir ilmihal kitabı yazmaktan aciz oldukları gibi, namazın kaç vakit olduğu noktasında dahi ittifak edememişlerdir. Bir kısmı namazın beş, diğeri dört, üç, başka bir grup da iki vakit olduğunu savunmaktadır. Hatta namaz yerine dua kavramını atanlar bile mevcuttur!
Nurettin Yıldız, Ebu Bekir Sıfil, Faruk Beşer, Cevat Akşit, Yusuf el-Kardavi, Hayrettin Karaman, Hayri Kırbaşoğlu ... gibi alimler günümüzde ehli sünnet geleneği içinde kendilerinden istifade edilecek alimlerden bazılarıdır.

 

 

 

                                           Ehli Sünnet Bilinci
Ehli Sünnet bir mezhebi değil İslam ümmetinin ana gövdesini temsil eder. Ehli Sünnet'in özelliği sadece çoğunluk olması değil aynı zamanda, Kuran’ın ve Hz. Peygamber’in rehberliğinde oluşan İslam geleneğini benimsemesidir. Ehl-i Sünnet’e mensup olanlara Sünnî denilir. Ehl-i Sünnet’in karşıtı Ehl-i Bid’at’tır ve bu gelenekten ayrılanları ifade etmek için kullanılır.
Ümmetin toplumsal bütünlüğü açısından avantaj sağlayan bu ana damar çok farklı görüşleri bünyesinde barındırdığından yekpare, statik ve tekdüze bir yapı değil, İslam tarihi boyunca çok farklı görüşleri ve tarihsel figürleri içinde barındıran dinamik ve çok renkli bir oluşumlar manzumesi veya yelpazesi olarak görülmelidir. Çünkü Ehl-i Sünnet kavramı farklı tarihsel dönemlerde farklı fikrî ekollere isim olarak verilmiş, farklı tarihsel süreçlerde farklı oluşumlar tarafından temsil edilmiştir. Ehl-i Sünneti hakkında “havz-ı kebîr-büyük havuz” veya bir “koalisyon” nitelendirmeleri yapılmıştır. Sünnî gelenek içindeki âlimler arasında da önemli görüş ayrılıkları mevcut olagelmiştir. Örneğin; İslam tarihinin erken dönemlerinde nassların zahir anlamlarını esas alan ve te’viline karşı çıkan, aklî argümanlarla inanç esaslarını temellendirmeye dayanan kelam metoduna cevaz vermeyen Selefî anlayış Ehl-i sünnet’i temsil ederken, ileriki yüzyıllarda kelam metodunu kullanan Eş’arî ve Mâtürîdî gibi imamlar Ehl-i Sünnet’in en önemli temsilcileri olmuşlardır. Öte yandan Ehlu’r-re’y ve Ehlu’l-eser hadis ayrışmasının her iki tarafı da Ehl-i Sünnet’in en önde gelen temsilcileri olarak Ehl-i Bid’at’a karşı müşterek mücadele vermişlerdir.Hasan el-Basrî, Ebû Hanîfe, Ahmed b. Hanbel, İbn Küllâb, Kalanisî, Hâris el-Muhasibî, İmam Eş’arî ve İmam Mâtürîdî gibi farklı özellikleri öne çıkan şahsiyetler, Ehl-i Sünnet’in en meşhur prensiplerinin savunuculuğunu yapan ve Ehl-i Bid’at’la mücadele eden âlimlerdir. Sünniliğin öğretilerinin teşekkülünde en etkin olmuş mezheplerden biri olan Mu’tezile başta olmak üzere, mezhepler tarihinden bildiğimiz mezheplerin büyük çoğunluğu yok olmuştur. İslam dünyası günümüzde alt gruplarıyla birlikte iki büyük ana fırkaya ayrılmış vaziyettedir: Ehl-i Sünnet ve Şia. Şia’nın üç büyük alt grubu ise İmamiyye, İsmâiliyye ve Zeydiyye’dir. Günümüzde Sünnî nüfus, Dünya Müslüman nüfusunun %85-90 civarında çoğunluğunu oluşturmaktadır.
Allah'ın sıfatları: Allah’ın zâtî sıfatları konusunda İslam mezhepleri arasında ihtilaf yoktur. İhtilaf, Allah’a görme, işitme, konuşma gibi bazı özellikler yükleyen sübûtî sıfatlar ve haberi sıfatlar denilen insan biçimci benzetmeler türünden olan sıfatlar konusundadır. Bir uçta bu sıfatları, ifade ettikleri şekilde anlayan Müşebbihe ve Mücessime kategorisi altında mütalaa edilen fırkalar vardır. Bunlar Allah’ın bu tür sıfatlarını yaratıkların sıfatlarına benzetme hatasına düşmektedirler. Karşı uçta ise Allah’a herhangi bir sıfat yüklenemeyeceğini savunan, dolayısıyla ta’tîl’e yani sıfatsız bir uluhiyet anlayışına düşen Mu’tezile vardır. Onlara göre ise Allah, zatından ayrı sıfatlarla değil zatıyla bilir, görür, işitir, konuşur ve yaratır. Bu konuda Ehl-i Sünnet teşbihe de, ta’tîl’e de düşmeksizin itidal çizgisini korur. Onlar Kuran’da Allah’ın bu sıfatları kendisine yüklediğini, dolayısıyla bunları tasdik etmek gerektiğini, inkârın küfür olduğunu savunurlar. Allah’ın sıfatları ne Mu’tezile’nin savunduğu gibi zâtının aynı, ne de Mücessime ve Müşebbihe’nin savunduğu gibi zatının gayrıdır. Sıfatlar Allah değildir, fakat Allah’tan başka da değildir, Allah ile kâimdirler.
İnsan İradesi ve Hürriyeti: Bu konuda Cebriye mezhebi, Allah’ın mutlak iradesi karşısında kula hiçbir inisiyatif vermeyerek bir uca sürüklenirken, Mu’tezile mezhebi ise Allah’ın, kullarına dileme gücü verdiği ve kulların fiillerine hiçbir müdahalesi olmadığını savunarak karşı uca sürüklenmektedir. Ehl-i Sünnet bu konuda da itidal ve denge çizgisini hassasiyetle korumaktadır. Kullar ne Mu’tezilenin dediği gibi fiillerinin yaratıcısıdırlar, ne de Cebriyenin dediği gibi rüzgâr önündeki yaprak misali ilahî iradenin figüranlarıdırlar. Fiillerinin kesbedicisidirler ama yaratıcısı değillerdir. Yaratma sadece Allah’a mahsustur. Kul diler; kesbeder, Allah da dilerse yaratır.
İman Amel İlişkisi: Hâricîler büyük günah işleyenlerin dinden çıkıp kâfir olduğu görüşündedir. Mu’tezile ise imandan çıktığını fakat hemen küfre düşmediğini, imanla küfür arasında bir yerde (el-menzile beyne’l-menzileteyn) durduğunu, tevbe ettiği ve o günahı terk ettiği takdirde İslâm'a döneceğini, tevbe etmeden ölürse kâfir olarak öleceğini savunmaktadırlar. Mürcie ise iman ile amel arasında ilişki olmadığı kanaatindedirler. Ehl-i Sünnet ise imanla amel arasındaki irtibatı koparmaksızın arada ayniyet olmadığını savunur. Onlara göre büyük günah işleyen tevbe etmese bile mü’mindir ama fâsık yani günahkâr mü’mindir. Tevbe etmeden ölürse Allah dilerse affeder, dilerse günahı oranında azap eder. Ne kadar günahkâr olursa olsun kıble ehlinden ölenlerin cenaze namazı kılınır ve onlar için mağfiret dilenir. İnsanlar hiçbir kişi hakkında cennetlik veya cehennemlik hükmü veremez, bunu ancak Allah bilir. Ehl-i Sünnet bu konularda da yine itidalini ve kucaklayıcılığını sergilemektedir: Mümkün olduğunca ‘Ben Müslüman’ım’ diyenleri İslam dairesinden dışlamayarak kucaklayıcılığını ve kuşatıcılığını ortaya koyarken diğer yandan Allah’ın mutlak iradesine de sınır koymama hassasiyetlerini sürdürmektedirler.


GÜNÜMÜZDE EHLİ SÜNNET ELEŞTİRİLERİ ÜZERİNE: Ehl-i Sünnet’e yönelik eleştirilerin en tipik ve yaygın örneklerinden birisi tarihte ve günümüzde Müslümanların yaşadığı olumsuzlukların pek çoğundan Eş’arîlerin Tanrı ve insan anlayışını sorumlu tutanlar tarafından dile getirilen itikadî temelli eleştirilerdir. Diğeri ise Ehl-i Sünnet’in tarih boyunca iktidarları meşrulaştırdığı ve kutsadığını savunan siyasî görüşlerine yönelik eleştirilerdir. Bu eleştirilerin çoğu detayları atlayan, genelleyici, indirgeyici, ilmî ve metodolojik kriterlere uymayan spekülatif bir nitelik taşımaktadır. Ehl-i Sünnet’in siyasî görüşleri en çok eleştiri alan yönüdür. Bu eleştirilerin başlıcaları kısaca şöyle özetlenebilir:Dört halifenin iktidara geliş biçimlerini model alarak reel durumu dinde idealmiş gibi sunmaları, Zâlim ve fâsık sultana isyan etmeyip sabretmek gerektiğini savunmaları ve bütün bunların temelindeki kaderci anlayışlarının, suskun, pasif, siyasete ilgisiz, kendi inisiyatifindeki şeyleri kadere yükleyen çarpık zihniyetli bir Müslüman tipinin ortaya çıkmasına yol açtığı. Sünnî literatürde, iktidarın meşruiyetini kaybetmesine yol açan ve devlet başkanının azledilmesini gerektiren durumların tartışıldığı ve itaatin sınırlarının çizildiği metinler görmezden gelinmekte ve değersizleştirilmektedir. Sünnî literatürde kayıtsız şartsız sultana itaat fikri yoktur. Ehl-i Sünnet’in siyâsî prensiplerini realist bir tavır olarak değerlendirmek daha uygun olacaktır. Kuralları gücün koyduğu bir dünyada güç dengeleri oluşturacak sistemler kuramazsanız, iktidarlara isyanın sonucu hüsran olur. Sünnî görüş bu güç dengesini, devlet başkanı seçimi ve denetimini ehlu’l-hall ve’l-akd terimi ile ifade edilen ve bir tür güç odağı sayılabilecek toplum temsilcilerine vererek dengelemeye çalışmıştır ama ne yazık ki bu her zaman işe yarayan bir çözüm olamamıştır. Ehl-i Sünnet’in iktidarı denetim mekanizmalarının çalışmamasından da Sünnî görüşü değil, uygulayıcıları sorumlu tutmak gerekmektedir. Ehl-i Sünnet’in iktidara itaat tavsiyesinin altında Müslüman kitleye karşı şefkat ve merhamet, onları sonu gelmez maceralardan koruma, boş yere kardeş kanı dökülmesini önleme güdüsü yatmaktadır. Devlet başkanına isyan meselesinin tartışıldığı metinlerde onu iktidardan indirecek güce sahip olmadan isyan edilmemesi vurgusu hep vardır. Ehl-i Sünneti, iktidarları meşrulaştırmakla suçlayanlar tarihteki ve günümüzdeki iktidarların gereksiz yere kan dökülmesini başta dînî motifler olmak üzere her türlü yöntemle nasıl meşrulaştırdıklarını da görmeleri gerekir. Ehl-i Sünnet bütün bu meşrulaştırma mekanizmalarının temelindeki tekfir gibi aslî mekanizmalara karşı cephe alarak çok stratejik bir tavır almıştır. Ehl-i Sünnet’in sınırsız olmayıp genelde bir takım kayıt ve şartlara bağlı olan sultana itaat tavsiyesini, tekfir kapısını olabildiğince kapatma gayreti ile birlikte değerlendirdiğimizde, İslâm ümmetine şefkat ve merhametin zirve noktasına ulaştığı bir stratejik dehanın izlerini görürüz. İç isyanlarda ve Müslüman hükümdarların birbirleriyle kanlı savaşlarında, Haricîlik ve Bâtınîlik gibi terörü meşru gören fanatik grupların faaliyetleri sonucunda akan kandan ve çekilen acılardan Müslümanların ağzı yanmıştır. Bu durum halen de devam etmektedir.
Ehl-i Sünnet gibi kuşatıcı, toleranslı, bütünleştirici, kapsayıcı, dinamik, tarihin maceralarında çözülmeden günümüze kadar gelebilmiş ve ümmetin çoğunluğunu yönlendirmiş ve hâlâ da yönlendiren, kısaca bizleri bu günlere taşımış bir anlayışı mirasyedi gibi savurmak yerine üzerine titremek gerekmektedir. Eleştirellik adına bu anlayışı yıpratmak, bu bloğun çözülmesine ve parçalanmasına yol açmak aymazlıktır. Elindeki cevheri bir pula satmaktır. Ehl-i Sünnet’in her bir ilkesi, anlamacı ve saygılı bir yaklaşımla tarihte ne işe yaradığı ve günümüzde de ne işe yarayabileceği açısından değerlendirilmelidir. Gemiden ağırlıkları atma kolaycılığıyla hareket etme yerine gemiyi en az zayiatla sahil-i selâmete çıkarma anlayışı esas olmalıdır.


GÜNÜMÜZDE EHL-İ SÜNNETİ’İN SORUNLARI VE GELECEĞİ: Yukarıda verdiğimiz nüfus istatistikleri İslâm Dünyası ile Ehl-i Sünnet’in neredeyse birbiriyle özdeşleştiği, birinin durumunun ötekini önemli ölçüde belirlediği, birinin sorunlarının ötekinin de sorunları olduğu anlamına gelir. Bütün bu söylediklerimize rağmen Müslüman kitlelerin, Ehl-i Sünnet’in önemini kavradığı, alt grupları arasındaki müşterek temel prensipleri bildiği, öneminin bilincinde olduğu ve ona sahip çıktığı söylenemez. On üç asırlık bu zengin tecrübe birikimi ne yazık ki heba edilmektedir. Bundan birinci derecede ulü’l-emr yani idareci ve âlimler sorumludur. Bu ihmalin acısını hep birlikte çekmekteyiz. Dahası Sünnî tecrübenin değerini idrak edemeyen eleştirmenler özensiz ve derinliksiz eleştirileriyle bu mirası heba etmekte fakat yerine de bir şey koyamamaktadır. Sünnîliğe, değeri idrak edilerek yapılacak olumlu, dikkatli, derinlikli, titiz, imkânlar ölçüsünde objektif eleştiri ve fikrî çile mahsulü çözüm önerilerine ve bunların mükemmel organizasyonlarla hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır.
Günümüzde Sünnî dünyada yaşanan olumsuzlukların bir kısmının Sünnî prensiplerden uzaklaşılmasının rolü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada konuyu bütün boyutlarıyla ele almamız mümkün değildir. İndirgemeciliğe ve kolaycılığa düşmeden bir örnek üzerinden meramımızı anlatmak açısından, günümüz İslam Dünyasındaki fanatik oluşumları ve Müslümanın Müslümana silah çekmesi olgusunu ele alabiliriz. Sahabe dönemindeki Hâricîler’den beri bildiğimiz tekfir sorununa karşı Ehl-i Sünnetin verdiği mücadele ve geliştirdiği argümanlar son derece takdire şayandır. Büyük günah işleyenin imandan/ İslam’dan çıkmayacağı, fâsık imamın arkasında namaz kılınabileceği, ehli kıbleden hiç kimsenin açıkça küfrünü beyan etmedikçe tekfir edilemeyeceği, Ehl-i kıbleden olup da ölen kişilerin ne kadar günahkâr olursa olsunlar cenaze namazının kılınacağı, zâlim devlet başkanına isyan etmeyip sabredilmesi gerektiği şeklindeki sünnî prensipler dikkatle incelendiğinde bunların Müslümanları dışlamadan hepsini kucaklama ve mümkün olduğunca bir arada tutma ve tekfir silahının istismarının önüne geçme amacının göstergeleri olduğu görülür. Peygamberler hariç hiç kimse günahtan masum olmadığına göre bu aynı zamanda realist yani gerçekçi bir yaklaşımdır. Zâlim olan veya zorla başa geçmiş devlet başkanına itaat edilmesi gerektiği prensibine de bu açıdan bakılması gerektiği kanaatindeyiz. Bu da son derece realist bir anlayıştır. Birinci şıkta yani devlet başkanının zorla başa geçmesi durumunda zaten o başkanın gücü reel olarak ortadadır. Onu tasfiye edecek güç olsaydı zaten başa geçemezdi. Bu durumda realist yaklaşım realiteyi kabul etmektir. Günümüzde reel politik denen anlayışa benzeyen bu yaklaşım artı ve eksileriyle birlikte değerlendirilmelidir. Burada, büyük zarardan korunmak için küçük zarara katlanma şeklinde ifade edebileceğimiz ehven-i şerr prensibi de söz konusudur. Devlet başkanına isyanın ortaya çıkaracağı zarar onun zulmünün zararından büyükse iki zarardan en hafif olanı tercih edilir. İslâm hukukunun bu küllî kaidesi Mecellenin girişinde “Ehvenu’ş-şerreyn ihtiyar olunur” şeklinde dile getirilmiş olup evrensel bir hukuk ilkesidir. Kan dökülmesini meşrulaştıran diğer çok temelli ve yaygın bakış açısı da yüksek hedefler için bireylerin feda edilebileceğidir. Bu anlayış İslam’daki cihad, şehadet gibi kavramlarla da pekiştirilmektedir. Cihadın meşruiyet sebebi ve amaçlarını burada derinlemesine giremeyiz. Fıkıh kitaplarının siyer bölümlerinde çok ilginç detaylar mevcuttur. Ama kısaca şunları söyleyebiliriz: Cihad bizatihi bir amaç değil bütün çareler tükendiğinde zarureten başvurulan bir araçtır. Şehitlik de bizatihi cihadın amacı değildir. Cihada şehit olmak için değil İslam’ın evrensel ilkelerini hâkim kılmak için gidilir. Fakat en önemlisi Sünnî anlayışta önüne gelen yanına bir grup adam toplayıp ve kendilerine bir hedef seçip cihada karar veremez. Cihad kararı birçok ön şartın gerçekleşmesinden sonra Ümmet’in ulü’l-emr denilen yetkililerince usulüne uygun olarak kararlaştırılırsa meşru olur. Her eline silah alıp etrafına adam toplayan kendisini ulü’l-emr makamında göremez. Devlet ilan etmekle devlet olmak aynı şey değildir. Devlet olmak devlet olacak nitelikte gücünü diğer devletlere kabul ettirmek demektir. Ölüm cezasını hak eden Müslüman bireylere bu ceza ancak devlet tarafından verilir ve uygulanır. Hak sahipleri ihkak-ı hak yapamaz yani haklarını kendileri almaya kalkışamaz veya Müslümanlar arasından bir grup kendi kendine görev üstlenip bu cezayı veremez ve uygulayamaz. Bütün bunlar toplum düzenini sağlamak ve kaosu önlemek için zorunlu evrensel ilkelerdir. Devlet zaten bu kaosu önlemek için var olmuştur.
Ehl-i Sünnet’in çağa ayak uyduramadığı şeklinde eleştiriler de yapılabilir. Müslümanların, dolayısıyla Ehl-i Sünnet’in çağdaş durumun belirleyicilerinden biri olduğu söylenemeyeceğine göre bunda bir ölçüde haklılık payı vardır. Ayrıca tüm ümmeti kucaklamaya çalışan bir yapının sürekli olarak farklı ve birbirine zıt toplumsal dinamiklerin dengelerini gözetme mecburiyeti nedeniyle bütün kuşatıcı yapılarda olduğu gibi değişim yerine istikrarı öne alması anlaşılır bir durumdur. Bu kuşatıcılık özelliği Ehl-i Sünnet’in en önemli vasfı iken aynı zamanda en kırılgan yönüdür, tabir caizse yumuşak karnıdır. Çok farklı kesim ve talepleri karşılama güçlüğü her an çevreden başlayan çözülmelere yol açabilir.
Günümüzde Müslümanlar olmazsa olmaz meselesi topyekûn bir medeniyet ihyasıdır ve bu öyle kolay bir şey değildir. İslam Düşüncesinin yeniden ihyasıyla alakalı bir iştir. Buna Muhammed İkbal’in deyimiyle İslam Düşüncesinin ihyasıyla başlamak gerekmektedir. İslam’a yönelik çağdaş tehditlerle hesaplaşmadan İslam Düşüncesinin yeniden ihyası mümkün değildir. Geçmiş İslam âlimlerinin ve kelamcıların karşı karşıya oldukları tehditlerle bu günküler çok farklıdır. Bazı son dönem İslâm âlimlerince ortaya atılan “Yeni İlm-i Kelâm” teşebbüsü beklentileri karşılamakta yetersiz kalmıştır. Çünkü bu Kelam uzmanlığını aşan bir iştir. Felsefe ve bilimde topyekûn bir medeniyet bilinciyle yapılacak şeylerle mümkündür. Kelam ilminin mesâil denilen ana problemlerinin çoğu bu gün de güncelliğini korumakla birlikte, yeni meseleler gündeme gelmiştir. Örneğin modernizm, kapitalizm, liberalizm, sekülerizm gibi akımlar globalleşmenin getirdiği imkânlarla tüm dünyada değerlerin belirleyicisidir. Bu akımlar Müslüman düşüncenin geleneksel zihin kodlarını bozmuş veya yıkmış, yerlerine kendi kodlarını yerleştirmiştir. Müslümanların, hayatlarını Kitap, Sünnet, İcm⒠ve Kıyas’a göre belirledikleri iddiası sözde kalmakta, çağdaş dünyanın belirleyicilerinin dayattığı kodlarla düşünmekte ve yaşamaktadırlar. Bu da yaralı ve şizofren bilinçler ve kimlikler oluşturmaktadır. İslam Düşüncesi ve Kelamı bu akımların ön kabulleri, temel tezleri ve ürettiği düşünce yapılarıyla hesaplaşmak ve insan faaliyetlerinin bütün alanlarında Müslümanlara kendi değerler sistemini sunmak zorundadır. Çağdaş dünyada yersiz yurtsuz bir şekilde savrulmaktan kurtulmak için geçmiş tecrübelerimiz ve bunların taşıyıcısı olan geleneğimiz bizim için vazgeçilmez bir zemin teşkil edecektir. Fakat bu hayatın doğal seyri içerisinde kendiliğinden olacak bir iş değildir. Mükemmel bir organizasyon işidir. Bu organizasyonu nasıl yapacağımızın çözümü bizce meselenin çözümünün yarısıdır. Müslümanlar felsefe, bilim, eğitim, teknoloji, siyaset ve ekonomi gibi alanlardaki organizasyon kabiliyeti bakımından kritik bir sınavla karşı karşıyadırlar. Bu sınavı vermeye niyetlendiklerinde, on üç asırlık Ehl-i Sünnet tecrübesinin en önemli referans kaynaklarından birisi olacağı kanaatindeyiz. ( Prof. Dr.Selahattin Polat, Stratejik Olarak Ehli Sünnet Bilinci:  https://takdimdergisi.com/sayi1/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci-prof-dr-selahattin-polat/ )
 

Selefilik:
Ehl-i sünnet: Selefiyye ve Mâtûridîyye ve Eş'âriyye olarak metod bakımından üçe ayrılmaktadır. Selefiyye, yorum ve teşbihe kaçmadan nasları olduğu gibi kabul edenlerin mezhebidir. Meselâ İmam Malik: "Şüphesiz ki Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra da Arş üzerinde istivâ etti" (el-A'râf, 7/154) âyetinin tefsirinde: "İstivâ malumdur, keyfiyyeti ise meçhuldür. Bu konuda soru sormak bid'attır" demiş, teşbih ve te'vile gitmemiştir (Kurtubî, Tefsir, V11,217-218). İmam Mâturîdî ve Eş'arî'nin temsil ettiği ehl-i sünnet-i âmme ise, Cenab-ı Hakkı mahlukata benzetmekten tenzih gayesiyle müteşâbih nassları te'vil etmişlerdir. Arş üzerinde istiva etti sözünü "Arşda hükümran oldu" Allah'ın eli sözünü Allah'ın kudreti ve rahmeti olarak te'vil etmeleri veya Kevser suresindeki 'Venhar' kelimesinin hem kurban kesmek hem elleri kaldırmak anlamına geldiği için, kurban anlamını Hanefi, elleri kaldırmak anlamını ise Şafii hazretlerinin kaldırması gibi. "Günümüzdeki Selefîlerin açmazı... Onlar sünneti devreden çıkaranlardan ve 'Kuran İslam'ı' dedikleri şeyin de vahiy İslam'ı değil, kendi küçük akıllarının İslam'ı olduğu anlaşılanlardan (http://www.yenisafak.com/yazarlar/farukbeser/sunnetin-vahiy-ile-ne-alakas%C4%B1-var-2019963) daha tutarlı olarak, 'Kitap ve sünnet önümüzde, onlara bakar hüküm veririz, mezhepler sonradan ortaya çıkmış bidatlerdir' diyorlar. Mezheplerin din gibi görüldüğü durumlar için bu iddia yanlış da değil. Ama onlar da sıkıştıklarında işin içine kendi yorumlarını katıyorlar, ya da 'bu konuda Bin Bâz şöyle diyor, İbn Teymiye böyle demiş' demek zorunda kalıyorlar. İşte bu da görüş bildirme adına bir mezhep edinme değil midir? Bunun diğerinden farkı nedir? Yeter ki, mezhep içtihatlarını sabit din olarak görmeyelim. Zaten mezheplere karşı gösterilen Selefî tavrın sebebi de mezhep anlayışındaki ifratlar ve mezhepleri din gibi görme yanılgısı olduğunu daha önce söylemiştik." ( http://www.yenisafak.com/yazarlar/farukbeser/sunnet-mezhep-ve-selef%C3%AElik-2018800 )

 

                

 Ne yazık ki tarihselcilik adına oryantalist görüşleri sosyalist jargonla ifade eden ve bunu İslam adına yapan hocalarımız var.

 

 

 "Tek kaynağımız Kuran, mezhepsizim, ehli sünnete karşıyım" diyen arkadaşlara!
Bu görüşü savunan kardeşlerimizin takip ettiği hocalara bakıyoruz, "aynı konuda farklı görüşler" ileri sürdüklerini müşahede ediyoruz. Öztürk, Okuyan, İslamoğlu, Bayındır ... Aslında bir gerçeği görmek gerekir; Bu alimlerin etrafında bir kaç bin kişi toplandı mı, cemaati lideri; bir kaç milyon toplanınca mezhep imamı olacaklar! Kısacası: mezhep hak, gerçek, kaçınılmaz! Mezhepler zaten böyle doğmadı mı zaten? Dönüp dolaşıp, zaman kaybetmeden, ehli sünnete bekliyoruz...

 

 

Not: 'Şia ve Tekfirci selefilik' ile 'mealcilik ve tarihselcilik' konuları zamanla buraya eklenecektir, inşaellah! Ayrıca, sitemizdeki 'Hadis müdafaası ' ve  ' modernistler ' adlı yazılara da bakılabilir!