Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Hadis- Sünnet müdaffası

 


         
                           

 

     Konuya ek olarak " İslam fıkhı ve sünnet"  adlı yazıyı da tavsiye edebiliriz. 

 

 

 Bu yazımızda amaç, hadis ilmi hakkında genel bilgi vermek değil ( Hadis terimleri, usulü, tarihi vs ) hadis ve sünnetin önemi, değeri, delil olması konusunu açıklamaktır. Amacımız oryantalist Hıristiyan ve modernist Müslümanların hadise yaklaşımlarına cevap vermektir. Hadis ilmi konusu bu kısa yazı içine sığamayacak kadar geniş bir konudur. Konuyu tamamlayan 'Muhteliful hadis, Oryantalistlerin hadis anlayışının eleştirisi, Hadis kitaplarının değeri ve Caetani'ye cevap kısmındaki hadis ilmi adlı bölümü' adlı yazılarımıza bakılabilir.'


 GİRİŞ

 

Hadis efendimizin sözleri, sünnet daha çok uygulamaları ama aynı zamanda sözlerini de kapsayan bir terimdir. Sünnet hadise genelde üç çeşit yaklaşımdan bahsedilebilir:

Hadis ve sünneti reddedenler: Kuraniyyun kökenli, oryantalist etkisi ile önce Hindistan'da ortaya çıkan bir akım. Kendilerine tek cevap verelim, Salat'ın kelime anlamı dua demek, bu arkadaşlar Kuran'dan hareket edince, namaz yerine günde beş kere dua mı edeceklerdir?

Sünneti kabul edip, hadisi reddedenler: İşlerine gelen hadisleri eserlerine almakla paradoksa düşen bu grubun en büyük yanlışı; eleştirdikleri hadislerin büyük çoğunluğunun zaten hadisi savunanlarca da verdiği anlam ile kabul edilmediğini bilmemeleri, bu hadislerin ya tevil-yorum ile  ya da başka hadislerle reddettikleri hadislerin aslında anlamının müspet bir zemine rahatlıkla oturulabildiğini kavrayamamalarıdır. Ayrıca metin tenkidi yapılmadığı iddiası ile hadislerin sadece akıl süzgeci ile de reddedilebileceğini de savunurlar.

Sünnet ve hadisi kabul edenler: Bu görüşü savunmakla beraber bu sistemi savunanların da - şahsi yorumumuza göre - en büyük yanlışı, hadisin Kuran'ı nesh edebileceği görüşünü savunmalarıdır ki bu haklı olarak muhataplarımıza eleştiri alanı açabilmektedir.

 

 

"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin ve Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, aranızda herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah'a ve elçisine götürün. Böyle davranmanız, daha iyidir ve sonuç itibariyle daha güzeldir." (Nisa, 59)

Ayette geçen "İtaat" kelimesinin Allah için olduğu gibi, Hz. Peygamber için de ayrıca tekrarlanması, O'nun  Kuran'ın dışında yaptığı emir ve yasaklarına karşı da itaat etmenin gereğine işaret etmek içindir. "Sizden olan emir sahiplerine de" ifadesinde görüldüğü üzere, emir sahipleri için ayrıca bir "itaat" kelimesinin kullanılmaması, aksine cümle içerisinde (atıf yoluyla) Allah ve Resûlüne karşı yapılması, istenen itaate tâbi kılınarak ifade edilmesi, onlara yapılacak itaatin mutlak olmayıp, Allah'ın kitabı ve elçisinin sünnetine uyma şartına bağlı olduğunu göstermek içindir. (İmam Şafii, er-Risale, s. 79-80)

 Hadislerin yazılımına ilk başlarda Kuran ile karışır endişesi ile izin verilmedi ise de daha sonra bu sorun ortadan kalkınca izin verilmiştir. ( Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 108) Dolayısı ile hadislerin yazılımına daha peygamberimiz hayatta iken başlanmıştır. ( Hamidullah, İslam peygamberi, I/9) Peygamber dönemindeki yazılı malzemelerden bazıları şunlardır. Abdullah b. Amr b. As, Hz Ali, Hz Enes'in yazılı metin haline getirdiği hadisler. Sadece Amr b. As'ın es-Sahifetussadıka adlı mecmuasında 1000 civarında hadis mevcut idi. Hicretten sonra yapılan nüfus sayımı, anlaşmalar, ahidnameler, komşu devletlere gönderilen mektuplar da yazıya geçirilmişti. ( Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 109) İslam tarihinin ilk dönemine ait kaynaklar sahabe hayatta iken yazılı olarak kayda geçirilmişti. ( Sad, Tabakat, I/70, 331; Zürkani, Şerhül alel mevahibil-ledünniye, III/354) Tedvin dönemi ile de hadisler terdip, düzen ve belirli kaideler çerçevesinde kitaplaştırılmıştır. ( Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 108 ) 

 

 DETAY

Hadis: Hz. Muhammed'in sözlerine denir. Bazı hadisler vardır farz hükmündedir, yani onları yapmak farzdır. Bazıları vardır vacip hükmünde, bazıları sünnet, bazıları ise mubah, müstehap (iyi, sevap kazanılacak iş) hükmündedirler. Bazı hadisler ise mevzu (uydurma gerçekte söylenmemiş), mevkuf, muzdarib (kesik, eksik, hatalı rivayet edilmiş), bazı hadisler vardır tavsiye niteliği taşır, bazılarının hükmü-uygulaması sonradan kaldırılmış, bazılarının ise yasaklığı sonradan kaldırılmış;serbest bırakılmış, bazılarının zayıf veya eksik rivayet edilmesi ise anlamını, dolayısıyla hadisin amacını tam yansıtamamasına sebep olmuştur. Bazı hadsilerin sözcük anlamları farklı iken, hedeflediği anlam farklı olabilir. Kısaca bir konuda bir hadisi duyunca hemen “bu konuda kural şudur, Hz.  Resul böyle yapmıştır" dememeliyiz. O konudaki diğer hadisleri ve ayetleri bir araya getirmeli, hangisi doğru, hangisi uydurma, hangi hadisi Hz.  Resul sonradan uygulanmasını kaldırmış, sınırlamış, genişletmiş veya uygulatmış iyice anlamalıyız. Buda hadis ilmini iyi bilmeye, hadis usulü, hadis tarihi, hadis terimlerine vakıf bir insan olmayı gerektirir. Yani halktan birisi Buhari'yi açıp, hadisi okuyup, ondan hüküm çıkaramaz. Ya o hadis doğru ama başka bir hadisle sonradan uygulamadan kaldırılmış, sınırlandırılmış, veya uygulama alanı genişletilmiş ise?! Bir hadis kitabı tüm o konudaki doğru hadisleri bir araya toplayamaz. Çünkü o kitabı yazan bir insandır, insan ise eksik bir varlıktır. O nedenle Buhari yanında, Müslim, Tirmizi, Ebu Davut…gibi hadis kitapları da vardır. Biz; halk/avam hadis, ayetten hüküm çıkaramayız. Ama muhaddis ve müfessir alimlerinin o hadisi-veya ayeti- yorumlama ve hüküm çıkarmalarından istifade edebiliriz. Yani hadise değil, çıkarılan hükümlerine bakmalıyız. Zayıf hadisi okuduk, hadis mi değil mi nereden bileceğiz, kaynak kitaplardaki yorumlara ulaşabiliyor muyuz, Ya yanlış hüküm verip ailemize zulmedersek?
Hadis Alanından  Eksik Anlamaya Bazı Örnekler: Hz. Resul elbisesi yerlere uzanan bir  adamı uyarıp elbisesini kısaltmasını istemiştir. Ama günümüzde her uzun elbiseliye aynı hükmü uygulayamayız. Çünkü Hz.  Resul döneminde uzun elbise kibir alameti idi. Şimdi eğer insanlar kısa elbise ile kibirleniyorsa kısa elbise uzattırılmalıdır. Amaç uzun elbise değil kibirlendirtmemedir, elbise araçtır, kibir hedeftir. Kibri var eden şeyler, araçlar (uzun kısa...elbise) yasaklanmalıdır. Hz. Resul kadınların kabir-mezarlara gitmesini önceleri engellemişti. Sonra serbest bırakmıştır. Ama Hz. Resulun vefatından sonra Hz. Aişe: "Bu kadınları görse idi yine yasaklardı." Buyururlar. O halde kadınlar kabirlere gitmelimi gitmemeli mi? Eğitim, bilinç verildiği an gitmeli, yozlaşma başlayınca yasaklanmalı. Yoksa gitmesini yasaklayan hadisi okuyan, eşini kızını mezara göndermez veya serbest bıraktığı hadisi okuyan gönderirse hedef, amaç saptırılmış olur.
Sünnet ;  Hz. Resul günümüzde olsa nasıl yapardı? sorusunun cevabıdır. Bu da bir ilim ve derin tefekkür konusudur. Bir iki hadis veya kitap okuma kolaycılığı değildir.  Hadislerin kelimelerine takılmamalıyız, kelimelerin verdiği bir amaç, hedef var. Asıl sünnet o hedefi yakalamaktır. Hz resul döneminde bile hadisin ruhunu yakalamak yerine kelimelerine takılanlar olmuştu. Bir sahabi yüzü yıkamak farz diye, gözlerini de yıkamaya çalışırdı ve gözleri büyük zarar görmüştü, başka bir sahabi " Cuma günü gusül alın" hadisi gereği, ihtilam olup cuma sabahı gusül alan oğluna: " Bu sünnet yerine geçmedi, bu ihtilamdan kurtulmak için alınan bir gusüldü, bir daha al" demiştir. "Size ağır gelmeyeceğini bilsem namazdan önce misvak kullanmanızı  emrederdim" hadisinden hareketle, günümüzde de farz namazlardan hemen önce bir iki saniyeliğine hala misvağı dişlerine süren kardeşlerimiz yok mu? Birinci sahabi İslam'ın insanı zora sokan ibadetler içermediğini, İkinci sahabi gusülden amacın toplu gidilen yere temizlenerek gidilmesi gerektiğini hatırlatan bir hadis olduğunu, günümüzde de aslında evden çıkmadan, temiz ağız ile toplu yerlere, camiye, namaza gidilmesinin tavsiye edildiğini anlayamayan kardeşlerimiz olduğunu ortaya çıkarıyor.

Sünnet, Kuran: "Sünnet, Kuran'ı Kerim'de bulunmayan, ama ona aykırı da olmayan pek çok hüküm getirmiştir. Bu görevi sünnete bizzat Kuran-ı Kerim veriyor. Bu hükümleri çıkarsanız İslam'ın iskeleti dağılır, din insanların elinde bir oyuncak hamuruna döner. Sünnetin getirdiği hükümler belki de zaten Kuran-ı Kerim'de vardır da onu ancak peygamberi bir seziş çıkarabilirdi. Öyle de oldu. Bu çıkarma/istinbat sünnet imbiğinden geçmesi şartıyla, âlimlerin içtihatlarıyla devam etmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir. Siz bir şeyin hükmünü Kuran-ı Kerim'de ya da sünnette bulamıyorsanız başvuracağınız merci, 'ehli zikir/ilmiyle amil' âlimlerdir. Onların içtihatlarının dışına çıktığınızda da dinî olanı terk etmiş, nefsinize uymuş olacaksınız. Onların içtihatları hatalı olmuş olabilir. Bir müçtehidin hatalı bir içtihadına uyma, nefsine göre yaşamaktan evladır. Bu noktada diğer âlimlerin görevi de, doğru olanı bulma çabası/içtihadı göstermeleridir. " ( Faruk Beşer, Yeni Şafak, 18 Eylül 2015 ) Kuran-ı Kerim dinin ruhu ise ki, Sünnet de onun bedenidir, görünür ve yaşanır hale gelmiş yönüdür. Tebyîn (Nahl, 44): "  لِتُبَيِّنَ لِلنَّاس ِ "İyi derecede açıklama, anlaşılır hale getirme demektir. Bunun bir alt derecesi beyandır. Beyan sadece sözlü açıklama olabilir. Ama tebyîn aynı zamanda uygulamalı bir beyandır ki, işte buna Sünnet diyoruz. Tebliğ: Elçinin aldığı bilgiyi aynen yerine ulaştırmasıdır. Bunun için Allah Hz. Peygamber'e 'Rasul/elçi' diye hitap ettiği bir ayette, “Rabbinden sana indirileni tam olarak ulaştırmazsan O'nun mesajını ulaştırmış olmazsın” buyurur (5/67). Tebyîn, tebliğden farklı bir şeydir. Hüküm: “Biz kitabı hakikat olarak sana indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği ile hüküm veresin.” (4/105) Buradaki gösterme 're'y' sahibi kılma anlamında bir göstermedir. Demek ki, Hz. Peygamber'in vahye dayalı olarak bir re'yi/görüşü olacak ve o bununla hüküm verecektir. Bu re'y Kuran-ı Kerim'den mülhemdir; ilham alınmıştır, ama Kuran-ı Kerim değildir. İşte bu da sünnetten başkası olamaz. Şu bir tek ayette bile Hz. Peygamber'in sünnetine işaret eden pek çok özelliği sayılır: Hikmet: “Nasıl ki, size içinizden bir resul gönderdik; ayetlerimizi size okuyor, sizi arındırıyor, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor, önceden bilmediklerinizi öğretiyor” (2/151) Bu ayeti Kerimede Kitap ve Hikmet yan yana kullanıldığına göre bunların farklı şeyler olması gerekir. Sıradan insanların Kuran-ı Kerim'de açıkça gözükmeyen hikmetlere ulaşabileceğini kabul edip, peygamberde böyle bir özelliğin olmadığını söylemek abes olur. İşte ona Kuran-ı Kerim'in yanında verilen bu bilgi/hikmet sünnettir ve o, tebyîn görevini bununla yapmaktadır. Tezkiye: Her türlü maddi manevi, ahlaki ve bedeni pisliklerden arındırmadır. O halde Peygamber, bazılarının sandığı gibi sade bir postacı değildir. O inananlarını yine vahiyden aldığı kabiliyetle eğitip arındırmıştır. İşte bu eğitme ve arındırma uygulaması da sünnettir.Bunlardan özellikle üsve kelimesi önemlidir. “O sizin için güzel bir üsvedir” denir ki, hal ve harekâtıyla örnek edineceğiniz bir numune-i timsaldir demektir. Sağlam bir örneği bulunmayanların, özellikle de gençlerin bugün kimlere özendikleri, kimleri örnek aldıkları düşünülürse bunun çok anlamlı olduğu görülür. Onun sünnetine/hayat tarzına uyulmadan o nasıl örnek alınabilir? ( Faruk Beşer, Yeni Şafak, http://www.yenisafak.com/yazarlar/faruk_beser/sunneti-kuran-i-kerime-sorsak-ne-der-2019927 )

Kuran; " Hz Muhammet'te sizin için güzel bir örnek vardır." buyurur. Sünnet olmadan nasıl O'nu örnek alabiliriz ki? Sünneti reddeden kardeşlerimiz bu konuda ne yorum getirebilirler? Ayrıca sünneti reddeden kardeşlerimizin Kuran'ı yorumlama hakkı kadar  Hz. Resul'un Kuran'ı yorumlama hakkı yok mudur?

Sünnetin kaynak değeri: Sünnet'in tamamı değil, bir kısmı vahiy mahsulüdür. Ancak Hz. Peygamber hata yaptığında Cenab-ı Allah tarafından ikaz edildiği için, bütün söz ve davranışları vahyin kontrolü altındadır. Vahiy ürünü olan Sünnet'in bir kısmı Hz. Peygamber'in zatıyla ilgili olmakla beraber, diğer kısmı ümmetiyle ilgilidir. Kuran hükümleri İslam ümmeti hakkında bağlayıcı nitelikte olduğu gibi, Sünnet de bir teşri kaynağı olarak bağlayıcı bir özelliğe sahip olmak durumundadır. Vahye dayanmayan Sünnet de Allah tarafından bir ikaz vaki olmadıkça hatadan uzak sayılır. Bundan sonra önemli olan hangi Sünnet'in vahiy olduğu değil, hangi Sünnet'in teşri kaynağı olarak kullanılabileceği hususudur. Kuran'dan sünnet'in delil olduğuna dair ayetler:

Hz. Peygamber'e iman ve itaati emreden ayetler: "Andolsun, Allah'ın Resulünde sizin için -Allah'ı ve ahiret gününü arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için- (uyulacak) en güzel bir örnek vardır." (Ahzab, 21): O, hem ibadet, hem ahlak, hem de hukuk ve diğer hususlarda insanlar için bir örnektir.

Doğrudan doğruya Allah'a itaatin yanı sıra, Hz. Peygamber'e itaat de emredilmiştir: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Resul'e ve sizden olan emir (yetki) sahiplerine itaat edin." (Nisa, 9) Müsteşrik Margoliouth'a göre Hz. Muhammed'in Kuran'ın dışına çıkan ve herhangi bir hadiste rivayet edilen bir sünneti yoktur. (Fazlur Rahman, Islam, çev. Mehmet Dağ - Mehmet Aydın, Selçuk Yayınları, İstanbul 1981, s. 61) Ayette Allah'a itaatle birlikte Hz. Peygamber'e ve "emir sahiplerine" de itaatin gerekli görülmesi, bunların birbirinden farklı şeyler olduğunu gösterir. Söz konusu itaatin atıf harflerinden mugayeret - aykırı olma -  için kullanılan vav harfiyle yapılmış olması da bunu gerektirmektedir. Fazlur Rahman'a göre, Kuran'ın, Allah'ın ve Hz. Peygamber'in otoritesinden söz ettiği birçok durumlarda, bu otoritenin genel anlamda - Margoliouth'un iddia ettiği gibi- bizzat Kuran'ın emirlerine ait olduğu şeklinde yorumlanması mümkündür; ancak bunun her zaman böyle olmadığını gösteren durumlar da vardır. Mesela Kuran ganimetlerle ilgili olarak "Peygamber ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun" ( Haşr, 7) buyurmakta, başka bir ayette ise "aralarındaki çekişmelerde Hz. Peygamber' i hakem tutmaları " (Nisa, 64)  istenmektedir. Bu ayetlerden zaruri olarak anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber hüküm verirken, ahlaki ve hukuki emirlerde bulunurken, Kuran dışında rakipsiz bir otoriteye sahip olmuş, hatta normal olarak böyle bir otoriteyi uygulamıştır. (Fazlur Rahman,İslam, s. 62) Kuran bir kanun kitabı veya bir ansiklopedi olmadığına göre, Kuran'ın temas etmediği konularda toplumda düzen nasıl sağlanacak, güvenlik nasıl temin edilecek, ekonomi, eğitim, adalet gibi sosyal konularda kim düzenleyici kararlar alıp uygulayacaktır? Böyle bir düşünce ile bugün hangi toplum yönetilebilir, hangi toplumsal mesel e çözülebilir? Bu mantığa göre,Kuran'ın dışında bağlayıcı başka bir şey olamayacağından, toplumların yönetimi için yapılan kanun, tüzük, yönetmelik vs.nin de hiçbir bağlayıcılığının olamayacağını kabullenmek zorunda kalınacaktır. ( H. Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, s. 175-176) Hz. Peygamber (sav) sadece postacı değildir. Göreve sadece nakil ve tebliği değil aynı zamanda tebliğ ettiğini öğretmek ve uygulamalarıyla örneklik etmektir.

Peygamber'e itaat Allah'a itaat olarak kabul edilmiştir: "Kim Peygamber'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur."  (Nisa, 80) Şu halde Kuran teşrii - Kural koyan - bir kaynak olduğu gibi Sünnet de teşrii bir kaynaktır. Allah'ı sevmek, Peygamber'e itaati gerekli kılmaktadır: "De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır". De ki: "Allah'a ve Peygamber'e itaat edin!" Eğer dönerlerse, muhakkak ki Allah, kafirleri sevmez. " (Ali İmran, 31-32) Peygamberlerinin gönderiliş gayesi, kendisine itaat olarak ifade edilmiştir: ''Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik."(Nisa, 64) Bütün bu ayetlerdeki itaat manasını "Resul'e itaat, Kuran'a (Allah'a) itaattir" şeklinde anlamak doğru bir anlayış değildir.Eğer itaati böyle anlamak doğru olsaydı, bazı ayetlerde bunun ifadesi "Peygamber'e itaat, Allah'a itaattir" şeklinde ifade edilmezdi.

Hz. Peygamber'e Karşı Gelmeyi Yasaklayan Ayetler: "Kim, Allah'a ve O'nun Resul'üne karşı gelir ve O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için aldatıcı bir azap vardır." ( Nisa 14) "Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber' e karşı gelir ve mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası. " (Nisa,114) "Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resul'üne karşı çıktılar. Allah ve Rasul'üne de kim karşı çıkarsa, muhakkak ki, Allah'ın cezası çetin olur." ( Enam, 13.  Bu konuda diğer ayetler için bkz. Ali İmran,132, 172; en-Nisa, 113,59,61, 65, 69; Maide, 92; A'raf, 157, 158; Enfal, 1, 20, 24, 46; Tevbe, 62, 71, 91; Nur, 51-54, 56; Ahzab, 33,36,37, 64-66, 71; Muhammed, 33; Feth,117- 18; Hucurat, 14; Mücadele, 13;Tegabun,12)

Hz. Peygamber'in Verdiği Hükümlere Boyun Eğmeyi Emreden Ayetler: "Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resulüne çağrıldıklarında müminlerin cevabı "işittik ve itaat ettik" sözünden başka bir şey olamaz." (Nur, 51) "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Resule ve sizden olan emir (yetki) sahiplerine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz - Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız- meseleyi Allah'a ve Resulüne götürün. Böyle yapmak en iyisi ve sonuç bakımından da en güzelidir. " ( Nisa, 59) "Allah ve Resul'ü bir konuda hüküm verdiği zaman, artık mümin bir erkeğin veya kadının bir seçme yapmaya hakkı yoktur. Zira kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." ( Ahzab, 36) "Asla! Rabbinin hakkı için, onlar aralarındaki ihtilaflı konularda seni hakem yapıp, sonra da, içlerinden bir hoşnutsuzluk duymadan senin verdiğin hükme boyun eğip, tam anlamıyla teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar." ( Nisa, 65) Bütün bu ayetlerden açıkça anlaşıldığına göre, müminler Hz. Peygamber' in hükümlerine, ihtilaflı konularda verdiği kararlara boyun eğmek zorundadırlar.

Hz. Peygamber'in Haram-Helal Kılma Yetkisi Olduğunu ifade Eden Ayetler: "Kendilerin kitap verilenlerden, Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah'ın ve Resul'ünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlerle, ezilip büzülerek kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın."  (Tevbe, 29 ) ''Onlar ki, ellerindeki Tevrat ve İncil'de yazılı bulunan o elçiye, o ümmi Peygamber'e uyarlar. O (peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, onları kötülükten meneder; onlara temiz ve hoş şeyleri helal, pis ve çirkin şeyleri haram kılar; üzerlerindeki ağır yükleri ve kendilerini bağlayan bağları kaldırır. O peygambere iman edip, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura tabi olanlar, işte kurtuluşa erenler onlardır." (A'raf, 157) Ayetlerden çıkanlar sonuçlar: Haram ve helal kılma yetkisi önce Allah'a, sonra Hz. Peygamber'e aittir. Allah'ın hakkında hüküm vermediği konularla, tahsis - özelleştirme -, takyid - Daraltma -, şartlarını belirleme gibi hususlar Hz. Peygamber'in helal ve haram kılma yetkisi dahilindedir.  Hz. Peygamber'in helal ve haram kıldığı şeyler, Allah'ın haram ve helal kıldığı şeylerden başkadır. Yani Hz. Peygamber sadece- Kuran'daki haram ve helalleri nakletmemekte, bunlardan başka helal ve haram kıldığı şeyler de vardır.

Hz. Peygamber'in Kuran'ı Açıklamakla Yükümlü Olduğunu ifade Eden Ayetler: "Biz her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (kendilerine indirileni) açıklasın." ( İbrahim,4)  "Sana bu Zikri (Kuran'ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın ve taki onlar düşünüp öğüt alsınlar." ( Nahl, 44) "Biz sana Kitab'ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için, (o Kitap) yol gösterici ve rahmet olsun." ( Nahl, 64)

Hiç şüphesiz "açıklamak", "tebliğ etmek"ten başka bir şeydir. "Beyyene" fiilinin ifade ettiği mana ile, "bellega" fiilinin ifade ettiği mana ile aynı değildir. Beyan, tebliğ+tebliğ edilenin izahı demektir.Bu bakımdan Kur'an'ı açıklamak, sadece O'nu tebliğ etmekten ibaret değildir. Manaya delaleti açık olmayan (mücmel) lafızlardan ne kastedildiğinin izahı, Genelin'ın tahsisi ( özelleştirilmesi ) , mutlak'ın takyidi ( Kesin olanın sınırlanması ) , şartları beyan edilmemiş bir konunun şartlarının tespiti gibi hususlar beyan sınırları içinde mütalaa edilir. Kuran'daki emir ve nehiylerin birçoğu umumi ifadeler ve mücerred kaideler biçiminde varid olmuştur. Bunların tatbiki büyük ölçüde beyana ihtiyaç gösterir.Konuyla ilgili olarak kaynaklarda şöyle bir habere rastlıyoruz: İmran b. El-Husayn (ö.52/672)'in bulunduğu bir mecliste adamın biri: "Kuran'da olandan başkasından bahsetmeyin" deyince, ona şöyle dedi: "Sen akılsız bir adamsın! Öğle namazının (farzının) dört rekat olduğunu, onda kıraatın açıktan olamayacağını Allah'ın Kitab'ında gördün mü?" Sonra zekatı ve benzeri hükümleri sıraladı ve şöyle ilave etti: "Bütün bunları Allah'ın Kitab'ında açıklanmış olarak buluyor musun? Kitabullah bunları mübhem ( Kapalı) bırakmıştır; Sünnet de açıklamıştır." (Şatıbi, el-Muvafakat, Mısır ts., IV, 19)

Hz. Peygamber'in, Sünnet'i Bir Teşri Kaynağı Olacak Şekilde Sunup Muhafaza ve Tatbikini İstemiş Olması: "Dikkatinizi çekerim! Bana Kuran'la birlikte O'nun benzeri de verildi. Dikkat ediniz! Yakında rahat koltuğuna kurulmuş karnı tok saygısız bir adam şöyle der: Size bu Kur'an yeter; O'nda neyi helal bulursanız helak kabul ediniz; neyi de haram bulursanız haram kabul ediniz."; "Şüphesiz Resulüllah'ın haram kıldıkları da haram kıldıkları gibidir." ( Darimi, Mukaddime 49; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 130-131; Ebu Davud, Sünnet, 6; Tirmizi, Ilim, 10; İbn Mace, Mukaddime 2 ) "Sizden bir haberi görüp işitmede hazır bulunanlar, orada bulunmayanlara tebliğ edip ulaştırsın. Umulur ki kendilerine haber ulaştırılan kimse, onu, işitenden daha iyi ezberleyip koruyabilir." (Darimi, Menasik, 72; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 31, 32, V, 4, 37, 39, 40, 45, 72, 342, 366, 411; VI, 385, 456; Buhari, ilim, 9, 10, 37, Hacc, 132; Sayd, 8; Edahi, 5; Megazi, 51; Fiten 8, Tevhid 24; Müslim, Hacc, 446; Kasame, 29, 30; Ebu Davud, Tetawu', 10, Tirmizi, Ha cc, 1 ; Nesai, Hacc, 111; İbni Mace, Mukaddime, 18. )  Hz. Peygamber ayrıca kendisinden bir sözü işitip onu ulaştıran kimseye şöyle dua etmiştir: "Bizden bir söz işitip, o sözü aynen işittiği gibi koruyan ve başkalarına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ak etsin.''62 Ve Hz. Peygamber, sünnetinden yüz çevirenin kendisinden, yani İslam ümmetinden sayılamayacağını açıkça ifade etmiştir. ( Dariml, Nikôlı 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Il, 158; III, 241, 259, 285; V, 409; Buhari, Nikah 1; Müslim,Nika/ı 5; Nesai, Nikah 4) Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel'i Yemen'e görevli olarak gönderirken aralarında şu konuşma geçmişti: Sana hakkında bir hüküm vermen gereken bir mesele arzolunduğunda nasıl hüküm verirsin? Allah' ın Kitab'ına göre hüküm veririm. Şayet Allah'ın Kitab'ında bulamazsan? Allah Resulünün Sünnet'iyle hükmederim. Ne Allah'ın Kitab'ında ve ne de Resulünün Sünnet'inde ( bir hüküm) bulamazsan? Kendi re'yimle 8 Görüşümle ) ictihad ederim. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Resulüllah'ın elçisini muvaffak kılan Allah'a hamdederim." ( Darimi, Mukaddime 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236, 242; Ebu Davud, Akdiye 11; Tirmizi, Ahkam 3) Kadi Şüreyh (ö.78/697) Halife Ömer'e hüküm verme hususunda nasıl bir hiyerarşi takip edeceğini sorduğunda, Hz. Ömer kendisine yazılı olarak bildirdiği talimatında, önce Kuran ile, O'nda bulamazsa, Hz. Peygamber'in Sünnet'i ile, orada da bir hüküm yoksa ümmetin üzerinde icma ettiği görüşle, bunların hiçbirisinde yoksa daha önce bu konuda raşid halifelerin ve salih nesil olan Ashab'ın verdiği bir hüküm varsa, onunla hükmetmesini veya ictihad yapması, netice itibariyle bekleyip kalmamasını emretmiştir. (Darimi, Mukaddime, 20; Nesai, Adabul-kudat 11)  Hakimlerine bu tavsiyelerde bulunan Hz. Ömer, Müslüman tebeasına da şunları öğütlüyordu: "Kuran'ı öğrendiğiniz gibi, feraizi ve Sünnet' i de öğreniniz." (Beyhaki, es-Sünenü 'l-Kübrd, Haydarabad, 1352, VI, 209) Sünnet'in en temel fonksiyonu, hüccet olması değil, Hz. Peygamber'in bizim için örnek olan hayatını göstermiş olmasıdır. Niteliği ne olursa olsun, Hz. Peygamber'in (sav) bütün hareketleri Müslümanlar için bir örnek teşkil etmektedir. İnanç, ibadet, hukuk ve hatta adab-ı muaşeretle ilgi olmayan konularda dahi bizim için O'nda örnekler vardır.

Dinin kemale ermiş olması, Kuran'ın Her Şeyi Açıklayan Eksiksiz Bir Kitap Olması, Hükmün Allah'a ait olması ile ilgili, sadece Kuran'ın yeterli olduğuna dair ayetlerin öncesi ve sonrasına bakıldığında, sünnete gerek yok sonucuna varılamayacağı rahatlıkla görülür. Sadece Kuran'ın Muhafaza Edilmiş Olması ile ilgili ayet ise Kuran'ın korunmasının yazılması ile olduğunu bilmeme cehaletinden kaynaklanmaktadır.

Hz. Peygamber'in Sünnet'in yazılmasını yasaklamış olması: Bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber (sav) kendisinden Kuran dışında bir şey yazılmasını yasaklamıştı. (Buhari, Enbiya 50; Müslim, Zühd 72; Tirmizi, Fiten 70, İlim, 8, 13; Ebu Davud, Ilim 3; İbn Hanbel, Müsned, III, 39, 46, 47, 83; V, 182; el Hatib, Takyid 33)  Bu vakıadan hareketle Sünnet'in hüccet oluşunu inkar edenler, "Sünnet hüccet olsaydı, hem Hz. Peygamber (sav) O'nun yazılmasını emreder, hem de sahabe ve tabiin O'nun cem' ve tedvini için gerekli girişimlerde bulunurdu" (Abdulhalık, Hücciyyetil 's-Sünne, s. 189)  demektedirler. Sünnet'in yazılmasının yasaklanmış olması, bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in "Allah'ın Kitab'ını her şeyden tecrid edin, ona bir şey karıştırmayın" (Buhari, Enbiya 50; Müslim, Zühd 72; Tirmizi, Fiten 70; İbn Hanbel, Müsned, 111, 39, 46, 47, 83)  sözüyle gerekçelendirilmiştir.

Daha sonraki dönemlerde Kuran'ın yazılımında gerekli titizliğin gösterilmesi, Kur'an hafızlarının çoğalması, Müslümanların Kur'an üslubunun kavranması, kısaca hadis ile ayetlerin karışma ihtimali ortadan kalkınca, hadis yazılımına izin verilmiştir. (Tirmizî, İlim, 12; Dârimî, Mukaddime, 43; İbn Kesîr, İhtisâru Ulûmi'l-hadîs, A. Şâkir neşri, Mısır, 1951, s. 132;Müsned, II, 403) Yine, Abdullah b. Amr b. As gibi okuma yazma bilen genç ve dikkatli sahabelere (Müsned, II, 403; İbn Kuteybe, s. 365-366) ; hafızasının zayıflığından şikayet edenlere (Tirmizi, İlim, 12) ve bir konuşmasının yazılıp kendisine verilmesini isteyen Yemenli Ebu Şah gibi kimselerin isteklerini de izin verilmiştir. (Buhari, Lukata, 7, Diyar, 8) - Bu konu L. Caetani'ye cevap bölümünde de ele alınmıştır !- Sonuç itibari ile hadisler boş birer malzeme olsunlar diye rivayet edilmeyeceklerdir. Zira Kuran'da hem lüzumsuz yere soru sorulmasını, (Maide, 101) ve "Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme; zira kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur"  ( İsra, 36)   ( Prof. Dr Ali Bakkal, Harran Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: V, Ocak-Haziran 2003, s. l-27 )
 

Vahyi Gayri metluv hadislere Kuran'dan delil: Nisa Suresi 105. ayeti kerimede yüce Allah (cc) Hz Muhammed'e hitaben, "Allah'ın 'sana öğrettikleri', (  بِمَا أَرَاكَ اللّهُ ) ile insanlar arasında hüküm ver." buyurur. Allah nerede ne zaman efendimize bir şeyler öğretmiştir? Aynı surenin 113. ayetinde ise " Allah, sana kitabı (Kuran’ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir."  buyrulmaktadır. 'Bilmediği ve hikmetle öğretilen' nedir? Kuran değil çünkü o zaten sayıldı! Tahrim 3. ayette rabbimiz Hz. Resul'e bazı şeyleri bildirdiğini, açıkladığını ifade eder. Ama hiç bir ayet bu açıklananları bize haber vermez.

 

Metin Tenkidi:

1) Hadisin muteber bir kitapta yer alması o hadisi tek başına güvenilir kılar mı? Tasavvufî kesimin bir kısmının Ruh’ul Beyan’da, İhya’da, Gunye’de vs geçen hadisleri sahih kabul etmesi ve bunu bir usûl olarak belirlemeleri ne kadar ilmî?
Hadisin muteber bir kitapta yer alması onu güvenilir yahut teknik tabirle söyleyelim, sahih kılmaz. Mâlum, bir hadisin sıhhati hangi kitapta olduğuna göre değil, sened ve metnine göre değerlendirilir. Tabi muteber kitap derken herhalde hadis kitapları dışında muteber bir âlimin kitabını kastediyorsunuz. Verdiğiniz örneklere bakılırsa bu anlaşılır. Evet, Gazalî’nin İhya’sında da geçse, İmam Rabbanî’nin Mektubat’ında da geçse, hadis sahih değilse bu kitaplarda geçmesi onu sahih kılmaz. Burada hemen akla “Bu büyük âlimlerin kitaplarında böyle şeyler olur mu? Olursa onların büyüklüklerine, otorite oluşlarına gölge düşmez mi?” şeklinde sorular gelebilir. Elbette büyük âlimlerin kitaplarında da hatalı şeyler olabilir. Olması, onların büyüklüklerine halel getirmez. Çünkü onları büyük yapan şey naklettikleri o sahih olmayan hadisler değil, geliştirdikleri düşünceler ve İslam’a gönülden bağlılıklarıdır. Zaten bazıları hadis ilminden bir uzmanlıkları olmadığını söylemiştir. Mesela Gazalî, böyledir. Keşke diğerleri de böyle söyleseydi de tartışmaları sonlandırsaydılar. Muhaddislerin zayıf hadislerle amel meselesinde fezâil (Faziletli ameller ) konusunda kapıyı aralık tutmaları böyle bir soruna yol açmış olmalıdır. Ama kapı aralık tutulurken bazıları bunu ardına kadar da açabilmiştir. Dolayısıyla zayıf hadislerle ilgili iyi niyetli bir yaklaşım, hatta amel konusunda getirilen sınırlamalar bazılarınca pek dikkate alınmamış gibi gözükmektedir. Diğer taraftan sanırım bu tür rivayetleri kitaplarına alan âlimlerimiz önce bir fikre, düşünceye sahip oluyorlardı. Sonra bu düşüncelerini teyit eden aklî-naklî ne varsa kullanmaya çalışmışlardır. Esas işleri hadis olmayan bu âlimlerimiz düşüncelerini teyiden bu tür hadisleri naklettiği için onları araştırma imkânını bulamamış veya araştırma işiyle meşgul olamamışlardır. Esasen her bir âlim araştırıldığında görülecektir ki, bu hadisleri kitaplarına nakledenler bir önceki âlime güvenmiş, dayanmış; herhalde o kitabında naklettiyse vardır bir bildiği diyerek güvenle o hadisi nakletmiştir. Geçmiş âlimlere hüsn-ü zan yapmışlardır yani… Aslında bu hadislerin, ilk kaynağını tespit edip orada durumun nasıl olduğunu ortaya koyan çalışmaların yapılması gerekir. Bazen öyle oluyor ki, sonraki kitaplara hadis diye giren sözleri araştırdığınızda bakıyorsunuz, falan âlimin, velinin veya şeyhin sözüymüş! Bazen hadisi geriye doğru takip eder, bir kitapta geçtiğini tespit edersiniz. O kitapta söz Peygamber’e (sav) nispet edilmektedir. Ama bu sözün o kitabın müellifinden başka da kaynağı yoktur. Nasıl oluyor da, kaynağı belirsiz şeyler hadis olarak Peygamber’e (sav) isnat edilebiliyor? Burada biraz daha tarihî-sosyolojik araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu tür hadisler anonim halk müziklerine benzemektedir. Neticede halka mal olan bu müziklerin kaynağını tam olarak tespit edemeyebilirsiniz. Ama böyle bir gerçeklik de var? Tabi hadis din işidir. Belki tam olarak bununla kıyas yapılamaz. Neticede hadisin kaynağını tespit edemiyorsanız, herhangi bir değeri bulunmayacaktır. Burada insanın aklına şu geliyor: Bu tür hadislerin muteber kitaplarda olması, belki de Müslümanın itikadî veya amelî hayatına ciddi tesirleri olmadığı düşünüldüğü için müsamahalı davranılmıştır. Gerçekten araştırıldığında bu hadislerle Müslümanın icmaına aykırı veya temel akaid ilkeleriyle çelişkili yahut haram-helal gibi konularda hüküm va’z eden hadisler olmadığı görülür. Belki bu durum hadisleri nakletmede biraz daha toleranslı davranmayı hâsıl etmiştir. Ancak şunu da vurgulamak gerekir ki, Müslüman zihnini inşa etme noktasında geçmişin bir döneminde problemli görülmeyen bir hadis başka dönemlerde sıkıntılara yol açabilmektedir. Yukarıda bahse konu âlimlerin kitapları tetkik edildiğinde orada geçen hadislerin dönemleri itibariyle problemli olmadığı, pek itirazla karşılaşmadıkları görülür. Ancak günümüz itibariyle söylersek (buna Osmanlı’nın son dönemi tartışmaları da dâhildir, nitekim sert tartışmalar o zaman başlamıştır) bu hadisler ve onlara dayalı inşa edilen inançlar ciddi sorun olmaktadır. Bu cihetle özellikle aslı olmayan veya uydurma olarak kabul edilen hadisler konusunda müsamaha göstermemiz söz konusu olamaz. Bu çerçevede şuna değinmemiz gerekir: Acaba bu muteber kitaplarda geçen hadisler dediğimiz düşüncelerle müsamaha gösterilen hadisler değil de, bizzat ilkesel olarak bilinçli tercih edilerek kaydedilen hadisler olabilir mi? Bu noktada özellikle tasavvuf alanında rüya veya keşf yoluyla hadis tashih ve taz’if işlemiyle karşılaşıyoruz. Bilhassa İbn Arabî ekolune mensup ehl-i tasavvuf, bilinçli olarak hadisleri kitaplarında kaydediyorlar, çünkü onlara göre hadisler rüyada tashih ve taz’if edilebilmektedir. Hatta daha ileri giderek bu metodun muhaddislerin metodundan daha sağlam olduğunu söyleyebilmektedirler. Zira muhaddisler ölülerden, kendileri ise bizzat diriden ve kaynağından hadisi almaktadır. Bu, çok aşırı bir iddiadır. Bu ayrı bir konudur ancak ilmî açıdan böyle bir iddia kabul edilemez. Çünkü öznel tecrübeler araştırılamaz, kontrol edilemez, test edilemez, su-i istimale açık bir yanı da vardır. Peki, buna rağmen orta bir yol bulunamaz mı? Evet, Hadisçiler objektif bir delil olmadığı için bu tür yollarla hadis tashihinin veya taz’îfinin mümkün olmadığını ifade ederler. Bu isabetli bir yaklaşımdır. Çünkü hadisler ile din sabit olur. Fakat bu iki yaklaşım arasında bir orta yol bulmak da mümkündür. Rüya, ilham ve keşfin dindeki yeri bellidir. Bunlar, özneldir, kişiseldir, bağlayıcı değildir. Ama bunların kişilerin hayatında önemli yeri vardır. Dinî açıdan da böyledir. Hadislerde ilhamın (muhaddes), rüyanın önemli hususiyetleri olduğu ifade edilir. O halde bir sûfî rüyada vs. Hz. Peygamber’le sohbet ettiğini veya ondan bir şeyler duyduğunu söylüyorsa ne yapacağız? Onu yalancılıkla itham etmek mümkün mü? Doğrusu buna ihtimal veremiyorum. Yalan söylemesi mümkün olmayan bir sûfînin Hz. Peygamber’le rüyada, keşf halinde, yani bizim idrak edemediğimiz bir halde sohbet etmesi, ondan bir şeyler alması ihtimal dâhilindedir. O tecrübeyi yaşamayanların zor idrak edebileceği bir durumdur bu. Bununla birlikte inkârı kâbil değildir. Ancak buna dayanarak rüya vs. ile elde edilen bilgileri dinin kaynağı veya bağlayıcı birer hükmü olarak ortaya koyabilir miyiz? Buna da “evet” demek mümkün değildir. Zira Hz. Peygamber’den bu şekilde alınanlar özneldir, kişiseldir ve bağlayıcı değildir. O kişiyi ilgilendiren, belki onun için çok değerli bilgilerdir fakat bu tür bilgiler mahkemede delil olmaz. Dolayısıyla rüyanın dinde yeri ne kadar ise hadis ilminde de yeri o kadardır. Sûfî de bu durumu böyle algılamalıdır. Sonuçta hadisçiler -içlerinde böyle düşünenler varsa- rüya ve keşf ile elde edilen bilgilerin hiçbir değerinin olmadığı yönündeki üsluplarını; sûfîler de -yine içlerinde böyle düşünenler varsa- bu yollarla aldıkları bilgilerin din oluşturacak düzeyde olduklarını çağrıştıracak kanaatlerini yumuşatmalıdır. Muteber âlim veya velilerin kitaplarında geçen hadisleri mutlak din kaynağı görmek doğru değildir. Dolayısıyla her zamanın ruhuna göre hareket etmek lazım. O dönemlerde bu tür rivayetler toplumda ciddi rahatsızlıklara belki sebep olmuyordu. Ancak zaman değişmiştir. Kaynaklarımızda geçen bilgileri değerlendirmeye tabi tutmadan aktarmak doğru değildir. Muhakkak ayıklamalıyız, süzgeçten geçirmeliyiz. Burada “bu zamanın ruhu da nedir ki, bana ne!” demeye gerek yoktur. Mesela halef dediğimiz ehl-i sünnetin kelam âlimleri müteşabihatı te’vil etmiştir. Önceden böyle bir ihtiyaç ortaya çıkmamıştı. Ama sonradan başka din mensuplarıyla karşılaşmalar sonucu te’vil etme zarureti ortaya çıkmıştır. İşte bu, zamanın ruhudur. Bir hadisin senedi varsa, o senede göre muamele görmelidir. Hadisin senedi yoksa aslı yok demektir. Ona göre muamele görmelidir. Ulemamız geçmişte bu tür kitaplarda geçen hadislerin tahricini yapmıştır. Hadislerin sıhhatlerini ortaya koymuştur. Onlara itibar etmek durumundayız. Hadisin sıhhati, ehl-i sünnet bir âlimin kitabında geçmesiyle ölçülemez. Hadisin sıhhati, senediyle ölçülür. Bu noktada belki de muteber âlimlerin kitaplarında geçen hadisleri vasıta kılarak âlimleri itibarsızlaştırma yoluna gitmemek gerektiği gibi âlimlere halel gelir endişesiyle tenkit kapısını kapamaktan ve de âlimleri aşırı yüceltmekten de kaçınmak elzemdir.
2) Günümüzde bazı kesimler muhaddislerin metin tenkidi yapmaksızın sadece isnadı yeterli gördüğünü, bunun büyük yanlışlara yol açtığını savunuyorlar. Sizce bu iddianın haklılık payı var mıdır? Muhaddislerimiz metin tenkidi konusunda nasıl davranmışlardır?
“Geçmişte isnat tenkidi yapılmıştır, metin tenkidi ihmal edilmiştir” söylemi oryantalist paradigmanın söylemidir. Dikkat edin, bugün ilmî araştırmalarımızda metin tenkidi yapmak başka bir şeydir –nitekim gerektiğinde biz de yapıyoruz-, metin tenkidi yapmak veya ona yol açmak için “geçmişte isnat tenkidi yapılmıştır, metin tenkidi ihmal edilmiştir” söylemine sığınmak bambaşka bir şeydir. İşte bu oryantalist bir bakış açısıdır. Böyle oryantalist paradigmayı yansıtan başka argümanlar da vardır. Diyebiliriz ki, Müslümanlar ve oryantalistlerin hadis literatürüne yönelik farklı yaklaşımları; çalışmalarını ve iddialarını dayandırdıkları öncüller, tartışmasız kabul ettikleri temel önermeler ve inanç ilkelerinden kaynaklanmaktadır. Söz konusu öncüller ve inanç ilkeleri aynı zamanda iki paradigmanın kurucu ilkelerini teşkil etmektedir. Bu kurucu ilkeler, iki farklı paradigmadan bahsetmeyi mümkün kılan nedenler olarak da ifade edilebilir ki bunlar Fatma Kızıl’ın tespitiyle şu şekilde sıralanabilir:
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) nübüvvetini kabul/inkâr,
Hz. Peygamber’in dindeki konumunu takdîr etmek/etmemek ve tahfif,
Sahabenin ayrıcalıklı konumu ve adâletini kabul/red,
Selefe ve ulemaya umûmî itimat etmek/etmemek,
Literatürle irtibatın varoluşsal olup olmaması,
Aksi ispat edilene kadar hadisleri sahîh/uydurma kabul etmek,
İsnatlara itimat etmek/etmemek,
Ricâl literatürünü belirleyici kabul etmek/etmemek.
Bu şıklardan birinci tarafta yer alıyorsanız hadis olayına bir Müslüman gibi, ikinci tarafta yer alıyorsanız bir oryantalist gibi bakıyorsunuz demektir. Bu oryantalist paradigma neden aldatıcıdır? Bir kere eğer geçmişten bahsediyorsak muhaddislere haksızlık yapmamak lazımdır. Hadis ilminin tabiatına baktığımızda isnadın esas olduğunu görürüz. Bu, insan fıtratıyla da uyum içindedir. Bir haber duyduğumuzda önce hemen metne yönelip tenkit yapmayız. Önce “bunu nakleden kim, bunu nakledeni tanıyor musunuz?” şeklinde sorular kalbe düşer. Kimden bu haberi aldın? Sen kimsin? Önce bu soruların peşine düşülür. Onun için isnat araştırması önceliklidir. Diğer taraftan önce metin tenkidi yapılsa belki de pek çok bilginin zayi olmasıyla karşı karşıya kalabiliriz. Metin tenkidi öyle bir şeydir ki, cazibesine kapılmamak mümkün değil. Belki böyle bir anlayış hâkim olsaydı rivayet asrında her râvi duyduğu şeyi kendi aklınca veya kendi kapasitesince tenkide tabi tutacak, sonra da onu nakletmekten vazgeçecekti. Böyle yapıldığında neredeyse hadislerin çoğunun zayi olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Çünkü her râvinin kendi anlayışı olacak ve hadisi reddedecektir. Onu nakletmeye uygun görmeyecektir. Nitekim günümüzde hadisleri Kur’an’a arz etme modası böyle bir sonuç vermiyor mu? Her aklına esen hadisi Kur’an’a aykırı görüyor, sonra bu hadis uydurmadır veya akla aykırıdır, diyerek hükmünü veriyor. Biraz araştırıldığında işin aslının öyle olmadığı görülüyor. O halde insanların öznel yanları ve aceleci yapıları onları ilmî olmaktan uzaklaştırabiliyor. İyi ki, rivayet asrının âlimleri bugünkü gibi kendi özel anlayışlarıyla meseleye yaklaşmamışlar. Tabi bütün bunlar metin tenkidi yapılmayacağını göstermez. Metin tenkidi yapmak için de çağdaş söylemlere ihtiyacımız yoktur. Tarihimizde bu vardır. Mesele bunu işletmektir. En basitinden şu kurala bakınız: “Bir senedin sahih olması metnin de sahih olduğu anlamına gelmez.” Aslında bu kural sahih hadis tanımın içinde vardır. Ne diyor tanım? Adalet-zapt sahibi râvilerin muttasıl senetle şaz ve illetli olmaksızın naklettikleri hadis. İlk üçü râvi ve sened eksenli. Son ikisi ise hem sened ve hem de metin eksenli. Dediğimiz gibi râvi ve senedi öncelemesi itibariyle tanım, hadis tarihi ve realiteyle uyum içindedir. Bu tanımdan şunu çıkarırız: Demek ki, metin de ihmal edilmemiştir. Şaz ve illet gerçeği bunun göstergesidir. Özellikle illet bahsi metin tenkidi için ufuk açıcı bir metottur. İşte bu illet gerçeği, hadis metnini her açıdan eleştiriye konu etmeyi bize temin etmektedir. Onun için diyorum ki, mesele yeni tanım veya usul arayışı olmamalıdır. Bu, enerjimizi boşuna harcamak anlamına gelebilir. Var olan tanım veya usulü pratize edelim, işletelim. Bizim eksiğimiz bu pratik noktasında. İllet bahsi derin bir bahistir. Kur’an’a, akla, sahih sünnete, tarihe, bilime aykırılık vs. hepsi illet bahsinin içine dâhildir. Mevzu hadis teknik olarak yalancı olarak nitelenen bir râvinin naklettiği hadistir. Ama bazen sika yahut saduk ravilerin de Kur’an’a veya tarihe aykırı hadisleri olabilir. Bu durumda sika veya sadukun naklettiği hadise mevzu mu diyeceğiz? Hayır, bu noktada illet bahsi bize yardımcı olmaktadır. Onun için illet meselesi elverişli bir metottur. Yani sikanın naklettiği bir hadis Kur’an’a aykırı ise şöyle dememiz gerekir: Bu hadis illetlidir. İlleti Kur’an’a aykırı olmaktır. Tarihe aykırı olduğunu düşünelim. Şöyle deriz: Bu hadis illetlidir. İlleti, tarihe aykırı olmaktır. Bazen yalancılar çok güzel şeyler de (!) uydurabilir. O halde sikanın ( Güvenilir ravinin ) hatasıyla kizbu’r-râvinin ( Yalancı ravinin ) yalanını muhakkak ayırt etmek durumundayız. Burada illet meselenin nasıl uygulandığını tarihten bir örnekle göstermek istiyorum: “Ümmetim rahmete mazhar olmuş bir ümmettir; onlara ahirette azap yoktur. Kıyamet günü her bir Müslümana, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan bir kişi verilecek ve ona ‘Ey Müslüman bu senin ateşten kurtuluşunun fidyesidir.’ denilecektir.” (Bkz. İbn Hanbel, Müsned, IV, 408; Ebû Dâvûd, Fiten, 7; İbn Mâce, Zühd, 34) Buhârî’nin değerlendirmesi şöyledir: “Hz. Peygamber’den şefâatle ilgili nakledilen haberler ve bir topluluğun azap gördükten sonra cehennemden çıkacağına dair hadîsler daha çoktur ve daha açıktır.” (et-Târîhu’l-kebîr, I, 39) Görüldüğü gibi Buhârî, hadîste bir illet tespit etmiştir. Bu illet, icmâa muhalefettir. Buhârî, manası bilinmedik, icmâa aykırı hadîsi bırakmış, manası tanıdık, bilindik, açık ve net olan hadîsleri tercih etmiştir. Bu ise tam bir metin tenkididir. Bunun gibi bir rivayet Hz. Peygamber döneminde bilinmeyen, tanınmayan, henüz ortaya çıkmamış bir şehirden, bir fırkadan bahsediyorsa bu tastamam metin tenkidinin konusudur. Kaderiye, Mürcie ve Haricilerle ilgili hadisler bunun örneğidir. Şunu da belirtelim ki, metin tenkidi yapmak illa da o hadislere uydurma demek değildir. Uydurma hadis tespiti yapmakla birlikte şayet rivayet teknik olarak uydurma değilse illet tespiti yapmak da metin tenkidi kapsamında değerlendirilmelidir. Günümüzde ise metin tenkidi adı altında pespaye tenkitler yapılıyor. Tek bir örnek vermek istiyorum. Vatandaşın biri “Dehre sövmeyiniz, zira Allah dehrdir.” (Müslim, Elfâz mine’l-edeb, 5) hadisini tenkit ediyor. Neden? Çünkü hadis, Allah’a dehr, yani zaman demiş oluyor. Bu açık küfürdür. İşte böyle metin tenkidi… Bunu biraz açıklayalım. Sahih-i Buharî’de geçen bir hadis de aynı noktaya işaret eder: “Vay şu dehrin mahrumiyet ve hüsranına’ demeyiniz. Çünkü Allah dehirdir.” (Buharî, Edeb, 101; İbn Hanbel, Müsned, II, 259)  Aynı konuda Buharî’nin rivayet ettiği bir başka hadis de şu mealdedir: “Allah Teâla buyuruyor ki: “Âdemoğlu dehre söverek bana eziyet verir. Hâlbuki ben dehrim. Her şey Benim elimdedir. Geceyi ve gündüzü ben idare ederim.” (Buharî, Tefsir, 45) Yine bir kutsi hadiste: “Allah buyuruyor ki: “Ademoğlu dehre söver, Halbuki ben dehrim. Geceyi ve gündüzü ben idare ederim.” (Buharî, Edeb, 101) Konuyla ilgili bütün hadislerde “dehr” kavramı geçiyor. “Dehr” zaman manasına geldiği gibi, gece ile gündüzün art arda gelmesine de denir. Nevevî’nin belirttiğine göre ulema bu hadislerin mecaz ifade ettiği kanaatindedir. Şöyle ki; Araplar ölüm, malın telef olması vb. başa gelen musibetlerden dolay “Vay şu dehrin hüsranına!” derlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Dehre sövmeyiniz…” buyurmuştur. Yani başa gelen olayların failine sövmeyiniz. Siz faile söverseniz Allah’a sövmüş olursunuz. Çünkü fail odur.[el-Minhâc, XV, 6 ] İslam öncesi Cahiliye döneminde Arapların dehre sövmesini ve bu hadisin de bu kötü alışkanlık üzerine söylendiğini açıklayan Bedrüddin Aynî şöyle der: “İslam öncesi Cahiliye Dönemi Araplarının bir kısmı gece ve gündüzün dönmesinden ibaret olan dehre söverlerdi. Çünkü bu insanlar Allah’a inanmaz ve bütün olayları zamana verirlerdi. Yani olayların meydana geldiği gece ve gündüze yüklerlerdi, her şeyin de zamanın emriyle olduğuna inanırlardı. Bunlara Dehriler denirdi. İşte Hz. Peygamber’in (sav) bu hadisteki maksadı, sizden biriniz zamana sövmesin, çünkü zaman gerçek fâil değildir, yapan Allah’tır. Bu musibetleri başınıza getirdiğine inandığınız zaman sövdüğünüzde, Allah’a sövmüş olursunuz. Çünkü musibetleri başınıza getiren zaman değil, Allah’tır. Cenab-ı Hakkın ‘Ben zamanım’ demesi ise, ‘Ben zamanın sahibiyim’ anlamındadır.” Mesele budur
3) Hadisin kaynaklık değerinden şüphe etmeyen ama mevcut hadis sisteminin işlevsel olmadığından hareketle yeni bir hadis usulü ve tenkit sistemi benimsenmesi gerektiğini iddia eden bir kesim var. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?
Bir kere ilim kapısı kapatılamaz. Elbette her türlü ilmî gayret takdire şayandır. Usûl konularında dahi içtihat edilmesi mümkündür. Ancak bu ne kadar gereklidir? Bunu tartışmak gerekir. Kanaatime göre yeni bir usul gerekli değildir. İki açıdan. Birincisi hadis ilminin tabiatı buna müsait değildir. Hadis ilmi, geleneksel-tarihsel bir ilimdir. Usûl inşası için verilere ihtiyacımız vardır. Bu verilerin de hepsi tarihtedir. Bugün ancak bu verilerin kontrolünü yapabilir, tutarlılığını test edebiliriz. Mesela râvileri yeniden tanıyacak, tanıtacak halimiz yoktur. İkinci olarak yeni bir usûl ifadesi beylik bir ifadedir. Belki usûl içerisinde bir yenilik yapmak mümkün, ancak usûlün kendini yenilemek mümkün değildir. Gereksizdir ve enerjiyi boşa harcamaktır. Hadis usûlü masa başında yazılmamıştır. Hadis usûlü, sahada yazılmıştır. Pratikte yoğrularak ortaya çıkmıştır. Binlerce râvi, on binlerce rivayet göz önünde bulundurularak oluşmuştur. İlk nesilden bu yana titiz bir gözlem ve araştırmayla şekillenmiştir. Şimdi elimizde böyle bir hadis usûlü var. Bunun yerine neyi koyacağız ki?! Mecburen tarihte ortaya çıkmış verileri dikkate alacağız, onlara dayanacağız, hazıra konacağız, ama bir taraftan da yeni bir usûlden bahsedeceğiz. Bana gerçekçi gelmiyor. Bir kere bugün sil baştan bir usul yazma düşüncesi, masa başı düşüncesidir. Bizim yeni bir usûle ihtiyacımız yoktur, ama var olan usûlü işletmeye ihtiyacımız vardır. Kadim-önceki usûlümüzde kendimizi sürekli yenileyecek imkânlar vardır. Bütün mesele o imkânların farkında olabilmek ve onları fonksiyonel hale getirmektir. Mesela, hadis usûlünün en temel konusu olan sahih hadisin ne olduğunu ele alalım. Ve soralım: Sahih hadisi yeniden tarif etmeye gerek var mıdır? Tanımın yeterli olup olmadığını anlamak için ihtiyaçları karşılayıp karşılamadığına bakılmalıdır. Sahih hadisin tanımından beklenen nedir? Bir hadisin Hz. Peygamber’e ait olup olmadığını tespit etmek… Hadis, senet ve metinden oluştuğuna göre bunun tespiti yapılırken hem senet hem de metin tenkidine gerekli ve yeterli oranda yer verilmesi icap etmektedir. O halde mevcut sahih hadis tanımı senet ve metin tenkidine gerekli ve yeterli oranda yer vermekte midir? Tanımdan yola çıkarak bir hadisin sahih kabul edilmesinde beş temel ilkenin esas olduğunu söyleyebiliriz:
Râvileri âdil olmalı,
Râvileri zabt sahibi olmalı,
Senette kopukluk olmamalı,
Hadis şâzz olmamalı
Hadis illet taşımamalıdır.
İlk iki ilke râvilerle, üçüncüsü senetle, dört ve beşincisi hem senet hem de metinle ilgilidir. Buna göre râvi ve senet tenkidi ağırlıkta gibi görünmektedir. Doğrudur ve bu işin doğasında vardır. Bir sözün sahibine ait olup olmadığını tespit etmenin başta gelen yolu söyleyenini, yani râvisini tanımaktır. Dolayısıyla bu bir kusur değil, usûldür. Bununla birlikte yine de tanımın râvi ve senetle sınırlı tutulduğunu söylemek zordur. Şâzz, sikanın daha sikaya muhalefeti olarak tanımlanır. Bu muhalefetin senetle ilgili olabileceği gibi metinle de alâkalıdır. Bununla birlikte şâzzda râvinin teferrüd etmesi de önemli olarak görülmelidir. Bazen râvinin teferrüd etmesi tenkit konusu olabilmektedir. Rivâyette tek kalma bir hata olarak değerlendirilmektedir. Onun için bazıları şâzzı, râvinin rivâyetinde tek kalması olarak tarif etmiştir. İllete gelince hadis usûlünün en hassas konusu olup metin tenkidiyle doğrudan ilintilidir. Zira illet, güvenilir râvilerin hadîslerinde vuku bulmaktadır. Buna göre illetli hadis görünüşte sahihtir. Ancak derin bir araştırma sonucu râvinin hatası tespit edilebildiğinden, hadîs muallel yani zayıf konumuna düşmektedir. İllet de şâzzda olduğu gibi senette ve metinde vuku bulmaktadır. Ayrıntıya girmeden metinle ilgili olabilecek illetlere örnek vermek gerekirse sika bir râvinin Kur’ân’a, sahîh sünnete, tarihe, akla aykırı rivâyetleri hadisin muallel olmasına sebep olacak ve bu tür hadislerle amel edilmeyecektir. Görüldüğü gibi bütün bunlar metin tenkidi için birer kriterdir. O halde genel olarak söylersek bir hadisin sahih kabul edilmesinde -râvilerin âdil ve zabıt olmalarının yanında- muhalefet ve teferrüd de önemli rol oynamaktadır. Peki, muhalefet ve teferrüd nasıl oluşmaktadır? Kısaca temas etmekte fayda vardır: Muhalefet; Kur’ân’a,Sahîh sünnete,İcmâ’a,Tarihe,Akla,Daha üstün bir râviye muhalefet etmekle oluşur. Bütün bunlar illettir, diğer bir ifadeyle muhalefet ile ta’lîldir. Teferrüd ise üç türlüdür: Aslı olmayan bir metinle teferrüd (mutlak teferrüd). Ulemâ reddine ittifak etmiştir. Herhangi bir meşhûr hadis imamından nakletmekle teferrüd (mukayyed teferrüd). Yani meşhûr bir hadis imamından nakleden hafız ve mutkin râviler vardır. Yine ondan nakleden bazı râviler de vardır ki, bu hafız ve mutkin olanların nakletmedikleri şeyleri rivâyet etmektedir. Ulema bu tür râvileri taz’îf etmiştir. İçerikle ilgili teferrüd. Yani râvi önemli dinî ve şer’î bir durumla ilgili tafsîl içeren bir metni nakletmekle tek kalmaktadır. Şu’be’nin ifadesiyle “Resûlullah’tan nakledilen ama hiç kimsenin iştirak etmediği bir hüküm!” Hadîs âlimleri arasında ihtilâf edilen teferrüd budur. Bazıları bu tür teferrüdle amel etmezken bazıları da muhalefet olmadığı için bunu kabul etmiştir. Buna göre sorulması gereken soru şu olmalıdır: Geleneksel tanım hangi ihtiyacımızı karşılamıyor ki yeni bir tanıma teşebbüs edelim? Burada ilk söylenebilecek şey geleneksel tanımın metin tenkidini ihtiva etmediği veya yeterince içermediğidir. Oysa yukarıdaki izahlara bakıldığında sahih hadisin tanımı içinde metin tenkidi mündemiçtir. Onu görünür kılmak bizim meselemiz olmalıdır. Dolayısıyla sahih hadisin yeni bir tanımını yapmaktansa mevcut ilkeleri işletmek daha mantıklı bir yoldur. O zaman sorun tanımda değil, pratiktedir. ( Prof. Dr. Yavuz Köktaş, https://takdimdergisi.com/sayi2/tahkikat-prof-dr-yavuz-koktas/ )
Unutulan ve farz olan üç sünnet:
İnananlar kardeştir: "Mü’minler ancak kardeştirler." (Hucurat, 10); "Hiçbiriniz kendi nefsiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için etmedikçe iman etmiş olmaz" (Buhârî, imân, 7;  Müslim, İman, 71-72); "Müminleri kendi aralarındaki merhametleşmelerinde, sevmelerinde, yardımlaşmalarında bir vücut gibi görürsün. Ki vücudun bir organı ağrırsa, vücudunun kalan kısmı uykusuzluk ve humma ile o organ için birbirini çağırır." (Buhârî, salat, 88, Mezalim, 5; Müslim, birr, 65; Tirmizî, birr, 18; Nesâî, zekat, 67); "Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. " (Müslim, îman 93-94;Tirmizî, Et'ime 45, Kıyamet 56; İbni Mace, Mukaddime 9, Edeb 11); "Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz. " (Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72; Tirmizî, Kıyâme 59; Nesâî, İmân, 19, 33); "Müslüman, Müslüman'ın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslüman'dan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslüman'ın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter." (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 38, 60;Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19; İbni Mâce, Mukaddime 17)
Ahlak: "Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin." (Kalem, 4); "Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim." ( Muvatta, Husnü'l Halk, 8; Müsned, 2/381); “Müminlerin iman bakımından en kâmil/olgun olanı; ahlâkı güzel olan ve ailesine nâzik davranandır.” ( Buhârî, Edeb, 39; Nesâî, İşretu’n-Nisâ, 229; Tirmizî, iman hadis no: 2612); "Mîzana - Teraziye- konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir şey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sayesinde, oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir." (Tirmizî, Birr, 62 ); "Müslüman, Müslümanların onun elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir." (Müslim, İman, 14)
'OKU'mak: "İlim öğrenmek için gayret sarf etmek, kadın erkek her Müslümana farzdır." ( İbn Mace, Mukaddime,17); "Ya öğreten,ya öğrenen ya dinleyen ya da ilmi seven ol, beşincisi olma(yani bunların dışında kalma) helak olursun" ( Mecmeu’z-Zevaid ve Menbeu’l Fevaid, c.1,s.122); Devamı Kuran ve ilim adlı yazımızda !
Sünnet olmadan yapılamayacak şeylerden bazıları: 5 vakit namazın kılınış şekli, rüku –secde sayı biçimi,Vitir, bayram, cenaze namazlarının şekli ve tekbir sayısı,Cuma namazının rekat sayısı, hutbe okunması,Hac ibadetini erken, esrar ve sırları,Hangi cins malların zekata tabii olacağı ve bundan ne miktar alınacağı,Cihad ve harp hukuku, anlaşma ve akidlerle ilgili esaslar,Faiz sayılan ve sayılmayan şeyler,Selemin şartları,Toprak ve arazi hukuku ile ilgili hükümler,Orucu bozan-bozmayan şeyler,Mecusi ve sabiiden de cizye alınması,Alışverişte, ticari şirketlerde caiz olan ve olmayan durumlar,Şufa ile ilgili kurallar,Hayız gören kadınların oruç tutmaması, namaz kılmaması,Evlilikte süt kardeşliğinin haramlığı ve şartları,İki kız kardeşi aynı anda nikahlamak ve evlendiği kadının halasını ve teyzesini artık alamamakla ilgili durumlar,Kocası ölen kadının iddetini nerede, nasıl bekleyeceği,Mehrin taban miktarının tespiti...vs


Mevzu hadis: Mevzu ( Uydurma ) Hadisler: Halk arasında yaygın olarak dolaşan ve gerçekte Resulullah (s.a.s.)'a ait olmayan birçok söz de hadis diye bilinmekte ve değerlendirilmektedir. Mevzu Hadisleri Tanıma Yolları:Hadis uyduranın itirafı, Haberlerin lafzında veya manasında bozukluk bulunması, Eldeki mevcut güvenilir hadis kaynaklarında bulunmaması, Birçok insanın görmesi gereken bir hadiseyi bir kişinin gördüğünü iddia etmesi, Kur'an'a ve sahih sünnete muhalif olması, Akıl, his ve müşahedeye muhalif olması, Tarihi vukuata aykırı düşmesi. Bir kaç örnek verelim: Mesela: "Size benim hadisim olarak rivayet edilen doğru bir sözü duyduğunuz zaman onu ben söylesem de söylemesem de kabul ediniz." Bu uydurma sözü: "Her kim benim söylemediğim bir sözü bile bile bana isnat ederse cehennemdeki yerini hazırlasın" mütevatir hadisiyle bağdaştırmak mümkün değildir. "Nuhun gemisi Kabe'yi yedi defa tavaf ederek Makam'ın arkasında iki rekat namaz kıldı" uydurmasının normal akıl ve sağlam bir mantıkla bağdaştırılması mümkün değildir. Ufeyr ibnu Ma'dan (öl: H. II. /M. VIII. asır)'ın naklettiği şu hadisi zikredebiliriz: "Ömer ibnu Musa (öl: 157/777) Humus'a geldiği zaman mescide giderek etrafını sardık. O ikide bir: "Salih bir şeyhten şöyle duydum" diyerek rivayette bulunuyordu. Bunu o kadar tekrarladı ki, dayanamayarak: "Bu salih şeyhiniz kimdir? Adını söyleyin de öğrenelim" dedim. Şeyhinin Halid ibnu Ma'dan olduğunu öğrenince: "Onunla nerede ve ne zaman görüştünüz?" diye sordum. 108 (726)'de Ermeniyye gazasında görüştüklerini söylemesi üzerine şöyle dedim: "Ey şeyhim! Allah'tan kork, Halid ibnu Ma'dan 104 (722)'de vefat etti. Sen ise onun ölümünden dört sene sonra görüştüğünü iddia ediyorsun! Üstelik o, hiçbir zaman Ermeniyye'de savaşmamıştır."


Hangi Konulardaki Hadisler Mevzu Olabilir? Senenin veya haftanın belirli gün ve gecelerinde kılınması tavsiye edilen namazlar hakkında. (Ebu'l-Hasan el-Laknavi, el-Asaru'l-Merfu'a adlı eserinde bu konuyla ilgili uydurma hadisleri incelemiştir.) Belirli tarihlerde bazı hadiselerin cereyan edeceğini haber veren hadisler. (Mavsili'nin el-Muğni adlı eserinde Varaka 5) Kıyamet alametlerinin muayyen aylarda zuhur edeceğini beyan eden hadisler. (a.g.e., Sh. 213) Türkleri, Habeşlileri, Sudanlıları zemmeden hadisler. (Ali el-Kari, el-Mevzuat, Sh. 121-122) Ebu Hanife ve İmam Şafii'nin adlarını anarak medh veya zemmeden hadisler. (Mavsili el-Muğni adlı eserinde zikretmiştir.) Mesela: Me'mun ibnu Halef el-Harevi'ye: "Şafii ve ona tabi olanlar hakkında ne dersin" diye sordular. Cevaben dedi ki: "Ahmed ibnu Abdillah bize Abdullah ibnu Ma'dan el-Ezdi'den rivayet etti, o da Enes'den merfu olarak rivayet etti. Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki: "Ümmetimin içinde Muhammed ibnu İdris adında biri çıkacaktır ve ümmetime iblisten daha zararlı olacaktır. Yine ümmetimin içinde Ebu Hanife denilen bir zat çıkacaktır ki o ümmetimin meşalesidir." (Tedribu'r-Ravi, Sh. 100) Mürcie, Cehmiyye, Kaderiyye ve Eş'ariyye mezheplerinden bahseden hadisler. (Mavsili'nin el-Muğni adlı eserinde Varaka 3a) İskenderiyye, Dimyat, Basra, Bağdat, Kazvin, Ürdün, Abadan, Cidde, Askalan, Nusaybin, Antakya, Horasan, Talkan, Merv, Buhara, Semerkant, Herat, Fas gibi şehir ve memleketleri medh veya zemmeden hadisler. (Muhammed Beşir Zafir, Tahsiru'l-Müslimin, Sh. 37) Peygamberlerin veya diğer büyük zevatın kabirleri hakkında ileri sürülen hadisler. (Ali el-Kari, Mizan, Sh. 98-99) Hızır ve İlyas (a.s.)'ın hayatlarından bahseden hadisler. (Mavsili, a.g.e., Sh. 2a) Aşura gününün faziletlerinden ve o gün sürmelenmekten, süslenmek veya hüzünlenmekten, namaz kılmak, infak etmek ve aşura çorbası pişirmekten bahseden hadisler. (a.g.e., Sh. 2a) Mercimek, pirinç, bakla, patlıcan, portakal, üzüm, pırasa, karpuz, ceviz, peynir ve helva gibi yiyecek maddeleri ve gül, nergis, menekşe gibi çiçekler ve bitkiler hakkında hadisler. (Ali el-Kari, Mizan, Sh. 126) Sokakta yemek yemeği ve eti bıçakla kesmeyi yasaklayan ve etin faziletinden bahseden hadisler. (Firuzabadi, Hatimetu Sıfri's-Sa'ade, sh. 204) Kur'an-ı Kerim surelerinin faziletleri hakkındaki hadislerin çoğu uydurmadır. Suyuti'nin beyanına göre hakkında hadis varid olan sureler şunlardır: Fatiha, Bakara, Ali İmran, Nisa, Maide, Enam, Araf, Tevbe, Kehf, Yasin, Duhan, Mülk, Zelzele, Nasr, Kafirun, İhlas ve Muavezeteyn. (Suyuti, Tedribu'r-Ravi, C. II, Sh. 290) İmanın artıp eksilmesi hakkındaki hadislerin çoğu uydurmadır. Akıl hakkındaki hadisler uydurmadır. Çocuğa Muhammed veya Ahmed adını koymanın faziletine dair sahih hadis yoktur. Evladı zemmeden hadislerin tamamı uydurmadır. Bekarlığı öven hadisler uydurmadır. Beyaz horozu öven hadisler uydurmadır. Akik taşından yapılmış yüzük takmanın fazileti hakkındaki hadisler uydurmadır. Ticareti zemmeden ve malın fitne olduğundan bahseden hadisler de uydurmadır. Meşhur muhaddislerin meydana getirdiği bir sened zinciriyle Hz. Peygamber (s.a.s.)'den veya Hızır (a.s.)'dan söz eden, Hasanu'l-Basri, İmam Cafer Sadık gibi büyük zevattan rivayet edilen haberin akabinde bazen "bundan şüphe eden kimse kafir olur" şeklinde bir beyan bulunur. Bu tür nakiller de uydurmadır.  


Metni sorunlu gözüken bazı hadisler ve tevili- Devamı Tevili Muhteliful Hadis adlı yazımızda -
1- "Allah ahirette peygambere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir." ( Buhari)
"Rabbimiz baldırını açacak, her mümin erkek ve kadın ona secde edecektir. Ancak, dünyada iken gösteriş olsun ve desinler diye secde edenler o gün secde edemeyeceklerdir. Secde etmeye çalışacaklar fakat sırtları tek bir parça haline gelecek ve secdeye eğilemeyeceklerdir. (Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sure: 68, bab: 2 K. et-Tevhid, bab: 24 / Müslim, K. el-İman, bab: 302, Hadis No: 183; Fethul Bari C. 10 , S. 116 - 117)
O gün Baldırın açılacağı! (bütün çıplaklığı ile gerçeğin ortaya çıkacağı) ve secdeye davet edilecekleri gün, (secde) edemezler. (Kalem, 42) ayeti bize aslında bu kelimenin mecaz anlamda kullanıldığını ispat etmektedir ki İkrime, Katade, Said b. Cubeyr, Mucahid ve Abdullah b. Abbas' ayeti mecaz anlamışlardır. Ayrıca özel olarak 'Peygambere kanıtlamak için (baldır açma)' diye bir ifade hadiste yoktur. Aksi durum zaten Allah'a insanî bir özellik izafe etmek olur ki bu ayete zıt bir durum olur. Şura 11: "Onun benzeri hiçbir şey yoktur." Yunus 10: "Sübhanekellahümme" ( Allah’ım, Seni noksan sıfatlardan tenzih eder, kemâl sıfatlar ile tavsif ederim.) Öyle ise, "baldırı açmaktan" maksat nedir? Alimler bunu, "bütün hakikatlerin çırıl çıplak ortaya çıkması (sebebiyle) hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi" şeklinde anlamışlardır. Nitekim hadiste, Rasulullah (aleyhisselatu vesselam) Cenab-ı Hakkın bütün gerçekleri ortaya koyarak hesap verme hadisesinin dehşetini yaşattığı hengamda, dünyada iken kulluğunu samimiyetle yapanlarla, riyakar hareket edenleri ayırıp müminleri dehşetten kurtaracağını, riyakarları da sırtları eğilmez bir hale sokarak cürümlerini yüzlerine vurmak suretiyle, dehşetlerine dehşet katacağını belirtmektedir. Diğer hadis bunu açıklar: İbnu'l-Museyyib, Atâ İbnu Zeyd el-Leysi, Ebu Hureyre'den, Kıyamet günü Allahü teala müminlere: "Ben sizin Rabbinizim!" buyurur. Oradakiler: "(Senden Allah'a sığınırız). Biz, Rabbimiz bize gelinceye kadar bu yerdeyiz! Rabbimiz gelince biz onu tanırız!" derler. Derken Rableri (onların tanıyacağı surette) gelir. "Ben Rabbinizim!" der. Onlar da: "Sen Rabbimizsin!" derler. (Buhari, Rikak 52, Ezan 129, Tevhid 24; Muslim, İman 299, (182); Tirmizi, Cennet 20)


2- "Ölü ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azaba uğratılır."

Ömer (r.anh)’den rivâyete göre, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ölen kimse yakınlarının kendisi için ağlamalarından dolayı azâb görür.” (Buhârî, Cenaiz: 45; Ebû Davud, Cenaiz: 29)
Abdullah b. Ömer (r.anh) şöyle diyor: “Ölen kimse dirilerin ağlamasıyla azâb görür.” Bunun üzerine Aişe şöyle demiştir: Allah, Ebu Abdurrahman’ı bağışlasın, yalan söylememiş fakat unutmuş veya hata etmiştir.” Olay şöyledir: “Rasûlullah (s.a.v), bir Yahudi topluluğuna uğramış, onlar ölen bir kimse için ağlıyorlarmış. Rasûlullah (s.a.v) onlar için “Onlar şu ölüye ağlıyorlar halbuki o azâb görüyor.” buyurmuştur. (Ebû Davud, Cenaiz: 29; Muvatta', Cenaiz: 12)
"Doğrusu hiçbir günahkar bir başkasının günah yükünü yüklenmez." (Necm, 8)

3-

İbni Kesir Hadis değil tefsir kitabıdır.İbni Kesir bu rivayeti aktardıktan sonra bu tür haberlerin uydurma- israiliyat olduğunu da belirtir:  ( Tefsir, V. 385; I/18) Tıpkı Îbnu Kesîr gibi İbnu 'Atıyye de rivayetleri eserine aldıktan sonra; bunların zayıf haberler olduğunu, mevcut senedlerle bunları ispata imkân olmadığını söyler. (El-Muharrar, IV. varak 49b.)

4-

"İslâm'da taşe'um (uğursuz sayma, kötüye yorma) yoktur; (Buharî, Tıb, 54 ; İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi); Bab Tıb, C. 11 s. 489) Diğer bir hadiste ise: "Eşya da uğursuzluk yoktur, safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur" (Muslim, Selâm, 102) buyrulmuştur. 
Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şerifinde, "İslâm'da taşe'um (uğursuz sayma, kötüye yorma) yoktur; en iyisi tefe'uldur (iyiye yorma)" (Buharî, Tıb, 54) buyurarak, bu zararlı anlayışın İslam'da bulunmadığını ifade etmiştir
. Ebu Hurayra'den, dedi ki : Rasulullah (s.a.v.)'i "Uğursuzluk yoktur. Bunun hayırlısı tefe'uldur" diye buyururken dinledim. Ashab: "Tefe'ul nedir diye sorunca, Allahrasulu : "sizden birinizin işiteceği güzel bir sözdür" buyurdu. (İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi); Bab Tıb, C. 11 s. 489)
Uğursuzluk değil ama insanı mutlu veya mutsuz eden konular olarak sıralama daha uygun olmaktadır, Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği gibi - İbn Hibban ve Hakim de sahih olduğunu belirttiği aynı zamanda Sa'd' ın merfu olarak rivayet ettiği - hadis şöyledir: "Şu üç husus Ademoğlunun mutluluğundandır: Saliha bir kadın , uygun bir mesken ve uygun bir binek. Şu üç husus da Ademoğlunun bedbahtlığındandır: Kötü kadın, kötü mesken ve kötü binek."
5-

Enes’in bildirdiğine göre Rasulullah (s.a.v.) -savaşa giden askerlerine hitaben- şöyle buyurdu: "Allah’ın adıyla, Allah’ın inayetiyle ve Rasulullah’ın dini üzere (cihad etmek üzere) yürüyün. Sakın piri fani yaşlıları, çocukları, kadınları öldürmeyin. Ganimetten bir şey çalmayın, ganimetlerinizi toplayıp uygun bir şekilde muhafaza edin. İyi davranış sergileyin, şüphesiz Allah iyi, güzel davrananları sever." (Ebu Davud, Cihad, 90; Neylu’l-Evtar,7/246)
Aynı zamanda mecburiyet durumlarında yani gece baskınlarında bunların ehilleri istemeden de öldürülmesi sonucunda bir sakınca olmadığı bildirilmiştir. 
“Gece müşriklere yapılan baskınlarda kadın ve çocuklar da ölüyor, bunun hükmü nedir?” şeklindeki soruya karşı Peygamberimiz (s.a.v.) “ Onlar da onlardan (müşrik olanlardan)dır” şeklinde cevap vermiştir. (Buharî, Cihad, 146; Muslim, Cihad, 26/h.no: 1745)
Sab’ın hadisini şerhederken İbn-i Hacer (rahimehullah), bunun mensuh ( Uygulamadan kaldırılmış bir kural ) olabileceğini belirtir. Çünkü Ebu Davud’un rivayetinde Zuhri’nin sözünden bu hadise ilave olunmuş bir fazlalık bulunmaktadır. Rivayetin sonunda “Sufyan der ki: Zuhri dedi ki: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kadın ve çocukların öldürülmesini yasakladı.” İbn-i Hacer şöyle der: “Zuhri bu sözü ile sanki Sa’b hadisinin mensuh olduğuna işaret etmektedir.” Ne var ki bu yasaklamanın tarihi ile ilgili rivayet konusunda da ihtilaf bulunmaktadır. Ebu Davud’un rivayetinde Ebu’l-Hukayk’ın öldürülmesi için adam gönderildiği dönemde olduğu söylenirken, İbn-i Hibban’ın rivayetinde ise Huneyn günü olduğu belirtilmektedir. (Fethu’l-Bari, 6/147)

6- Tü

“Bir kimse önüne hayvan semerinin önündeki veya arkasındaki tahta kadar da olsa bir şeyi koymaksızın namaz kılarsa önünden geçen siyah köpek, kadın ve eşek onun namazını keserek bozar." Ebû Zerr’e sordum; "Kara köpeğin kırmızı ve beyaz köpekten farkı nedir?" Dedi ki: "Ey kardeşimin oğlu benim Rasûlullah (s.a.v.)’e sorduğum şeyi sende bana sordun, "siyah köpek şeytandır” buyurdular. (Nesâî, Kıble: 7; Ebû Dâvûd, Salat: 113; Dârimi, Salat: 43; Tirmizî, Salat: 253)

 
Aişe (r.anha)'nın yanında namaz kılanın önünden geçen köpek, merkep ve kadının namazı bozacağından bahsedildi. Bunun üzerine o şöyle dedi : "Bizi merkep ve köpeğe mi benzettiniz?! Allah'a and olsun ki ben, kıble ile Peygamber (s.a.v.) arasında yatarken, onun bana doğru namaz kıldığını gördüm. Bazen bir ihtiyacım hasıl olurdu. Ona karşı oturup, Allah Rasulu (s.a.v.)i rahatsız etmek istemezdim. Bu yüzden ayak ucu tarafından yavaşça sıyrılıp çıkardım."
Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir: "Namaz kılanın önünden siyah köpeğin geçmesi namazı bozar. Merkebin veya kadının geçmesi ise tartışmalıdır." (İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi) ; Bab Namaz, C. 2 s. 147 - 148)
Mutarrif b. Abdullah'tan, onun da Abdullah b. el-Mugaffel'den rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.)köpeklerin öldürülmesini emretti. Sonra da: "Köpekler ile neden ilgileniyorum ki ? dedi. Daha sonra şöyle buyurdu: "Köpek sizden birinize ait bir kabı yalayacak olursa , o kimse o kabı 7 defa yıkasın. 8.'sini ise toprağa bulayarak yıkayın." (Muslim , Taharet, 93 ; Ebu Davud , Tahret , 37; Nesai , Taharet,52 , Miyah, 7 ; İbn Mace , Taharet ,31; Buhari, Vudu 33; Muslim, taharet 97, (279); Muvatta, Taharet 35, (1, 34); Ebu Davud, Taharet 37, (71, 72, 73); Tirmizi, Taharet 68, (91); Nesai, Miyah 7, (1, 176, 177). Kutub-i sitte : 3496) Görüldüğü gibi olay temizlik ile alakalıdır. Kadın ile konunun alakası yoktur, Aişe annemiz bunu açıkça ifade ediyor, eşek konusu ise tartışmalıdır.

7-

Bir Kadın Görüp de Onda Gözü Kalan Kimseyi, Karısına veya Cariyesine Gelerek Onunla Cima Etmeye Teşvik Babı

Ebû'z-Zubeyr'den naklen rivayet eyledi. (Demiş ki) : Câbir şunu söyledi : Ben Peygamber (s.a.v.): "Birinizin bir kadın hoşuna gider de gönlüne girerse, hemen kendi karısına giderek onunla cima' etsin. Çünkü bu nefsindeki şeyi giderir."
Ulemânın beyanına göre burada makdat insanların harama meyleden nefislerini helal olan şeylerle gidermesinin teşvikidir.

8-

Ebu Hurayre (r.anh) şöyle demiştir: "Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den iki kab dolusu ilim aldım. Bunlardan birini size naklettim. Diğerini de nakletmiş olursam benim şu boğazım kesilir." (Buhari, İlim , 42)

Ebû Hurayre'nin gizlediği ilmin; kıyamet alâmetleri, âhir zamanda durumların değişmesi ve savaşlar ile ilgili hadisler olabileceğini söylenmiştir. Zira bu tür haberlere alışık olmayanlar bunları inkar edebilir ve bunların hakikatini anlamayanlar buna itiraz edebilirler.  (İbn Hacer el Askalani; Fethu'l Bari, C. 1, İlim bab 42, Hadis no: 120. Sayfa 285 - 286)
Onun gizleyerek söylemediği hadisler dini hükümlerden olsaydı idi bunları gizlemesi caiz olmazdı. Nitekim Ebû Hurayra önceki hadiste ilmi gizleyenleri kınayan âyeti (Bakara, 159 - 160) okumuştur.

9-

Melekul Mevt (Ölüm meleği), Musa (a.s.)a ruhunu kabzetmek için gönderilmişti. Hz. Musa'ya geldiği zaman, Ona tokat vurup, melekul mevt'in bir gözünü çıkarmıştı. Melekul mevt (a.s.) Rabbine dönerek: "Beni öyle bir kula gönderdin ki, ölümü istemiyor."Cenabı Hak tekrar ona gözünü iade etmişti.  (Sahihi Buhari, 2/113 ve 4/191; Sahihi Muslim 4/1843)

Allah (c.c.), Musa'ya ölüm meleğini gönderdiğinde tam o sırada ruhunu kabzetmeyi murat etmemişti. Ölüm meleği onu denemek üzere gönderilmişti. Musa'nın ölüm meleğinin gözüne tokat indirmesi ise, ona iznini almadan evine girmiş bir insan olarak gördüğünden dolayıdır. Onun ölüm meleği olduğunu bilmiyordu.
Melekler İbrahim'e ve Lut'a da insan suretinde gelmişler ve ilk anda onları tanımamışlardı. Eğer İbrahim (a.s.) onları tanımış olsaydı onlara yiyecek ikram etmezdi. Şayet Lut (a.s.) onları tanımış olsaydı, kavminin onlara zarar vereceğinden korkmazdı.

10-

Muaviye b. Ebi Sufyan (r.anh) demiştir ki:
Rasûlullah (s.av.): "İçki içtikleri zaman onlara dayak atınız. Sonra yine içerlerse dövünüz, sonra tekrar içerlerse, yine dövünüz, sonra yine içerlerse öldürünüz." buyurdu.

(Tirmizi, Hudud 15; îbn Mace, Hudud 17; Nesai, Eşribe 42; Ebu Davud, Hadler, 36)

Tirmizi, Kitabu'l-Ilcl'inde şöyle diyor: "insanlar onun (öldürmenin) terk edildiğinde, yani, mensuh olduğu üzerinde icma etmişlerdir." Munziri'nin nakline göre Tirmizi, Buhari'nin bu hükmün ilk dönemlere ait olup bilahare neshedildiğini söylediğini ifade etmiştir. Yine Munziri İmam Şafii'den şu sözleri nakletmektedir: "Kati (öldürme) bu ve başka hadislerle neshedilmiştir." Tıybî: "Ravinin (Kabisa b. Zueyb'in): "onu öldürmedi" sözü, RasûlulIah'ın; "onu öldürünüz" sözünün şiddetli dayaktan mecaz olduğuna delildir" der. Hattabi de şöyle der: "Bazan emir cezayı vaad (ceza ile tehdit) şeklinde olur. Onunla bir fiilin vukuu kastedilmez. Onunla ancak bir işten sakındırmak kastedilir.

11-

Hadis şu şekildedir: "Son zamanlarda veya bu ümmet arasında öyle bir kavim çıkacaktır ki Kuran okuyacaklar. Fakat (okudukları) Kuran onların boğazlarının çemberlerini veya boğazlarını geçmeyecektir. Onların alâmeti (başlarını) kazımak suretiyle tıraş olmalarıdır. Siz onları gördüğünüz veya onlara rastladığınız zaman hemen onları öldürünüz."
Râvî İbn-i Ömer bundan -sonra Rasulullah'ın buyurduğu hadisin son parçasını şöyle nakletti: "Nihayet bu cemâatin sürdürdüğü hile ve aldatma esnasında veya onların askerleri arasında Deccal çıkıverecektir." Yani olay başın traş edilmesi değildir, bu sadece onların bir alametidir ve İslam tarihinde bu yüzden öldürülen de yoktur.

12- Kertenkele Öldürmek

Ebu Hurayra (r.anh) anlatıyor: "Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Kim keleri ilk darbede öldürürse ona yüz sevap yazılır. İkinci vuruşta öldürürse daha az kazanır. Üçüncü vuruşta ise bundan da az sevap kazanır." (Muslim Selam 147 (2240); Ebu Davud Edeb 75 (5263 5264); Tirmizî Ahkâm 1 (1482); Tirmizî tertibinde Sayd bölümünde 13. bab) Alimler kertenkelenin eziyet verici haşerattan sayıldığında ittifak etmişlerdir. Peygamber (s.a.v.)'in onun öldürülmesini emir buyurması bundandır. Bir vuruşta öldürmenin çok sevaplı, ikinci vuruşta öldürmenin ondan daha az sevaplı olması bu hususta dikkat göstermeye teşvik içindir. Hem zararlı hayvan acı çekmez hem kaçmasına engel olunur.

 13- "Eğer İsrail oğulları olmayaydı et kokmayacaktı." buyurduğunu rivayet etti. (Buhari, Kitabu'l Enbiya, 8 ; Fethu'l Bâri, Kitabu'l Enbiya, 3330, C. 7, s. 11 - 15)

Bakara, 57. âyetinde işaret olunduğu üzere İsrail oğulları kırk yıl çölde gökten inen menn ve selva adlı yemeklerle geçinmişler. Bu iki gıdadan her gün yetecek kadar almaya ve taze taze yemeye izinli idiler. Fazla almaktan men edilmişlerdi. Fakat hırslı davranan bu millet yasak zıttına bıldırcın etini saklamaya başlamışlar ve eti kokutmuşlardır. Hadiste bundan bahsetmekte ve yaptıkları hata üzerinden dünyaya olan hırsları eleştirilmektedir.

 

İslam düşüncesinde sünnet ve yeni bir usul denemesi:
İnsanlığın kurtuluş ümidi olarak sadece “İslam”dır. Burada kastettiğimiz İslam’ın günümüz şartlarında, teorisi ve pratiğiyle çerçevesi çizilmiş bir İslam olmayıp; teorisinin yeniden ortaya konması ve pratiğe dökülmesi gereken bir İslam olduğudur. İşte bizim burada kastettiğimiz , tarih boyunca Müslümanlar tarafından anlaşılmış ve uygulanmış şekliyle değil; Kuran ve onun pratiğe geçirilmiş şekli olan sünnette yer alan ilke ve değerler olarak İslam’dır. Temel kaynakların Kuran ve Sünnet olduğu kuşkusuzdur. Metod klasik yöntemlerden gerekli gördüğü unsurları almakla birlikte, onlara ilaveten sosyal bilimler alanındaki çağdaş gelişmelerden de yararlanmak durumundadır.

Sünnetin Yorumlanması: Sünnetle ilgili geçmişte yapılmış olan yorumlar, döneminin düşünce ve toplum yapısını yansıttığından, bunların günümüzde de geçerli olması, -bazı istisnalar hariç- genelde mümkün değildir.  Değişen şart ve ihtiyaçlara uygun olarak nasıl her asırda Kuran yeniden yorumlanmış,  yeni yeni tefsirler yazılmışsa,  aynı şekilde sünnetinde daima yeniden yorumlanması gerekir.  Fakat maalesef bugün, çağdaş bir şerh olma iddiasıyla yazılmış olan hadis yorumlarının ve şerhlerinin büyük çoğunluğu,  geçmiş yorumların tekrarı olmaktan öteye gidememektedir. Yine hadis/sünnet eğitimine baktığımızda genelde verilen hadis eğitiminin pek çoğu öğrenciler açısından günlük hayatta uygulanma imkanı bulunmayan bilgilerdir. Yani Sünnet-Siret “yaşanması gereken bir olgu olarak değil de bilinmesi gereken bir malumat olarak algılanmaktadır.

Klasik Sünnet tanımlarının Değerlendirilmesi ve Yeni Bir Sünnet Tanımı Denemesi:

İslam'ın yeniden yorumlanması yolunda yapılacak çalışmalarda öncelikle temel alınması gereken kaynağın Kuran olduğu çağdaş İslam düşünürleri tarafından pek çok eserde savunulmuştur. Günümüzde Müslümanlar –gelenekçi olsun,  modernist olsun- tekrar kurana dönmek gerektiği konusunda hemen hemen fikir birliği etmiş durumdadır.  Bu yolda atılan müspet adımlardan biri de Kuranın çağdaş bir yorumu için sağlıklı bir metod geliştirme yolunda önemli mesafelerin katedilmiş olmasıdır. Seyyid Kutub “fi Zilal’il Kuran”ı ile çağdaş tefsirin en güzel örneğini ortaya koymuş;  Muhammed İzzet Derveze –bildiğimiz kadarıyla – ilk olarak Kuran'ın nüzul sırasına göre tefsirini gerçekleştirmiştir.  Ancak her iki tefsirde kuranın ayetlerini tek tek tefsir etme prensibine bağlı kalmıştır.  Ardından tefsirde yeni bir yaklaşım olan “bütünlük ilkesi” ortaya atılmıştır. Kuranın beşeriyete sunduğu “sistemi” ortaya koyan müstakil bir eser mevcut değildir.  Bu alanda yapılan yegane çalışma ise –bildiğimiz kadarıylaThomas Ballantine Irving,  Khurshid Ahmed ve Muhammed Menâzir Ahsen tarafından hazırlanan “The Qur’an-Basic Teachings” adlı eserdir.

İslam'ın temel kaynağı kuran konusunda bu olumlu gelişmeler olurken, sünnet konusunda da benzer çalışmaların yapılmış olması beklenirdi.  Sünnet konusunda yapılan çalışmalarda ya sünnet konusundaki bazı tenkitlere karşı onu savunma amacına,  yada bazı İslami meselelerin hadisler ışığında ele alınması amacına yöneliktir.  Bu çalışmalar kesinlikle yararlı ise de asıl önemli olan 14 asırlık birikimimizi gözden geçirmek,  değerlendirmek ve bu değerlendirmenin ışığında çağın ihtiyaç ve şartlarına uygun bir sünnet anlayışı geliştirmektir

Gerek halk düzeyinde, gerek öğrenciler üzerinde yapılan gözlemlere göre sünnet denince ilk akla gelenler genelde; namazın sünnetleri, sünnet olmak, misvak kullanmak, gümüş-akik yüzük, sarık sarmak, yemeğe tuzla başlamak, sakal bırakmak vb…Bu sayılanlardan farklı olarak, diğer İslam toplumlarında sünnet olarak ele alınıp üzerinde durulan konulara dair şu örnekleri verelim. Mesela Ebu Abdirahman Mukbil b. Hâdî el-Vâdi’nin Ayakkabılarla namaz kılmanın meşruiyeti adlı eserinde sergilediği sünnet anlayışını özellikle zikredelim. Yazar insanların pek çok sünnetten habersiz olduklarını, sonrada bunları terk ettiklerini, sonra da bu sünnetleri ihya etmek isteyenleri delaletle suçladıklarını belirtiyor ve ayakkabıyla namaz kılmanın da unutulan sünnetlerden olduğunu hadisleri zikrederek, bir sünneti ihyaya çalışmaktadır. Yazar bununla da yetinmemiş, mescid ve camilerdeki halı, kilim vb.  yaygıların da kaldırılması gerektiğini, zira Rasulullahın toprak zeminde namaz kıldığını, dolayısıyla ona uymak gerektiğini ima etmektedir. Benzer bir anlayışta, bazı İslam ülkelerinde dindar insanlar, elbiselerin eteklerinin uzatılmasının aleyhindeki bazı hadislere dayanarak, elbiselerini topuklarının yukarısında olacak şekilde kısaltmayanlara şiddetle karşı çıkmakta, hatta böyle kişileri fazla dindar olmamakla suçlamaktadırlar. Yine toplumumuzda Hakses dergisinde “unutulan sünnetlerimiz ve namazda sarık sarmak” başlığı altında yayınlanmış makale, toplumumuzdaki sünnet anlayışının tipik bir örneğidir. Verdiğimiz bu örnekler şunu göstermektedir. Verilen sünnet anlayışlarında parçacı, gelişigüzel bir yaklaşım olup yazarların üzerinde durdukları konuların öze, esasa değil, teferruata taalluk eden konular olduğudur. Bu örnekler gösteriyor ki sünnetin ana konuları ve özellikle Müslümanların toplumsal problemleri üzerinde durulması gerekirken, ferdi bir sünnet anlayışının zihinlerde hakim olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu tür sünnet anlayışının yeterli olduğunu savunmak ve sünneti bu örnekler düzeyine indirgemek, fakat sayısız problem yığını altında ezilen İslam ümmetinin bu durumdan kurtulması için “sünnet”ten nasıl ilham alınabileceği üzerinde durmamak, aslında kelimenin tam anlamıyla “ölünün yüzünü pudralamak”tır. Kaldı ki sünnete uyma iddiasıyla gündeme getirilen meselelerin pek çoğunun gerçekten sünnet olup olmadığı dahi tartışılabilir bir konudur. Mesela sarıkla namaz kılmak, akik ve yakut yüzük takmak ve yemeğe tuzla başlamak, 3 aylarda aralıksız oruç tutmak gibi, özellikle bizim toplumumuzda sünnet olarak bilinen hususların dayandığı hadisler genellikle uydurma yada son derece zayıf rivayetlerdir. (Kadir gecesi hariç, regaip, berat, miraç ve mevlüt kandillerinin kutlandığı gecelerin faziletine ve bu gecelerde yapılması gereken özel ibadetlere-namaz, oruç vb.- dair sahih hadis bulunmadığına ve bu konudaki hadislerin çoğunun uydurma olduğuna dair deliller: Ebu Şame el-Makdisi, kitabı: el Bais ala inkari’l ve ve’l havadis ) Görülen odur ki, mevcut sünnet anlayışımız, geçmişin sırf bir tekrarı olmakta öteye gidememekte ve çağdaş İslam toplumlarının karşılaştığı meselelere yol gösterememektedir.

Niçin Bugüne Kadar Yeni Bir Sünnet Tanımı ve Anlayışı Geliştirilemedi?

 a) Sünneti bir model, yaşayış tarzı ve dünya görüşü olarak değil, mücerret bir delil olarak algılama alışkanlığıdır. Ancak son birkaç asır öncesine kadar İslam dünyası, iyi veya kötü, İslam'ı bir hayat nizamı olarak benimsemiş, sünneti bir delil olarak algılamayı yeterli görmüştür. Son asırlarda İslam devletleri teker teker çökmüş ve birçoğu İslam'a düşman olan güçlerin hakimiyetine boyun eğmek zorunda bırakılmışlardır. Bu durum Müslümanların bağımsızlıklarını tekrar elde etmenin çarelerini araştırmaya sevk etmiştir. Neticede Müslümanlar İslam'ı bir ideoloji, bir hayat tarzı ve dünya görüşü olarak algılamadıkça, içinde bulundukları durumdan kurtulmalarının mümkün olmayacağını idrak etmişlerdir. İşte bu gerçek Müslümanların İslam'a, Kuran ve sünnete bakış açılarını köklü bir şekilde yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır.

 b) Geçmişte yaşamış olan İslam alimlerinin seviyelerini erişilmez kabul edip, onların geliştirdikleri tanımlardan daha iyilerini yapamayacağımız düşüncesi. Ancak bu tür bir anlayışın İslam'ı dondurmak  ve hatta tabir caizse geleneği kutsallaştırmak anlamına gelmektedir. Şu asla unutulmamalıdır ki, İslam'ın her zaman ve her mekanda geçerli olabilmesi, onun değişen şartlara ve değişen yorumlara açık olmasıyla mümkündür.  ”ictihat” adını da verebileceğimiz bu önemli prensip ne yazık ki sadece fıkha hasredilmiş ve tefsir, kelam vb. branşlar yanında sünnet tanım ve anlayışımızda da bir ictihattan söz edilebileceği düşünülmemiştir. Sünnet, aslında geçmiş alimlerin izinden gitmek; geçmiş tanımları değiştirilmez kabul etmek ise bu alimlerimizin benimsemiş oldukları metoda karşı çıkmaktır.

c) Uygun zemin bulunamayışı. Genelde yenilikçi bir mahiyet arzeden her teşebbüs birtakım tepkilerle karşılaşır. Yeni olan her şeye sırf yeni olduğu için karşı çıkmak yanlıştır. Ancak özellikle halk kitleleri bu şekilde düşünmek yerine, mevcut düşünce ve anlayışları adeta dinini müdafaa edercesine savunma cihetine gitmiş , kendisinin sahip olduğu inanç, düşünce ve anlayışların –bunlar Kuran ve sünnetten uzak, bidat ve hurafelerle dolu dahi olsa-dışına çıkan her düşünceyi sapıklık delalet veya günümüzün yaygın deyimiyle “dinde reformculuk” olarak damgalama eğilimi göstermiştir. Sünnet ilkelerinden uzaklaşmış ve sık sık totaliter bir karakter kazanmış olan yönetimlerde, yeni bir sünnet anlayışı getirmeye çalışmak, mevcut yönetimle karşı karşıya gelecektir. Buna örnek olarak; yönetimin baskılarına maruz kalan İmam-ı Azam Ebu Hanifeyi , “mihne” olaylarında yönetim tarafından işkencelere tabi tutulan İmam Ahmet b. Hanbeli ve  hısımlarının yönetimi arkalarına alarak hapse attırdıkları İbni Teymiyyeyi örnek verebiliriz.

Klasik Sünnet Tanımlarının Değerlendirilmesi: 14 asırlık geleneğimize baktığımızda, sünnetin tanımı konusunda, hemen hemen benzer şekillerde ifade edilmiş olan başlıca 4 tanım üzerinde ittifak edildiği görülür.

1-Hadisçilerin Tanımı: Şeri bir hüküm ifade etsin yada etmesin, Hz.  Peygamberin bütün sözleri, fiilleri, takrirleri, onun hayatına dair bilgiler, sünneti oluşturur.
2-Fıkıhçıların Tanımı: Farz ve vacipler dışında Hz. Peygamberden gelen hükümler sünneti meydana getirir.
3-Usul-i Fıkıhçıların Tanımı: Kuran dışında, Hz. Peygamberin şer’i bir hüküm teşkil eden söz, fiil ve takrirleridir.
4-Kelamcıların Tanımı: Kelamcılar sünneti bidatın karşıtı olarak tanımlamışlardır ki, aslında bu bir tanım olmaktan ziyade, bir şeyin ne olmadığını tarif etmektir.

Bu tanımların eksik yönlerini şöyle sıralayabiliriz. Sadece akademik ihtiyaçlara göre yapılmış olmaları. Sünnetin toplumsal boyutundan ziyade, bireysel boyutuna ağırlık vermeleri. Bağlayıcılık yönünden sünneti sınıflandırmamış olmaları. Kuranın tanımların dışında bırakılmış olması.

1- Sadece akademik ihtiyaçlara göre yapılmış olmaları: Bu tanımlardan her birinin, ilgili oldukları ilim dalının ihtiyacını karşılamakta yeterli olduğu söylenebilir. Ancak bir ilim dalına göre yapılmış olan sünnet tanımının, diğer ilim dalına uygulanması, o ilim dalı için de geçerli olması söz konusu değildir. Bu durumda sünnete tabi olmakla yükümlü bir Müslüman acaba hangi sünnet tanımını esas alacaktır?

2- Sünnetin toplumsal boyutundan ziyade, bireysel boyutuna ağırlık vermeleri: Bu tanımların hiçbirisinde sünnet; sosyal, ekonomik, ahlaki, siyasi vb.  açılardan ele alınmamıştır. Sünnet, fert planında Hz.  Peygamber gibi İslam'ı yaşamak olduğu kadar, aynı zamanda –hem de daha önemli olarak - Hz.  Peygamberin oluşturduğu Medine toplumu gibi bir toplumu çağımızda oluşturmaya çalışmaktır. Yani sünnetin temel amacı, sadece iyi birer Müslüman yetiştirmek değil, bilakis Hz.  Peygamberin bütün gayretleri, Kuranın ilkelerini esas alan, Kurana dayalı bir toplum oluşturma gayesine yönelikti. Oluşturulan bu toplumda, nihai görevini de Ali İmran, 110.  ayetti bizlere açıklamaktadır. “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, Allah’a da inanırsınız. ”

3- Bağlayıcılık yönünden sünneti sınıflandırmamış olmaları: Bu tanımlar sünnetin tamamının mı, yoksa bazılarının mı mutlaka uyulması gerekli olduğu konusunda bize herhangi bir fikir vermemektedir. Bu konuda günümüzde yapılmış en detaylı çalışma; Muhammed Tahir b. Âşur’un  (1879-1973) yaptığı tasniftir. Âşura göre sünneti 12 kategoride mütalaa etmek mümkündür. Bunlar:

Yasama, fetva, yargı, devlet başkanlığı, iyiye güzele teşvik, arabuluculuk, fikir danışanlara yol gösterme, nasihat, insanları en mükemmel olana yönlendirme, yüce hakikatleri telkin, tehdit ve azarlama, yaratılış icabı ve maddi ihtiyaç gereği yaptıkları. Saydığımız bu maddelerde ilk 3 ü hariç diğer başlıkların bağlayıcılığı yoktur. Fakat günümüzde birçok Müslüman, bağlayıcılık açısından farklılıklar arz eden sünneti ayrım yapmaksızın, bir bütün olarak kabul etmektedir. Şalvar giymek, masada yemeyip yerde yemek yemek, çatal bıçak kullanmayıp elle yemek, koltuk yerine yerde oturmak gibi hususlar sünnet olarak kabul edilip, bunlar üzerinde ısrarla durulmaktadır.

1-Yasama: Sünnetin büyük çoğunluğu bu kategoriye girer. Çünkü Hz.  Resul’un gönderiliş amacı ahkam bildirmektir: Hacc’ın  nasıl yapılacağı,  namazın nasıl kılınacağı…gibi

2- Fetva: Dini konularda Hz Resul’e  sorulan sorulara O’nun verdiği fetvalar. Bu fetvalar bağlayıcıdır!

3-Yargı: İhtilaflı iki taraf arasında  Hz. Resul’un verdiği hükümler. Bu  kategorinin bağlayıcılığı da söz konusu şahıs, durum, şartlara bağlıdır.  Mesela sıcak bölgelerde fermastasyona sebep olan  bazı kapların  kullanımının yasaklanıp, bu  yasağın soğuk  bölgelerde geçerli olmaması gibi.

4-Devlet başkanlığı: Peygamber olarak değil, devlet başkanı olarak verdiği hükümler: Harpte düşman üzerinden alınan eşyaların kullanılabileceği hükmü gibi. Dvelet başkanı izin vermezse  düşman üzerindeki eşya alınmaz.

5-İyiye-güzele teşvik: Bu emir ve yasaklar mutlaka yapılması gereken şeyler değil,  iyi –güzele teşvik  amacını güder .“ Kölenize yediğinizden yedirin,  giydiğinizden giydirin hadisi gibi. Bu ideali ve en iyiyi teşvik etmeyi amaçlar.

6-Arabuculuk: İki tarafı anlaştırmak amacıyla  ve iki tarafın rızasına dayalı olmak şartıyla ortaya konan çözümler: Mesela Ka’b  b. Malik ile Abdullah b.  Hadred arasındaki alacak meselesinde “ alacağının yarısından vazgeçmesini Ka’b’a  tavsiye etmesi gibi. Yoksa herkes alacağının yarısından vazgeçmek zorunda değildir.

7-Fikir danışanlara yol gösterme: Hz Resul,  Hz Ömer‘in  sadaka olarak verdiği  atını sakatlanınca para ile geri almak istemesini caiz görmemesi buna örnektir. Fakihler ise bu alışverişi caiz görürler. Hz. resul yasak koymamış,  sadece davranışı hoş görmemiştir.

8-Nasihat: Kendisine evlilik için gelenlere yaptığı tavsiyeler gibi. Bu tavsiye ve yönlendirmeleri emir-yasak değil, sadece nasihattir.

9-İnsanları en mükemmele yönlendirme: Bir çok emir ve yasağın amacı budur. Hasta ziyareti,  cenazeyi takip, davete icabet etmek gibi

10-Yüce hakikatleri telkin: Mesela sadakanın önemini anlatmak için söylediği: “Uhud dağı kadar altınım olsa,  üç dinar kalıncaya kadar onu sadaka olarak dağıtırdım.” Ebu Zer bu hadisi Ümmete şamil kılmak ister ama Hz. Osman ona itiraz eder.

11-Tehdid ve azarlama: Tehdid ve İkaz amacı ile Hz resul’un mübalağa ifade eden cümleleri. Bu hadisin zahiri manalarını kabul etmek yanlış olur. Mesela ”Cemaatle namaza gelmeyen Müslümanların evlerini başlarına yıkasım gelir. ” hadisi. Böyle bir  şey yapılmamıştır. Amaç gevşek Müslümanları ikazdır.

12-Yaratılış icabı ve maddi ihtiyaç gereği yapılanlar: Hz resul’un insan olarak yaptıkları şeyler. Yeme  içme,  giyinme,  yürüyüşü,  uyuması,  Bedir savaşında İslam ordusunun mevzilerinin belirlenmesi.

Buraya kadar yapılan değerlendirmeler, hadisçiler, usul-u fıkıhçıkların ve kelamcıların sünnet tanımları için geçerli idi. Fıkıhçıların sünnet tanımına gelince “farz ve vacipler dışında Hz.  Peygamberde gelen hükümler şeklinde tanımlanırken, sünneti mutlaka yerine getirilmesi zorunlu olmayan (ki buna mendup denir) hususlardan ibret olduğunu kabul etmişlerdir. Fakat Efendimizin bazı söz, hüküm ve davranışları, mesela; namazın kılınışı, zekatın nisap miktarı, haccın menâsiki gibi farz kategorisine dahil olup, bazı hükümleri ve davranışları da mesela; içkinin azının da haram olması, süt anne, süt kardeşle evliliğin haram olması gibi konular da haram kategorisine dahildir. Bu açıklamalar ışığında öngördüğümüz sünnet anlayışını bağlayıcılık açısından şu şekille şematize etmek mümkündür.      

4-Kuranın tanımların dışında bırakılmış olması: Klasik sünnet tanımlarının beklide en önemli eksikliği Kuran’ın tanım dışı bırakılmış olmasıdır. Halbuki Hz.  Peygamberin ortaya koyduğu sünnet temelde Kurandan kaynaklanmıştır.

Yeni Bir Sünnet Tanımı: Hz.  Peygamberin kendi döneminde İslam toplumunu, akide, ibadet, tebliğ, siyaset, ekonomi, eğitim, ahlak, hukuk vb.  bireysel ve toplumsal hayatın her alanında yönlendirip yönetmede, Kuran başta olmak üzere, esas aldığı ilke ve prensipler bütününün oluşturduğu bir zihniyet ve dünya görüşüdür.

Yapılan bu tanımın temel unsurlarını maddeler halinde şu şekilde sıralayabiliriz:

1-Sünnet koymak Hz.  Peygamberin dönemiyle sınırlı ve ona mahsus bir olgudur. Bu yüzden Peygamberin vefatından sonra artık onun sünnet olarak herhangi bir şeyi ortaya koyması düşünülemez. Nitekim geçmişte ve günümüzde özellikle bazı tasavvufi çevrelerde, keşif ve ilham veya rüya yoluyla  hadis aldıklarını iddia edenler vardır. Bu yaklaşımlar suistimallere çok açıktır çünkü önüne gelen her istediğini “ben bunu keşif ve rüya yoluyla aldım” diyerek Hz.  Peygambere nispet etmemesi için hiçbir engel kalmaz. Diğer taraftan bu mümkün olsaydı, bugün İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu meselelerin çözümü doğrudan Hz.  Peygamberden yine keşif ve rüya yoluyla alınırdı.

2-Sünnetin bireysel, toplumsal ve evrensel olmak üzere üç boyutu söz konusudur. Zira Sünnet , bireyselliğe indirgendiği, sadece Hz.  Peygamber gibi iyi bir Müslüman birey olmak ile özdeşleştirildiği sürece İslam dünyasının kurtuluşu sadece bir ütopya olarak kalmaya devam edecektir.

3-Sünnetin temel kaynağı Kurandır. Sünnetin tanımında Kuran'a birinci  sırayı vermenin nedeni sünneti uygulamanın yolunun Kuranı uygulamaktan geçtiğidir. Çünkü hadisin isnadı sağlam bile olsa Kurana aykırı ise, feshedilmesi gerektiğidir. Çünkü Rasululahın yaşantısı asla Kurana ters düşmez.

4-Sünnet sadece şekil-lafız değil, şekil-lafızın altında yatan mana, ruh, ilke, hikmet ve amaçtır. Sünnet Peygamberin her dediğini her yaptığını aynen ve bunların altında yatan amaç, gaye ve ilkelere bakmaksızın tekrarlamak, taklit etmek değildir.  Sünnet bize Kuran'ın bir yorumu olması hasebiyle bireysel ve toplumsal prensipler verir. Bize düşen bunlardan yola çıkarak her zaman ve her mekanda, gelişen şartlar altında çağımız sorunlarına cevap hazırlamaktır. Kuran ve sünnet kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün meselelere hazır çözüm getirmemiştir. Nitekim Muaz b.  Cebel’i Efendimiz Yemene görevli olarak gönderirken, ona karşılaşacağı meseleleri nasıl çözeceğini sorduğunda Muaz b.  Cebel: ”Önce Kuran'da çözüm arayacağım, onda bulamazsam senin sünnet modeline bakacağım, ondada bulamazsam kendi görüşüme göre hüküm ve karar vereceğim.” (Tirmizi, Ahkam, 3, Ebu Davut, Akdiye, 11, Daimi, Mukaddime 20; el- Müsned , V. 230. 236, 242 ) Efendimizde bunu kabul etmiştir. Burada da açıkça görülmektedir ki sünnetin bütün meselelere hazır çözümler getirmediği düşüncesine daha Hz. Peygamberin sağlığında bile rastlanmaktadır.

Sünnetin prensip olmasının ne anlama geldiğini biraz daha açalım. Hz. Peygamber herhangi bir konuda bir sünnet ortaya koymuşsa  bunu yaparken bazı amaçları gerçekleştirmeyi hedef almış, bazı ilkeleri göz önünde bulundururdu. Mesela Abbad b. Şurahil yakınlarıyla beraber Medine'ye gelir ve açlığa dayanamayarak buğday tarlasına girer ve birkaç başaktan taneleri toplar. Durumu gören tarla sahibi gelip onun elbiselerini alır ve onu döver. Bunun üzerine Abbad Efendimize giderek durumu anlatır. Efendimizde tarla sahibini çağırtıp ona niye böyle yaptığını sorar. Adam da abbad'ın yaptıklarını anlatınca  Resulallah “O bilgisiz idi, sen ona öğretmedin; aç idi karnını doyurmadın. Elbiselerini ona geri ver!” der ve abadın yediği buğday karşılığında tarla sahibine bir ölçek buğday verilmesini söyler (Nesai, Ebu Davud). Buradan anlıyoruz ki Hz.  Peygamber bir kimsenin malını onun izni olmaksızın alan birine, onun bu fiili işlemeye sevk eden sebepleri araştırmaksızın yargılama ve cezalandırma cihetine gitmemiştir. Kısacası sosyal adaleti hakim kılmadan, bir ceza sistemini uygulamaya çalışmak kadar Kuran ve Sünnete aykırı bir şey olamaz. Konuyla ilgili olarak zekat müessesesinden de örnekler verilebilir. Mesela Hz.  Peygamberin zekatın sadece buğday, arpa, hurma ve kuru üzümden alınmasını emrettiği bir rivayete bakarak İbni Ömer, Ahmet b.  Hanbel, Musa b.  Talha, İbni  Sîrîn, Şa’bî, Hasan b. Salih, İbn. Ebi Leyla, Abdullah b.  Mübarek ve Ebu Ubeyd, tarım ürünlerinde zekatın sadece bu dört sınıftan alınacağı görüşünü ileri sürmüşlerdir.  Hz.  Peygamberin hadiste sadece bu 4 tarımsal ürünü zikretmesinin nedeni, o zaman bu ürünlerin başlıca üretim çeşitlerini teşkil ediyor olmalarıdır. Sünnete uygun olan ise her türlü tarım ürününden zekat alınmasıdır ki, İmam Azam,  Davud ez-Zahir ve Maliki mezhebine mensup olan İbnu’l Arabi de bu görüşü savunmuştur.

Yine Hz.  Peygamber Hayber'in fethinden sonra ganimetleri dağıtmıştı. Halife Hz.  Ömer zengin Suriye topraklarını fethettiğinde  savaş arkadaşları Hz.  Peygamberin Hayber’deki tutumunu hatırlatarak arazinin kazanmış kişiler arasında paylaştırılmasını istediler. Nitekim Kuranda da şöyle geçiyordu. (Fetih, 20): “Allah size, ele geçirdiğiniz bol ganimetler vaat etmiştir.” Hz. Ömer bu isteği geri çevirmiştir. Çünkü bu toprakların dağıtılması, Suriye’de bir çeşit derebeylik kurulması demekti. Bu da Kurana ters düşerdi. Yine Efendimiz İslam'ın güçlükle yayıldığı bir dönemde, ümmetin servetinin bir kısmının maddi sorunlardan ötürü İslam'a geçmekte tereddüt eden kimselere yardım olarak ayrılmasını kararlaştırmıştı. İslam toplumu güçlü ve zengin hale gelince Hz.  Ömer bu uygulamaya son verdi. Sünnetin şekilden ziyade, ilke prensip, amaç, gaye olduğu ile ilgili günlük hayattan bir örnek verelim. Ağız temizliği ile ilgili olarak özellikle misvak kullanmanın sünnet olduğu kanaati hayli yaygındır. Bu yaygın kanaat ise “şayet ümmetime zorluk vermeyecek olmuş olsaydım, onlara her zaman “sivak”ı emrederdim” hadisinin ve sivak kelimesinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Zira bu ve benzeri hadislerde geçen “sivak” kelimesi, fırçalamak veya fırça anlamındadır. Diş fırçalamada kullanılanların en iyisi, arak ağacının dalıdır, çünkü bu dallar damağı kuvvetlendirir, diş hastalıklarını önler, sindirimi kolaylaştırır, idrarı arttırır. Bununla birlikte fırça ve benzeri gibi dişlerin kir ve pasını gideren, ağzı temizleyen her türlü aletin kullanılmasıyla sünnete uyulmuş olur. (Seyyid Sabık). Buhari'den nakledilen bir hadiste,“Diş fırçalamak ağzı temizler, Rabbinin de rızasını celbeder.” Burada anlaşılan, kişi ağzını ne kadar temizlerse, sünnete o kadar çok uyacak olmasıdır.

5- Sünnet, ilke prensiplerin oluşturduğu bir zihniyet ve dünya görüşüdür. Sünneti bir dünya görüşü haline getirmek için, sadece hadis ilmi tarafından ve sadece klasik hadis kültürüne dayanarak yerine getirilebilecek bir iş değildir. Bundan dolayı sünnetin kapsadığı alanlarla ilgili çağdaş disiplinler ve özellikle sosyal bilimler ile hadis ilmi arasında ortaklaşa çalışmaların başlatılması gerekmektedir.

İslam’da Sünnetin Konumu: Hayatta iken Hz.  Peygamber hem vahiy hem de vahiy dışı kendi sözleri ve davranışlarıyla Müslümanların tek dini ve siyasi rehberi idi. Sahabe olayları Hz.  Peygamber ile birlikte yaşadıkları için onun, neyi, niçin, hangi amaçla ve hangi şartlar altında yaptığını veya söylediğini anlamada büyük bir sorunla karşılaşmadılar. İlk dört halife de, ortaya çıkan yeni durumları Kuran'ın ve Hz.  Peygamberin kendilerine öğrettiği şeylerin ışığı altında kendi hükümlerini uygulamak suretiyle karşıladılar. Ancak sünnetin canlı şahitlerinin kalmadığı dönemlerde, sünnetin rivayet yoluyla nakledilmeye başlanması bir takım problemleri beraberinde getirdi. Bilhassa siyasi ihtilaflar ve bunları takip eden siyasi ve itikadi guruplaşmalar, beraberinde hadis uydurma olgusunu getirdi. Yine  İslam'ın muarızları da İslam'ı  dejenere etmek için hadis uydurma faaliyetlerine katıldılar. Artık Hz.  Peygambere ait olanla olmayanı ayırt etmek için İslam alimleri “isnad” tekniğini geliştirdiler. 14 asırdır sürmekte olan bu çalışmalar sonucunda artık hadis ve sünnet ile ilgili hiçbir sorunun kalmadığını söyleyemeyiz. Birçok eserde sahih olduğu ifade edilen hadisler arasında hala Kuran'a, tarihi gerçeklere, kesin ilmi verilere ters düşen birçok hadise rastlanması, bazılarının hadise olan güvenini sarsmakta, pek çok hadisin reddedilmesi hatta toptan hadisleri reddetme cihetine gidilmektedir. Sünnet inkarcılığı ile damgalanmış olanlar ilk olarak hariciler ve mu’tezilerdir. Ancak bu gurupların kendi hadis mecmularını oluşturduklarını görmekteyiz.

Birçok alim bir kısım hadisleri reddettiğinden hadis münkiri olarak adlandırılmakta. Fakat bir İslam alimi bir hadisi reddettiğinde bunun anlamı Hz.  Peygamberin hadisi olduğunu bile bile onu reddediyor demek değildir. Bilakis hadisin Hz.  Peygambere ait olduğunu reddettiği anlamına gelir. Bir hadisin sağlam olabilmesi için metninde aranması gereken şartlar vardır. Hadisin isnadının sağlam olması metninin de sağlam olduğunu göstermez. Bir hadisin kabulü ve reddi konusunda herkes kendi kanaatinde ısrar edebilir. Mesela İbni Ebi Şeybe, Musannef’inde İmam Azam'ı pek çok hadisi kabul etmemesinden dolayı reddetmiştir. Buhari'de Sahih‘inde İmam Azam'ın birçok görüşünü eleştirmiştir. Buna mukabil Hanefiler de Buhari'deki pek çok hadisi delil olarak kabul etmemişlerdir. Hadisçiler özellikle tasavvuf eserlerinde mevcut çok sayıdaki hadisi uydurma olduğu gerekçesiyle reddetmişlerdir. Bunu en açık örneği İmam Gazalinin İhya’sındaki hadislere yöneltilen eleştiriler oluşturmaktadır. Tefsirde de durum aynıdır. Pek çok müfessir tefsirlerde uydurma veya israiliyattan olan rivayetleri aldıkları için eleştirilmişlerdir. (Bkz. Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyat).

A- Sünnetin Reddi ve Sadece Kuran ile Yetinme Düşüncesi: Bu düşüncenin izleri İslam’ın ilk yıllarına dayanmaktadır. Sadece Kuran'la yetinmek isteyen birine Efendimiz “Sen ahmak adamın birisin. Kuran'da öğle namazının 4 rekat olduğunu, kıraatin alçak sesle yapılabileceğini bulabilir misin? Bulamazsın çünkü Allah’ın kitabı mücmeldir. Bunların tafsilatını, detayını ise sünnet vermiştir” demiştir. Başka bir hadiste de Hz.  Peygamber bu konuyla ilgili şöyle demiştir. ”Bilin ki bana Kuran'la birlikte onun bir benzeri de verilmiştir. Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin “Sadece bu Kuran'a sarılın. Kuran'ın helal dediğini helal, haram dediğini haram kabul edin” diyeceği zamanlar yakındır. Bilin ki Allah’ın Resulünün haram kıldıkları da Allahın haram kıldıkları gibidir. ”( Ebu Davud, Sünnet, 5(6), İmaret,33; Tirmizî, İlim, 10; İbn Mace, Mukaddime, 2; Darimî, Mukaddime,49; Ahmed b. Hanbel, 2/367, 4/131-132, 6/8) )

Sadece Kuranın yeterli olacağını savunanların delilleri: ”Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (En’am, 38)  Bu ayeti inceleyecek olursak, bu ayetin harfi anlamında, insanoğlunun bu güne kadar sahip olduğu bütün bilgileri tek tek Kuran'da bulmamız gerekirdi. Bu ayette Kuran'ın her şeyi açıklamasının sadece insanlığı hidayete ulaştıracak ilkelerle ilgili olduğunu kabul etmek gerekecektir. Zira namaz, oruç, zekat, hac vs.  çeşitli konuların teferruatları Kuran'da bulunmamaktadır.

"Zikri biz indirdik, onu koruyacak olanda biziz." (Hicr, 9) Bu görüş sahipleri “Allah bu ayette sünnetin değil Kuran'ın korunacağını bildirmiştir. Sünnette Kuran gibi delil olsaydı Allah onu da korurdu” demektedirler. Bu görüştekiler Hz.  Peygamberin sözlerinin yazılmasını yasaklayan hadisleri iddialarına dayanak olarak almakla farkında olmadan bir çelişkiye düşmekteler. Zira Hz.  Peygamber Kuran gibi yazılmasını emretmediği için hiçbir hadisi delil olarak kullanmamak gerekir. Yine bu düşünce bizleri tehlikeli bir sonuca sürükler. Çünkü Kuranı Hz.  Peygamber yazdırdığına göre, orijinal Kuran nerede şeklinde bir soru akla gelir. Orijinal metin olmadığına göre, Kuranın yazıya geçirilmiş olmasının bizim için ne anlamı olabilir? Kuran'ın güvenilirliğini sadece onun Hz.  Peygamber tarafından yazdırılmış olmasına bağlamak, çok tehlikelidir. Halbuki Kuranın güvenilirliği , onun asırlar boyunca sadece yazılarak değil on binlerce Müslüman tarafından ezberlenmek suretiyle bizlere ulaşmasında yatmaktadır.

“Hüküm ancak Allah’ındır” (En’am, 57) Geçmişte haricilerin sloganı olan bu ayete bakılarak hükmü sadece Allah'ın vereceğini, Kuran'dan başka hüküm koyulamayacağını savunulur. Ancak ayetin tamamını incelediğimizde nasıl bir yanlışa düşüldüğünü görürüz. “Deki: Ben Rabbimden gönderilen açık bir delile dayanıyorum. Halbuki siz onu yalanladınız. Hemen gelmesini istediğiniz (azabı getirmek ise) benim elimde değildir. Çünkü hüküm ancak Allah’ındır. O doğruyu haber verir ve O hükmedenlerin en yücesidir” Görüldü gibi konu müşriklerin Hz. Peygamberi susturabilmek için ortaya attıkları azabın gelmesini istemelerinin Hz.  Peygamberin değil Allahın elinde olduğudur. Bu ayetin genel anlamı, hüküm vermede başvurulması gereken temel ilkeleri ve değerleri vazetmek Allah’a mahsustur demektir.

            Sünnete gerek olmadığını ileri sürenlerin bir düşüncesi de şudur: ”Müslümanlar sadece vahiy yoluyla gönderilene tabi olmakla yükümlüdürler. Vahiy ise sadece Kuran'la sınırlıdır.” denmektedir. Ancak Kuranın lafzî anlamıyla yetinerek bütün meselelere çözüm getireceğini düşünmek yanlış olur, çünkü  sadece Kuran'ın değil, sünnetin bile, karşılaşılan yeni problemlere hazır çözümler sunamadığı dönemlerde, kıyas, istihsan, kamu yararı vb. içtihat teknikleri uygulanmak durumunda kalınmıştır. Ancak hadisler içinde Kuran'a aykırı olanların olduğu ileri sürülerek itiraz edilmek istenebilir. Bu durumda sünnetin devre dışı bırakıldığını varsayalım. Bu takdirde Kuran'da açıkça yer almayan problemlerin çözümü bizlerin içtihadına terk edilmiş olacaktır. Bizler de bazı içtihatlarımızın hatalı olabileceğini öne sürerek içtihat-yorum hakkımızın elimizden alınması nasıl mantıksız bir tutum ise sünneti bize nakleden hadisler içinde Kuran'a aykırılık var diyerek  sünneti ve hadisi tamamen reddetmek  de mantıksızdır. Hülasa insafı elden bırakmamak ve kendimize tanıdığımız Kuranı yorumlama gereğini Hz.  Peygambere tanımak en uygunudur.  Başka bir husus ta: ”Hz.  Peygamberin verdiği hükümler yaşadığı dönemin ihtiyaçlarına uygundur. Bu nedenle sünnetin bu gün bizim için delil teşkil etmesi, geçerli olması mümkün değildir.” Bu ifadede sünnetin aynen taklit edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Ancak sünnetin tanımı bölümünde, ”sünnet sadece şekil-lafız değil, şekil-lafzın altında yatan mana, ruh, ilke, hikmet ve amaçtır” maddesinde sünnetin nasıl anlaşılması gerektiğini incelemiştik. 

B- Sünnetin Bir Delil ve Kaynak Olduğunu Savunanların Dayanakları:

      1-        Hz.  Peygambere itaati emreden ayetler.
2-        Hz.  Peygamberin hükümlerine boyun eğmeyi emreden ayetler
3-        Hz.  Peygambere isyan etmemeyi, ona karşı çıkmamayı emreden ayetler.
4-        Hz.  Peygamberin Kuranı açıklama görevinden bahseden ayetler.
5-        Hz.  Peygamberin haram helal kılma yetkisinin olduğunu ifade eden ayetler.
6-        Hz.  Peygamberin, Müslümanların uyması gereken güzel örnek olduğuna dair ayetler.

1-Hz.  Peygambere itaat etmeyi, Ona karşı çıkmamayı, Onun hükümlerine boyun eğmeyi emreden ayetler:

Ali İmran 31-32: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira Allah bağışlayandır esirgeyendir. De ki:Allah’a ve peygambere itaat edin. Eğer dönerlerse, bilsinler ki Allah kafirleri asla sevmez. Nur 54: De ki:Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulursunuz. Peygambere düşen açıkça tebliğde bulunmaktır. Nisa 59: Ey iman edenler, Resule ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, meseleyi Allah’a ve resulüne götürün. Böyle yapmak en iyisi ve sonuç bakımından da en güzelidir.

Bu ayetlerde Resule itaat ve kararlarına boyun eğme anlamı rahatlıkla görülebilmektedir. Ancak bu düşünceyi eleştiren kişiler de ayetlere bakarak şunları demekteler. ”Resule itaatten sünnete, hadise uyma anlamı çıkmaz. Peygamber ne Allah’ın ne de insanların vekilidir. Peygamber ancak Allah’ın elçisidir. Elçiyi tanımak, elçinin kendisini değil, göndereni tanımaktır. Bundan dolayı elçiye itaat gönderene itaattir. Peygambere itaatten de kastın, Allah’ın peygamber aracılığı ile bildirdiği emirlere itaat olacaktır. Bunun içinde Peygamberin içtihadını (yorum, fetva) dahil etmeye imkan yoktur.” Resulün Kuran'ı nakleden bir postacı olmadığı hususunu destekleyen bir ayete bakalım.

Bakara 151: Nitekim biz size, aranızdan size ayetlerimizi okuyan, onları (kötülüklerden) arındıran, size kitabı ve hikmeti öğreten ve bilmediklerinizi size öğreten bir peygamber gönderdik.  (yine Ali İmran 164, el-Cum’a 2. ayetlerde bu konuyla ilgilidir.)

Ayette geçen “kitap ve hikmet” kelimelerin sadece Kuran ile sınırlandırılmaması gerekir. Bu ifade ile Kuran'ın kastedildiğini var sayalım. Buradan da Hz.  Peygamberin Kuranı sadece tebliğ ile sınırlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunu kitap ve hikmetin “öğretilmesi” tabirinden çıkarıyoruz. Çünkü insanlar bir metni-ister Kuran gibi kutsal kitap olsun-anlama konusunda aynı düzeyde değildir. Kuran ayetlerini doğru ve arzu edilen bir şekilde anlamaları imkansızdır. Bu olumsuzlukları önlemek ise, bir Resulün, sünnet gibi bir kurumun devreye girmesini gerekli kılmaktadır. Çünkü Kuran'ı sabit noktada tutan, sünnetin ta kendisidir. İnsanların ayetleri doğru anladıklarını da farz etsek bile bu kez uygulama ile ilgili problemler söz konusu olacaktır. Bu bakımdan tebliğde dahi bir açıklama, izah etme, uygulamayı kontrol etme anlamı bulunmaktadır. O halde sonuç olarak denebilir ki Hz.  Peygamberi sadece Kuran'ı nakleden biri, bir postacı olarak nitelendirmek mümkün değildir. Bir kurum olarak sünneti kabullenmenin farz olduğunu söyleyebiliriz. Zira bu farziyet, Kuran’ın, Resule itaat emrinden kaynaklanmaktadır. Eleştiride geçen “o vekil değil elçidir” kelimesini ele alırsak, Kuran'ı merkez alan bir sünnet anlayışına göre Hz.  Peygamberin Allah adına istediği gibi tasarrufta bulunan bir “vekil” olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Aksine bu tür bir sünnet anlayışına göre Hz.  Peygamberin Allah’ın Resulü olması sıfatıyla, Kuranın ilk muhatabı, ilk uygulayıcısıdır. Onun nasıl uygulanacağını, yeni meseleler karşısında ondan ilham alarak nasıl çözümler üretileceğini gösteren ilk muallim de odur. Bu tür bir anlayışa göre Hz.  Peygamberin Kuran'a ters düşme pahasına, aklına estiği gibi hüküm koyması asla mümkün değildir.

2- Hz.  Peygamberin Kuranı Açıklamakla Yükümlü Olduğuna Dair Ayetler:

İbrahim 4: Biz her peygamberi mutlaka kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (kendilerine indirileni) açıklasın.

Nahl 44: Sana da zikri (Kuranı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.

            Peygamberlerin aldıkları ilahi mesajları, içinde yaşadıkları topluma iletebilmeleri için, onların dillerini bilmesi kadar mantıklı bir şey olamaz. ”Açıklama”nın, ”açıklanan” bir metinle ilgili ve onda bulunmayan bir takım ek bilgiler anlamına geldiği söylenebilir. Bu açıklamalar, nadiren birtakım ayetlerin kelime anlamlarıyla ilgili olabileceği gibi, kelime anlamı açık olduğu halde, uygulama ile ilgili bir takım müphem yönleri bulunan ayetlerle de ilgili olabilir.  Bu ayetlerde geçen Hz.  Peygamberin Kuran'ı açıklaması demek, onun Kuran metninde bulunmayan bir takım ek bilgiler ortaya koyması demektir. Mesela emir niteliğindeki bazı ayetlerin farziyet mi, tavsiye mi yoksa mubahlık mı ifade ettiğini Hz. Peygamberden öğrenilebilir. 

          3- Hz.  Peygamberin Helal ve Haram Kılma Yetkisine Sahip olduğuna Dair ayetler:

            Tevbe 29: Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlere, ezilip büzülerek kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.

            Araf 157: Onlar ki ellerinde ki Tevrat ve İncil'de yazılı bulunan o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. O Peygamber ki kendilerine iyiliği emreder, onları kötülükten men eder; onlara temiz ve hoş şeyleri helal, pis ve çirkin şeyleri haram kılar; üzerlerindeki ağır yükleri ve kendilerini bağlayan bağları kaldırır. O peygambere iman edip, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura tabi olanlar, işte kurtuluşa erenler onlardır. "

Bu ayetler Allah ve Resulünün haram kıldıklarını aynen kabul etmenin zorunlu olduğunu gösterir. Burada unutulmaması gereken Hz.  Peygamberde Allah’ın iradesi uyarınca bu yetkiyi kullanabilir. Allah’ın yetkisi tamamen bağımsız, Resulünün ki vahye dayalı ve ondan kaynaklanan bir yetkidir.

Tahrim 1-2: ”Ey Peygamber, eşlerinin gönlünü almak, onları memnun etmek için, Allah’ın sana helal kıldığını niçin kendine haram kılıyorsun?Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. Şüphesiz Allah (kefaret şartı ile) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. ”

Bu ayette eleştiri konusu olan “Allah’ın helal kıldığını haram kılması hususunda Peygamber uyarılmıştır. Anlaşılıyor ki Peygamberin içtihadı gereği koyduğu yasak, Allah’ın koyduğu yasak gibi olamaz. Aralarında fark vardır” sözleri sünnetin haram-helal  konusunda koyduğu hükümlerin mutlak bağlayıcı olmadığını ispata yönelik bir manevra olarak değerlendirilebilir. Halbuki ayet  Hz. Peygamberin bir eşinin kendisine bal şerbeti içirmesi, diğer eşlerinin de kıskançlık duygusuna kapılarak Hz. Peygamberden hoş olmayan bir koku geldiğini söylemeleri ve bu suretle ikramda bulunan eşini gözden düşürmeye çalışmaları karşısında o, bir daha bal şerbeti içmemeye yemin eder. Burada helal olan bal şerbetinin hükmünün değiştirilerek haram kılınması elbette söz konusu değildir. Çünkü Hz.  Peygamber bütün Müslümanları bağlayıcı bir hüküm olarak “bal şerbeti herkese haramdır” dememiş, sahabenin hiç biride bal şerbetinin haram olduğunu aklına getirmemiştir. Burada “Peygamberin içtihadı” ile kastedilen, Kuran'daki ilkelere kıyas etme olarak sanılıyorsa, şu unutulmamalıdır ki bazı içtihatlar bağlayıcılık açısından Kuran'ın emir ve yasaklarından geri kalmaz. Mesela: Kuran'da açıkça uyuşturucu maddelerin haramlığı zikredilmemiştir. Ancak haram kılınan içki ile Kuranî naslara bakılarak hükmü verilen uyuşturucu arasında bir fark yoktur.

Yine sünnetin bağlayıcılığı ile ilgili “Allah’ın elçisi vasıtasıyla insanlığa gönderdiği Kuran'daki nehiylere “haram”, Hz. Peygamberin nehiylerine ise “yasak” demek doğru olur” iddiasında ise şunu söylemek gerekir. Yasak ve haram arasında, birinin Arapça, birinin Türkçe bir kelime olmasından başka bir fark yoktur. Haramın anlamı da “yapılması yasak olan” dır. Haramı haram yapan ondaki niteliktir. Bu nitelik Kuran dışında da olabilir. Hz. Peygamberin haram kıldığı şeyler zaten Kuran'a dayandırılarak haram kılınmıştır. 

4- Hz. Peygamberin, Müslümanların Uyması Gereken Güzel Örnek Olduğuna Dair Ayet:

Ahzab 21: Andolsun ki, Allah’ın peygamberlerinde sizin için Allah’ı ve ahireti arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için güzel bir örnek vardır.

Bilindiği üzere yeni bir kitap göndermeyen bir çok peygamber vardır, ancak bir peygamber olmaksızın gönderilen herhangi bir kutsal kitap yoktur. Mekke müşrikleri de Kuran'ın kendilerine peygamber aracılığı olmaksızın, doğrudan gönderilmesini defalarca istedikleri halde bu istekleri reddedilmiştir. Bunun sebebi gayet açıktır ki, insanlığın sadece kutsal bir kitaba değil, bu kitabın içeriğini kendilerine öğretecek bir öğretmene de ihtiyaç vardır. Ayette sözü edilen örnek almanın farziyet mi yoksa müstehap mı olduğu konusunda ihtilaf vardır. Ancak örnek almanın dini hususlarda farz, dünyevi konularda ise müstehap olarak yorumlanması da mümkündür. (Kurtubi)

C-Sünneti Temellendirmede İzlenilen Bazı Tartışmalı Yaklaşımlar:

Necm, 3-4: ”O kendi arzu ve hevasından bir şey konuşmamaktadır, o vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir”

Sünnetin İslam’da bir delil ve kaynak olduğunu ispat etmek amacıyla en fazla başvurulan ayetlerin başında gelen bu ayetin yanlış anlaşılması, Müslümanların sünnet hakkında yanlış kanaate varmalarına sebep olmuştur. Ayetin ”o kendi arzu ve hevasından bir şey konuşmamaktadır” bölümüne bakarak Peygamberin sözlerinin yani sünnetin de vahiy ürünü olduğunu söylemek son derece yanlıştır. Necm suresinin 1-18.  ayetlerini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde Kureyşlilerin “O bu Kuranı kendisi söyleyip uyduruyor” demelerine bir cevap olarak indiğini görebiliriz. Buna göre ”o kendi arzu ve hevasından bir şey konuşmamaktadır” demek, O kuran'ı kendi arzu ve hevasından uydurmaz demektir. Yani onun ( Kuran olduğunu) söylediği, Ancak Allah’tan gelen bir vahiydir. Çünkü ayetin devamında “o vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir” denmektedir. Feth, 10: “(Ey Muhammed) Sana bidat edenler, aslında Allah’a bidat etmişlerdir. Allah’ın eli onların eli üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Her kimde Allah’a verdiği sözü tutarsa, Allah ona en büyük bir mükafat verecektir” ayeti de sünneti temellendirmek amacıyla kullanılan ayetlerdendir. Bu ayet Hudeybiye'de yapılan bidatten bahsetmektedir. Sözü edilen bidat belli bir konuda yapılan bidattir. Bu Hz.  Peygambere her hususta mutlak itaat edileceğine dair genel bir bidat değildir. Ölüm pahasına müşriklerle savaşma ile ilgilidir. Sünneti temellendirmek amacıyla Hz.  Peygamberin “ismet” kavramına da başvurulduğu görülmektedir. Şunu belirtelim ki Hz.  Peygamberin kasten hata yapmaktan masum olduğu kuşkusuzdur. Bu şekilde hata yapabileceğini kabul edenler, Allah’ın onu bu hatası üzere bırakmayıp hemen uyaracağını ilave ederek,  Hz.  Peygamberin “ismet” ini korumaya çalışmışlardır. Bu konuda Doç.  Dr.  Ahmet Akbulut’un yorumuna bakalım. ”Kuran'ın, Hz.  Peygambere yönelttiği bu ikazlardan;  Hz.  Peygamber yanlış yapsaydı, vahiy düzeltirdi, kuralını değil, Hz.  Muhammed’in vahyin belirlemediği hususlarda yanlış yapabileceğini anlamak gerekir. Ayetlerin, hatanın uygulanmasından sonra nazil olması da bu durumu desteklemektedir. Hatalı kararın uygulanmasından sonra Allah’ın, söz konusu karar ve uygulamanın yanlışlığını bildirmesi, yanlışlığı ortadan kaldırmaya değil, Peygamberin de yanlış yapabileceğini ümmete göstermeye yönelik olsa gerekir. Aksi halde, hatanın gerçekleşmesinden önce müdahale edilirdi. ”Nur 63: ”Peygamberi kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden birini siper ederek sıvışıp gidenleri elbette Allah bilmektedir. Bu sebeple onun emrine aykırı davrananlar başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok feci bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” ayeti de sünneti Temellendirmede delil olarak ileri sürülebilir.  “Bu sebeple onun emrine aykırı davrananlar” ifadesi ile  Hz.  Peygamberin kastedildiği söylenmektedir. Ancak  ayetteki (huve)zamirinin Allah’a ait olması da mümkündür. Sonuç olarak bu ayetin kesin bir delil olabileceğini söylemek mümkün değildir. 

Hemen belirtelim ki sünneti temellendirmek için yeterince açık ayet vardır. Fakat nuzul sebepler farklılık gösteren ayetleri bu amaçla kullanmak ta yanlıştır.

D-Kuran ile Sünnetin Getirdikleri Öğretiler Açısından Karşılaştırılması:

            İhtiyaçlar ile ilgili hükümler; genişletme, kolaylaştırma, zorluğu kaldırma ve yumuşaklık gibi özellikler taşırlar. Dinin korunmasıyla ilgili çeşitli şekillerde tezahür ederler: Abdestle ilgili ruhsatlar, temizlenmesi güç olan necasetin hükmünün kalkması, oturarak yada yatarak namaz kılınması, yolculukta oruç tutmama gibi hükümler örnek olarak zikredilebilir. Her ne kadar bu kolaylıklar ayrıntıya işaret etmekteyse de, aslında zorluğun kaldırılması konusundaki Kuran'ın açık beyanları bile bu konuda yeterlidir. Müctehide düşen bu kaideye uygulamak ve gereken kolaylıkları ortaya koymaktır. Bu hususu ilk olarak uygulayan ise sünnettir. Gayet açık görülmektedir ki sünnetin Kuran'a uygun olarak ortaya koyduğu pek çok hüküm bulunmaktadır.

            Sünnetin Mahiyeti ile İlgili Tartışmalar:-Kuran dışında vahiy var mıdır?-

            Kehf, 110: ”De ki: Ben yalnızca sizin gibi bir beşerim, (ancak) bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor”

     A- Sünnetin de Kuran gibi Vahiy Mahsulü Olduğu Görüşü: Bu görüşü kısaca şöyle özetleyelim. ”Sünnette Allah'ın Hz.  Peygambere indirdiği bir vahiy ürünüdür. Bağlayıcılık açısından Kuran ve sünnetin farkı yoktur” Bu görüşü formüle etmek için vahiy konusunda bir de ayrım yapılmıştır. 1- el Vahyu’l Metluv (okunan vahiy), 2) el Vahyu’l gayru’l Metluv (okunmayan vahiy) Sünnetin vahiy ürünü olduğu görüşünü savunan eş-Şafii şöyle demektedir. ”Allah (c.c) Peygamberine itaati farz kılıp, ona Kuranda açık hükmü bulunmayan konularda hüküm verme yetkisi tanımıştır. Onun getirdiği bütün hükümlerin Kuran'da aslı vardır. Hz. Peygamberin bütün sünnetleri onun kalbine ilka edilmiş- İndirilmiş-tir. Onun sünneti Allah’ın onun kalbine ilka ettiği hikmetten ibarettir” Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki eş-Şafii, Sünnetin Allah’ın Hz.  Peygambere “şunu şöyle yap” şeklinde emretmesi veya ilhamda bulunması niteliğinde olduğunu kabul etmektedir. Şafii’nin bu tür yorumunun tamamen yanlış olduğu söylenemese de sünnetin tamamının bu şekilde olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Zira bu Hz.  Peygamberi insan olmaktan çıkarmak anlamına gelir. Bu şekilde onun beşer olma özelliğini vurgulayan ayetleri görmemezlikten gelmek zorunda kalırız.  Hz.  Peygamberin attığı her adımın, aldığı her nefesin, söylediği her sözün vahiy olduğunu söylemek, onu insan olmaktan uzaklaştırır. Şimdi Kuranda Efendimizin yaptığı hatalardan dolayı uyarıldığı ayetleri inceleyelim: Enfal, 67: ”Hiçbir Peygambere (kafirlere karşı) yeryüzünde hakimiyeti sağlamadan esir almak yakışmaz.” Bu ayet Bedir savaşında, düşmanı tamamen mağlup edip, etkisiz hale getirmeyip te, onları esir almak  ve karşılığında fidye talep etmek cihetine gitmeleri, Hz.  Peygamberin de buna karşı çıkmaması dolayısıyla inmiştir. Tevbe, 43: ”Allah seni affetsin, doğrular ve yalancılar belli olmadan niçin onlara izin verdin?” Bu ayette de harbe katılmak için Hz.  Peygamberden izin isteyenlere, onun izin vermesi üzerine inmiştir. Bu ayete bakarak Hz.  Peygamberin bu izninin vahiy ürünü değil, kendi görüşü olduğunu kabul etmek daha doğru olur.

Kuran dışında vahiy var mıdır: Bakara 239: "Şayet (herhangi bir şeyden) korkarsanız (namazlarınızı) yürüyerek yahut binek üzerinde (kılın). Güvene kavuştuğunuz zaman ise bilmediğinizi size öğrettiği için Allah’ı anın (ve ona şükredin)" Usmânî’nin bu ayeti Kuran dışında da vahiy bulunduğuna delil göstermesi büyük bir yanlıştır. Ayetin sonundaki “bilmediğinizi size öğrettiği şekilde Allah’ı anın” dendiği halde o ayetin bir kısmını alarak “size öğrettiği şekilde Allah’ı anın” şeklinde tercüme etmiştir. Kıyame 16-19: “(Ey  Resulüm) vahiy geldiğinde (onu ezberlemek için) acele edip dilini kıpırdatma. Onu (senin kalbine) toplamak ve okutmak bize aittir. O halde sen, biz onu okuduğumuz zaman, okunuşunu takip et. Şüphen olmasın onu açıklamak ta bize aittir.” Bu ayetle ilgili olarak Usmânî’nin, son ayette Allah’ın Kuranı açıklayacağını söylediğini, bu açıklamanın Kuran dışında bir şey olması gerektiğini, burada kastedilen ayetlerin yorumu olduğunu, bunu ise gayr-i metluv vahiy şeklinde olması gerektiğini ileri sürmektedir. Hemen belirtelim ki Allah’ın Kuranı açıklayacağını söylemesi, bu açıklamanın mutlaka Kuran dışında olmasını zorunlu kılmaz. Burada kastedilen Kuran ayetlerinin birbirini açıklaması da olabilir. Nitekim müfessirler arasında meşhur olan “Kuranın bir kısmı diğerini açıklar” ilkesi de bu anlayışın bir ifadesidir. Öte yandan bu ayette açıklama eylemini bizzat kendisine izafe etmektedir. Bu durumda ilk akla gelen bir takım açıklamaları bizzat Allah’ın yerine getirmesidir. Şayet bu açıklamayı elçisi aracılığı ile yapacak olsaydı bir çok ayette olduğu gibi (bkz. İbrahim 4-26; Nahl 44-64) açıklamayı Hz.  Peygambere izafe ederdi. Bu ayette açıklamayı Resulüne değil de kendisine izafe etmesi bizce göz ardı edilmemesi gereken bir husustur.

Bu incelemelerimizin sonucunda şunları söyleyebiliriz: Sünnetin tamamının vahiy ürünü olduğunu söylemek imkansızdır. Ancak vahiy dışında Hz.  Peygamberin Cenab-ı Hak ile herhangi bir iletişim veya diyalog kurma imkanından mahrum olduğu anlamında anlaşılmamalıdır. Adına ister vahiy, ister ilham, isterse başka bir şey densin, Resulullahın vahiy dışında Allah (cc) ile temas kurmuş olması mümkündür. Bu açıdan birkaç ayete bakarak Kuran dışı vahyi sünnetin tamamına yaymakta hata olur. - Vahyi Gayri metluv ile ilgili başka bir ayeti bu yazımızda sunacağız! ( islamustundur)  -

B-Kutsi Hadisler: Bilindiği üzere kutsi hadisin manası Allah’a ait, lafzı ise Hz.  Peygambere ait olan hadislere denir. Ancak bu özellikle sünnetin tamamının vahiy ürünü olduğu görüşünü bir çıkmaza sokmaktadır. Zira bu görüşe göre bütün hadislerin manası vahiy ürünü, lafızları ise Hz.  Peygambere ait olduğu için normal hadislerle kutsi hadisler arasında bir fark bulunamamaktadır. Görüldüğü gibi Kutsi hadislerin varlığından söz etmek isteniyorsa, sünnetlerin sadece pek az kısmının ilham ürünü olabileceğini, çoğunluğunun ise Hz.  Peygamberin Kurana dayalı yorum ve uygulamaları olduğunu kabul etmek gerekir. Kutsi hadislerin ele aldığı konuların genelde ahlaki konular olduğu söylenebilir. Bu tür hadislerde ele alınan konuları ilke veya mana olarak Kuran'da da yer aldığı; bir anlamda kutsi hadislerin Kuran'daki bu manaların açılımı olduğu düşünülebilir. Tirmizi’nin naklettiği şu kutsi hadisi zikredebiliriz. ” Hz.  Peygamber dedi ki: Allah buyuruyor ki, ben, kulum beni nasıl biliyorsa öyleyim ve dua ettiğinde ben onun yanında olurum”. Bu kutsi hadis aslında Bakara 186: “(Ey Rasulum), kullarım sana beni sorarlarsa (bilsinler ki) ben kuşkusuz onlara yakınım. Benden isteyen olursa isteyenin duasını kabul ederim” ayeti ile yakın bir benzerlik göstermektedir. Görüldüğü gibi bir takım kutsi hadislerle bazı ayetler arasında yakın bir anlam benzerliği bulunmaktadır. Bu durumda Hz.  Peygamberin Kuran'dan aldığı ilhamla bu ayetleri, farklı bir şekilde kendi ifadeleri ile sunmuş olabileceği -en azından bir ihtimal olarak- düşünülebilir. Bu görüş karşısında takınılması gereken tavır hemen red cihetine gitmekten ziyade, bu fikrin doğru olup olmayacağını araştırmak olmalıdır. Kutsi hadislerle ilgili olarak üzerinde düşünülmesi gereken diğer bir varsayımda şu olabilir: Hadis ilmi açısından kutsi hadislerle diğer hadisler arasında herhangi bir fark yoktur. Zira her iki türe dahil hadislerde bir takım râviler aracılığı ile yani isnad ile bize ulaşmaktadır. Yine her iki tür hadisler içerisinde sahih olanların yanında hasen, zayıf veya mevzu (uydurma) olanları bulunmaktadır. Kutsi olmayan hadislerden örnek verecek olursak: Mesela “Bu kuran Allah’ın sofrasıdır. Bu sofradan alabildiğinizi almaya çalışın” sözü Abdurrezzak ve ed-Dârimi tarafından Abdullah b.  Mesudun sözü olarak nakledilirken, el-hakim tarafından Hz.  Peygamberin sözü olarak rivayet edilmiştir. İşte normal hadisler için söz konusu olan bu durum Kutsi hadisler içinde geçerli olabilir. Elbette ki bu bir varsayımdır. Ancak bu konu üzerinde bizi düşünmeye sevk edecek bazı örnekler de yok değildir. Nitekim Müslim’in rivayet ettiği: ”Kim bir iyilik yapmaya niyet eder de yapmazsa Allah ona bir sevap yazar. Niyet eder de aynı zamanda yaparsa Allah ona 10 ile 700 arasında sevap yazar. Kim de bir kötülük yapmaya niyet eder sonra onu yapmaktan vazgeçerse Allah ona 1 sevap yazar. Niyet ederde yaparsa bu takdirde 1 kötülük yazar” kutsi hadisi kimi eserde “Rasulullah buyurdu ki” şeklinde başlamaktadır. Kutsi hadislerle ilgili olarak üzerinde durulması gereken son bir ihtimal daha vardır. O da, bazı kutsi hadislerin aslında, geçmiş kutsal kitaplardan alınmış olabileceği ihtimalidir. Zira bilinen bir gerçektir ki, başta Yahudi ve Hıristiyan kültürü olmak üzere birçok kültüre ait unsurlar, çeşitli sebeplerle İslam kültürüne sızmış ve zaman zaman “hadis” olarak ortaya çıkmıştır. Hadsi ilminde bu tür rivayetlere genel olarak “İsrailiyyât-Mesihiyyat” adı verilmektedir. Bu ihtimalin ciddiyetini gösteren birtakım örnekler söz konusudur. Mesela Müslim’in rivayet ettiği: Allah Rasulu (sav) şöyle buyurmuştur. ”Allah kıyamet günü şöyle der: Ey adem oğlu, ben hasta oldum beni ziyaret etmedin.  Ey Rabbim, sen alemlerin Rabbisin; sen’i nasıl ziyaret edebilirim ki? Unuttun mu benim falan kulum hastalanmıştı da onu ziyaret etmemiştin. Şayet onu ziyaret etseydin, beni de onun yanında bulacağını düşünmedin mi? Ey ademoğlu, senden bana yiyecek vermeni istedim vermedin.  Ey Rabbim, sen alemlerin Rabbisin. Sana nasıl yiyecek ikram edebilirim ki? Unuttun mu benim falan kulum senden yiyecek istemişti sen de vermemiştin. Şayet ona yiyecek verseydin, bu iyiliğini benim katımda bulurdun.  Ey ademoğlu. Senden su istedim, vermedin.  Ey Rabbim. Sen alemlerin Rabbisin, sana nasıl su verebilirim ki? Benim falan kulum senden su istemişti de, sen vermemiştin. Şayet sen ona su verseydin, bu iyiliği benim katımda bulurdun” Bu kutsi hadisi şimdi İncil’deki şu ifadelerle karşılaştıralım: O zaman Kral, sağındakilere diyecektir: Ey sizler, babamın mübarekleri, gelin, dünya kurulduğundan beri sizin için hazırlanmış olan melekutu miras alın. Zira aç idim, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancı idim, beni içeri aldınız; çıplak idim beni giydirdiniz; hasta idim beni aradınız; zindanda idim, yanıma geldiniz. O zaman Salihler ona cevap verip diyecekler: Ya Rab, biz seni ne zaman aç görüp yedirdik veya susamış görüp içirdik? Ve ne zaman seni yavancı görüp içeriye aldık veya çıplak görüp giydirdik? Ve ne zaman seni hasta veya zindanda görüp yanına geldik? Kral cevap verip onlara diyecek: Doğrusu size derim:mademki bu kardeşlerimden , şu en küçüklerinden birine (bu iyilikleri) yaptınız, bana yapmış oldunuz. O zaman solundakilere de diyecek: Ey lanetliler, benim yanımdan iblis ile onun meleklerine hazırlanmış olan ebedi ateşe girin. Çünkü aç idim, bana yiyecek vermediniz; susamıştım, bana içecek vermediniz; yabancı idim, beni içeri almadınız; çıplak idim beni giydirmediniz; hasta ve zindanda idim, beni aramadınız. O zaman onlar da cevap verip diyecekler:Y Rab seni ne vakit aç veya susamış yahut yabancı veya çıplak, yahut hasta veya zindanda gördükte, sana hizmet etmedik?O zaman onlara cevap verip diyecek: doğrusu size derim: mademki bu en küçüklerinden birine (bu iyilikleri) yapmadınız, bana yapmamış oldunuz. Ve bunlar ebedi azaba , fakat Salihler ebedi hayata gideceklerdir. (Matta, XXXVI, 34-46) Kutsi hadislere Tevrat ve İncil arasındaki ilişki başka rivayetlerde de açıkça şekilde görülmektedir. Mesela Buhari Es-sahihinden şu hadisi nakletmektedir. “Her kim rızkının genişlemesini ve ömrünün uzamasını arzu ediyorsa akrabalarını ziyaret etsin” Ahmed b. Hambel de el-Müsned’inde: ”Her kim ömrünün uzamasını ve rızkının artmasını arzu ediyorsa, ana-babasına iyilik etsin, akrabalarını ziyaret etsin” Kitabı mukaddeste ki şu ifadelere bakalım: ”Babana anana hürmet et, ta ki Allah’ın Rabbin sana vermekte olduğu toprakta ömrün uzun olsun” (Tesniye, V. 16; XXII) Aslında bu hadislerin aslının Tevrat’tan alınma ifadeler olduğunu bizzat Hz.  Peygamber’in açıkça açıkça ifade ettiğini gördüğümüz aşağıdaki rivayet hayli ilgi çekicidir: İbni  Abbas Hz.  Peygamberin şöyle dediğini rivayet etmiştir. ”Tevrat’ta her kim, hayatının uzun olmasını , rızkının artmasını arzu ediyorsa akrabalarını ziyaret etsin” diye yazılır. (el-Hakim) Bu rivayet Hz.  Peygamberin hakkında bilgi sahibi bulunduğu Tevrat’ın bu ifadelerini vahiy olması itibariyle “kutsi hadis” olarak sunduğu şeklinde yorumlanabilir. Başka bir ihtimal de bu rivayetlerin aslının bulunmayıp mevzu olduğu da iddia edilebilir. Ancak bu iddia söz konusu ilişkiyi ortadan kaldırmaz. Genel olarak Kutsi hadisleri incelersek, bunların birer Âhâd haberden ibaret oldukları, bunlarında diğer Âhâd hadisler gibi sahih, hasen, zayıf veya mevzu olabileceği kolayca görülür. Mesela “Sen olmasaydın ben alemleri yaratmazdım”, diğeri ise “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim ve insanları yarattım” rivayetlerinin kutsi olduğu kabul edilmesine rağmen mevzu olduğu mevzuat kitaplarında açıkça ifade edilmiştir. (Aliyyu’l Kari, el-Esrârul-Marfû’a fi’l Ahbâri’l Mavdû’a). Bazılarının bu rivayetlerin manalarının doğru olduğunu söyleyerek onları savunması ise neticeyi değiştirmez. Özetleyecek olursak kutsi hadislerin diğer hadislerden herhangi bir ayrıcalığı yoktur. Yani diğer hadisler gibi değerlendirilir. İsnadının sağlamlığı, metninde de İslam’ın ruhuna, Kuranın esaslarına uygunluğu sağlanırsa, o takdirde bu hadisin sahih olduğuna hükmedilir.

C- Hz.  Peygamberin Konumuyla İlgili Bazı Yanlış Yaklaşımlar: Sünnetle ilgili diğer aşırı uç ise sünnetin tümünün vahiy ürünü olduğu görüşüne tepki olarak ortaya çıkan Hz. Peygamberin Kuran dışında vahiy alamadığını ve Kuran'ın vahyi dışında sıradan bir insandan farkı olmadığını ileri süren görüştür. Bunu  kısaca Hz.  Peygamberin sekülerleştirilmesi olarak tanımlamak uygundur. S.  Nakib el-Attas bu konu hakkındaki eleştirilerini şu şekilde belirtmiştir: Bu düşünceye sahip insanlar Kuran'da Yüce ve Ulu Allah’ın: Hz.  Peygambere “bizim gibi bir insan” olduğunu söylemesini emrettiği ayetin ( el-Kehf, 110) altını çizerek yaptılar. Onların bu ayetin altını çizmeleri ve sürekli olarak vurgulamaları bize Hz.  Peygamberin bir melek, bir ilah yada insan suretine girmiş bir tanrı olmadığını, bir beşer, bir ölümlü olduğu gerçeğini güya hatırlatmak içindir. Peki bunu ne amaçla yaparlar?Hepimiz inançsız, kafiriz de bizi bu gerçeği düşünmeye mi davet ediyorlar? Şunu bilmelidirler ki, ilk defa keşfettiklerini sanıp, alıntı yaptıkları ayet aslında inançsızlara matuftur- ilgilendirir- Kuranı Kerimde yer alan başka ayetlerde de, diğer peygamberlere de benzer şeyi söylemeleri emredilmiştir. Bunların hepsi de inançsızlar içindir. (bkz: Enam 91, İbrahim 10-11, İsra 93-94, Kehf-110, Enbiya 23). İnanalar, Peygamberlerinin insan olduğunu zaten bilirler.

Hz.  Peygamber sıradan bir insan olsaydı, ashabın onu örnek alması lüzumsuz bir şey olurdu. Bu örnek alış ise onda (sav) diğer insanlarda birtakım meziyet ve faziletlerin bulunduğunu, dolayısıyla onun sıradan biri olarak görülmediğini ortaya koymaktadır. Şu unutulmamalıdır ki, onun sünneti sadece hükümlerden ibaret değildir. Onun Peygamberlik görevini yerine getirirken gösterdiği azim, kararlılık, bireysel ve toplumsal ilişkilerinde ortaya koyduğu yüce ahlakı; tevazuu, hilmi ( Yumuşaklılığı), sabrı, feragati, iyilikseverliği, adalet bilinci, kısaca Müslümanların “ilk ve en mükemmel Örneği”nin sahip olduğu ahlaki faziletler de sünnetin bir parçasıdır. Allah’ın son dini İslam'ı insanlığa sunması ve Kuran'ı tebliğ için seçtiği bir insanın sıradan biri olduğunu düşünmek kabul edilemeyecek bir tavırdır. Çünkü “Bütün insanlığa rahmet olarak gönderilmiş olan” (Enbiya 107) ve “Yüce bir ahlak üzere olduğu”(Kalem 4) bir Peygamberi “sıradan” olarak nitelendirmek ona açıkça haksızlık ve insafsızlıktır.

Seyyid Kutup “ve sen yüce bir ahlaka sahipsin” ayeti ile ilgili şunları söylemektedir. -Hiç kuşkusuz Yüce Allah Peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir. Bütün evrensel büyüklüğü ile son Peygamberlik misyonunu –bu yüce kişiliği ile- Hz.  Muhammed’den başkası taşıyamazdı. Hz.  Peygamber ne bir melek, ne de bir “yarı insan-yarı ilah’tır”. Bilakis o bir insandır ama sıradan biri değil, bir insanın olabileceği kadar mükemmel bir insandır. İnsanlık kıyamete kadar onun büyüklüğü karşısında saygıyla eğilecektir. Müslüman ise “Allah ve melekleri Peygamber’e salat ederler. Ey mü’minler sizde ona salat edin ve selam verin”(Ahzab 56) ayeti uyarınca, ona karşı duyduğu saygı ve sevgiyi daima şu sözlerle dile getirmeye devam edecektir:  “Salat ve Selam senin üzerine olsun Ey Allah’ın Resulü!”   Pr. Dr. Mehmet Hayri Kırbaşoğlu )
 

Hadis- Sünnet- Buhari Müdafaası, Mevzu hadisler,Sünneti anlamada yöntem ve Hadis usulü, toplu halde indirmek için resme tıklayınız:

 

                                

 

 

 Gelen mesaj ve cevabımız:

Aslında sağlam denilen hadis kitaplarında da birkaç sorun var yani uydurmalar mesela kıyamet alametleri arasında minarelerle ilgili hadisler de zikredilir halbuki o dönemde minare yoktur ve bu hadisin uydurma olduğunu göstermez mi ve yalansa buna göre erken islam tarihi külliyen yalan olmaz mı? Hz.Muhammedin mucizeleri,sineğin kanadındaki şifa da otomatikman yalan olmuş olur

CEVABEN
Cihan kardeşim,
Hadis alimleri uydurma hadisleri tek tek tespit etmiştir. Yani bunlar bellidir, toplumun haberi yoktur, o hadisçilerin değil, toplumun cahillik sorunudur! Sitemizin Dini kitaplar bölümünde mevzu hadislerle ilgili kitap ta var, indirebilirsiniz!
Hz Muhammed mucize göstermiştir ama Müslümanlara, konu uzun burada kesiyorum!
Sineğin kanadı, deve idrarı ve tükürük hadisleri sahihdir, delilleri: http://islamustundur.com/ilhan-arsele-cevaplar.html , http://islamustundur.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html ve http://islamustundur.com/ateistlere-cevaplar-2.html
selam ile

 

 

 

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin ve Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, aranızda herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah’a ve elçisine götürün. Böyle davranmanız, daha iyidir ve sonuç itibariyle daha güzeldir.” (Nisa, 59)

Iyide hz muhammed ölmedimi? Ayete göre muslumanlarin arasinda yaşanan ihtilaf nasil olurda ölen birisine götürülür ki?? Ayette sadee allaha değil, allaha “VE” hz muhammede götürün diyor yani ikisinede götürün diyor??

CEVABEN:
Allah’tan kasıt Kuran,
Peygamberinden kasıt, Kuran’ı açıklamakla görevli Hz Muhammed’in sünneti ve hadisleridir.
İkisi de elimizde mevcuttur.
selam ile