Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Hz Muhammed (sav) neden çok hanımla evlenmiştir?

Hz Muhammed'e oryantalistlerce yapılan ithamlarla ilgili yazılarımızda ( Hz Muhammed ve İslam hakkındaki genel iftiraları, Oryantalistlerin Hz Muhammed’le ilgili iddialarına cevaplar, Kuran ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar  ) konuyu tamamlayan çalışmalarım bulunmaktadır, tavsiye ederiz.


 

                                                  Peygamberimiz neden çok hanımla evlenmiştir?

 Müslüman inancına sahip olan bir kişinin merak amacı ile sorduğu bu soruya verilecek cevapla, Oryantalist  veya  ateist mantalite ile sorulan soruyu verilecek cevaplar farklılık arz eder. İkinci grup insanların iddiası bu evliliklerin kişisel menfaat ve nefsî olduğu yönündedir. Bu nedenle konuya iki açıdan yaklaşılabilir. Oryantalistler bizzat kendi kutsal kitaplarında Hz İbrahim, Yakup, Davud, Süleyman birden çok evli iken ( Tekvin, 16/1-4, 25/1, 30/3-13, 32/22, II. Samuel, 3/2-5, I. Samuel, 25/39-44, I. Krallar, 1/1-4 ) ve onlara herhangi bir “ Şehvetperestlik veya kadın düşkünlüğü ithamında bulunmaz iken, efendimizin evliliklerini bu eksende değerlendirme eğiliminde olmuşlardır daima ( Sabunî, Muhammed Ali, Subuhat ve Ebatıl Havle Teaddüdi Zevcai’r-Resul, s.7-8) İslam düşmanlarının iddiaları doğru olsaydı, Hz. Muhammed (s.a.v) dul ve yaslı kadınlarla değil de bakire olan genç kızlarla evlenirdi. Hâlbuki onun eşlerinden sadece Hz. Aise validemiz bakire idi. Diğerleri ise ya daha önce bir veya iki evlilik yapmış ve önceki  kocalarından çocukları olan ya da yaşı bir hayli ilerlemiş kadınlardı. ( Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağ Yay., İstanbul 1986, I/ 327)

Evlilik nedenlerini kısaca ele alırsak; İslâm uğruna çekilen sıkıntılara karşılık olarak peygamberimiz evlilik dul hanımlarla evlilik yapmıştır, örneğin Hz. Sevde annemiz ile yaptığı evlilik. Kocası savaşta şehit olan kimsesiz dul hanımları koruma altına alma amacıyla evlilikler yapmıştır,  Örnek  Hz Ümmü Seleme ile Hz Zeynep. Hz. Muhammed (s.a.v.) yaptığı evlilikler ile akrabalık bağları oluşturduğunu, bu sayede İslam destekçilerinin çoğalmasına vesile olduğunu hatırlatalım. Örneğin Hz Cüveyriye, Hz Ümmü Habibe, Hz Safiyye, Mısırlı Hz Mâriye ve son eşi Hz Meymûne. En yakın dostlarının kızları ile evlenerek aileyi onurlandırma; Hz Âişe, Hz Hafsa ve Cahş kızı Hz Zeynep örnek verilebilir.

 Alman oryantalist Schimmel, "Hz. Muhammed'in evliliklerinden birkaçını, savaşta şehit düşmüş Müslümanların dul eşlerine yeni bir aile yuvası bahşetmek için yaptığını" belirtir. (Annemarie Schimmel, Muhammed, s. 30)

Tüm bu evliliklerde peygamberimizin dünyevî menfaat, maddi bir karşılık beklentisinde olmadığını tek tek açıklayalım.

Hz. Muhammed (sav) isteseydi   daha gençliğinde genç, zengin birçok kızla evlenebilirdi. Bu o dönemde normal karşılanan bir durumdu ve bu imkânı da vardı fakat evlenmemiştir.

  Peygamber efendimize o dönemde ‘ Muhammedü’l-emin ‘ ( Güvenilir Muhammed ) lakabı verilmişti. İçki, hırsızlık, kumar, ahlaksızlık, cinayetlerin bol miktarda bulunduğu o dönemde parmakla gösterilecek dürüstlüğe sahip, nadir insanlardan biri idi. ( İbn Hişam, Sire, I/197; İbn Sa’d, I/146 )

 Kabe 605 yılında tamir edilmek istenir. Kabe tamir olur fakat Hacerul esved taşının yerine konması sorun olur. Bu bir statü göstergesidir. Kanlı kavga çıkmak üzere iken sorunu Hz Muhammed çözer. Halbuki ne zengin, ne kabile reisi ne de meşhur bir komutandır. ( Belazûri, I/100; İsmail Yiğit-Raşit Küçük, Siyer-i Nebi, 75 )

Peygamberimiz daha yirmili yaşlarda iken, zenginlerin fakirlerin haklarını korumak amacı ile kurdukları ‘ faziletli-erdemlilerin dayanışması’ olarak tercüme edilebilecek Hilful fudul derneğine katılır ki yine kendisi ne zengin ne de kabile şeflarinden biridir. ( Ravdü’l-Ünf, 1/94, İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, II, 295 , Sîre, 1/142; Tabakât, 1/129 )

  Peygamberliğinin en çetin yıllarında amcası Ebu Talip vasıtası ile O’na bir anlaşma önerirler: ‘Ey Muhammed eğer sen para istiyorsan sana para verelim, başımıza başkan olmak istiyorsan seni başkan yapalım, eğer istiyorsan seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim. Yeter ki sen bu İslam davasından vazgeç.‘  Peygamberimiz onlara şu cevabı verir: ‘Güneşi sağ elime, ay’ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm ’  (Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas,Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474; Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile- 2/63; Taberî, 2/218-220)

  Hz Muhammed’e üstlenmiş olduğu görevden vazgeçirmek için tehdit, hakaret, vaadler, dünyevi şeref ve saltanat tekliflerinde ( Thomas Walker Arnold, İslam'ın tebliğ tarihi, s. 33) bulunulmuş, zamanla zenginlik ve makam yenileri eklenmiş ( Arnold, s. 36) fakat tümü Hz Muhammed tarafından geri çevrilmiştir.

  Dünyevî- nefsi- şehevî- maddi beklentileri olan bir insan neden daha genç iken akrabalık yolu ile zenginlerin arasına katılmasın, neden geleceği belli olmayan, fakir ve köleler ile beraber hareket edip, zenginleri karşısına alsın ve böyle bir teklifi reddetsin! Çünkü O insanların hem dünya hem ahiret mutluluğu için kendini feda etmiş, inanmış bir fedakârlık abidesi, önder bir şahsiyettir. O insanları battığı ahlaksızlık ve kötülük batağından kurtarmak için mücadele ve iftiralara muhatap olma pahasına iyiliği tebliğ etme ve bu uğurda tüm zorlukları göze alma yolunu tercih etmişlerdir.

 

 

                                         Hz.  Muhammed (sav)’in hanımları ve gerçekler

       Peygamberimiz 25 yaşına kadar evlenmemiş, daima çevresince sözünde duran, ahlaklı, dürüst biri olarak görülmüş, ibadetle meşgul olmuştur.

      Hz. Hatice: Hz Hatice, evlilik için, kendisine gelen Kureyş’in en namlı kabile reislerinin isteklerini reddetti ve ahlakına hayran kaldığı Hz Muhammed’e bizzat evlilik teklifinde bulundu. ( İbni Hişam, I/188-189) Hz. Hatice Vâlidemiz'le evlenirken nikâh merasiminde söz alan amcası Ebû Talip, henüz yirmi beş yaşındaki yeğenini şöyle tanımlıyordu: "Doğrusu Muhammed, Kureyş'in hiçbir gencine benzemeyen, onlardan hiçbiriyle bir tutulamayan bir gençtir. Çünkü o, şeref, asalet, erdem ve akıl bakımından onlardan ayrılır." (İ. Hişam, 1/201)  İlk iman eden, bütün malını İslâmiyet’in yayılması için harcayan peygamberimizin ilk ve en sevgili eşi Allah’ın Elçisi’nin 25 yaşında iken Hatice annemiz 40 yaşında, dul ve iki çocuk sahibi idi Hz. Hatice ile peygamberimiz 25 sene evli kalırlar. Peygamberimiz 50, Hatice annemiz 65 yaşına gelir. Hatice annemiz, peygamberimize: Ey Muhammed ben yaşlandım , artık başka hanımla evlen, deyince peygamberimiz şu cevabı verir: ‘ Böyle söyleme Hatice , üzülürüm.’ Hz. Resul o zamanlarda çok doğal olan cariye alma yoluna bile tenezzül etmez. Hz. Hatice 65 yayında vefat eder. Hz. Resul  3 sene daha kimse ile evlenmez, 53 yaşına gelir. Bu yaşından sonra çeşitli sebep ve hikmetlere bağlı olarak efendimiz diğer evliliklerini  yapmıştır.( İbn Sa’d, Ebu Abdillah Muhammed, et-Tabakatü’l-Kübrâ, Beyrut 1985, VIII/ 216-220, Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, II/ 673)

    İslam düşmanının iddia ettiği gibi peygamberimiz Hatice annemizle zenginliği için evlenmemiştir. Para için evlenen biri neden Ramazan ayı boyunca, Nur dağında ki Hira mağarasına çekilip murakabeye dalıp yanında götürdüğü azıkla yetinsin ve genelde ömrü bu çerçevede geçirsin? Bir devlet başkanı olan ve zenginlik içinde yaşadığı ima edilmeye çalışılan Hz. Peygamber, vefat ettiğinde canı kadar sevdiği ve hayattaki tek kızı olan, Hz. Fatıma’ya niye hiç miras bırakmasın? Ki  devlet başkanı sıfatıyla kendisine verilenler bir gün dahi kalmaz fakir ve ihtiyacı olanlara dağıtılırdı. Hazret-i Âişe’nin gelin olarak girdiği ve hayatının sonuna kadar yaşadığı hücre, Mescid-i Nebevî’nin Şam tarafına düşen, kapısı Mescide açılan, genişliği 6-7 arşından, duvarları kerpiçten, tavanı hurma bölmeleri ve yapraklarından ibaret, uzunca bir adam boyu yüksekliğinde bir kulübe idi. Yağmurun sızmasına mani olmak için tavanın üzerine yün tortusu örtülmüştü. Kapısı ardıç veya sac denilen bir ağaçtan veya örtüdendi. (Edebü’l-Müfred S. 202) Bu mütevazı hücredeki eşya da: Bir sedir, bir hasır, bir kat yatak, bir yastık, un ve hurma koymak için iki çanak, bir su kabı, bir su bardağından ibaretti. Ehl-i beyt’in üç gün arka arkaya muntazam bir yemek yediği de vâki değildi. Ekseriya hurma ve su ile geçinirlerdi. (Sünnen-i İbn-i Mâce C. 2, S. 536) Bazan ay geçer de bu mutavâzı hücrenin kandilinin ışıldadığı, bacasının tüttüğü görülmezdi. (Müsned – İbn-i Hanbel C. 6, S. 217) Rasûl-i Ekrem, Hazret-i Âişe’nin hücresinde bulunduğu zaman yiyecek bir şey bulunup bulunmadığını sorar, o da hiç bir şey bulunmadığını söylediği vakit o günü oruçlu geçirirler, yahut Medine’li Müslümanlardan biri bir miktar süt gönderir ve bu sütle iktifa olunurdu. (Müsned – İbn-i Han­bel C. 6, S. 49- 244) Hz. Peygamberin kendisinden bir şey istenip de ona hayır, dediği hiç görülmemiştir ( Buhari, Edep, 39) Hz. Âişe, iki kız çocuğu ile bir şey istemeğe gelen fakir bir kadına bir tek hurmadan başka verecek bir şey bulamamış, onu da, ona vermiştir. (Edebü’l-Müfred S. 45) Hicretin 9 uncu senesinde Medine’ye gelen mallar ve ganimetler son derece çoktu. Her taraftan Medine’ye zahire gönderiliyordu. Buna rağmen Rasûl-i Ekrem’in evindeki hayat tarzı değişmemiş, değiştirilmemiştir. Hayber’in fethinden sonra eşlerine tahsis olunan erzak dahi fakirlere tasadduk ve misafirlere ikram dolayısıyla vaktinden evvel tükenir, bazı günler ehl-i beyt aç kalırlardı. Ehl-i beyt arasında emir ve reis kızları vardı. Bunlar, babalarının veya eski kocalarının evlerinde müreffeh bir hayat geçirmişlerdi. Medine’de herkes az çok refah içinde yaşarken bunlar, kendilerinin sıkıntı içinde bırakılmalarına dayanamamışlar, başkaları kadar olsun müreffeh yaşatılmalarım istemişlerdi. Yüce Allah bunu Peygamberine, Ahzâb Sûresi’nin : “Ey Peygamber. Zevcelerine deki: Eğer sîz dünya hayatını ve zînetini istiyorsanız, geliniz size talak hakkınızı vereyim de hepinize güzel bir tarzda yol vereyim. Şayet Allah’ı ve Peygamber’inî ve âhiret yurdunu istiyorsanız şüphe yok ki Allah, sizden iyilik eden kadınlar için büyük bir mükafat hazırlamıştır.” Mealindeki 28 ve 29 uncu âyetleriyle tebliğ etti. Hz. Peygamber, bu hususu Hazret-i Âişe’ye açıklayıp anne-babasına danışmadan karar vermemesini hatırlattığı zaman Hazret-i Âişe’nin cevabı şu idi: Ya Rasûlallah; ben, Allah’ı ve Rasûlullah’ı tercih ediyorum. (Tabakat’ı İbn-i Sâd C. 8, S. 47; Müsned C. 6, S. 185, Caetanin’nin İsnad ve İftiralarına cevap, A. Köksal, s.52–53) Sahih-i Buhari’nin Cihad bölümünde şöyle bir rivayet vardır: “Hz. Peygamber vefat edeceği sırada zırhı bir yahudinin evinde, üç ölçek arpa karşılığında rehin duruyordu. Vefat ettiği sırada üzerinde bulunan elbiseler de yamalıydı. Bu, öyle bir zaman, bu fırsat ve imkânlar öyle arkası kesilmeyen fırsat ve imkânlardı ki, bunlara normal devletler her zaman sahip olamazlardı. Suriye sınırlarından başlayarak Aden’e kadar bütün Arabistan fethedilmiş, Medine meydanı, altın ve gümüş akınına uğramıştı.” Peş peşe her gün iki ay boyunca evinde ateş yanmadığı olurdu. (Hicretin yedinci yılında oruç farz kılındı diyerek Hz. Peygamberin fazla oruç tutmadığını ima eden cahillere ithaf olunur.) Hz. Aişe (ra) bir gün bu durumu anlatırken Urve b. Zübeyr, “Peki neyle geçiniyordunuz?” diye sorunca Hz. Aişe (ra), “Su ve hurmayla. Komşularımız ara sıra keçi sütü gönderirlerdi de içerdik” dedi. Hz. Aişe (ra) şöyle der: “Hayatı boyunca yani Medine’ye gelişinden vefat edinceye kadar geçen dönemde Hz. Peygamber hiçbir zaman üst üste iki vakit iyice doyarak yemek yemedi.”  Ebu Talha (ra) şöyle der: “Bir gün ben Hz. Peygamber’in  mescidde kuru toprağa uzanmış, açlıktan kıvranarak bir o tarafına bir bu tarafına döndüğünü gördüm.” Çoğu kere açlıktan dolayı sesi o kadar kısılırdı ki, sahabe durumunu anlarlardı. Bir gün Ebu Talha (ra) eve geldi ve eşine; “Yiyecek bir şey var mı? Az önce Hz. Peygamber’in  açlıktan sesinin kısıldığını gördüm” dedi. Çoğu kere öyle olurdu ki, Hz. Peygamber  sabahleyin mübarek eşlerinin yanına gelir ve “Bugün yiyecek bir şeyler var mı ?” diye sorardı. Onlar, “Yok” derlerse Hz. Peygamber , “Öyleyse ben de oruçluyum” buyururdu.(Son Peygamber, Nedvi, 621–623)

  Zaten para için evlenmek istese yukarıda belirttik, genç- bekar bir çok kez bu ihtimal önünde belirmiştir. Hz. Muhammed, Hz. Hatice’nin tüm malını Allah yolunda dağıtmıştır:  Hz. Resul daha sonra kendisine gönderilen hediye ve altınları da fakirlere dağıtacaktır ( Yusuf Kandehlevi, Hayatussahabe, II/312), açlıktan karnına taş bağlayacak duruma gelecektir. Hz Hatice annemizle evlenmesini temel nedeni onun sahip olduğu yüksek ahlak, faziletlerdir. Bu iddiamızın en büyük göstergelerinden biri de Hz Hatice vefat ettikten yıllar sonra peygamberimizin dul olmayan tek eşi Hz. Aişe annemizin: “ En çok hangi eşini sevdiğini.” Sorması üzerine verdiği cevaptır: ” Lâ, vallahi Hatice.”  (Hanbel, VI/118) Hz. Muhammed’in en sevdiği eşi hala O yüce annemiz idi. Olaylara şehevi- pragmatist bakan, cevabın ‘Aişe’ olmasını bekler ama cevap ‘ Hatice’ annemizdir! O, en  çok Hatice annemizi anardı. " Onu anmadığı zaman neredeyse yok gibiydi." ( Müslim, F. Sahabe, 76)

  Mekke’nin asil, yakışıklı  ( Vefat ettiği 62 yaşında bile saçlarında bir elin parmakları kadar beyaz saç yoktu ve hayatının kısa bir dönemi hariç daima atletik bir yapıya sahipti ) ve en güvenilir gençlerinden olan Hz. Muhammed, ne cariye ne başka evlilik düşünerek hayatının 25 yılını kendinden 15 aş büyük Hatice annemizle geçirir. Vefat ettikten sonra da hemen evlenmemiş yaklaşık 3 sene daha beklemiştir. Bu evliliği de yine kendinde büyük bir hanım ile olmuştur.

  Hz Aişe dışındaki tüm hanımları dul idi ve hayatının son 10 senesinde yaptığı evlilikleri incelediğimizde nefsani ve şehevi değil, insani- ahlaki-dini özelliklerin ön plana çıktığı görülür. Ayrıca Hz. Hatice vefat ettikten ve hicret olayı gerçekleştikten sonra  İslam düşmanları Müslümanları rahat bırakmazlar. Çeşitli savaşlar olur ve bu savaşlarda birçok Müslüman erkek şehit olur. İlk kez İslam ile tanışan o kuşağın akrabaları geride kalan eş ve çocukları sahiplenmek istemezler. Peygamberimiz  arkadaşlarına bu dul hanımlar ile evlenmelerini, onları evsiz, çocuklarını bakımsız bırakmamalarını tavsiye ediyor,gerektiğinde kendisi de bu dul hanımlar ile 53 yaşından sonra evleniyorlar.

       Hz. Sevde: İlk iman eden Müslümanlardandı. İslam uğruna Habeşistan’a hicret etmiş, eşi orada vefat etmiş, tekrar Mekke’ye dönmek zorunda kalmış, oğlu 16 yaşında şehit olmuş, ortada kimsesiz kalmış, İslam yolunda büyük sıkıntılar çekmiş 53 yaşındaki bu dul kadın, Hz Resul’e bizzat kendisi evlilik teklif etmiş ve ‘Hz. peygamber’in nikâhlısı olarak kalmak bana kâfi’ diyerek kendi sırasını Hz. Aişe’ye devretmiştir.

   Hz. Aişe: Peygamberimizin dul olmayan tek eşidir. ( İbn Hisam, es-Siretü’n-Nebeviyye , IV, 644) Peygamberimiz 17-18 yaşlarında olan Hz. Aişe ile evlilik yapar. Aişe annemizin 9 yaşlarında iken evlilikleri ile ilgili rivayetler varsa da asıl yaş 17-18’dir. Küçük yaşta evlenmesiyle ilgili bu rivayetlerin, ilk nişanlandığı tarih ile karıştırılmış olma ihtimali büyüktür. Aişe annemizin evlilik yaşı aşağıda irdelenmiştir. Aişe annemiz peygamberimizden önce Cübeyr’le nişanlanmış, daha sonra dini nedenlerle ayrılmışlardı. Bu duruma üzülen babası Ebu Bekir’in, Hz. resul’ün evlilik teklifi ile üzüntüsü mutluluğa çevrilmiştir. Demek ki Aişe annemiz evlenecek yaşta bir kızdı, nişanlanmış, nişan bozulmuş sonra peygamberimizle nişanlanıp bir sene sonra da evlenmiştir. Sıcak ülkelerde insanların erken olgunlaştığı bir gerçektir  (Güneş ışığına daha fazla maruz kalan bedende sentezi tetiklenen melatonin hormonu ergenliği hızlandırır, afrika’da 8-9 yaşında ergen olan kızlar, kuzey İskandinav ülkelerinde ise 17-18 yaşlarında ergen olmaktadırlar. ) Arabistan, Mısır gibi ülkelerde 8 yaşında kızlar ergenliğe girmektedir, halbuki bu yaş başka ülkelerde ortalama 11-12 ve yukarısıdır. Bu ülkedeki insanlar, aynı yaştaki başka ülkedeki insanlara göre daha olgun olmaktadırlar. "Kadınlar on iki yaşlarında olgunlaşıyor, kırk yaşında ihtiyarlıyordu."  (Will Durant, İslam Medeniyeti, s. 60) Hz. Aişe 17-18 yaşlarında evlendiğine göre diğer ülkelerdeki insanlarla kıyaslarsak rahatlıkla 24-25 yaşlarında bir kadın olgunluğunda olduğunu ifade edebiliriz. Hz resul’ün ise vefat ettiği yıllarda bile hala dinç biri olduğunu yukarıda ifade etmiştik. Müslüman kadınlar bazı özel sorularını  peygamberimize sormaya utanıyorlardı. Bunu fark eden peygamberimiz, genç, zeki Aişe annemize evlilik teklif eder. Onu Müslime hanımlar için özel eğitmen olarak yetiştirir. Diğer hanımları yaşlı, dul, çocuklu oldukları için bu görevi üstlenmeleri zordu. Zaten bazı hanımları kısa süre sonra vefat edecek kadar yaşlı idiler. Kısaca Müslüman hanımların sormaya utandığı sorulara cevap vermesi için peygamberimiz Hz. Aişe ile evlenmiş ve onu öğretmen olarak yetiştirmiştir. Hz Aişe efendimizin yanında askeri seferlere iştirak etmiş, hasta bakıcı olarak da görev yapmıştır. O, İslâm’ın en büyük hukukçularından biri olmuş, peygamberimizden 2210 hadis rivayet etmiş, Müslüman kadın ve erkeklere öğretmenlik yapmıştır.

  Hz. Hafsa: Hz. Ömer’in kızı idi. Eşi Uhut savaşında şehit olmuş, dul kalmıştı. Fiziki olarak pek güzel olmadığı rivayet edilen  Hz. Hafsa, Hz. Âişe’nin deyimiyle, “tam babasının kızı idi”, yani biraz sertti. Ayrıca sağlık sorunları vardı. Hz. Ömer kızını önce Ebu Bekir sonra Osman ile evlendirmek ister, mazeret sunarlar, Hz Resul İslam davasında yoldaşı, Ömer’in dul  kızı ile – tıpkı Hz Ebu Bekir’in kızı gibi – evlenir, gönlünü ferahlatır. 

  Huzeyme kızı Zeynep: İlk kocası Bedir Savaşı’nda ikinci kocası da Uhud Savaşı’nda şehit oldu Böylece kimsesiz kalan Hz Zeynep, Allah’ın Resul’ü tarafından nikahlanarak koruma altına alındı Ancak kendisi, bu evlilikten üç ay sonra vefat etti Hz Resul’e :” Benimle evlenir misin ” der, Hz Resul kabul eder. Zeynep Validemiz, Resulullah ile evlendiği zaman  60 yaşındaydı; evlendikten iki ay sonra vefat etmiştir. ( Hamidullah, İslam Peygamberi, II/ 680)
  Ümmü Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul, kendi deyimi ile : ” Ben yaşlı, kıskanç , yetimlerin annesi bir kadınım .” dese de Hz Resul O’na evlilik teklif eder, Ümmü Seleme annemiz teklifi kabul eder. Uhut savaşında İslam ordusunun yenilgisine neden olan ve Ümmü Seleme ile aynı kabileden olan Halit b. Velid’te bir süre sonra Müslüman olur.

  Cahş kızı Zeynep: Oryantalist ve İslam düşmanlarının en çok iftira konusu yaptıkları evliliklerden biri de peygamberimiz efendimizin Hz. Zeynep annemiz ile evliliğidir. İftiranın boyutunu şöyle özetleyebiliriz: Hz. Zeynep’ten hoşlanan Hz. Muhammed, onun eşinden boşanmasını bekleyip sonra onunla evlenir. Hâlbuki gerçek çok farklıdır.

  Başlamadan önce altını çizerek belirtelim ki, ateistler bu konudaki yorumları ile kendi iddialarının temeline dinamit atmaktadırlar. Eğer Kuran’ı Hz Muhammed yazmış olsa idi, kendisini köşeye sıkıştıracak bu ayeti ( Ahzab, 37: "İçinde saklıyordun, insanlardan çekiniyordun.") neden kitabına alsın? Eğer yazmadı ise; Kuran Allah kelamı ise, ateizm iddiası kendiliğinden çökmektedir.

   Hz. Zeynep Hz. Resul’ün akrabası, öz halasının kızıdır ve daha onu genç , bakire bir kız iken tanımaktadır. İstese onunla kız iken evlenebilirdi. Ama evlenmemiş aksine bir de kendi eli ile Zeynep’i evlatlığı olan kölesi ile evlendirmiştir. Bu evlilikte bazen sorunlar çıkar, Zeyd her defasında efendimize gelir, O’da evliliğin devam ettirmesi için daima nasihatte bulunurdu. Hatta Zeyd boşanmak ister peygamberimiz bunu engeller. Fakat aile kendiliğinden dağılıp boşanma vuku bulunca her konuda, her türlü tabuyu yıkmakla görevlendirilen Hz. Resul, Arap geleneklerine göre evlatlığın boşanmış eşi, gerçek oğlun boşanmış eşi gibi kabul edilir  türünden ön yargıları yıkmak için Allah’ın ayeti ile emretmesi üzerine gelenek dolayısıyla dedikodular çıkacağını bile bile Hz. Zeynep ile evlenir.!. Çünkü  O Resul insâni olmayan tüm tabu ve taassuba savaş açmıştır: “Kadın savaşa katılmıyor, miras alamaz, kadınlar uğursuzdur, kız çocuğu büyüyünce namusumuza leke getirebilir, diri diri gömülmelidir, soy erkek çocuktan devam eder, kız çocuk soyun kesilmesine neden olur… “ gibi birçok günah– zararlı ön yargıları, yaşayarak, hayatıyla peygamber efendimiz yıkmış, yok etmiştir. Miras, uğursuzluk, kadın hakları konusunda devrim niteliğinde yenilikler getirmiş, bizzat Allah soyunu kızı Fatıma annemiz ile devam ettirerek ve kız çocuğunun soyun kesilmesine engel olmadığını ayetle bildirerek (Kevser,3) birçok yeniliği yaşayarak topluma bizzat peygamberimiz benimsetmiş, ilk tepki ve iftiraları hep kendi göğüslemiştir. (Sarıçam, İbrahim, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, Ankara 2005, s.290)

Ahzab 37. ayet indiğinde ki ayet Hz. Peygamberin Hz. Zeynep ile evliliğine dairdir, peygamberimiz müşriklerin yapacağı dedikoduları bildiği için epey sıkılmıştır, hatta  Hz. Aişe bu ayet hakkında (Peygamberimizin bu evlilik dolayısı ile doğacak dedikoduları bildiği için ) “Eğer Rasulullah bir ayeti saklayıp gizleyecek olsaydı o bu ayet olurdu.” demiştir. ( İbn Kesir  ilgili ayetin tefsiri  Tirmizî  Tefsir  34; İbn Hacer  Fethu’l-Bârî  8/524)

 Kısaca: Hz. Resul Zeyd’in evine girdi, Zeynep’i gördü beğendi… ithamı yalandır, iftiradır. Çünkü Hz Resul bir eve gireceği zaman önce selam verirdi -  Cevap gelmezse toplam 3 kere, yine cevap veren olmazsa eve girmez geri dönerdi, hatta kızı Fatıma’nın evine bile böyle girerdi. Uygunsuz ortamda olan aile evine Hz Resul’un destursuz fütursuzca girişi imkansızdır. Ayrıca bakire iken , kendi akrabası olduğu için her anında kendisini gördüğü ve hicap ayeti de inmediği için evlilik öncesi yıllarca yanında gördüğü Zeynep’i beğenmeyip, genç- bakire iken kendisini cezp etmeyen, kendi eli ile  bizzat evlendirdiği akraba kızına  - Haşa-  efendimiz evlendirince  mi ilgi duydu! Bu  iftiranın mantıklı bir yanı var mıdır ? Yalanın boyutuna  bakın ki Zeyd , daha evlatlıkların eşleri ile ilgili hüküm ayeti inmeden,  Hz Resul’e gelip, ” Boşayayım, siz evlenin” neden desin. “Sen ne diyorsun, kız iken onu almadım, ben seninle evlendirdim” demez mi di efendimiz ona. Böyle bir teklif o zamanki adetlere aykırı bir teklif olurdu. Ayrıca Hz Resul Zeynep annemiz ile evlendiğinde Zeynep annemiz 35 yaşında idi. Sıcak ülke ile ilgili erken olgunlaşmayı da hesaba katınca bu  yaşa dek Hz  Resul neden beklesin? Kısaca iftira baştan sona mantık hataları ve yalanlarla doludur.

Oryantalistler de ateistler de kaynaklara ekleme yapmak konusunda hiçbir utanma hissetmeden ekleme yapar, çıkarırlar. Bilimsellik değil, ideoloji, önyargı onları yönlendirir. Mesela efendimizin Hz Zeynep ile evlenmesi ile ilgili iki örnek verelim: “Gençliğinin bütün taraveti içinde utanç ve şaşkınlıktan kıpkırmızı kesilen bu dağınık kıyafetli güzel kadın.” ( Emile Dermenghem, Muhammedin hayatı, S. 367- 370). Bu da Türk ateistlerden T Dursun’a ait: 2000’e Doğru dergisinden “Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir.” Hâlbuki her iki ekleme de hiçbir rivayette geçmez ama oryantalist ve ateistlerin kafa yapısı, bakış açısı, bel altı vurmada birbirleri ile yarışmalarına ilginç örnektir bunlar.

Oryantalist John Davenport oryantalistlerin “gördü, aşık oldu.” İddialarını kabul etmezken (Hz Muhammed ve Kuran-ı Kerim, S.25-26 ) Bir diğer oryantalist M. Watt ise,” Onun güzelliği karşısında kendini kaybetmesi hikayesini pek ciddiye almaya gelmez. Bunlar ilk kaynaklarda yoktur, üstelik Zeynep Muhammed ile evlendiği sırada 35 veya 38 yaşında idi, ki o devirdeki bir Arap kadını için bu ileri bir yaştı. Bu evlenmedeki aşk temasını Muhammed’in biyograflarının hayal güçlerinde geliştirdikleri duygusu uyanmaktadır. ” ( Hz Muhammed, S. 164) Yerli bir çok ateistten daha objektif değerlendirme yapan oryantalist Maxime Rodinson ise, “ Soyunun sayısız yanlış inancına cesaretle karşı çıkmış bir zekâ olan Muhammed, evlatlık almanın hukuki yönden yanlış yorumlamalara yol açabilecek kargaşalığını da düzeltmiş, geçerli bir örnek yaratmış oluyor.” Der ( Hz Muhammed, S.209- 210) Diğer bir oryantalist ise " İlk siyerciler onun hayatının her yönünü yazmışlar. Sadece mutlu taraflarını değil, sıkıntılarını da anlatmışlar. Hanımlarıyla problemlerini bile aktarmışlar. İnsanlar genelde Muhammed’in birçok eşle eğlenceli bir hayat yaşadığını düşünür. Oysa hakikat çok daha farklı. Doğrusu, çok sayıda eşinin bulunması Muhammed için bir nevi eziyetti, baş ağrısıydı denilebilir. O eğlence için değil, politik nedenlerden dolayı çok evlilik yapmıştı." (Detay; Karen Armstrong, Hazreti Muhammed, İslam Peygamberinin Biyografisi ) demektedir.

 Özet bir alıntıyı da Gürger'den yapalım: Cahş kızı Zeynep, o zamanlar hayli geç sayılacak bir yaş olan, 35 yaşına dek kendisine gelen tüm evlilik tekliflerini geri çeviren, zengin bir ailenin kızıdır. Hz Muhammed onu, Zeyd ile evlendirir. Ama aralarındaki kültürel fark sorun çıkarır. Zeyd defalarca peygamberimize gelerek boşanma niyetini açıklar. Ama efendimiz aracı olduğu bu evliliğin bitmesinin endişesiyle her defasında ona ‘ Eşinden boşanma ve Allah’a karşı takva sahibi ol’ der. Ahzab, 37. Ayetteki ‘insanlardan çekiniyordun’ ayetinden kastedilen de budur. ( H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar, s. 91) Evlilik bittikten aylar sonra ( İslam'da kadın hakları bölümündeki, boşanma adlı başlığa bakılabilir) Zeynep ile efendimiz evlenmiştir. ( Gürger, s. 92) Allah celle ve Teala, Mücadele suresi ile ‘zıhar’ cahiliye adetini ortadan kaldırmış ise, bu sure ile de evlatlıklarla olan münasebetleri yerli yerine koymuştur. Bu ayetle, peygamberimiz sakındığı mahalle baskısı konusunda, Zeynep asaletinde, Zeyd sadakatından imtihan edildi. Medine’liler dedikodu ve nifak konusunda imtihan edilirken, 21. Yüzyıl Müslümanları da bu konuda imtihan ediliyoruz. ( Gürger, s. 94)

   Cüveyriye bintü’l- Haris: Dul idi ve savaş esiriydi. Esir ve cariyelerle evlenmek âdet değil iken peygamberimiz onlar ile evlenerek onların da aile kurma haklarının olduğunu, onlarında insan olduğunu  çevresindekilere, insanlığa, tüm dünyaya ispat ve ilan etmiştir. Cüveyriye,  Mustalik oğulları kabilesinin reisinin kızı idi. Savaşta esir düşer,  özgürlük bedelini bizzat Hz Resul öder, onu azat eder. Bunu duyan babası  ve iki oğlu Müslüman olur.  Özgür olan Cüveyriye de Hz. Resul ile evlenir. ( İbn Sa’d, Tabakat., VIII/ 117; Büyük İslam Tarihi, I/ 330)  Hz. Cüveyriye, Peygamber Efendimizle evlenince o kabileyle akrabalık bağı tesis etmiş oluyordu. Bunun üzerine Müslümanlar da ellerindeki diğer esirleri serbest bıraktılar. Mustalik oğulları kabilesi de kendilerine yapılan bu saygın davranıştan dolayı çok memnun oldular, topluca İslam'ı kabul edip Müslüman oldular.( İbn Hisam, es-Siretü’n-Nebeviyye, II/ 295)  Oryantalist Caetani ise Hz Cüveyriye ile efendimizin, yanlarında Aişe ve Ümmü Seleme var iken yolda meşin bir çadırda zifafa girmiş ( Caetani, IV/148) iddiasında bulunurken gerçekte efendimiz Medine'ye döndükten, kurtulmalık bedelini ödeyip kendisini babasına teslim ettikten sonra, babasından Hz Cüveyriye'yi istemiş, onayından sonra ancak evlenmiştir ( İbn-i İshak, İbn-i hişam, Sire, III/308 ) Zaten Caetani'nin iddia ettiği zifaf olayı hiç bir kaynakta ( Vakidi, İbn-i Hişam, Taberi, İbni Esir, Hamis, Buhari ) geçmemektedir.  

   Safiye: İsrail Oğulları soyundan, kabile reislerinin birinin kızı  idi. Daha önce iki kez evlenen ama dul kalan bir hanım idi ve tutsaktı. Hz. Resul O’na :” ister malını al, git özgürsün ” der, ” İster kal, Müslüman ol, benimle evlen.”  diye teklifte bulunur. Safiye annemiz özgür iken teklifi  kabul eder (  İbn Hisam, es-Siretü’n-Nebeviyye , III/ 350; İbn Sa’d, Tabakat, VIII/ 120, Mir’âtü’ş-Şuun )

     Hz. Muhammed’e atılan bir diğer  iftira ‘da  Hz. Safiye ile  evlenmeleri  olayıdır: Güya  Hz. Resul  esir  olan  Safiye annemize   “ Benimle  evlenirsen  seni  serbest   bırakırım. “ diye bir teklifte bulunmuştur.  Zavallı safiye’de serbest kalmak için peygamberimizle evlenmiştir! Hâlbuki olay şöyle gerçekleşmiştir: Yahudilerle Müslümanlar savaşır, savaşı Müslümanlar kazanır. Yahudilerden  savaşta  esir  olan  Hz. Safiye ‘ye   Hz.  Resul  “ Sana  bir  teklifim  var, istersen  serbestsin  mallarını   al  ve  git, istersen  sana  evlenme  teklif  ediyorum, Müslüman ol, yanımda  kal “ Bu teklifini   özgür  ve  hür  iradesiyle  değerlendiren   Hz.  Safiye  annemiz, kendi   isteği  ile  teklifi  kabul  eder  ve  Hz. Muhammed’in   yanında  kalır, Müslüman olur. Bunun üzerine Müslümanlar “ Biz annemizin akrabalarını esir  etmeyiz, “diyerek   esir edilen tüm  Yahudileri  serbest  bırakırlar. Yahudilerde bu gelişmeler üzerine İslam’a girerler. Dinsiz  İslam düşmanı T. Dursun iki bölümden oluşan peygamberimizin teklifini kelime oyunları ile tek bölümde  birleştirerek aktarır:” Benimle evlenirsen serbestsin!” Düşünebiliyor musunuz, bu tek cümleye indirme ile Safiye annemizin  seçme hakkı da ortadan kaldırılmış olunuyor ve bu amaçla zavallı, çaresiz konuma sokuluyor. Safiye annemiz ne kadar çaresiz gösterilirse efendimizde o kadar gaddar ve acımasız göstermeye çabalıyorlar. Ama gerçeklerin daima ortaya çıkar ve güneş  balçıkla sıvanmaz. Kısaca Hz. Peygamber (a.s), Safiyye’yi azat etmiş, çekip gitme ya da kendisiyle evlenme seçeneğini sunmuş. Safiyye’de bir peygamberle evlenmeyi tercih etmiştir. (İ.Hanbel, Müsned, 3/138) Efendimizde buna karşılık olarak daima ona saygılı davranmıştır. O, devesine binebilsin diye dizini yere koymuş böylece devresine binebilmesine bile  yardımcı olmuştur. ( Buhari, Megazi, 39; İ. sad, Tabakat, 8/121) Oryantalist Leoni Caetani’de : “Muhammed’in,  dâima nefsine ve ihtirasına hâkim olmayı bilen adamlardan biri olduğunu ispat etmek zor bir şey değildir. Evliliklerinden birçoğu bazı kabilelerin sevgi ve yakınlığını çekmek yahut taraftarlarından bazılarını daha sıkı bağlarla bağlamak gibi bir siyasî bir düşünceyle yapılmıştı.” diyerek gerçeği dile getirmiştir.

  Ümmü Habibe: 55 yaşında dul kalmıştı. Mekke reisi İslam düşmanlığı ile ünlü Ebu Süfyan’ın kızıdır. Mekke’den uzakta, Habeşistan’da dul kalır. Çok zorluk çeker. Hz. Muhammed elçi göndererek O’na  evlenme teklif eder. Ümmü Habibe annnemiz olumlu cevap verir. Habeşistan kralı Necaşi nikâhı vekiller vasıtası ile kıyar. Bu evli­likler bir dereceye kadar Ebu Süfyan’ın düşmanlığı yumuşar.

  Meymune: 2 çocuklu, daha önce iki kez evlilik yapmış bir dul bir hanımdır. Hz. Resul’un amcası Abbas’ın baldızıdır. Hz Abbas vasıtası ile Hz Resul’e evlilik teklifinde bulunur, Hz resul de kabul eder.  

    Mısırlı Mariye: Cariye idi. Efendimiz onu azad eder. İsterse kalabilir İslam’a girer, isterse ailesine dönebilirdi. İslam’ı kabul eder ve  peygamberimizin yanında kalır. Peygamberimiz de kendisi ile evlenirler. Mariye annemiz mehirsiz olarak Peygamberimizle evlenmeyi kabul eder ama Hz. peygamber, onunla mehrini vererek nikahlanır. Aslında bu, Peygamber  tarafından gösterilen bir iyi niyet idi ve Mariye ve ailesinin itibarını yükselt­mekti.

    Hz.  Resul  50 küsür yaşına kadar tek eşle evli kalıyor, her türlü dünyevi teklifleri reddediyor  ve 50 yaşından sonra genç, güzel ve çekici ve zengin bir çok kız yerine, sıcak ülkede erken olgunlaşıp yaşlanan, 50-55-65 yaşlarında, 2-4 çocuklu dul hanımlarla, onları koruma ve tebliğ amacını güden , karşılıklı rızaya dayanan evliliklerini objektif  olarak inceleyen herkes evliliklerin hiç birinde dünyevi- şehevi bir amaç gütmediğini görebilirler yeter ki tarafsız olarak olayları inceleyebilelim. Kısaca Hz. Muhammed (s.a.v.)’in evlilikleri, ilahi takdirin bir tezahürü olarak, nübüvvet görevinin tam anlamıyla ifa edilebilmesi için yapılan evlilikledir; bu evliliklerden hiçbirini şahsi istek ve dünya zevki ile yorumlamak mümkün değildir.

Peygamber Efendimizin evliliklerinin; hukukî, siyasî, sosyal ve eğitimle ilgili çeşitli sebepleri vardır.

1.İslam toplumunun egitilmesinde Hz. Peygamberin evliliklerinin önemli bir yeri vardır. Rasulullah, özellikle kadınlarla ilgili birtakım İslami kaide ve esasların öğretilmesinde yine kadınlardan yardım almak ihtiyacı hissetmiştir. Kadınların yaşayışıyla ilgili öyle günlük meseleler vardı ki, bir hanım bunlar hakkında gerekli bilgiyi utanma duygusuna kapılmaksızın bir erkekten isteyip elde edemez. İste bu sebeple Rasulullah hanımlarını, Müslüman kadınlar için adeta bir hukuk danışmanı olarak vazifelendirmiştir. Nitekim Hz. Aise ve Hz. Hafsa bu konuda çok büyük bir vazife icra etmişlerdir.
2.Hz. Peygamberin evliliklerinden bir kısmı fedakâr ve cefakâr Müslüman kadınları himaye, onları takdir etme ve itibarlarını koruma gayesine yönelikti. Mekke döneminde Müslüman olan bazı kadınlar işkenceye maruz kalmışlar, Habeşistan’a daha sonra da Medine’ye hicret etmi
sler, kocaları vefat etmiş; birkaç çocukla ortada kalmışlardı. Aileleri de Mekke’de müsrik oldukları için onların yanlarına da dönemiyorlardı. İste Hz. Peygamber, onları himaye etmek ve çocuklarını da bakım altına almak istemiş, böylece onlarla nikâhlanmıştır. Sevde binti Zem’a, Zeyneb binti Huzeyme, Ümmü Seleme ve Ümmü Habibe bu hususa örnektir.
3.Hz. Peygamber bazı evliliklerini ise,
evlendi
ği hanımın kabilesini İslama ısındırmak, o kabile ile Müslümanlar arasındaki düsmanlıgı gidermek için yapmıştır. Cüveyriye ve  Safiyye ile evliligi buna örnektir.
4.Hz. Peygamberin bazı evlilikleri de
yeni
İslamî bir hükmün topluma kazandırılması amacını taşıyordu. Zeynep binti Cahs ile evliliği buna örnektir.
5.Hz. Peygamberin bazı evlilikleri, yakın dostları, çevresi ile irtibatının, evlilik yoluyla kurulan akrabalıkla güçlendirilmesine yönelik idi. (
İbn Sa’d, Tabakat , VIII, 53-221) Mesela Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Ais
e ve Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa ile evliliği buna örnek gösterilebilir. Demek ki Rasulullah’ın evliliklerinin ilahi planın bir parçası olarak cereyan ettigini görmekteyiz. Onun, Medine dönemindeki evliliklerini nefsanî arzuları için yapmadığının açık delili, bu hanımlarının çoğunun dul ve nispeten yaslı olmalarıdır. Rasulullah’ın bu evlilikleri ya büyük bir kavmin İslam'a girmesine vesile olmuş ya büyük bir devlet adamının gönlünü almış ya daha önceden sürüp gelen bir cahiliye âdetini ortadan kaldırmış ya da savaşlarda sehit düsen bir Müslümanın hanım ve çocuklarını koruması altına almasını sağlamıştır. Eger nefsi için evlenseydi bakire, genç ve güzel hanımları bulması O’nun için zor olmazdı. Bugün nefsanî isteklerini tatmin etmek için mevcut aile mutluluğunu bozarak birden fazla evlilik yapan ve onlar arasında adaleti koruyamayan kimseler, bos yere Rasulullah’ı örnek aldıklarını iddia etmesinler. Çünkü bütün bu zor şartlara rağmen Rasulullah hanımları arasında adaleti korumuş, birini diğerine tercih etmemiştir. ( Peygamber Efendimizin Evliliklerinin Sebep ve Hikmetleri, Prof. Dr. Mehmet Soysaldı )

  İslam düşman mekke'li müşrikler peygamberimize birçok iftira atmışlardır.” Deli, cinlenmiş, yalancı…vs” Ama asla onu “ Menfaatperest, rüşvetçi …“ olarak vasıflandıramamışlardır. Hz. Peygamber’in yaptığı evlilikler, şartları ve hikmetleriyle birlikte göz önünde bulundurulduğunda, hiçbir yanlış anlamaya yer olmadığı bilakis Resulullah’ın bu evlilikleri yaparak fedakârlıkta bulunduğu açıkça görülmektedir.

   “Hakkaniyet ölçüsünden uzaklaşmamış ve samimi bir münekkit, Hz. Muhammed  ‘in hayatını incelediğinde bakınız neleri itiraf etmektedir: ‘‘Muhammed’in, alelade bir gönüllü ve esas maksadının arzu ve heveslerinin peşinde koşan biri olduğunu düşünürsek, açıkça yanılırız. Hayır! Arzu ve heveslerinin hiçbir türünü maksat edinmemiştir. O’nun ev halkı en idareli olandı; O’nun yiyeceği genellikle arpa ekmeği, hurma ve su idi. Bazen aylarca ocağında bir sefer olsun ateş yanmazdı…Hükümdarlığı elde etmek için huzur bozan, ihtirası meslek edinen, iyi huylarını ve şahsiyetini inkâr eden, ahlâksızlığı ve alçaklığı yerleştiren muhteris -hâşâ- bir sahtekar değildi! Ben, bunların hiçbirine kıymet vermiyorum ve inanmıyorum. O, Mekke toplumunda doğru (es-Sâdık), ve güvenilir (el-Emîn) insan, dürüst ve hilesiz tacir olarak şeref ve ün kazandı; hürmet gördü ve herkesin, özellikle fakir,yetim ve dulların sevip etkilendiği bir dost idi. Kadınlara karşı bir rağbet göstermedi. O’nun ilk evliliği bile Hatice’nin şahsî teşebbüsleriyle gerçekleşti. Birdenbire huyunu, karakterini ve davranışını değiştirip nasıl kadın düşkünü olabilirdi?” (Thomas Cariyle, On Heroes, Hero-worship and the Heroic in History, Lond­ra, 1911, sh.288-3O5) Hz Muhammed hakkındaki şehvetperestlik iddialarına şiddetle karşı çıkan yazar, Hz Hatice ile sükunet dolu bir hayat yaşadığını söyler. Kendisine atfedilen bütün düşkünlükler 50 yaşından sonrasına aittir. Yani dünya nimetlerinden faydalanmak için yaşlanmayı, gençlik ateşinin sönmesini beklemiş sonrada artık tadını çıkaramayacağı bir zevki elde etmek için bütün geçmişini ve karakterini inkar edercesine  sefil bir şarlatan olmuş! Carlyl işte bu iddiaları kesin olarak kabul edemeyeceğini ifade eder ve ardından Hz Muhammed'i zevk düşkünü olarak görmenin büyük hata olacağı ikazını yapar. Çünkü O'nun son derece sade ve mütevazi bir hayatı vardır.Çoğu kere yiyeceği arpa ekmeği ve sudan ibarettir, aylarca ocağında ateş yanmadığı olurdu, elbisesini kendi yamardı (Thomas Carlyle, Kahramanlar, s. 77-78) 

“ Çağdaşlan tarafından karakteri takdir edilen, büyük hürmet gören, ashabı tarafından İslam’ın önderi olarak bütün hareketleri izlenen ve taklid edi­len, dünyanın kurtarıcısı ilan edilen, tebligatı doğrulanıp te’yid edilen, yirmi yıllık bir süre içinde bütün Arabistan’ın şeklini değiştiren, kötü alışkanlıkları ve ahlaksızlığı silip süpüren, karakterinin aydınlık nuruyla küfrün karanlık­larını dağıtan böyle bir şahsiyet nasıl cinsî zevk­lerinin peşinde gitmekle itham edilebilir? “ (The ideal World Prophet, Lahor, 1935)

“Hz Peygamber’in oturduğu yer bir saray değildi Ev, bir mescit ve küçük odalardan ibaretti Duvarlar kerpiçten, tavan hurma ağacı ve yapraklarından oluşmuştu Yağmurların sızmaması için, tavanın üstüne bir kilim örtülmüştü Hz Peygamber Eşleri’nin yaşadığı yerler; Dünya nimetleri ile değil, mahrumiyet ve sıkıntılarla doluydu Allah’ın Resul’ü sahip olduğu bütün nimetleri toplumuna dağıtıyor; kendisi, eşleri ve çocuklarına daha az pay ayırdığından, ashabından daha fakir bir hayat yaşıyorlardı Bu fedakârlıkları Hz Peygamber ile birlikte tüm aile göğüslemekteydi Çoğu bolluk ve varlıklı bir yaşam içinden gelen eşler, yoksulluktan zaman zaman şikâyetçi olmuşlarsa da, ilâhî görevini eksiksiz yapan Allah’ın Elçisi tavrını hiç değiştirmemişti Bu olaylar üzerine Yüce Yaratıcı, Peygamber Hanımlarına şöyle uyarıda bulunuyordu Ahzâb Suresi, 28-29 :      “Ey Peygamber! Eşlerine söyle: Eğer siz, Dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedelinizi vereyim ve sizi güzellikle salayım Eğer siz; Allah’ı,Elçisi’ni ve ahiret yurdunu istiyorsanız, biliniz ki Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük bir ödül hazırlamıştır ” Eşlerin hiçbiri ayrılmayı kabul etmemiş, Allah’ın Resul’ünü ve ahiret hayatını içtenlikle tercih etmişlerdi (İslâm Peygamberi: Prof Dr Muhammed Hamidullah, Asrısaadetin Büyük Kadınları: Prof Dr Yaşar Nuri Öztürk, İslâm’da Kadın ve Aile: Prof Dr Hayrettin Karaman)

 Efendimizin özel hayatı konusunda Lord John Davenport, Hz Muhammed ve Kuran’ı kerim adlı eserinde şunları söyler: Memleketinde çok evlenmeye izin veren gelenekten faydalanmayı düşünmemiştir. (s.11)  Hz Aişe, ‘O Hatice yaşlı değil miydi?’ dediğinde, Hz. Muhammed, ‘ Hayır, ondan daha nazik ve daha asil bir eş yoktur. Düşmanlarım karşısında bana teselli veren, yardım eden o idi’ demiştir. (s.18) Hz Hatice 63 yaşında iken vefat ettiği halde başka kadınlarla evlenmeyen, hele erkek evlat bırakmadığı halde bunu düşünmeyen biri için şu soruyu ortaya koymaya hak kazanırız: Çok kadınla evlenmenin yaygın olduğu bir ortamda, kendinden 15 yaş büyük bir kadınla 25 sene evli kalan bir adama şehvet düşkünü denebilir mi? (s.20)  Aişe iftiraya uğramıştır, temizliği ortaya çıkınca iftiracılar cezalandırılmıştır. (s. 26) 

 Esposito, Hz Muhammed’in bazı evliliklerinin dul kadınlara yeni bir yaşam şansı vermeyi amaçladığını ifade eder. ( H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar, s. 83)

 M. Watt, Hz Muhammed'in önemli bir sosyal devrim yaptığına inanır ve evliliklerini bu çerçevede ele alır. Ona göre, İslam'ın ilk dönemlerinde bedevilikten yerleşik hayata geçişte sorunlar vardı. Sosyal yapıda, kabile dayanışması ( Asabiye)ve kabile hümanizminden bireyselliğe geçiş Hz Muhammed'in en büyük başarısı idi. Aile de bu süreçte şekillendi. Hz Muhammed sonunda, İslam toplumunda bireysellik ile toplumsallığı uyumlu bir şekilde birleştirdi. Kabile üyesi ümmetin üyesi haline geldi. kabileciliğin yerini İslam dini aldı. ( M. G. Watt, Muhammad at Medina, s. 16-29) Watt, çok kadınla evlilik ayetinin Uhud savaşı sonrası nazil olduğunun altını çizer. Artan kadın nüfusa şerefli bir evlilik temin ettiği gibi kadınların varisleri tarafından baskı altında tutulmaları önlendi, der. ( M. G. Watt, Muhammad at Medina, s. 277 ) Watt, efendimizin hanımlarının toplumda yüksek bir şerefe nail olduklarını, müminlerin anneleri seviyesine yükseldiklerini ve Hz Muhammed'in is, Fars kisraları veya doğulu yöneticileri taklit etme niyetinin olmadığını belirtir. ( s. 327) Watt, efendimizin evliliklerinin siyasi amaçlı olduğunu iddia eder. Sevde ve Huzeyme kızı Zeynep ile onların ihtiyaçlarını karşılamak için evlenildiğini söyler. Ayrıca Sevde'nin kardeşi aşırı İslam muhalifi biri idi. Zeynep ile evlenerek te iki kabile ilişkileri düzeltme yoluna gidildi.Aişe ve Hafsa çok sevdiği iki arkadaşı Ebu Bekir ve Ömer'in kızları idi. Ümme Selem çok istenen bir dul olmasa da Mekke'li önde gelen kabilelerden biri olan Mahzumilerin reislerinden birinin yakını idi. Zeynep b. Cahş ile evliliğindeki amaç bir tabuyu yıkmaktı. Ümmü Habibe, Habeşistan'a eşi ile hicret etmiş, eşi orada vefat edince bir elçi göndererek onunla evlenmiştir. Meymune ile evlenerek amcası Abbas ile ilişkilerini güçlendirmiş, Yahudi kızları Safiye ve Reyhane ile evlenmesinde siyasi nedenler amaçlamıştır, evliliklerdeki hakim unsur siyasi idi. (  M. G. Watt, Muhammad at Medina, s. 287-288 )  Rudi Paret, peygamberimizin evliliklerini 3 nedene bağlar: Konumu gereği birden fazla evlenmesi gerekiyordu, Eşleri Bedir ve Uhud'da ölen kadınların ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyordu. Son olarak ta siyasi nedenlerde evliliklerinden önemli bir rol oynamıştır. ( Paret, Muhammed und der Koran, s. 143) Prof. John L. Esposito da Hz Muhammed'in evliliklerini, 'Çoğu evlilikleri ittifakları güçlendirmek için siyasi idi. Diğerleri savaşta ölen arkadaşlarının yoksulluğa düşen dullarını korumak içindi' demektedir. ( J. L. Esposito, Islam, s. 20)

 Efendimiz 25-50 yaşlarında iken kendisinde 15 yaş büyük ve dul olan Hz Hatice annemizle evlenmiştir. İslam davası yolunda peygamberimiz her türlü dünyevi teklifi reddetmiştir. 'Güneşi sağıma ayı soluma koysanız, ölünceye kadar İslam yolundan vazgeçmem.' cevabını, servet, önderlik ve güzel kadın teklifini reddederken söylemiştir peygamberimiz. ( İbni Hişam, I/266; Taberi, Tarih, II/22 ) 55-60 yaşlarında iken yaptığı evliliklerde, esas neden şehvet olsa dullar değil, bakirelerle evlenmeyi tercih etmesi gerekirdi. 60-63 yaşlarında ise hiç evlenmemiştir. O, sadece evlilikleri dulları korumak ve istikrarı sağlamak için tercih etmiştir. Zevce sayısını 4 ile sınırlayan ayet inince ( Nisa, 3) Hz Muhammed dokuz hanımından beşini bırakmak istedi ise de onlar razı olmayınca, dört hanımı ile zevci ilişkilerini sürdürmüş, diğer beşi ile sadece hukuki evli kalmıştır. (İngiliz ve Alman oryantalistlerin Hz. Muhammed tasavvuru, s. 342) Hz Muhammed Mekke'nin fethinden sonra yeni evlilik yapmamıştır. (İngiliz ve Alman oryantalistlerin Hz. Muhammed tasavvuru, s. 343) Hz Aişe ile evlilik yaşı konusunda, ilk ve en azılı İslam düşmanı oryantalistlerden olan Dımeşki bile bir eleştiri de bulunmamıştır. Zeynep peygamberimiz ile evlendiğinde çekiciliğini kaybetmiş, orta yaşlı bir kadındı. (M. G. Watt, Muhammad, s. 158) Ayrıca akrabası olan ve tesettür ayeti inmeden önce de peygamberimizce tanınan biri idi ve bizzat kendisi tarafından evlendirilmişdi. (İngiliz ve Alman oryantalistlerin Hz. Muhammed tasavvuru, s. 357)  Thomas Caryle, Muhammed'in ilk gençlik ateşinin söndüğü çağa kadar geçirmiş olduğu tamam ile kusursuz, sakin, ve tertemiz hayat, onun  düzmece peygamber olduğu hakkındaki görüşleri hayli baltalar, der. ( T. Caryle, Kahramanlar, s. 49) İngiliz yazar Parrinder de 20. yüzyılın son çeyreğinde, tarihte Hz Muhammed kadar hiç bir büyük din önderinin iftiraya uğramadığını belirttikten sonra evlilikler hususunda 'Muhammed'in sicili kesinlikle İngiliz Kilisesi başı VIII. Henry'den çok daha iyidir.' tespitini yapmaktadır. ( G. Parrinder, Mysticism in the World's Religions, s. 121)

 
 

                                                    Hz. Aişe’nin Yaşı

   1- “Hz. Muhammed henüz Mekke de iken ve bende oynayan bir çocuk iken “Onların vadeleri kıyamettir. Kıyamet ne dehşetli ve ne acıdır!” mealindeki (kamer s. 46) ayet inmişti. (Buhari 1.cilt Teliful Kur’an bahsi) Bu sure Mekke devrinin birinci döneminde (4. yıl) inmiştir. Hz.Aişe validemiz bu sure ve ayetleri net olarak hatırladığına göre, olayları ayrıntılarıyla hatırlayabilmek ve sokakta oynayan bir çocuk olması için en az beş veya altı yaşında (veya daha büyük) olması gerekir. Kamer suresi Mekke devrinin dördüncü yılında indiğine göre dördüncü yılda beş-altı yaşında olması gerekmektedir. Ayrıca; kardeşi Esma, Abdullah bin Zübeyir’in annesidir. Esma yüz yaşına kadar yaşamış ve Hicretin 73. yılında vefat etmiştir. Hz. Aişe validemizden on yaş daha büyüktür. Hz. Ebu Bekir (r.a) kızı Esma ve oğlu Abdullah Abdul Uzza’nın kızı Kayleden Hz. Aişe ile, Abdurrahman ise Ümm-i Rümandan doğmuşlardır. Hz. Esma yüz yaşında ve hicri 73. yılda öldüğüne göre hicret esnasında 27 yaşında olması gerekir. Bundan on yaş küçük olan kardeşi Hz. Aişe validemizin de 17 yaşında olması gerekir ki bu da aşağı yukarı Buhari de Hz. Aişe’nin kendi hadisindeki ifadeye uygun düşmektedir. Rasûl-i Ekrem, Hicretin birinci senesi Hazreti Âişe ile evlendi. Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl beraber yaşamıştır. Onun Kur’an, hadis ve fıkıh ilimlerindeki yerini bütün islam alimleri teslim etmektedir. O devrinin en büyük alimlerini tenkit etmiş, çeşitli konularda fetvalar vermiş, Kuran’ın ve sünnetin doğru anlaşılması konusunda insanlara önderlik etmiştir. Sünneti Kur’an’la test etmenin ilk örneklerini vermiştir. Bu birikimi henüz çocuk denecek yaşta bir insanın elde etmiş olmasını kabullenmek oldukça zordur.

   2- Bu konuyu aydınlatan bir başka rivayette şöyledir: Hz. Aişe validemiz henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı. Mut’im Hz. Aişeyi oğluna almakla evine Müslümanlığı sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebu Bekir (r.a) İslam’ı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu olayın gerçekleşmesi, İslam’ın alenen duyurulmasından veya yayılmasından önce olması gerekir. İslam alenen açıklanıp Müslümanlar Kabe yürüyüşü veya Safa tepesi toplantısından sonra topluma deşifre olduktan sonra Ebu Bekir (r.a) ın Müslüman olduğu bilinince kızını almaktan vazgeçmiş olması daha doğru görünmektedir. Bu olayda yine Hz. Aişe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir. ( Hatemü’l Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, s. 210 )Yani değil Hz. Resulle nişanlanıp bir yıl sonra evlenmesi, daha önce evlenecek çağa gelmişti, nişanlanmıştı, zamanla İslam tebliği yayılınca Hz. Ebu Bekir’in Müslüman olması bu işi bozdu. Daha sonra da Hz. Resul onunla nişanlanıp bir yıl sonra da evlenmişti...Sıcak ülkelerde çocukların erken gelişip, olgunlaştığı düşünülünce – Günümüzde bile Mısır’da  ilkokul birinci sınıfa giden kızlar ergenlik çağına girdiği – Yani Mısır’daki 8 yaşındaki bir kız, Türkiye’deki 12-13 yaşındaki bir kız olgunluğuna gelip ; daha önce olgunlaşıp, daha önce yaşlandığı – düşünülürse  17 -18 yaşındaki bir kızın Arabistan’daki  normal görüntü ve evlilik yaşı haliyle  gelmiş bir  yaş olduğu rahatlıkla kabul edilmelidir. Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl evli kalmışlardı.

       3- Mişkât sahibi der ki: Hazreti Âişenin hemşiresi Esma, Hicret esnasında 27 yaşında idi. Aişeden on yaş büyüktü. Hazreti Aişe de, Esmadan on yaş küçük olduğuna göre, Hicrette on yedi yaşındaydı ( Asrı Saâdet, C: 2, S: 1010) Rasül-i Ekremle evlendiği zaman, 17- 18 yaşında bulunuyordu. Hazreti Âişenin altı yaşında nişanlandığı, dokuz yaşında nikahlandığı hakkındaki rivayetler doğru değildir, tarihî hakikatlere aykırıdır. Hz. Aişenin ablası Esma, ondan yaklaşık 10 yaş büyüktü. Hz. Aişe evlendiğinde Hz. Esma’nın yaklaşık 30 yaşında olduğu rivayet ediliyor. Buradan Hz. Aişe’nin evlendiğinde en az  18 yaşlarında olduğu sonucuna varılmaktadır.

       4- Hz. Peygamberin evliliği, vahyin başlangıcından 10 yıl sonradır. Hz. Ayşe vahiy başlangıcından en az altı yıl önce doğmuştur. Dolayısıyla Hz. Ayşe’nin peygamberimizle evlendiği yaşın 17-18 olduğu ortaya çıkar. Bu konu, daha detaylı bir şekilde Mevlana Şibli’ nin “Asr-ı saadet” kitabında geçer: İst. 1928. 2/ 997, Hatemü’l enbiya Hz. Muhammed ve hayatı, Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, s. 210.

         5- Bugün hadis kitaplarımızda yer alan ve Hz. Aişe validemizin Mekke yıllarıyla ilgili olarak anlattığı bazı rivayetler, onun yaşını tespit edebilmemize yardımcı olacak niteliktedir. Mesela; Risâletten kırk yıl önce gerçekleşen ve tarih belirlemede bir ölçü olarak kabul gören Fil hadisesinden geriye kalan iki kişiyi Mekke’de dilenirken gördüğünü söylemesi; Mekke’nin en sıkıntılı günlerinde Allah Resûlü’nün sabah-akşam kendi evlerine geldiğini ve bu sıkıntılara dayanamayan babası Hz. Ebû Bekir’in de Nübüvvetin 5. veya 6. yılında Habeşistan’a hicret teşebbüsünde bulunduğunu detaylarıyla birlikte anlatması; ilk defa namazın ikişer rekat farz kılındığını, mukim olanlar için daha sonraları onun dört rekata çıkarıldığını, ancak sefer durumlarında yine iki rekat olarak bırakıldığını ifade etmesi gibi rivayetler onun yaşı konusunda bize ipuçları verecek niteliktedir (M.Emin  YILDIRIM / Vakit-08 Haziran 2008 )

        6- Risâletin ilk günlerinde Müslüman olanların isimleri sıralanırken, ablası Esmâ Vâlidemiz’le birlikte Âişe Vâlidemiz’in adı da zikredilmektedir. Dikkat çekici olan bu zikrin, Hz. Osmân, Zübeyr ibn Avvâm, Abdurrahmân ibn Avf, Sa’d ibn Ebî Vakkâs, Talha ibn Ubeydullah, Ebû Ubeyde ibn Cerrâh ve Erkam ibn Ebi’l-Erkam gibi ‘Sâbikûn-u Evvelûn’ tabir edilen en öndekilerin hemen arkasından; Abdullah ibn Mes’ûd, Ca’fer ibn Ebî Tâlib, Abdullah ibn Cahş, Ebû Huzeyfe, Suhayb ibn Sinân, Ammâr ibn Yâsir ve Habbâb ibn Erett gibi isimlerden de önce gerçekleşiyor olmasıdır (İbn Hişâm, Sîre, 1/271; İbn İshâk, Sîre, Konya, 1981, 124) Demek ki Âişe Vâlidemiz, o gün küçük de olsa ‘irade’ beyanında bulunabilecek bir çağda ve ilk Müslümanlar arasında yer alabilecek bir durumdadır. Söz konusu bilgilerde ondan bahsedilirken, ‘O gün o küçüktü.’ şeklinde bir kaydın konulmuş olması, bu manayı ayrıca teyit etmektedir (İbn Hişâm, Sîre, 1/271; İbn İshâk, Sîre, 124)

        7- Ablası Esmâ Vâlidemiz’in konumu da bu kanaati güçlendirmektedir; zira onun, on beş yaşında iken Müslüman olduğu bilinmektedir (Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635) Bilinen bir gerçek de onun, 595 yılında dünyaya gelmiş olduğudur.( Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635 ) Bütün bunlar, risâletin ilk yılı olan 610 tarihini göstermektedir. Demek ki Âişe Vâlidemiz, yaşı küçük olmasına rağmen 610 yılında Müslüman olmuştur. Bunun için o gün onun, en azından altı veya yedi yaşlarında olması gerekir ki, on üç yıllık Mekke hayatıyla en az yedi aylık (Âişe Vâlidemiz’in, hicretten yedi ay sonraki Şevvâl değil de Bedir sonrasına denk gelen ikinci yılın Şevvâl ayında evlendiği de ifade edilmektedir. Bu durumda onun evlilik yaşı, bir yıl daha gecikmiş demektir. Bkz.: Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/616 ) Medine günleri de bu tarihe ilave edildiğinde onun, Allah Resûlü ile evlendiği gün –risâletten beş yıl önce dünyaya gelmiş olma ihtimalini esas alacak olursak- en azından on sekiz yaşında olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

     8- Hz. Ebu Bekir'in altı çocuğundan olan  Abdurrahman, Hz. Ebû Bekir’in büyük oğludur ve ancak Hudeybiye’den sonra Müslüman olmuştur. Bedir savaşında babasıyla karşılaşmamaya özen göstermiştir ve o savaş esnasında Abdurrahman yirmi yaşındadır (İbn Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 3/467) O dönemde kardeşler arası yaş genellikle 1-2 civarında olduğundan, hicret esnasında Hz Aişe'nin yaşı on yedi civarında olursa aralarındaki bu yaş farkı ancak normal kabul edilebilir olur yoksa, Aişe annemiz hicrette sekiz yaş civarında iddiası doğru olsa, Abdurrahman ile Aişe arasındaki yaş farkı on iki olur ki bu o dönem için makul bir yaş aralığı kabul edilemez. 

      9- Âişe Vâlidemiz’in vefat tarihi konusunda gelen rivayetler de bu kanaati güçlendirmektedir. Zira onun vefat ettiği yıl ve o günkü yaşıyla ilgili olarak hicrî 55, 56, 57, 58 veya 59;29 yaşıyla alakalı olarak da altmış beş, altmış altı, altmış yedi veya yetmiş dört  (İbn Sa’d, Tabakât, 8/75; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe, 202 ) gibi farklı tarih ve rakamdan bahsedilmektedir. Bu ise, doğum tarihinde olduğu gibi onun vefat tarihiyle ilgili de kesin bir kabulün olmadığını göstermektedir. Özellikle 58. yılında ve 74 yaşında iken vefat ettiğini ifade eden rivayette, onun vefat ettiği günün çarşamba olduğu, vefat tarihinin, Ramazan ayının on yedinci gecesine denk geldiği, vasiyeti üzerine Vitir namazından sonra Cennetü’l-Bakî’ye geceleyin defnedildiği, yine vasiyeti gereği namazını, Hz. Ebû Hüreyre’nin kıldırdığı, mezarına da, ablası Hz. Esmâ’nın iki oğlu Abdullah ile Urve, kardeşi Muhammed’in iki oğlu Kâsım ve Abdullah ile diğer kardeşi Abdurrahman’ın oğlu Abdullah gibi isimlerin indirdiği gibi detayların bulunması ( İbn Abdilberr, İstîâb, 2/108; Doğrul, Asr-ı Saadet, 2/142- Dr. Reşit Haylamaz, Yeni Ümit Dergisi ) diğerlerine nispetle bu bilginin daha güçlü olduğu izlenimi vermektedir. Öyleyse bu tarihi esas alarak bir hesaplama yapacak olursak onun, Efendimiz’in irtihalinden sonra kırk sekiz yıl daha yaşadığını (48+10=58+13=71+3=74) görmekteyiz ki bu hesaba göre o, risâletten üç yıl önce dünyaya gelmiş demektir. Bu durumda evlendiği gün onun, (74–48=26–9=17+7 ay) on yedi yılını yedi ay geçtiği anlaşılmaktadır. Kısaca: Hicri 58. yılda, 74 yaşında vefat etti ise, Efendimiz’den sonra 48 yıl dul olarak yaşadı ise, Allah Resulü ile evliliği de 9 yıl sürdü ise; demek ki, Aişe validemiz, Efendimiz Daru’l-Beka’ya hicret ettiğinde 26, evlendiğinde ise 17–18 yaşlarında idi.  

      Yusuf Ziya Yörüka, Hz Aişe’nin evlilik yaşının 18 olduğunu ifade eder. ( Yusuf Ziya Yörükan, İslam Dini tarihi, s. 169)  Ayrıca Suudi araştırmacı ve tarihçilerden Süheyla Zeynelabidin ise Hz. Ayşe`nin Peygamberimiz ile evlendiğinde yaşının 19 olduğunu araştırmaları sonucu ulaşmıştır.

       Ayrıca "Araplarda kız çocuklarının yaşı hayızdan (Ergenlik çağından) itibaren sayılırdı. Hz Aişe’nin evlilik yaşı ile ilgili 6,8,10 gibi ifadelerin sebebi bu yaş hesaplama yönteminden dolayıdır. ( H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar, s. 82)

      Burada akla, “Madem öyle; bugüne kadar bu mesele niye bu şekilde gündeme gelmedi?” şeklinde bir soru gelmektedir. Yakın zamana kadar bu hususta olumsuz hiçbir beyan serdedilmemiş; ne Ebû Cehil gibi her fırsatı aleyhte değerlendiren muannit bir firavundan ne de Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl gibi olmadık yerden fitne ve iftira üreten nifakın adresi olmuş birisinden bu evliliğe herhangi bir itiraz söz konusu olmamış, olamamıştır. Çünkü ortada itiraz edilecek herhangi bir durum yoktur. Kısaca; Hz. Resul’ün Âişe Vâlidemizle evliliklerinde bir anormal durum olsa idi, Zeyneb Vâlidemiz’le izdivacında fırtına koparmak isteyenlerle, Benî Mustalık Gazvesi dönüşünde ve hiç olmadık yerde Âişe Vâlidemiz’e iftira atanların, onlar açısından önem arz eden böyle bir meseleyi dillerine dolamamaları düşünülemezdi. Sonuç nasıl olursa olsun sadece başlı başına bu bilgi bile, Âişe Vâlidemiz’in evliliği konusunda olumsuz herhangi bir durumun olmadığını ispat için yeterli bir güce sahiptir.
      Yukarıda da belirttiğimiz gibi Hz Aişe annemizin başından geçen ilk nişanlılık olayı ile efendimiz ile olan nişanlılığının tarihi rivayetlerde aktarılma sırasında medyana gelen karışıklıklar Aişe annemizin efendimizle nişan ve evlilik yaşlarında karışıklığa da neden olmuştur.

 

                                        Batılıların dilinde Hz Muhammed

John William Draper, Hz. Muhammed(a) için “insanlığa en büyük etkide bulunan bir insan”, derken Edward Gibbon, “Bizde hayranlık uyandıran O’nun dininin yayılması değil istikrarıdır; Mekke ve Medine’de yer eden aynı saf ve mükemmel etkinin oniki asır sonra Hintli, Afrikalı ve Türklerin Kur’ani devrimlerinden sonra aynen muhafaza edilmesidir”şeklinde yazıyordu. Goethe ise “Çok kısa bir süre önce İslâm Peygamberi’nin hayatını büyük bir ilgi ile okuyup tahsil ettikten sonra gördüm ki; o asla bir sahte peygamber değildir” diyordu. D. G. Hogart ise görüşlerini şöyle dile getiriyor: “O’nun bütün davranışları, günlük hayatı, bugün milyonların şuurlu bir hâfızayla gözettiği bir kanun ortaya koymuştur. İnsanlığın herhangi bir bölümünün mükemmel İnsan kabul ettiği başka hiç kimse, bu kadar yakından ve bu ölçüde ayrıntıyla taklit edilmemiştir. Hıristiyanlığın kurucusunun davranışları, takipçilerinin günlük hayatını yönlendirmemiştir. Ayrıca, başka herhangi bir dinin kurucusu, geride Müslüman Resûl ölçüsünde bir güven ve itimat bırakmamıştır.” Edward Gibbon’a göre, Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu yeni inanç, belirsizliğin şüpheciliğinden arınmış ve Kur’an da Allah’ın birliğine muhteşem bir tanıktır. Lamartin ise “Düşünür, hatip, havari, kanun koyucu , asker, düşüncelerin fatihi, rasyonel akidelerin düzelticisi, şekil ve suret olmaksızın tapınma; hepsi manevi tek bir hükümdarlık olan yirmi dünyevi hükümdarlığın kurucusu, işte Muhammed. İnsanın yüceliğinin ölçümü mümkün olsa, ondan daha büyük bir insan var mıdır sorarız” (Alphonse Marie Louis de Lamartine  , Historie de la Turguie, Paris, 1854) diyordu. George Bernard Shaw ise 1930′larda şöyle diyor: “Tahminime göre Muhammed’in inancı bugün Avrupa’da kabul edilmeye başlandığı gibi, gelecekte de kabul görecektir. Ortaçağ kilisesi, ya cahilliklerinden ya bağnazlıklarından Muhammediliği kara renklere boyayarak anlattılar. Onlar Muhammed’den ve dininden nefret edecek şekilde eğitildiler. Onlara göre İsa karşıtıydı. Ben, o harikulade insanı inceledim. Değil İsa düşmanı olmak, ona insanlığın kurtarıcısı demek gerekir. Günümüz dünyası onun gibi birisinin mutlak hakimiyeti altına girse, sorunları, çok ihtiyaç duyulan barış ve mutluluk getirecek şekilde onun çözeceğine inanıyorum. Avrupa, Muhammedin akidesinin aşkına girmeye başlamıştır. Gelecek yüzyılda, Avrupa sorunlarının çözümünü bu inanç içinde görmeye kadar gidebilir.” Otto Von Bismark: Huzurunda eğiliyorum :  Ey Muhammed! Sana çağdaş olamadığımdan dolayı çok müteessirim. Muallimi ve naşiri olduğun bu kitap senin değildir. O lahutidir… Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra da bir daha görmeyecektir. Ben huzurunda kemal-i hürmetle eğiliyorum.” ( Abdullah MURADOĞLU -Yeni Şafak :6 Mart 2006 )

                                        Batılı aydınların sözlerinin devamı

      Hz. Muhamammed’in  (sav)  hayatından dünyevî, şehevî, maddî şeylere önem vermediğinin örnekleri

 Hz Ayşe, "Muhammed’in ailesi, onun vefât ettiği ana kadar, iki gün arka arkaya arpa ekmeğiyle karnını doyurmadı." ( Buhârî, Eymân 22; Müslim, Zühd 22. Ayrıca bk. Buhârî, Et’ıme 23, 27; Nesâî, Dahâyâ 37; İbni Mâce, Et’ıme 48, 49)  İbni Abbâs: Resûlullahyemek yemeksizin peşpeşe bir kaç gün aç olarak gecelerdi. Ailesi de yiyecek akşam yemeği bulamazdı. Çoğu zaman ekmekleri arpa ekmeği idi. (  Tirmizî, Zühd 38. Ayrıca bk. İbni Mâce, Et’ıme 49.)   Ebû Hüreyre, önlerinde kızartılmış koyun bulunan bir topluluğa rastladı. Topluluk kendisini davet etti; fakat o yemek istemedi ve: Resûlullah, arpa ekmeğine bile doymadan dünyadan çıkıp gitti, dedi. (Buhârî, Et’ıme 23.) Nu’mân İbni Beşîr şöyle dedi: "Ben, Peygamberiniz’in karnını doyuracak âdi hurma bile bulamadığını gördüm. (Müslim, Zühd 34, 36. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 39; İbni Mâce, Zühd 10. ) Resûlullah bir gün evinden dışarı çıkmıştı. Baktı ki, Ebu Bekir ve Ömer oradalar. Onlara: “Bu saatte sizi evinizden dışarı çıkaran sebep nedir?” diye sordu. Onlar: Açlık, yâ Resûlallah, dediler!. Peygamberimiz:“Gücü ve kudretiyle canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizi evinizden çıkaran sebep beni de evimden çıkardı” buyurdu. ( Müslim, Eşribe 140 ) “Ey âdemoğlu! İhtiyacından fazla olan malını sadaka vermen senin için hayırlıdır. Eğer vermeyip elinde tutarsan, senin için kötüdür. Yeterli miktarda mala sahip olmaktan dolayı Allah katında sorumlu tutulmazsın. Harcamaya, bakmakla yükümlü olduklarından başla."  ( Tirmizî, Zekât 32. Ayrıca bk. Müslim, Zekât 97. )  Bir gün, Resûlullah’in ashâbı onun yanında dünyadan bahsettiler. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:“Siz işitmiyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Sade yaşamak imandandır; sâde hayat sürmek imandandır."  ( Ebû Dâvûd, Tereccül 2. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 4.)   Rasulullah lüks ve konfor içinde yaşamamıştır. İsraflı bir hayatı hiç olmamıştır. Çünkü ' israfçılar ve savurganlık yapanlar şeytanın kardeşleridir.' ( İsra, 27 ). (Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 174) 

 Hz. Ebu Said-i Hudri buyurdu ki: “Resulullah Efendimiz, hayvana ot verir, deveyi bağlar, evini süpürür, koyunun sütünü sağar, ayakkabısının söküğünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yer, hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan bir şeyler alıp torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selam verirdi. ( Buhari, İsti’zan, 15; Ahmet, Müsned, VI/256; Buhari, Edep, 40; Tirmizi, Kıyamet, 46; Müsned, 6/121, 256; Beyhaki, D. Nübüvve, I/ 328; Hakim, Müstedrek, 4/110) Hatta sadece kendi ev işlerini yapmaz, mesela yolculuğa çıktığında komşusunun keçilerinin sağılmasına da yardım ederdi ( İ. Sad, Tabakat, VIII/244) Bunlarla musafaha etmek için, mübarek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı birbirine eşit tutardı. Her kim olursa olsun, çağırılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama yemek bırakmazdı. (Kimya-i Saadet)

Hazreti Ömer, Hz. Peygamber’in odasını, bir ziyaretinde şöyle anlatıyordu: Rasûl-i Ekrem’in sırtında bir ihramı vardı. Bir tarafta çıplak bir sedir, üzerinde deriden bir yatak, bir köşede bir avuç yulaf, bir post, boş bir su tulumu gördüm. Bu görünüş karşısında ağladım. Rasûl-i Ekrem sebebini sordu: “Üzerinde yattığınız yatak, vücudunuz üzerinde iz bırakmış. Bütün malınız bu oda içinde. Kayserler ve Kisralar, dünyanın bütün zevkini sürdükleri halde, siz, Allah’ın Peygamberi, böyle bir hayat geçiriyorsunuz!” diye cevap verdim. O zaman, Rasûl-i Ekrem: “Ey Hattâboğlu! İstemez misin ki, bu dünya onların olsun, ahiret nimeti de bizim olsun!” buyurmuştu. (İbn-i Mace, Terğib, 5/161; M.Yusuf Kandehlevi, Hayatü's Sahabe, II/412 )

Hicretin dokuzuncu yılı elde edilen ganimetler sayesinde, Medine’de ashabın durumu düzelmiş, umumî refah artmıştı. Fakat Peygamberimizin evi, eski halini muhafaza ediyordu. Bütün evinin mefruşatı: Bir yatak, bir hasır, bir toprak su ibriği gibi basit eşyadan ibaretti. Yatağı: Bir örtü, deriden bir şilte veya iki katlı bir kumaş parçasıydı. Hz. Peygamber, birçok gecelerini yemeksiz geçirirdi. Günlerce bacası tütmez, aylarca evinde ışık yanmadığı olurdu. Bütün ailesi, yalnız hurma ve su ile geçinirdi: Hazreti Aişe diyor ki: “Peygamberimizin vefatı zamanı, evimizde yiyecek olarak, bir miktar yulaftan başka bir şey yoktu.” (Müsnedi İbni Hanbel. - Asrı Seâdet C. 2, S. 919) Hz. Peygamber: “Bu dünyada, bir misafire bu kadar eşya kâfidir” derdi. (ibn-i Mâce, Asr-ı Seâdet, C. 2, S. 919)

Hz. Peygamber merkebe biner, yün elbise giyer, sağmak için koyunun altına girer ve misafirlerine bizzat hizmet ederdi. (Bidaye, VI/41 ; Beyhaki, Ebu Musa’dan) Hz. Peygamber toprak üzerinde oturur ve yemek yerdi. Koyunları sağar, bir köle onu arpa ekmeği yemeye davet etse, bu daveti kabul ederdi. (Heysemi, IX/110 ; Taberani, İbn Abbas’dan)  Allah'ın Rasûlü arpa ekmeğine ve kokmuş yağla yapılan yemeğe çağrılıyor ve ona gidiyordu.( Heysemi, IX/20 ;Taberani, İbn Abbas’dan) Hz. Peygamber'in bir yahudi yanında rehin olarak bir zırhı vardı. Vefat edinceye kadar da onu kurtaramadı. (Tirmizi, Şemail, s. 23; Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 3/111-112 )

Bir kişi Resûlullaha geldiğinde titremeye başladı. Bunu gören Hz. Peygamber: "Kendini zorlama! Ben bir kral, bir diktatör değilim. Ben Kureyş'ten, kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum" dedi. ( M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's-Sahabe, III/153, Taberani, Hâkim)  Resûlullah ile beraber mescide çıktık. Peygamber'in ayakkabısının bağı çözüldü. Ben eğilerek bağlamak istedim. Hz. Peygamber ayağını çekerek: "Bu kendisine hizmet ettirmektir. Hâlbuki ben kendime hizmet ettirmekten hoşlanmam" dedi. (Hayâtü's-Sahâbe,  c. 3, s. 113)

Hz. Abbas: "Ben Hz. Peygamber'in daha ne kadar aramızda kalacağını bilmiyordum. Bunun için kendisine: "Sana, seni gölgelendiren bir çardak yapsak!" teklifini yaptım. Hz. Peygamber: "Ben sizin aranızda olacağım. Sahabeler benim topuklarıma basacak. Bazen abama takılıp onu sırtımdan düşürecekler. Ta ki Allah beni aralarından alıp götürünceye kadar" dedi. ( Heysemi, IX/21 ; Bezzar, İbn Abbas’dan, o da babasından) Allah’ın Rasûlü ashâbından bir grubun içerisinde yürüyordu. Birara onun haberi olmaksızın bir elbiseyi ona şemsiye yaptılar. O, elbisenin gölgesini gördüğünde başını kaldırdı ve “Durun bakalım” diyerek elbiseyi alıp yere koydu ve “Ben sizin gibi bir beşerim” dedi. (Heysemi, IX/21 ;Taberani, Abdullah b. Cübeyr el-Huzai’den)

Hz. Âişe: "Aile efradının hizmetine koşuyordu. Namaz vakti geldiğinde de çıkıyor, namazı kıldırıyordu" dedi. (İmam Ahmedi Buhari ;Esved’den); İbn Sa’d, I/91.) Bir kişi Âişe'ye: "Hz. Peygamber evde herhangi bir iş yapar mıydı?" diye sordu. Âişe:"Evet, yapardı. Kendi pabucunu, elbisesini dikerdi. Herhangi birimizin evimizde yaptığımız gibi o da bir şeyler yapardı" dedi. (Bidaye, VI/44 ; Beyhaki, Urve’den). Tirmizi de Şemail’de rivayet etmiştir. Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 3/113-114)

Pazarda satıcı Hz. Peygamber'in elini öpmek için fırladı. Fakat Hz. Peygamber elini çekerek: "Hayır, olmaz. Bunu acemler kendi krallarına yaparlar. Ben kral değilim. Ben de sizin gibiyim" dedi. (Heysemi, V/121 ;Ebu Hureyre’den, Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 3/114-115)

Resûlullah abdest suyunu hiç kimsenin hizmetine bırakmazdı. Kendi sadakasını da kendi eliyle getirip verirdi. ( Cem’ul-Fevaid, II/180 ; Peygamberimiz'in üstün ahlakı, İbrahim Sarı, s. 32) Peygamber, hastalığımda beni ziyarete geldi. Ne bir katıra binmişti, ne de başka bir bineğe. (Sıfatu’s-Safve, I/65 ; Buhari, Cabir’den) Hz. Peygamber, üzerinde dört dirhem bile etmeyen bir kadife bulunan bir semer üstünde hac yolculuğuna çıktı: Hacdan sonra "Allah'ım, bunu, içinde gösteriş ve desinler kasdı bulunmayan bir hac kıl" diye dua etti. (Tirmizi, Şemail, s. 24 ;Enes’den )

Hz. Peygamber (s.a) palanlı merkebin sırtına bir çul atarak binerdi. Bununla beraber başkasını terkisine alırdı.  Hz. Peygamber (s.a) hastaları ziyaret eder, cenazelerin arkasında gider, kölelerin dâvetine icabet ederdi.Ayakkabısını bizzat tamir ederdi. Elbisesini yamardı. Eşlerine ev işlerinde yardım ederdi.( Buhari,Tirmizî, Hâkim, Müsned)

Peygamberimiz davet ettiği muhtaçlara önceden hazırladığı yardımı sırayla dağıtmış, alanlar da sevinçle dağılıp gitmişlerdi ki, tam o sırada bir başka yoksul uzaklardan koşarak gelip kendisine verilecek bir şey kalmadığını anlayınca çok üzülmüştü. Peygamberimiz, bu yoksula, “Üzülme, sana da bir çare bulabiliriz.” diyerek bulduğu çareyi şöyle anlattı: "Buradan doğruca Medine çarşısına git, ihtiyaçlarını satan dükkânlara gir, tüm ihtiyaçlarını al, sonra da, “Mal benim, borç Resulullah’ındır!” diyerek git, çocuklarını ve aileni sevindir, sen de üzülme" buyurdu. (http://www.zaman.com.tr/ahmet-sahin/kutlu-dogumda-konusulan-kutlu-olaylar_2081494.html )

Aişe validemiz ‘Allah benim canımı sana feda etsin! Yaslanarak ye! Çünkü yaslanarak yersen senin için daha kolay olur’ deyince, bu ısrarına bir karşılık olarak Hz. Peygamber, alnı yere değercesine mübarek başını eğdi ve sonra şöyle dedi; Hayır, ben kölenin yediği gibi yer ve kölenin oturduğu gibi otururum. (Ebu'ş-Şeyh el-isbehani, Hz. Muhammed (asv) ’in Edeb ve Ahlakı, s.64; Ed: Prof. Dr. İ. Lütfi Çakan, Hz. Peygamber ve Aile Hayatı, s.275; M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's-Sahabe, III/153)

 Peygamberimiz : “Çok malla zengin olunmaz; gerçek zenginlik gönül ve kalp zenginliğidir” (Buhari, Rikak, 15; Müslim, Zekât, 120; Tirmizi, Zühd, 40) buyurmuştur.

Rasûlullah (s.a.s.) bütün hayatında rızık nâmına daima yetecek en az kadar ile yetinmiş, fazlasına asla iltifat buyurmamıştır. Birgeceelinde iki altın bulunduğu için uyuyamaması ve Hz. Bilâl’ı uyandırarak altınları onun vâsıtasıyla fakirlere göndermesi, bunun en bâriz delillerindendir. Âl-i Muhammed’in yaşayış tarzları da öyle olmuştur. (Müslim, hadis no: 1055; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/478)

“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” (Kütüb-i Sitte, 7/242; Beyhakî Şuabu’l İman; Ebû Dâvud, Edeb 125)

“Âdemoğlu, ‘malım, malım’ diyor. Ey Âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var?!” (Riyâzu’s-Sâlihin, M. Emre Terc. s. 354)

Dünyaya düşkün ve maddeye tutkun olmamaları için çevresindekileri uyarmıştır. (Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 38)  Ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar; bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de doğru bulunmamıştır (Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3, Buhârî, Savm 56, Nikâh 1, Nesâî, Nikâh 4)

 “Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım” (Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10) , “Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” (İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588)

   Bir defasında asasına dayanarak Sahabîlerin yanına geldi. Resulullahın geldiğini gören Sahabîler hemen ayağa kalktılar. Bu hareketlerini tasvip etmeyen Peygamber Efendimiz onları ikaz etti: “Acemlerin (diğer milletlerin) birbirlerini ta’zim ederek ayağa kalktıkları gibi, siz de benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun yediği gibi yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” buyurmuş ve "Hiç kimse için kalkılmaz. Ancak, Allah için ayakta durulur." diye eklemiştir. (  M. Yusuf Kandehlevi. Hayatü's Sahabe, III/68; Kadı İyaz. Şifa-ı Şerif, s.129)

  Efendimiz bir gün kızı Fatma (r.anha)'ya giderek evinde yiyecek bir şeyler olup olmadığını sorar: "Kızım! Sende yiyecek bir şey yok mudur? Ben çok açım. Vallahi kızım, üç gündür baban bir şey yememiştir."der. Bu sırada da devlet başkanıdır. (M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's Sahabe, I/383 ve IV/482 ) Oturarak namaz kıldığını gören Ebu Hureyre sorar:"Ey Allah'ın Elçisi! Hasta mısın?"Cevap verir: "Hayır, açım!" ( M. F. Gülen, Sonsuz Nur, II/234) Hz Aişe efendimizle ilgili bir anısını anlatırken şu cümleyi kurar: "Lambaya koyacak yağımız olsaydı, biz onu katık yapar, yerdik." ( Ebu Abdullah Muhammed (asv)  bin İsmail Buhari. Sahih.Nafakat. s.7)

  Peygamber Efendimiz bir günde iki öğün sıcak yemek yememiştir. Bazen aylarca evinde sıcak yemek bulunmazdı. Sirke ile kuru ekmek yer ve “Ne güzel nimet” buyururdu. Hasır üzerinde yatar, uyandığı zaman vücudunda hasırın izleri belli olurdu. Müslümanlar uyurken gece yarısı kalkıp namaz kılmak kendisine farzdı. Kendisine iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutmasına izin verilmiştir. “insanlara hizmet eden insanların efendisidir” buyurup, halka gerektiğinde eliyle su dağıtan (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463)

  Efendimiz dünya değil ahirete odaklı idi: Resulullah (sav) kurbanda kestiği hayvanın etinin büyük bölümünü fakirlere dağıtırdı. Bir defasında Hz. Peygamber(s.a.v.) Hz. Aişe’ye sorar: “Aişe! Kurban etini dağıttınız mı?” Hz. Aişe “Dağıttık ya Resûlallah” diye cevap verir. “Ne kadarını dağıttınız?” sorusuna “Hepsini dağıttık, bize bu buttan başka hiçbir şey kalmadı” cevabını alınca gülümseyerek “Desene Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı” diye karşılık verir, (Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 35)

  Peygamberimiz; Dost- düşman tüm insanlara, hayvan, bitki, çocuklara ,… karşı merhametli, müsamahakar, şefkatli idi .

 

             

 

                                                                PEYGAMBERİMİZİN 
                                İNSAN, HAYVAN, BİTKİLERE MERHAMET- ŞEFKATİNE ÖRNEKLER

   Peygamberliğinin onuncu yılında müşrik ve kâfirlerin aşırı baskılarına maruz kalan Peygamberimiz (s.a.s.), davetini taşımak ve onlardan kendisine arka çıkmalarını sağlamak için Taif'e gitti. Orada on gün kaldı ve ev ev dolaşarak onlara doğruları anlattı. Sonuçta onlar Hz. Muhammed'le alay ettiler ve onu kovdular ve o çıkıp giderken onu ve arkadaşı Zeyd'i ayaklarından kan akıncaya kadar taşladılar. O (s.a.s.), Taiflilerin elinden kendini bir bağa zor atmış ve orada şöyle dua etmişti: "Allah'ım! Güçsüz ve zayıflığımı, hor ve hakir görülüşümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zayıf ve güçsüzlerin Rabbi Sensin, benim Rabbim de! Şimdi beni kime bırakıyorsun. Beni, senden uzak olan düşmanlara mı bırakıyorsun? Eğer bana kızmamışsan, hiç önemli değil, çektiklerim bana hiç dokunmaz. Ben Sana, Senin nuruna sığınırım. Bana gazap etmenden korkarım. Senin af ve merhametin benim için çok geniştir. Her şey Senin rızan içindir. Bütün güç kuvvet Senin elindedir." ( İbn Hişam, II/ 68, Köksal, 5:66-71) Ayrıca onlar için dua etmiş " Rabbim, halkımı bağışla, onlar ne yaptıklarının bilmiyorlar.” (Buhârî, İstitâbe 4, Enbiyâ 54; Müslim, Cihâd 105; İbn Mâce, Fiten 23) ve İşte o sırada kendisine gelen ve eğer istersen bu toplumu helâk edelim diyen meleğe Hz. Peygamber şöyle karşılık vermiştir: "Hayır, hayır. Ben onların helâk edilmelerini istemiyorum. Aksine Allah'ın onların soyundan, yalnız Allah'a ibadet edecek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kuşaklar çıkarmasını diliyorum!" (Buhârî, Bed‘u’l-Halk 7, Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/78-79, Asım Köksal, 5/76) demiştir.

  Uhud savaşında biricikamcası ve sütkardeşi Hz. Hamza şehit edilmiş ve vücudu paramparça ve lime lime edilmiştir.(İbn Hişâm, es-Sîratü'n-nebeviyye 4/44-45) Yine orada, halasının oğlu Abdullah b. Cahş kütükte doğranan et gibi doğranmıştır. ( İbn Hişâm, es-Sîratü'n-nebeviyye 4/47) Bu arada kendi mübarek başı yarılmış, dişleri kırılmış, vücudu kan revan içinde kalmıştır. ( Buhârî, megâzî 24; Müslim, cihad 101-104) Ashaptan da  70 şehit vardır. "Müşriklere beddua etseniz!" diyenlere; "Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Ya Rab! Kavmime hidâyet nasip et, çünkü onlar bilmiyorlar" diye dua etmiştir. (Buhari, Enbiya, 37, Müslim, cihad 104-105; Kurtubî, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kur'ân, 4/199-200 ) Başka bir seferinde " Ben rahmet olarak gönderildim, lânet isteyici olarak değil "  buyurmuştur ( Müslim, birr 87 ) Yine " Ben tevbe ve rahmet peygamberiyim." (Kadı Iyâz, eş-Şifa, 1/17 ) diyen de kendisidir.

   Bir gün Taif'i kuşatılır. Kuşatma uzayınca Taif'te açlıktan ölümler başlar. Düşman teslim olmak üzere olmasına rağmen, kuşatmayı kaldırır. Halkının açlıktan ölümü sayesinde bir şehri teslim almaya gönlü razı değildir. O Taif ki, yıllar önce O'nu (asm) taş ve tükürük yağmuruna tutarak, kendi anlatımıyla "hayatının en acı gününü" yaşatmış bir şehirdir. (Afzalur Rahman, Siret Ansiklopedisi, III/245) 

   Tufeyl b. Amr, Rasûlullâh (s.a.s.)'a gelerek, isyan edip İslâm’a girmeyi reddeden kendi kabilesine beddua etmesini isterken o, ellerini kaldırıp “Allâh’ım, Devs kabilesine hidayet ver, onları imana getir.” diye dua etmiştir (Buhârî, Cihâd, 99, 3/1073)

   Esved oğlu Habir, kızı Hz. Zeyneb (r.anha)'in katilidir. Zeynep, Mekke'den Medine'ye, babasının yanına hicret etmeye çalışırken yolu, içlerinde Habir'in de bulunduğu bir grup Mekke'li putperest tarafından çevrilir ve Habir elindeki mızrakla Hz. Zeyneb (r.anha)'i devesinden düşürür. Hamile olan Zeynep (r.anha) düşük yapar ve bir süre sonra da bu nedenle ölür. Mekke fethedilince, kendisinden Hz. Zeyneb (r.anha)'in intikamının alınacağı korkusuyla saklanan ve İran'a kaçma hazırlıkları yapan Habir'e haber gönderir. Can güvenliği verir. Huzuruna gelince de bağlılık sözünü kabul eder ve bağışlar. (Fazlur Rahman, Siret Ansiklopedisi, I/53 )

   Uhud, İslam'ın ikinci büyük meydan sınavıdır. Taktik açıdan bir yenilgiyle sonuçlanan Uhud, başta Hz. Muhammed (asv) olmak üzere bütün Müslümanların çok acı çektikleri bir yerdir. Bu acılardan Hz. Muhammed (asv)'in payına, sevgili arkadaşlarından onlarcasının şehid edilişini ve ordusunun dağılışını görmek gibi en büyüklerinin yanında, üzerine yetmiş sefer kılıç savrulması, dişlerinin kırılması, yanağının yarılması ve diş etine demir parçalarının saplanması gibi göreceli olarak daha küçükleri de düşer. Büyük, küçük bu acıların hepsinin birden yaşandığı en sıcak dakikalarda, sığındığı dağın yamacında ellerini kaldırır ve bütün bunlara neden olan Mekke'li putperestler hakkında dua eder:"Allah’ım, benim halkımı bağışla. Çünkü onlar gerçeği göremiyorlar.  Eğer görselerdi böyle yapmazlardı."  (Ataullah b.Fazlullah, Ravzatü'l-Ahbab, s.174; Onk. Dr. Haluk Nurbaki, Fahr-i Kainat Efendimiz, s.93)

  Bir arkadaşı yemesi için bir keler (çölde yaşayan bir canlı) hediye eder. Fakat o alışkın olmadığı için keler yememektedir. Bunu bilen Hz. Ayşe (r.anha), keleri o sırada kapıda yiyecek isteyen bir fakire vermek için O'nun (asm) iznini ister. O ise izin vermez:"Kendi yemediğinizden fakirlere veremezsiniz."  ( Prof. Dr. i. Lütfi Çakan, Hazreti Peygamber ve Aile Hayatı, s.82 )

  Cebinde on gümüş vardır. Medine çarşısından bir gömlek satın alır, dört gümüş verir. Kapıda bir fakir yeni aldığı gömleği ister, verir. Dönüp dört gümüşe ikinci bir gömlek alır. İki gümüşü kalmıştır. Az sonra yolda ağlayan küçük bir kız çocuğu görür. Yanına yaklaşır nedenini sorar. Küçük kız bir hizmetçidir. "Ev sahibim bana un almam için iki gümüş vermişti, kaybettim." Cebindeki son iki gümüşü de ona verir: "Ağlama, unu bunlarla alabilirsin." der.  Hizmetçi kız yine de huzursuzdur.  Bu seferde "Eve geç kaldığım için beni dövmelerinden korkuyorum." Hz. Muhammed (asv) küçük kızın elinden tutar, önce unu alırlar. Sonra da küçük kızın hizmet ettiği eve giderler. Ev sahipleri akşam saatinde kapılarına gelen bu sürprizden şaşkın ve sevinçlidirler. O, küçük hizmetçiyi göstererek:"Geç kaldığı için cezalandırılmaktan korkuyordu. Sakın onu dövmeyin." der. Şaşkınlığını hala atamamış ev sahibi, cevap verir: "Ey Allah'ın Elçisi! Sizin evimizi onurlandırmanıza neden olduğu için siz şahid olun ben onu azad ediyorum, artık hürdür." Hz. Muhammed (asv) bunun üzerine ellerini açarak Allah'a hamd eder: "Allah'ım şu on gümüş ne kadar bereketli imiş. Onunla bana ve bir yoksula birer gömlek giydirdin. Bir kız çocuğunu sevindirdin ve hürriyetini kazanmasını sağladın." (Taberani, Kebir, XII/441 İbrahim ; Refik, Güllerin Efendisi, s. 119)

    Hz. Es’ad bin Zürâre, hastalığı ile pençeleşirken, evini ve çocuklarını düşünüyordu. Sürekli yanında yer alan ve her şeyini paylaşan hanımı Umeyra binti Suheyl bin Sa’lebe, yine hep yanındaydı. Sevgili kızları Kebşe, Habîbe ve Fürey’a da öyle. ( İbn Hacer Askalânî, el-İsâbe Ma’rifeti’s-Sahâbe, c. 4, s. 2464, 2593, 2617; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe Ma’rifeti’s-Sahâbe, c. 5, s. 60, 210, 240; Zehebî, Tecrîd-u Esmâi’s-Sahâbe, c. 2, s. 257, 293, 299) Bunların hali ne olacak diye düşünürken, yine Rasûlullah Aleyhisselâm ziyaretine geldi. Çok ağır hasta olmasına rağmen, kalkmak istedi. Rasûlullah müdahale edince, tekrar yattı. Bir yandan acıyla kıvranırken, diğer yandan da derdini dile getirdi… Ailem, ailem Rasûlallah! Ailem için çok endişeliyim! “Hiç merak etme ey Es’ad, onlar bana emanettir!” Evet, Rasûlallah ailem ve kızlarım sana emanet! “Size gönderdiğim emanetim Mus’ab bin Umeyr’e sahip çıktınız. Ben de senin emanetlerine sahibim!” ( İ. H. Ünal, Diyanet İslâm Ansiklopedisi, “Es’ad bin Zürâre” mad, c. 11, s. 352 ) Efendimiz, " Senin kızların benim kızlarımdır" ( İbni Sad, Tabakat, III/610) der, Üç kıza sahip çıkari, kendi kızlarından ayırmaz, güzelce yetiştirip yuva kurmalarını sağlar. 

     Bir gün , Medine sokaklarından bir cenaze geçiyordu.Peygamberimiz bunu görünce ayağa kalktı.Yanındakiler cenazenin bir Yahudiye ait olduğunu söylediler. Bunun üzerine Peygamberimiz ‘O insan değil mi?’ diyerek arkadaşlarının uyarır. ( Müslim, Cenaiz, 50,78/1596)

   Medine'de kıtlık yaşanmaktadır. Aç bir Müslüman bir bahçeye girerek ağaçlardan hurma toplar ve yer. Fakat bahçe sahibi tarafından yakalanır. Dövülür ve yediği hurmalara karşılık olarak elbiselerine el konulur. Sonra da fakir hırsız, yanında kendini döven ve soyan bahçe sahibi olduğu halde Hz. Muhammed (asv)'in yanına gelir. Fakir hırsız gördüğü davranıştan ötürü bahçe sahibini şikâyet eder. Hz. Muhammed (asv) her ikisini de dikkatle dinledikten sonra bahçe sahibine döner: "O cahildi, sen ona öğretmeliydin; o açtı, sen onu doyurmalıydın."Bahçe sahibi önce fakir hırsızın elbiselerini iade eder, sonra da ona attığı dayağa bedel olarak kendi ambarından yüz seksen kilo buğday verir. (Fazlur Rahman, Siret Ansiklopedisi, I/44 ) 

   Peygamberliği döneminde çok sıkıntı çekmiş, üzerine pislik atılmış, öldürülmek istenmiş, geçeceği yollara dikenler atılmış, ilk Müslümanlar da sayısız işkencelere tabi tutulmuş, aç susuz bırakılmış ve hatta öldürülmüşlerdi. Ama Yüce Resul bunların hepsine tahammül göstermiş ve sabretmiştir. Taif seferi dönüşünde taşlanmış, her tarafı kan revan içinde kalmış, Uhud Savaşında mübarek yüzünden yaralanmış ve dişi kırılmıştı. Ama o yinede hepsine tahammül göstermiş ve bunları yapanlar hakkında bedduada bulunmamış, Mekke fethedildiği zaman "Bugün merhamet günüdür..." demiş ve hepsini affetmiştir (Vâkıdî, Megazî, 2/822) Kendini zehirlemek isteyen Yahudi kadını af etmiştir. (Buhârî, Tıbb, 55; Müslim, Selâm, 43, Kastalanî, Mevahibû'l-Ledünniye, 1:181 )

  Mekke'nin tahıl ihtiyacının bütününü karşılayan Hamame isimli bir kabile reisi Müslüman olur. Ve Mekke'ye tahıl satışını durdurur. Aniden açlık tehlikesiyle yüz yüze kalan Mekke'li putperestler önce Hamame'ye başvururlar. Fakat sonuç olumsuzdur. Bunun üzerine, son çare olarak Hz. Muhammed (asv)'e bir elçi heyeti gönderirler."Eğer senden de bir çare bulamazsak, hepimiz açlıktan kırılırız." derler.O, Mekkelilerin üç yıl boyunca kendiyle beraber bütün Müslümanlara bir tek buğday tanesi bile vermediklerini hatırına getirmez. Müslüman arkadaşlarıyla beraber kendisine sadece "Rabbim Allah'tır." dedikleri için, vatanlarında hayat hakkı tanımayıp, göç etmek zorunda bıraktıklarını düşünmez. Kendisini defalarca öldürmeye kastettiklerini dikkate almaz. Defalarca ordu düzüp Medine'ye yürüdüklerini unutur. Unutur ve Hamame'ye emreder, Mekke yeniden tahılına kavuşur.  (fazlur Rahman, Siret Ansiklopedisi, I/54) 

  Enes b. Malik şöyle anlatıyor: “ Allah’ın Resulüne on sene hizmet ettim. Bana hiçbir zaman öf bile dememiştir. Yanlış bir iş yapsam niçin yaptın demezler. Lüzumlu bir işi terk ettiğim zaman niçin terk ettin demezlerdi. Rasulullah (sav) insanların en güzel ahlaklısı idi” Hz. Enes, bir ihmalinden dolayı Peygamberimiz (sav)’in kendisini ikaz edişini şöyle anlatır: ” Resulullah (sav), bir gün beni bir iş için bir yere gönderdi. Ben ‘Vallahi gitmem’ dedim. Halbuki içimden Resulullahın beni gönderdiği yere gitmek geliyordu. Dışarı çıktım, çocukların yanına uğradım, onlar sokakta oynuyorlardı. Ben de aralarına karıştım, oynamaya başladım. Derken Resulullah (sav) geldi, arkamdan başımı tuttu. Yüzüne baktım, gülüyordu: ” Enescik, seni gönderdiğim yere gittin mi?’  diye sordu. “Evet, gidiyorum yâ Resulallah’ dedim” ( Ebu Davud, Edeb,1)

 Hz Peygamber dilini torunu Hasan’a doğru uzatırdı. Çocuk dilin kızıllığını görünce neşe dolardı ( Suyuti, Tarihi Hulefa, 189) , Çocuklarla en çok şakalaşan O idi ( İbnul esir, III/466) , Çocukların yanaklarını okşardı ( Müslim, Fedail, 80)  "Küçük çocuğu olan onun hatırı için çocuklaşsın." ( Tirmizi, Birr, 17), " Çocuklarınıza saygılı davranın, onlarla alay etmeyin, onlara hakaret etmeyin, aptal ve cahil gibi lakaplarla onları çağırmayın." (Hadis-i Terbiyetî, I/117; el-Kâfi, c.6, s.47) , "Beş şeyi ölene kadar terk etmeyeceğim; onlardan biri de çocuklara selâm vermektir. (Hadis-i Terbiyetî, I/120) 

  Mekke’nin Fethi esnasında, İslâm safına giren pek çok insan bulunuyordu. Hz. Muhammed’in amcasını öldürtüp ciğerlerini yiyen Ebû Süfyan’ın hanımı Hind de Kureyş kadınlarıyla birlikte yüzü örtülü olarak Peygamberimiz (sav)’in huzuruna geldi. Müslüman olarak affını diledi. Peygamberimiz (sav) onu tanımıştı. Fakat belli etmedi. Yaptıklarını hiç yüzüne vurmadan affetti. O Hind ki, Uhud Savaşında Kureyş kadınlarıyla birlikte def çalıp şarkı söyleyerek müşrikleri savaşa kızıştıranların başında geliyordu. Peygamberimiz (sav)’in sevgili amcası Hz. Hamza şehit düşünce, onu parça parça etmiş, kin ve ihtirasını yenemeyerek ciğerini çıkarıp dişlemişti. Bu hali gören Peygamberimiz (sav)’in içi parçalanmıştı. Fakat onun affı her zaman üstün geldi. En azılı can düşmanını bile, iman ettiği için affetti. Buhârî, Megâzî, 21; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 25/481-482 Hz. Hamza’nın katili Vahşi de Mekke’den kaçarak bir müddet kabileler arasında gizlendi. Fakat emin bir yer bulamıyordu. Sonunda birisi kendisine “Sen kendin için en güvenli yeri ancak onun yanında bulabilirsin; git, Resulullah (sav)’den af dile” dedi. Vahşi çekinerek ve sıkılarak Resulullah (sav)’in huzuruna girdi. Peygamberimiz (sav) Vahşi’yi görür görmez başını yere eğdi. Ona bakamıyordu. O anda amcasını hatırlamıştı. Hz. Hamza’nın al kanlar içinde bulunan başı gözünün önüne geldi. Mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Katil, karşısındaydı. Kısas yapabilirdi. Kimse de bir şey diyemezdi. Fakat o yine büyüklük göstererek Vahşi’yi affetti. ( Taberani; Mu’cemu’l-Kebir, Mehmet Paksu, Peygamberimizin Örnek Ahlakı, Heysemi, 7/100 )

  Ebû Cehil ve oğlu İkrime, Peygamberimiz (sav)’i her seferinde sıkıntıya sokan, ona eziyet vermek için elinden geleni yapan iki din düşmanıydı. Ebû Cehil, Peygamberimiz (sav) Kabe’de namaz kılarken üzerine deve işkembesi atan, arkasına geçip hücum ederek abasıyla boğmak isteyen, Peygamberimiz (sav)’i öldürmek için tuzaklar kuran, Müslümanlardan gelen bütün barış tekliflerini reddederek Bedir Savaşını körükleyen azılı bir düşmandı. Oğlu İkrime de babasıyla birlikte hareket ediyor, Peygamberimize düşmanlıkta önde gidiyordu. İslâm ordusu Mekke’ye girince İkrime korkusundan Yemen’e kaçtı. Fakat hanımı Müslüman olmuştu. Peygamberimiz (sav)’in büyüklüğünü tanıyor, bağışladığı insanları yakından görüyordu. Kölesini yanına alarak kocasının peşine düştü. Yemen’de buldu. Peygamberimiz (sav)’den kendisini affedeceği hususunda teminat aldığını söyledi. Geri döndü.Hz resul  Onu güler yüzle karşıladı. “Merhaba ey süvari muhacir” diyerek kucakladı ve iltifatta bulundu. İman eden İkrime, Peygamberimiz (sav)’e yaptıklarından dolayı mahcuptu. Fakat rahmet Peygamberi, Müslüman olan İkrime’ye şöyle dua etti: “Allah’ım, İkrime’nin bana yaptığı bütün kötülükleri, Senin nurunu söndürmek için attığı her adımı affet. Yüzüme karşı ve gıyabımda söylediği sözleri de affet.” ( Üsdü’l-Gàbe, 4-5; İsâbe, 2: 496-497 )

  “Elimizde bir ağaç fidanı varsa, kıyamet kopmaya başlasa bile eğer onu dikecek kadar zamanımız varsa mutlaka dikin.” ( Buhari, Edebu’l-müfred, Kahire 1379, s.168 ) , "Bir kimse ağaç diker de bunun meyvesinden, hayvan veya kuş yerse, yenen şey onun için bir sadaka olur.” ( Müslim, Müsakat, 7-10, 12; Buhari, Edeb, 27; Hars, 1) Ağaç yapraklarını dökmek için  sopa ile ağaca vurana: Ağaca vurmadan , sallayarak yapraklarını dök” diye nazikçe uyarmış ( İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 1417, VI/ 378) "Kim bu bitkiye basıp ezerse, melek ona lânet eder." (Ali el-Müttakî, Kenz, III, 905/9122) buyurmuştur.

  Hz. Peygamber hicretin sekizinci yılı Mekke Fethi’ne giderken bir vadide, yolun kenarında yeni doğmuş yavrularını emziren bir köpek gördü. Cuayl Bin Suraka adlı sahabeyi çağırıp " Köpeğin ve yavruların rahatsız edilmemesini sağlamak üzere ordu geçinceye kadar orada nöbet tutmasını emretti.” ( Vâkıdî, Kitâbu’l-Megâzî, 2/804; Şâmîi, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 7/51, Kahire 1989, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan; Örnek Kul Son Resul ) Peygamberimizin Müezza isminde bir kedisi vardı. Müezza bir gün sedirde oturan Hz. Muhammed'in giysisinin ucunda uyuya kalır. Hz. Muhammed, Müezza'yı uyandırmaktansa giysisinin ucunu usulca keserek kalkmayı tercih eder. (Annemarie Schimmel, Muhammed, s. 3; Gülnihal, Ferudun Özdemir; Benzer içerik için; Ebu Davud, Sünen, Taharet 38)

   Hayvanlar hedef olarak dikilmekten (Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 12), ateşle dağlanmaktan (Ebû Dâvûd, Cihâd, 58), susuz ve aç bırakılmaktan (Ebû Dâvûd, Cihâd, 47), ağır yük taşımaktan (Ebû Dâvûd, Cihâd, 47), dövülmekten (Ebû Dâvûd, Cihâd, 58), sövülmekten, lanet olunmaktan (Ebû Dâvûd, Cihâd, 55) onun merhamet dolu öğütleriyle kurtulmuştur.

  Peygamberimiz kız olan torunu Ümame’yi taşıyarak namaz kılardı. Secdeye vardığında onu yere bırakır, secdeden başını kaldırdığı zaman tekrar omzuna alırdı. Hz Muhammed (sav) çıkan ilk turfanda meyveleri eli ile keser ve çevresindeki çocuklara yedirirdi. ( Tirmizi, Daavat, 53 )

    Hz. Muhammed, Bir bayram sabahı camiden eve dönmektedir. Sokakta bayramlıklarını giyinmiş oynayan çocuklar görür. Fakat bir tanesinin durumu  dikkatini çeker.Kenarda oturmuş, kirli ve eski elbiseler içinde diğerlerini seyretmektedir. Hz. Muhammed (s.a.v) yanına yaklaşır…“Oğlum!” der, “sen niçin arkadaşlarına katılmıyorsun?” Çocuk hüzünlü, cevap verir…“Ey Allah’ın Elçisi! Ben yetimim…”Hz. Muhammed (s.a.v) için bu kadarı yeterlidir… Çocuğu elinden tutar, evine götürür.Orada yetim yıkanır, yeni elbiseler giydirilir,yedirilir, cebine para konur,sevindirilir…Sonra Hz. Muhammed (s.a.v) onun yüzünü avuçları içine alarak sorar,“Benim baban, Ayşe’nin annen, Hasan’la Hüseyin’in de kardeşlerin olmasını ister misin?”  ( M. Yusuf kandehlevi, Hayatüssahabe, I/128)  “Evet! Ey Allah’ın Elçisi evet!…Sevinç içinde ok gibi fırlayan çocuk,diğerlerinin arasına karışmıştır. Bu hızlı değişimi merak eden arkadaşları sorar:“Ne oldu sana böyle…” Yetim cevaplandırır: “Allah’ın Elçisi babam, Ayşe annem, Hasan’la Hüseyin’de kardeşlerim oldu…” ( İbn-i Sad, III/610, Vakidi, I/65, 94; İ. Hişam, Sire, I/127 )

   Sahabi Esad b. Zürare ağır hastadır. Geride bırakacağı üç kız evladını düşünmektedir. Peygamberimiz onu ziyaret eder. Bu esnada durumu efendimize arz eder Hz Esad: " Şimdi ben öleceğim, Can parçalarım çok küçükler ve yetim kalacaklar." Efendimiz cevap verir: " Senin kızların benim kızlarımdır ey Esad!" ( İbni Sad, T. Kübra, III/610) Efendimiz bir çok yetim gibi bunlara da sahip çıkar ve onları kendi öz çocuklarından ayırmadan yetiştirir. Sonrada hepsinin evlenip yuva kurmalarını sağlar.

  Yola çıkıldığında kafilede kadınlar varsa Peygamberimiz onların rahat etmesi için her türlü tedbiri alırdı.Bir sefer esnasında Enceşe adında Habeşistanlı güzel sesli bir köle, vezinli ve kafiyeli şiirleri makamla söylüyordu. Böylece develer daha hızlı yürüyordu. Develerin hızlı bir şekilde yürümesi üzerine kadınların rahatsız olduğunu fark eden Peygamber Efendimiz Enceşe’yi ikaz etti: ”Ey Enceşe, cam şişelerin hayvanlarını yavaş sür!” ( Buhârî, Edeb 90, 95, 111; Nesâî  Amelu'1-Yevm ve'1-Leyl, 525; Ahmed  b. Hanbel, Müsned, 3/186, 227, Müslim, “Fedâil”, 14; Sünen-i Dârimî, “İsti’zân”, 65 ) Kadınlar zayıf ve nazik oldukları için Peygamberimiz onları cama benzetmişti. Onların incinmesine, acı duymalarına gönlü razı olmuyordu.

“Medineli bir çocuk gelir, Resulullahın elinden tutar, istediği yere götürürdü.Resulullah, gitmem demezdi.” Gördüğü ve karşılaştığı her çocuğa selâm verir, halini hatırını sorardı.  ( İbn-i S'ad, VII/170, Tirmizi, İ.-Adab, 8) Binekli bulunduğu zaman çocukları atın terkisine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü. ( İbnü'l-Esir, Ü. Ğabe, IV/126) Çocuklarla arkadaşça konuşur, onların yanında çocuklaşır, anlayış seviyelerine göre sohbet eder, öğütler verir, şakalaşırdı. (Buhari, Edeb, 2003, Edebül-müfred, 1043) Çocuklarla o kadar içice olmuştu ki, bir defasında yarış yapan çocukları görmüştü de, onların neşesine katılmak için birlikte koşmuştu. Sokakta çocukları sıraya koyar, sonra karşılarına geçer, “ Hadi bana en  önce gelene hediye alacağım “ der, oyları yarıştırır, onlarla oynardı. ( Hanbel, I/214, Ahmed III/112)

  “Çoluk çocuğuna Peygamberimizden daha şefkatli bir kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim’in -Medine’nin- Avali semtinde oturan bir süt annesi vardı. Beraberinde ben de bulunduğum halde Resulullah sık sık oğlunu görmeye giderdi. Varınca, demircinin duman dolu evine girer, oğlunu kucaklar, koklar, öper ve bir süre sonra da dönerdi.” ( Müslim, Fezail, 63)  Peygamberimiz, kızı Fatıma’yı çok severdi. Bir sefere çıkacağı zaman en son ona uğrar, dönüşünde ise önce onun yanına giderdi. Hz. Fatıma babasını ziyarete geldiğinde ise, Peygamberimiz sevgili kızını karşılamak için ayağa kalkar, alnından öper ve yanına oturturdu. ( Tirmizi, Menakıb, 30, Davud, Edeb, 143-144; İ. Sad, Tabakat, I/136 ) Hazret-i Fatıma’nın iki oğlu vardı: Hasan ve Hüseyin. Peygamberimiz bu torunlarım çok severdi. Onları kucağına alır, omuzuna çıkarır, okşar, sırtında taşır, oyun oynar, isteklerini yerine getirirdi. ( Tirmizi, Menakıb, 30, Tirmizi, Tefsir, 33/17-18)
      Enes b. Malik'in kardeşi
Zeyd evinde bir kuş beslemektedir. Adını Umeyr koyar. Efendimiz Zeyd'e, Umeyr'in babası anlamına gelen Ebu Umeyr ismini koyar. Bir gün Ebu Umeyr'in beslediği küçük kuşu ölür, çok üzülür. Efendimiz yanına uğrayınca onu teselli eder. ( Buhari, Edeb, 112, 296; Hanbel, III/200,223,288 ) Üzüntüsünü gidermek için, 'Ey Ebu Umeyr, ne yapıyor senin Nuğayr?' diye defalarca, Zeyd yeniden gülmeye başlayana dek tekrar tekrar sorar. ( Tirmizi, Birr, 57)

    Hz. Enes de kendi gördüklerini şöyle dile getiriyor:”Peygamberimizi hutbe okurken gördüm, Hasan dizinin üstündeydi. Ne söyleyecekse halka söylüyor, sonra eğilip çocuğu öpüyor ve ‘Ben bunu seviyorum’ diyordu.” ( Buhari, Libas, 60, Büyu', 49 )

   Ebû Said anlatıyor: ”Peygamber Efendimiz secdede iken torunu Hasan geldi, sırtına çıktı. Peygamber Efendimiz de onun elinden tuttu ve ayağa kalktı. Tekrar rükûa varıncaya kadar onu sırtında tuttu. Rükûdan kalktıktan sonra bıraktı ve çocuk gitti.”

  Hz. Zübeyir anlatıyor: ”Bir gün gözümle gördüm. Peygamber Efendimiz secdede iken Hasan geldi, sırtına bindi. Çocuk kendiliğinden ininceye kadar Peygamber Efendimiz de onu indirmedi. ( Nesai, Tatbik, 82) Peygamber Efendimiz namazda iken bacaklarını açar, Hasan da bir taraftan girer, öbür taraftan çıkardı.” ( Yusuf Kandehveli, Hayatus-sahabe, 3/34 ) Torununu ayağını kendi ayağının üstüne kor, 'hadi çık' der, onlarla oynardı. ( Buhari, Edebul müfred, 270)

  Bir seferinde Hz. Hasan’ı omzuna almış, gidiyordu. Bir adam kendisini bu halde görünce, Hasan’a;”Ey çocuk, bindiğin binek ne güzeldir” dedi.Peygamberimiz de cevap verdi:”O da ne güzel binicidir.” ( Tirmizi, Menakıb, 30; Hakim, Müstedrek, III/186 ; İ. Mace, Edep, 3 ) Bir gün Hasan ve Hüseyin, deveye binmiş çocukları görünce, Keşke bizimde devemiz olsa  da binsek, derler. Hz. Resul, yere çömelir ve :Hadi sizin devenizde ben olayım, buyurur.

  “Resulullah bize sabah namazını kıldırmıştı. Namazda iki kısa sûre okudu. Namaz bitince Ebû Said el-Hudrî sordu: ”Yâ Resulallah bugün daha önce yapmadığınız bir şekilde namazı kısa kıldırdınız”. Peygamberimiz şöyle açıkladı: “Geride kadınlar safındaki çocuk sesini duymadın mı? Annesinin onunla ilgilenmesini temin edeyim dedim.” ( Buhari, Ezan, 65; Müslim, salât 192; Müsned, III/109 )

  Bir defasında Akra bin Habis, Peygamberimizi, Hz. Hasan’ı öperken gördü ve şöyle dedi: “Benim on çocuğum var. Şimdiye kadar hiçbirini öpmedim.” Bunun üzerine Peygamberimiz, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” buyurdu. (  Buhari, Tevhid 2 , Edep 18,27;  Müslim, Fedail 66, 164;İ. Sad, Tabakat,I/113; Tirmizi, Birr, 15 )

   Bir bedevî Rasûlullâh’a “Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz? Biz çocuklarımızı öpmeyiz.” deyince, Rasûlullâh (s.a.s.) “Allâh senin kalbinden merhameti çekip almışsa ben ne yapayım!” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil, 164)

  “Çocuklarınızı çok öpün. Çünkü her öpücük için size Cennette bir derece verilir ki, iki derece arasında beşyüz senelik mesafe vardır. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin defterinize sevap yazarlar.” ( Buhari , Müsned, Zeyd İbni Ali, 505, Hakim , Müstedrek, I/62, Ebu Davud, Edep, 66  )

    Hz. Âişe’den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber, “Cennette adı Ferah olan bir yer vardır. Oraya sadece çocukları sevindirenler girebilir.” diye bildirmiş (Suyûtî, Câmi‘u’s-Sağîr, 1/195; Ali b. Hüsameddin el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 3/170) ve "Çocuklarınıza değer verin/onlara ikram edin” buyurmuştur (İbn Mâce, Edeb, 3)

   “Adamın biri Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. Yanında da bir erkek çocuğu vardı. Adam ikide bir çocuğu kucağına alıyor ve seviyordu. Peygamber Efendimiz sordu: ”Bu çocuğa şefkat gösteriyor musun?”  “Evet, yâ Resulallah.” “Sen buna nasıl şefkat gösteriyorsan, Allah da senin şefkatinden daha çok şefkat eder.”
 

                                                    
 

  Enes bin Mâlik anlatıyor:”Peygamberimizin yanında bir adam oturuyordu. Bir ara adamın erkek çocuğu geldi. Adam çocuğu aldı dizlerine oturttu. Az sonra bir de kız çocuğu geldi. Onu da yanına oturttu.”Peygamber Efendimiz adama sordu: “Niçin ikisini bir tutmadın?” ( Heysemi, VII/156 )


   Süt annesini (
Halîme Hâtun)  her gördüğünde :” Anneciğim” diyerek ayağa kalkar, ona yer gösterir, ihtiyaçlarını giderirdi. ( İbn-i Sa’d, I, 113, 114)

Hayvanlara fazla yük yüklemeye, hayvan dövüştürmeye, binek üzerinde – hayvanın üzerinde -  iken sohbet edilmesine karşı çıkardı. ( el Azîm el Âbâdî, Ebu’t Tîb, Muhammedşemsü’l Hak, Avnu’lMa’bûd şerhi Süneni Ebû Dâvûd, 7/221, Hadis no:2532, Nesâî, Sayd,34, Dahâyâ, 42; Dârimî, Sünen II, 115;Beyhakî, Ahmed b. Ebi Bekr, esSünenü’l Kübrâ, Mektebetü Dârü’l Bâz, Mekke 1994/1414, thk. Muhammed Abdülkadir Ata, IX/ 279)

Hayvan dövüşünü de efendimiz yasaklamıştır. (Ebû Dâvûd, Cihad,51, 56; Tirmizî, Cihad, 30, 1708; Beyhakî, esSünenü’l Kübrâ, X/22; Nesai, Kurban, 41) Ayrıca hayvanların yüzüne  vurularak dövülmesi, canlı hayvanların hedef alınıp atış yapılması (Müslim, Sayd ve Zebâih, 12, 59; Buhârî, Zebâih, 25), yüzüne dövme (vesm) yapılması (Müslim, Libâs, 29, 106 ;Ebû Dâvûd, Cihad, 56; Tirmizî, Cihad,30) yasaklanmıştır.

Haksız yere bir kuş veya daha küçük bir hayvanı öldüren insana Allah onun hesabını mutlaka sorar “ diye ikazda bulunmuştur. ( Kütübu sitte VII/ 1951, Nesâî, Sayd 34, (7, 239), , Dahaya, 42 )

  Bir gün açlıktan karnı sırtına geçmiş bir deve gördü. Sahibini bulup ikaz etti: ”Hayvanlarınız hususunda Allah’ın sizi azaba çarptıracağından korkunuz.” (Sünen-i Ebu Davud, Cihad,44) Bir sefer esnasında Sahabîler bir kaya kuşu gördüler. Yanında iki de yavrusu bulunuyordu. Birisi gidip yavrularını aldı. Anne kuş gelip başlarının üstünde çırpınarak uçmaya başladı.Peygamberimiz bunu görünce, “Yavrularını alarak bu hayvanın canını kim acıttı? Yavrularını yerine koyun” buyurdu.  Sahabîler “Yâ Resulallah, hayvanlara iyilik etmekte bize bir mükâfat var mı?” diye sorduklarında, Peygamberimiz şöyle cevap verdi:”Canlı bir hayvan için size mükâfat vardır.” ( Mehmet Paksu; Peygamberimizin Örnek Ahlakı, Ebû Dâvûd, Libâs, 40, Menâsik, 23, Salat,122; Tirmizî, Libâs, 31; Buhari, Zebâih,13; Demîrî, Hayâtü’lHayevâni’l Kübrâ,II/496 ) Deveye fazla yük yükleyenleri uyarmış, susuz bir deveye susuzluğunu giderene dek elinde kovayı tutarak su vermiştir.

   Bir hizmetçi onu gelince , hizmetçinin elini tutarak yolda beraber gidilecek yere dek beraber yürürlerdi.Bir çiftçi ile tokalaşırken , eli nasırlı çiftçi Hz resul’den çekinir.Hz resul: "Bu eller öyle ellerdir ki onları hem Allah hem resulu sever"

  Bir gün Peygamber Efendimiz(sav) ile Hz. Ali Efendimiz hurma yiyorlarmış. Hz Ali efendimize şaka yapmak istemiş, önündeki yediği hurmaların çekirdeklerini efendimizin önüne koymuş sonrada efendimize şöyle demiş: “Ya Rasulallah ne kadar çok hurma yemişsiniz belli ki çok acıkmışsınız.”Peygamber Efendimiz de Hz. Ali Efendimiz’in önüne bakıp hiç hurma çekirdeği göremeyince şöyle der: “Ya Ali! Sen benden de çok acıkmışsın baksana hurmaları çekirdekleriyle birlikte yemişsin.” 

   Mahmut b. Rebi’ (r.a) de beş yaşındayken, Peygamberimiz (s.a.v)’in bir keresinde bir kovadan su alıp yüzüne püskürttüğünü ve bunu hiçbir zaman unutamadığını söylemiştir ( Buhârî, “İlim”, 18; Ayrıca başka tarikler için bk. Buhârî, “Vüdu”, 40, “Ezan”, 154, “Teheccüd”, 36, “Da’vet”, 31, “Rikâk”, 6; İbn Mâce, “Tahâret”, 136, “Mesâcid ve Cemaat”, 8; Ahmed b. Hanbel, V/427, 429)

  Bir gün yaşlı bir kadın Peygamberimize gelerek: “Yâ Resulallah! Cennete girmem için bana dua eder misiniz?” dedi.Peygamber Efendimiz:”Yaşlı kadınlar Cennete giremez” diye ona takıldı.Bunun üzerine kadın üzgün şekilde oradan ayrıldı.Peygamber Efendimiz, Sahabîlere:”Gidin ona söyleyin, ‘Sen Cennete yaşlı olarak giremezsin.’ Cenab-ı Hak, ‘Biz onları yepyeni bir yaratılışla yarattık da, eşlerine sevgi ile düşkün hep aynı yaşta genç kızlar yaptık’ ( Vakıa :36 ) buyurmuyor mu?” (Afzalur-rahman, Siret, I/83) Yine bir gün adamın biri Rasûlullah (s.a.v)’e gelerek binek hayvanı ister. Rasûl-i Ekrem (s.a.v): “Seni dişi devenin yavrusuna bindireceğim.” buyurur. Adam: “Ya Rasûlallah! Dişi devenin yavrusunu ne yapacağım?” diye şaşkınlığını ifade edince Efendimiz (s.a.v) “Develeri dişi develer doğurur değil mi?” buyurmuş ve onun şaşkınlığını bir anda tebessüme dönüştürerek gönlünü kazanmıştır.  (Buhari, Edebul-Müfred, 268; Akif Köten, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Şaka ve Bazı Şakacı Sahabiler, s. 21 )

 Peygamberimizin bir başka şakasını da Enes bin Mâlik’ten dinleyelim:”Çöl halkından Zahir adında bir adam vardı. Zahir Peygamberimize her gelişinde kendi yetiştirdiği ürünlerden hediyeler getirirdi. Şehirden çöle döneceği zaman da, Peygamber Efendimiz ihtiyacı olan şeylerle onun heybesini doldururdu. Gelen hediyelere bu şekilde karşılık verdikten sonra da şöyle buyururdu:”Zahir bizim çölümüz, biz de onun şehriyiz.” “Peygamberimiz Zahir’i çok severdi. Halbuki Zahir hiç de güzel değildi. Fizikî olarak son derece çirkin bir adamdı. “Bir gün pazarda çölden getirdiği malları satmaya çalıştığı bir sırada Peygamber Efendimiz gitti, sessizce yaklaştı, Zahir’i arkasından kucakladı ve elleriyle gözlerini kapadı.   “Zahir tutanın kim olduğunu göremiyordu. Tutan kimse bıraksın’ diye çabalamaya başladı. Bu arada göz ucuyla arkasından tutanın Efendimiz olduğunu anlayınca sırtını Peygamberimizin göğsüne iyice dayamaya başladı.”Zahir’in bu neşeli hareketinden hoşlanan Peygamber Efendimiz yüksek sesle:”Bu köleyi satıyorum, var mı alan?’ diye seslenmeye başladı. “Zahir boynu bükük, mahzun bir halde: “Yâ Resulallah, benim gibi değersiz bir köleye vallahi kuruş veren olmaz’ deyince Peygamber Efendimiz: “Hayır, yâ Zahir, sen Allah katında hiç de değersiz değilsin’ buyurdu.” ( El-Bidâye: 6/46, Tirmizi, Şemail)

  Âmir bin Rebia anlatıyor:”Peygamber Efendimiz ile birlikte camiye gidiyordum. Yolda Peygamberimizin ayakkabısının bağı çözüldü. Ben hemen eğilip bağlamak istedim. Fakat Peygamberimiz ayağını önümden çekti ve şöyle buyurdu: ”Bu hareketin, başkasına hizmet gördürmek demektir. Ben başkasına hizmet gördürmeyi sevmem.” ( M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's-Sahabe, III/154)

  Bir gün bir zat Peygamberimizin huzuruna gelince, peygamberlik heybetinden titremeye başladı. Bu Sahabîsinin halini gören Peygamberimiz, “Kendine gel, ben bir hükümdar değilim. Ben ancak Kureyş kabilesinden kurumuş tuzlu ekmek yiyen bir kadının oğluyum” buyurdu.

  Hz. Ömer (ra), sessizce, dinlenmekte olduğu odaya girer. Bir an çevresine göz gezdirir. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Resûlü'nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Bu manzara karşısında ağlamaya başlayan Hz. Ömer (ra)'in hıçkırıkları O'nu (asm) uyandırır. Kalkınca hasırın vücudunda iz yaptığını, kan oturduğunu gören Hz. Ömer (ra) ise omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Hz. Muhammed (asv)  hayretle sorar: “Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?”. “Ey Allah'ın Elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen ki Allah'ın Elçisisin... İzin versen de, biz de seni...”Maksat anlaşılmıştır, Allah'ın Elçisi (asm), gelecekteki halifesinin sözünü hüzünlü bir tebessüm, tatlı bir el işareti ile keser ve "Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı "(Ankebut, 29/64) ayetini okuduktan sonra ekler: “İstemez misin ey Ömer? Dünya onların olsun, ahiret te bizim!..”  (M.Yusuf Kandehlevi, Hayatü's Sahabe, II/412)

  Medine’de ağzı bozuk, şuna buna çatarak sövüp sayan, ağır ve kaba lâflar söyleyen bir kadın vardı. Bu kadın bir gün Peygamber Efendimizin yanından geçerken Resulullah bir seki üzerinde oturmuş haşlanmış et yiyordu.Kadın: “Şu adama bakın. Bir köle gibi yere oturmuş ve kölelerin yemek yiyişi gibi yemek yiyor” dedi.Peygamber Efendimiz: "Benden güzel köle mi olur! Çünkü ben de Allah'ın kölesiyim." dedi. Kadın: “Kendisi yiyor da bana vermiyor” dedi. Peygamber Efendimiz: “Gel, sen de ye” buyurdu. Kadın: “Kendi elinle bana vermezsen yemem” dedi.Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendi eliyle kadına verdiyse de kadın bu sefer:”Ağzına koyduğun lokmadan bana vermezsen yemem” diyerek diretti.Peygamber Efendimiz de lokmayı kadına uzattı. Kadın bu lokmayı yedikten sonra çok hayâlı ve utangaç oldu. Hiç kimseye kötü söz söylemedi. Medine’nin en namuslu ve iyi kadınlarından birisi oldu.

  Sahabîlerin anlattığına göre, hizmetliler arpa ekmeğine bile davet etseler, Peygamberimiz davetlerine icabet eder, yemeklerini yerdi. Çünkü onların hizmetli  olmaları basit görülmelerini, horlanmalarını gerektiren bir durum değildi.

  Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, Sahabîleri arasında sıkışık bir vaziyette bulunduğunu, oturduğu zamanlar gelip geçenlerin kendisini rahatsız ettiğini söyleyip, ayrı bir yerde oturmasını teklif ederek şöyle demişti:”Ya Resulallah, sizin için gölgesinde oturacağınız bir çardak yapalım.” Böyle bir imtiyazı asla uygun bulmayan Peygamberimiz, “Allah’ın ruhumu teslim alacağı vakte kadar ben Sahabîlerimin ayakkabıma basmalarına da, hırkamı çekiştirmelerine de katlanacağım” buyurarak reddetti.  ( İbrahim Refik, Hadiselerin İbret Dili, s.109)

  Bir sefer sırasında Peygamberimiz Sahabîlerinden bir koyun kesip pişirmelerini istedi. Ashabdan birisi öne çıktı:”Ya Resulallah, onu kesmek benim üzerime olsun” dedi.Bir başkası ileri atıldı:”Ya Resulallah, pişirmesi de benim üzerime olsun”  Başka bir sahabî hizmete talip oldu:”Onu yüzmesi de benim üzerime olsun” diyerek kendi aralarında vazife taksimi yaptılar.Peygamberimiz de, “Odun toplamak da benim üzerime olsun” diyerek katılmak istedi. Sahabîler buna razı olmak istemediler:”Ya Resulallah, biz sizin yapacağınız işi de görmeye yeteriz. Sizin çalışmanıza ihtiyaç yoktur” dediler.Bunun üzerine Peygamberimiz eşsiz tevazuunu göstererek şöyle buyurdu: “Sizin benim işimi de göreceğinizi ve kâfi geleceğinizi biliyorum, fakat ben size karşı imtiyazlı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü Allah, kulunu Sahabîleri arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz.” ( Afzalur Rahman, Siret Ansiklopedisi, I/63)

  Çarşıdan bir şeyler satın almaktadırlar. Ebu Hureyre satıcıya efendimizi tanıtınca satıcı derhal Hz. Muhammed (asv) 'in ellerine kapanarak öpmek ister. O izin vermez.“Bunu İranlılar krallarına karşı yaparlar. Ben kral değilim, içinizden bir insanım.” Eve dönüş sırasında Ebu Hüreyre yükünü taşımaya yardımcı olmak ister. Ona da izin vermez."Kişi, eşyasını, taşıyabiliyorsa, sadece kendi taşımalıdır." ( Kadı İyaz, Şifa-ı Şerif, s.132, M. Yusuf KandehleviHayatü's Sahabe, III/156, 157 )

  Hendek savaşından önce Medine’nin etrafına hendek kazılırken bütün Sahabîler çalışıyor, bir an önce bitirmeye gayret ediyorlardı. Yiyecek bir şey bulamadıklarından, açlıklarını bastırmak için karınlarına taş bağlıyor  o şekilde kazma sallıyorlardı.En büyük örnek olan Peygamberimiz de kendisini onlardan farklı görmeden eline kazmayı alıyor, çalışıyor, o da açlığından karnına taş bağlıyordu. ( Buhârî, Megâzi, 29; Müslim, Eşribe, 141 ) Kuba Mescidinin ve Medine’deki Mescid-i Nebevinin inşaatında da Peygamberimiz bir işçi gibi çalışmış, Sahabîlerle birlikte sırtında kerpiç taşımıştı. ( İbn Sa'd, Tabakatül-Kübrâ, I, 239-240 )Veda Haccına giderken, sırtında sadece dört dirhem değerinde bir kadife parçası, devesinin üzerinde ise semer yerine yırtık bir şilte bulunuyordu.Bu durumda bile riyaya kaçar endişesiyle şöyle dua ediyordu: Allah’ım, bu halimi riya ve gösterişten uzak kıl.Peygamberimiz kendi ailesi arasında ve evi içinde de son derece mütevazı idi. Zaten çok sade bir hayât yaşardı. Zaman zaman ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu. Elbisesini yamar, ayakkabıları yırtıldığı zaman söküklerini diker, kendi hizmetini kendisi görürdü. Ev süpürür; deveyi bağlar, yemler, koyunları sağar; alış verişi kendisi yapar ve aldıklarını kendisi taşırdı. Hizmetçisiyle birlikte oturup yemek yer ve onunla beraber hamur yoğururdu. Peygamberimiz birisine ikramda bulunacağı zaman ticareti buna vasıta yapardı. Onun gönlünü kazanmak ve minnet altında kalmamasını temin için bu yolu denerdi.

  Peygamberimiz böyle bir ikramı bir seferinde Câbir bin Abdullah’a yaptı. Hz. Câbir’in kendisi anlatıyor:”Ben bir savaşta Resulullahla beraberdim. Yolda bana, ‘Allah sana mağfiret etsin, sen bu deveni bir dinara satar mısın?’ dedi.”Ben de ‘Ya Resulallah, Medine’ye vardığımız zaman bu deve sizin olsun’ dedim.”Resulullah yine, ‘Allah seni bağışlasın, bunu iki dinara satar mısın?’ dedi.”Yirmi dinara varıncaya kadar devenin fiyatını birer dinar arttırdı. Ben Medine’ye vardığım zaman devemin başından tutup Resulullahın huzuruna götürdüm.”Resul-i Ekrem beni görünce Bilâl’e: “Ya Bilâl, Câbir’e yirmi dinar ver’ buyurdu. Bana da, ‘Deveni al, evine götür, senin olsun’  diye ikramda  bulundu.” ( Buhârî Cihad 113; Müslim, Müsâkât 110)

 Bir gün uzaktan bir elçi gelir.Muhammed nerede diye sorar.Uzaktaki kalabalık gösterilir.Kalabalığa yaklaşır.Bir kişi halka su dağıtmaktadır.O kişi Hz resuldür.Adam şaşırır:bugüne kadar böyle bir lider görmedim, der. Hz. resul : İnsanların efendisi insanlara hizmet edendir, buyururlar. ( Ebu Nuaym, C.Sağir )

 Peygamberliği kabul etmeyenler hatta ona düşman olanlar bile mal ve kıymetli eşyalarını kendisine teslim ediyorlardı. Hatta hicret ettiği gece bütün bu emanetleri alıp gitmek yerine, Hz Ali vasıtası ile sahiplerine teslim etmiştir. ( İbni Hişam, Tarihun-Nebeviyye, II/485, 493)

 

                                    

 

 

                                        İslam ve Hz. Muhammed Hakkında Batılıların İtirafları *

  

   "Hz Muhammed yeryüzünde Allah’ın dinini kurmak üzere gönderilmiş idi. Kuran’ın en büyük iddiası Allah’ın, yani yaratıcının birliğidir ve Hz Muhammed bunu anlatmak için gönderilmiştir."  ( Lord John Davenport, Hz Muhammed ve Kuran’ı kerim, s. 47)  

   "Bu Zât'ın etrafına maksatlı bir şevkle yığdığımız yalanlar, bizim için sadece bir utanç vesilesidir. Sessiz ve büyük bir ruh; ancak ciddî olabilen biri. Maksadı, dünyayı aydınlatmaktı; dünyayı Yaratan, böyle emretmişti."  (Thomas Carlyle, Heroes and Hero Worship and the Heroic in History, 1840)

  "Bir elinde kılıç, diğer elinde Kur'ân'la resmedilen Müslüman asker tipi, sadece bir sahtekârlıktan ibarettir."  (A. S. Tritton, Islam, 1951)

  "Tarih gösteriyor ki, dünyayı süpüren ve hâkimiyetleri altına aldıkları ırkları kılıcın ucuyla İslâm'ı kabule zorlayan fanatik Müslümanlar masalı, tarihçilerin tekrarlaya geldikleri en fantastik ve en saçma hurafelerden biridir."   (De Lacy O'leary, Islam at the Crossroads, Londra, 1923)

  "Muhammed'in sağduyusu, krallığın ihtişamını çok hakir görüyordu. Allah'ın Elçisi, ailesinde bir hizmetçi gibi davranıyor, ateşi yakıyor, yeri süpürüyor, koyunları sağıyor, elbiselerini ve ayakkabılarını bizzat kendisi tamir ediyordu. Bir rahip, bir keşiş görüntüsü verme gereği de duymadan, çok tabiî bir zühd hayatı yaşıyordu."
(Edward Gibbon, The Decline and Fall of the Roman Empire, 1823)

  "Muhammed'in hayatının en büyük başarısı, sadece ahlâkının gücünde yatmaktadır. Hayranlığımızı çeken, O'nun dininin anlatılması değil, devam edebilme gücüdür. O'nun Mekke ve Medine'ye nakşettiği aynı duru ve mükemmel tesir, onca olup bitene rağmen, 12 asırdır Hint, Afrikalı ve Türk Müslümanlarca aynen korunmaktadır. Onlar, inanç ve ibadetlerinde yönelip, kendisine bağlandıkları makamın beşer seviyesine düşmesine karşı durmayı daima bilmişlerdir. Ulûhiyet kavramı, hiçbir zaman bir putla değerden düşürülmemiş, Peygamber'e verilen değer, asla beşerî sıınırı aşmamış ve O'nun getirdiği ve canlılığını sürekli koruyan prensipler, takipçilerinin kendisine karşı duyduğu saygı ve teşekkür hislerinin, hep akıl ve din sınırları içinde kalmasını sağlamıştır."  (Edward Gibbon, Simon Oakley, History of the Saracen Empire, Londra, 1879)

  "Koruduklarının en vefalı koruyucusu ve konuşması en tatlı, en kabul edilir olandı. O'nu ilk görenler, karşısında önce saygıyla ürperir, yanına yaklaşanlar ise O'nu sever ve O'nu tarif edenler, "Ne daha önce, ne de daha sonra O'nun gibisini görmedim." derlerdi. Çok az konuşurdu, fakat konuştuğu zaman da vurgulu ve bilerek konuşur ve dinleyen kimse,O'nun söylediklerini unutmazdı." (Laneâ Poole, Speeches and Table Talk of the Prophet Muhammad)

  "Arabistan'ın bu büyük Peygamberinin hayatını ve şahsiyetini inceleyen ve nasıl öğrettiğini, nasıl yaşadığını bilen herkesin, Ulu Zât'ın elçilerinin en büyüklerinden biri olan bu güçlü Peygamber için ürpertici bir saygıyla dolmaması mümkün değildir. Arzettiğim bu eserde söyleyeceklerimin pek çoğu, çoklarının bildiği şeyler olsa da, ben onları ne zaman yeni baştan okusam, bu Arabistanlı Muallim için hep yeni bir hayranlık, yeni bir saygı duyuyorum. "  (Annie Besant, The Life and Teachings of Muhammad, Madras, 1932)

  "Fakirlere karşı cömertliği o derecedeydi ki, sık sık bizzat kendi ailesi aç kalırdı. Fakirlerin sadece ihtiyaçlarını gidermekle kalmaz, onlarla sohbete oturur ve acılarını büyük bir içtenlikle paylaşırdı. Sağlam bir arkadaş, vefalı bir yoldaştı." (W. C. Taylor, The History of Muhammadanism and its Sects)

  "Hem devletin hem caminin başı; hem Sezar hem Papa, fakat Papa'nın sun'iliklerini taşımayan bir Papa ve hususi birlikleri, özel korumaları, devamlı silâh altında bir ordusu, polis gücü ve sabit geliri olmayan bir Sezar. Eğer tarihte her bakımdan ilâhî kaynağa dayalı olarak hükmetmiş biri varsa, o da Muhammed'dir; çünkü O, en güçlüydü, fakat güce ehemmiyet verdiği yoktu. Özel hayatında ne kadar sade ise, halkın içinde de o kadar sade idi. Muhammed'in dininde, burada her şey farklıdır. O'nun hakkında, gizemli ve gölgeli şeyler değil, açık bir tarih var. Muhammed'in dışa dönük tarihini biliyoruz; O'nun, misyonunu ilânıyla başlayan içe dönük tarihi konusunda ise, menşei ve korunmasıyla eşsiz ve hakkında kimsenin ciddiye alınabilecek bir şüphe ortaya koyamadığı en Aslî Bir Otorite'ye dayanan bir kitaba sahip bulunuyoruz."  (Revered Bosworth Smith, Muhammad and Muhammadanism, Londra, 1874)

  "İslâm, kelimenin etimolojik ve tarihî en geniş anlamıyla makul bir dindir. Bu dinde Kur'ân ve Peygamber'in öğretileri, daima temel kalkış noktası olarak önceliğini korumuş ve tevhid akidesi, her zaman hiç bulanmaz bir berraklık, bir ululuk ve tam bir kanaat ve kararlılıkla ilân edilmiştir. Böylesine net, bütün teolojik karmaşıklıklardan uzak ve her insanın idrakine hitap edebilen bir akideden, insanların vicdanına her zaman kolaylıkla yol bulması beklenir ve nitekim bulmuştur da." (Edward Montet, La Propagande Chretienne et ses Adversaries Musulmans, Paris 1890)

  "Muhammad, halkı için parlak bir örnekti. Şahsiyeti, öylesine pâk ve lekesizdi. Evi, elbisesi, yiyecekleri... kısaca, bütün hayatı sade idi. Sun'ilikten o kadar uzaktı ki, arkadaşlarından asla özel bir saygı beklemez; bizzat kendisinin gördüğü kendi şahsî hizmetini kendisine kölesinin bile yapmasını istemezdi. Herkes, her zaman huzuruna girebilirdi. Hastaları ziyaret ederdi ve herkese karşı sevgi doluydu. Toplumunun iyiliğine duyduğu ilgi ve bu konuda gösterdiği gayret ölçüsünde de cömert ve âlicenap idi. "  (Dr. Gustav Weil, History of the Islamic Peoples)

  "Dünyada başka hiç kimse, önüne gönüllü veya gönülsüz O'nunkinden daha büyük bir hedef koymamıştır: Allah'la insan arasına sokulmuş bâtıl inançları ortadan kaldırmak; Allah'la insanı aracısız karşı karşıya getirmek; puta tapıcılığın maddî ve çarpıtılmış ilâhlar kaosu arasında aklî ve kutsal ilâh kavramını yeniden yerleştirmek. Dünyada başka hiç kimse, bu kadar zayıf vasıtalarla insan gücünün bu kadar ötesinde bir işe girişmemiştir; böylesine büyük bir hedefin tasarlanmasında ve uygulamaya geçirilmesinde kendinden başka vasıtası ve çölde yaşayan bir avuç insandan başka yardımcısı yoktu O'nun. Ve, başka hiç kimse dünya üzerinde O'nun gerçekleştirdiği ölçüde büyük ve kalıcı bir ikinci inkılâbı gerçekleştirmiş değildir; çünkü, iki asırdan daha az bir zaman içinde İslâm, inanç ve hâkimiyet plânında tüm Arabistan'a yayılmış ve Allah adına İran'ı, Horasan'ı, Mâverâünnehir'i, Batı Hindistan'ı (Pakistan), Suriye'yi, Habeşistan'ı, bütün Kuzey Afrika'yı, İspanya'yı, Akdeniz'de çok sayıda adayı ve Galya'nın (İspanya) bazı kısımlarını fethetmiştir. Eğer gayenin büyüklüğü, vasıtaların azlığı ve neticenin şaşırtıcılığı insan dehasının üç ölçüsüyse, modern dönemler tarihinde kim Muhammed'le karşılaştırılabilir ki? En meşhur insanlar, sadece ordular, kanunlar ve imparatorluklar meydana getirmişlerdir. Çoğu defa gözleri önünde dağılıp giden maddî iktidarlardan başka bir şey kurmamıştır onlar. Fakat bu insan, yalnızca orduları, kanunları, imparatorlukları, milletleri ve hanedanlıkları harekete geçirmekle kalmamış, ayrıca, o zamanki meskûn dünyanın üçte birinde milyonlarca insanı ve daha da ötesi mâbedleri, 'tanrı'ları, dinleri, fikirleri, inançları ve ruhları yerinden oynatmıştır. Her harfi kanun olan bir Kitab'a dayanarak, her dil ve her ırktan insanlardan bir mânâ ümmeti çıkarmıştır. Bize, bu Müslüman ümmetin silinmez karakterini, sahte ilâhlardan nefreti ve bir ve gayr–i maddî Allah tutkusunu bırakmıştır. Göğün, kudsiyetinden uzaklaştırılmasına karşı oluşan bu ulûhiyet tutkusu, Muhammed'in takipçilerinin en büyük faziletidir; arzın üçte birinin bu inanca teslim olması, O'nun bir mûcizesidir. Uydurma ilâh zürriyetlerinin bıktırıcılığı altındaki bir dünyada ilân edilen Allah'ın birliği inancı, telâffuz edilir edilmez bütün eski putperest mâbedlerini yerle bir eden ve dünyanın üçte birini harekete geçiren başlı başına bir mûcizeydi. Bu Zât'ın hayatı, tefekkürü, ülkesinin bâtıl inançlarını kahramanca inkârı, puta tapıcılığın öfkelerine meydan okumaktaki cesareti, Mekke'de 13 yıl süreyle gösterdiği sabır ve tahammül, halkın ezâsını ve hattâ hemşehrilerinin kurbanı oluşunu kabulü; evet, bütün bunlar ve ilâveten kesintisiz tebliği, tuhaflıklara karşı koyuşu, başarıya inancı ve felâketler karşısındaki insan üstü güven duygusu, zafere götüren sabır ve azmi, tek bir ideale olan tutkulu bağlılığı ve asla imparatorluk peşinde olmayışı; bitmez duası ve ibadeti, Allah'la olan mânevî haberleşmesi, vefatı ve vefatından sonraki muzafferiyeti; bütün bunlar bir yalana değil, sarsılmaz bir inanca şahitlik etmektedir. Esaslı bir akideyi yeniden yerleştirme hususunda O'na güç veren bu inançtı. Bu akîde de, iki taraflıydı: Allah'ın birliği ve Allah'ın maddî olmayışı. Birinci taraf, Allah'ın ne olduğunu, ikinci taraf da ne olmadığını anlatıyordu. Fikirlerin filozofu, hatibi, elçisi, ortaya koyucusu, cenkçisi ve fâtihi; aklî inançların, tasvir, timsal ve heykelleri olmayan bir dinin ve 20 dünyevî ve bir mânevî devletin kurucusu Muhammed. İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçüler içinde soruyoruz: O'ndan daha büyüğü var mıdır? "  (Alphonse de LaMartaine, Historie de la Turquie, Paris, 1854)

  "Bugün, milyonlarca insanın kalbine tartışmasız hükmeden bir Zât'ın en güzel olan hayatını bilmek istiyordum. Şimdi her zamankinden daha eminim ki, bugün de hayatta İslâm'a yer veren güç, asla kılıç değildir. İslâm, gücünü, sadeliğinden, Peygamber'in kendisini bütünüyle nefyetmesinden, verilen söze ve yapılan anlaşmalara mutlak bağlılıktan, Peygamber'in, arkadaşlarına ve takipçilerine olan vefasından, korkusuzluğundan, Allah'a mutlak tevekkülü ve misyonuna olan kesin itimadından almaktadır. Kılıç değil, bu unsurlardır ki, İslâm'ı her tarafa taşımış ve her engeli aşmıştır. Peygamber'in hayatının 2'nci cildini bitirdiğim zaman, bu büyük hayat hakkında daha fazla okuyamayacağım diye ciddî üzüldüm." ( Mahatma Gandhi, Young India, 1924'te yayınlanan ifadesi)

  "Gelecek 100 yıl içinde İngiltere'de, hayır bütün Avrupa'da hâkim olma şansına sahip bir din varsa, bu, İslâm olabilir. Olağanüstü canlılığından dolayı Muhammed'in dinine daima büyük değer verdim. Bu din bana, varlığın ve hayatın değişen çehresini özümseyebilen ve her çağa hitap edebilen tek din olarak görünüyor. O harika Zât'ı da inceledim ve O, bana göre, bırakın deccal olmayı, İnsanlığın Kurtarıcısı olarak çağrılmalıdır.İnanıyorum ki, O'nun gibi biri modern dünyada diktatörlüğü ele geçirecek olsa, bu dünyanın en çok ihtiyacı olan barış ve mutluluğu sağlayacak bir tarzda onun bütün problemlerini çözer. Bir öngörüm var: Muhammed'in inancı, yarının Avrupa'sında kabul görecektir, nitekim bugünün Avrupa'sında kabul görmeye başlamış bulunmaktadır. " (Sir Georged Bernard Shaw, The Genuine Islam, 1936, 1: 8)

  "Dünyayı en çok etkileyen şahıslar listeninin başına Muhammed'i koymuş olmam, bazı okurları şaşırtacak, bazılarınca da sorgulanacaktır. Fakat, tarihte hem seküler hem de dinî alanda mutlak mânâda muvaffak olmuş tek insan O'dur. Denebilir ki, Muhammed'in İslâm üzerindeki şahsî tesiri, İsa Mesih ve Aziz Pavlos'un Hıristiyanlık üzerinde birlikte bıraktıkları tesirden daha fazladır. Seküler ve dinî tesirin, tarihteki eşi görülmedik bir şekilde birleşmesi, Muhammed'in, tarihin en etkili şahsı olmasına yetmektedir." (Michael Hart, The 100, A Ranking of the Most Influential Persons in History, New York, 1978)

  "Elindeki imkânların kıtlığı, buna karşılık başardığı işlerin boyutu ve kalıcılığı, O'nun ismini dünya tarihinde, sadece Mekkeli Peygamber olmanın çok ötesine taşımaktadır. Güzel şehirler, devlet sarayları ve mâbedler, varlıklarını O'nun sayısız hanedana aşıladığı hareket ve hamle kabiliyetine borçlu olup, çok geniş ülkeler ve eyaletler de, yine O'nun sayesinde imana teslim olmuştur. Bütün bunların ötesinde, O'nun sözleri, nesillerin inancını belirlemiş, hayatlarının prensipleri olarak kabul edilmiş ve öbür dünya adına rehber olarak benimsenmiştir. Binlerce mâbedde mü'minler, Allah'ın Peygamberi, Resüllerin sonuncusu olarak kabul ettikleri bu Zât'a salâvat getirir. Beşerî tanınmışlığın ölçüleriyle değerlendirildiğinde, hangi fâninin şerefi O'nunkiyle mukayese edilebilir? "  (J. W. H. Stab, Islam and Its Founder)

  "Ciddî ve ağırbaşlı idi; çok az yer, çok oruç tutardı. Çok sade giyinir, gösterişten kaçar, bilgi satmazdı. Sadeliği tabiî idi ve giyim gibi hususlarla ayrıcalık sergilenmesinden asla hoşlanmazdı. Muamelelerinde âdildi. Arkadaş olsun yabancı olsun, zengin olsun fakir olsun, güçlü veya zayıf olsun, herkese adaletle muamele ederdi. Bilhassa halk kesimlerine çok yakın ilgi gösterir, onların şikâyetlerini dinler ve onlar tarafından çok sevilirdi.  Askerî başarıları, kazandığı zaferler, O'nda hiçbir gurur ve kendini beğenmişlik uyandırmadı; eğer bu başarılar şahsî gayelere dayanmış olsaydı, mutlaka uyandırırdı. Düşmanlarıyla çepeçevre sarılı olduğu zaman hangi sadelik ve tevazu içinde idiyse, gücünün zirvesine ulaştığında da yine aynı sadelik ve tevazu içindeydi. Bırakın bir hükümdar tavrı takınmayı, bir odaya girdiğinde kendisine normalin dışında bir saygı gösterildiğinde bile çok rahatsız olurdu." (Washington Irwing, Life of Muhammad, New York, 1920)

  "Muhammed'in dehâsı, İslâm yoluyla Araplara üflediği ruhtur ki, onları yüceltmiştir. Onları, ataletten ve kabilevî tıkanıklıktan çok büyük bir devlet olmaya yükseltmiştir. Muhammed'in Allah inancının yüceliği ve bunun O'nun karakterine ve davranışlarına kattığı sadelik, ciddiyet ve duruluktur ki, bütün çekiciliği ve gerçek ilham gücüyle, Arapların ahlâkî ve zihnî dokusunu oluşturmuştur. "  (Arthur Glyn Leonard, Islam, Her Moral and Spiritual Values)

  "Kendisi bütünüyle ümmî, fakat tabiat kitabını çok iyi okumuş bulunan zihni, en okumuş ve akıllı muhalifleriyle tartışmalara girmiş ve takipçileri içinde en alt seviyede bulunanların bile idrak seviyesine seslenebilmiştir. Sade belâgatı, izzet ve inceliği bir araya getirebilmesiyle büyük etki gücü kazanıyor, iç ihtişam ve hürmet telkin ediciliğiyle çok içten bir sevecenliğin birleştiği yüz ifadeleri, karşısındaki insanlara sevgi ve hürmet telkin ediyordu. Aynı anda okumuşu tesirine alan, okumamışa hükmeden bir dehâ veya yön verici bir edaya sahipti."  (Charles Stuart Mills, History of Muhammadanism)

  "Muhammed, çok kısa bir ömürde, hiç de ümit vermeyen bir malzemeden “dönemin Arapları“ o ana kadar coğrafî genişliğinden başka bir şeyi olmayan bir ülkede öyle bir din tesis etti ki, bu din, çok geniş sahalarda Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin mutlak önüne geçtiği gibi, çok kısa bir süre içinde ve çok geniş bir alanda, dönemin medenî dünyasının en gözde bölgelerini içine alan pek büyük bir devletin temellerini oluşturdu."   (Philip K. Hitti, History of the Arabs, 1951)

  "Muhammed, tarihin, tek ve büyük bir gerçeği hayatlarının zembereği yapma saadetine ermiş birkaç mutlu insanından biridir. O, Allah'ın Resülü idi ve hayatın sonuna kadar kim olduğunu ve varlığının özünü oluşturan mesajını hiçbir zaman unutmadı. Aldığı mesajları halkına, çok büyük memuriyetinin şuurunda olmaktan kaynaklanan büyük bir ciddiyetle, fakat aynı zamanda en tatlı bir tevazu ile iletti." (Stanley Lane “Poole, Studies in a Mosque)

  "Muhammed'in yüklendiği vazife ve misyon, ancak Allah'a ve gayb âlemine çok derin bir imanı olan bir insanda bulunabilecek olağanüstü bir güç ve hayat örneğidir. O, arkadaşlarının imanı, ahlâkı ve bütün bir dünya hayatı üzerinde, ancak gerçekten çok büyük bir insanın yapabileceği tesiri yapmış ve çok önemli bir gerçeği yayma çabaları hep yeni yeni sonuçlar verecek kişilerden biri olarak kabul edilecektir. " (Rodwell, hazırladığı Kur'ânı Kerim meâline yazdığı önsözden)

  "İnancı uğruna her türlü işkenceye katlanmaya hazır olması, O'na inanan ve O'nu lider kabul eden insanlardaki yüksek ahlâkî karakter ve başarısının büyüklüğü, bütün bunlar,O'nun şahsiyet bütünlüğünün delilleridir. Muhammed'i bir yalancı görmek, ortaya çözülemeyecek pek çok problem çıkaracaktır. Ayrıca, tarihte büyük insanların hiçbiri, Batı'da Muhammed kadar yanlış tanıtılmamıştır. Bu bakımdan, eğer O'nu gerektiği gibi anlamak istiyorsak, sadece Muhammed'in gayesindeki temel dürüstlüğünü ve bütünlüğü tanımakla kalmamalı, geçmişten devraldığımız hataları düzelteceksek, O'nun ortaya koyduğu inandırıcı ve kesin delilin doğruluk gösterisinden çok daha öte ve önemli şeyler istediğini ve elde edilmesinin de çok zor olduğunu unutmamalıyız."  (W. Montgomery Watt, Muhammad at Mecca, Oxford, 1953)

  "O'nun bütün davranışları, günlük hayatı, bugün milyonların şuurlu bir hâfızayla gözettiği bir kanun ortaya koymuştur. İnsanlığın herhangi bir bölümünün Mükemmel (Evrensel) İnsan kabul ettiği başka hiç kimse, bu kadar yakından ve bu ölçüde ayrıntıyla taklit edilmemiştir. Hıristiyanlığın kurucusunun davranışları, takipçilerinin günlük hayatını yönlendirmemiştir. Ayrıca, başka herhangi bir dinin kurucusu, geride Müslüman Resül ölçüsünde bir güven ve itimat bırakmamıştır."  (D. G. Hogarth, Arabia)

  "Başka hiç bir din, İslâm ölçüsünde hızlı yayılmadı. Batı, bu dinî yayılışın ancak kılıç yoluyla mümkün olabileceği inancına kapılmıştır. Fakat, hiçbir modern araştırmacı bu görüşü kabul etmiyor; Kur'ân'ın vicdan hürriyetine verdiği destek çok açıktır. Muhammed, İslâm'ın bu, vahye muhatap kurucusu, 570'de putlara tapan bir kabile içinde dünyaya geldi. Daha doğumunda yetimdi; bilhassa fakirler ve muhtaçlar, dullar ve yetimler, köleler ve ezilmişlerle yakından ilgilenirdi. 20'sinde başarılı bir iş adamı oldu ve ardından zengin bir dulun deve kervanlarını idare etmeye başladı. 25'ine geldiğinde, O'nun faziletlerini gören bu hanım, kendisine evlenme teklifinde bulundu. Kendisinden 15 yaş büyük de olsa, bu hanımla evlendi ve onun vefatına kadar sâdık bir eş olarak kaldı. Kendisinden önceki her büyük peygamber gibi, Muhammed de Allah'ın Kelâmı'nın nakledicisi olarak hizmet görmenin utangaçlığıyla yaşadı; çünkü bu, kolay bir iş değildi. Ne var ki, Melek bir kere "Oku!" demişti. Bildiğimiz kadarıyla, Muhammed'in okuması ve yazması yoktu, fakat, kısa bir süre sonra yeryüzünün geniş bir bölümünde devrim yapacak olan vahiy mahsulü sözleri yazdırmaya başlamıştı: 'Bir Allah vardır.' Muhammed, her meselede pratikti ve çözüm üretebiliyordu. Sevgili oğlu İbrahim vefat ettiğinde güneş tutulması oldu ve Allah'ın, Resülü'nü tesellisi olarak yorumlandı. Muhammed, derhal müdahale etti: "Güneş tutulması gibi hâdiseler, bir insanın ölümüne verilmez." Bu çalışmayı yaparken benim önümdeki problem daha küçük; çünkü biz, bu çarpıtılmış tarih türüyle (Batılılar ölçüsünde) beslenmedik ve dolayısıyla, İslâm hakkındaki yanlış anlamalarımızı ortaya koymak için çok zaman harcamamıza gerek yok. Meselâ, İslâm ve kılıç teorisi bizim çevrelerde fazla işitilmez. "Dinde zorlama yoktur." şeklindeki İslâmî prensip, bizde iyi bilinir."  (K. S. Ramakrishna Rao, Mohammed: The Prophet of Islam, 1989)

  "İslâm'la birlikte ruh, peşin hükümlerden, insan iradesi de, kendisini sözde gizli güçlerin, belli sırlar sahibi olduklarını ileri sürenlerin ve kurtuluş alıp “satanların iradesine tâbi kılan bağlardan kurtuldu ve neticede, Allah'la kul arasında aracılık kalktı ve dolayısıyla başkalarının iradeleri üzerinde salâhiyet iddia edenler, tahtlarından oldular. İnsan, yalnızca Allah'a kul ve başka hür insanlara karşı belirli vazifeleri olan hür bir varlık hâline geldi. İslâm'dan önce insan sosyal ayırımcılıklardan çok çekmişti; fakat İslâm, bütün insanlar arasında eşitlik getirdi. Bir Müslümanı diğerlerinden ayıran faktör doğum, renk, ırk, sosyal statü değil, sadece takvâ, sâlih amel ve ahlâkî vasıflardır." (Dr. Laura Veccia Vaglieri, Apologia dell İslamismo, s. 3334)

  "Bu tavizsiz tevhid inancı, aşkın bir varlığın mutlak hâkimiyetine olan sade ve sarsılmaz iman, İslâm'ın ana gücünü teşkil ediyor. Bu dinin bağlıları, çoğu dinlerin bağlılarında görülmeyen ve bilinmeyen şuurlu bir rıza, tatmin ve sabır duygusuna sahipler. Müslüman ülkelerde intihar hâdisesine pek nadir rastlanıyor."  (Philip K. Hitti, History of the Arabs, 1951, s. 12)

  "İslâm bana, bütün parçaları tam bir denge ve kesintisiz bir huzur vericilik içinde birbirini destekler ve bütünler bir ahenk arz eden mimarî bir eser gibi görünüyor. İslâm'da her şey, gerek düstur, gerekse uygulama olarak tam olması gereken yerde. "  (Muhammed Esed [Leopold Weis], Islam at the Crossroads, 5)

  "Müslüman Araplar olmasaydı,modern Avrupa medeniyeti, bütün tekâmül safhalarını aşmasını sağlayan bir hüviyete asla bürünemezdi. İslâm kültürünün belirleyici tesirinin görülmediği hiçbir insanî gelişme budu yoksa da, bu tesir, modern dünyanın en büyük kuvvet ve muzafferiyet kaynağını oluşturan tabiî bilimler ve ilim ruhu sahalarında çok daha fazla belirgindir... Bilim dediğimiz şey, Avrupa'da yeni araştırma ruhunun, yeni inceleme metotlarının, deney ve gözlem metodunun, matematiksel ölçme ve değerlendirme yöntemlerinin neticesinde ortaya çıkmıştır ki, bunlar, eski Yunan'ın malûmu değildi. Bu ruh ve bu metotlar, Avrupa'ya Araplar tarafından getirilmiştir. "  (Robert Briffault, The Making of Humanity)

  "Muhammedîlik kabul edildiği zaman putperestlik, totemizm, çocukları öldürme, büyücülük hemen kaybolur. Kirliliğin yerini temizlik alır ve İslam'ı kabul eden kişi, şahsî bir şeref, haysiyet ve kendine güven duygusu kazanır. Hayasızca yapılan danslar, oyunlar ve cinsler arası ahlâksız münasebetler sona erer; kadının iffeti kabul edilen bir fazilet hâlini alır. Çalışkanlık, tembelliğin yerine geçer ve keyfîlik yerini kanuna bırakır. Düzen ve temkin yerleşir. Kan davalarıyla, hayvanlara ve kölelere kötü muamele yok olur. İslâm, batıl inançlarla her türlü tefessühü silip süpürmüştür. İslâm, boş polemiklere karşı bir baş kaldırmadır. Kölelere ümit, insanlığa kardeşlik ve temel insan fıtratına tanıma getirmiştir.. İslâm'ın yerleştirdiği faziletler edep, nefse hâkimiyet, temizlik, iffet, adalet, metanet, cesaret, cömertlik, misafirperverlik, dürüstlük ve sabırdır.. İslâm, Müslümanlar arasında tam bir kardeşlik ve eşitlik vaz' eder. Kölelik, İslâm inancının bir parçası değildir. Çok kadınla evlilik şartlara bağlıdır ve zor bir iştir. Kaide olmaktan ziyade, sadece bir istisnadır. Musa onu yasaklamamış, Davud uygulamış, İncil de açıkça men etmemiştir. Muhammed ise, onu sınırlandırmış ve belli şartlara bağlamıştır. Müslümanlar, Allah'ın iradesine teslimiyetleri, nefse hâkimiyetleri ve iffet, doğruluk ve İslâm kardeşliği sayesinde kendilerini taklitle çok şeyler kazanacağımız bir model oluşturmuşlardır. İslâm, Hıristiyan dünyanın üç baş belâsı olan sarhoşluk, kumar ve fuhşu ortadan kaldırmıştır. İslâm, medeniyet adına Hıristiyanlıktan çok daha fazla şey ortaya koymuştur. Dünyanın üçte birinin Muhammed'in itikadına bağlanması bir mûcize, belki bir insandan ziyade, aklın mûcizesiydi. "   (Isaac Taylor, nakl. Ebu'l Fazl İzzetî, An Introduction to the History of the Spread of Islam, Oxford )

          * Bu itirafların İslami açıdan bir önemi yoktur. Ama batılı ağız ile yapılmaları da önemli bir itiraftır.

 

   Gelen bir soru ve cevabımız:
İslam TR sayfasında şu ifadeye reddiyeniz var mı acaba aynen şöyle deniliyor:”
Hz.Aişe’nin 17-18 yaşında evlendiğini belirten rivayetlere itibar etmemek lazım.Bu topraklarda bir zamanlar beşik kertmesi usulü vardı.Batılılara sevimli görünmek için böyle zorlamalı yorumlara ihiyacımız yok.Bi’setin 4. yılında (614) Mekke’de doğdu. Onun daha önce doğduğunu ve dolayısıyla Peygamber ile evlendiğinde 14 ile 18 yaşlarında olduğunu ileri süren batının psikolojik saldırıları karşısında tutunamayan bazı çağdaş araştırmacıların (Suleyman Nedvî, V, 12-25; Akkâd, s. 39, 59, 60) dayandıkları rivayetler sağlam değildir. İbn İshak, Ebû Bekir’in daveti ile müslüman olanları sıralarken Âişe’nin de adını verir ve o sıralarda yaşının küçük olduğunu zikreder.
Âişe’nin, “Ben ebeveynimi bildim bileli onları müslüman buldum” (Buhârî, “Kefalet”, 4) ifadesinden kendisinin bi’set-i nebeviyyeden sonra doğduğu anlaşılmaktadır. Çocukluğu hakkında fazla bilgi yoktur... ”Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ben 6 yaşında iken benimle evlendi. Medine’ye geldik. Beni’l-Hâris İbnu’l-Hazrec kabîlesine indik. Ben hummaya yakalandım. Saçlarım döküldü. (İyileşince) saçım yine uzadı. Annem Ummu Rûman, ben arkadaşlarımla salıncakta oynarken, bana geldi, benden ne istediğini bilmeksizin yanına gittim. Elimden tuttu. Evin kapısında beni durdurdu. Evimizde, ensârdan bir grup kadın vardı. “Hayırlı, bereketli olsun!”, “Uğurlu mubarek olsun!” diye dualar, tebrikler ettiler. Annem beni onlara teslim etti. Onlar kılık kıyafetime çeki düzen verdiler. Beni, [kuşluk vakti aniden] Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)(ın gelişinden) başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni O’na teslim etti. O gün ben 9 yaşında idim.” (Buhârî, Nikâh 38, 39, 57, 59, 61; Muslim, Nikâh 69, (1422); Ebu Dâvud, Nikâh 34, (2121); Edeb 63, (4933,4934,4935, 4936, 4937); Nesâî, Nikâh 29, (6, 82). Ayrıca Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayın: 15/486.) Bu hadise dayanan İslâm ulemâsı, küçük yaşta bulunan kız çocuğunun babası tarafından nikahlanabileceği hükmünü çıkarmıştır. Nevevî, bu cevaz hususunda İslâm ulemâsının icma ettiğini belirtir...

CEVABEN
Kardeşim,
hadis beşik kertmesinin caiz olduğuna delil olabilir, o tartışma konusu ama zifaf ayrı bir konudur! Söz verilir, evlenme sözleşmesi yapılabilir ama gerdeğin gerçekleşmesi farklı bir olaydır. Aslında yukarıdaki alıntı bile iddiamızı destekliyor; oradan hareket edersek, söz alındı ama zifaf 18 yaşlarında gerçekleşti!
Geri kalan alıntılar ve yorumlardan oluşuyor ki biz de alıntı ve yorum yaptık ama bizimki tarihi verilere daha uygun olduğu kanaatindeyiz. Özellikle bazı hadislerde efendimizin özel hayatının abartıldığı veya farklı yorumlandığı kanaatindeyiz. Mesela, efendimizin bir gecede tüm hanımlarını ziyaret etmesini bazı alimler cinsel içerikli ziyaret olarak yorumlayıp sonra da efendimizin erkekliğini öven abartılı ve İslam peygamberinin çizgisine uymayan açıklamalara gitmişlerdir. Halbuki efendimiz hanımlarının yanına uğrayıp onların genel gündelik ihtiyaçları, durumları ile ilgilenmekte idi. Efendimizin özel hayatını, genel hayatı içinde değerlendirince daha doğru sonuçlara ulaşırız; evliliklerinin geneline bakınca zaten bu çizgi kendiliğinden ortaya çıkar.
Not, verdiğiniz site selefi bir sitedir, yani Müslüman kardeşlerimizdir ama yorumlarda bazı farklılıklarımız vardır; biraz keskin-sivridirler.