Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Hazreti Muhammed (sav)’den Özür Diliyorum

            Benzer içeriğe sahip Lord John Davenport'un Hz Muhammed ve Kuran’ı kerim adlı eserinin özetini tavsiye ederiz!

 

 John Davenport'un, 1967 yılında Ankara Üniversitesi yayınları arasında çıkan 'Hazreti Muhammed ve Kuran-ı Kerim' adlı eseri, 2007 yılında Moralite Yayınları tarafından ' Hz Muhammed'ten Özür Diliyorum' adı ile daha 'güzel ve güncel' bir çeviri ile yeniden - 1967 yılı baskısında 3 yerdeki çeviri hatası, 2007 yılında kitabın genel içeriği ile de uygun şekilde düzeltilerek çevrilmiş ve - basılmıştır. Burada 1967 baskısı esas alınarak kitap özetlenmiştir.

Biz burada 1967 baskısının ve 1869 yılına ait İngilizce baskısının, pdf formatında internette vardır. Kitabın 2007 baskısı hala internette bulunabilmektedir ki özellikle okunmasını tavsiye ederiz.


                                                           Hz Muhammed ve Kuran-ı Kerim

Yazarın Önsözü
Önümüzdeki sayfalar Hz Muhammed’in hayat hikâyesini yalancı iddia ve taassup saldırılarından ayıklamak için ve insanlığa en büyük iyilikleri işleyenlerin biri olduğu haklı davasını sağlamak için yapılmış değersiz fakat samimi bir teşebbüstür.
Hz Muhammed hiç şüphesiz bütün dünyada ortaya çıkan en ender ve en yüksek dahilerden biridir. Hz Muhammed’in çıkışından önce Araplar ne halde iken ondan sonra durumlarının ne kadar değiştiğini göz önüne alır ve İslam inancının yüz milyonlarca insan kalbinde uyandırdığı şevk ve heyecanı düşünürsek ona karşı hayranlığımızı saklamanın en büyük zulüm olduğunu duymamaya imkân yoktur.
Hz Muhammed’in hayatı
Fatihler arasında, hayatının tarihi, Hz Muhammed’in tarihi gibi, en ince ayrıntılarına kadar en doğru ve en vesikalı şekilde kayıt altına alınan başka bir kimse gösterilemez. Gerçi Hz Muhammed’in tarihini, Asyalı yazarların mübalağalarından ayırdığımız zaman geriye kalan olaylar sadece gerçektir. (s.1)
Bros, seheyatlamesinde der ki:” Hıristiyan büyüklerinin bozuklukları halkı kendilerinden uzaklaştırmıştı. Bunların yalanları, uydurmaları, ahlaksız hareketleri Arabistan’daki Hıristiyan Kiliselerini pek acınacak bir duruma sokmuştu. (s.2) Rahipler arasında yaygın olan mucize ticareti, ahlaksızlıklardaki çoğalmalar bütün halkın eğitimini bozacak bir hal almıştı. (s.2)
Tek Allah’a ibadet etmek yerini en kötü bir putperestlik almıştı. Eski putperestliğin ilahlar grubu yerine azizler ve meleklerden olan bir kalabalıktan kurulu yeni bir Olimp ortaya konmuştu. Öyle bir takım Hıristiyan mezhepleri türemişti ki Allah’a ait değer ve sıfatlar Yusuf Neccar’ın karısına verecek kadar utanılır hareketlerde bulunmuşlardır. Meryemliler denilen mezhep sahipleri kutsal ruh yerine Meryem Betul’u koyan yeni bir üçlemeye inanırlardı. İsa tek tanrıya ibadete çağırdığı halde tapınmaya layık görülen şeyler oyma ve boyalı resimler olmuştu. Arabistan halkı ise çağdaş dinsiz ve putperestler ile aynı ayarda bulunuyordu. (s.3)
İslam’ın peygamberi 10 Kasın 571’de doğmuştur. Hz İsa’nın doğum tarihi üzerinde derin şüpheler vardır. Muhammed’in ataları memleketlerinin başta gelen kişileri arasında idi. (s.4) Abdullah’ın oğlu en asil ırkın koynunda yetişmiştir. (s.10 İki yaşında babasını, altı yaşında annesini kaybetmiştir. Dedesi Abdülmuttalip ve 2 sene sonra o vefat edince amcası Ebu Talib’in yanında büyür. (s.5-7)
Hacer-i Esved’i yerine koymakla yayıcı olacağı dinin temelini atmış olur. (s.8) 3 yıl Hz Hatice yanında ticaretle uğraşır.
Hz Muhammed’in tahsili yok idi. (s.10)
Memleketinde çok evlenmeye izin veren gelenekten faydalanmayı düşünmemiştir. (s.11)
Sara nöbetine uğradığına dair tekrarlanan söylentiler, Yunanlıların bir uydurmasıdır. (s.12)
O’na ilk iman edenler eşi Hatice, azadlısı Zeyd, Amca oğlu Ali ve sözü geçer ve zengin bir zat olan Ebu Bekir idi. Kendisine ilk iman edenlerin özel hayatını pek yakından bilen en sevgili arkadaşları ile ailesinin olması onun samimiliğinin delilidir. Yoksa onlar, aldatıcıların davaları ile evlerindeki hareketler arasındaki zıtlığı anlayıp açıklamaktan geri kalmazlardır. (s.13)
Muhammed Allah’ın birliğine davetle yetinmeyerek putperestliği de yok edeceğini söylemiştir. Hayatı işkence ve hakaretler içinde geçmiştir. (s.13) Ebu Talip ölünce malları ve mirası düşmanlarına geçmiş, böylece onlar her zamankinden çok kuvvetlenmişlerdi. Birkaç gün sonra vefalı eşi Hatice kolları arasında son nefesini vermişti. (s.17) Amansız ve insafsız düşmanı Ebu Süfyan ( ki Mekke fethinde Müslüman olunca af ve bağışa erişir, (s.30) özgür bırakılır.)  Mekke başkanı olmuştu. (s.21) Taif’te bir ay kalmış ama sonuçta üç millik bir yol boyunca taşlanarak kovalanmıştır. (s.19) Hz Aişe, ‘O Hatice yaşlı değil miydi?’ dediğinde, Hz. Muhammed, ‘ Hayır, ondan daha nazik ve daha asil bir eş yoktur. Düşmanlarım karşısında bana teselli veren, yardım eden o idi’ demiştir. (s.18)
Peygamberlik davasını sağlamlamak için herhangi bir hileye ya da mucize adı verilecek bir şeye başvurmamıştır. (s.14) Hicret peygamberliğin 3. Senesinde gerçekleşir. Eski adı Yesrip olan bu şehir, artık Medine adını alır. (s.22)
Hz Hatice 63 yaşında iken vefat ettiği halde başka kadınlarla evlenmeyen, hele erkek evlat bırakmadığı halde bunu düşünmeyen biri için şu soruyu ortaya koymaya hak kazanırız: Çok kadınla evlenmenin yaygın olduğu bir ortamda, kendinden 15 yaş büyük bir kadınla 25 sene evli kalan bir adama şehvet düşkünü denebilir mi? (s.20)
Hicretten sonra Hz Muhammed elinde yüksek nüfuz ve kudret bulunduğu halde yaşayışındaki sadeliği zerre kadar değiştirmemiş, kendi söküklerini dikmiş, günlük besinini birkaç hurma ve az bir arpa ile karşılamıştır. (s.23)
İslam’da oruç tutmayanlar bir yoksulu yedirirler. Halbuki Hıristiyan İmparator Şarlmayn zamanında, hatta 17. Yüzyılda orucunu bozanların cezası kılıçla kelle uçurulmak yoluyla idam idi. İnsanlık ve medeniyetin hangi tarafta olduğunu sormakta haklı değil miyiz? (s.25)
Hz Muhammed evlatlığı olan Zeyd’in boşandığı karısını nikâhlayınca, peygambere gayet haince iftirada bulunulur. Bu iftiraya karşı onu savunmak ve yalanlamak için biraz duralım: İslam’dan önce bir kadına ‘anam ol’ denince artık o kadınla evlenilemezdi. Nasıl ki bir çocuğa ‘oğlum ol’ denince o artık evlatlığın olur ve gerçek bir evladın tüm haklarını kazanırdı. Kuran bu iki geleneği kaldırdı. ‘anam’ dese de evlilik bağı bozulmuyor ya da evlatlığı tarafından boşanan bir kadınla evleniliyordu. Hz Muhammed yukarıda bildirilen göreneğe göre Zeynep’le evlendiği zaman Araplarca saldırıya uğrayacağını, suçlu sayılacağını bildiği halde ödev ve görev yüzünden bütün bu karşı koymaları dinlemeyerek Zeynep’le evlenmiştir. Aişe iftiraya uğramıştır, temizliği ortaya çıkınca iftiracılar cezalandırılmıştır. (s.26)
Hz Muhammed’in şahsında, ahlak yüksekliği ile cesareti ve yiğitliğin birleşmesi kazandığı başarılara yardım etmiştir. Savaşlarda kadın, çocuk, yaşlılara dokunmayı, direnmeyen halkın evlerine saldırmayı yasaklıyordu. (s.29) Kureyş, Muhammed’in düşmanlarına yardım edince Hudeybiye anlaşmasını bozmuş olduğundan bir ordu hazırlanır ve Mekke fethedilir. (s.30)
Benden ne bekliyorsunuz? Diye sorar Muhammed. Hepsi, Bağışlamanı ve cömertliğini, derler. Hz Muhammed’de hepsine, Haydi gidiniz! Cenabı Hak cümlenizi affına ve merhametine eriştirsin. Der. Havazin kabilesi silahlanır ve Müslümanlarla savaş için Huneyn ovasına dek gelirler. Savaşta yenilirler. 6.000 tutsak, 24.000 at, 4.000 küheylan ve bir çok gümüş ele geçer. Havazin delegeleri gelerek, savaşa katılan ailelerin yoksulluğa uğramaması için peygambere başvururlar. Peygamber savaşçıları toplar: Ben bu yalvarmayı kabul ediyorum. Siz de kabul ederseniz kalbimi sevinçle doldurursunuz. Der. Bütün tutsaklar serbest bırakılır. (s.31)
Necran kabilesi hariç Yemen Müslümanlığı kabul eder. Bu başarı, yaydığı dinin bütün peygamberlerce yayılan dine uygun olması, en saf ahlaki öğretileri içine almasına bağlıdır. Ayrıca Hz Muhammed mahkemesiz kısası yasaklayarak Arapların hırslarını etkili bir kayıt altına bağlamış idi. Arapların İslam’ı kabul etmeleri genel ve samimi bir hareket idi. Arapların din bilinçleri artık uyanmış, Allah’ın davasını yükseltmek ve Allah’ın birlik ve ebedi ve ezeli oluşunu tanıtmak uğrunda ölmek, her Müslüman’ın bircik samimi hedefi olmuştu. Güç kazanmak, düşmandan ganimet elde etmek, şan kazanmak, hatta ahrette cenneti kazanmak ancak bu hedefi kuvvetlendiriyordu. (s.31)
Hz Muhammed Müslümanlığı bildirmiş, fakat onu zorla kabul ettirmek için bir davranışta bulunmamış ve bu yolda her zaman Kuran’ın emirlerini yapmıştır. Bir olay ona yapılan sahtecilik yüklemelerini gidermeye yeter: Muhammed’in biricik oğlu İbrahim vefat eder. Tam o dakikada güneş tutulur.Halk bunu gökyüzünün bir hüzün ve keder işareti sayar. Hz Muhammed halkı toplar ve şu sözleri söyler: ‘Müslümanlar, güneşle yıldızlar Allah’ın kudretinin işleridir. İnsanlardan birinin yaşaması veya ölmesi dolayısı ile bunlardan hiç biri tutulmaya uğramazlar.’ (s.33)
Hz Muhammed ölümünden üç gün öncesine dek imamlık görevini yerine getirmiş, en son dermansız bir halde olduğunda imamlık görevini eski ve sevgili dostu Ebu Bekir’e ( ki Peygamber vefat edip, İslam ortadan kalkacak mı diye halk telaşlanınca, ‘Muhammed ancak bir peygamberdir, O ölecek veya öldürülecek olursa geri mi döneceksiniz’ ayetini okuyarak (s.36) halkı teskin etmişti. ) vermişti. Son namazından sonra tevazu ile şöyle demişti peygamber: Arkadaşlar, eğer haksız yere birini zarara uğrattı isem hesabını istesin. Bir hata yapmış isem hatamı söylesin. Bir kimseden malını aldı isem ödemeye hazırım. Birisi 3 dirhem alacağı olduğunu hatırlatmış ve para hemen ödenmiştir. Peygamber, ‘Bu dünyada utanmak, ahrette utanmaktan daha kolaydır’ demiştir. (s.34) 63 yaşında miladi 8 Haziran 632 yılında vefat eder. Cesedi düşmanlarının akılsızlara yaraşacak bir şekilde ileri sürdüğü gibi direkler arasında havaya asılmamış, yere gömülmüştür. (s.35)
Hz Muhammed’in vefatından 12 yıl sonra 36.000 şehir, kasaba ve kale alınmış, 1400 cami yapılmış, Afrika’dan İspanya’ya kadar büyük bir toprak fethedilmiştir. (s.36)
Muhammed, pek merhametli ve çok ince ve iyiliksever bir kalbin sahibi olduğu ve bütün toplumsal ve ev görevlerini yaptığı halde hiçbir zaman Allah’ın peygamberi adının yüksekliğini bozacak bir harekette bulunmamıştır. Peygamber sadelikle evinin bütün işlerini görmekten geri durmaz, bütün Arabistan kendisine baş eğdiği zaman bile, elbisesinin söküklerini kendi dikmekten, ayakkabısını kendi onarmaktan çekinmez, koyunları sağar, evini süpürür, ateşini yakardı. Karlayl’ın bu ‘kahraman peygamber’ hakkındaki düşünceleri o kadar güzeldir ki onları buraya almadan geçemeyeceğiz: ‘Çölün derin kalpli evladı, parlak kara gözleri ile; açık derin ruhu ile hırstan başka düşüncelerle dolu idi. Muhammed, sessiz ve çok ulu bir ruh idi. O ancak samimi olacak insanlardan biri idi. Bu adamın sözleri doğrudan doğruya tabiatın sesidir. İnsanlar bu sesi dinlerler ve dinlemelidirler, başka bir şeye kulak asmamalıdırlar. Çünkü başka her şey hiçtir.’ (s.37) Muhammed’in dehası, Zerdüşt dinini darmadağın etmiş, Hindistan’ı aşarak Brahma dinine de üstün gelmiş, Buda dinini bile yenmiş, İsa dininin Doğuda bütün egemenliğini devirmiş, Afrika’dan ispanya’ya ve en son İstanbul’u ele geçirmişti. (s.38)
 
Kuran-ı Kerim
Yüce peygamberin vayh aldığı bütün sözleri, katipler tarafından hemen yazılırdı. (s.39) Ayetler vahiy kâtiplerince yazıldıktan sonra bunlar sahabeler arasında yayımlanır, pek çoğu da ezberlerdi. Kuran’ın yazıldığı sayfalar, bir sandık içinde saklanırdı. Geothe’nin dediği gibi, Kuran ilk anda okuyanı sevindirmez ise de sonra onu güzelliği ile çeker, daha sonra okuyanı güzelliği ile kavrar. (s.40)
Kuran’ın üstünlüğünü anlamamıza yarayan diğer şey, peygamber zamanında söz sanatı ve dil düzgünlüğü pek ileri seviyede idi. O zaman şiir ve hitabet son derece saygı kazanmıştı. Kuran bu ortamda kendini kabul ettirmiştir. İslam yazarlarında biri diyor ki: “Herhangi bir yazıya alınan bir Kuran ayeti onun içinde bir yakut parçası gibi durur. Kuran vahyedildiğinden beri sanatsal içeriği ile bütün bilginleri şaşırtmıştır.” Kuran ile Hz Muhammed kavmine başvurmuş, onunla peygamberliğini sağlamış, onunla bütün sanatkar ve güzel yazı yazan yazı sahiplerinin hepsini susturmuştur. ( Enbiya, 5. Ayet: “Onlar: 'Hayır; bunlar karışık rüyalardır', 'Hayır; onu uydurmuştur', 'Hayır; o şairdir', 'Haydi önceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin' dediler.” ) Muallakat ( Zamanının en büyük ödüllü şairlerinden ) olan Lebid, Bakara suresinin birkaç ayetini dinleyince, bunların ancak Allah’ın vahyi ile söylenebileceğine inanış ve Müslüman olmuştu. Hz Muhammed’in Kuran’ı bir Hıristiyan rahibin ve bir İranlı Yahudi’nin yardımı ile yazdığı yolunda söylenen iddialar, kendi kendini yalanlamaktadır. Arap dilinin, sanat şaheseri, biri Suriye’li öteki İranlı iki yabancıya nasıl mal edilebilir? (s.41)
Kuran’ın okunması sırasında Arapların duydukları ilham, onun sihirli üslubu, onun yüksek şiiri, onun nazmının tatlılığı dolayısıyladır. (s.42)
Gibbon derki: “Kuran sadece ilahiyatın değil sivil ve ceza hükümlerinin de esas kanunu sayılmakta, insanların bütün hareketlerini ve hallerini düzenleyen kanunlar, Allah’ın değişmez ve bozulmaz emirleri ile sağlanmış bulunmaktadır.”  Başka bir deyimle Kuran Müslümanların dini toplumsal, medeni, ticari, askeri, kazaî ( İdare, yönetim ve davalar )cinayet ve zcezalar konularında genel bir kitaptır. Kuran genel hukuktan bireysel hukuka, ahlaktan dünya cezalarına ahret hayatının cezalarına kadar her şeyin düzenleyicisidir. Kuran siyasi bir sistemdir. (s.44) Kuran Müslümanların medeni (sivil) kanunlarını da içinde toplar. Din kanunları hicretten yani İslam inançları hayli köklendikten sonra bildirilmiştir. Müslüman ile Hıristiyanlar arasındaki ayrılıkları anlamak için şuna dikkat etmek gerekir, Hıristiyanlığın kendine inananlar üzerindeki nüfuzu dogmalara dayanarak din ve ahlak birbirinden ayrıldığı halde, Müslümanlıkta dogmalar değil, dinin pratik yanı, ahlak, toplum, hukuk ve siyaset düşünceleri üzerine etki yapmakta ve böylece Müslüman’ın dimağında vatanseverlik, hukuk, görenek ve gelenek ve anayasa bir kelimede toplanmaktadır; bu kelime, ‘Müslümanlık’tır. (s.49) Kuran öğretileri, bütün hukuki işlere ve hayata ait ödevlere geniş surette yayılmıştır. (s.51)
Renan, İsa dininde bir rahipler dizisi yoktu, der. Müslümanlıkta papazlık yoktur. Hz Muhammed’in getirdiği inançlar şüpheden, iki yüzlülükten temizlenmişti. Kuran birlik inancının en şerefli anıtıdır. Putlara, insanlara, gezegenlere ve durağan yıldızlara tapmayı yasaklayan hz Muhammed, ortağı olmayan, her şeyi bilen öncesi ve sonu olmayan bir varlığı tanıyor ve yüceltiyordu. (s.45)
Tabiatı yaradan, varlığını bütün eserlerine, kanununu insan kalbine oymuştur. Her yüzyılda gelen peygamberlerin görevi, Allah bilgisini uyandırmak ve Allah’ın kanununa uyulmasını sağlamaktı. Hz Musa ve İsa kendilerinden sonra gelecek daha büyük bir peygamberi haber vermişlerdi. Newton, Gibbon ve Yorsun üçlemenin uydurma olduğunu anlamışlardır. Kalmet, eski nüshalarda böyle ayet duymadığını söylemiştir. İsa, Allah’ın birliğini öğretmiş fakat, Saint Paul ile Eflatun inançlarını da taşıyan Yohanna, Eflatunun üçlemesini kabul ederek İsa dininin birlik insancını ve sadeliğini bozmuştur. (s.46)
Hz Muhammed yeryüzünde Allah’ın dinini kurmak üzere gönderilmiş idi. Kuran’ın en büyük iddiası Allah’ın, yani yaratıcının birliğidir ve Hz Muhammed bunu anlatmak için gönderilmiştir. Bu inanç bozulmaya başladığı zaman onu tekrar diriltip yaşatmak üzere peygamberler gönderilmiştir ki Hz Muhammed’in çıkışına dek bunların en üstünü Hz Musa ve İsa idi. Hz Muhammed hiçbir zaman yeni bir dinin kurucusu olduğunu söylememiştir. Buna karşılık Hz İbrahim’in dinini diriltip yaşattığını ve bunun kendisine vahyolunduğunu bildirir. Kuran’ın biricik amacı Yahudi ve Hıristiyanların bozup değiştirdiği kutsal levhaları düzeltmektir. (s. 47, 92) Hz İsa’da Musa’nın dinini diriltmeyi amaçlamıştır. (s. 93) Kuran meleklerin de peygamberlerin de tapılmaya değer olmadıklarını anlatır. (s.46) Müslümanlığın övüneceği birçok özellikleri arasında hele ikisi pek açıktır. Birincisi Allah’tan söz ederken insan zayıflıklarından ve hırslarından uzak ve ayrı tuttuğu yüce kişiyi en övücü, en korkulu sözleri bildirmesi; ikincisi de Kuran’ın ahlak ve eğitime aykırı her düşünceden, hikaye ve sözden tamamıyla arınmış bulunmasıdır. Halbuki Kitabı mukaddes bu gibi kusurlarla baştan başa doludur. Kuran öteki kitaplar adına kesinlikle o kadar bu kusurlardan temizlenmiştir ki utanma sahibi bir insan hiç kızarmadan onu baştan sonuna kadar okuyabilir. (s. 49)
Kuran’ın tanımladığı Allah sadece evreni yaratıp kenara çekilmemiş, her zaman hazır olan ve işlere bakan ve her zaman işleyen bir güce sahiptir. Müslümanlık insanları azizlere, resimlere tapmaktan, manastırlarda yalnız yaşayıp nefsi kırmaktan alıkoyar. Böyle bir dinin putperestlik, Zerdüştlük ve sabiliği yok etmesine şaşmamak gerekir. Müslümanlık hiçbir zaman engizisyon mahkemesi kurmamış, Müslümanlık kendini sunmuş ama hiç kimseyi dinini değiştirmeye zorlamamıştır. (s. 50) İslam yalnızca Müslümanlığı kabul edenlere değil, yenilmiş uluslara da adaleti yaymıştır. (s. 51) İslam, doğuda yaygın olan çok kadınlar evliliği sınırlamış, zina ve sapıklığı şiddetle yasaklamıştır. (s. 51)
  İslam fatihleri çok toleranslı davranmışlardır. Bir hakikat olarak şunu söyleyebiliriz ki eğer batı beyleri, Araplarla Türklerin yerinde, yani doğuda hüküm sürseler, Müslümanların Hıristiyanlara gösterdikleri toleransı, Müslümanlara kesin surette göstermezlerdi. Çünkü batı beyleri kendi dinlerine bağlı oldukları halde başka mezhep tutanlara bile zulüm edici işkenceleri yapmaktan çekinmemişlerdir. Catfield diyor ki: ‘ Araplar, Türkler ve başka Müslümanlar Hıristiyanlara karşı, batılı ulusların Müslümanlara güttükleri hareketin aynısını gütmüş olsalar, doğuda Hıristiyanlıktan eser kalmazdı.’ Jourio diyor ki: ’ Müslümanların Hıristiyanlara karşı hareketi ile papalığın gerçek inanmışlara karşı cevaz verdiği işkenceler hiçbir surette karşılaştırılamaz. Vodova’lara karşı yapılan savaşta, ya da Saint Bartelmy katliamlarında o kadar kan döküldü ki, yalnız bu kanlar Müslümanların döktükleri Hıristiyan kanından pek çok fazladır. Müslümanlığın zulüm eden bir di,n olduğu üzerine beslenen taassuplu düşüncelerde insanları kurtarmak gerekir. Bunların düşüncelerine göre Müslümanlık ya ölüm ya da Hıristiyanlığı bırakmakla korkutarak yayılmıştır. Bunun aslı ve esası yoktur. Papalığın yamyamlık ve yabaniliğe varan zulüm ve işkencesine bakılarak Müslümanların hareketi en yumuşak ve en alçak gönüllü hareket idi.' (s. 53)
Milton derki: Kostantin’in zamanından çok önce Hıristiyanların hepsi de dinlerindeki temizliği ve saflığı çoktan kaybetmişlerdi. (s. 54) Zerdüşt dininden daha saf, Musa’nın koyduğu kurallardan daha hürriyet sever olan Muhammed dini,  7. Yüzyılda İncil’in temizliğini lekeleyen ve kirleten sırlar ve hurafelerden toplanmış inançlardan çok, akıl ile anlaşılabilir bir halde idi. (s. 55) Muhammed dininin elindeki en büyük belge, başka dinlerdeki noksanlıkları miras olarak almamış, hurafelerden uzak kalmış, Allah’lık yüce kavramı yerine bayağı bir put koymakla kirletmemişlerdir. Kuran ayetlerinin kılıçla yayıldığını sanmak korkunç bir hatadır. Çünkü taassuptan kurtulmuş olanların hepsi de kabul ederler ki ilahlara insan kanı dökmek yerine, ibadet ve sadakayı koyan İslam dini, insanlara iyiliksever ruhu aşılamış, topluma dönük erdemli davranışları kuvvetlendirmiş ve böylece medeniyet üzerine önemli bir etki yaparak doğu alemi için bir nimet olmuş, kanlı silahlara gerek duymamıştır. İlerideki yüzyıllarda insan cinsinin düşünceleri ve inançları üzerinde barışçı bir etki yapmak üzere Haktan gönderilen en kuvvetli vasıtayı, en inatçı taassup ve en cahil saldırılarla karşılamak kadar yanlış ve hem de gülünç bir hareket olamaz. (s. 55)
Peygamberin birçok hadisi ilme saygıyı emreder. Felsefe ve fen bilimlerinin koruyucusu Asya’da Abbasiler ve Endülüste Emeviler devrindeki Müslümanlardır. Araplar ve Müslümanlar arasında Fen ve sanayi altı yüz yıllık bir yükselme dönemi geçirirken bizim aramızda en kaba barbarlık hüküm sürmekte idi. (s. 56)
Mosheim:’ Endülüs Müslümanlarının Avrupa felsefesinin üstadı oldukları bir gerçektir.’ Modern Avrupa ilk şairlik ve romantik hareketini Araplara borçludur. Araplar kendilerine özgü bir dil ve edebiyat meydana getirmişler, kendilerinden önceki kavimlere bakarak şaşılacak kadar hızlı bir düşünce ilerlemesine uğramışlardır. (s. 57)
Hz Ömer’in İskenderiye kütüphanesini yakma yalanı sonradan uydurulmuş bir iftiradır. Çünkü Batlamyus’ların Kütüphanesi, Julius Sezar’ın bir seferi sırasında yakılmıştır. Müslümanlar fen, tarih, şiir, felsefe ve başka konulara ait eserleri saklayarak bunlardan faydalandıkları meydandadır ki değil ki yakmak. Hz Ömer’in kütüphaneyi yaktığını söyleyen Ebulfereç dahi bu uydurma olaydan altı yüz sonra yaşamıştır. Halbuki daha önce yaşayan Hıristiyan ve mısırlı tarihçiler böyle bir şeyden bahsetmezler. Gibbon’olay zamanında yaşayan hırisityan ve Yahudilerin bu konuda Ömer’den bahsetmemelerinin altını çizer. İskenderiye Kütüphanesi üzerine uzman olan Saint Croix, bu iftiranın bir hurafe olduğunu çünkü İskenderiye kütüphanesi dahil bir çok kütüphanenin dördüncü yüzyıldan sonra yaşamadığını ifade eder. (s. 59) Bu iddianın aksine, Araplarca yazılan tarih, tıp, ziraat ve başka ilimlewre ait eserleri, Kuran nüshalarıdır diye yakan kardinal Ekzimen veya Çin İmparatorunun eserlerini yok edenler nasıl oluyor da böyle bir hareketi suç olarak ileri sürebiliyorlar?...  
Sözümüze geri dönelim: Avrupa bugün bile Müslümanlara borçludur: Yunan filozoflarına ait eserlerin saklayıcısı olmak, ilmin en önemli kollarını, fen, matematik, tıp ve benzeri ilimleri geliştirmek bakımından Avrupa Müslümanlara borçludur. (s. 60)
Endülüs’te İslam devletinin yıkılmasından kim acı duymuştur? Düşmanlarının tarihçileri bile sekiz yüz yıllık hükümeti sırasında bir tek zulmünü bile kaydetmedikleri o yüksek ruhlu ve cömert ulusun çalışma ürünleri olan felsefe, edebiyat ve matematik eserlerini yakmalarında hangi yüz kızarmamıştır? (s. 61) Clark, haçlı seferlerinden söz ederken diyor ki: ‘Hiçbir ordu haçlı orduları kadar günah ve aşırılığa dalmamıştır. Haçlı orduları taassubunun korkunç saldırılarını işlemiş, bunlar dua ve ibadet yerine insan kanı dökmekle günahlarından kurtulmak istemişlerdir.’ Selahattin, ikinci haçlı seferi zamanında Kudüs’ü geri aldı, teslim esnasında hiçbir can telef olmadı. Aynı zamanlarda Hıristiyan kahramanı I. Richard, büyüklük ve şatafatını tebasında zulümle topladığı korkunç paralara borçlu idi. O, cimri, şehvet düşkünü bir lut kavmi izinden gidendi. Gazneli Mahmut ise ilim ve irfanı korumuş, başkentini dahi sahiplerinin toplantı yeri yapmıştı. (s. 64) 12. yüzyılda Vitri şehrini alan Fransa’nın 7. Lui’si şehrin tamamını yaktırmış, birçok insan alevler ortasında kül olmuş idi. Elimizde Müslüman padişahlara çağdaş olan Hıristiyan krallarının işkencelerine dair bol bol belgeler vardır ama iyilikseverlikleri üzerine bir şey var mıdır? (s. 65)
Müslümanların, Hindistan halkından çaldıkları iddia ediliyorsa da bu iddia ispat edilemiyor. Kendilerine batılıların barbar sıfatını verdiği Müslüman prensler kamu-toplum yararına, bugünün ordularını besleyecek ve donatacak kadar para harcamışlardır. (s. 68) Aynı zamanlarda İngiltere’de tek bir kanal yoktu. Şehir güvenliği diye bir şey söz konusu değildi. Mister Holwell, Cnlerestiuy Historiceleventd adlı eserinde Müslüman hakimiyetindeki o zamanki Hindistan’da yolcuların mal ve canlarının korunduğunu, yolcular birinci konağı geçtiler mi koruyucular, onları ikinci konağın koruyucularına teslim ettiğini, yolcuları teslim ettiklerine dair bir senet alıp bu seneti kendi konaklarının komutanlarına götürdüklerini ve deftere kaydolan bu senetin daha sonra merkeze gönderildiğini yazar. (s. 69) Yazar aynı yüzyıllarda Avrupa krallarının uyguladığı, katliam ve yakma başta zulümleri sene sene kitabında sıralar. (s. 70-75…74. Sayfadaki ilginç örneklerden biri: Makinos, Tarihi medeniyet adlı eserinde der ki: Portekizdeki engizisyon, öğrendiği bazı hareketleri yapan bir atın şeytanın etkisinde kaldığını ileri sürerek idamına hüküm vermişti.) Hindistan valisi Hestingens şöyle diyordu: “İngiltere’nin saldırgan ruhu, öte yandan İngiliz vatandaşlarının kayıtsız hatta teşvik gören ahlaksızlığı, ulusal ünümüze, silahlarımızın ve kuvvetimizin verdiği zarardan daha korkunç zarar vermiştir.” Tarihçi Mill diyor ki:’ Ode ülkesi daha önce yüksek bir refah düzeyinde idi. Fakat memurların çokluğu, aylıların yüksekliği, emekli,asker ve sivillerin masrafları dayanılmaz bir hale geldi.’ Zamanla İngiltere bütün ülkede düşman kabul edilir hale gelir. Mister Hestingens, olayı özetler: Biz diyoruz ki, ‘Siz bu orduyu istemiyorsunuz fakat onun masraflarını ödemeye mecbursunuz.’ (s. 77) Lord Dalhussi, 1836 yılında imzalanan anlaşmaların hükümlerini bozarak Ode’yi İngiliz ülkesine katar. Halbuki Mister Key’in dediği gibi, bu ülke başındaki hükümdar ülkemizin dostu idi, halkı ordumuza dahil edilmişti… Lord Kornawellis şüphesiz adaletli bir adam idi. Lord Tingmaus dinine düşkündü. Lord Velesley büyüktü. Fakat Ode hükümdarına yaptıkları işlemde zerre kadar adalet, beceri, büyüklük veya din düşkünlüğü yok idi. (s. 79)
Lord Melvill adıyla anılan Mister Dondas, 1782 yılında avam kamarasında verdiği söylevde diyor ki: “Dekan nizamı bize arazilerini verdi. Karşılığında ona yıllık vergi verilecekti, verilmedi, bunun üzerine İngilizleri, sözlerine güvenilmez, şeref ve değer gibi kavramlara bağlanmaz, adalete önem vermez bir ulus olarak yayar. Artık Hindistan arazisinde bir tek İngiliz bulundukça hiçbir Hindli kendini güvenlikte hissetmiyordu.” (s. 80)
Türk sadrazamı tarafından İngiltere elçisi Sir Robert Ensley’e verdiği resmi yazı, İngiliz milletvekili Mister Grey tarafından 1792 yılı 29 Şubatında avam kamarasında okunur:
Kendilerine yardım etmekte olduğumuz söylendiği halde sonradan kendilerine hainlik ettiğimiz Türk müttefiklerimiz, hareket yolumuzu iğrenme ve hakaret ile karşıladıklarını gösteriyorlar. Sadrazamın resmi cevabi yazısı: … İyi huylar çoktan Avrupa’dan kovulmuştur. İngiltere insanları alıp sattığından ona hiç güvenmemek gerekir. Sizin dostluğunuza, yardımınıza istekli değiliz. ( Rusya ile arabuluculuk önerisinde bulunmaktadır İngiltere ) Bakanınız sadece paraya taptığını haber aldığımız ulusunuzu eğlendirmek için bir iş çevirmektedir. Sizin ayırt edici özelliğiniz cimriliğinizdir. Siz tanrısınız alır ve satarsınız. Taptığınız paradır. Bakanlarınız ve ulusunuzun gözünde her şey ticarettir. Türkler hile ve oyun bilmezler. Şeytanlık ve hilecilik Hıristiyanlık ahlakıdır. Sizin gibi herkesi yoldan çıkaracak bir ulusun nesine güvenilebilir? Hâlbuki Türk, hiçbir söz vermesine, şerefine karşı koymuş mudur? Asla! Buna karşılık hiçbir Hıristiyan devleti faydanın ve hırsın gerektirdiği zamandan başka hiçbir sözünü tutmuş, hiçbir taahhüdünü yapmış mıdır? Hayır! Eğer siz, denildiği gibi dünyanın en alçak Hıristiyan ulusu değilseniz, en atak ve en sahteci ulusu olduğunuz gerçektir. Sizin aranızda yaptığınız barışlar rüşvete dayanır. Osmanlı vezirleri Avrupalıların sözlerini çok dinlemişler fakat her zaman hainlik görmüşler, satılmışlar ya da aldatılmışlardır. Sizin amacınız bütün insanlığı birbirine düşürmek sonra faydalanmaktır. Sizin dininiz para kazanmaktır. Taptığınız put cimriliktir. (s. 80-82)
Mösyö A. Obisinyi tarafında 1855 yılında yazılan bugünkü Türkiye adlı eserden: Alışverişte Türk para indirmez. Yahudi ve Hıristiyanlar bambaşkadır. Bir kural olarak Ermeni’nin istediği paranın yarısını, ruma üçte birini, Yahudi’ye dörtte birini veriniz fakat Müslüman’la alış veriş ettiniz mi, istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz. Türk verdiği söze asla karşı gelmediğinden başkalarının da sözüne inanır. Müezzin ezan okudu mu dükkân sahibi mağazasını açık bırakarak ve genel güvenliğe dayanarak komşu camiye gider. İstanbul gibi büyük bir başkentte bütün yıl ancak üç dört hırsızlığın olduğu bile duyulmaz. Bir İngiliz gezginci Daily News gazetesine son günlerde şu sözleri yazmıştır: Bir araba kiralamıştık. Geceleyin Türke araba yanında bir adamın bırakılmasını ve eşyaları korumasını hatırlattım. cevap olarak, ‘Ne gerek var efendim, eşyalarınız burada haftalarca dursa kimse ona el sürmez’ dedi. Ertesi gün her şey yerli yerinde idi. Düşünsenize bütün gece buradan Türk askerleri geçiyor. Bunu Londra’nın büyük minberinden Hıristiyanlara söyleseniz, sizin rüya gördüğünüzü sanırlar. Bir defa bir tüccarın kesesi patlar, içindeki paralar dağılır. Kimi denize düşer. Halk denize de atlamak dahil parayı toplar, bir hamalda keseyi sırtlar evine götürür. Evde para sayılır tastamamdır. Türkler için dinini değiştirtme için işkenceli hareketlerde bulunmak gibi suçlamalar gerçeğe aykırıdır. Türkiye’de hiçbir zaman din yüzünden sıkıştırmalar olmamış, belki Türkiye, Hıristiyan taassubunun kurbanlarına sığınak olmuştur. Halbuki bugüne kadar Atina’da Miladi İsa yortusunda, Yahudiler sokakta gezmeye cesaret edemezlerdi. Türkiye’de camiler, kilise ve başka tapınaklara saldırmaz. İzmir ve İstanbul’da Katolikler, Paris ve Liyon’dakinden daha serbesttir… Buna karşılık Türkiye’de ‘Hıristiyan köpeklerin’ her gün işkenceye uğradıklarından ya da her gün kadınların çuvallara konularak konaklardan denize atıldıklarına inanmayan kaç kişi vardır? İyilikseverlik din ve inanç ayırımı gözetilmeden herkese yapılan bir şeydir. Özetle kelimenin gerçek anlamı ile bugüne kadar barbar dediğimiz ve böylece saydığımız Türkler kadar insanlığı seven bir ulus görmedim. (s. 83-88)
Suçlamalara reddiye ( yalanlara karşılık verilmesi )
Hz Muhammed’e karşı olanların suçlamaları 4 temel başlıkta toplanabilir. Muhammed kendi eseri olan bir dini, Allah’ın vahyi iddiası ile yaymıştır. Muhammed dinini kılıçla yaydı. Muhammed maddi ve haz dolu bir cenneti gösterdi. Muhammed çok kadınla evliliğe izin verdi. (s. 89)
Müslümanlık bir Allah dinidir.
Hz Muhammed’in her türlü hırstan arınmış olduğunu hayatının bütün şartları ispat etmektedir. Dininin kökleştiğini gördüğü halde, kendini büyütmek için bundan faydalanmamıştır. Peygamber hiçbir zaman insanüstü olduğunu iddia etmemiş, bende sizin gibi bir insanım, demiştir. (s. 89)
 Hz Musa bir başkan, kılavuz, kanun koyucu olmasa Beni İsrail soyunu Mısır’dan çıkaramazdı. Hiç kimse Hz Musa’yı hırs ile suçlamayı düşünmemiştir. Arabistan’da da durum böyle idi. Birbirleri ile savaşan kabileler vardı. Bunları birleştirmek, bir topluluk haline getirmek gibi bir teşebbüs hırs ile açıklanmakta uzaktır. (s. 90) Allah’ın bir olduğunu öğretmek, Allah’ın peygamberinin yapacağı bir iş olduğu ortadadır. Hz Muhammed bunu o kadar sağlam bir şekilde kurmuştur, putperestliği o kadar kesin şekilde ortadan kaldırmıştır ki putperestlik bir daha ortaya çıkamamıştır. Halbuki putperestli Hıristiyan kavimleri arasında yeniden ortaya çıkmış putları olmayanlar dinsiz sayılacak kadar da ileri gidilmiştir. Bizans imparatoriçesi İrin, 787’de İznik konferansını toplattırarak putlara ve heykellere tapmayı yeniden uyandırmıştır. (s. 91)  
Hz İsa kendinden bahsederken üzüm, yol ve kapı kelimelerini kullanıyor. Bütün Hıristiyan teolojicileri uğraştıkları soruları çözmek için mecaz ve itiareye güveniyorken Müslümanları niçin bu haktan yoksun etmek istiyorlar? (s. 92)
Hz Muhammed ancak samimi bir bilinç ile bu kadar dayanıklı ve girişken hareket edebilir ve zerre kadar sarsılmadan, Hatice’ye sırrını açtığı günden Aişe’nin kollarında öldüğü güne kadar çalışabilmiştir. Hz Muhammed, peygamberliğine en kesin şekilde ikna olmuş idi. Bu kanısı temelsiz değildi. Her türlü alay ve aşağılamalar ile karşılaşan İslam peygamberi yolundan kıl kadar ayrılmadı. Korkutmalar, işkenceler onu Allah birliği inancını her yana yaymaktan, zamanında yaygın olan ahlaktan çok daha yüksek bir ahlakı öğretmekten alıkoymadı. Hz Muhammed padişahlık arkasında koşmadı. İnsanları adalete çağırdı, merhameti sevdirmeye çalıştı. Kıyamet günü hesaba çekileceklerini söyledi. Bu görevi tamamladığında da başkaları gibi tahtını kurmadı, Kâbe’nin yanında bir saray yaptırmadı; sade evine geri döndü. (s. 94)
Müslümanlık kılıçla yayılmamıştır
Hıristiyanlar tanrının putperest Kenan’lıların, putperest oldukları için Beni İsrail tarafından yok edildiklerine inanırlar. Hz Muhammed’in savaşları da yok etme savaşı değildi. İnsanları bir olan Allah’a ibadet öğretmen amacında idi. Muhammed İslam’a saldıranları bastırmış ama günahsız kadın, kız ve çocukları korumuş idi. İspanyollar Peru ve Meksika’da hiç merhamet göstermemişlerdir. Aynı İspanyollar 12 milyon Hintliyi yok ederken hareketlerinin Kitabı Mukaddese uygun olduğuna inanıyorlardı. Las Csasa diyor ki: Sen Dominik ve Jamaika adalarında köpeklerce parçalanmak üzere diri diri çocukların atıldığını gördüm. (s. 95)
Bugün ellerinde gezen Kitabı Mukaddes’te şu emirler vardır: Musa dedi, Rab emrediyor, her adamı ve kardeşini, her adamı ve arkadaşını, her adamı ve komşusunu öldürünüz. ( K. Huruç), Yeşu, İarailin rabbi tarafında verilen emre göre bütün memleketleri kırdı, her canlıyı yok etti. ( Yeşu, 10,42) Samoil Şaule dedi ki. Git, hiç birini koruma, erkek, kadın, çocuk, emzikli yavru, inek, keçi, deve, eşek hepsini kes. ( S. Evvel, 15,3) Bütün beldelerin halkından nefes alan hiç birini koruma. ( K. Tesniye) İşlediği zulümlerden dolayı kendisine haklı olarak II. Neron adı verilen Konstantin, 324’de toplanan İznik konsiline başkanlık etmiş, ilk defa bu konferansta İsa Allah’ın oğlu kabul edilmişti. (s. 99)
Yuvafter piskoposu Saint Hiller, 4. Yüzyılda şöyle söyler: Bu ne acınacak bir hal ve ne korkulu bir durumdur ki insanların düşünceleri sayısınca mezhepler, istekleri sayısınca inançlar, hata ve kusurları sayısınca yoldan çıkışlar var. ( Gibbon, Roma’nın izmıhlal ve sukutu adlı eserinden) Haçlı savaşları sonunda 200 yıl içerisinde milyonlarca insan öldürülmüş, Luther mezhebi taraftarları yok edilmiş, 8. Henri ile kızı Mari tarafında katliamlar emredilmiş, Saint Bartelmi katliamı olmuş, engizisyon katliamları gerçekleşmiş, piskoposlar birbirlerini zehirlemiş, öldürtmüş, her biri Neron’ları ve Kalıgula’ları geride bırakan onikiden çok davacı papalar her türlü cinayet ve kötülüğü yapmış, yenidünya ahalisinden 12 milyon insan yok edilmişti. Yalnız Paris’te 10.000’den fazla insan öldürülmüş, Papa 13. Gregoire, bu geceyi yapanları afettikten sonra bu olayın kutsanmasını istemiştir. 1627’de Papa Urban, yayınladığı emir ile papadan izin almadan vergi kesenleri, Türkler veya kiliseden ayrılanlarla anlaşma yapanları, roma mahkemesinin hükümlerine karşı koyanları tamamıyla lanetliyordu. Acaba Hz. Muhammed, ya da onun dinine bağlı bir kimse hiçbir zaman kendisine bu kadar yetki vermiş midir? (s. 98)
Mith Piskoposu, ‘Doğu ile öteki memleketlerin özellikleri’ adlı eserinde Hz Muhammed tarafında Sina rahipleri ile bütün Hıristiyanlara verilen berat’ın maddelerini tek tek sayar, birkaçı: Rahipler korunacak, an ve malları saklanacak, onlardan vergi alınmayacak, Hıristiyanların valileri değiştirilmeyecek, kiliselerden çıkarılmayacak, Müslüman’la evlenen Hıristiyan kadının kiliseye gitmesi engellenmeyecek, Hıristiyanları Müslümanlar savunacak, anlaşmaya saldıranlar Allah’ın emrine saldırmış olacaktır… (s. 99-101)
Kuran’ın anlattığı cennet
Suçlama cennetin baştan aşağı maddi lezzetlerle dolu olmasıdır. Vücudumuzun düşündüğümüzün üstünde bir şekil alacağına ve duygularımızın olağanüstü bir neşe ve çalışma kazanacağına inandıktan sonra bunda anlaşılmayacak bir şey kalmaz. Madem kıyamet gününde bize bedenimiz ve duygularımız geri verilecektir, o halde duygularımızın orada da erişeceği şeylerden zevk almayacağını kim söyleyebilir, bu gibi zevklerden tat almak nasıl günah sayılabilir, bir suç ya da kötüleme sanılabilir? Beden kadar ruha da zevkler bağışlanmıştır. En büyüğü Allah’ı gözle görmektir. Bu en yüce zevk cennetin öteki zevklerini unutturacaktır. Cennetteki bahçeler, köşkler ve nimetler vb. şeylerle yetinenler, cennet halkının en aşağı düzeyindedirler. Ünlü Heyd, cennet nimetlerinin mecaz yolu ile anlatıldığını bunun kitabı mukaddeste de benzer şekilde bulunduğunu belirtir. (s. 102) Ünlü Herbleu’nun Bibliotica Orientalis’de Müslümanlarca en büyük zevkin Allah’ın gözle görülmesi olduğunu bildirdikten sonra, ‘ Müslümanlara karşı duranlarca söylendiği üzere onların ahirette duyguları sevindirecek zevklerden başka zevk tanımadıkları doğru değildir.’ der. Bu anlatmalardan, İslam dininin şehvet dolu olduğuna dair söylenen sözlerin insaflıca olmadığı anlaşılır. Hz Muhammed tarafından öğütlenen cennetin onun karakterini gösterdiğini söyleyenler yanılıyor. Belki pek zulmedici saldırılarda bulunuyorlar. Çünkü Hz Muhammed bunun tam tersine yoksul, çalışkan, en aşağı insanların işleme amacı saydıkları şeylere önem vermez bir insandı. (s. 103)
Çok kadınla evlenme sorunu
Oripidis ve Eflatun çok kadınla evlenmeyi savunmuştur. (s. 103) Montesquieu, sıcak ülkelerde kadınların sekiz dokuz on yaşlarında evlenme çağına vardıklarını, yirmi yaşında adeta ihtiyarladıklarını, akıllarının güzelliği ile birlikte yetişip büyümediğini, bu yüzden bu memleketlerde çok kadınla evliliğin pek tabii olduğunu belirtir. Ilımlı ülkelerde kadınlar daha ileri yaşta olgunlaştıkları ve evlendikleri için kocaları ile beraber yaşlanıyuorlar ve evlendikleri zaman akılca ve bilgice hayli ilerlemiş bulunuyorlar. Sıcak ülkelerde güzellik ve çekicilik hayatın başlangıcında görülür, ondan sonra söner. Çok kadınlar evlilik kitabı mukaddeste de onaylanır ve kutsal sayılır: Tekvin, 30;K. Huruç, 21, Tesniye, 17, Samoili evvel, sani…vs. Saint Chrisostum, Agustin, Papa Gregor, Bertar Dö Oşinus, John Milton da bu görüşü savunur. Hz Muhammed eski din kanunlarına uygun olan bir şeyi düzenlemiştir. (s. 104-107) Doğuda kadınların mahkum olduğunu sananlar yanlış bir sanıya sapıyorlar. Etkinson eserinde, doğudaki hele İslam’daki kadınların taşıdıkları hakları ve faydaları anlatır. Ünlü gezgin Nayboher de, Ben Arabistada bir ayrılık görmedim. Bu memleketin kadınları, Avrupadakiler gibi serbest ve mutlu. Araplar dört kadınla evlilik hakkında pek az faydalanıyorlar. Çünkü eşler arasında eşitlik ve adaletle yükümlüdür din kanunlarınca. Bu zorluktan dolayı Araplar bunda çok az faydalanır.
Batıda modaya bağlı olan kadın, çok kadınla evlenmeyi cezasız ve olur tanıyan ülkelerden çok, alınıp satılmaktadır. (s. 108)
Yazar kitabının son kısmında, Kuran’dan aldığı ayetlerle, Kuran’ın yüksek ahlaka verdiği öneme dair ayetleri sıralar. (s. 109-120)


 

                          

                 Lord John Davenport, Hz Muhammed ve Kuran’ı Kerim