...:::     FIKIH     :::...

                                                                               FIKIH

 Bilmek, anlamak, bir şeyin bütününe vakıf olmak. Istılahta, bir kimsenin leh ve aleyhindeki hükümleri bilmesi demektir. Başka bir tarife göre fıkıh; kişinin ibadetlere, cezalara ve muamelelere ait şer'î hükümleri mufassal delilleriyle bilmesidir. Ayrıca, söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak şekilde keskin ve derin anlayış diye de tarif edilmiştir (Muhammed Maruf Devâlibî, İlmi Usûl-i Fıkıh, Beyrut 1965, 12; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr Ale'd-Dürri'l Muhtâr, İstanbul 1982, I, 34; İmam Burhaneddin, ez-Zernûci, Ta'limü'l Müteallim, İstanbul 1980, 27; M. Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi (Fıkıh Usulü), 13; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamûsu, İstanbul 1976, I, 13).

Kur'an-ı Kerîm'de: "... O kavme ne oluyor ki (kendilerine söylenen) hiçbir sözü anlamaya (fıkhetmeye) yanaşmıyorlar?" (en-Nisâ, 4/78) ayetinde geçen "lâ yefkahûn" ince anlayış ve keskin idrak anlamına gelmektedir. Başka bir çok ayette kâfirler için "fıkhetmeyenler" denilmektedir (el-A 'râf, 7/179; Hûd, l l/91). Tevbe suresinde, "...bir topluluk da dinî hükümleri iyice öğrenmek için kalmalıdır" (et- Tevbe, 9/122) buyruğunda özel bir fukahâ topluluğuna işaret edilmiştir.

Resulullah (s.a.s.): "Allah, kimin için dilerse, onu dinde fakîh (dini hükümlerin inceliğini kavrayan bilgin) kılar" (Buhâri, ilim, 10).

Allah Teâlâ (c.c.)'nın imtihan için beyan buyurduğu emir ve nehiylerin tamamına teklif denilir ve fıkhın konusu, insanın bu tekliflere muhatap olarak (mükellef) ortaya çıkan fiilidir. İnsanın lehindeki ve aleyhindeki bütün haklarını delillere dayanarak çıkarmak fukahanın görevidir. Din hususunda Resulullah (s.a.s.)'dan başka kimseye ilmi bir delile dayanmadan dinde söz söyleme hakkı tanınmamıştır. İlmi bir delile dayanmadan kasıt edille-i şer'iyye, yani dört delildir. Bunlar, Kitap, Sünnet, icma ve kıyastır.

Dört halife ve Tâbiûn devrindeki fıkıh kelimesiyle ilim kastediliyordu. Fıkh-ı Ekber tabiri, akâid ve tevhid ilmini, Fıkh-ı Vicdâni kavramı, nefis terbiyesi ve ahlâk ilmini, sadece fıkıh kelimesi ise, ameli konuları kapsıyordu. Usul-i Fıkıh ilmi ise, kişinin lehinde ve aleyhindeki haklarını öğrenmesinde takip edeceği kaide ve tavırlar konu alan ilimdi. İmam Ebû Hanife (Ö. -150/767)'nin fıkhı "kişinin leh ve aleyhinde olan hükümleri bilmesi" şeklindeki tarifi, genel bir tarif olup, kelâm, iman, ahlâk ve tasavvuf gibi ana ilimler bağımsızlaşmamış, bu yüzden "el-Fıkhu'l-Ekber" adlı eseri itikâdi konuları kapsadığı halde bu ismi almıştı. Ancak giderek fıkıh ilmi yalnız ibadet, muamelât ve ukubâti içine alacak şekilde "amellerin" ilâvesiyle tarif edilmiştir. Mecelle'nin 1. maddesindeki târifte şöyle denilmiştir: "İlm-i fıhh mesâil-i şer'iyye-i ameliyye"yi bilmektir. Fıkıh usulüne büyük hizmeti geçen İmam Şâfiî (Ö. 204/819)'nin tarifi de şöyledir: "Fıkıh, dayandığı delillerden çıkarılmış şer'i, amelî hükümleri bilmektir" (İmam Şâfiî, er-Risâle, Kahire 1979, 503 vd).

Fıkıh yerine yeni kullanılmaya başlanan "İslâm hukuku" deyimi, fıkh yerine nisbî olarak kullanılmaktadır. Bu terim, ibadetler dışında muamelât, ukûbat ve ferâizi kapsamaktadır. Halbuki fıkhın sınırı daha geniş olup, temizlik ve ibadet konularını da içine almaktadır. Fıkhın konusu İslâm; emir ve yasaklarla yükümlü kimsenin fiilleridir. Bu fiiller, namaz kılmak gibi yapma ile; gasp gibi terketme ile ve yeme-içme gibi muhayyer bırakma şekilleri ile ilgili olabilir. Akıllı ve ergin kimsenin şer'î hükümlerle yükümlülüğü ehliyet ile ifade edilir.

İbadet ve muamelâtla ilgili dini hükümlere "şeriat" denir. Bu kelime, din anlamında da kullanılır. Bu takdirde itikâdi ve amelî hükümlerin hepsini içine alır. Ancak şeriat, genellikle amelî hükümler için kullanılır. Buna göre, ilâhı nizâmın amel ve dış yönünü temsil eder. Dinin iç yönünü, özünü teşkil eden itikâdı hükümler, bütün semavî dinlerde ortak olduğu halde, ilâhı nizâmın dış yönünü oluşturan amelî hükümlerde zaman içinde değişmeler olmuştur. İslâm, geçmiş şeriatların büyük bir kısmını değiştirmiş, kaldırmıştır. Allah, melek, peygamberlik ve ahiret günü gibi inanç esaslarında ise, herhangi bir değişiklik olmamıştır. İşte, fıkıh, İslâm dini'nin amelî ve dünyevî yönünü ifade eder. Yirminci yüzyılda bu kelimelerin aktüel kullanımları ise, olumsuz bir ideolojik manaya tekâbül etmektedir. Ve gerek fıkıhçı, fukaha, gerekse şerîatçı terimlerinin muhtevası kasıtlı olarak yanlış anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber hayatta iken fıkıh, bugün bildiğimiz sistematik manada değildi; kaynaklar, Kur'an ve Sünnetti. Bi'setten tedvîn devrine kadar amelî hükümler peyderpey gelmiş ve risâlet yirmi üç yılda tamamlanmıştır. Onüç yıl süren Mekke devri'nde daha çok inanç ve ahlâk ayetleri, Medine döneminde ise, daha ziyade hüküm ayetleri inmiştir. Zira İslâm devleti oluştuktan sonra uygulayacağı hukuk esasları cihad, ibadetler, muamelât ve devletler arası ilişkiler olup bu devrede nâzil olmuştur.

İslâm fıkhı, bir takım devirlerden sonra oluşmuştur:

1 Resulullah'ın devri: Bu devirde, fıkhın asıl kaynakları olan Kur'an ve Sünnet ortaya çıkmıştır.

2- Sahabe devri: bu devir, Ahkâmla ilgili ayet ve hadislerin sahabe tarafından tefsir ve izah edildiği devirdir.

3- Müçtehid imamlar devri: fıkıh meselelerinin yazılmaya başlanması ve büyük müçtehidlerin ortaya çıktıkları devirdir. Bu devir, İslâm fıkhı için gelişme ve olgunlaşma devridir.

4- Taklid devri: bu da fıkıh ilminde duraklama devri sayılır.

İslâm fıkhı, şu özelliklere sahiptir:

a) Hükümlerin esası vahye dayanır. Kitap ve Sünnet'te açıkça ifade edilen kesin hükümler hiçbir şahıs veya kurumun tasdikine gerek olmaksızın geçerlidir ve bütün müminler için bağlayıcıdır. Bunlar, tek kânun koyucu Allah ve Resulü'nün emir ve nehiyleridir. Bunların esasa ait olan hükümleri, bütün fukahanın görüş birliğiyle yani icma ile sabit olmuş, artık değiştirilmesi mümkün olmayan kurallardır. Bunlara 'şer'i şerif', 'şer'î hukuk' veya 'şer'î hükümler' denmiştir.

Beşeri hukuklarda kanun koyucu ve anayasalar her zaman değiştirilebilir. Kanun koyucular, bazen kral, sultan, şah gibi tek kişi, bazen bir meclis vs. kalabalık bir grup olabilir.

b) Kur'an ve Sünnet'te açık hüküm bulunmayan, hakkında İslâm fukahasının icma'ı da olmayan hükümlerde müçtehidler, furuâ ait meselelerde farklı içtihadlarda bulunmuşlardır.

İslâm hukukçularının farklı ictihadlarıyla çözümlenen bu hükümlerin dayanağı; istihsan, maslahat (kamu yararı), örf, âdet, sahâbe kavli, önceki şeriatler ve sedd-i zerâyi' (kötülüğe giden yolu kapama) gibi tali delillerdir. Bu çeşit hükümleri ortaya çıkartan ve şer'i ölçülere göre tespit edenler müçtehid hukukçulardır. Burada bir yönüyle kanun veya kaide koyma faaliyeti mefhumu, müçtehid imamların içtihadlarına inhisar etmektedir. Bir İslâm beldesinde Ulü'l-emr yani üst otorite, içtihad yapacak güce sahipse, o da bu yasama işine dahil olur. Aksi hâlde, yasama, mevcut mezhep veya içtihadlar arasında tercih yaparak uygulanır. İslâm Devleti'nin en üst organının yaptığı düzenlemeler, şer'î esâslar dahilinde yapılmak şartıyla bağlayıcı ve meşrûdur. Ulû'l-emr'in bu faaliyeti özellikle içtihâdı hükümlerin bağlayıcılık vasfını kazanması için gereklidir. O, isterse bu meseleleri mütalaa ve müzakere etmek üzere ehli'l-hal ve'l-akd denilen uzman kişilerden oluşan şûra meclisinin görüşlerini alır (bkz. en-Nisâ, 4/59; Buhâri, Ahkâm, 4; Müslim, İmâre, 39).

c) İslâm fıkhının kapsamı insanın kendisi, toplum ve yaratıcıyla olan münasebetlerini düzenler. Çünkü fıkıh, hem dünyevî, hem uhrevî niteliğe sahiptir. Hem din, hem devlettir, kıyamete kadar süreklidir ve bütün insanlığa yöneliktir. Bu hükümlerin özelliği bütüncül oluşudur. Yani iman, ahlâk, ibâdet, muameleler içiçedir, birbirinden ayrışmış hayat alanları veya lâik temellerle dini hükümlerin ayrışmışlığı sözkonusu değildir. Gönül huzuru, toplum düzeni, fert ve toplum hayatı, herkesi mutlu ve huzurlu kılma düşüncesi, Allah'ın gizli-açık her şeyi kontrol etmekte olduğu esası bu hukuku güçlendiren iç motiflerdir. İslâm, bu anlamda bütün beşerî sistemlerden ayrılmaktadır.

Fıkh'ın yöneldiği mükelleflere ait söz, fiil, akit ve tasarruflar iki alanda cereyan eder: ibadetlere ait hükümler; temizlik, namaz, oruç, hac, zekât, adak, yemin gibi insanla Rabbi arasındaki münasebetleri düzenleyen hükümler. Bu konu ile, ilgili olarak, Kur'an-ı Kerîm'de yüzkırk kadar ayet vardır.

kincisi, muamela hükümleridir. Akit, hukuki tasarruf, suç ve ceza gibi insanların birbirleriyle ve toplumla olan münasebetlerini düzenleyen hükümler. Bunlar, beşerî hukuktaki umûmî ve hususî hukuk alanına girmektedir. Bunların gâyesi; ferdin fertle, ferdin toplumla veya toplumun diğer toplumlarla münasebetlerini düzenlemektir.

Muamelat hükümleri şu dallara ayrılmaktadır:

Aile hukuku: "el-ahvâlü'ş-şahsiyye" denilen bu hükümlere Kur'an'da nikâh, talâk, iddet, nafaka, mehir, nesep, miras gibi terimlerle yer verilmiştir. Bu konuda Kur'an-ı Kerîm'de yetmiş kadar ayet vardır.

Medenî hükümler: Alım-satım, kira, kefâlet, ortaklık, borçlanma, borcu ödeme gibi fertler arasındaki mâli ilişkileri düzenleyen ve hak sahibinin hakkını koruyan hükümler, bu niteliktedir. Bu hususta da Kur'an-ı Kerîm'de yetmiş ayet vardır.

Ceza hükümleri: Bunlar, mükellefin işlediği suçlar ve bunlara uygulanacak müeyyidelerle ilgilidir. Amaç, can, mal, ırz ve hakları korumak, suçlu ile mağdur ve toplum arasındaki ilişkileri düzenlemek ve güveni sağlamaktır. Bu konuda otuz kadar âyet-i kerime vardır.

Usûl hukuku: Kaza, dava, isbat yolları gibi konuları kapsar. Bunlarla ilgili olarak yirmi kadar ayet vardır.

Anayasa hukuku: Devlet nizâmını ve bu nizâmın işleyiş tarzını belirleyen, yönetenle yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümler olup, "el-Ahkâmü's-Sultaniyye" adıyla incelenmiştir.

Devletler umumi ve hususî hukuku: Bu hukuk dalı, İslâm devletinin barış ve savaş zamanlarında diğer devletlerle olan münasebetlerini, müslüman ve zimmet ehli vatandaşların haklarını düzenler. Bu konu ile ilgili olarak yirmibeş ayet vardır.

İktisat ve maliye hukukuna dair on ayet vardır. Bu ayetler, İslam devleti'nin gelir kaynakları ile harcama yerlerini gösterir (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhu, Dimaşk 1984, I, 15 vd; M. Ebû Zehra. Usulü'l-Fıkh, s.96 vd).

Bu prensipler, fertle devlet arasındaki mâlı ilişkileri düzenler. Bir İslâm ülkesindeki mallar şu kısımlara ayrılır:

1- Genel ve özel devlet malları: gânimetler, öşür, gümrük, haraç, katı ve sıvı madenler, tabii kaynaklar. 2- Toplum malları: Zekât, sadakalar, adak ve krediler. 3- Aile malları: nafakalar, miras ve vasiyetler. 4- Fert malları: ticaret, kira ve şirket gelirleri ile diğer meşrû gelirler, mâli cezalar; keffâretler, diyet ve fidyeler.

d) İslâmî amelî hükümler, helâl ve haram olarak dinî bir vasıfla nitelenir. Beşerî hukukta, böyle bir değerlendirme sözkonusu değildir. İslâm'da muâmelelerin hükümleri, dünyevî ve uhrevı diye ikiye ayrıldığı için, dünyevî olan fiil veya tasarrufun dış görünüşüne dayanır.

Mahkeme kararları (kazâı hüküm) bu gruba girer. Çünkü hâkim, gücünün yettiği şekilde hüküm verir. O'nun hükmü bâtılı hak, hakkı bâtıl kılmaz. Yani gerçekte haramı helâl, helâlı haram yapmaz. Diğer yandan kaza, fetvanın aksine bağlayıcıdır. Uhrevî hüküm ise, bir şeyin gerçeğine dayanır. Bununla kişi ve Allah arasında amel edilir. Buna diyânı hüküm denir. Hükmün bu yönü, fetva ile ilgilidir. Fetva, sorulan dinî bir meselenin şer'î hükmünü bağlayıcı olmamak üzere haber vermek demektir. Hükümler arasında böyle bir ayrımın yapılması şu hadise dayanır:

"Ben, ancak bir beşerim. Siz bana muhakeme ile başvuruyorsunuz. Taraflardan birisi davada delillerini diğerinden daha iyi açıklayabilir. Ben de dinlediğim ifadelere göre, onun lehine hüküm verebilirim. Kime bir müslümanın hakkını verirsem, bu, (onun elinde) ateşten bir parçadır; onu alsın veya terketsin" (Kütübi Sitte, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'de yer almaktadır).

Bu ayırımın faydası şudur: Boşama, yemin, borç, ibrâ, ikrâh vb. konularda hâkimin görevi müftününkinden farklıdır. Hâkim, olayların dış görünüşüne göre hüküm verir. Eğer bu iki yön çatışırsa, iç görünüşe göre fetva verir. Meselâ: Bir kimse, borçlusuna bildirmeksizin, onu borçtan ibrâ etse, sonra da mahkemeye başvurup, alacağını talep etse, hâkim, borcun ödenmesine hüküm verir. Fetvaya göre ise, ibrâ ettiği için artık bu alacağını talep edemez (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 2 1 -22) .

d) Fıkhın, bu günkü devletler umumi hukukuna tekabül eder bölümüne 'siyer' denir.

e) Usul-i Fıkıh, fıkıh metodolojisi ve fıkıh nazariyesidir. Delillerin istinbat usulünü ele alır.

Hamdi DÖNDÜREN

                                                                      USÛLÜ'L-FIKIH

Fıkıh ilmi usûlü, metodolojisi. Usûlü'l-Fıkıh; sözlükte, usûl ve fıkıh kelimelerinden meydana gelmiş bir terkiptir. Usûl, "asl" kelimesinin çoğuludur. "Kökler, asıllar, üzerine bir şey bina edilen şey" manalarınadır. Sözlükte, anlayış anlamına gelen fıkıh ise, din ıstılahında; "Tafsîlî delillerden çıkarılmış olan şer'î-amelî hükümleri bilmektir" şeklinde tarif edilir. Buna göre usulü'l-fıkıh sözlükte; fıkhın asılları, fıkhın delilleri manasına gelmektedir. Usulü'l-fıkıh, ıstılahta "Müctehidin, şer'î amelî hükümleri tafsîlî delillerinden çıkarabilmesi için gerekli olan kural ve prensiplerdir" diye tarif edilmektedir (Âmidî, el-İhkâm fı Usûlü'l-Ahkâm, I, 7 vd.; Şâkiru'l-Hanbelî, İlmi Usûlü'-Fıkıh, 31 vd; Abdülvehhâb Hallâf İlmi Usfilü'l fıkh,11; İbrahim Kâfı Dönmez, İslâm Hukuk Esasları, terc. 23, 24).

Bu tariflerden anlaşıldığı üzere usûlü'l-fıkıh bir metodoloji ilmidir. Metotlarını belirlediği ilim ise fıkıhtır. O halde bu ilim fıkıh metodolojisi ilmi demektir. Bu ilme İslâm hukuk metodolojisi denilmesinin uygun olmadığı kanaatindeyiz. Çünkü fıkıh, sadece hukuk ilmi değildir. Hukuk, fıkhın bölümlerinden birisidir. İslâm hukukunun çeşitli dalları fıkıh içerisinde ele alındığı gibi, ibadetler de fıkıh içerisinde yer almaktadır. Dolayısıyla ibadetle ilgili hükümlerin kaynaklardan çıkartılma metotları da usulü'l-fıkıh tarafından belirlenmektedir.

Bilindiği gibi, İslâmî hükümlerin alındığı kaynaklar temelde ikidir. Bunlar Kur'ân ve Hadistir. Fakat her meseleye ait hüküm Kur'ân ve Hadiste her zaman aynıyla mevcut ve açık değildir. Ya da Kur'ân ve Hadisteki lâfızlar, emir, nehy, hass, âm v.s gibi değişik biçimlerde varid olmuştur. Karşısına amelî bir problem çıkan müctehid, bu problemin dînî hükmünü ortaya koymak için Kur'ân'ı ve Hadisi araştırır. O mesele ile ilgili olan âyet veya hadisin ne tür bir kalıpta olduğunu araştırır. Mesela lafız emir kalıbı ile gelmişse, emrin vücup ifade ettiğini bildiren usûl kaidesini göz önüne alarak o hükmün farz olduğuna hükmeder. Cevabını açıkça bulamazsa, hükmü açıkça belirlenen benzer problemlere kıyasla, dinin temel ilkelerini göz önüne alarak ve daha başka temel kaidelerden yararlanarak bu problemleri çözüme kavuşturur. İşte müctehidin hüküm çıkarabilmek için yararlandığı kaideleri tesbit eden ve içeren ilme usûlü'l-fıkıh (fıkıh usûlü) denilir. Demek oluyor ki; usulü'l fıkıh; müctehidin, Kur'ân ve Hadisten hüküm çıkarabilmek için ihtiyaç duyduğu kural ve kaidelerden meydana gelen bir ilimdir.

Usûlü'l-Fıkıhın Doğuşu ve Gelişmesi

slâm'ın ilk dönemlerinde müslümanlar herhangi bir meselenin dinî hükmünü öğrenmek istediği zaman Rasulullah hayatta iken ona, vefatından sonra da sahabelerinden birisine baş vururdu. Bu sorulan Hz. Peygamber, vahy yardımıyla ve teşrî kaynağı olması hasebiyle cevaplandırırdı. Sahabe de gerek Hz. Peygambere olan yakınlığı gerekse Arap diline olan hakimiyetleri sayesinde cevap verirlerdi. Karşılarına çıkan problemin halli için Kur'ân'a ve Hadise müracaat ediyorlar ve onlardan hüküm çıkardıkları hükümlerle problemin hükmünü ortaya koyuyorlardı. Bunu teminde de pek zorlanmıyorlardı. Gerek Arapçaya olan hakimiyetleri gerekse Hz. Peygambere yakınlıkları sebebiyle âyetlerin nüzul, hadislerin vürud sebeplerini bilmeleri onların hüküm çıkarmakta pek zorlanmamalarına sebep oluyordu. Ayrıca onların takvaları, günahlardan uzaklıkları Allah'ın yardımına vesile oluyordu. Sahabeden sonra gelen Tâbiûn nesli de aynı yolu izledi. Şüphesiz onlar âyet ve hadislerden hüküm çıkarırken belirli kurallara bağlı idiler. Ama yazılı kurallara ihtiyaç duymuyorlardı. Fakat zamanla bu nesiller ahirete intikal etti. İslâm'a yeni giren yabancılar kendi dillerinden bazı söz ve tabirleri Arapçaya soktular. Bunlarla birlikte eski din ve düşüncelerinden bazı görüşler de geldi. Yeni yeni bir takım problemler çıktı. Bu problemlerin hallinde değişik kesimlerden değişik fetvalar çıkmaya başladı. Bunlar içerisinde şerîatın ruhuna uygun olanlar olduğu gibi, heva ve hevese dayananlar, siyasî görüşlere bağlı olanlar da vardı. İşte bu âmiller, meselelerle ilgili doğru hükme varmak için bir takım temel kuralların ortaya konulmasını gerektirdi. Ulema bu ihtiyacı tesbit edince bu ilmin kurallarını koymaya başladı. Fıkıh usûlü ilminin doğuşu hicrî ikinci asra rastlamaktadır. Her yeni doğanda olduğu gibi, usûlü fıkıh ilmi de küçük ve zayıf doğdu. İlk dönemde bu ilmin esasları müstakil eserlerde toplanmadı. Fıkhın konuları arasında serpili bir vaziyette idi. Çünkü müctehidler verdikleri hükmün deliline ve bu delilden istifade şekline işaret ediyorlardı. Hatta bununla da kalmıyorlar aksi görüşün deliline de işaret edip onun münâkaşasını yapıyorlardı. İşte bu deliller ve onlardan istifade şekilleri usulü'l-fıkıh kaidelerinden başka bir şey değildi.

Bu ilim zamanla fıkıhtan ayrıldı; müstakil bir ilim halini aldı. Yavaş yavaş gelişti ve kütüphaneler dolusu kaynağa sahip bir ilim haline geldi. Usûlü'l-fıkıh sahasındaki ilk eser İbn Nedîm'in nakline göre İmam Ebû Yusuf'a aittir. Ancak, Ebû Yusuf un eseri günümüze kadar gelmiş değildir. Zamanımıza kadar bu ilim konusunda gelen en eski eser, İmam Şâfiî'nindir. Bu yüzden o, fıkıh usülü ilminin kurucusu olarak bilinmektedir. Şafiî'nin er-Risâle adındaki bu eseri matbû olarak elimizde mevcuttur. Daha sonra İslâm alimleri bu ilme büyük itina göstermişler ve sayılamayacak kadar eser vücuda getirmişlerdir. Mesela Ahmed b. Hanbel, Kitabu Taati'r Rasûl, Kitabu'n-Nâsih ve'l-Mensûh ve Kitabu'l-İlel adındaki eserlerini yazdı (Bibliyoğrafya için bkz. Kâtip Çelebi, Keşfu'z-Zunûn, I,110 vd.; Taşköprülüzade Ahmet Efendi, Mevzûatu'l-Ulüm, I, 503 vd).

Usûlü'l-fıkıh sahasında eser yazan alimler te'liflerinde iki ayrı metot uygulanmazlardır. Bunlar; Mütekellimîn (kelamcılar) ve Hanefîyye metotlarıdır.

a- Mütekellimîn metodu: Usûl kaideleri delillerin ve bunların gösterdiği biçimde tesbit edilmiştir. Daha çok mantıkî ve nazarî bir metottur. Mümessilleri, kuralları koyarken, bu kuralın mezhep imamdan nakledilen ferî meseleye uygun olup olmadığına itibar etmemişlerdir. Buna göre bu metod, tümevarım biçimindedir. Zekiyyüddin Şaban'ın deyişiyle bu gruptaki usûl, fürûu-fıkhın hizmetçisi değil, onlara hakim bir usûldür. Bu yüzden, bu metodla yazan usûlcülerin eserlerinde, örneklerin dışında pek fürûa ait hükümlere rastlanmaz. Şafiî ve Mâlikî usulcülerinin ekserisi bu metodu izleyerek eser vücuda getirmişlerdir. Bunların tanınmışları ve eserleri şunlardır:

1- Kadı Abdülcebbar el-Mu'tezilî, eseri: el-Umde,

2- Ebu'l-Hasen el-Basrî, eseri: el-Mü'temed,

3- İmamu'l-Harameyn Abdülmelik el-Cüveynî, eseri: el-Bürhan,

4- Ebû Hamid el-Gazâlî, eseri: el-Müstasfâ,

5- Ebû'l-Hasen el-Âmidî, eseri: el-İhkâm fî Usûli'l-Ahkâm

6- Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, eseri: el-Minhâc.

Şüphesiz, bu metotla yazılan daha birçok kitap vardır. Bu sayılanlar, önde gelenleridir.

b- Hanefî metodu: Bu metodu takip eden âlimler, Hanefi mezhebi mensubu oldukları için, bu metoda Hanefî metodu denilmiştir. Bu metod mensupları, kendileri araştırma neticesi genel kaideler koyma yerine, mezhep imamlarının ortaya koyduğu fer'î meselelerden genel kurallar çıkarma yoluna gitmişlerdir. Bunlar, mezhep imamının ortaya koyduğu bir meselenin üzerinde bina edildiği kaideyi bulup onu sistemleştirmişlerdir. Bu metotta nazarî kurallar yoktur. İmamlarının hükümlerinin çıktığı amelî kaideler vardır. Bu yüzden, bu gruba mensup bilginlerin kitaplarında fürûa ait meselelere sık sık raslanır. Bu gruptakilerin, böyle bir metod benimsemelerinin sebebi, imamlarının kendilerine derli toplu kaideler bırakmamış olmasıdır. İmam Şafiî ise böyle değildir. O bizatihi kendisi usûl kaideleri koyup, onları tesbit etmiştir. Bu metoda mensup alimler tarafından da telif edilmiş birçok eser vardır. Bu eserlerin en eskileri tanınanları da şunlardır:

1- Ebû Bekir Ahmed b. Ali el-Cassas'ın "el-Usûl"ü,

2- Ebû Zeyd Ubeydullah b. Ömer ed-Debbûsî'nin "Takvîmu'l-Edille"si,

3- Şemsu'l-Eimme es-Serahsî'nin"el-Usûl"ü,

4- Fahru'l-İslâm Pezdevî'nin "el-Ûsûl"ü,

5- Hafîzuddin en-Nesefî'nin "el-Menâr"ı.

Bunların dışında daha bir çok usûl kitabı bulunduğu gibi, bu eserlere de bir takım şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Bunların hepsinin buraya aktarılması mümkün değildir. Arzu eden, Kâtip Çelebi'nin ve Taşköprülüzade'nin yukarıda işaret edilen eserlerine bakabilir.

Bir de bu iki metodu meczederek yeni bir metod geliştiren ve bu metodâ göre eserler vücuda getiren âlimler vardır. Bu gruptakiler bir taraftan, usûl kaidelerinin sağlam temellere dayandığını isbat ederken, diğer taraftan fıkıh kurallarını usûl kaidelere bağlayarak fıkha hizmet etmişlerdir. Bu metotla te'lif edilen belli başlı eserler de şunlardır:

1- Muzafferuddin Ahmed b. Ali el-Bağdâdî'nin "Bedîu'n-Nizam el-Câmî Beyne Kitâbey el-Pezdevî ve'l İhkâm"ı,

2- Sadru'ş-Şerîa Ubeydullah b. Mes'ûd'un "et-Tenkîh"ı. Bu eseri bizzat kendisi et-Tavzih adıyla şerhetmiştir. Bu eserde, Pezdevî'nin Usûl'ü, Râzî'nin Mahsûl'ü ve İbn Hâcib'in Muhtasar'ı cem edilmiştir.

3- Tâcuddîn Abdülvehhab es-Sübkî'nin "Cem'ul-Cevâmî" adlı eseri.

4- İbnu'l-Hümâm'ın "et-Tahrîr"i (Seyyid Bey, Medhal, I, 50 vd.; Şâkir el-Hanbelî, a.g.e., 34 vd.; Abdülvehhab Hallâf a.g.e., 15 vd.; Dönmez, a.g.e., 30 vd.)

Bu eserlerin dışında, ayrı özellikleri olan, eş-Şatıbî'nin el-Muvafâkat ve el-İ'tisam, Şevkânî'nin İrşadü'l Fühûl adındaki eserlerini anmak gerekir.

Usûl alanında yazılan klasik kaynaklar genelde hayli zor, ibaresi çetin eserlerdir. Özellikle bunlardan sonraki usûlcülerin eserleri daha çok cedel ve münazaraya, biri birlerini tenkide, lafzî münakaşaya yönelik bir hal aldı. Hiç usûlle ilgisi olmayan birçok meseleler bu kitapların muhtevasına girdi. Şüphesiz bu haller bu kitapları anlamayı zorlaştırdı. Bunun için bu kitapları anlamaya yönelik çalışmalar hatta bunlara reddiyeler yazıldı. Bu yüzden, usulü'l-fıkıh ilmi anlaşılması güç hatta imkansız bir ilim haline geldi. Bu yüzden muasır âlimler usûl kurallarının daha kolay anlaşılması için mesai sarfetmişler ve yeni eserler vücuda getirmişlerdir. Seyyid Bey, Şâkir'ul-Hanbelî, Muhammed Hudarî bey, Abdülvehhab, Hallaf, Muhammed Ebu'z-Zehra, Abdulkerim Zeydan, Muhammed Ma'rûf ed-Devâlibî ve Zekiyuddin Şâban'ın usûlleri burada zikredilebilir.

Bu eserlerden, Seyyid beyinki Osmanlıca, diğerleri arapçadır. Arapça olanların bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir. Hayreddin Karaman'ın İmam Hatib okulları için hazırladığı usûlü ile, Fahreddin Atar'ın hazırladığı usûl de zamanımızda Türkçe olarak hazırlanan eserlerdir. Ayrıca, usûlü'l fıkıhın bazı konularının yüksek lisans ve doktora tezi olarak incelediklerine de işaret etmemiz gerekir.

Usûlü'l-Fıkhın Konusu

Usûlü'l-fıkıhın mevzuu kendisi ile küllî hükümlerin sübûtu açısından şer'î küllî delildir. Yani usûlcü, meselâ kıyası ve onun hüccet oluşunu, âmmı ve onun kayıtlanışını, emri ve delâletini kendisine konu edinir. Bunu bir misalle açıklamaya çalışalım: Kur'ân-ı Kerîm ilk şer'î delildir. Fakat onun tüm şer'î nassları aynı tarzda gelmiş değildir. Kimileri emir, kimileri nehy, kimileri âmm, kimileri hâss. sığasıyla varid olmuştur. Bu sîğalar, şer'î delil çeşitlerinin küllî nevîleridir. Usûlcü bu nevîlerin her birini tek tek araştırır. Sonuçta; mesela emrin îcaba, nehyin de tahrîme delâlet ettiği sonucuna varır ve kaidesini koyar: Emir îcap içindir, nahy tahrîm içindir. Bilahare fakîh, bu kaideyi alır ve Kur'ân-ı Kerîm'deki âyetleri bu kaidelere uygular. Allah'ın yasak ettiği bir şeyi, "nahy tahrim içindir" kaidesine uygular ve aksine delâlet eden bir delil yoksa onun haramlığına hükmeder. Tabir caizse usûlcünün yaptığı bir plan şablondur. Fakih de bu planın uygulayıcısıdır.

Usülü I-Fıkıhın Gayesi

Fıkıh usûlü ilminin güttüğü gaye, kural ve nazariyelerini tafsîlî delillere tatbik etmek suretiyle şer'î hükümlere ulaşmaktır. Başka bir ifade ile, şer'î amelî hükümleri tafsîlî delillerinden çıkarabilmeyi temindir. Bu ilmin kaideleri sayesinde şer'î nasslar anlaşılır. Kapalı olan lafızların manaları bilinir. Aralarında çelişki olan lafızlar arasını bulma ve bunlardan birisini tercih imkanı elde edilir. Şayet kişi ictihad ehliyetine sahipse, yeni problemlerin dînî hükmünü ortaya çıkarmak için kıyas, istihsan, istıshab, örf vb. kaideleri kullanarak ictihatta bulunur. İctihâd ehliyetini haiz değilse eski müctehidlerin çıkardıkları hükümlerden tahricler yaparak yeni meselelere cevap bulmaya çalışır. Buna da gücü yetmezse, müctehidlerin hüküm ve delillerini tam olarak kavrar. Müctehidin bu ictihada varırken hangi delile dayandığını ve bu delilden nasıl yararlandığını bilir. Böylece onların kendi kafalarından değil, belirli delillerden istifade ederek hüküm çıkardıklarını anlar ve o hükümleri daha bir gönül hoşluğu ile kabullenir. Kendi mensubu olduğu mezhep imamının görüşü ile diğer imamların görüşleri arasında mukayese imkânı bulur. Hatta bunların delillerini de öğrenmiş olacağı için bunlar arasında tercih imkânına sahip olur. Çünkü, farklı görüşleri mukayese ve bunlardan daha kuvvetli olanını tesbit ancak bu görüşlerin dayandıkları delilleri ve bu delillerden nasıl hüküm çıkarıldığını bilmekle mümkün olur. Bunları bilmenin yolu da usûlül-fıkıh kaidelerini bilmektir.

Hüseyin KAYAPINAR

FIKH-I EKBER

Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe (ö. 150/767)'nin itikâda dair kısa ve özlü eseri. Fıkıh, Mecelle'de "şer'î amel; meseleleri bilmek" (madde, I) şeklinde tarif edilmişse de Ebû Hanife devrinde, çeşitli ilimlerin henüz bağımsızlığını kazanmadığı bir dönemde fıkıh, kelâm ilmi ve inanç esaslarını da içine alıyordu. Eser bu yüzden "el-Fıkhu'l-Ekber (En Büyük Fıkıh)" adını almıştır. Fıkh-ı Ekber'i, Aliyyü'l-Kârı, Ebû Hanife'nin diğer eserlerindeki düşüncelerini bir araya getirerek ve Fahruddin er-Râzı, Taftazanî, Konevî gibi bilginlerin fikirlerinden de yararlanarak şerh etmiştir.

Fıkh-ı Ekber'de yer alan akîde esaslarını şöyle özetleyebiliriz:

Bir yükümlüyü mümin hâline getiren iman esasları şunlardır: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak, Allahü Teâlâ zatında birdir. Fakat bu birliği sayı bakımından değil, ortağı bulunmaması bakımındandır (el-İhlâs, 112/1-5; el-Cin, 72/3; Enbiyâ, 21/22). Allah'ın yarattığı şeylerden hiçbir varlık ona benzemez (eş-Şûra, n/l 1). Allâh'ın geçmişte, gelecekte zatı ve fiilî sıfatları vardır. Hayat, kudret, ilim, kelâm, semî*, basar*, irade zatı sıfatlardır. Yaratma, rızık verme, ilk başta yaratmak, eşsiz bir şekilde yaratmak, Allah'ın sanatı; diriltmek, yok etmek, büyütmek, üretmek eşyaya şekil vermek ise fiilî sıfatlardandır. Allah'ın isim ve sıfatları sonradan yaratılmış olmayıp ezelîdir. Allah'ın kelâmı olan Kur'an, yaratılmış değildir. Mûsa peygamber ve başkalarının sözleri ise yaratılmıştır Allahü Teâlâ cisimsiz, cevhersiz var olan bir şeydir. Allah'ın sınırı, zıddı ve benzeri yoktur (el-Bakara, 2/22; eş-Şûra 42/11), Allah'ın eli ve yüzü vardır. Ancak biz bunların keyfiyetini bilemeyiz (el-Kasas, 28/88; er-Rahmân, 55/27; el-Leyl, 92/20; el-Feth 48/10; Sa'd 38/75; Yâsin, 36/83; el-Mâîde, 5/116; el-Bakara 2/1 15).

Allahu Teâlâ eşyayı, hiçbir şey olmaksızın maddesiz olarak yaratmıştır. (el-Fâtır, 35/1; ez-Zümer, 39/62). Dünyada ve ahirette Allah'ın dilemesi, kader, kaza, bilgi, yazgı ve levh-ı Mahfûz'da yazısı olmaksızın hiçbir şey var olmaz. Ancak Allah'ın kaderi yazması vasıf şeklinde olup, hüküm tarzında değildir. Meselâ, "Hasan cehennemliktir", yazısı bir hüküm iken, "Hasan dünyada kendi iradesiyle kötü yolu tercih edip, kötü ameller işleyecek ve bunun sonucunda cehenneme girecek" yazısı, vasıf şeklinde yazmadır.

Allah, insanları küfür ve imandan boş olarak yarattı, sonra onlara emir verip muhatap kıldı. Küfre düşen, kendi işiyle kâfir olur. Allah ondan yardımını keser. İman eden de kendi fiil, ikrar ve tasdiki ile iman eder. Allah ona yardım edip, imanda muvaffak kılar. O, yaratıklarından hiçbirini küfür veya imana zorlamamıştır. İman ile küfür kulun kendi işleridir; İnsan fiilinin yaratıcısı gerçekte Allâh'tır (ez-Zümer, 39/62; en-Nahl, 16/17; es-Sâffât, 37/962. Kulların bütün fiilleri Allah'ın dileme, bilgi, kaza ve kader ile meydana gelir. Tâat ve ibâdetlerin hepsi Allah'ın emri, sevme, rıza, bilgi, dilemesi, kaza ve kader ile sabit olur. Kötülükler de aynı şekilde meydana gelir. Allah kötülüğü yaratmakla birlikte, ondan razı değildir (el-Kasas, 28/68; Alû İmrân, 3/32, 76, 134; el-Bakara, 2/222).

Bütün peygamberler büyük veya küçük günah işlemekten, küfre düşmekten ve çirkin işlerden korunmuşlardır. Ancak peygamberlerden bir bölümünün bazı kusur ve hataları olmuştur. Hz. Âdem'in unutarak veya azîmeti terkederek cennetteki ağaçtan yemesi (el-Bakara, 2/35), Hz. Peygamberin bir soru soran Abdullah b. Ummü Mektûm'a yüzünü buruşturması ve bu yüzden uyarılması (Abese, 80/1,2) bunlar arasında sayılabilir. Kusursuzluk Allah'a mahsustur. Hadiste şöyle buyurulur: "Eğer siz günah işlemeseydiniz Allahü Teâlâ günah işleyen bir kavim yaratırdı. Bu kavim günah işler, Allah'tan mağfiret diler, Allah da onları mağfiret ederdi" (Müslim, Sahîh, IV, 2106, 2749).

Hz. Muhammed Allah'ın elçisidir. Peygamberi ve kuludur. Hadiste "Hristiyanların İsa (a.s.) 'yı övdükleri gibi beni övmeyin. Allah'ın kulu ve elçisi, deyin" (Buhâri, Enkiyâ, 48, Ahmet b. Hanbel, I, 23) buyurulur. Hz. Peygamber putlara tapmamış, Allah'a kesinlikle eş koşmamış, küçük ve büyük hiçbir günah işlememiştir. Sadece bazı davranış tercihlerinde uyarılmıştır. Şu ayette bu manayı görmek mümkündür: "Allah seni affetti. Onlara niçin izin verdin?" (et-Tevbe, 9/43).

Hz. Peygamber'den sonra insanların en faziletlisi Hz. Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali (r.anhüm)'dür. Hz. Peygamberin sahâbelerini yalnız hayır ile anarız. Büyük günah işleyen kimse, bu günahın helâl olduğuna inanmadıkça dinden çıkmaz, Mümindir.

Mestler üzerine mesh etmek sünnettir. Ramazan ayında teravih namazı kılmak sünettir. Fâsık imamın arkasında namaz kılmak caizdir. Fâsık, mümin olarak dünyadan ayrılırsa ebedî cehennemde kalmaz. Hadiste "Günahından tövbe eden, günahsız gibidir" (İbn Mâce, II, 1420; Zühd, H. No 4250). "Allah, kulundan tövbesini kabul eden ve kötülüklerini affedendir" (eş-şûrâ, 42/25).

Peygamberlerin mucizeleri ve evliyânın kerâmeti haktır. Mucize, peygamberlik iddiasında bulunan kişinin davasını doğrulamak için gösterilir. Ölüyü diriltmek, az olan suyu çoğaltmak gibi. Ümmetin kerâmeti, uyduğu peygamber'in kerâmetidir. Veli, taatlara devam eden, kötülüklerden sakınan, dünyevî lezzet, şehvet, gaflet, oyun ve eğlencelere dalmaktan yüz çeviren, Allah'ı ve sıfatlarını tanıyan kimsedir. Hz. Ömer'in Medine'de minber üzerinde iken Nihavend'te yerde askerlerini görmesi, Hâlid b. Velîd'in zehiri içtiği halde, bundan bir zarar görmemesi kerâmet kabilindendir (Aliyyü'l-Kârı, Fıkh-ı Ekber Şerhi, Terceme, Y. V. Yavuz, İstanbul 1979, s.191). İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarında görülen olağanüstü hallere mucize veya kerâmet denilmez. Bunlara, ihtiyaçların giderilmesi denir. İblis'e yeryüzünde mesafe katetme yetkisinin verilmesi, Firavun'un emriyle Nil Nehri'nin dilediği yöne akması (ez-Zuhruf, 43/51) bu niteliktedir. Cenâb-ı Hak onlara bu yardımı küfür ve azaplarının artması için yapar.Hamdi DÖNDÜREN

İSLAM HUKUK KAYNAKLARI
 Prof.Dr. Hayrettin KARAMAN

HUKUKUN KAYNAKLARI -1

İslamda müsbet hukukun kaynaklarına " delil"
denilmiş, bu da " üzerinde düşünülüp akıl yorularak
şer-i hükme varılan şey" diye tarif edilmiştir.
Kaynaklar çeşitli bakımlardan kısımlara ayrılmış
ise de önemli olan akli-nakli, asıl-feri şeklindeki
ayrımlardır.

hükmün kaynağı -vahyin ışığında, onun rehber-
liğinde işleyen- akıl olmaktadır. Kıyas akli delil-
lerin başında gelir, İstihsan, mesalih-i mürsele ve
istıshâb da akli deliller içinde mütâlaa edilmiş-
tir.

Nakli delil ise doğrudan vahye dayanan,. vah-
yin açık ifâdesinden ibâret olan delildir; burada
aklın, anlama ve uygulamanın ötesinde bir rolü
yoktur. Kitab (Kuran) ve Sünnet nakli delille-
rin esasını teşkil eder. İcmâ, sahabi mezhebi ve
eski dinlere ait hükümler de nakli deliller içinde
yer almaktadır.

İsimlerini yukarda zikrettiğimiz bu kaynak-
lardan "Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas" asli delil-
ler, diğerleri ise -bunlara dayandığı, bunlardan
çıktığı için- feri veya tali deliller çerçevesine so-
kulmuştur. Bütün diğer deliller bir yandan meş-
rüiyetlerini Kuran'dan aldıkları, diğer yandan
onun, açıklayıcısı mâhiyetinde bulundukları için
Kitâb'a (Kuran-ı Kerim'e) varıp dayanmaktadır.
Derece itibariyle de önce Kuran, sonra sırasıyle
Sünnet, İcmâ, Kıyas ve diğerleri gelmektedir.

1. Kitab (Kuran-ı Kerim):

Tarifi ve özellikleri:
Kuran. "Allah'ın elçisi Muhammed'e (s.a.)
vahiy vasıtasıyle gelmiş, mushaflara yazılmış ve
O'ndan bize kadar şüphesiz tevatür yoluyla nakle-
dilmiş kitaptır" şeklinde tarif edilmiştir.

Tarifi esas alarak Kitâb'ın özelliklerini şöylece
sıralayabiliriz:

a) Diğer peygamberlere degil, Son Peygamber
Hz. Muhammed'e gelen Allah kelamıdır.

b) Arapçanın en güzel lehçesiyle gelmiş olup
hem ifadesi (lafzı) hem de muhtevası (manası)
vahye dayanmaktadır.

c) Bir araya gelip, yalandan düzüp naklet-
mek üzere anlaşmaları mümkün olmayacak kadar
çok sayıda ve çeşitli yerlerde bulunan kimseler ta-
rafından sözlü ve yazılı olarak nakledilmiş, bir ke-
limesi dahi değişikliğe uğramamıştır.

d) Mu'cizdir; yani benzerini yapmaktan herke-
si aciz bırakmıştır. Kur'an geldigi ve Hz. Peygam-
ber tarafından tebliğ edilmeğe başlandıgı zaman
araplar ona karşı çıkmışlar, Allah da tümünün,
sonra on süresinin, sonra bir suresinin, en sonun-
da da bir ayetinin benzerini yapmalarını istemiş,
böylece Kur'an muhaliflerine meydan okumuş ol-
duğu halde, en büyük arap edebiyatçıları, nasir
ve şairleri bunu yapamamış, acziyetlerini itirafa mec-
bur olmuşlardır.

Kur'an-ı Kerim'in bir mucize oluşuna, yukar-
daki vakıadan ayrı olarak erişilemez güzellikteki
üslubu, kimsenin bilmediği geçmiş ve gelecek olay-
lardan -doğru olarak- bahsetmiş olması, •bitki-
lerin tozlaşması, tuzluluk oranları farklı denizlerin
aradaki perde (özel terkipli su engeli) sebebiyle
birbirine karışmaması. gibi ilmi gerçeklere temas
etmesi... de delalet etmektedir.
 

Kur'andaki Hükümler:

Kur'an-ı Kerim bir kanun mecmuası olmadığı
gibi bir hukuk ilmi kitabı da degildir. O her şey-
dan önce insanları düşünce ve davranışta en iyi.
en hayırlı olana ulaştırmak için gelmiş bir hida-
yet kitabıdır. Muhteva ve üslübu da bu maksa-
da uygun olarak -Allah tarafından- düzenlen-
miştir.

İşte bu üslüb ve muhteva içinde iman, ah-
lak ve fıkıh ile ilgili bir kısım hükümlere de yer
verilmiştir. Fıkıh ile ilgili hükümlerden maksadı-
mız ibadet ve hukuk ile ilgili hükümlerdir.

Bunlardan ibadete ait olanlar Allah ile kulun alakası-
nı tanzim etmekte, hukuk (muamelat) ile ilgili
olanlar ise ferd ile ferdin, ferd ile toplumun, top-
lum ile bir başka taplumun karşılıklı münasebetle-
rini düzenlemektedir. Bu cümleden olarak:

a) Aile, şahıs ve miras münasebetleri ile ilgili
olmak üzere yetmiş ayet;
b)
Borçlara ve eşya hukukuna ait yetmiş ayet,
c) Muhakeme usülüne dair on ayet;
d) Ceza hukukunu ilgilendiren otuz ayet;
e) Esas teşkilat sahasını düzenleyen on ayet;
f) Devletler umumi ve hususi hukuku ile ala-
kalı yirmibeş ayet;
g) Maliye ile ilgili on ayet tesbit edilmiştir.
Bunlar, saha ve mevzülarıyle dogrudan ilgili
olan ayetlere ait rakamlardır. Mesela geçmiş mil-
letlerden, tarihi vak'alardan bahsedilirken dolaylı
olarak açıklanan, işaret edilen hükümler de hesa-
ba katarsa bu rakamlar büyüyecektir.

Kur'an-ı Kerim ibadet ve hukuk ile ilgili hü-
kümleri verirken genellikle prensipler, kaideler,
umumi hükümler üzerinde durmuş, teferruatı baş-
ta s ü n n e t olmak üzere diğer kaynaklara bırak-
mıştır.

Aile hukukunda evlenme manileri, bazı bo-
şama ve boşanma şekilleri, bir kısım suçlar ve ce-
zaları, miras hükümleri vb. istisnä edilirse diğer
hükümler hep kaideler ve çerçeve hükümlerdir:

Meşveret, danışma, istişare, adalet, şahsi sorum-
luluk, suç ceza dengesi, dokunulmazlıklar, iyilikte
yardımlaşma, borçlara sadakat, kolaylık, zaruret-
lerin yasakları ortadan kaldırması gibi umumi hü-
küm ve prensipleri burada örnek olarak zikrede-
biliriz. Zekat, kısas, faiz vb. ile ilgili hükümler
de ana hatlarıyle zikredilmiş, teferruat ve uygula-
ma esasları sünnete bırakılmıştır.

Ayetlerin sübut; yani Allah'tan geldiği gibi la-
fız ve mana olarak, muhafaza edilip mushaflara
geçirildiği ve bize kadar aynen geldiği konusunda
şüphe yoktur; meşhur ifadesiyle "bütün ayetlerin
sübütu kat'idir".

Ancak ifade ettikleri mana ve mefhuma delaletleri her zaman kesin değildir; bir kısım ayetler farklı yorumlara, çeşitli anlamalara müsaittir.

Şu halde delalet (mana ve hükmü ifade
etme) bakmından bütün ayetler kat'idir diyeme-
yiz; bunların bir kısmının delalet, bakımından zan-
ni olduğu; yani müfessir ve müctehidin zan ve ka-
naatine göre şu veya bu hükmü ifade ettiği, bir
başkasına göre de bir başka mana ve hükmü ifa-
de edebileceği kabul edilmiş, farklı mezheb ve ic-
tihadların doğmasına bu husus da amil (etken)
olmuştur.
.
HUKUKUN KAYNAKLARI -2

Sünnet:

Tarifi ve kaynak olma özelliği:
Sünnet kelimesi lügatta tutulan yol, âdet, dav-
ranış şekli demektir, ilmi bir terim olarak sünnetin
birkaç manası vardır:
a) Bid'at karşılığı kullanılan sünnet, Hz. Pey-
gamber'in tebliğ ettiğine ve yaptığına uygun olan
demektir.
b) Farz, vacib, sünnet... sıralaması içinde sün-
net, dinde yapılması kesin olarak istenmemiş ol-
makla beraber tercih ve teşvik edilmiş olan davra-
nış ve iş demektir. .
c) Kitab, Sünnet, icma, kıyas... sıralaması
içinde sünnet -ki burada bizi, ilgilendiren de bu-
dur- dinin kaynaklarından biridir ve şöyle tarif
edilmiştir: Kuran'dan ayrı olarak Hz. Peygamber-
den nakledilen (O'na ait olan) söz, fiil ve tasvip
(takrir) dir.

Kuran-ı Kerim'de Hz. Peygamberin söyledik-
lerinin de vahiy mahsülü olduğunu bildiren ayet
ile O'na itaat etmeyi, emrettiklerini yapıp, yasak-
ladıklarından kaçınmayı, O'nun bir örnek olarak
ve Allah'ın vahyettiklerini hem kullarına ulaştır-
mak hem de açıklamak maksadıyle gönderildiğini
ifade eden ayetler sünnetin dini bir kaynak oldu-
ğunu isbat etmektedir. Ayrıca peygamberlik mef-
humu ve inancı bunu gerektirdiği gibi sahabeden
beri bütün İslam bilginleri ve müslümanlar da
sünneti dinin ikinci kaynağı olarak benimsemişler-
dir.

Sünnetin çeşitleri:
Dini bir kaynak olup olmama bakımından sün-
net kısımlara ayrılmıştır:
a)
Kavli (söz şeklindeki) sünnet:
Sünnet peygamberimizin sözü ise bâzı hadis
bilginleri özellikle buna "h a d i s" demişlerdir. An-
cak daha yaygm kullanışa göre fiil ve tasvip şek-
linde de olsa -bize söz şeklinde nakledilen bütün
sünnetlere -hadîs denilmektedir. Peygamberimi-
zin (s.a.) birçok sözü nakledilmiştir; ancak bunla-
rın hepsi dini ve hukuki birer kaynak (delil) ma-
hiyetinde değildir. Mesela Medine'ye geldiği zaman
buradaki hurma yetiştiricilerinin, tozlaşmayı sağ-
lamak için erkek hurma dallarını dişilerinin dal-
larına astıklarını görmüş " bunu yapmasanız ol-
maz mı?". demişti. Bu sözü duyanlar dini bir emir
gibi telakki ederek mezkür işi terketmişler, bu da
hurmaların verimsiz olmasına sebep olmuştu. Hz
Peygamber duruma muttali olunca "Gerekeni ya-
pın, siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz."
(5. Müslim, Müsäqät, 104.) buyurdular.

Kaynak mahiyetinde olan hadis, dinî
hüküm koymak veya bunu açıklamak maksadıyla
söylenmiş olandır.

b) Fiil şeklindeki sünnet:
Peygamberimizin fiillerinden ibaret olan sün-
netin de kaynak olanı ve olmayanı vardır:

aa) Bir peygamber olarak değil de bir insan,
bir beşer olarak yaptıkları dini ve hukuki kaynak
mahiyetinde değildir: Yeme, içme, oturma, kalkma,
yürüme şekli vb. gibi. Bunları taklit etmek serbest.
hatta güzel olmakla beraber gerekli değildir.
Vahye dayanmadan, sırf kendi beşeri tecrübe-
sine dayanarak yaptığı günlük dünya hayatı ile il-
gili işler de bu kabildendir. Ordunun tanzimi, sa-
vaş taktiği, tedavi usulleri bunlara örnektir. Nite-
kim ashab-ı kiram da bu neviden olan davranışla-
nın, vahye dayanmadığını, sorarak veya karine-
lerle anladıkları zaman kendi muhalif (farklı) gö-
rüşlerini ileri sürmüşler, bazen Rasülullah (s.a.)
da bunlara uymuştur.

ab) İftar etmeden bir günden fazla oruç tut-
mak, gece namazı ile mükellef olmak, gibi kendi-
lerine mahsus fiilleri de umumi hüküm kaynağı
degildir.

ac) Kuran-ı Kerim'in tafsilat vermeden esası-
nı koydugu hükümleri, kaide ve ibadetleri açıkla-
yıcı mahiyetteki fiilleri ayetler derecesinde bağla-
yıcı olarak kaynaktır. Ayetler namazı, orucu, hac-
cı, zekatı vazetmiş, fakat uygulayabilmek için ge-
rekli birçok tafsilatı sünnete bırakmıştır; şu hal-
de namaz, oruç, hac ve zekat ile ilgili olarak Hz.
Peygamberin uygulaması bu ayetleri açıklamakta
ve aynı derecede dini kaynak olmaktadır.

ad) Doğrudan Hz. Peygamber'in yaptığı, fakat
farz, vacib, mendüb (sünnet), mübah olmak gibi
vasfı belli olan fiilleri kaynaktır.

ae) Yukardaki şekilde vasfı belli olmamakla
beraber ibadet maksadiyle yaptığı bilinen fiiller
ümmeti için de kaynak olup -bu fiillerin- müs-
tehab olduğunu gösterir. Eğer ibadet maksadıyle
yapılmamış ise bu takdirde de mübah (serbest: ya-
sak olmayan) fiillerden olduğu anlaşılır.
 



c) Tasvib şeklindeki sünneti:
Hz. Peygamber yalnız sözleriyle değil, davra-
nışları ile de İslam Dini'ni tebliğ etmek ve insanla-
ra örnek olmak üzere gönderildiği için meşru ve
caiz olmayan bir davranış karşısında süküt etmesi,
onu kabul etmiş gibi görünmesi mümkün değildir.
İşte bu sebeple O'nun huzurunda yapılan, yahut
başka bir yerde yapılıp da kendisine anlatılan bir
davranış karşısında süküt etmeleri, yahut bundan
daha da belirleyici olarak rızalarını, beğendikleri-
ni gösteren bir davranışta bulunmaları mezkür fii-
lin meşru oldugunu göstermekte, böylece " t a k-
r i r i s ü n n e t " denilen bir nevi daha vücut bul-
maktadır.

Gençlerin mescitte mızraklarla Habeş,
oyunu oynamaları, bayram günü Hz. Aişe'nin oda
sında iki genç kızın tef çalarak kahramanlık şar-
kiları söylemeleri karşısındaki sükütları bu nev'
in örnekleridir.

Sıhhat bakımından hadisler:
Sünnet ravilerin sayısına göre mütevatir, meş-
hur ve ahad; bilhassa âhâd denilen ve ilk nesil-
lerde ravisi tek olan hadisler, ravinin ahlakına ve
zihin gücüne göre " s a h i h, h a s s e n, z a y ı f "
gibi kısımlara ayrılmıştır. Bunlardan mütevatir
olan hadislerin her nesilde ravisi insana tam bir
güven verecek sayıda bulunduğu için bu hadisle-
rin delil olduğu ehl-i sünnet tarafından ittifakla
kabul edilmiştir. Başta ravisi tek iken tabiün ve
daha sonraki nesillerde mütevâtir sayısına varan
hadisler de Hanefilere göre -ameli bakımdan-
kesin, yahut kuvvetli kanaat veren hadisler olarak
kabül edilmiştir.

Ahad yoldan nakledilmiş hadislere gelince
genellikle müctehidler bunları da kaynak olarak
kabul etmişler; ancak Hz. Peygambere ait olduklarını
tesbit için bir takım şartlar ileri sürmüşlerdir.
Müctehidler arasındaki ihtilafın (mezheb
farklarının) bir başka amili (sebebi) de bu husus
olmuştur.

Sünnetin getirdiği hükümler:

Sünnetin getirdiği hükümleri, Kur'an-ı Kerim
ile münasebeti bakımından şu kısımlar içinde gö-
rebiliriz:

a) Kuran'ın getirdiği hükümleri teyid eden,
onları başka üslüblar içinde tekrarlayan sünnet:

Ana ve babaya itaatsizlik etmeyi, yalancı şahitlik
yapmayı, cana kıymayı yasaklayan sünnetler bu
kabildendir.

b)
Kur'an'ın getirdiklerini açıklayan ve ta-
mamlayan sünnet:

Haccın yapılış şekli, zekatın ödenmesi ile
ilgili sünnetler gibi.

c) Bir kısım sünnetler de vardır ki, Kuran'ın
genel olarak getirdiği hükümleri, ait olduğu yer ve
şahıslara tahsis etmekte, onun kayıtsız, şartsız ifa-
delerine kayıt ve şartlar getirmektedir. Mesela
Kur'an zekata birçok ayette yer vermiş, fakat han-
gi mallardan, ne kadar, ne zaman, nasıl... verilece-
ğini açıklamamış, bütün bu kayıtları ve açıklama-
ları sünnet getirmiştir.

d) Nihayet Kur'anın hiç temas etmediği ko-
nularda sünnetin hükümler vazettiğini görüyoruz.

Hz. Peygamber "bizzat yasakladıkları veya emret-
tiklerinin de Kuran'ınki gibi olduğunu" söylemek
süretiyle selahiyetine işaret etmiş. Rasule itaati
emreden ayetleri teyit etmiştir. Ehli eşek etinin,
köpek dişi veya pençesiyle avlanan bir kısım hay-
vanların etlerinin haram kılınması, hazarda (yol-
coluk dışında) rehin, ninenin mirası gibi birçok
hükmün kaynağı yalnızca sünnettir.

Kur'an gibi sünnetin de hüküm ve manayı ifa-
desi daha kesin ve açık değildir. Müctehidlerin
kullandığı, fıkıh usülü kitaplarının ihtiva ettiği
•sözlerin değerlendirilmesi, tefsiri, uzlaştırılması..•
ile ilgili birçok kaideyi uygulamak süretiyle âyet
ve hadislerden hüküm çıkarılmakta, delaleti kesin
olmayanlarda ise bazı görüş ayrılıkları meydana
gelmektedir.

İlmi seviyesi ve anlayış kabiliyeti müsait
olanların çıkarıp uyguladıkları hükümler ara-
sında çoğu teferruata ait- bir takım farklılıklar
olsa da bunları Allah ve Rasülünün kabul etmiş,
hata edene de ecir (sevap) vâdetmiş bulunmaları,
bu ihtilafın (görüş ve anlayış farklarının) ümmet
için genişlik, kolaylık ve rahmet olduğunu göster-
mektedir.
 
HUKUKUN KAYNAKLARI -3


İcma':

"Şeri ve feri bir hükümde İslam müctehidle-
rinin ittifak etmeleri
" diye tarif edilen icma,
İslam hukukunun üçüncü önemli kaynağıdır. Ta-
rifteki "şer'i", dini ve hukuki demektir. "Feri"
ise itikada değil, amele ibadet, hukuk vb. âit,
bununla ilgili hükümler manasındadır.

İcmâ müstakil bir kaynak mıdır, yoksa bir
nassı belli bir manada anlamak ve uygulamak hu-
susunda meydana gelen ittifak olarak nassa mı
bağlıdır? konusu tartışılmıştır. Bir nassı (âyet ve-
ya hadisi) bütün müctehidler aynı şekilde anlar,
bundan aynı hükmü çıkarır ise icma müstakil bir
kaynak olmaktan ziyade nassa dayalı, nassın de-
lâletini kesinleştiren; başka bir deyişle delaletin
kesin olduğunu ortaya koyan bir vasıta olmakta-
dır.

Bu takdirde bağlayıcı kaynak yine Kitab ve-
ya Sünnettir. icmaın bu çeşidinde ittifak vardır;
yani bütün müctehidler bu manada icma'ı bağla-
yıcı olarak kabul etmişlerdir. Konu ile ilgili bir
nassın bulunup bulunmadığına bakmadan icma'ı
müstakil bir kaynak olarak kabul edenlere göre
icmâ, reylerin, ictihadların birleşmesinden de mey-
dana gelmiş olabilir, yahut biz bilmesek de icmâa
temel teşkil eden bir nas vardır; bu sebeple de ic-
mâ her hal ve karda bağlayıcıdır.

İmam Şafiiye göre, bildiğimiz bir nassa dayanmayan
icma, dayanan kadar kuvvetli olmayıp, ahad yolla rivayet
edilen hadisten de sonra gelen bir kaynaktır. Böy-
le bir icma için ."dinin kesin hükmünü aksettiri-
yor" demek yerine "bir nassa aykırı olması müm-
kün olmayan hüküm". diyebiliriz; çünkü birkaç
müctehidin gözünden kaçan bir nass (meselâ ha-
dis) bütün müctehidlere mechul kalmaz.

Fikir beyanına, açıkça ifade etmeye dayanan
icma yanında " açıklanan bir ictihad karşısında di-
ğer müctehidlerin süküt etmeleri, itiraz etmemele-
ri suretiyle hasıl olan icma " vardır ki buna
=s ü k u t i  i c m a= denir ve müteber olup olmadı-
ğı tartışılmıştır.

Geçmiş devirlerde, sahabe devrinden sonra
müctehidler genişlemekte olan İslam dünyasına
dağıldıkları için icma'ın meydana gelip gelmedi-
ğini tesbit güçlüğü ortaya çıkmış, bu sebeple bazı
hukukçular icma'ın meydana gelmesinin imkânsız-
liğını bile iddia etmişlerdir.

Günümüzde haberleşme vasıtalarının fevkalade gelişmiş olması, ilmi toplantı ve çalışmalardan haberdar olma imkânının çogalması sebebiyle icma'ın daha da kolay
meydana gelebileceği; yani tesbitinin kolaylaştığını
düşünen hukukçular da vardır.
 

Kıyas:
 Herhangi bir mevzu ve meselede gelen hükme
dayanak teşkil eden vasfa " i l l e t " denilmiştir.
İllet (sebep) hüküm getiren naslarda bazen açıklanmıştır,
bazen de onu meydana çıkarmak ictihada bırakıl-
mıştır, İşte naslarda açıklanan veya ictihad yo-
luyla çıkarılan bu illet nerede bulunursa, nasların
getirdiği hükmün de (farz, vacib, haram, mek-
ruh, sahih, batıl., olmanın da) orada bulunması
mantık gereğidir; Kuran-ı Kerim de hem kıyaslar
yaparak, hem de akıl sahiplerini benzer vak'alar-
dan ibret almaya, sebep-netice bağlantısına dik-
kat etmeye davet etmek suretiyle kıyas metoduna
ışık tutmuştur. Usulcüler kıyası -illet birliği se-
bebiyle, nassların getirdiği bir hükmü, nassın te-
mas etmediği bir meseleye de intikal ettirmektir.-
şeklinde tarif etmişlerdir. Bu tariften hareketle de-
nilebilir ki -nasların, adını anarak temas etme-
diği meseleler için de- Şari' (Allah) aynı hükmü
koymuştur; ancak bu hüküm nasların temas etti-
ği meselelerde olduğu gibi açık değildir, müctehid
kıyas yapmak süretiyle var olduğu halde açık ol-
mayan bu hükmü ortaya çıkarmakta, usulcülerin
ifadesiyle - keşif ve ızhar - etmektedir.

Nasslar şarap içmeyi yasaklamış, bu yasakla-
ma şarap için - h a r a m - hükmünü getirmiştir.
İctihad yoluyla, şarabın yasaklanmasına esas teş-
kil eden vasfının iskar " sarhoş etmek " olduğu or-
taya konmuştur. Şimdi adına şarap denmediği hal-
de sarhoş etme vasfını (illetini taşıyan diğer sıvı
ve katı maddelerin de haram olduğunu söylemek,
bu maddelere de haram hükmünü teşmil etmek
bir kıyas sonunda olmaktadır. Allah'ın bu madde-
ler için de koyduğu fakat açıklamadığı hüküm kı-
yas vasıtası ile keşfedilmektedir.

Kur'an, cuma ezanı (iç ezanı) okunurken alış-
veriş yapmayı yasaklamış, haram kılmıştır; bunun
illeti cumaya gecikmeye veya cumayı geçirmeye
sebep olmasıdır. Kira, rehin, nikah muameleleri
yapmaya nas temas etmemekle beraber , bunlar
da sym illeti taşıdığı için haramdır. denilince kı-
yas yapılmış olmaktadır.

İllet ile hikmet arasmda fark vardır ve kıyas,
hikmete göre değil, illete göre yapılmaktadır; an-
cak hikmet ile illet arasında da bir ilişki, bir mü-
nasebet bulunacaktır. Hikmet, Şari'in hükmü ko-
yarken gözettiği maksattır ki, usulcüler bunu kısa-
ca -celb-i menfaat, def'i mazarrat- formülü ile ifa-
de etmişlerdir; yani ferd ve toplum için faydalı
olanı (yalnız aklın değil, bilhassa dinin faydalı ol-
duğuna hükmettiklerini) temin etmek, zararlı ola-
nı da ortadan kaldırmak. Mesela alkollü içki yasa-
ğında hikmet •vücut ve ruh sağlığını korumak.
israfı önlemek, aile ve toplum düzenini muhafaza
etmek...• diye ifade edilebilir ve bu ifadeyi -ilmin
ve düşüncenin gelişmesiyle- daha da genişletmek
mümkündür. İşte hikmet böylesine geniş ve bu se-
beple belli bir kalıba sokulup ölçü olarak kullanıl-
ması güç bulunduğu için kıyasta bunun yerine,
" hikmeti ihtiva eden, hikmetin gerçekleşmesini
sağlayan ve hükme temel teşkil eden vasıf " göz-
önüne almmıştır ki, buna illet dendiğini yukarda
zikrettik. Yine örneğimize dönersek içkinin zarar-
larının sarhoş etme vasfından geldiğini görürüz.
Bu zararları önlemek (hikmeti gerçekleştirmek)
için yasak hükmünü • sarhoş edici olma- vasfına
bağladığımız, • her sarhoş eden şey haramdır. de-
diğimiz zaman hem kıyas için zaptı, tesbiti müm-
kün bir ölçü elde etmiş, hem de bu ölçü (illet) ile
hüküm verdiğimiz zaman hikmeti gerçekleştirmiş
oluruz.
HUKUKUN KAYNAKLARI -4

İstihsan:
İstihsan lüğatta bir şeyi beğenmek, güzel bul-
mak demektir. Usülcülere göre istihsan. Biri açık,
diğeri daha ince düşünce ile anlaşılan iki kıyasın
karşılaşması halinde ikinciyi birinciye tercih et-
mek, yahut gerektiren bir sebep ve delil bulundu-
ğu için umumi kaideden bir hususu istisna etmek,
çıkarmaktır..

Tarifte geçen " istisnayı gerektiren sebep ve
delil " nass, icma, örf, zaruret, menfaat (maslahat)
ve hafi kıyastan birisi olabilir. Burada geçen " ha-
fi kıyas" tan maksat da tarifde açıklanan - daha in-
ce ve derin düşünüldüğü zaman ortaya çıkan kı-
yas - olup, ilk nazarda akla gelen kıyasa " celi kı-
yas " denilmektedir.

Hanefiler'e göre sulama, su kanalı geçirme.
geçiş hakları gibi irtifak hakları, özellikle zikredil-
medikleri takdirde satım akdine dahil değildir. Bir
zirai arazinin satıldığını değil de vakfedildiğini dü-
şünelim; vakıf akdinde zikredilmemiş olsa dahi ir-
tifak hakları vakfa dahil midir, değil midir? Vakfı,
mülkiyeti nakleden bir tasarruf olarak düşünüp
satım akdine kıyas edersek (celi kıyas) irtifak hak-
ları dahil olmaz.
 

 Öte yandan kira akdi kira mevzuunun mülkiyetini değil, menfaatini nakleden bir akit olup, irtifak hakları zikredilmese dahi akde dahildir; yani kiralayan bu hakları da kiralamış sayılır. Vakfın da -daha ince düşünüldüğü za-
man- mülkiyeti şahıstan şahısa nakletmediği, va-
kıf konusu maldan faydalanma imkanını (menfaa-
ti) naklettiği anlaşılmaktadır. Buna göre vakıf ki-
ra akdine kıyas edilirse (hafi kıyas) istihsan yapıl-
mış olacaktır. Burada celi kıyas üzerinde ısrar edil-
se ve istihsan yapılmasa idi vakfın maksadı gerçek-
leşmemiş olacak, ondan -irtifak hakları vakfedil-
mediği için- istifade etmek imkansız hale gele-
cekti.

Malı üzerinde akıllıca tasarruf edemediği (se-
fahet) için hacir altına alınan şahıs teberruda bu-
lunamaz; bu umumi kaidedir. Ancak bir hayır mü-
essesesine vasiyette bulunması istihsan yoluyla
(istihsanen) caiz görülmüş, geçerli sayılmıştır; çün-
kü vasiyet ölümden sonra işlerlik kazanacağı için
şahıs bundan zarar görmeyecek, umumi kaide ih-
lal edilmiş olmayacaktır.

Taşınır malların vakfedilmeleri -umumi kai-
deye göre- caiz ve müteber olmadığı halde, örf
haline geldiği için kitap, kapkacak gibi şeylerin
vakfı istihsanen (istihsan yoluyla) caiz görülmüş-
tür.

                                                             İSLAM HUKUKU'NUN TARİHÇESİ

Hukukun zaman içindeki gelişmesini iç ve dış
faktörleri ile beraber takibe elverişli olduğu için
devreleren ayırarak incelemek adet hâline gelmiş-
tir. Biz de buna uyarak İslâm hukuk tarihini baş-
langıçtan zamanımıza kadar altı devrede içinde
önemli değişme ve gelişmelerin vukubuldugu za-
man parçasında ele alacağız. Bunlar sırayla Hz.
Peygamber, Sahabe, Abbâsiler, Selçuklular. Moğol
istilasından Mecelle'ye ve son devir başlıklan al-
tında verilecektir.

A - HZ. PEYGAMBER DEVRİ
Bu devir, İslam Hukuku'nun kuruluş devresi
olması ve hukukun temeli olan vahyin bu dönem
içinde sona ermesi bakımından çok önemli olup iki
kısımda ele alınmaktadır:

1) Mekke devri:
Milâdi 610 yılında kendisine vahiy gelmeye
başlamak suretiyle peygamber olan Muhammed
Mustafa (s.a.) doğup büyüdüğü Mekke şehrinde,
en yakınlarından başlamak üzere İslam'ı (kendisi-
ne vahiy yoluyla bildirilenleri) insanlara ulaştır-
maya, anlatmaya başlamış ve bu işe yaklaşık onüç
yıl devam etmiştir. Bu müddet içinde Kur'an-ı Ke-
rim'in üçte birine yakını Allah tarafından vahye-
dilmiştir. Ancak Mekke devrinde nazil olan ayet-
lerin çoğu iman ve ahlâk ile ilgilidir. İslam Huku-
ku'nun iman ve ahlâk ile sıkı ilişkisi göz önüne alı-
nırsa temelin de bu devrede atıldığı söylenebilir.
Hukuk ve ibadetle ilgili az sayıdaki ayet, teferru-
âtı geleceğe bırakarak prensipleri ve temel hüküm-
leri vazetmektedir.

2) Medine devri:
Hz. Peygamber Mekke ve yakınlarında İs-
lam'a dâvet vazifesini büyük bir gayretle sürdür-
müş. fakat toplumda istediği köklü kültür deği-
şimini meydana getirememiştir. Mekkeliler eski
iman ve düzenlerinden vazgeçmemek hususunda
direnmiş, Rasulullah'ı dâvasından vazgeçirmek için
hemen her yola başvurmuşlardır. Onüç yıllık mü-
câdeleden sonra Allah'ın izni ile eski adı Yesrib
olan Medine'ye hicret edilmiştir. Medine'de birbi-
rine düşmüş iki arap kabilesi ile bunların ihtila-
fından istifade eden yahudiler bulunuyordu. Yeni
gelen Mekkeli müslümanlar (muhacirün) ile bun-
ları yeni bir hukuk ve cemiyet nizamı içinde ade-
tâ yeni baştan inşa etmek gerektiği için vahiy
de ibâdetler, cihad, aile, miras, ceza, muhakeme
usulü, borç münâsebetleri ve devletler arası iliş--
kilere yönelmiş, bu sâhaları düzenlemeye koyul-
muştur.

Vahyin hukuk nizamını tesisi iki şekilde olu-
yordu:

a) Bazı olaylar ve problemler ortaya çıkıyor,
müslümanlar Hz. Peygambere başvurarak çözüm
istiyorlardı. Bunun üzerine ya âyetler geliyor, ya-
hut da yalnızca mâna ve hüküm Allah Rasülü'nün
zihnine doğuyor (Allah tarafından vahyediliyor),
bunu ifâde etmek ve uygulamak da kendisine dü-
şüyordu. İşte bu ikinci şekil -birincisinden ayırde-
dilmek maksadıyle- Sünnet diye adlandırılmıştır

b) Bazı hallerde ise problem ve sual beklen-
meden hukuki hükümler vazediliyor, hukuk niza-
mının binası parça parça tamamlanıyordu. Şura
(işlerin danışma yoluyla- idaresi), zekat ile ilgili
miktarlar, aile ve ceza hukuku ile ilgili bazı kaide-
ler ve hükümler doğrudan vazedilenlere örnektir.

c) Çözüm bekleyen bir problem veya hâdiseye
rağmen vahiy gelmezse Rasülullah ictihada başvu-
ruyor, gerekli görürse ashâbı ile de istişare ediyor-
du- Sahabe de gerek bu istişarede ve gerekse Hz..
Peygamber'den uzakta bulundukları zamanlarda
-O'ndan öğrendikleri usüle göre- ictihad eder-
lerdi. Gerek Hz. Peygamberin ve gerekse sahâbe-
nin ictihadı, sonunda ilâhi tasvibe mazhar olduğu
için sünnet vasfını kazanırdı.

Bu devrin özellikleri:

Hz. Peygamber devrinde hukukun kaynakları
Kitab ve Sünnet'tir; yâni vahiydir. Hz. Peygamber'
in âhirete intikali ile vahiy kapısı kapandığı için
bu, incelediğimiz devrin en belirgin özelliği ol-
maktadır.
Bu devrin bir başka özelliği tedricdir; yâni hu-
kuk inkılabının sindire sindire yapılması, kültür
değişiminin sosyal krizlere meydan vermeden ger-
çekleştirilmesidir. Yaygın alkollü içki alışkanlığı
ve fâizcilik karşısında içki ve fâizin alıştıra alış-
tıra yasaklanması tedricin tipik bir örneğidir.
Belli bir zaman için konmuş olan kanunun
(hüküm), zamanı gelince değiştirilmesi mânasın-
da "n e s i h" , bu devrin bir başka özelliğidir. Ger-
çi sonraki devirlerde de kanunlar zaman zaman
değişmektedir; ancak bu devirde değişen kanun,
âyet ve hadise dayanan kanundur ki, bunun daha
sonraki devirlerde değiştirilmesi mümkün değildir.

Tedvin:
Hukukun yazıya ve kitaba geçirilmesi mana-
sında kullandığımız tedvin bu devirde ancak Kuran-ı
Kerim için bahis mevzuudur. Hz. Peygamber'in
titizlikle seçtiği vahiy kâtipleri, o zaman
mevcut bulunan imkânlara göre Kur'ân-ı Kerim'i
yazıyor ve muhafaza ediyorlardı. Vahiy, Allah Ra-
sülü nün ömrü boyunca devam ettigi için bu yazma
işi de devam etmiş, O'nun dünyaya veda etmesin-
den sonra ilk halifenin önemli işlerinden birisi,
tamamı yazılmış ve birçok hâfız tarafından ezber-
lenmiş bulunan Kur'an-ı Kerim'in bir mushafta (bir
ciltte), vahyedilen sıra ve düzene göre toplatmak
ve muhâfaza etmek olmuştur.

Hukukun ikinci önemli kaynağı Sünnet, Kur'-
ân ile karışmasın diye -serbest olarak- yazdırıl-
mamış, genellikle uygulamada ve hâfızalarda mu-
hâfaza edilmiş, bu arada Hz. Peygamber in dikkat-
lerine güvenerek izin verdiği bazı sahabiler tara-
fından da yazıya geçirilmiştir. Abdullah b. Amr,
Ebü Hüreyre, Câbir b. Abdullah bunlardandır. Bu
devrin yazılı metinlerinden biri de --esas teşki-
lât bahsinde göreceğimiz- "Medine Site Devleti
Anayasası'dır".

Mahkeme ve muhâkeme usülü:
Hz. Peygamber devlet başkanlığı, komutanlık
gibi görevler yanında hâkimlik görevini de yapmış,
ışığında teşkilât ve usülün gelişeceği örnekler ver-
miştir. O devirde mescid, mabet, meclis, kırâatha-
ne gibi fonksiyonlar yanında "mahkeme" olarak
da kullanılmıştır. Yazının ve vasıtalarının yeterli
olmadığı bu dönemde muhakeme usülü oldukça
basittir ve süratlidir. Başlıca isbat delilleri şahid-
lik, ikrar (itiraf, kabül) ve yemindir. Hâkimlik
mesleği "tam meslek mânasında müstakil" değil-
dir. Hz. Peygamber idareci olarak tayin ettiği as-
hâbına hakimlik görevini de vermiş ve usülünü
öğretmiştir.

B - SAHABE DEVRİ
Sahâbe devrinin, Hz. Peygamber'den hemen
sonra başladığında ittifak bulunmakla beraber ne
zaman sona erdiği konusunda iki görüş vardır: İk-
tidârı esas alanlara göre hicri 41 yılında, hakim
nesli göz önüne alanlara göre ise, birinci hicret
asrının sonunda sahabe devri kapanmaktadır. Mü-
essese ve ilim olarak hukuka tesirleri farklı bulun-
duğu için Râşid Halifeler ve Emeviler devirlerini
birbirinden ayırmakla beraber biz hâkim nesil esa-
sına göre yürüyeceğiz.

1 - Raşid Halifeler (hulefâ-i rüşşidin), devri:
Bu devir 11/832 yılinda Hz. Ebu Bekr'in halife
olmasıyle başlar ve 41/881 yılında Hasan b. Ali'nin
hilâfeti Muâviye'ye devretmesiyle sona erer; bu ara-
da gelen beş halifeye "doğru yolu izleyenler" mâ-
nasında -r a ş i d î n- denir. Bunlardan ilk üçü za-
manında fetihler devam etmiş, İslam ülkesinin sı-
nırları doğuda Amuderya, kuzeyde Suriye, Batı'da
Mısır'a kadar uzanmıştır. Hz. Ali zamanında Şam
valisi Muâviye'nin başkaldırması ile iç savaş baş-
lamış, siyâsi kargaşa içinde, önce siyasi iken son-
raları iman ve fıkıh düşüncesine de sıçrayan iki
mezheb ortaya çıkmıştır: Ş i a ve H a v a r i c.
Şia başlangıçta siyasi bir fırka olup iktidar
mevzuunda Hz. Ali tarafını tutanlardan ibârettir.
Hz. Ali'nin şehid edilmesi. Hz. Hasen'in fitneyi ön-
lemek için hilâfetten çekilmesi, Hz. Hüseyin'in feci
bir şekilde Kerbela'da şehid edilmesi, aynı soydan
gelenlerin uğradıkları haksızlık ve baskılar... ta-
raftarlarındaki muhalefet şuurunu iyice güçlendir-
miş, buna ağır baskılar ve takibat da eklenince
şia, faaliyetlerini gizli yürüten bir muhalefet gru-
bu hâline gelmiş, zamanla inanç ve fıkıh sahasın-
da da farklı telâkkilere sâhip olmuşlardır. Bu fark-
lı inanç ve düşünceler Kur'an tefsirinde ma'sum
(günah ve hatadan beri) imama tanıdıkları sınır-
sız selahiyet, icma ve kıyas prensiplerini inkar ve
ehl-i beyt kanalından gelmeyen hadisleri red esas-
larından kaynaklanmaktadır.

 
Hz. Ali ile Muâviye taraftarları arasında cere-
yan eden Sıffin savaşı sırasında ortaya çıkan bir
grup, barışı temin için taraflarca haşvurulan ha-
kem formülünü reddetmiş, "hüküm verme selahi-
yeti Allah'a âittir, O'ndan başkası hakem olup hü-
küm veremez." demiş, Hz. Ali'den, anlaşmayı boza-
rak tekrar savaşmasını istemiş, bunu temin ede-
meyince de Harürâ mevkiine çekilerek iki tarafa
da cephe almışlardı; işte bunlar "hâriciyye veya
havaric" diye ifade edilen haricilerdir. İbadıyye
gibi bazı kollarının mensupları az da olsa hâlâ ya-
şayan hâriciler genellikle Sünnet kaynağını inkar
ederek Kur'ân-ı Kerim'in yorumsuz manasını esas
alırlar. Bunlara göre halife ancak seçim yoluyla iş
başına gelebilir, Kur'an yolundan kıl ucu kadar
sapan halife mürted (dinden çıkmış) sayılır ve
derhal azledilir, İslâm yolundan sapanlar kim olur-
larsa olsunlar ve şartlar ne durumda bulunursa
bulunsun mücâdele etmek müslümanların görevi-
dir.

Hüküm kaynakları:
Bu devirde hüküm kaynaklarının başında yine
Kitâb ve Sünnet vardır. Henüz yaygın bir şekilde
yazıya geçirilmemiş olan Sünnet'in -rivâyet ve
doğru anlama bakımlarından- sahih olanını ol-
mayanından ayırma konusunda titizlik gösteril-
mekle beraber Hz. Peygamber'den nakledildiği,
doğru zaptedilip anlaşıldığı, dini bakımdan bağla-
yıcı olduğu sabit olan hadislerle amel edilmiş, bun-
lara aykırı hareket asla tecviz edilmemiştir. Kitâb
ve Sünnet'te hükmü açıkça bulunmayan meseleler
ortaya çıktıkça bilhassa Hz. Ebu-Bekir ve Hz. Ömer
gibi halifeler istişâreye başvurmuş, meseleleri şu-
râ ictihadı ile netice ve hükme bağlama yolunu
tutmuşlardır. Daha çok amme hukuku sâhasına
âit meselelerde bahis mevzüu olan bu toplu ictihad
sonuçları bağlayıcı olmuş, ferdi ictihadlarda ise
tam bir hürriyet hakim bulunmuştur. Re'y veyâ
ictihad "ra'y" denilen ferdi ictihaddan bu devirde
kastedilen mâna: Kur'ân ve Sünnet'te hükmü bu-
lunmayan meseleleri, yine bu iki kaynağın ışığı ve
genel prensipleri altında hükme bağlamaktır. Son-
raki devirlerde terim haline gelen kıyas, istihsân,
örf ve âdet, mesâlih... prensipleri -isimleri zikre-
dilmese dahi- re'y ictihadına dahildir.

Müctehidler ve ictihad metodları:
Sahâbe devrine adını veren ashâbın tamamı-
nın müctehidlik derecesinde din ve hukuk bilgini
olmadıkları bilinmektedir. Kendilerinden az veya
çok -bir kitap tutacak kadardan birkaç fetvaya
kadar- fetvâ ve hukuki görüş nakledilen sahabi
sayısı yüz otuz civarındadır. Hz. Ömer, Hz. Ali,
Abdullah b. Mes'üd, Aişe, Zeyd b. Sâbit, Abdullah
b. Abbâs, Abdullah b. Ömer bunların başında ge-
len isimlerdir.

Sahâbe nesli ictihadlarını şu esas ve metod-
lara göre yürütmüşlerdir:

a) İmkân buldukları ölçüde istişare (danışma,
fikir tartışması) yapmışlardır.

b) İctihad yoluyla vardıkları hükümleri, Kitâb
ve Sünnet'in açık hükümlerinden titizlikle ayrı tut-
muş, birinci nevi hükümlere kesin nazariyle bak-
mamış ve bunları "bu benim görüşüm, zanni,
kanaatimdir..." diyerek kendilerine nisbet etmiş-
lerdir.

c) Nazari ve farazi (varsayarak) ictihadlar
yapmamış, ancak ortaya çıkan, vakıa ve problem
hâline gelen meseleler üzerinde durmuşlardır.

d) Zamana bağlı hükümleri -gerektiğinde-
degiştirmiş, mübâh ve câiz olan bazı fiil ve dav-
ranışları -kötü neticeler vermesi halinde- yasak-
lamış, zaruret ve mecburiyet hallerinde nasları da-
hi uygulamamış, bütün bu davranışlarıyle "celb-i
menfaat, def'i-mefsedet" formülü ile ifade edilen
maslahat prensibine riayet etmişlerdir. Burada
maslahattan maksat, İslâm'ın genel prensiplerini,
akıl ve tecrübeyi ölçü alarak iyi ve faydalı ola-
nı elde etmek, kötü ve zararlı olandan kurtulmak,
bunun için gereken tedbiri almaktır.

e) Sahabe maslahat prensibi yanında -adını
anmamakla beraber- Hz. Peygamber zamanında-
ki uygulamalara benzetme yoluyla kıyas metodu-
nu da kullanmışlardır.

Görüş ayrılıkları (ihtilaf):
Bir taraftan nasların (Kur'an ve Sünnet me-
tinlerinin) anlaşılması, diğer taraftan farklı za-
man ve yerlerde, farklı şartlar içinde bunların uy-
gulanması, gerektiğinde re'y ictihadı ile hükme
varma işi beşeri olduğu için bütün beşer aklı ve
düşüncesinin daima tek hüküm ve neticede bir-
leşmesi düşünülemez; bu eşyanın tabiatına, yara-
tılış kanun ve düzenine aykırıdır. İşte bu genel se-
bebe bağlı olarak şu tali sebepler altında sahâbe
arasında da görüş farkları, ictihad ihtilafları mey-
dana gelmiştir:

a) Cihad, öğretim, idare vb. görevlerle Medine
dışında Hz. Peygamber'den uzakta bulunan bazı
sahabilerin, bu arada gelen ayet- ve hadislerden
haberdar olmamaları.

b) Hadisi, anlayış veya akılda tutma bakımın-
dan sağlam sayılan bir kaynaktan elde etmemiş
olmak.

c) Farklı anlamak ve yorumlamak.

d) Yanılmak ve unutmak.

e) ilk bakışta birbirine aykırı gibi görünen
nasları uzlaştırma ve uygulama konusunda fark-
lı yollardan yürümek. .

işte bu sebeplerle sahabe müctehidlerinin fı-
kıhla ilgili konulardaki görüşleri arasında farklı-
lıklar bulunmuştur. Bu farklı anlayış, yorumlama
ve uygulamalara, nazari ve ilmi manada "mezheb"
denir; bu mânada Hz. Ali'nin, Ömer'in, İbn Mes'
ud'un mezheblerinden bahsedilir. Ancak dini ve
ictimâi bir müessese olarak; yani müslümanların
gruplar hâlinde, dinlerini anlamak ve yaşamak
için seçtikleri, rehber edindikleri bir müctehidin
ictihadlarının bütünü manasında "m e z h e b" he-
nüz bu devrede mevcut değildir.

2 - Emeviler:
Nesiller bakımından genç sahâbe ile tâbiünu
içine alan Emeviler devrinde (132/750 yılında so-
na ermiştir) İslam ülkesinin sınırları Batı da Atlas
Okyanusu, Doğu da Çin kıyıları, ve Afganistan,
Kuzey'de kısmen Küçük Asya ve İspanyâ ya kadar
genişlemiştir.

Hadis rivâyeti ve bunun yanında başta siyâsi
maksatlar bulunmak üzere çeşitli maksatlarla ha-
dis uydurma hareketininin ortaya çıktığı bu dev-
rede nazari fıkhın başlayıp gelişmesine sebep teş-
kil eden bir gelişme oldu: Ömer b. Abdülaziz dışın-
da kalan emevi hükümdarlar genellikle siyâsetin
gereğini, dinin gereğine tercih ettiklerinden Hz.
Peygamber ve râşid halifeler çizgisinden sapma-
lar meydana gelmeye başladı. Bunu gören bilginler
daha ziyade Medine'de toplanarak hem hadîsleri,
hem de bunların ışığında fıkıh kaidelerini tesbit ve
tedvin etmeye koyuldular. Bu davranışlarıyle bil-
ginler aynı zamanda emevi idaresine karşı reaksi-
yonlarını göstermiş oluyorlardı.

Hicaz ve Irak medreseleri:
Sahâbenin yetiştirdiği tâbiün nesli bilginleri,
üstad, muhit ve bilgi farkına dayanan iki grup teş-
kil ediyorlardı: Hicazlılar ve Iraklılar. Daha sonra
metod farkına doğru gelişerek eser ve rey okulları
adını alacak olan bu grupların büyük tâbiin za-
manında, Hicaz'daki İmamı Said b. el-Müseyyeb
(v. 94/712), Iraktaki İmamı ise İbrâhim b. Yezid en
Nehâi (v. 9B/714) idi.

Her iki grup da Kitâb, Sünnet ve sahabe ic-
mâına dayanmakta birleşirler. Ancak muhit ve üs-
tad farkları dışında Hicazlılar Medine örfüne (teâ-
mülüne) ayrı bir değer verir, bunu bir manada ya-
şayan sünnet telâkki ederler. Iraklılar ise bir nas-
sa dayanmayan Medine uygulamasını, diğer şehir-
lerin uygulamasından farklı görmezler; ayrıca mu-
hitleri icabı hadis tenkidinde daha titiz davranır-
lar.

Tedvin ve mezheb:
Mezheb bakımından durum bir önceki devirde
oldugu gibidir. Tedvin konusunda ilk teşebbüs
Ömer b. Abdül&ziz'den gelmiş, Medine valisine
gönderdiği bir emirname ile hadislerin toplanması-
nı istemiş. Zühri'nin memur edildiği bu iş, ancak
halifenin vefatından sonra gerçekleşebilmiştir.
İmam Zeyd b. Ali'ye (v. 122/740) nisbet edilen el-
Mecmü' fi l-fıkh da bu devirden zamanımıza gelen
ilk fıkıh kitabıdır.
C - ABBASİLER DEVRİ (Fıkhın Olgunluk Çağı)
Abbâsiler:
Hz. Peygamberin amcası Abbâs'a nisbetle bu
ismi alan hanedâna iktidarın geçmesi, Emevilerin
sonuna doğru kurulan gizli cemiyetin başarısıyla
olmuştur. Aslında bu cemiyet ehl-i beyti (Hz. Pey-
gamberin torunlarını) iktidara getirmek üzere ha-
rekete geçmiş, ancak hareket başarılı olunca emâ-
neti ehline vermemiştir. Bu yüzden Mansur, Mu-
sâ el-Hadi, Hârün Reşid zamanlarında arka arkaya
ihtilal teşebbüsleri olmuş, bu teşebbüsler birliği
bozmuş, Endülüs'te Emevi, Kuzey Afrika,'da İdrisi
devletleri kurulmuştur. Hârun Reşid bölünmeyi bir
ölçüde önlemek üzere yarı müstakil beylikler kur-
ma yoluna gitmiştir. Kuzey-doğu Afrika'da Ağlebi-
ler, Horasan'da Tâhiriler, Yemen de Ziyâdiler...
Bir kısım şiiler. Hz. Hüseyn soyundan gelen
(torununun oğlu) Cafer-i Sadık'ın oğlu İsmail'i
imam edinerek gizlice teşkilâtlanmış, doğu Afrikâ
da ortaya çıkan Ubeydullah b. Mehdi (v. 332/934)
liderliğinde bütün Mağrib'i istila ederek Fâtımi
Devletini kurmuşlardır.

Abbasiler arapların yanında -bilhassa ihti-
lâlde kendilerine yardım eden- İranlılara dayan-
mış, gerektiginde bu iki gücü birbirine karşı da
kullanmışlardır. Halife Mu'tasım 1833-841) zama-
nından itibaren önemli bir güç ve nüfuz temsilcisi
olarak Türkler de sahneye çıkmışlardır.

Hilâfetin merkezi otoritesinin sarsılması ve za-
yıflaması, çeşitli bölünmeler muhâlif güçlere im-
kân vermiş, doğudan batıya ilerleyen şii Büveyhi-
ler (945-1055) Bağdad'ı da ele geçirerek kendi dev-
letlerini kurmuşlardır.

Bağdad merkezli Abbasiler (750-125a) en güçlü
dönemlerini iktidarlarında ilk yüz yılında yaşadı-
lar. Bu dönemde islâm ülkesinin sınırlarını Hindis-
tan'da Keşmir vadisine- Kuzey'de Hazar ve Mar-
mara sahillerine, Doğu'da Hayber geçidine kadar
genişlettiler.

Abbâsiler Devrinde Fıkıh

1. Din bilginleri ve Abbasiler:
Emeviler için önemli olan iktidarı elde tut-
mak, ülkede tam hakimiyyet ve birlik sağlamak,
ülkenin sınırlarını genişletmek idi. Siyâsetleriy-
le çatışmadıkça, din bilginleriyle ilgilenmiyor, on-
ları çalışmalarında serbest bırakmış oluyorlardı.
Ehl-i Beyt'in elinden iktidarı almak üzere hareke-
te geçmiş bulunan bir hanedan iktidarının. Hule-
fa-i Raşidin çizgisinde devlet idâresi gibi bir he-
defleri olamazdı. Halbuki Abbasiler bu maksatla
iktidara gelmiş görünüyorlardı. İdareyi ehl-i beyte
teslim etmemekle beraber siyasetlerini İslâma in-
tibak ettirmek, en azından böyle görünmek için
çaba sarfediyorlar, dini meseleler ve din bilginle-
riyle yakından ilgileniyorlardı. Bu ilgi, siyâsetleri-
ne ayak uyduran bilginlere karşı müsbet ve iltifât-
kar, siyasetlerine karşı çıkan bilginlere karşı ise
acımasız ve zâlimce idi. Mansurun İmam Ebu-Ha-
nife'ye, Memun'un "Kurân mahluk değildir" di-
yenlere yaptıklarını burada örnek olarak hatırla-
yabiliriz.

2. Fıkhın gelişmesi:
İslam ülkesinin sınırları alabildiğine genişle-
miş, birçok millet İslâm ümmetine dâhil olmuş,
memleket idaresi durmadan yeni müesseselere ve
düzenlemelere ihtiyaç gösterir hâle gelmişti. Zirai
üretimi arttırmak için sulama tesislerine, kanal-
lara, orduyu beslemek ve devletin giderlerini kar-
şılamak için vergilere, ülke idâresi ve amme niza-
mının tesisi için çeşitli teşkilât ve kuruluşlara
ihtiyaç vardı. Emeviler devrinde buna benzer işler,
siyaset ve saltanatın icaplarına göre hallediliyor-
du. Şimdi ise başta, Râşid Halifeler-çizgisinde dev-
leti idare etmek isteyen veya bu görüntüyü verme-
ye çalışan halifeler vardı. Bütün tedbirler ve dü-
zenlemeler fetvâya dayanmalı, İslâm bilginlerinin
tasvibi ile "İslâma uygunluğu" sâbit olmalı idi?
İşte bütün bu siyasi, içtimai, iktisâdi ve dini za-
ruretler fıkhın inkişâfına yol açmış, o zamanlarda
ekonomiyi de içine alan İslam Hukuku nazari ve
ameli olarak büyük gelişmeler kaydetmiştir.
( İmam Ebü Yılsuf'uu Hitab'ul-Harac'ı bu neticenin
canlı ve tipik bir örneğidir.)
Fıkhın inkişâfının diğer âmillerini şöylece sıra-
lamak mümkündür:

a) Zenginleşen malzeme: Kur ân ve Sünnet
kaynakları yanında sahâbe, tâbiün, etbaut-tâ-
biin isimlerini alan ve birbirini takip eden kay-
nak müctehid nesillerin reyleri, fıkhî görüşleri
birbirine eklenerek sonraki nesillere intikâl ediyor
ve böylece hukuk ilminin malzemesi zenginleşiyor-
du.

b) Nazari (Teorik) fıkıh: Emeviler devrinde başlayan
nazari fıkıh hareketi bu devirde eğitim ve öğre-
tim, faaliyetleri ile çeşitli fıkıh ekollerinin çalışma-
ları sayesinde daha çok gelişmiş, alıştırma ve ye-
tiştirme maksadına yönelik olmak üzere en olma-
dık meseleler üzerinde kafa yorulmuş, nazari çö-
zümler getirilmiştir.

c) Yeni şartlar, örf, âdet ve teâmüller: Yeni
fetihler birçok milletin müslümanlarla temasını
sağlamış, bunların bir kısmı İslam hâkimiyetine
girmiş, İslâm ülkesi vatandaşları (ehl-i zimmet)
olarak topraklarında eski işleriyle meşgul olmuş-
lardır. İşte bu yeni coğrafi şartlar, örf, âdet ve teâ-
müller ile karşı-karşıya gelen müctehidler, İslamın
umumi ve hususi hükümleri açısından bunları
ele almış, uygun bulduklarını benimsemiş bir kıs-
mını reddetmiş, bir kısmını ise değiştirerek kabul
etmişlerdir. Böylece gelişen İslâm kültür ve mede-
niyeti içinde İslâm hukuku da malzeme, teknik
ve düşünce bakımlarından önemli gelişmeler kay-
detmiştir. Bu cümleden olarak İmam Ebu-Hanife,
Kıbtiler ve İranlıların örf ve adetlerinin bulundu-
ğu Irak'ta; Evzâi, Bizans örf ve âdetlerinin bulun-
duğu Suriye'de; el-Leys b. Sa'd ve Şâfii Mısırda,
Malik Hicaz'da fıkıh çalışmalarını yapmışlardır. O
devirde âdet olan ilmi seyâhatler vâsıtasıyle de bu
bölgeler arasında ilim ve fikir alış-verişi yapılmış-
tır.

d) Fikir ihtilafı ve tartışmalar: Aşağıdaki se-
beplerle meydana gelen hukuk sahasındaki fikir
ve görüş farkı ile tartışmalar da bilhassa nazari
hukukun ve mezheblerin gelişmesinde önemli bir
paya sahiptir.

aa) Metinlerin farklı tefsiri, farklı anlaşılması.

ab) Aynı konudaki nasların ve metinlerin
farklı yorumlarla uzlaştırılması.

ac) Hadislerin kabul şartları, bilinip bilinme-
mesi, kabul edilen hadîslerin uygulanması konu-
sundaki farklı görüşler.

ad) İctihad usülündeki farklar; kıyas, istihsan,
mesâlih gibi prensipleri kabul etmek veya etme-
mek, tefsir farkları vb.

ae) Tabii ve ictimâi çevrenin tesirine dayalı
farklılıklar.

3. İctihad ve mezhebler:
Bundan önceki devrelerde olduğu gibi ictihad,
buna ehliyeti olanlar için serbest idi. Din ilimle-
rinin olgunluk çağında ictihadı kontrol altında tut-
mak için ilimden başka bir tedbire gerek yoktu;
ilim ortamında ehli olmayanın ictihad etmesi ve
tutunması mümkün değildi. İctihada ehliyeti olma-
yan, bilgisi ve kabiliyyeti buna müsâit bulunma-
yan müslümanlar itimad ettikleri bilginlere (müc-
tehidlere) başvuruyor, ihtiyaç duydukları fetvayı
alıyorlardı. Devamlı bir müctehide bağlanma (bir
mezhebe bağlı bulunma) âdeti henüz mevcut de-
ğildi. Kazâ sahasında ise halifelerin tayin ettiği ka-
dılar çoğunlukla kendi ictihadlarına göre hüküm
veriyorlardı ve bir hâkimin hükmü diğerini bağla-
mıyordu. Hukuki istikrarı sağlamak için başvuru-
lan tedbir, bir ekolden yetişmiş bilginleri kadı ta-
yin etmekten ibâretti. Bu tedbir de her zaman ve
her yerde uygulanmış değildir.

 

Bu devrede ictimai müessese mânasında; yani
bir kısım müslümanların özellikle tabi oldukları
bir müctehide veya müctehidler grubuna (hanefi-
lerde olduğu gibi) âit ictihadlar bütünü diye vasıf-
landırabilecegimiz mezhepler şu sebeplerle meyda-
na gelmeye başlamıştır:

a) Daha önce müctehidler gerektikçe dağınık
meseleler üzerinde ictihad ederlerken bu devrede
fıkhın bütün konularına ait sistemli ictihad faali-
yetleri gelişmiştir.

b) Tedvin faaliyeti bu ictihadların kitaplarda
toplanmasını ve isteyenlerin kolayca bulup fayda-
lanma imkanını temin etmiştir.

c) Aşağıda inceleyeceğimiz fıkıh mektepleri-
nin doğması ve mektepler arası ihtilâf ve tartışma-
lar, gruplaşma sonucunu doğurmuştur.

d) Mesele tartışmalarının usül tartışmalarına
ve araştırmalarına, bunun da usul ilmi (hukuk
metodolojisini) kitaplaştırmaya yol açması ile mez-
hebler daha belirgin hâle gelmiştir.

Bütün bu gelişmelere rağmen dördüncü hicri
asırdan önce müslümanlar, bugün bildiğimiz dört
mezhebe bölünmemişlerdi. Dört mezheb yanında
el-Hasen el-Basri, Evzâi, Süfyân es-Sevri, el-Leys
b. Sa.'d, Süfyan b. Uyeyne, İshak b. Raheveyh,
Ebü-Sevr, Davud ez-Zâhiri, İbn Cerir et-Taberi
mezhebleri mevcut idi. Müslümanlardan bazıları
bu mezheblerden yalnız birine tâbi olurken bazı-
ları da birine bağlanmaksızın hepsinden faydalanı-
yorlardı.

4. Rey ve hadis mektepleri:

Daha önce üstad, muhit ve malzeme farkına
bağlı bulunan Hicazlı-Iraklı hukuk okullarını gör-
müştük. Bu dönemde kaynakların değerlendirilme-
sine ve metodolojiye dayalı başka mekteplerin or-
taya çıktığına şâhit oluyoruz. Bunlardan mensup-
ları az olup zamanımıza kadar yaşama imkânı bu-
lamayan aşırı reyci (Sünneti kaynak olarak kabul
etmeyenler) ve aşırı eserci (rey ve kıyâsı metod ve
kamak olarak kabul etmeyenler) grupları bir ta-
rafa bırakırsak fıkıh bilginlerinin ekseriyetini ihti-
vâ eden iki grup kalır: Mutedil reyciler ve mute-
dil eserciler (ehlu'r-ra'y, ehlu'l-eser). Bu iki hu-
kuk mektebi mensupları hukukun asli kaynakları-
nı (asli delillerini) kabulde birleşirler. Ayrıldıkları
noktalar hadislerin değerlendirilmesi, kıyasın az
veya çok kullanılması, tâli delillerden sahâbe ve
tâbiün ictihadlarına uyup uymama, istihsân ve
mesâlih prensiplerini kabul veya reddetme vb. hu-
suslardır. Dört mezheb imamından üçü reyciler
içinde, Ahmet b. Hanbel ise eserciler içinde yer
almaktadır.

5. Tedvin (derleme) faaliyeti:

Kurân-ı Kerim'in tamamı ile hadislerden bir
kısmı dışındaki bütün dini ilimler ve kitapların
tedvin ve telifi bu dönemde başlamıştır. Bunlardan
mevzuumuzla ilgili olanların tedvini şu seyri takip
etmiştir:

a) Sünnet:
Hz. Peygamber ve sahâbe devrinde bazı ashab
tarafından meydana getirilen sâhifeler, Ömer b.
Abdülâziz'in emriyle başlayan müsned tarzında
(râviler isimlerine göre sıralanarak rivâyet ettik-
leri hadisleri ihtiva eden mecmualar) eserlerden
sonra, Abbasilerin ilk devrinde tasnif tarzında
toplamaların başladığını görüyoruz. Bu hadis mec-
müalarında malzeme, râvi isimlerinin sırasına gö-
re değil, hadislerin konularına göre sistemli bir şe-
kilde toplanıyordu. Bu faaliyet hicri üçüncü asırda
altın çağını yaşamış ve meşhur altı hadis mec-
müası (el-kütübüs-sitte) bu çağın mahsulü olarak
bize kadar gelmiştir.

Sünnetin düzensiz ve müsned tarzında tedvini
fıkhın tedvininden öncedir; fakat konulara göre
tasnif, fıkhın tedvininden sonra yapılmıştır. Bu
tarzda hadis mecmualarının meydana getirilmesi-
nin bir âmili de eserciler (ehl-i hadis) zümresinin,
re'ye dayanan fıkıh karşısındaki menfi tutumları-
dır. Fıkhın her bölümüne âit hadisler sistemli bir
şekilde ortaya konmak, boşluklar sahabe ve tabi-
inden nakledilen görüşlerle (asar) doldurulmak
suretiyle -uygulama için- âdetâ fıkıh kitapları
yerine hadis kitapları teklif edilmektedir.

b) Fıkıh:

Dört mezheb imamlarının üstadları arasında
bulunan; yani o nesilden olan Abdullah b. Müba-
rek, Ebü-Sevr, İbrâhim en-Neha'i, Hammâd gibi ze-
vâtın fıkha âit eserlerinden bahsedilmiş ise de bu
kitaplar bize kadar ulaşmamıştır. Zamanımıza ge-
len ilk fıkıh kitapları, yine bu devirde telif edilen
İmam Mâlik'in Muvatta'ı (hadis ve fıkhı birlikte
ihtiva etmektedir), Şâfii'nin el-Umm, Ebu-Yusuf'un
el-Asâr, el-Harâc, İmam Muhammed'in el-Mebsut
el-Câmi, es-Siyer... isimli eserleridir.

Bu ilk eserlerde, sonrakilere de örnek olan şu
metod takip edilmiştir: İbâdetten ferâize kadar ko-
nular "k i t â b" ismiyle bölümlere ayrılmış, her
bölüme giren meseleler sıralanmış, delilleri (kay-
nakları zikredilmiş ve gerektiği zaman muhâlif
görüşler tartışılmıştır.

c) Kanun:

Abbâsîler devrinde de mahkemelerde hükme
esas olmak üzere hazırlanmış kanunlara raslamı-
yoruz. Hâkimler kendi ictihadlarına ve fıkıh ki-
taplarına dayanarak hüküm veriyorlar. İctihadlar
arasında farklılık bulunduğu için bu usülün -ha-
kime hürriyet ve geniş takdir selâhiyeti vermesi
yanında- hukuki emniyet ve istikrarı tehlikeye
düşürmek gibi bir mahzuru görülüyor. Bunun için
Hârun er-Raşid ve Mansur İmam Mâlik'e, Muvat-
ta; isimli eserini kanunlaştırmayı teklif ediyorlar
ise de Mâlik, bunun ictihad hürriyetini kısıtlayaca-
ğını ve kitabında bulunmadığı halde sahih ve mü-
teber olan bir kısım hadislerle amel edilmesini ön-
leyeceğini düşünerek kabul etmiyor. Ayrıca Abdul-
lah b. Mukaffa'ın (v. 142/759) bütün ülkede uygu-
lanacak bir kanun yapılması teklifi de gerçekleşe-
miyor. Böylece kanunlaştırma hareketinin Osman-
lılara kaldığını görüyoruz.

d) Fıkıh usülü:

Fıkıh bilginleri (müctehidler) arasındaki ihti-
lâf ve münâkaşaların doğurduğu hayırlı bir sonuç
da müctehidlerin hüküm çıkarırken kullandıkları
metodu ve kaynakları açıklayan usül (metodoloji)
kitaplarının yazılması olmuştur. Şüphesiz ilk icti-
haddan beri müctehidler bir kısım delillere, kaide-
lere ve metodlara dayanıyorlardı; ancak bunları
ayrıca açıklamaya gerek görmeden yalnızca neti-
ceyi (fer'i hükmü) ortaya koyuyorlardı. Müctehid-
ler devrinde usulün de ortaya konmasına ihtiyaç
hâsıl oldu. Hanefilerden Ebu-Yusuf ve Muhammed'
in usul konusunda da kitap yazdıkları eski bibli-
yografya kitaplarında zikredilmektedir. Ancak bi-
ze kadar gelen ilk fıkıh usülü kitabı İmam Şafii'
nin er-Risâle isimle değerli ve önemli eseridir. Ri-
sâlenin ana bölümleri şunlardır: Kuran ve onun
hükmü açıklama metodu, Nasih-mensuh (yürür-
lükten kaldırılan naslar), haber-i vâhid (ilk ravisi
tek olan hadisler), kıyas, istihsân, sünnet ve Kur-
an ile münasebeti, hadislerde illet (kabülü engel-
leyen ince ve gizli rivayet kusurları), icmâ, icti-
had ve ihtilâf...

Muhtevâsına bakarak "mücerret hukuk ilmi"
konusunun ilk eseri sayabileceğimiz fıkıh usülü gi-
derek gelişecek, metodoloji yanında hukuk felsefe-
sini de ihtivâ edecektir.
 
6-) Fıkıh Mezhepleri (Hukuk Ekolleri) ve bilginleri.
Gerek doktrin ve gerek içtimai bir müessese
olarak mezhep mefhumuna önceki bahislerde
temas etmiştik. Burada önemli sünni fıkıh mezheb-
leri ile bunların kurucusu ve mensubu olan fıkıh
bilginlerinden söz etmek istiyoruz.

Bilindiği üzere fıkıh mezhebleri, saliklerinin
(mensuplarının) itikadi mezheblerine göre
sünni ve gayr-i sünni olmak üzere iki gruba ayrılır.
Sünni kelimesi « s ü n n e t » ten yapılmış olup,
sünnete bağlı, «Hz. Peygamber ve ashabının yolunda
yürüyen demektir.»

Başından itibaren havâric, bir müddet sonra şia
sünnet ve cemâat (müslümanların çoğunluğu) yo-
lundan ayrıldıkları için bunlara ve daha sonraki
benzerlerine «gayr-i sünni, bid'at» mezhebleri den-
miştir. Sünnilerin fıkıh mezheblerinin bir kısmı,
uygulayan cemaatleri kalmadığı için tatbikattan
kalkmıştır; ancak kitaplarda istifadeye açık olarak
yaşamaktadır. İçlerinden bilhassa dört mezheb,
mevcut müslümanların büyük çoğunluğunun hala
mensup bulundukları mezheblerdir.

a-Hanefi Mezhebi:

İmamı:
İmam-ı A'zam Ebu-Hanife Nu'man b. Sabit
(8O-150/699-767). Türk veya İran asıllı olduğu zik-
redilen İmam, Irak-re'y mektebine mensup olup
Küfe'de doğmuş, Bağdâd'da vefat etmiştir. Fıkıh
sahasında en çok istifade ettiği hocası Hammâd b.
Ebi-Süleyman (v. 120/738) Şâ bi ve İbrâhim en-
Neha'i'den, bunlar Şurayh, Mesruq, Alkame, ve el-
Esved'den, bunlar da İbn Mes'ud ve Hz. Ali'den is-
tifade etmişlerdir.

İçtihad usulü:
Kısmen kendisinden nakledilen ifadelere, kıs-
men de ictihadlarına bakılarak çıkarılan neticele-
re göre İmamın ictihad prensipleri üzerine şun-
lan söylemek mümkündür: Birinci derecede Kur-
ân-ı Kerim'in açık ve dolaylı ifadeleri ve açıklama-
larına bakılır. Burada bir hükme raslanamazsa as-
hâb (peygamberin arkadaşları) ve tabiun (ashabı görenler)
bilginlerince malum ve meşhur olan hadisler ile
amel edilir. Sünnet'te de aranan bulunamaz ise
ashâb reyine (görüşüne) bakılır; bunlardan birisi
tercih edilir ve toptan terkedilmez. Tâbiün nesline
gelince onların reyleri hiçbir mânada bağlayıcı değildir.

Ebü-Hanife'nin ictihadında çokça kullandığı
kıyas ve istihsan nev'inden rey ictihadına gelin-
ce: Bunlardan kıyâsı daha önce ve sonra kullanan
başka müctehidler de vardır. Onun bu konuda bir
özelliği varsa «kıyası kaideleştirmek, çok miktarda
kullanmak ve henüz meydana gelmemiş (nazarı,
farazi) olaylara uygulamak. tan ibâret olabilir.
İmam Şâfii ve Zâhirilerin «naslara ve müteber
delillere rağmen keyfi hüküm» şeklinde vasıflandı-
rarak reddettikleri «istihsân», Ebu-Hanife'nin uy-
gulama ve anlayışına göre aslâ bu mânada değil-
dir. O istihsânı -daha kuvvetli ve tercihe şâyan
bir delil karşısında kıyâsı terketmek- şeklinde an-
lamıştır. Kıyâsı terketmeye sebep teşkil eden kuv-
vetli deliller de "nas, icma, zaruret (ihtiyaç, mas-
lahat) ve daha kuvvetli bir başka kıyas (bakış açı-
sı)dır". Şu halde istihsân, dinin ve hukukun mak-
sadın göz önüne alarak gerektiğinde kıyası (kıyas
tekniğini, kıyasa dayanan umumi kaideyi) terket-
mek, mana ve maksada şekli feda etmekten ibâret
olmaktadır ki, diğer imamların da buna fâzla bir
diyecekleri olamaz. Çünkü nassa karşı bile olsa
zaruret hâlini gözönüne almayan, zarurete ruhsat
tanımayan müctehid yoktur. Dinin maksadı, insan-
ların menfaati, genellikle ve çeşitli isimler altında
her müctehidin delil ve dayanakları arasında bu-
lunmuştur.

Talebesi:
Ebu-Hanife Küfe'de âdetâ bir hukuk akade-
misi kurmuş, mali imkânları müsâit olduğu için
başarılı öğrencilerin masraflarını bizzat üstlenmiş
ve burada hukuk öğretimi yanında araştırma ve
tedvin (düzenleme) faaliyetini de yürütmüştür.
Bazen ictihad seviyesindeki talebe sayısının kırkı
bulduğu olmuştur. Bunlar arasında mezhebin ictihad-
larını tedvin edip kitaplaştıran, öğretim ve uygulama
ile yayan, kendi ictihadlarıyla zenginleştiren dördü
diğerlerinden önde gelmektedir. Ebu-Yusuf Yakub
b. İbrâhim (v. 182/798), Muhammed b. el-Hasen eş-
Şeybâni (v. 189/805>, Züfer b. el-Hüzeyl (v. 158/
775), el-Hasen b. Ziyâd el-Lü'lüi (v. 204/819).

İlk kitaplar:
Ebu-Hanife'nin akaid ve kelâm (İslâm düşün-
cesi) konulu eserleri bize kadar gelmiş olmakla be-
raber İslâm Hukuku konusunda bizzat yazdığı bir
kitabı zamanımıza gelmemiştir.

Ebu-Yusuf'un günümüze kadar varlığını koru-
muş iki eseri vardır:
a) el-Harâc: Harun Reşid için yazılmıştır. Siyâ-
set, idâre, mâliye, devletler hukuku konularını işle-
mektedir. Türkçe dâhil birçok dile çevrilmiş ve
neşredilmiştir.

b) İhtilaf-Ebi-Hanife ve'bni-Ebi-Leylâ: 148/785
yılında vefat eden, Ebu-Hanife'nin muasır ve hem-
şerisi İbn Ebi-Leyla isimli hukuk bilgini ile İmam'
ın görüş farklarını -kendi görüşlerini de kata-
rak- bahis mevzüu etmiştir. Şafii'nin el-Umm
isimli eserinde naklettiği bu kitap ayrıca da neş-
redilmiştir.

İmam Muhammed, arkadaşı Ebu-Yusuf'a nis-
betle daha çok eser venniştir. İyi bir talih eseri
olarak eserlerinin önemli bir miktarı zamanımıza
kadar gelebilmiştir. Bunlar:
a) el-Asl, yahut el-Mebsüt: İmam Muhammed
bu eserinde Ebu-Hanife ve Ebu-Yusuf'un fıkıh me-
seleleri ile ilgili görüşlerini -kendisininkini de ek-
leyerek- bir araya getirmiştir; her meselede olma-
makla beraber yer yer hükümlerin delil ve kay-
naklarını da vermiştir. Kitap basılmamıştır.
b) el-Cami'ul-kebir,
c) el-Câmi'us-sağir: Her iki eser de fıkhın çe-
şitli bölümlerine âit meseleleri ihtiva etmekte olup
basılmıştır.
d) es-Siyeri'l-kebir,
e) es-Siyeru's-sağir: Devletler hukuku ile ilgili
bulunan bu iki eserden birincisi es-Serahsi tara-
fından şerhedilmiş ve bu şerh ile birlikte birkaç
kere neşredilmiştir. Metnin türkçe tercümesi de
basılmıştır.
f-g) ez-Ziyadad, Ziyadetü z-ziyâdat: el-Camiul-
kebirde yer almayan meseleler için ek mâhiyetin-
de kitaplardır.

İmam Muhammed'in buraya kadar isimlerini
zikrettiğimiz kitaplarına, sağlam ve mevsuk rivâ-
yetlere (nakil yollarına) dayandığı için "zâhiru'r-
rivaye" ismi verilmektedir. Bu kitapları Merv'li el-
Hâkim eş-Şehid (v. 334/945) el-Kâfi isimli tek ki-
tapta özetlemiş, es-Serahsi de bu özeti otuz ciltlik
el-Mebsüt isimli eserinde şerhetmiştir. Metin ve
şerh basılmıştır.' İmam Muhammed'in, rivâyet yo-
lu bunlar kadar sağlam olmayan Rakkıyyât, Key-
sâniyyât gibi diğer eserlerine de "nadiru'r-rivâye"
denilmektedir.

el-Hassâf'ın (v. 281/875) vakıf, muhâkeme usü-
lü, nafaka gibi konulardaki eserleri ile et-Tahâvi'
nin (v. 229/844) Şerhu-Me'âni'l-âsâr, eş-Şurut (no-
terlik), el-Muhtasar gibi eserlerini de ilk hanefi
kitapları arasında zikredebiliriz.


b-Şâfii Mezhebi:
İmamı:
Muhammed b. İdris eş-Şâfi'i (150-204/767-819)
Soyu, Hâşim'de Peygamberimizin soyu ile birleşen
Şâfii o zaman Şâm'a bağlı bulunan Gazze'de doğ-
muş, Mısır'da vefat etmiştir. İlmî seyahatleri sıra-
sında Irak'da Ebu-Hanife'nin talebesi Muhammed'
den. Medine'de İmam Mâlik'ten uzun süre istifade
etmiş ders almıştır. Bağdâd'da eski ictihadlarına
göre (mezheb-i kadim) eserlerini yazan Şâfii 200/
815 yılında Mısır'a gelerek değişen ictihadlarına
göre (mezheb-i cedid) bize kadar ulaşan yeni eser-
lerini yazmıştır.

İctihad usülü:
Muhtevâsına daha önce işâret ettiğimiz er-Ri-
sâle'de, Câmi'u'l-ilm ve İhtilâful-hadis (giriş kısmı)
isimli eserlerinde İmam Şâfii, hem usül ilmini ni-
çin yazdığını, hem de içtihad usülûnü detaylı bir
şekilde açıklamıştır. İctihad usülünü kaleme alış
sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:

a) Bazı müctehidler mürsel ve munkatı (râvi-
ler zincirinde eksiklik bulunan hadisler) ile amel
etmektedirler; halbuki bu hadislerin çoğu ya asıl-
sız, yahut da senedi tam ve sağlam hadislere aykı-
rıdır.

b) Birbirine aykırı gibi gözüken nasların (hü-
küm kaynakları, asıl deliller) nasıl uzlaştırılacak-
larına âit sağlam kaidelerin tesbit edilmemiş olma-
sı, bir kısım ictihad hatalarına sebep olmaktadır.

c) Bazı sahih hadisler -tâbiün müctehidlerin-
ce bilinmediği ve kullanılmadığı için- sonraki
müctehidlerce de reddedilmektedir; halbuki hadi-
sin sıhhati anlaşılınca bütün nesiller için bağlayı-
cı olmalıdır.

d) Sahabe fetvâları toplanınca bazılarının, sa-
hih hadislere uymadığı anlaşılmıştır.

e) Bir kısım müctehidler İslâmda müteber bir
kaynak ve metod olan kıyas ile bâtıl rey ve istihsa-
nı birbirine karıştırmaktadırlar.

Şâfi'i'ye göre Allah'ın bize bilgi verme ve ira-
desini açıklama vâsıtaları Kurân-ı Kerim'in açık
ifadesi, Sünnet'in açık ifadesi ve bunların bulun-
madığı yerde -yine aynı kaynakların ışığında ger-
çekleştirilen- istidlâl ve ictihaddır. Ancak bu vâ-
sıtalarla elde ettiğimiz bilgi ve hükümler aynı de-
recede değildir:
 

aa)
Kitab (Kur'an) ve gerek senedinde, gerek
manasında ihtilaf bulunmayan mütevatir sünnet
ile hükmolunduğu zaman bu hüküm görünüşte ve
gerçekte (zahirde ve bâtında) haktır.

ab) Ahad yoldan gelen (ilk râvisi tek olan) ve
manasında da ittifak bulunmayan sünnet ile hük-
molunduğu zaman bu yalnızca görünüşte (hükme-
dene göre, zahirde) haktır ve gerçektir. Aslında
ve bâtındâ hak ve gerçek budur diyemeyiz; çün-
kü hadisi rivayet eden tek kişi yanılmış olabilir:
râvi yanılınca da bu sünnet Allah ve Rasülü'nün
irâdesini tam olarak bize aktarmış sayılmaz.

ac) İcmâ ve daha sonra da kıyâs vardır. Bun-
lar âhad yoldan olan hadisten de zayıftır. Haber
(hadis) varken kıyasa gitmek câiz değildir; su bu-
lunmadığında teyemmüme başvurulduğu gibi, an-
cak hadis bulunmayınca kıyasa gidilir.

Şâfii hadisin sıhhatini tesbit için sağlam ölçü-
ler koymuş, tevile muhtaç metinleri yorumlarken
-yorumun arapçaya uygun olması ve anlaşılan mâ-
nanın muteber bir başka delil tarafından teyid
edilmesi- şartlarını getirmiş ve sahâbe kavli (icti-
hadı) ile ancak -hadise aykırı olmamak ve ara-
larında ihtilaf bulunmamak- şartı ile amel etmiş-.
tir.

Talebesi:
Şâfii çok seyâhat etmiş ve gittiği yerlerde ilim
alış verişinde bulunmuştur. Yetiştirdiği talebenin
çoğu Iraklı ve Mısırlıdır. Bunlardan bir kısmı mut-
lak ve müstakil müctehid seviyesine gelmişler ve
kendi mezhebleriyle anılmışlardır: Ebu-Sevr (v.
246/860), Dâvud b. Ali ez-Zâhirî (v. 270/883), Ah-
med b. Hanbel, İbn Cerir et-Taberi (v. 310/922);
(Taberi, Şafii mezhebini er-Rabi'den öğrenmiştir)
bunlardandır. Bir kısım talebesi ise ictihad derece-
sinde bilgi edinmiş olmakla beraber Şafii'ye bağ-
lı kalmışlardır; ez-Zâferâni (v. 260/874), el-Buvey-
ti (v. 231/845), el-Müzeni (v. 246/877), er-Rabi,(v.
270/883), Harmele (v. 243/857) bunlardandır.

Kitaplar:
a)
er-Risâle: Bize kadar ulaşan ilk fıkıh usulü
kitabı olarak daha önce tanıtılmıştı.

b) el-Umm: O zamanlar adet olduğu üzere bu
çok önemli ve değerli fıkıh kitabı da imla, yoluyla
kaleme alınmıştır; yâni Şâfii irticalen veya ken-
di kitap ve notlarına bakarak dersi anlatmakta, ta-
lebesi de anlatılan ve okunanları not etmektedir.
el-Umm'un elimizdeki matbü nüshası. Şâfii'nin ta-
lebesi er-Rabi, el-Buveyti ve İbn Ebil-Carüd'un ri-
vayet ve nakline dayanmaktadır. Müellif bu ese-
rinde yalnızca meseleleri ve kendi görüşlerini sıra-
lamakla yetinmemiş, muhâlif görüşlere, delil ve
münakaşalara da geniş yer vermiştir. Matbü nüs-
hanın yedinci cildinde Şâfii'nin şu kitapları da ba-
sılmıştır: el-İstihsân, Beyânu-ferâizillah. Sıfatu'l-
emri ve'n-nehy, İhtilâfu-Mâlik ve ş-şafi'i, İhtilafu-l-
Irakıyyin, el-İhtilüf ma'a-Muhammed b. el-Hasen,
İhtilâfu-Ali ve'bni-Mes'ud, Siyeru'l-Evza'i. Yine bu
matbü nüshanın kenarında Şâfii'nin "Hadislerin
müdâfaasına ve açıklanmasına tahsis ettiği" İhtila-
fu'l-hadis isimli değerli eseri de basılmıştır.

c - Maliki Mezhebi:

İmamı:
Mâlik b. Enes b. Amir, 179/795 yılında, hemen
bütün ömrünü geçirdiği Medine'de vefat etmiştir.
Hicaz ve hadis (eser) mektebinin reisi sayılır. Üs-
tadları arasında Zühri, Nâfı ve Rabia gibi hadis
ve fıkhın otoriteleri vardır. Bunlar ilimlerini meş-
hur "Medineli yedi fakihe", içlerinde Sâ id b. el-
Müseyyeb'in de bulunduğu bu yedi fakih ise ilim-
lerini Medine'de yaşayıp tabiuna üstadlık etmiş
büyük sahabeye borçludurlar.

İçtihad usülü:
Mâlik de diğer imamlar gibi önce Kitab'a baş-
vurur. Kitab'da bulamadıkları için Sünnet'e yöne-
lir. Hadislerin sıhhatini tesbit için koyduğu şart-
lar, râvilerin ahlâki durumları kadar hadis ve riva-
yet bilgileriyle de ilgilidir. Ahad yol ile nakledil-
miş hadisleri de kaynak olarak kabul etmekle be-
raber kıyası ve Medine tatbikatını (amel) bunla-
ra tercih eder. Ona göre Hz. Peygamber'i gören,
O'nunla beraber yaşayan ve O'nunla ashâbının
hâkimiyyetinde yeniden cemiyetleşen, örf, adet ve
teamüller edinen Medine halkının dini-hukuki ko-
nulardaki uygulamaları -diğer şehir ve ülke müs-
lümanlarının uygulamalarına nisbetle- farklı bir
değer taşımakta ve özellikle Hz. Peygamber'den
nakil işâreti taşıdığı konularda haber-i vâhid ye-
rine kaynak olma imtiyazına sâhip bulunmaktadır.
Bir kişi naklettiği haberde hata edebilir; halbuki
mezkur özellikleri taşıyan bir cemiyetin uygula-
ması daha az hatâ ihtimali taşımaktadır.
İmam Malik, müctehidlerin ittifakla kabul
edip, üzerinde ihtilaf etmedikleri hükümleri de
"i c m a" olarak kabul ve bununla amel etmiştir.

Talebesi:
Mısırlılar: İbnul-Kâsim (v. 191/807), İbn Vehb
(v. 199/814), Eşheb (v. 204/819). Asbağ (v. 226/
841). İbn el-Mevvaz (v. 269/882)...

Şimâli Afrika, Endülüs ve Sicilyalılar: İbn Zi-
yâd (v. 183/799), Esed b. el-Fürât (v. 213/828),
Yahyâ el-Leysi (234/848); Endülüs'te mezheb bu
zât sayesinde yayılmıştır, Sehnun (v. 240/854)...

Hicazlı ve Iraklılar: İbn el-Maceşun (v. 212/
827), Ahmed b. el-Muazzel (İbn el-Mâceşün'un
muâsırıdır.) ...

Kitaplar:
a)
el-Muvatta': İmam Mâlik'in bu meşhur
eseri fıkıh mevzularıyla ilgili bir miktar hadis ile
Medine tatbikatı (ameli), ashâb ve tâbiun fetvâ-
ları ve bizzat Malik'in ictihadlarını ihtiva etmekte-
dir. Birisi Yahyâ el-Leysi, diğeri hanefi İmam Mu-
hammed'e âit olan iki farklı rivâyeti vardır; her
ikisi de matbudur.

b) el-Esediyye: Esed b. el-Fürât, Ebü-Hanife'
nin talebelerinden Irak fıkhını öğrendikten sonra
Mısır'a gelerek İbn el-Kasim'den Mâlik'in fıkhını
elde etmiş ve bu bilgilerini mezcederek yazdığı ki-
tabına yukardaki isim verilmiştir.

c) el-Müdevvene: Sehnun, yukarda bahsedilen
el-Esediyye'yi Kayravanda müellifinden okumuş,
sonra Mısır'a gelerek İbn el-Kasım'e arzetmiş, tas-
hihler yapmışlar, böylece el-Müdevvene vücuda
gelmiştir. Fıkıh konularına göre tertiplenmiş bulu-
nan bu eserde kırk bin mesele, dört bin hadis, otuz
altı bin eser (sahâbe, tâbiün ictihadı) vardır; kitap
matbudur.

d) el-Mevvaziyye: İbn el-Mevvâz'ın bu eseri.
İbn Ferhun'a göre maliki mezhebine âit en dol-
gun ve mevsuk eserdir.

d-Hanbeli Mezhebi:
İmamı:
Ahmed b. Hanbel (184-241/780-855). Aslı Merv
bölgesinden, kendisi Bağdâd'da doğmuş, ilim mak-
sadiyle birçok seyahatler yaptıktan sonra yine Bağ-
dad'da vefat etmiştir. Fıkıh sâhasındaki en önemli
hocası İmam Şâfii olduğu için onun üstadlarının
sahâbeye doğru seyri, Şâfii'ininki gibidir.

İçtihad usulü:
Onun da usulünde Kitab ve Sünnet birinci ve
ikinci kaynak olarak yerlerini almışlardır. Hadisin
sıhhati (güvenilir oluşu) sâbit olunca buna mu-
hâlif hiçbir hüküm ve şahsa itibar etmez. Uydur-
ma olmadığı sâbit olmakla beraber sahih derecesi-
ne çıkamamış hadisleri de kıyas ve re'ye tercih
eder. İmamın üçüncü kaynak ve dayanağı sahâbe
kavlidir. Bu da, ikiye ayrılır:
Eğer sahâbe bir hükümde ittifak etmişlerse
buna da hiçbir re'y, kıyas ve tatbikatı tercih et-
mez. Sahâbe arasında görüş ayrılığı varsa bu tak-
dirde ya Kitab ve Sünnet'e yakınlığını göz önüne
alarak birini tercih eder, yahut da tercih yapma-
dan görüşleri nakleder. Mesele ile ilgili olarak sa-
hâbeden de bir görüş nakledilmemiş ise büyük
tabiilerin reylerini de kendi re'yine tercih eder.
Bütün bu kaynaklarda aranan bulunamamışsa za-
ruri olarak kıyasa başvurur. Ahmed b. Hanbel gi-
bi kıyası çok az ve zaruri halinde kullanan müc-
tehidler ile Zâhiriyye mezhebinin imamları Dâvüd
b. Ali ve İbn Hazm gibi kıyası hiç kabul etmiyen
müctehidler -istishâb- denilen bir başka hüküm
kaynağını geniş ölçüde kullanmışlardır. Buna gö-
re Allah'ın haram kıldığı haram, helâl kıldığı he-
lâldır. Bunların dışında kalanlar ise istishab kai-
desine göre mübahtır, serbest bırakılmıştır. İstishâ-
bın terim olarak manası: Evvelce var olanı var
(isbat), yok olanı da yok (nefiy) kabul etmektir.

Talebesi:
Ahmed b. Hanbel'in talebe ve eski tabileri ara-
sında oğlu Abdullah'tan başka el-Esrem (v. 273/
886), el-Mesrüzi (v. 275/888), Ebu-İshak İbrâhim el-
Harbi (v. 285/898), el-Hıraqi (v. 334/945), meşhur-
dur.

Kitaplar:
a)
Müsned: Kırk bin kadar hadisi ihtiva eden
bu eser Ahmed b. Hanbel'in en önemli kitabıdır.
Kendisi doğrudan fıkha ve usüle ait önemli bir şey
yazmamıştır. Fıkhi görüşlerini de hadislerle ver-
meye çalışmıştır.

b) Muhtesaru'l-Hıraqi: İbn Kudâme tarafın-
dan genişçe şerhedilmiş bulunan bu eser Hanbe-
li Mezhebınin müteber kaynakları arasındadır.
İbn Kudame, İbnu'l-Kayyim, İbn Teymiyye gi-
bi Hanbeli fıkıh bilginlerinin eserlerinden ileride
bahsedilecektir.
 
D - ABBASİLER'İN SONU VE SELÇUKLULAR
DEVRİNDE' FIKIH (Duraklama Devri)
1. Siyasî durum
Abbâsilerin ilk yüz yılının sonlarına doğru ba-
zı bölünmelerin vukubulması ve beylikler'ın kurul-
masına rağmen merkezi otorite ortadan kalkma-
mış idi. Ancak zamanla merkezi otorite zayıfla-
mış, bölünmeler müstakil devletler hâlini almaya
başlamış, halifeye bağlılık şekilde kalmıştır. Artık
bu küçük devletlerin (tavâif-i mülûk) aralarında
birlik ve karşılarında tek düşman yoktur. Herbiri
diğerinden çekinmekte, zaman zaman savaşmak-
tadırlar. Nihâyet 428/1035 tarihinde istiklâllerine
kavuşan Selçuklular Doğu'dan Batı'ya doğru iler-
lemişler, birçok devleti haritadan silmişler, Bağ-
dâd'ı Şii Büveyhilerin nüfuzundan kurtararak ha-
lifeye (el-Kaim bi-emrillah'a) itibârını iâde etmiş-
lerdir. İlerde Irak-Horasan, Kirman, Suriye ve Ana-
dolu Selçukluları şeklinde bölünecek olan bu ha-
nedânın son kolu 1308 tarihine kadar iktidarda ka-
lacaktır.

Selçukluların en muhteşem çağında ülkenin
sınırları Kaşgar'dan Boğaziçi'ne, Akdenize; Kaf-
kaslar ve Aral gölünden Hind Denizi ve Yemen'e
kadar uzanıyordu.

2. Fıkıh tarihi bakımından devrin özellikleri:
Merkezi otoritenin sarsılması ve çeşitli İslâm
devletlerinin kurulması, aralarında barışıp savaş-
maları, hak-bâtıl birçok fikir cereyanının İslâm
dünyasında doğup yayılması olaylarına paralel
olarak fikri hayat gelişme göstermiş, çeşitli ilim-
lerde önemli ilerlemeler kaydedilmiş, kültür zen-
ginleşmiştir. Ancak fıkıh sâhasında önceki devirle-
re nisbetle gelişme ve ilerleme değil en azından
duraklama göze çarpmaktadır. Artık müctehid
imamlar çağının hür ve mutlak ictihadı, olmuş ola-
cak meselelere doğrudan Kitâb ve Sünnet ile diğer
kaynaklardan (delillerden) çözüm arama faaliyeti
yerini taklitçiliğe; yani önceki üstad ve müctehid-
lerin dediklerini tekrara, demediklerini de dedik-
lerine bakarak çözme usulûne bırakmıştır. Bu yol
taklit rûhunu hâkim kılmış, taklitçilik faydasız
münâzara ve münâkaşalara yol açmış, her ikisi
birden mezheb taassubuna vücut vermiştir. Bu ruh
haletini, davranış ve vâkıaları, sebepleriyle birlik-
te ayrı başlıklar altında ele almakta fayda vardır:

a) Taklit ruhu:
Burada tâklitten maksadımız -Fıkıh usulünde
söz konusu edilen mânasıyle- "bir müslümanın,
dini hayatında, Kitab ve Sünnet'teki delillerine
bakmaksızın, müctehidlerin dediklerini uygulama-
sı, onlara uymasıdır." Taklit ruhu tâbirinden mak-
sat ise müslümanların davranışlarında taklidin hâ-
kim hâle gelmesi, toplumda tâklidin tabîi ve meş-
ru tek yol gibi telâkki edilir olmasıdır. "Bilmiyor-
sanız ilim ehlinden (bilenlerden) sorun" meâlin-
deki âyete göre (el-Enbiyâ: 21/7) bütün müslü-
manların müctehid olması; yâni dini yaşamak için
gerekli bilgileri doğrudan doğruya Kitab, Sünnet
gibi ana ve tâli kaynaklardan çıkarması gerekmi-
yordu. Bilenler, ehliyetli olanlar ictihadlarıyle bil-
gi elde ediyor ve bunu uyguluyorlar, bilgisi yeter
li olmayanlar ise bilenlere sorarak ihtiyaçlarını gi-
deriyorlardı. Ancak taklit ruhu hâkim olmadığı za-
manların (önceki devirlerin) iki özelliği vardı:

aa) Soranlar müctehidin şahsi reyinden ziya-
de delili (hükmün, Kitab ve Sünnet'ten kaynağı-
nı) soruyor, bunu bulup anlama ve uygulama ba-
kımından âlimlerden istifade ediyorlardı.

ab) Sualde şahıs değil, vereceği bilgi önemli
olduğu için, bunu kimde bulabileceklerini ümit
ediyorlarsa ondan soruyorlar ve bir meseleyi bi-
rinden sormuşlarsa, bir başkasını da diğerinden
sormakta tereddüt etmiyorlardı. Taklit ruhunun
hâkim olduğu devirden itibaren dini kaynağın ye-
rini şahıslar aldı; Kitâb ve Sünnet'in ne dediğine
değil, şu veya bu müctehidin ve yalnız birinin ne
dediğine bakıldı; bu arandı, bu soruldu. Bu devrin
büyük âlimlerinden el-Kerhi'nin (v. 340/951) "Mez-
hebimizin hükümlerine (hanefi ictihadlarına) uy-
mayan âyet ve hadisler bulunursa bunlar ya tevil
edilmiştir (farklı bir yoruma tâbi tutulmuştur) ya-
hut da neshedilerek yürürlükten kaldırılmıştır." de-
mesi bu rühun tipik bir ifadesidir. Yâni müctehi-
din sözü esastır; mezhebin hükmü, müctehidin ic-
tihadı buna aykırı görünürse âyet ve hadisle amel
edecek yerde "-imamımız bu âyet ve hadîsi gör-
müştür, ancak onları uygulamayı engelleyen (ne-
sih gibi) bir sebep bulunduğu veya farklı anladığı
için onlarla amel etmemiştir der, yine müctehidin
sözüne uyarız." denilmek istenmiştir.

Bu devirde ictihadın durmasını, tek mezhebi
taklidin böylesine yaygın hâle gelmesini sağlayan
âmiller (sebepler) vardır:

aa) Yetişkin talebe: Üstad müctehidlerin ye-
tiştirdiği üstün talebeleri öğretim, hâkimlik, müşâ-
virlik gibi mesleklerle toplum içinde yerlerini alın-
ca, kendi üstadından okumuş medrese arkadaşla-
rını, aynı üstadın diğer talebelerini çeşitli vazife-
lerin başına tercihan getirmektedir. Bütün bu ye-
tişkin öğrencilerin üstadlarına bağlılıkları tabiidir.
Ayrıca bir kimsenin üstadının büyük, övgüye ve
itimada lâyık olmasında, kendisi için de -bu va-
sıflardan- pay vardır. İşte bu sosyal-psikolojik
durum mezheb imamları etrafında kümeleşmelere.
kümeler arasında duvarların oluşmasına yol aç-
mıştır.

ab) Hukukî istikrar ihtiyacı: Ülkenin bütün
mahkemelerinde, belli dâva ve meseleler için bel-
li hükümlerin (yaklaşık olarak) verilmesine hu-
kuk güvenliği ve istikrarı bakımından ihtiyaç var-
dır. Bu ihtiyaç da tayin edilecek hâkimlerin hangi
ictihada göre hükmedeceklerinî önceden bilmeyi
gerektirir. Kanunların yapılmadığı, örf, âdet ve ic-
tihadlara göre hüküm verildiği bu devrelerde müs-
takil müctehid hâkimler yerine, ictihadları belli
bir müctehide tâbi (onun talebesi veya mukallidi)
bir hâkimi tayin etmek emniyet ve istikrar icabı
sayılmıştır.

ac) Siyâset ve vakıf müesseseleri: Bazı halife
ve sultanlar çeşitli sebeplerle belli bir müctehidin
mezhebini tercih etmişier; bu tercih sebebiyle müf--
tü ve hâkimler de aynı mezhebin tâbileri arasın-
dan seçilmeye başlanmıştır.

Bazı hayır sahipleri yatılı öğretim yaptırılmak
üzere tesis ettikleri vakıflarda muayyen bir mez-
hebe göre öğretim yapılmasını şart koşmuşlar, bu
da taklit ve mezhebciliğin gelişmesinde rol oyna-
mıştır.

b) Muvazaa ve münakaşalar:
Daha önceki devirlerde gerçeği bulmak, ona
teslim olmak maksadıyle yapılan münâzaralar bu
devrede hem aşırı derecede yayılmış, âdetâ moda
halini almış, hem de gerçeği bulma yarışı olmak-
tan çıkıp kendini isbat etme, üstün gelme, mezhebin
propagandası yapma, şöhret ve nüfuz sağlama he-
deflerine yönelmiştir.

c) Mezhep taassubu:
Daha önce de mezhebler, bunların imanlıları
ve tâbileri bulunmasına rağmen aralarında sevgi,
dostluk, kardeşlik ve müsâmaha havası hâkim bu-
lunuyordu, gerektiğinde birbirlerinden istifade
ediyorlardı. Hicri üçüncü asırdan itibaren bâşla-
yan mezheb taassubu, mezhebe körü körüne bağ-
lanmak, onu her ne pahasına olursa olsun savun-
mak, gerçeği yalnız onda görmek... gittikçe güç-
lenmiş ve şu neticeleri doğurmuştur:

aa) Tefrika ve tahrip: Mezhebler, dini anla-
mak ve uygulamak için mektep ve vâsıta olarak
değil, dinin ta kendisi gibi telâkki edildiği için mez-
hebler arasında ikilik meydana gelmiş, İslam üm-
metinin birliği tehlikeye düşmüştür; öyleki, bazı
zaman ve yerlerde farklı mezheblere bağlı müslü-
manlar birbiriyle kıyasıya kavgaya tutuşmuş, kan-
lar dökülmüş ve şehirler tahrip edilmiştir.

ab) Hatada ısrar: Taklitçi, delile ve kaynağa
değil, şahsa bağlı bulunduğu için, kendi imamı dı-
şında bir âlim, delile dayalı gerçeği ortaya koysa
dahi, bunun karşısında direnmiş, " böyle olsa idi
bunu benim imamım da bilirdi." demiştir. Halbu-
ki büyük müctehidler dahi bildikleri yanında bil-
mediklerinin de bulunduğunu itiraf etmişlerdir.
Ayrıca "İctihadında hata", edene bile sevap vâde-
den hadis müctehidin hatâ edebileceğini prensip
olarak ortaya koymuştur.

ac) İctihada ve müctehidlere karşı çıkmak: Ki-
tâb ve Sünnet bile bütün meseleleri karşılamak id-
diâ ve maksadı taşımadığı halde mutaassıp mez-
heb saliklerinden her biri, kendi imamının olmuş
olacak bütün meseleleri çözdüğünü, artık ictihada

 

ihtiyaç kalmadığını, insanların müctehid olabilme
kabiliyyet ve imkanını da kaybettiklerini, ileri
sürerek hem ictihad hareketine karşı çıkmış, hem
de ehliyetli kişilerin müctehidliğine itiraz etmiş,
cesaret kırıcı davranışlarda bulunmuşlardır.

ad) İctihad kapısının kapanması
: Mutlak ve
müstakil vasıflarıyle ifâde edilen ictihadın en üs-
tün derecesinde bulunan müctehidler bu devrede
yok denecek kadar azalmış, bunların yerini alan
müntesib müctehidler (genellikle usulde ve kıs-
men füru'da (detayda) birinci derecedeki müctehide tâbi
olan müctehidler) beşinci asra kadar yeterince bu-
lunmuş, bundan da sonra "tahric ehli" denilen
daha, aşağı derecedeki fıkıh bilginleri, önceki müc-
tehidlerin çözdükleri meselelere ve kullandıkları
usule bakarak boşlukları doldurmaya çalışmışlar-
dır. Şu halde yukarda özetlenen sebepler yüzün-
den, incelemekte olduğumuz devirde mutlak ve
müstakil ictihad kapısı -ehliyetli bilginler yetiş-
mediği ve buna meydan da verilmediği için- ken-
diliğinden kapanmış, onu yeniden açacak ve üm-
meti vebalden kurtaracak müctehidleri beklemeye
başlamıştır. Gerçi her asırda ictihad ehliyet ve se-
lâhiyetini taşıyan birkaç bilgin bulunmuştur; an-
cak bunlar geçmiş asırlardaki keyfiyet ve kemiyet
ile ölçülemezler.

3. Tedvin ve kitaplar
Fıkıh konusundaki ilmi çalışmalar ve bu çalış-
maların kitaplaştırılması hareketi devam etmiştir.
Metod ve maksatlarına göre yazılan kitapları üç
grup içinde görmek mümkündür:

a) Mezheb , hükümlerinin (ictihadların) usûl
ve dayanaklarını ortaya koymayı hedef alan ki-
taplar:

Mezhep imamının ictihadını açıklayabilmek ve
boşlukları onun usûlüne göre doldurabilmek için
imâmın usûlünü (metodolojisini) ve benimsediği
hükümlerin illetlerini (sebeplerini bilmeye ihtiyaç
vardır. Hâdise ve şeylerin dînî-hukuki hükme temel
teşkil eden vasfına illet veya menât denir. Bunu tesbit
için yapılan ilmi çalişmaya da «t a h r i c u ' l-
m e n â t» adı verilir. Müctehidler kıyas yapmak
için nas ile sâbit hükmün illetini ararlar. Daha alt
derecede bulunan fıkıh bilginleri (ehl-i tahric, el-
muharricun) ise bu müctehidlerin kıyas ve ictihad-
larının illetini araştırır, hükümlerini buna bina
ederler: İşte bu usulü ve illetleri tesbit maksadıyle
yapılan çalışmalara örnek olarak el-Kerhî, ed-De-
bûsi (v. 439/1039) , el-Cessâs (v. 370/980) ; el-Bezde-
vî (V. 490/1097), es-Serahsi (v. 483/1090) gibi ha-
nefi bilginlerin usûl konusundaki eserlerini göste-
rebiliriz. İmam Şâfii usulünü bizzat yazdığı için
şâfii fıkıh bilginleri meselelere (fürua) bakarak
usulü tesbit mecburiyetinde kalmamışlardır; onlar-
da usulden fürua uzanan bir metod gelişmiştir.
İmamu'l-Harameyn (v. 478/1085)in el-Bürhân, Gaz-
zâli'nin el-Müstasfâ isimli usul kitapları da bu nev'
in örnekleridir.

b) Tercih maksadına yönelmiş eserler:
Bir mezhebe âit ictihadlardan aynı konu ile
ilgili olanlar arasında tezat bulunursa bunlardan
birini diğerine tercih etmek gerekecektir. Bu ter-
cih de rivâyet ve dirâyet tercihleri olmak üzere iki
nevidir.

aa) Rivâyete bakarak tercih:
Aynı müctehidden birbirine zıt iki ictihad nak-
ledilmiş olursa bu ya râvilerden (bilgiyi nakleden-
lerden) birinin hatâsından, yahut da imamın mez-
kür görüşlerden birini terkedip diğerini benimse-
miş olmasından ileri gelmiştir. Bu durumda önce-
likle râvilerin durumuna ve nakil metodlarına ba-
karak sağlam olanını diğerine tercih etmek gere
kir. Bu cümleden olarak Ebu-Hanife fıkhını nak-
leden İmam Muhammed'in el-Cevzecâni, Ebu-Hafs
el-Kebîr gibi râvileri sağlam bulunmuştur. Şâfiî
mezhebinde er-Rabi', Mâliki mezhebinde İbn el-Kâ-
sim diğerlerine tercih edilmiştir.

ab) Muhtevâya bakarak tercih (dirâyet yoluy-
la tercih)
:
Rivâyet yolları eşit kuvvet ve sağlamlıkta ol-
duğu halde aynı müctehidden, yahut da bir mez-
hebin müctehidler grubundan, birbirine zıt olarak
nakledilen ictihadlar dirâyet yoluyla, buna ehil
olan bilginler tarafından tercih edilecektir. Bunu
yapanlar müctehidlerin mesele ile ilgili ihtisasla-
rını, ictihadın asıl kaynaklara (delillere) uygunlu-
ğunu, toplumun örf, âdet ve ihtiyaçlarını, azınlık
ve çoğunluğu göz önüne alarak tercih işini yü-
rütmektedirler. Hanefî mezhebinde daha önce ismi
zikredilen el-Kâfi ve el-Mebsut isimli eserler, mâ-
likî mezhebinde Sehnûn'un el-Müdevvene'si, ve
bunun üzerine el-Kayravâni'nin yaptığı ihtisar, Şa-
fii mezhebinde Ebû-İshak eş-Şirâzi'nin el-Mühez-
zeb'i, Gazzâli'nin el-Basit, el-Veciz, el-Vasit isimli
eserleri bu nev'in örnekleridir.

c) Mezheb müdâfaasını hedef alan eserler:
İlmî münâkaşalar meclislerde sözlü olarak ya-
pılmakla kalmamış, kitaplara da intikâl ederek
" H i l â f " isimli bir dalın doğmasına sebep olmuş-
tur. Hilâf kitaplarından bir kısmı ya mezheb için-
de, yahut da mezhebler arasmdaki ihtilâflı konula-
rı bölüm bölüm ele alarak daima bir mezhebin (ya-
zar'ın mensup bulunduğu mezhebin) müdâfaasına
yönelmiştir. el-Mebsüt, el-Mühezzeb, ed-Debûsi'nin
Takvimu'i-edille'si bu neviden kitaplardır.

d) Mezhebler arası tercihe yönelik eserler:
Hilâf kitaplarının bir kısmı da daima tek mez-
hebi haklı çıkarmaya uğraşacak yerde asli ve tâli
delillere bakarak en haklı ictihadı tesbit ve müdâ-
faa maksadına yönelmiştir. Taberi'nin İhtilâfu l-fu-
kahâ'sı, İbn Rüşd'ün Bidâyetü l-müctehid'i (zaman
zaman) , İbn Hazm'ın el-Muhallâ'sı bu maksadı he-
def almış eserlerdendir. Bu mânada tercih günü-
müze kadar devam etmiş ve bu metod ile değerli
eserler verilmiştir.

4. Adliye teşkilâtı ve kanun
Başlangıca nisbetle zaman içinde kadıların va-
zife ve selâhiyetleri de genişlemiş, evvelce medeni
ve cezâi dâvalara bakan kadılar artık vakıflar, va-
siler, emniyet ve belediye işleri, darbhâne ve bey-
tü l-mâl gibi müesseselerle de meşgul olmuşlardır.
Harun Reşid zamanında ihdas edilen ve günümüz-
deki adâlet bakanlığına benzeyen kadı'l-kudatlik
makam ve vazifesi devam etmektedir. Kadı'l-kudâ-
tın büyük bir dairesi; kâtip, muhâfız, mübâşir, si-
cil muhâfızı gibi memurları vardır. Şâhidlerin ifâ-
delerinin mûteber olabilmesi için sâbıkasız ve dü-
rüst olmaları gerekmektedir; bunun için de Şâhid
tezkiye müessesesi mevcuttur. Kadılar, Abbâsilerin
sembolü olan siyah renkte cübbe giymekte, başla-
rına uzun bir kavuk giyip üzerine siyah sarık sar-
maktadırlar. Hükümler umumiyetle Hanefi Mezhe-
bi'ne, kısmen de Şâfii Mezhebi'ne göre verilmekte-
dir. Şer'i mahkemelerin yanında inzibatsızlık, itâ-
atsizlik (anarşi), siyâsi mâhiyetteki suçlar vb. ile
meşgul olan örfi mahkemeler de vardır. Ordu men-
supları ile ilgili dâvalar için kadı-askerler mevcut-
tur.

Bu devirde, fıkıh bakımından ilmi hayatın özel-
mıştır; mahkemelerde hükme esas olmak üzere fı-
kıh ve fetvâ kitaplarıyle örfü-âdet ve mesâlih gibi
prensipler kullanılmaktadır.

Bazı müellifler << Şerîate aykırı vergi ve ceza-
ların bulunduğuna, milli örf ve âdetlerin hükme
kaynak kılındığına, ıkta, usülû gibi farklı toprak
rejimlerine...>> bakarak Selçukluların kısmen de ol-
sa laik bir hukuk tatbikatına yer verdiklerini id-
dia etmektedirler. Halbuki «dinin devlet ve idâre
işlerine karıştırılmamasıa mânasında bir laiklik te-
lâkkisi ve uygulamasını bu devrede düşünmek
mümkün değildir, Bu düşünceye mesned teşkil
eden ve delil olarak kullanılan mezkür tasarruflar
iki sebeple vücut bulmuştur:

a) Bazı idârecilerin halka ve hak ehli ulemâ-
ya rağmen şeriat dışına çıkmaları, gûnah ve zu-
lüm yoluna sapmaları.

b) Genellikle . idârecilerin, şeriat tarafından
kendilerine verilmiş bulunan selâhiyeti kullanma-
ları. Meselâ esirlere yapılacak muâmele, fethedilen
toprakların dağıtılmayarak amme menfaatine en
uygun şekilde işletilmesi vb. hususlarda ülü'l-em-
rin (idârecilerin) geniş selâhiyetleri vardır. İlk ha-
lifelerden beri idareciler, bilginlerle istişâre ederek
-naslara aykırı olmayan noktalarda- ümmet için
en faydalı olan uygulamaya karar vermiş ve bunu
icra etmişlerdir. Vergiler, toprak rejimi ve bazı
müesseseler bu tasarruflar cümlesindendir. Ceza
hukuku sâhasındaki tasarruflara gelince bunların
da çoğu takdiri idârecilere bırakılmış bulunan
" t a z i r " sahasına girmektedir. Nasların belirledi-
ği çok sınırlı suç ve ceza dışında kalan suçlar ile
bunların cezalarınm tesbiti devlet başkanının vazi-
fe ve selâhiyetleri içinde yer almaktadır.
E - MOĞOL İSTİLASINDAN MECELLE'YE
1. Siyasî durum
Bağdâd'ın Moğollar eline düşmesinden, Mecel-
le'nin tedvini tarihine kadar (1258-1869) süren bu
devrenin başlarında, doğudan batıya ilerleyen Mo-
ğollar Harzemşahlar'ı ve Selçukluları mağlûb et-
miş, İran'ın Deylem bölgesinde hüküm süren İs-
mâilîleri ortadan kaldırmış. Bağdâd Abbâsi hilâfe-
tine son vermişlerdir. Kösedağ muhârebesinden
sonra (1243) Anadolu Selçuklu Devleti'ni de ken-
di nüfuzları altına almışlardır. Anadolu Selçuklu-
ları zayıflayıp Moğollar hâkimiyeti ele alınca 15.
asrın ortalarına kadar Anadolu beylikleri yer yer
müstakil hâle gelmişlerdir. Bunlardan biri de batı
uçlarında yerleşmiş bulunan Osmanlı Beyliği'dir.
1299 dan itibaren çığ gibi gelişen bu beylik zaman
içinde İran dan Balkanlar'a, Kırım'dan Kuzey Af-
rika kıyılarına, Mısır, Suriye, Irak ve Yemen'e ka-
dar hâkimiyetini yayan büyük bir imparatorluk
hâline gelmiştir.

1258 de Hulâgü'nun Bağdatı'ı istila ederek son
Abbasi halifesi Mu'tasımbillâh'ı öldürmesinden üç
yıl sonra (859/1261) Memlük sultanı Baybars, sal-
tanatını güçlendirmek için, maktül halifenin Suri-
ye'ye kaçmış bulunan amcası Müstansırbillah'ı
halife ilan etmiştir. Böylece Yavuz Selim'in Mısır
fethine (1517) kadar devam edecek olan Mısır Ab-
basileri devri başlamıştır.

Yine bu devirde Endülüs İslâm Devleti'nin se-
kiz asırlık hayatı sona ermiştir (1492).

2. İctihad ve fıkıh:
Hukuki hayatının ve hukuk ilminin gelişmesinde
hâkimiyet ve istiklâl birinci derecede rol sahibidir.
Moğol istilâsı birçok İslam devletinin hayatına son
vermiş, Gazan Han'a kadar (1271-1304) devlet is-
lami olmayan Cengiz Yasası ile idâre edilmiştir.
Bu arada halk şahsi - dini işlerinde serbest bırakıl-
mış, onlar da devrin fıkıhçıları ile birlikte çeşitli
fıkıh mezheblerine taassupla sarılmışlardır. Bu
davranışta devre hakim olan anarşi, huzursuzluk
ve çözülmenin tesiri büyük olsa gerektir.

Bundan önceki devrede gördüğümüz tahric (çıkarım) ve
tercih selâhiyeti taşıyan fıkıh bilginlerinin yerini
bu devirde tam manasıyle taklitçi fukaha (hukuk alim-
leri) almıştır.

Yeniden bağımsız veya bir mezhebe bağlı ictihad
yapmak bir yana, bir mezhebe bağlı müslümanın
bir başka mezhebden istifadesi, bir başka mezhebe
bağlı imamın arkasında namaz kılmasının ceva-
zı (mümkünlüğü) tartışma konusu edilmiştir. Mısır
Abbasileri ve Memlükler devrinde Mısır, Suriye,
Yemen gibi bölgelerde ictihad hareketi canlanma
göstermiş ise de teşvik görecek yerde baltalanmış,
taassup ve siyasi baskıyı yenememiştir. İbn Teymiyye
ve talebeleri, Süyüti, Yemenli bazı müctehidlerin
hayatı bu mücadelenin tipik örnekleriyle doludur.
Bu devirde, fıkıh bakımından ilmi hayatın özel-
liklerini şu maddelerde toparlayabiliriz:


a) Önceki devirlerde ilmi seyahatler adeta bir
mektep vazifesi görüyor, uçsuz bucaksız İslam
dünyasının bir ucundan diğerine ilim ve görüş alış
verişine zemin hazırlıyordu. Bu devirde ise bilgin-
ler arasında bu manada irtibatlar kesilmiş, herkes
kendi kabuğuna çekilmiştir.


b) Gerçek manasıyle hukukçu yetiştiren, hu-
kuk zihniyetini ve ilmini geliştiren kitaplar (müc-
tehid imamların ve talebelerinin kitapları) yerine.
tartışmasız, hazır hükümleri en kısa yoldan nakle-
den, emeksiz kitaplar tercih edilmiştir.



 

c) Meselelere hakkını vererek inceleyen, ge-
rektiğinde kılı kırk yaran kitaplar yazılmaz olmuş;
bunların yerine kelime tasarrufunu en büyük ma-
rifet sayan, meseleleri bilmece haline getiren muh-
tasar (kısaltılmış) kitaplar ve metinler yazılmıştır.
Bunların anlaşılamaması üzerine şerhler, haşiyeler,
tâ'likler (metinle beraber veya dipnotu şeklinde
açıklamalar) yazılmış, mana ve muhteva (içerik)
üzerinde kafa yorma ikinci plana atılarak kelimelerle,
ıstılahlarla (deyimlerle) meşgul olunmuştur.

d) Yürüyen hayatı, donmuş hükümlere uydur-
mak güç, hatta imkansızdır. Bunun içindir ki, İs-
lamda ictihad müessesesi vardır ve değişmez hü-
kümlerin sayısı az tutulmuştur. Halbuki bu devir-
lerde ictihad yerine te'vil (yorum) ve hile kapısı
açılmış, hayatı fıkıh kitaplarına uydurabilmek için
dinin ruhuna aykırı yollara sapılmıştır. Faiz ve boşama
konularındaki hile ve te'villeri burada örnek ola-
rak hatırlayabiliriz.

3. Adli teşkilat, kaza ve hüküm kaynakları:
Başkadı, kadılar ve naibler şeklindeki sıralan-
ma içinde kaza işini yürütenler bu dönemde de İs-
lam ülkelerinde genellikle (Gazan Han dan önceki
devre müstesna) İslam hukukuna göre hükmet-
mişlerdir. Her bir ülke umumiyetle bir tek mezhe-
be göre hükmetme prensibini benimsemiş olmakla
beraber Memlükler devrinde, eyaletlerde, her mez-
hebden bir kadı'l-kudat (Başhakim) bulundurulmuş,
bunlara kendi mezheblerinden kadılar tayin etme
selahiyeti verilmiştir.

Osmanlılarda sancak ve daha küçük yerlerin
idari ve adli işleri kadılara bırakılmış idi. En bü-
yük ilmiye makamı Bursa kadılığı iken Birinci Mu-
rat zamanında kadı-askerlik makamı ihdas edilin-
ce üstünlük buraya intikal etti. Fatih zamanının
sonlarına doğru işlerin çoğalması sebebiyle kadı-
askerlik Anadolu ve Rumeli olmak üzere ikiye çı-
karılmıştır. Önceleri kadılar fetva (halkın dini so-
rularına cevaplandırma) işini de yürütürken Yavuz
Selim zamanında şeyhülislamlık müessesesi kurul-
muş, bu makam zamanla sadr-ı azamlık (başbakan) mertebesiyle bir tutulmuştur. Şeyhülislam ilmiyyenin reisi
ve şer'i mahkemelerin nazırıdır.

Başlıktaki "hüküm kaynakları.." tabirinden
maksat, hukukun bütün sahalarında başvurulan
kaynaklar, bağlayıcı kanun ve kaidelerdir. Bu de-
virde amme hukuku sahasında umumi olarak isla-
mi esaslar yanında örfü adetler ve kanunnamele-
rin, hususi hukuk sahasında ise fıkıh ve fetva ki-
taplarının kanun mesabesinde (ölçüsünde) tutulduğunu
söylemek mümkündür.

İdari, mali, cezai muhtelif hukuk sahalarına
ait olmak üzere vaktiyle padişahın emir ve fer-
manlarıyle konmuş kanun ve nizamları aynen ve-
ya özet halinde toplamak suretiyle yazılan mecmu-
âlara " k a n u n n a m e " denmiştir. Daha önce-
sinden intikal etmiş kanunlar bulunmakla bera-
ber derlenmiş, tipik en eski kanunnamelerden bize
kadar gelenler Osmanlılara aittir. Bunların da il-
ki Fatih devrinde tertip edilmiştir (1451-1481). Ka-
nunnameler, düzenlemeyi şeriatın ülü'l-emre bırak-
tığı mevzuat sahasını doldurmaktadır.

Fıkıh ve fetva kitapları kadıların kanun gibi
kullandıkları önemli kaynaklardır. Kadılar tayin
edilirken -çok kere- hangi mezhebin ictihadla-
rıyle hükmedeceği belirlenmiştir. Hatta mezheb
içinde ictihad ihtilafı varsa kadının nasıl davrana-
cağı, hangi ictihadı tercih edeceği de tayin edilmiş,
bunu kolaylaştırmak maksadıyle "rasmu'l-müfti.
muinu'l-hukkam, edebu'l-kadi" gibi kitaplar (bir
nevi muhakeme usulü el kitabı) yazılmıştır. Bur-
salı Tahir Bey Osmanlı Müellifleri'nde 92 kadar
fetva mecmuası tesbit etmiştir ki, bunlardan 26
adedi şeyhülislâmlara, birisi de Beyazıd'ın oğlu
şehzâde Korkud'a aittir.

F - MECELLE'DEN ZAMANIMIZA KADAR (Uyanış Çağı)
1. İslam dünyası:
Sınırlarını üç kıtada 20 milyon km2 ye kadar genişleten, çağ kapayıp çağ açan Osmanlı İmparatorluğu 1899'da yapılan Karlofça antlaşmasından itibaren toprak kaybetmeye başlamış ve kayıplar Birinci Cihan (dünya) Harbi sonuna kadar devam etmiştir. Büyük Avrupa ülkeleri, Osmanlı häkimiyetine son verdikleri ülkeleri aralarında paylaşıyorlar, böylece birçok İslam ülkesi İngiltere, Fransa, İtalya gibi devletlerin müstemlekesi (sömürgesi) haline geliyordu.

Birinci Cihan Harbinden önce başlamış bulunan hürriyet ve istiklal mücadeleleri harbden sonra da hızlanarak devam etmiş, bu mücadele asır içinde meyvalarım vermiş ve bugün Endonezya'dan Fas'a kadar yayılan kırktan fazla müstakil (bağımsız) İslam ülkesi vücut bulmuştur.

2. İctihad ve fıkıh,
Ondokuzuncu asırda, İslam milletlerini uyandırmak, kaybettikleri maddi ve manevi değerleri yeniden elde etmelerini sağlamak maksadıyle harekete geçen İslam münevverlerinin (aydınlarının) programında ictihadın da önemli bir yeri bulunduğunu görüyoruz. Öncelikle -tek bir- müctehide bağlanmadan- önceki müctehidlerden istifade etmek, delillerine ve ihtiyaca bakılarak bunlardan seçmeler yapmak, bu yol ile maksada ulaşılamadığı takdirde -imkan bulundukça- şura ictihadı yoluyla boşlukları doldurmak hareketin öncülerince benimsenmiş ve tartışma konusu olmaktan çıkmıştır. Mısır'da el-Menar dergisi, Türkiye'de Sırat-ı Müstakim ve Sebîlür-reşad dergileri bu hareketin fikir yayan vasıtalarıdır.

Bu cereyan (akım) bizde, Mecelle'nin tedvini (düzenlenmesi) sırasında revaç (kıymet) bulmamış , Mecelle yalnızca Hanefi Mezhebi ictihadlarına göre düzenlenmiştir. Ancak hayati ihtiyaçlar bu katı tutumu zorladığı için ısrar edilememiş, gerek Mecelle'nin tadili (düzeltilmesi) çalışmalarında ve gerekse daha sonra çıkarılan Hukuk-ı Aile Kararnamesinde diğer mezheblerin ictihadlarından da faydalanma yolu benimsenmiştir. Bugün İslam Hukukunun ilmini yapanlar, gerek ictihadlar arasında tercih ve gerekse ihtiyaç bulunduğu zaman ilim meclislerince yapılacak ictihadın caiz ve hatta zaruri olduğunda birleşmişlerdir. Bu, nazari olarak böyle olduğu gibi, ülkemizde ve diğer İslam ülkelerinde sık sık yapılir hale gelen ilmi toplantılar ve çalışmalar yoluyla uygulanmaya da başlanmıştır.

İncelediğimiz devrede yapılan fıkıh sahasındaki çalışmalara gelince bunları da şu maddelerde özetlemek mümkündür:

a) Kanunlaştırma hareketi başlamış ve gelişmiştir. Bunun ilk adımı Mecelle'dir. Gerek kanunlaştırma ve gerekse Mecelle'yi önemleri sebebiyle ayrı başlıklar altmda inceleyeceğiz.

b) Hukuk düşüncesini geliştiren, ictihad ruhunu besleyen, görüş ufkunu genişleten eserler neşredilmiştir: İbn Teymiyye, İbn el-Kayyim, İbn Hazm, Şah Veliyyullah, Şatıbi, Şevkani gibi alimlerle fıkıh mezheblerinin imamları ve talebelerine âit eserleri örnek olarak hatırlayabiliriz.

c) İslam Hukuku'nu bütün mezheb ve doktrinleriyle bir araya getirmeyi, kolayca istifade edilir kılmayı hedef alan çalışmalar yapılmıştır: Dört mezhebin fıkıh kitapları, Ansiklopediler...

d) İslam Hukuku'nun çeşitli branşları ve meseleleri üzerinde tahlil, tenkit, mukayese ve değerlendirmeler yapan, ictihad mahsülü tez çalışmaları başlamış ve gelişmiştir.

e) Batılılar ilmi veya siyasi maksatlarla İslam Hukukuna da yönelmişler, tercüme ve te'lif eserler vermişler, İslam Hukuku etüdlerini üniversite programlarına almışlardır.

f ) Doğuda ve Batıda İslam Hukuku meselelelerini de içine alan ilmi toplantılar, kongre ve konferanslar yapılmıştır.

3. Adliye teşkilâtı ve kanunlaştırma:

Devirler içinde adliye teşkilatı ve mahkemelerin gelişmesine de işaret etmiştik. İkinci Mahmut devrinde mahkemeler kurularak kadıların davalara evlerinde bakmalarına son verildi. Tanzimat devrinde ise selahiyetleri daraltılarak yalnızca şer'i mahkemelere bakmaya başladılar. Bu arada fıkıh ve fetva kitapları ile kanunnamelerin yerine bugünki mânada kanunların ikamesi (yerleşmesi) fikri de güç kazanmaya başladı.

Bu devrin en ayırıcı özelliği kanunlaştırma hareketidir diyebiliriz. İlk İslam medeni kanunu olan Mecelle'nin devre adını vermiş olması da bu hususun bir işaretidir. Osmanlılarda başlayıp İslam dünyasında sür'atle yayılan bu hareketin önemli saikleri ve sebepleri vardır.

a) Milli ve milletlerarası ilişkilerin gelişmesi, bazı yeni münasebet ve müesseselerin ortaya çıkması (kanuni şirketler, komisyon vb.)

b) Bazı mezheb ve ictihadların (Hanefiler dahil) kabül etmediği akdi şartların kabulüne zaruret hasıl olması.

c) Mali, hukuki ve siyasi sebeplerle hükümetlerin toprakla ilgili düzenlemelere muhtaç olmaları.

d) Dâvâ, muhakeme ve icrâ konularının, devrin icaplarına uygun esaslara bağlanması zarureti.

e) Hükümleri delil ve kaynaklardan üreten büyük hukukçuların bulunmaması sebebiyle donmuş hale gelen fıkıh ve Fetva kitaplarının yeni içtimâi (sosyal) ve iktisâdi (ekonomik) şartlara cevap verememesi.

f) Mecelle'nin yalnızca Hanefi Mezhebi'ne göre yapılmış olması. Bir mezheb ne kadar gelişmiş olursa olsun İslâm Hukukunun bütününü temsil edemez ve doldurabileceği boşluk sınırlı kalır. Bu ihtiyaç ve saikler önünde harekete geçen ilgililer kanunlaştırmada iki ayrı yol tutmuşlardır:

Bunlar;
İktibasçılar (kopyalayıcılar) ve köke bağlı kanun yapanlar.

Birçok ülkede örneğini gördüğümüz iktibas usulü ile kanun yapma yolunu tutanlar, çeşitli Batı ülkelerinin kanunlarını ya aynen, yahut da küçük tadillerle (düzeltmelerle) tercüme ederek benimsemişlerdir.

Diğer ülkelerde daha ziyade âmme hukuku ile hususi hukukun ticaret, borçlar, ayni haklar sâhalarında bu usul kullanılmıştır. Türkiye'de ise kanunlaştırma bütünüyle bu yoldan yapılmıştır.

Yerli islâmi kökten kanunlaştırma, şekil ve teknik bakımından batılı kanunları esas alan, fakat muhteva (içerik) bakımından İslâm Hukuku esaslarına, yerli örf, âdet ve teâmüle bağlı kalan bir metod uygulanarak yürütülmüştür. Türkiye dışındaki İslâm ülkelerinde önce şahıs, âile ve miras sahası bu usül ile kanunlaştırılmıştır. Son yıllarda ise bütün hukuk sahasında aynı usulün uygulanması için ciddi çalışmalar yapılmaktadır.

4. Mecelle:
"-Adli-hukuki hükümler mecmuası" manasında Mecelle-i ahkâm-i adliyye ismiyle anılan kanun, borçlar ve ayni haklar yanında kısmen muhâkeme usulü sahasını da tanzim etmiş ve Osmanlı Ülkesi'nde 57 yıl yürürlükte kalmıştır.

Osmanlılarda fıkıh ve fetva kitapları ile kanunnamelerden Mecelle gibi bir kanuna intikali gerektiren dış ve iç sebepler vardır:

Dış sebepler;
bu sebeplerin arasında İngiltere, Fransa, Avusturya, Rusya gibi siyasi ve iktisadi münasebetler içinde bulunduğumuz devletlerin, azınlıkları bahane ederek devleti yeni mahkemeler kurmak ve kanunlar yapmaya zorlamalarını, bu arada Fransız büyük elçisinin gayreti, bazı Osmanlı devlet adamlarının da desteği ile Fransız medeni kanununun iktibas yoluyla kabulü fikrinin ağırlık kazanmasını zikretmek gerekir.

İç sebeplere gelince:
a) Temyiz, ticaret ve nizamiye mahkemeleri Avrupa,'dan iktibas edilen kanunları tatbik etmekle beraber bazen şer'i (islami) hükümlere başvurmak mecburiyetinde kalıyor, bu da mezkür (anılan) hükümlerin bir kanun şeklinde düzenlenmesini gerektiriyordu.

b) Fıkıh kitaplarında (bilhassa Hanefilerde) aynı mesele ve mevzu ile ilgili farklı hükümler yanyana yazılmış, bunların bir kısmı için bağlayıcı tercihler de yapılmamış bulunduğundan -bu durum- hakimlere güçlük çıkarıyordu.

c) Fıkıh ve fetva kitaplarının sistematiği, iyi yetişmemiş hakimlerin bunlardan istifadesini güç hale getiriyordu.

d) Asırların değişmesiyle değişme kabiliyetinde olan hükümlerin yenilerine ihtiyaç bulunuyordu.

İşte bu iç ve dış amiller Şirvani Rüştü Paşa ve Cevdet Paşa gibi devlet adamlarını, yerli-islami kökten bir medeni kanun hazırlatmaya sevketmiş, bunlar, "Ali, Fuad, Kabüli Paşalar" gibilerine üstün gelerek, Fransız medeni kanununun iktibası yerine Mecelle vaz'ına muvaffak olmuşlardır.

Mecelle'yi, bu isimle anılan bir cemiyet bölüm bölüm hazırlamış, tamamlanan bölümler o devirdeki usüle göre kanunlaşmıştır. Mecelle'yi hazırlayan cemiyet 1869-1889 yılları arasında faaliyet göstermiş, ilk yedi yılında Mecelle'yi hazırlamış, bundan sonra da, Sultan Abdulhamid tarafından lağvedilmesine kadar eksikleri tamamlama, tâdil vb. faaliyetlerine devam etmiştir.

Kısmen borçlar, ayni haklar, şahsın hukuku ve usülü ihtiva eden Mecelle yüz maddelik umumi hükümlere ve kaidelere ait bir mukaddimeden (önsöz) sonra 16 kitapta (bölümde) 1851 maddeden teşekkül etmektedir (oluşmaktadır).

Bugünki kanunlar umumiyetle, meseleleri ayrı ayrı ve teferruatlı bir şekilde tanzim etmek yerine, birçok mesele ve hukuki münasebeti içine alan hukuk kaide ve esaslarını tanzim yoluna gitmiştir (mücerret metod). Mecelle ise, hem anılan metod o zamanlar için henüz yeni olduğu, hem de kaynakları meseleler ve teferruat üzerinden yürüdüğü için meseleci (kazuistik) metodu takip etmiştir.

Bu metodda hukuki fiil ve tasarruflara bir bütün halinde bakılıp, müşterek tarafları kaideler şeklinde tesbit edilecek yerde, her bir tasarruf ayrı ayrı ele alınmakta, mahiyeti, şartları, hüküm ve neticeleri teferruatli ve tekrarlı bir biçimde verilmektedir.

Mecelle tenkide uğradıkça ve kısmen de olsa eskidikçe ıslahı ve tadili için çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalardan ilkini Mecelle Cemiyeti yürütmüştür. 9.Mayıs.1918'de ilk toplantısını yapan Kanun-i Medeni ve Hukuk-ı Aile Komisyonu ile komisyonların çalışmaları başlamış, bu çalışmalar semeresini veremeden 1928 yılında isviçre Medenî Kanunu'nun kabulü ile 57 yıldan beri yürürlükte bulunan Mecelle lağvedilmiştir (kaldırılmıştır).

Bugün Türkiye'de meriyet bakımından (geçerlilikte) İslam Hukuku mevcut değildir. Bununla beraber müslüman halk, serbest bulundukları sahalarda ihtiyari olarak İslam Hukukunun kaidelerine kısmen de olsa riayet etmekte, İslam Hukuku bu manada bir uygulama sahası bulmaktadır. İlmi araştırma, eğitim ve öğretim sahasına gelince memleketimizde İslam Hukuku incelemeleri ve öğretiminin canlılığını koruduğunu rahatça söyleyebiliriz. Hususi dini tahsil görenlerin, çeşitli fıkıh kitaplarını (bilhassa muhtasar (özet) olanları) medrese usülü ile okumaları yanında, İlahiyat fakültelerinde, İslam Hukuku, modern sistematiği ve öğretim metodlarıyle tedris edilmekte (ders verilmekte), ayrıca master, doktora gibi ilmi çalışmalara konu olmaktadır.

Diğer İslam ülkelerinin çoğunda İslam Hukuku'nun eğitimi yapılmaktadır. Bunun yanında başta "şahıs, aile ve miras" münasebetleri olmak üzere çeşitli sahalarda İslâm Hukuku'nun yürürlükte olduğu da müşâhede edilmektedir (görülmektedir).

 

                                                                  ...::: www.islamustundur.com :::...