...:::   TEFSİR      :::...

                                                                            TEFSİR

Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek anlamında "el-Fesr" masdarından tef'il babında bir kelime. Istılâhta beşerî takat oranında, Allah Teâla'nın muradına delâlet etmesi yönünden Kur'an-ı Kerim'i inceleyen bir ilimdir.

Konusu, Kur'an ayetleridir.

Gayesi, iki cihanda selamete ve mutluluğa ulaşmak için Allah Teâla'nın kitabını yine O'nun murâdına uygun bir şekilde anlamak, anlatmak ve yararlı hükümler çıkarmaya kudret kazanmaktır.

Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah Teâlâ; "Dilediğine hikmeti verir, hikmet verilen kimseye çok şeyler verilmiştir" (Bakara, 269) buyurmuştur. İbn Abbas (r.a)'dan gelen bir rivâyete göre ayet-i kerimede geçen "hikmet" kelimesi, Kur'an'ın nasihini, mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, ilk ve son inen ayetlerini, helâl ve haramını, mesellerini bilmek anlamındadır. Alimlerin İcma'ına göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Bu itibarla Tefsir ilmi Şer'i ilimlerin en yücelerindendir. Mevzu, gâye ve kendisine duyulan ihtiyaç yönünden de ilimlerin en şereflisidir (Menna'el-Kattan, Mebahis-Ulumi'l-Kur'an, Beyrut, 1408/1987, s. 327).

Tefsire olan ihtiyaç: Kur'an-ı Kerîm'in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa, Kur'an-ı Kerîm bir belâğat mucizesidir, birçok meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.

Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili olabilir. Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri bir arada düşünmeye ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler ise, her meseleyi izah eder ve o mesele ile ilgili olan diğer meseleleri de ortaya koyar. Artık bu hususta bilinmesi gereken maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir. Böylece mütalâa sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda çok bilgi sahibi olurlar.

Bir de herkes, Kur'an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli manalarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece Kur'an'ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya çıkarmış olur.

Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:

1- Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir, selefden nakledilegelen eserlere dayanan tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir bi'l-me'sur veya Bi-Tariki'r-Rivâye Tefsir de denir. Bu tefsirlerde ayetlerin manaları, nüzûl sebepleri, nâsıh ve mensuh olanları gösterilir. Böylece rivâyet yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca kaynakları, Hadis-i Şerif kitapları ile Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara muhalif, aklın hükmüne aykırı olan rivâyetlere itimat edilmez.

2- Dirayet Tefsirleri: Buna rey ile tefsir de denir. Bu tefsirde müfessir, ayet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca reye başvurur. Yani ictihad eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan ilimlerinden yararlanır. Müfessir bunu yaparken, müfessirde aranan bazı şartları taşıması tabiidir.

Gerek rivâyet ve gerekse dirayet sahasında oldukça faydalı birçok tefsir te'lif edilmiştir (Menn'a el-Kattan, a.g.e.,s.347-367;(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 105-107).Abdülbaki TURAN

USUL-Ü TEFSİR

Tefsir usûlü ya da İlmu Usûli't Tefsir, Kur'ân-ı Kerim'in insanlar tarafından anlaşmasına yardımcı olmak üzere onu, insanların zihinlerine, akıllarına yaklaştırma çalışmaları diyebileceğimiz tefsirin ve müfessirlerin prensiplerini, şartlarını ve çerçevesini belirleyen, tarihini tesbit eden ilim veya ilimlerin hepsine birden verilen isimdir. Zaman zaman "Kur'ân İlimleri" (Ulûmu'l-Kur'ân) adıyla da anılmıştır. Hattâ ilk devirlerde Tefsir usûlü yoktur, ulûmu'l-Kur'ân vardır ve bu iki kavram birbiri yerine kullanıla gelmiştir.

Tefsir usûlü, Allah kelâmı olan Kur'ân üzerinde her önüne gelenin beşerî bir takım arzu ve heveslerle Kur'ân lâfızları üzerine yüklenilmesi mümkün olmayan manâlar yüklemeye kalkışması ve böylece manevî bir tahrif yoluna gidilmemesi için ortaya çıkmış ve duyulan ihtiyaç ölçüsünde gelişmiş bir bilim dalıdır. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.s.) hayatta iken nasıl onun dışında herhangi bir insanın tefsirine ihtiyaç duyulmamışsa aynı şekilde Tefsir usûlüne de ihtiyaç duyan olmamıştır. Çünkü sahabe-i kirâmın, Kur'ân'ın lâfızlarının delâleti üzerinde herhangi bir tereddüdü veya sorusu olduğunda hemen vahiyle desteklenmekte olan Peygamber'e müracaatla müşkilini halediyordu. Bu yüzden Asr-ı Saâdet'te tefsir usûlü'nün varlığından bile bahsedilmemektedir.

Ama İslâm âleminin sınırları genişleyip Arap olmayan unsurların da İslâm'a girmesiyle H. II. asırdân başlayarak tefsire duyulan ihtiyaç yanında, tefsirin kontrol altına alınması ve dolayısıyla prensiplerinin konulması, bir çerçeve çizilmesi, her önüne gelenin -bu arada sapık bir takım mezheb sâliklerinin kendi mezheblerini tervic eder mahiyette aslı astarı olmayan, herhangi bir ilmî ve şer'î dayanaktan yoksun- bir takım tefsir ve te'villerde bulunmaya kalkışmaması için bir takım ön şartların tesbit edilmesi ihtiyacı da bunun peşinden ve kendiliğinden ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla tefsir usûlü'ne ilişkin ilk eserler de, ilkönce tefsirlerin mukaddimeleri şeklinde olmak üzere zamanla müstakilleşerek ulaşabildiğimiz kadarıyla H. III. asırda kaleme alınmış olmalıdır. Aynı zamanda meşhur bir mutasavvıf olan Hâris el-Muhâsibî (öl. 243/857)'nin "el-Akl ve Fehmu'l Kur'ân" adlı eseri bu sahadaki ilk müstakil çalışma olarak takdim edilmektedir. Daha sonraları Ali İbn İbrahim el-Hûfi (öl. 430/1038) tarafından kaleme alınan "el-Burhân fi Ulûmi'l-Kur'ân"ına bu sahadaki ilk eserdir diyenler de vardır.

Oldukça dağınık ve sistematik olmaktan uzak ilk çalışmalardan sonra tefsir Usûlü'nde ilk ciddî çalışma herhalde Ebu'l-Ferec İbnu'l-Cevzî (öl. 597/1200) tarafından yapılmış olmalıdır. Bu sahadaki "Funûnu'l-Emân fi Ulûmi'l-Kur'ân" (Hasen Ziyâuddîn Itr tahkiki ile Beyrut 1408/1987) ile "Acâibu Ulûmi'l-Kur'ân" (Abdulfettâh Aşur tahkiki ile Kahire) anılan tefsir usûlü çalışmalarının anâ kaynaklarından olması hasebiyle önemlidir. Acâibu Ulûmi'l-Kur'ân ise daha sistematik olup Kur'ân ilimleri onbir bâb'a ayrılarak incelenmiştir. Bundan iki asır sonra ez-Zerkeşî (öl. 794/1392)'nin yazdığı, "el-Burhân tî Ulûmi'l-Kur'ân"da Kur'ân ilimleri 47; Suyûtî (öl. 911/1506)'nin en-Nikayesi'nde 55; et-Tahbîr fi Ulûmi't Tefsîr'inde 102 ve bu sahadaki en meşhur eser olan el-İtkan fi Ulûmi'l Kur'ân'ında 80; İbn Akîle el-Mekkî (öl. 1150/1737)'nin ez-Ziyâde ve'l İhsân fi Ulûmi'l-Kur'ân adlı eserinde de 150 ilim olarak ele alınıp incelenmiştir (Abdulğafur Mahmud Mustafa Cafer, Dirâsât fı Ulumi'l-Kur'ân, Kahire 1987, s. 49-60; Ali Turgut, Tefsir Usulü ve Kaynaklarr, İstanbul 1991, s.13-43; Mennâ el-Kattân, Mebâhis fı Ulûmi'l-Kur'ân, Kahire 1981. s. 8-10).

Bu eserlerden sonra zamanımıza kadar ve zamanımızda yazılan tefsir usûlü sahasındaki müstakil eserlerde herhangi bir yeniliğe rastlamıyoruz. Belki bir takım sivriler tarafından, anılan klâsikleşmiş eserlerdeki bazı ilimlerin reddedilmesi veya sınırlandırılması veya inkârı gibi bir takım şâz ve genel kabul görmeyen girişimler söz konusu olabilmiştir.

Bunların dışında tefsîr usûlü sahasında yukarıda anılan eserlerde söylenilecekler söylenmiş, genel hatlar çizilmiş, prensipler oturtulmuştur ve bu yüzden yeni bir şeyler söylemeye aslında pek gerek de kalmamıştır. O halde yapılan ve yapılacak olan belki bu eserlerdeki bilgileri biraz daha sistematize etmek, daha kolay anlaşılır ve istifade edilir hale getirmektir ki genelde yapılan da budur.

Bütün bu çalışmalar İslâm'ın birinci derecede kaynağı olan Kur'ân-ı Kerim'i tahriften korumak, ondan insanlığın istifadesini kolaylaştırmak ve daha yaygın hale getirmek gayesine yöneliktir. Bu hizmeti yanında Kur'ân'a bakış açısını daraltmak ve Kur'ân'ı tefsire girişecek olanların önüne aşılması oldukça zor görünen engeller koymak suretiyle cesaretlerini kırmak gibi bir fonksiyonundan da bahsedilebilir.

Ama asırlar boyu süren tecrübeler, hem de Kur'ân'ı ve İslâm şeriatını bozma veya yozlaştırma çalışmaları karşısında tefsir usûlü âlimlerinin tesbit edip koyduğu ön şartlar da neticede "Bir müfessirde olmazsa olmaz" özelliğine sahip şartlardır.

Bu cümleden olmak üzere bir müfessirin herşeyden önce sağlam ve sağlıklı bir inanca sahip, müttakî bir mü'min olması, tefsire başlarken kendi şahsî arzu ve heveslerinden, indî düşüncelerinden kendini soyutlaması, tefsire ilk önce Kur'ân'ı Kur'ân'la tefsirle başlaması, onda bulamazsa Hz. Peygamber'in hadislerine ve sünnetine, onda da bulamazsa sahabenin, sonra da tâbiûnun açıklamalarına müracaat etmesi, dil ve edebiyat olarak Arapçayı, Kur'ân'la ilgili usûl ilimlerini çok iyi bilmesi şart koşulmuştur. Son zamanlarda bir müfessirin bilmesi gereken ilimlere tabii bilimler de eklenmiştir.

Bunun yanında tefsir usûlü âlimleri, müfessirin âdâbını da şöyle tesbit etmişlerdir: Kur'ân'ı tefsir edecek kişi hüsnüniyyet sahibi, tefsirden maksadı fesat değil Kur'ân'a ve İslâm'a hizmet olmalı, güzel ahlâk sahibi, İslâm'ın amel ve ibadet yönüne dikkat eden, doğruyu ve güıeli arayan, naklettiği bilgilerde dikkatli, alçak gönüllü, yumuşak huylu, hoş geçimli, izzet-i nefis sahibi, hakkı açıkça söyleyebilen, tekellüfsüz, vakarlı, değerini ve ilmini taşıyabilen ideal bir müslüman olmalıdır. Konuşurken veya yazarken ölçülü, kendisinden daha âlim olanlara öncelik hakkı tanıyıp onlara saygılı olmalıdır (Mennâ el-Kattân, a.g.e., s. 293-296). Ancak bu âdâba ve şartlara riayetten sonradır ki Kûr'ân tefsirinde hata oranı herhalde azalacak, buna rağmen vukubulacak hatalar da beşerî te'viller olarak tescil olunacaktır.Bedreddin ÇETİNER

1- KUR’AN’IN TEFSİRİ

 Mubarek ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim, insanlığın muhtaç olduğu dünyevi ve uhrevi bütün hükümleri ihtiva etmektedir. Bu engin kaynaktan her fert ve her toplum imkan ve yetenekleri ölçüsünde istifade edip ihtiyaçlarını karşılama durumundadır. Kur’an-ı Kerim her probleme çözüm getiren, her meseleyi çözen ve her derde şifa olan bir ilahi kitap olduğuna göre, onun çok iyi bilinmesi, değerinin takdir edilmesi, saygıda kusur gözetilmemesi gerekir.

Yaşadığımız yüzyılın maddeye ve dünyaya yönelik materyalist anlayışının tüm değer hükümlerini yıkarak yerine inançsızlığı ve başıboşluğu aşıladığı görülmektedir. Materyalist anlayışın bertaraf edilmesi veya etkisiz hale getirilmesi Kur’an’ı öğrenmek ve onun anlamını bilmekle mümkündür. Yani Kuran okunacak, anlamı kavranacak, ibadet dili olması sebebiyle kısmen veya mümkünse tamamen ezberlenecektir. Aslında Kur’an bilinir, öğrenilir veya kavranırsa sözü edilen yanılmalar ve sapmalar da önlenmiş olur.

Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasını hedef edinen tefsir ilminin başlangıçtan günümüze kadar geçirdiği tekamül ve değişiklikleri bilmek gerçekten lüzumludur. Bu sayede Rasulullah’ın, Sahabenin, Tabiin ve Tebeu’t-Tabiin’in tefsirdeki yerleri belirlendiği gibi sonraki dönemin tefsir faaliyetleri de gözden geçirilmiş olur. Bu anlamda Sahabenin Kur’an’ın ruhunu iyice anlayıp kavradıkları ve İslam’ın yüce mesajını beldelere ulaştırmayı kendilerine gaye edindikleri görülmektedir. Fetihlerle birlikte İslam’ın nurlu dairesine arap-arap dışı toplumların diğer ilimlerle birlikte Kur’an ve Kur’an ilimlerine özel bir önem verdikleri de bilinmektedir.

Hicri 4. yüzyılda en verimli eserlerini vermeye başlayan tefsir ve Kur’ani ilimlerle ilgili çalışmalar daha sonraki yüzyıllarda altın çağlarını yaşamıştır. Tefsirdeki farklı metod ve üsluplarıyla belirginleşen müfessirler yüzyıllarının unutulmayan büyük isimleri olmuşlardır.

1) Kur’an Tefsirine Duyulan İhtiyaç:

 Her zaman ve her devirde, dini, felsefi ve ilmi eserlerin muhatablar tarafından iyice anlaşılıp kavranabilmesi için, onların kendilerini iyi anlayanlar tarafından izah edilip açıklanması lazım gelir. Bu gibi eserlerde, öyle esas ve prensipler var ki, onu okuyan herkes, ne demek istediğini anlayamaz. Hele insanlığı dalalet bataklığından kurtaracak esasları ihtiva eden ilahi kitapların muhteviyatı, muhatabları tarafından daha iyi anlaşılması gerekir. O halde, ilahi kitapların sonuncusu olan Kur’an’ın müslümanlar, hatta bütün insanlar tarafından anlaşılıp insanların ona bağlanabilmek için, onun mutlak surette tefsir ve izah edilmesi icab ediyordu. Bütün insanlık için prensipler ihtiva eden bir kitabın, insanlığın ayrı ayrı zamanlar ve mekanlar içinde bütün ihtiyaçlarını madde madde sıralayıp muhtevasında derc etmesi mümkün değildi. Onda umumi esaslar vardır. Onda açıkça anlaşılabilen ayetler olduğu gibi, sarih olarak anlaşılmayan ayetler de vardır. Yine onda yüksek edebi sanatlar da mevcuttur. Bunlar ancak onları iyi bilenler tarafından izah edilmekle anlaşılır. Ondaki dini hakikatler, ilmi kaide ve mantık prensipleriyle de çözülemez. Eğer bu hakikatler, ilmi kaidelerle çözülebilseydi, dinin ilahi karakterine lüzum kalmaz, onları eğitim ve öğretim yoluyla öğrenir ve öğretirdik. Bu bakımdan dini eserlerin, diğer ilmi eserlere nisbetle tefsire daha çok ihtiyacı vardır. Araplarda, yıllardan beri kökleşmiş olan cahili adetlerin fena olanlarını söküp atacak ve ileride sosyal hayat kanunlarını ortaya koyacak olan Kur’an’ı, Rasulullah’ın tefsir etmesi lazım geliyordu.

Fütuhat devrinde Araplar yarımadalarının dışına çıkıp, harici alemle temas ettiklerinde, ellerinde Kur’an’dan başka kitab da yoktu. Onu okuyor ve onunla hükmediyorlardı. Kur’an’ın üslub ve belağatı onları hayrette bırakıyor, taaccübe sevkediyordu. Çünkü onlar, bu kitapdan evvel, kahinlerin secili nesirleriyle, şairlerin vezinli ve kafiyeli nazımlarından başka bir şey işitmemişlerdi. Halbuki Kur’an, bildikleri ne şiir ve ne de nesir idi. Onda, bildiklerinin dışında ibret verici bir üslub ve belağat vardı. Hele onun ihtiva ettiği hükümler ve kıssalar, onları teshir ediyordu. Elbette, onları bu kadar hayrette bırakan bir kitabı okumak ve hükümlerini anlamak, onlar için en büyük gaye olacaktı. Bundan dolayı, müslümanlar dini ve dünyevi işlerinde ve hatta günlük muamelelerinde ona müracaat ediyor ve onu iyi anlamaya çalışıyordu.

Yukarıda Kur’an-ı Kerim’in ilim ve felsefe kitabı olmadığını ve onun ilahi bir kitap olduğunu söylemiştik. Ondaki hakikatları bize en iyi öğretecek, bizzat kendisine kitap gelen mümtaz şahıstır ki, o da Muhammed’dir (s.a.v.). O, Kur’an tefsirinin aslı ve esasıdır. Zira Kur’an-ı Kerim ona indirilmiştir. O mutlak olarak, Kur’an’ı insanlar içinde en iyi bilen ve en iyi anlayandır. Yine bu bakımdan o, mübelliğdir ve tebyinle mükelleftir. Bu husus ayetlerde açık olarak belirtilmiştir. Bu bakımdan Kur’an, kendisinin bizzat tefsir edilmesini yine kendisi istemiştir. O halde ilk tefsir hareketi, İslam’ın kendi bünyesinden doğmuştur. Elbette yeni harekete geçen bu faaliyete hız verecek veya onu frenleyecek bazı amiller zuhur edecektir ki, bunlara yeri geldikçe temas edilecektir.

Rasulullah tebliğ ve tebyinle mükelleftir. Tebliğ, nübüvvetin esaslarından biridir. Tebliğsiz nebi olamaz. Tebliğ edeceği konuyu da en iyi bilen nebi ve rasullerdir. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’de gerek Muhammed’e ve gerekse diğer nebi ve rasullere ait tebliğ emirleri pek çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:

“Ey Rasul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun.” (Maide: 5/67)

“(Hud:) “Ey kavmim, bende akıl yetersizliği yoktur; ama ben gerçekten alemlerin Rabbinden bir alçiyim.” dedi.” (A’raf: 7/67)

“O (Salih) da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim, andolsun size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Ama siz, öğüt verenleri sevmiyorsunuz.” (A’raf: 7/79)

“Sana da zikri indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler diye.” (Nahl: 16/44)

“Biz hiç bir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın.” (İbrahim: 14/4)

“Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mubarek bir kitaptır.” (Sad: 38/29)

“Öyle olmasa Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa bir takım kalpler üzerine kilitler mi vurulmuş?” (Muhammed: 47/24)

“Onlar yine de o sözü gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” (Mü’minun: 23/68)

“Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez bir perde kıldık. Ve onların kalbleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur’an’da sadece Rabbini bir ve tek andığın zaman, nefretle kaçar vaziyette gerisin geriye giderler.” (İsra: 17/45-46)

“Fakat ne oluyor ki bu topluluğa,  hiç bir sözü anlamaya çalışmıyorlar?” (Nisa: 4/78)[432]

 2) Tefsir, Te’vil, Terceme ve Meal Kelimelerinin Anlamı:

 1) Tefsir: Tefsir kelimesi “Fesera” veya taklib tarikiyle “Sefera” köklerinden gelmektedir. Tef’il babından olan tefsir kelimesinin bu iki kökten de türemiş olması mümkündür. Lügatte; beyan etmek, keşfetmek, izhar etmek, aydınlatmak ve üzeri kapalı bir şeyi açmak anlamındadır. Istılahta; müşkil olan lafızdan murad edilen şeyi keşfetmek anlamına geliyorsa da alimler arasında yaygın anlamı, Kur’an-ı kerim’in manalarını keşfetmek, ondaki müşkil ve garib lafızlardan kastedilen şeyi beyan etmek, demektir.[433]

2) Te’vil: “Evl” kökünden gelen ve “Geri dönme” anlamına gelen bir mastardır. Açıklamak ve beyan etmek anlamını da ifade etmektedir. Istılahta ise; görünürde birbiriyle uyumlu iki ihtimalden birine manayı yöneltmektir. Yani ayete muhtemel manalardan birini vermektir.

Tefsir ve te’vil kelimeleri muhtelif zamanlarda birbirlerinin yerlerine de kullanılmışlardır. Tefsir kelimesi ıstılah olarak te’vilden daha evvel kullanılmıştır. İslamın ilk asrında tefsir ve hadisten başka ilimler şuyu bulmadığından tefsir kelimesi bu ilimlere tahsis ediliyordu. Terceme devri ile bu ilimler tedvine başlanıp, muhtelif ilimler İslamiyete girince bu kelime diğer ilimlerde de kullanılmaya başlanmış, te’vil kelimesi ise Kur’an’ı ve ondaki fikirleri müdafaa devrinden itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de bir çok yerde başka başka anlamlarda geçmektedir. Et-Taberi de bu kelimeyi tefsir yerinde kullanmıştır. Bu bir tevazuun ifadesi olabilir. Bazıları tefsir ile te’vil kullanılış bakımından aynıdır demişlerse de, bunlar aynı şey değildir ve tefsir te’vilden daha umumidir. Zerkeşi’ye göre sahih olan bu ikisinin değişik manalarda kullanılmasıdır. Ragıp el-İsfehani, tefsir ile tevili şöyle ayırt etmektedir. “Tefsir te’vilden daha umumidir. Tefsir ekseriya lafızlarda, te’vil ise manalarda kullanılır. Mesela rü’ya te’vili gibi. Te’vil ekseriya ilahiyat kitaplarında, tefsir ise bu kitaplarda kullanıldığı gibi, bunun gayrısında da kullanılır. Te’vil umumi ve hususi olarak da kullanılabilir. Mesela küfür kelimesi umumi olarak mutlak inkar manasına kullanıldığı gibi, hususi olarak Allah’ı inkar manasına, iman kelimesi de mutlak tasdik manasına kullanıldığı gibi, hususi olarak ta hak dini tasdik etmek manasında kullanılır. Ragıp el-İsfehani, te’vili makbul olma veya olmama bakımından iki kısma ayırmaktadır. Makbul olmayan te’vil, kendisine bakıldığı vakit hoş olmayan, ayetin ileri ve gerisiyle mutabakat etmeyen ve delilleri çirkin olandır. Bu şartları havi olmayan te’vil ise makbul addolunur.

3) Terceme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubai) “Terceme” fiilidir. Cevheri bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir. Lügat manası bir çok manaya gelmekle birlikte; bir kelamı, bir dilden başka bir dile çevirmek, demektir. Istılahi manası ise, bir kelamın manasını diğer bir lisanda dengi bir tabir ile aynen ifade etmektir. Tercüme yapılırken, kelamın bütün mana ve maksatlarına itina gösterilmesi icab etmek gerekir.

Terceme iki kısımda incelenebilir:

1) Harfi veya lafzi terceme: Aslına benzemesi gözetilen, başka bir deyimle eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen tercemedir. Lafızları çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren zor bir terceme türüdür. Kur’an için mümkün değildir. Çünkü bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler benzerini meydana getiremezler. Aksi taktirde Kur’an7ın belağat hususiyetleri ve i’cazı kaybolur.

2) Manevi veya tefsiri terceme: Nazmında ve tertibinde aslına benzemesi gözetilmeyen tercemedir. Bunda asıl gaye, mananın güzel bir şekilde ifade edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır. Üstelik harfi tercemeye tercih edilmiştir.

Kur’an’ın Tercemesi yapılabilir mi?: Bu hususta alimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta Kur’an’ın harfi tercemesinin yapılamıyacağıdır. Buna karşılık tefsiri tercemenin yapılacağına izin verilmiştir. Çünkü bu tün terceme, lafzın manasını daha geniş bir sözle mümkün olduğu kadar ifade etmektedir. Üstelik bu terceme aslının da aynı sayılmamaktadır.Yalnız yapılan tercemenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği ve Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’an-ı Kerim’in zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile, asıl manayı ifade etmekten çok acizdir.

 Tefsir İle Terceme Arasındaki Farklar:

 1) Terceme sigası müstakil bir sigadır. Aslından müstağni olunup, tercemenin aslın yerine geçmesi düşünülebilir. Halbuki tefsir böyle değildir. Tefsir asl ile irtibatını kesmez. Eğer tefsirle irtibat kesilmiş olsaydı, söz bozulur veya batıl olurdu. Bu arada mana da doğru ifade edilmemiş olurdu.

2) Tercemede istidrat yapmak caiz olmadığı halde, tefsirde bu işi yapmak caizdir, hatta bazen vacip bile olur. Bu da terceme ile aslın birbirine benzer olmasının zaruriliğini ifade eder. Terceme fazlalıksız ve noksan olarak, tam bir vukufla aslına uygun olması bir zarurettir. Tefsir ise böyle değildir. Çünkü o, aslın bir beyanı ve tavzihidir. Bu beyan ve tavzihler, istidratta müfesseri çeşitli mezheplere sevketmeyi iktiza eder. Bu da va’z olunduğu manadan başkası kastedildiğinde lügatçıların şerhlerinde, ıstılahların izahında ve delillerin serdedilmesinde görülür.

İşte Kur’an tefsirinin ekserisi, lügat alimleri, akaid, fıkıh ve fıkıh usulü, nüzul sebepleri, nasih ve mensuh, tabii ve ictimai ilimlerin çeşitli istidratları ihtiva etmelerindeki sır budur. Hata edildiğinde, aslın hatası üzerine yapılan tembih, bu istidradın yönlerindendir. Keza bunu ilmi eserlerin şerhlerinde de mülahaza edebiliriz. Böyle bir şeyi tercemede görmemize imkan yoktur. Eğer tercemede böyle bir şey görseydik, emanetin vücubundan ve terceme inceliğinden çıkılmış olurdu.

3) Terceme, örf cihetinden aslın bütün manalarına ve maksatlarına uygunluk manasını tazammun eder. Tefsir için böyle bir durum yoktur. Yukarıda zikredildiği gibi tefsir ancak izah üzerinde durur. Bu izah ister icmali, ister tafsili, ister bütün manaları kaplasın, isterse bazılarını ihtisar etsin, müsavidir. Halbuki terceme ne fazla ve ne de noksan aslın manasını aynen nakleder. Bu işe tefsir kifayet etmeyebilir.

4) Terceme, örf yönünden mütercimin naklettiği maksat ve manaların, asıl sözün medlülü olduğuna ve söz sahibinin bunu kastettiğine itminan tazammun eder. Halbuki tefsir böyle değildir. Eğer müfessirin yanında deliller çok olursa böyle bir itminanı verebilir. Deliller az olursa susar ve bir tercihde de bulunamaz. Bazen bir kelime veya bir ibareyi anlamaktaki aczini bildirerek “Söz sahibi kendi maksadını daha iyi bilendir.” der. Bilhassa bunlar sure başlarında ve müteşabih ayetlerde daha çok görülür.

Terceme aslın aynı olduğuna göre, zamanımızda da bazı asıllar unutulup tercemeler onların yerine kaim olmaktadır. Ekseriya aslın tercemesindeki terceme lafzı hazfedilip, terceme bir asılmış gibi gösteriliyor. Mesela, muhtelif dillerdeki Tevrat ve İncil tercemeleri gibi. Böyle bir şey tefsirde mümkün değildir. Burada tercemenin aksine asıl lafız düşebilir. Fakat tefsir lafzı asla düşmez. Taberi tefsiri, Razi tefsiri, Celaleyn tefsiri gibi.   

4) Meal: Meal kelimesi lügatte “Evl” kökünden mimli mastardır. Bir şeyin varacağı yer ve gaye manasına mekan ismi de olur. Bir şeyin koyulaşıp katı hale gelmesine de meal denir. Istılahta ise, bir sözün manasının her yönüyle aynen değil de, biraz noksanıyla ifade edilmesine meal denir. İşte Kur’an-ı Kerim’in tercemesi için kullanılan meal kelimesi, onu aynen terceme etmeye imkan olmadığını, daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud olduğunu belirtmek içindir. Arapça bilmeyen müslümanlara, mümkün mertebe Allah’ın kelamını kendi dilleriyle anlatmak ve müslüman olmayanlar arasında İslamı yaymak için Kur’an-ı Kerimin tercemesi zaruridir. Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercemelerde, fahiş hatalar yapıldığı göz önünde bulundurulacak olursa, müslümanlar tarafından doğruya en yakın bir şekilde, Kur’an’ın bütün dillere tercemesi şartı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunun da salahiyetli heyetler tarafından yapılması gereklidir.

 3) Kur’an-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercemeleri:

 Kur’an-ı Kerim’in İslam’ın ilk devrinden itibaren başka dillere tercüme edildiğine dair örneklere rastlamaktayız. Prof. M. Hamidullah Le Saint Coran adlı Fransızca tercemesinin mukaddimesinde, Kur’an-ı Kerim’in terceme tarihi adlı bölümünde aslen İran’lı olan Selman el-Farisi’nin, Fatiha’yı farsçaya terceme ettiğini, keza hicri 127 senesinde Kur’an’ın berbericeye çevrildiği, el-Cahiz’in (255/869) beyanına göre, Musa b. Seyyar el-Esvari’nin, Kur’an’ı talebelerine hem arapça, hem farsça tefsir ettiği, keza Buzurg b. Şehriyar’ın ifadesine göre, 270/883 senelerinde Kur’an’ın Hind diline terceme edildiği bildiriliyor. Samanoğullarından Mansur b. Nuh devrinde (354/956) bir heyet Kur’an’ı farsçaya terceme etmiş, bu esere Taberi tefsirini ek olarak ilave etmişlerdir. Bu heyetin, Kur’an’ı türkçeye de terceme ettiği söylenmektedir. Aynı devreye ait, mütercimi belli olmayan bir tercemenin Cambridge’de olduğu söylenir. Bunlardan başka hicri 5. ve 6. asırlara ait Surabadi İsfaraini (471/1049), Zahidi (519/1125) ve Hoca Abdullah Ensari’nin tercemeleri günümüze kadar ulaşmıştır. Hoca Abdullah bu eserinin, 107 tefsirden istifade edilerek toplandığını kaydeder. Hatta müsteşrik Mingana, Kur’an’dan kısımlar ve reddiyeleri ihtiva eden süryanice bir eserin parçalarının el-Haccac b. Yusuf devrine ait olduğunu zikreder.

Kur’an-ı kerim’in ilk latince tercemesi 1143 tarihinde Robertus Ketenensiz (Robert of Retina) ile Dalmaçyalı Hermannus tarafından yapılmış ise de, bu terceme ancak 1543 senesinde Luter’in tavsiyesi üzerine Theodor Bibliender tarafından neşredilmiştir. Bu neşir tarihinden bir asır kadar sonra Slezyalı rahip Dominicus, izahlı bir Kur’an tercemesi hazırlamış, fakat bu eser yazma olarak kalmış, basılmamıştı. Bunlardan başka 1698’de basılan tefsirli ve tenkidli bir Kur’an tercemesi, bu tercemelerin en iyisi addedilir. Bu terceme Ludovicus Maraccius (Maracci) tarafından yapılmıştır.

Kur’an-ı Kerim hemen hemen bütün avrupa dillerine terceme edilmiştir. İlk fransızca tercemesi 1647’de A. du Ryer tarafından yapılmıştır. Bundan sonra M. Savary, B. Kasimirski, R. Blachere, E. Montet ve M, Hamidullah’ın yapmış olduğu tercemeler meşhur olmuştur. Fransızcada bunlardan başka 30’a yakın terceme vardır. İngilizcede de G. Sale, J. M. Rodwell, F. H. Palmer, A. J. Arberry, Muhammed Ali gibi şahısların tercemeleri yanında 50’den fazla terceme bulunmaktadır. Diğer avrupa dillerinde de ur’an tercemeleri çok yaygındır. Bu hususta tafsilata girişmek istemiyoruz.[441] Batı dillerinde yaygın olan Kur’an tercemesi şark dillerinde de bol miktarda bulunmaktadır. Türk, İran, Çin, Urdu, Hindu, Malaya, Bengale, Cava ve Japon dillerinde de tercemeler vardır.

Kur’an-ı Kerim’in türkçe tercemelerine uygur, arap ve latin harfleriyle rastlamaktayız. Uygur harfleriyle Kur’an’ın tam bir tercemesi yoktur. Ancak bazı ayetlerin parçaları ele geçmiştir. Prof. Reşit Rahmati Arat 1951 senesinde İstanbul’da neşrettiği Edip Ahmed b. Mahmud Yükenki’nin, Atabetü’l-Hakayık’ında bazı ayetlerin tercemesine rastlandığını söylemektedir Arap harfleriyle, Kur’an’ın en eski tercemesi Ebu Ali el-Cubbai el-Huzistani’ye (303/915) ait olduğu söylenirse de bu tercemeye ait bir ize rastlanılamamıştır. Başka bir nüsha, 1914 senesinde Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın Türkistan’da bulduğu nüshadır ki, müellifi meçhuldür. Bu terceme halen Leningrat’taki Asya müzesinde “Anonim tefsir” adı ile korunmaktadır. Yine müellifi meçhul, fakat tam bir nüsha İstanbul Türk-İslam Eserleri Müzesi 73 noda kayıtlı olan terceme ‘734/1333) yılında Muhammed İbnu’l-hace Devletşah eş-Şirazi tarafından istinsah edilmiştir. Bu nüshayı Abdulkadir Erdoğan, Vakiflar Dergisi’nde tanıtmıştır. Keza 764/1363 senesinde istinsah edilen ve Hekim oğlu Ali Paşa Kütüphanesinde 951 no da bulunan nüsha da ilk tercemelerdendir.

Abdulkadir İnan’ın tetkikine göre, yukarıda zikredilen üç nüshanın, tercemeleri birbirine uygun ve çok yakın olduğunu söylemekte ve bunların hepsinin bir asıl nüshadan geldiğini ilave etmektedir. Yine bu zata göre, Kur’an’ın ilk tercemeleri miladi 11. asra kadar inmektedir. Fakat bugün elde mevcut en eski türkçe tercemeleri 14. asra ait bulunmaktadır. Asırlar boyunca latin harflerinin kabulüne kadar, yüzlerce terceme yapılmış, bunların ekserisi hayır sahipleri tarafından çeşitli kütüphanelere ve camilere vakfedilmiştir. Şahısların elinde veya hususi kütüphanelerde de bol miktarda bulunmaktadır. Kur’an’ın türkçe tercemelerine ait bilbiyografyalar bu bakımdan daima eksik kalmaktadır. Her an Anadolu’nun çeşitli kütüphane ve camilerinden veya hususi kütüphanelerden yeni ve kıymetli tercemeler çıkma ihtimali kuvvetlidir. Eski türkçe tercemelerin ekserisi kelime kelime yapılmıştır. Ord, Prof. Süheyl Ünver, türkçe kelime kelime yapılmış olan tercemelerin, muhtelif kütüphanelerimizdeki sayısının 60’a vardığını söylemektedir.

 Latin Harfleriyle Yapılan Tercemeler:

 Latin harfleriyle yapılmış tercemelere gelince, adedleri epeyce vardır. Onlardan en önemlilerini zikredelim:

1) İmirli İsmail Hakkı, Kur’an-ı Kerim Tercemesi.

2) Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu.

3) Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, yeni meali türkçe tefsir.

4) Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Hakim ve Meali Kerim.

5) Osman Nebioğlu, Türkçe Mur’an-ı Kerim.

6) Abdulbaki Gölpınarlı, Kur’an-ı Kerim.

7) Besim Atalay, Kur’an.

8) Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri.

9) İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Kur’an.

10) Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Yaşar Kutluay-Hüseyin Atay)

11) Süleyman Ateş, Kur’an-ı Kerim Meali.

Yukarıda zikrettiklerimiz Kur’an’ın tam tercemeleridir. Ayrıca ayet ve surelerin tercemelerine ait latin harfleriyle yazılmış başka eserler de vardır.

 4) Kur’an-ı Kerim Tefsirinde İhtilaf Sebepleri:

 Kur’an-ı Kerim tefsirinde, sahabe ve tabiilerden itibaren bir çok ihtilaflar olduğu sabittir. “Sana da zikri indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.” (Nahl: 16/44) Rasulullah’ın ashabına Kur’an lafızlarını beyan ettiği gibi, manalarını da açıkladığını bilmek vacip olur. Bu bakımdan sahabe, Rasulullah’dan on ayeti ilim ve amel bakımından öğrenmedikçe diğerlerine geçmezlerdi.

İbn Teymiyye diyor ki Selef arasında tefsirde ihtilaf gayet azdı. Onlar arasındaki ihtilaf tefsirden ziyade hükümlerde idi. Mevcud olan bu ihtilaf da bir zıtlık (tezat) ihtilafından ziyade bir nevi ihtilafı idi. Bu da iki kısımda mütalaa edilebilir: 1) Bir müsemmanın başka başka isimlerle çağrılmasından doğan ihtilaflar. Mesela kılıç için bir müsemma olduğu halde buna “Sarim, seyf ve mühenned” diye üç isim verilmesi gibi. Keza Kur’an-ı Kerim’de de Allah’ın esma-i hüsnası ve Rasulullah’ın çeşitli isimleri olması gibi. Yine bu hususa örnek olarak Sırat-ı Mustakim’i verebiliriz. Bundan maksat, Kur’an’a ittiba etmektir, diyenler olduğu gibi, onun İslam olduğunu söyleyenler de vardır. Buradaki iki tefsir tarzı zahiren ayrı görülmekte ise de, bu iki sözün maksadı ayrı ve zıd değil, bilakis aynıdır. Ayrı gibi görülen ifade ediliş tarzıdır. Zira İslam demek Kur’an’a ittiba demektir. Bununla beraber, bu şekildeki nevi ihtilafları sebebiyle, elde edilen izah tarzları, diğerinde bulunmayan bir vasfı ortaya koyar. 2) Tefsiri yapılması istenen bir şeyin, tamamı değil de temsil veya tembih tarikiyle o şeyin bazı nevilerini zikretmektir. Yani ihata ve hasır için muhataba temsil tarikiyle ismin bazı envaı zikredilir. Mesela, yabancı biri ekmek sorsa da, ona bir ekmek dilimi gösterilse ve ona istediğin şu mu? denilse... işte bu işaret ekmeğin nevine işarettir, yoksa bir ekmek dilimine işaret değildir. Mesela buna ait bir misal Kur’an’dan verelim:

“Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır, öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir.” (Fatır: 35/32)

Malumdur ki bu ayette nefsine zulmedenler, vacip olanları terkedip haramları helal gibi işleyenlerdir. Muktesid ise orta yolda olanlardır ki, vacipleri işleyip, haramları terkedenlerdir. Es-Sabık ise; vaciplerle birlikte, hayırlarda da ileri gidenlerdir. Veyahut şunlardan her biri taat nevilerinden biri olarak zikredilir. Vaktin evvelinde namaz kılana sabık, zamanında kılana muktesid, namazın vaktini geçirenlere (bilhassa ikindi namazını akşama doğru geç bırakana) zalim denilir. Keza Bakara suresinin sonlarında, sadaka verenlere muhsin, riba yiyenlere zalim denilir. Malı kullanma bakımından insanlar ya muhsin, ya adil, yahut ta zalim olurlar. O halde muhsin olan sabık vaciplerle beraber müstehapları da eda edendir. Zalim riba yiyen ve zekata mani olandır. Muktesid ise, farz olan zekatı eda eden ve riba yemeyendir.

Tefsirdeki ihtilaf iki nevidir. Birinin dayanağı sadece nakildir, diğeri ise naklin gayrı ile bilinir. İlim ise ya muraddaki bir nakildir veya tahkik edilmiş bir istidlaldir. Nakil ise ya masum bir zattan gelir veya masum olmayandan. Birinci nevide sahih ve zayıfı bilmek mümkün olur, bu taktirde yapılacak bir şey yoktur. Yahutta sahih veya zayıfı bilmek mümkün olmaz. O taktirde bunları tasdik etmek mümkün olmaz. Onun üzerinde araştırma yapmanın faydası yoktur. Mesela Ehli Kehf’in ahvali gibi, bu hususta Rasulullah’dan sahih bir haber varsa makbuldür. Yoksa merduddur. Rasulullah’dan tefsir, hadis, ahkam ve megazi hususunda nakledilmiş sahih haberler boldur. Burada bir ihtilaf bahis konusu değildir. Asıl ihtilaf, istidlal yoluyla gelen haberlerin bilinmemesindendir. Hataların ekserisi burada görülür. Daha sonra gelen müfessirlerden bir kısmı, evvela manalara inandılar sonra onun üzerine Kur’an’ın lafızlarını hamlettiler. Diğer bir kısmı ise ne konuşanın, ne inmiş olanın ve ne de onun muhatabını nazarı dikkate almaksızın, mücerret Kur’an’ı kendi konuştukları arapçaya ve tabirlere, murat ettikleri şeyleri sevkederek tefsir ettiler. Birinciler delalet ve beyan bakımından Kur’an lafızlarının mustahak olup olmadıklarına bakmaksızın, sadece manayı sevkettiler. Diğerleri ise, kelamın siyakına ve mütekellimin muradına bakmaksızın, arabın indinde caiz görülen şeyi, caiz görüb mücerred lafza tabi oldular. Evvelkiler Kur’an’ı tefsir ederken manalarda hata yaptıkları gibi, bunlar da birçok lafızlarda galat yaptılar. Birincilerde mana, ikincilerde lafız ön plandadır. Birinciler iki sınıftır. Onlar bazen bir şeye delalet eden Kur’an lafzını selbederler, bazen de ona delalet etmiyen veya murat edilmeyen şey üzerine hamlederler. Bu iki halde de mana batıl olmuş olur. Onlar delil ve medlulde hata etmişlerdir. Bid’at, heva ve heveslerine kapılmış taifeler gibi ki, onlar dalalet üzere ittifak etmiyenmutedil bir ümmete muhalif bir mezhep oldular. İşte bunlar, Kur’an’ı kendi görüşlerine göre te’vil etmeye kalkıştılar. Onlar bazen, ayetlerle mezheplerine delil getiriyorlar. Halbuki ayetlerin delaletle bir alakası yoktur. Bazen de mezheplerine muhalif olanları te’vil ediyorlar ve kelimelerin yerlerini oynatıyorlar. Tefsirlerindeki butlan açık bir şekilde bir çok yönlerde kendini gösterir.

Bazıları da medlulde değil de delilde hata ederler. Bunun misali de bazı sofilerde ve fakihlerde görülür. Kur(an’ı sahih bir mana ile tefsir ederler, fakat Kur’an vermek istedikleri bu manaya delalet etmez. Şu zikredilen umumi ihtilaflardan sonra müfessirler arasında mevcut ihtilafın sebeplerini şöylece sıralayabiliriz:

1) Kıraat ihtilafları: Bir ayet hakkında sahabeden muhtelif iki tefsir gelir ki, bu da ihtilaf gibi addolunursa da hakikatte bir ihtilaf yoktur. Mesela: “Ev lamestumu’n-Nisa: Yahut kadınlara dokunursanız...” (Nisa: 4/43) ayetindeki okunuşa, cima veya dokunma manaları verilmesi gibi.

2) İ’rab yönlerindeki ihtilaf: Mesela: “Fetelekka Ademu min Rabbihi kelimatin: Adem Rabbinden kelimeler belleyip aldı.” (Bakara: 2/37) Bu ayette Adem merfu, kelimat ise nasb okunduğu gibi, aksi de mümkündür. Bu taktirde failler değiştiği için , manalarda da değişiklik olacaktır. 

3) Kelimenin manasında dilcilerin ihtilafı: Mesela: “Yetufu aleyhim vildanun muhalledun: Ebediliğe mazher edilmiş evlatlar etraflarında dolanırlar.” (Vakıa: 56/17) “Muhalledun” kelimesinin manası ebedi olarak onlar ihtiyarlamayacaklar, olabileceği gibi, onlar aynı yaşta oldukları ve yaşları değişmeyeceği gibi bir mana da verilebilir.

4) Lafzın iki veya daha fazla manada iştiraki: Mesela: “Feesbahat ke’s-sarim: Bahçe simsiyah kesiliverdi.” (Kalem: 68/20) “Es-sarim” kelimesi hakkında dört görüş vardır:

a) Gece gibi oldu, zira es-sarim lügatte gece manasına gelir.

b) Gündüz gibi oldu, es-sarim kelimesi hem gece hem de gündüz manasına gelir.

c) Bazı arap lehçelerinde, yangından arta kalan siyahlıklar manasına gelir.

d) Kesilmiş ziraat gibi bir manaya da gelir.   

5) Itlak ve takyit ihtimali: Mesela: “Femen lemyecidu fesiyamu selaseti eyyamin: Bulaman kimse için üç gün oruç vardır.” (Maide: 5/89) Ebu Hanife, Sevri ve onlara tabi olanlar takyidle hareket etmişler ve Ubeyy b. Ka’b ile İbn Mes’ud bu ayeti “Fesiyamu selaseti eyyamin mutetabiatin: Üç gün peşpeşe oruç tutar.” şeklinde okuduğu için, bu iki imam da bu üç günlük orucun arka arkaya olacağını ileri sürmüşlerdir. İmam eş-Şafii ise, bu görüşten ayrılarak, yukarıdaki şazz olan kıraatin hüccet olamıyacağını ileri sürerek, ayeti ıtlaka hamleder.

6) Umum ve husus ihtilafı: Mesela: “Emyahsudune’n-nase ala ma atahumu’l-lahu min fadlihi: Yoksa onlar, Allah’ın kendi fazlındaninsanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar.” (Nisa: 4/54) Denildi ki, ayetteki en-nas’dan murad, Rasulullah’dır. Çünkü Allah ona nübüvvet verdi, onlardan ona haset ettiler. Yine denildi ki, en-nas’dan murad, Rasulullah’ın âli ve ashabıdır. Birinci mana hâs, ikincisi ise âm’dır.

7) Hakikat ve mecaz ihtimali: Mesela: “Ve ennehu huve edhake ve ebka: Şüphesiz ağlatan ve güldüren O’dur, O!” (Necm: 53/43) Allah, insan oğlunu maruf olan gülüş ve ağlayışı ile yaratmıştır. Bu hakikattır. Veya arz, nebatı vermekle güler, sema da yağmurla ağlar, bu mana ise mecaz yönüdür. Sahih olan ferah ve hüzünden ibarettir. Zira gülme, sürur ve feraha, ağlama ise hüzne delalet eder.

8) Kelimenin ziyadeliği ihtimali: Mesela: “La uksimu biyevmi’l-Kıyameti: Yoo, Kıyamet gününe yemin ederim.” (Kıyame: 75/1) Bazı alimlere göre bu ayetteki “La” fazladandır, kelamı takviye eder.Bazı alimlere göre ise aslidir ve nefiydir. Zira kıyamet bizatihi o kadar muazzamdır ki, onu izah etmek için yemine ihtiyaç yoktur.

9) Hükmün mensuh veya muhkem olma ihtimali: Mesela: “Ya eyyühe’l-lezine amenu’t-teku’l-lahe hakka tukatihi: Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öyle korkun.” (Al-i imran: 3/102) Bu ayet hakkında bazıları mensuhdur derken, bazıları da muhkem olduğunu söylemeleri gibi.

10) Rasulullah ve seleften gelen tefsir rivayetlerinin ihtilafı: Mesela: “Hazani hasmani ihtesamu fi Rabbihim: İşte bunlar çekişen iki gruptur, Rableri konusunda çekiştiler.” (Hacc: 22/19) Bazı alimler şu iki fırkadan birine ehli iman diğerine de ehli kitap demişlerdir. Diğer bir kısmı da, o iki fırkadan biri mü’minler, diğerleri ise, hangi milletten olursa olsun kafir olanlardır, demişlerdir. Keza “Ve ezzin fi’n-nasi bi’l-hacci: İnsanları hacca çağır” ayetinde de olduğu gibi, .uradaki hitabın İbrahim’e ait olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Muhammed’e ait olduğunu zikredenler de vardır.

Bundan başka, takdim ve tehirler, izmarlar ve diğer bir çok hususlardan dolayı ihtilaf konusu olabilecek meseleler eksik değildir.                            
 

İ’caz kelimesi lügatte, aciz bırakmak anlamına gelir. Bir şeyin benzerini yapmaktan aciz bırakan şeye de mu’cize denir. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim Rasulullah’ın en büyük ve ebedi mucizesidir. Onun bir benzerini meydana getirmek mümkün değildir. Çünkü Kur’an en büyük şairleri ve ünlü hatipleri dahi hayrete düşürmüş, hiç kimse ona benzer veya ona yakın bir eser meydana getirememiştir. Dolayısıyla Kur’an, Rasulullah’a indirilen en büyük sürekli akli mu’cize olma özelliğini kazanmıştır. Geçmiş rasullerin mucizeleri sadece o devirde yaşayanlar ve orada hazır bulunanlar tarafından müşahade edilebilirdi. Kısaca ifade etmek lazım gelirse, onların bu mucizeleri sürekli değil, geçici ve hissi idi. Mesela, sihirin revaçta bulunduğu ve ünlü sihirbazların yaşadığı bir devirde Musa’ya sihirli bir asa verilmiş, bununla sihirbazlar mağlub edilmişti. İsa’nın tıb alanında gösterdiği büyük mucizeler ise, onun zamanında tıbbın ve hazik tabiblerin en yüksek derecelere ulaştıklarını gösteren bir delildir.

Kur’an-ı Kerim’in i’cazını şu yönlerde aramak mümkündür:

1) Uslûbu, Dili ve Fesâhatı: Tüm insanlar bir araya gelip, Kur’an’a benzer bir eser meydana getirmek için çalışsalar bile yine de onun benzerini meydana getiremiyecekleri bizzat Kur’an’ın diliyle açıklanmıştır. Fakat ayetlerin bu şekilde meydan okuyuşuna hiçbir kimse karşılık vermeye cesaret edememiştir. Edebiyatta ileri bir seviyede olmalarına rağmen Arap müşrikleri, üslup, belağat, fesahat ve beyan bakımından Kur’an’ın benzeri kısacık bir sure dahi olsa meydana getirememişlerdir. İşte bu Kur’an’ın en büyük i’caz yönüdür.

Kur’an’ın üslub özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

1) İnsanların te’lif ettiği eserlerin uslubuna benzemediği gibi diğer indirilen kitapların üslubundan farklıdır.

2) Kur’an gönüllere hoş gelen üslubuyla dost ve düşmanın dinlemekten kendini alamadığı kitap olmuştur. Bu yüzden Velid, Lebid, el-A’şa, Ka’b b. Züheyir gibi belağat üstadları hayret ve takdir hislerini gizleyememişlerdir. Ayrıca Velid b. Muğire, Ahnes b. Şerik ve Ebu Cehil gibi İslam düşmanları onu dinlemekten vazgeçememişlerdir.

3) Kur’an’ın üslubuna yalnız müslümanlar değil, arapça bilen ve bilmeyen gayri müslimler, hatta müsteşrikler bile hayran kalmışlardır.

4) Gönüllere hoş gelişi, muhtevası, dünya ve ahiret saadetini sağlayan prensipleriyle Kur’an, Arap dilini de basit mantık alanından ileri seviyede medeniyet ve kültüre kaynaklık edecek seviyeye yükseltmiş, dolayısıyla Arap edebiyatının ilk ve ölmez şaheseri olmuştur.

2) Te’lif yönündeki eşsizlik: 20 yılı aşkın süre içinde aralıklarla parça parça nazil olmasına rağmen ayet ve sureler arasında eşsiz bir vahdet ve insicam vardır.

3) İhtiva ettiği ilimler yönünden i’cazı:

4) Beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılaması: Kur’an insanların akidesini, ibadetlerini, ahlaklarını ıslah edip kardeşliği ve üstünlüğün ancak takva yönünden olduğunu bildirir. Adaleti tesis eder, mali işleri ıslah eder, kadın ve zayıfları himaye eder, akıl ve fikirleri hürriyete kavuşturur.

5) Tabiat ilimlerine temas ve işarette bulunması: 

6) Geçmiş, gelecek ve hal ile ilgili gaybi haberlerinin gerçekleşmesi: Bu üç çeşittir:

a) Eski milletlerin haberleri.

b) Rasulullah zamanında içyüzleri açığa vurulan münafıkların durumu

c) Bizanslıların İran’la yapacakları savaşta galip gelecekleri, Allah’ın Rasulullah’ı ve Kur’an’ı koruyacağı haberi.

7) Kur’an’ın Rasulullah tarafından tebdil edilmemesi: Rasulullah vahye bağlı kalarak sadakat göstermiş, yer yer kendisinin dikkatini çeken ve tenkid eden ayetleri bile aynen tebliğ etmiştir. İfk hadisesi, Ümmü Mektum olayı, Bedir esirleri meselesi, Tebük seferine gitmek istemeyenlere izin vermesi, Allah’ın helal kıldığı şeyi kendine haram kılması vb.

İşte Kur’an’ın bütün bu özellik ve meziyetlerinden geniş bir şekilde ve delillere dayanarak bahseden ilme “İ’cazu’l-Kur’an” adı verilmiştir.

 

Kur’an’ın İfade Özellikleri:

 1) Edebi Üslubu:

 Kur’an edebi açıdan bir şaheserdir. Bu sadece müslüman alimlerin fikri de değildir. İslam’ı din olarak seçmemiş olan pek çok insan da, Kur’an’ın eşsizliğini, i’cazını kabul etmiştir.

Bilindiği gibi Kur’an’ın indirildiği dönemde Hicaz bölgesinde söz sanatları, çok ileri seviyedeydi. Arap dil ve edebiyatı adeta altın çağını yaşıyordu. O dönemde Arap şiirininin en güzel örnekleri Ka’be’nin duvarlarına asılıyordu. Yedi Muallaka (Yedi Aslı Şiir) bunlara bir örnektir.O sıralarda yine Ukaz, Zu’l-Mecaz ve Mecenne gibi panayırlarda şir ve edebiyat müsabakaları yapılıyordu. Kur’an, edebi sanatların böylesine inkişaf ettiği bir bölgede tarih sahnesine çıkıyordu. Bütün güzelliklerin kaynağı olan ve insana dil zevkini, şiir zevkini veren Yüce Yaratıcı’nın kelamı, tabiatıyla çok daha üstün ve büyüleyici olacaktı. Nitekim öyle de oldu. Kur’an’ın ifade kudreti karşısında şairler, acizliklerini itiraf ettiler.

Ömer (r.a.) Kur’an’ın bu eşsiz üslubunun tesiriyle müslüman olmuştur. Velid b. Muğire, Kur’an’dan etkilenip tam müslüman olmak isterken Ebu Cehil, ona mani olmuştur. Fakat Velid, Kur’an hakkında arkadaşlarına şunları söylemiştir:

“Onun hakkında ne diyeyim? Vallahi hiçbiriniz şiiri, onun recezini ve cin şiirlerini benden iyi bilemezsiniz. Vallahi onun söyledikleri bunun hiçbirine benzemiyor. Vallahi sözünde bir tatlılık, bir güzellik var. O, altında olanları kırar, yükselir, onun üstünde bir söz olamaz.”

Kur’an’ın etkileyici, sürükleyici ve büyüleyici üslubu o kadar üst seviyededir ki, Kur’an’ın inzal edildiği ilk dönemlerde müşrikler onu gizli gizli dinlemekten kendilerini alamamışlardır. Bu yüzden aralarında, Kur’an okunurken onu dinlememe ve gürültü çıkarma kararı almışlardır. “Kafirler şöyle dediler: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, onda gürültü edin, belki galip gelirsiniz.” (Fussilet: 41/26)

 2) Kur’an İfadelerinin Zihinlere Yaklaştırıcı ve Düşündürücü Özelliği:

 Bu şu şekillerde olur:

a) Benzetmelerle

b) Kıssalarla

c) İnsanbiçimci (Antropomorfist) bir dil kullanmakla. Mutlak varlık Allah, Kur’an’da özellikle Zatından bahsederken muhatapların anlayabileceği bir dil kullanmıştır. Allah, kendini, olduğu gibi, hiç benzetme yapmaksızın nazari bir çerçevede tanıtsaydı insanlar O’nun zatı ve sıfatları hakkında, sağlam bir fikre sahip olamazlardı. Bu bakımdan Allah Kur’an’da kendinden bahsederken, insanlarda bulunan bazı uzuvları ve bazı vasıfları, kendine izafe etmiştir. Teknik tabiriyle  antrapomorfist (insanbiçimci) bir dil kullanmıştır. Bu, mutlakın mukayyed bir varlığa kendini anlatma, tanıtma zaruretinden doğmuştur.

Allah, el, yüz, göz, nefs gibi kelimeleri kendine izafe etmiştir. Gelmek, yönelmek, istiva etmek gibi tabirleri de, kendine isnad etmiştir. Ayrıca kendisine ait bir kürsi’den ve arş (taht)’tan bahsetmektedir. Yine görmek, işitmek, intikam almak, gazab etmek gibi fiilleri de kendisi için kullanmıştır. Dikkat edilirse bu fiiller de, insanın fiilleridir. Şu halde Allah, kendini insanlara tanıtırken insanlarda bulunan bazı hususiyetleri, kendisi için kullanmada bir beis görmemiştir. Bu anlatma tarzıyla, muhataplar, kendi tecrübe sahaları dahilindeki kavramlar sayesinde, Allah hakkında bir fikre ve tasavvura sahip olmuşlardır.

Allah, kürsisi’nin gökleri ve yeri ihata ettiğinden bahsederken kendini, adeta son derece kudretli bir hükümdar gibi tanıtmaktadır. Böylelikle muhataplar, gökleri ve yeri ihata eden bir kürsiye sahip olan bir varlığın, ne kadar büyük ve ne kadar güçlü olduğunu zihinlerde rahatlıkla canlandırabilmektedirler. Bu ifade onların Allah karşısında ne kadar küçük varlıklar olduklarını da kolayca hissetmelerini sağlamaktadır. Allah, arşa istiva ettiğinden, arşının etrafında meleklerin varlığından bahsederken de yine insanların zihninde, özel adamları olan güçlü bir padişah imajını canlandırmaktadır. 

 3) Kur’an’ın Bilimsel ve Felsefi Bir Dil Kullanmayışı:

 Allah ortalama insanın anlayabileceği, sade, açık ve anlaşılır bir dil kullanmıştır. Ama kullandığı bu dil aynı zamanda sengin ve derin manaları ihtiva eder. Dolayısıyla farklı kültür ve bilgi seviyesinden insanlar, o ifadeleri, kendi zihin ve ruh dünyasında farklı alğılayabilirler.

Mesela Allah “Dağları birer kazık yapmadık mı?” (Nebe: 78/7) ifadesiyle, dağları vasfediyor. Kazık tabiri ilmi bir terim değildir. Dolayısıyla okuyucu dağlara bakıp onların gerçekten kazığa benzediklerini ve onları Allah’ın yarattığını anlamaktadır. Burada Allah’ın asıl anlatmak istediği, tabiatta insanların gözleri önünde bulunan bazı varlıklara dikkat çekmek, bütün bunların, Allah tarafından yaratıldığını ve O’na ait olduğunu anlatmaktır. Ortalama insan, Allah’ın söz konusu ifadedeki bu mesajını algılar.

Öte yandan jeolojik açıdan coğrafi açıdan veya diğer bilimler açısından dağlarla meşgul olan insanlar, söz konusu ayetteki kazık kelimesinden, biraz daha farklı sonuçlara ulaşabilirler.

Mesela onlara göre kazık, bir şeyi sağlama ve emniyete almak için vardır. Dağlar da yerkürenin yörüngesindeki istikrarına, yörüngesinden ayrılmamasına yardım eder. Yeryüzünün alt tabakalarındaki kızgın magma tabakaları için tepeler, çıkış yeri vazifesi görür. Yeryüzünün denge kanununda dağlar, mühim bir unsurdur. Öte yandan yine o insanlara göre dağlar, suyun deposudur. Havayı zararlı gazlardan temizler. Dolayısıyla havanın tarağıdır. Şu halde dağlar, canlıların yaşaması için zaruri şartların oluşmasında rol oynamaktadırlar. 

 4) Kur’an İfadelerinin İnsanın Zihin, His ve Ruh Dünyasına Birlikte Hitap Edişi:

 Allah bazen insanın akılcı yanına, bazen gerçekçi yanına, bazen de onun hissi yanına hitap etmektedir. Mesela Allah, birliğini anlatırken son derece akli bir deli getiriyor:

“Göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, göklerin ve yerin nizamı bozulurdu.” (Enbiya: 21/22)

Bu ayeti şu ayetle birlikte değerlendirmek daha sıhhatli bir sonuca varmamızı sağlar:

“De ki: “Eğer söyledikleri gibi O’nunla birlikte ilahlar olsaydı, onlar arşın sahibine mutlaka bir yol ararlardı.” (İsra: 17/42)

Bu iki ayeti birlikte değerlendirirsek ayetlerin, gerçekten insanın aklına, mantığına hitap ettiklerini görürüz. Tanrılar çok olsaydı, her bir tanrı üstün bir tanrısal güce sahip olacağından, mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Çünkü hiçbir tanrı diğer bir tanrının hakimiyeti ve idaresi altında yaşayamaz. Bu taktirde onun tanrılık iddiası anlamsız olur. İnsan, mahlukatın gücüyle mukayese edilemeyecek kudretteki tanrıların alemde birbirleriyle savaşını düşündüğünde gerçekten varlık aleminin kaosa sürükleneceğini ve kainatta nizam diye bir şey kalmayacağını bir anlık bir düşünmeyle kavrayabilir.

Kur’an’ın gönüllere hitap eden bir ifadesini ele alalım:

“Dikkat edin, ancak Allah’ı anmakla kalpler huzur bulur.” (Ra’d: 13/28)

Bu ifade bir tecrübeyi, bir yaşantıyı dile getiriyor. Bu hal yaşanır, tecrübe edilir ve hissedilir. Bu bir gönül işidir. İnsan Allah’ı andıkça, hatırladıkça, gönlünün mutmain olduğunu, huzur bulduğunu, ancak yaşayarak, egzerzis yaparak hiseder. Bu iki ile ikinin çarpımının dört ettiğini bilen akılla ilgili olan ve sadece onun bilmesine ve anlamasına sunulmuş bir ifade değildir.          

 Kur’ân'ın Yazılması ve Toplanması

 Kur’ân'ın yazılış ve toplanmasının üç aşaması vardır:

Birinci aşama: Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem dönemindedir. Bu aşamada yazmaktan çok ezberlemeye dayanıldığını görüyoruz. Çünkü hafıza güçlü, ezberleme hızlı idi. Yazıcılar ve yazma araçları da azdı. Bundan dolayı onun döneminde Kur’ân bir mushaf halinde toplanmamıştır. Bunun yerine bir âyet duyan bir kimse onu ezberler yahutta bulabildiği hurma yaprakları, deri parçaları, düz taşlar ve kürek kemikleri üzerine yazardı. Kur’ân'ı ezberleyenlerin sayısı pek çoktu.

Sahih-i Buhârî'de,Enes b. Mâlik Radıyallahu anh'dan gelen rivayete göre Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem kendilerine "kurra" denilen (ve Kur’ân'ı ezbere bilip öğrenen) yetmiş kişi göndermişti. Süleym oğullarından Ri’l ve Zekvân diye bilinen iki kola mensup kimseler, Bir-i Maune denilen yerde karşılarına çıktı ve onları öldürdüler.

Ashab-ı Kiram arasında onlar gibi pekçok kimse de vardı. Dört halife, Abdullah b. Mesud, Ebu Huzeyfe'nin azadlısı Sâlim, Ubey b. Ka’b, Muâz b. Cebel, Zeyd b. Sabit ve Ebu'd-Derdâ Radıyallahu anhum gibi.

İkinci aşama: Ebu Bekir Radıyallahu anh döneminde hicretin onikinci yılında gerçekleşmiştir. Sebebi de Yemame vakasında aralarında Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in Kur’ân'ın kendilerinden öğrenilmesini emrettiği bir kişi olan Ebu Huzeyfe'nin azadlısı Salim'in de bulunduğu çok sayıda Kur’ân okuyucusu şehid edilmiştir.

Bunun üzerine Ebu Bekir Radıyallahu anh Kur’ân kaybolmasın diye toplanmasını emretmiştir. Sahih-i Buhârî'deki[20] rivayete göre Ömer b. el-Hattab, Ebu Bekir (Allah ikisinden de razı olsun)'e Yemame vakasından sonra Kur’ân'ın toplanmasını teklif etmiştir. Ebu Bekir ise bunu yapmaya yanaşmamıştır. Ömer teklifinde ısrar edip durdu. Sonunda Allah Ebu Bekir'in kalbine bu hususta genişlik verdi. Zeyd b. Sabit'e haber gönderdi. Ömer yanında iken Zeyd de geldi. Ebu Bekir ona dedi ki: Sen aklı başında bir genç adamsın. Herhangi bir hususta tarafımızdan itham edilmiyorsun. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'a da vahy yazıyordun. O bakımdan sen Kur’ân olarak neyi tespit edersen onu biraraya getirip topla. Zeyd dedi ki: Ben de Kur’ân'ı hurma yapraklarından, taş parçalarından ve ezbere bilenlerin kalplerinden derleyip toplamaya başladım. Bu şekilde meydana gelen sahifeler vefatına kadar Ebu Bekr Radıyallahu anh'ın yanında kaldı. Daha sonra da hayatı boyunca Ömer'in yanında, daha sonra da Ömer Radıyallahu anh'ın kızı Hafsa'nın yanında kaldı.

Bunu Buhârî uzunca rivayet etmiştir. Müslümanlar da bu hususta Ebu Bekr Radıyallahu anh'a muvafakat etmiş ve bunu onun yaptığı iyilikler arasında saymışlardır. O kadar ki Ali Radıyallahu anh şöyle demiştir: Mushaflar hususunda insanlar arasında ecir ve mükâfatı en büyük kişi Ebu Bekir'dir. Allah'ın rahmeti Ebu Bekir'in üzerine olsun. O Allah'ın kitabını derleyip toplayan ilk kişidir.

Üçüncü aşama mü'minlerin emiri Osman b. Affan Radıyallahu anh döneminde hicretin yirmibeşinci yılında gerçekleşmiştir. Bunun sebebi ise, ashab Radıyallahu anhum'ın ellerinde bulunan sahifelerin farklılıklarına göre insanların da farklı okuyuşları olmuştur. Bu sebeple fitnenin başgöstermesinden korkulmuştur. Bunun üzerine Osman Radıyallahu anh bu sahifelerin tek bir mushaf halinde toplanmasını emretmiştir. Böylelikle insanların Allah'ın kitabı hakkında anlaşmazlığa düşerek çekişmelerinin ve tefrikaya düşmelerinin önü alınmak istenmiştir.

Sahih-i Buhârî'de belirtildiğine göre Huzeyfe b. el-Yeman, Ermenistan ve Azerbaycan fethinden sonra Osman Radıyallahu anh'ın yanına gelmişti. Askerlerin Kur’ân okumaları hususundaki ihtilâflarından korkmuştu. Ey mü'minlerin emiri, demişti. Yahudi ve hristiyanların ayrılığa düştükleri gibi Kur’ân hakkında bu ümmet de ihtilâfa düşmeden bu ümmete yetiş.

Bunun üzerine Osman, Hafsa Radıyallahu anha'ya: Bizlere sahifeleri gönder de onları mushaflar halinde çoğaltalım, sonra aynı sahifeleri sana geri gönderelim, diye haber saldı. O da Osman'ın istediğini yaptı. Osman, Zeyd b. Sabit ile Abdullah b. ez-Zübeyr, Said b. el-Âs, Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam'a emir verdi, onlar da bu sahifeleri mushaflar halinde istinsâh ettiler (kopya edip, çoğalttılar). Zeyd b. Sabit ensardan, diğer üç kişi ise Kureyş'ten idi. Osman Kureyşli üç kişiye şunları demişti: Sizler ile Zeyd b. Sabit Kur’ân kelimelerinden herhangi birisi hakkında ihtilâf edecek olursanız onu Kureyş lehçesiyle yazınız. Çünkü Kur’ân onların lehçesiyle inmiştir. Onlar da dediklerini yaptılar. Nihayet sahifeleri mushaflar halinde istinsah etmelerinden sonra Osman o sahifeleri Hafsa'ya geri gönderdi ve herbir bölgeye istinsah ettikleri bir mushaf gönderdi ve bunun dışında Kur’ân diye yazılı ne kadar sahife ya da mushaf varsa yakılmasını emretti. Osman Radıyallahu anh bu işi ashab-ı kiram ile istişare ettikten sonra yapmıştı. Çünkü İbn Ebi Davud'un rivayetine göre.Ali Radıyallahu anh'dan şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki, mushaflara yaptığını ancak bizden ileri gelenlerin görüşüne dayanarak yapmıştır. O şöyle dedi: Ben insanları tek bir mushaf etrafında toplamayı öngörüyorum. Böylelikle tefrika olmasın, görüş ayrılığı ortaya çıkmasın. Biz de: Senin bu görüşün çok isabetlidir, dedik.

Mus'ab b. Sad dadedi ki: Ben Osman Radıyallahu anh'ın mushafların yakılmasını emrettiğinde insanların huzurunda pek kalabalık bir halde bulunduklarını da gördüm. Bu iş onların da beğenisini kazanmıştı. Ya da şöyle demiştir: Onlardan hiç kimse onun bu yaptığına karşı çıkmamıştı. İşte bu da mü'minlerin emiri Osman Radıyallahu anh'ın müslümanlar tarafından uygun görülen güzel işlerindendir. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in halifesi Ebu Bekir Radıyallahu anh'ın toplama işini tamamlayıcı idi.

Onun toplaması ile Ebu Bekir Radıyallahu anh'ın toplaması arasındaki fark da şudur: Ebu Bekir Radıyallahu anh döneminde Kur’ân'ın toplanmasından maksat, Kur’ân-ı Kerim'in bütünüyle tek bir mushafta toplu olarak yazılıp kaydedilmesi idi. Böylelikle Kur’ân'dan herhangi bir şeyin kaybolmaması sağlanmak istenmiş, fakat insanların bir tek mushaf etrafında ittifak etmeleri için emir yoluna gidilmemişti. Zira onları tek bir mushaf etrafında toplanmaya mecbur etmeyi gerektirecek türden kıraatlerinde herhangi bir ihtilâf izi ortaya çıkmamıştı.

Osman Radıyallahu anh döneminde Kur’ân'ın toplanmasından maksat ise, Kur’ân-ı Kerim'in tamamının bir tek mushafta, bir arada toplu olarak kaydedilmesi ve bununla birlikte insanın onun etrafında birleşmeye mecbur edilmesi idi. Çünkü okuyuş farklılıkları dolayısıyla korkmayı gerektirecek etkenler ortaya çıkmaya başlamıştı.

Böyle bir toplamanın sonuçları daha sonra ortaya çıktı ve ümmetin biraraya gelmesi, söz birliklerinin sağlanması, aralarında kaynaşmanın başgöstermesi gibi müslümanlar lehine pek büyük menfaatler gerçekleşmişti. Diğer taraftan ümmetin dağılması, söz birliklerinin ayrılığa dönüşmesi, kin ve düşmanlığın yaygınlık kazanması gibi pek büyük bir kötülük de bertaraf edilmiş oluyordu. Kur’ân ilk hali üzre bugüne kadar devam etmiştir. Müslümanlar arasında bu hali üzerinde ittifak sağlanmış, aralarında tevatür yoluyla nakledilegelmiştir. Küçük büyükten onu böylece öğrenegelmiştir. Bozguncuların elleri ona bir değişiklik sokamamış, sapkınların hevâları onun herhangi bir bölümünü gizlemeye yetmemiştir. Göklerin, yerin ve âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun.

 Kur’ân Tefsirinin Kaynakları

 Kur’ân tefsirinde aşağıdaki kaynaklara başvurulur:

A- Yüce Allah'ın kelamı. Çünkü Kur’ân, Kur’ân ile tefsir edilir. Zira onu indiren Allah'tır ve Kur’ân ile neyi murad ettiğini en iyi o bilir.

Buna dair bazı örnekler:

1. Yüce Allah: "Haberiniz olsun ki, Allah'ın velilerine hiçbir korku yoktur. Onlar kederlenecek de değillerdir." (Yunus, 10/62) buyruğunda "Allah'ın velileri"ni bundan sonraki âyet-i kerimede: "Onlar iman edip takvalı davrananlardır" diye açıklamaktadır.

2. Yüce Allah'ın: "Târık’ın ne olduğunu ne bildirdi sana?" (et-Târık, 86/2) buyruğunda geçen "Târık" lafzını yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede: "O, delip geçen yıldızdır" diye açıklamaktadır.

3. Yüce Allah: "Bundan sonra da yeri yayıp döşedi." (en-Nâziat, 79/30) buyruğunda geçen "yayıp döşedi" (anlamı verilen) lafzını bundan sonra gelen şu iki âyette şöylece tefsir etmektedir:

"Ondan suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları ise sapasağlam dikti." (en-Naziat, 79/31-32)

B- Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in sözleri. Kur’ân-ı Kerim sünnet ile de tefsir edilir. Çünkü Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem yüce Allah'tan vahyi tebliğ edendir. Dolayısıyla yüce Allah'ın kelamıyla neyi murad ettiğini insanlar arasında en iyi bilen odur.

Buna dair pekçok örnekten birkaçını verelim:

1. Yüce Allah'ın: "İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır." (Yunus, 10/56) buyruğundaki "daha da fazlası vardır" ifadesini, “yüce Allah'ın yüzüne bakmak” diye tefsir etmiştir. İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim bunu Ebu Musa ve Ubeyy b. Ka’b'ın rivayet ettikleri hadislerinden açıkça zikreder gibi aynı zamanda İbn Cerir bunu Ka’b b. Ucre[26] yoluyla da rivayet etmiştir. Sahih-i Muslim'de[27] de Suheyb b. Sinan'dan, onun Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'den naklettiği hadise göre Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "...Yüce Allah hicabı (perdeyi) açacak. Onlara aziz ve celil olan Rablerine bakmaktan daha çok sevecekleri hiçbir şey verilmemiştir.” Daha sonra şu: "İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır" âyetini okudu.

2. Yüce Allah'ın: "Siz de onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın." (el-Enfal, 80/60) buyruğundaki "kuvvet" lafzını Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ok atmak diye açıklamıştır. Bunu Muslim ve başkaları Ukbe b. Âmir Radıyallahu anh yoluyla rivayet edilen hadiste zikretmişlerdir.

C- Ashab Radıyallahu anhum'un -özellikle de aralarında tefsiri bilen ve ona itina göstermiş olanların- sözleriyle tefsir etmek. Çünkü Kur’ân-ı Kerim hem onların dilleri ile hem onların dönemlerinde inmiştir. Ayrıca onlar peygamberlerden sonra hakkı talep etmek bakımından insanlar arasında en samimi, hevâlardan en çok kurtulabilmiş olanları, kişi ile doğruyu elde etme başarısı arasında engel teşkil eden muhalif davranışlardan en temiz olanlarıdır.

Bunun oldukça çok sayılacak örnekleri vardır. Bunlardan bir örnek olarak yüce Allah'ın şu buyruğunu zikredelim:

"Eğer hasta olur veya yolculukta iseniz yahut herhangi biriniz ayak yolundan gelirse ya da kadınlara dokunur da su bulamazsanız..." (en-Nisâ, 4/43) ve (el-Mâide, 5/6) buyruğunda geçen "kadınlara dokunma”yı İbn Abbas'ın cim⒠diye tefsir ettiği sahih olarak rivayet edilmiştir.

D- Ashab-ı Kiram Radıyallahu anh'dan tefsir öğrenmeye itina ve gayret göstermiş tabiînin sözleriyle tefsir etmek. Çünkü tabiîn ashab-ı kiramdan sonra insanların en hayırlıları, onlardan sonra hevâdan en uzak kalabilenleridir. Arap dili onların döneminde fazla değişikliğe uğramamıştır. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim'i anlamak bakımından kendilerinden sonra gelenlere nisbetle doğruyu bulma ihtimalleri daha ileri idi.

Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye dedi ki Tabiîn herhangi bir husus üzerinde ittifak edecek olurlarsa onun delil teşkil edeceğinde şüphe edilmemektedir. Eğer anlaşmazlığa düşmüşlerse onların birilerinin sözü diğerine karşı ve kendilerinden sonra gelenlere karşı delil teşkil etmez. Bu hususta Kur’ân diline yahut sünnete ya da genel olarak arap diline yahut bu hususta ashabın söylediklerine başvurulur

Yine İbn Teymiye şunları söylemektedir: Kim ashabın ve tabiînin görüşlerini ve tefsirlerini bırakarak buna muhalif olan açıklamalara yönelirse, bu kimse bu hususta hata eden birisi olur. Hatta bid'atçi birisi olur. İsterse hatası kendisine bağışlanmış müctehid birisi olsun. Daha sonra onların sözlerine muhalefet edip, Kur’ân'ı onların etmedikleri bir şekilde tefsir eden kimse, delil bakımından da, delilin medlûlu bakımından da aynı zamanda hata etmiştir, der.

E- İfadelerin siyâkına (akışına) göre kelimelerin gerektirdiği şer'î ve lugavî manalara göre tefsir etmek. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak biz sana kitabı Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik." (en-Nisâ, 4/105)

"Muhakkak biz onu anlayıp düşünesiniz diye arapça bir Kur’ân olarak indirdik." (Yusuf, 12/2)

"Biz gönderdiğimiz herbir peygamberi -kendilerine apaçık anlatsın diye- ancak kendi kavminin diliyle gönderdik." (İbrahim, 14/4)

Eğer şer'i anlam ile sözlük anlamı arasında farklılık sözkonusu olursa, şer'i anlamın gerektirdiği ne ise o kabul edilir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim dile açıklık getirmek için değil, şeriatı açıklamak için inmiştir. Ancak sözlük anlamının tercih edilmesini gerektiren bir delil bulunursa, o vakit o anlam kabul edilir.

İki anlamın farklılık gösterip şer'î anlamın öncelikle: alınmasına örnek; yüce Allah'ın münafıklar ile ilgili olarak: "Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma!" (et-Tevbe, 9/84) buyruğudur. Sözlükte "salat (namaz)" dua demektir. Burada ise şer'î anlamıyla ölünün üzerinde özel bir şekilde dua etmek üzere ayakta durmak demektir. Bu durumda şer'î anlama öncelik tanınır. Çünkü bu sözü söyleyenin muhataba yönelttiği bu tabirden bilinen ve kastedilen anlam budur. Mutlak olarak onlara dua edilmesinin yasaklığı ise, bir başka delilden çıkartılmaktadır.

Şer'î ve sözlük anlamları farklı olmakla birlikte delile dayanılarak sözlük anlamının tercih edilmesine örnek de yüce Allah'ın şu buyruğudur:

"Mallarından bir sadaka al ki; bununla kendilerini temizleyip, arındırmış olasın. Onlara dua da et." (et-Tevbe, 9/103)

Burada sözü geçen salât (dua)'dan kasıt, Muslim'in Abdullah b. Ebi Evfâ'dan rivayet ettiği şu hadis gereğince dua. Abdullah b. Ebi Evfa dedi ki: Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'e herhangi bir kavmin sadakası (zekâtı) getirilecek olursa onlara dua ederdi. Babam ona zekâtını getirdi, bunun üzerine: "Allah'ım, Ebu Evfa ailesine salât eyle (rahmet buyur)" diye dua etti.

Hem şer'i, hem sözlük anlamlarının uyum arzettiği buyruklara örnekler pek çoktur. Sema, arz, sıdk, yalan, taş, insan gibi.

 Ashab-ı Kiram'dan Tefsir Yapmakla Meşhur Olanlar

 Tefsir ile ün kazanmış pekçok sahabi vardır. Suyutî bunlar arasında dört halife olan Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali Radıyallahu anhum'u zikretmekle birlikte, ilk üçünden gelmiş tefsir rivayetleri çok değildir. Çünkü onlar halifelik görevi ile meşgul olmuşlardı. Ayrıca tefsiri bilenlerin çokluğu dolayısıyla bu hususta onlardan nakilde bulunmaya ihtiyaç da azdır.

Yine ashab-ı kiram arasında tefsir ile ün kazanmış olanlardan Abdullah b. Mesud ile Abdullah b. Abbas da vardır. Bu iki sahabi ile birlikte Ali b. Ebi Talib'in hayat tercümesini verelim:

 1. Ali b. Ebi Talib

 Rasûlullah'ın Sallallahu aleyhi vesellem'in amcasının oğlu, kızı Fatıma'nın eşidir. Allah ondan ve eşinden razı olsun. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in yakın akrabaları arasında ilk iman eden odur. O bu ismiyle ün kazanmıştır. Künyesi Ebu’l-Hasen ile Ebu Turab'dır.

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem peygamber olarak görevlendirilmeden önce dünyaya gelmiş, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in himayesinde büyümüştür. Onunla birlikte bütün gazalara katılmıştır. Pek çoğunda sancağı o taşımıştır. Sadece Tebûk Gazvesine katılmamıştır. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem onu aile halkına bakmakla görevlendirmiş ve ona şöyle demişti: “Sen Harun'un, Musa'ya konumu ne ise bana göre o konumda olmaya razı değil misin? Şu kadar var ki benden sonra peygamber gelmeyecektir.”

Ali Radıyallahu anh hakkında nakledilen menkıbe ve faziletler kadar başkası hakkında nakledilmiş değildir. Onun sebebiyle iki kesim helâk olmuştur. Ona düşmanlık yapan ve menkıbelerini gizlemeye çalışan Nâsîbiler ile iddia ettikleri sevgilerinde mübalağa eden ve kendisinin ihtiyaç duymayacağı hatta düşünüldüğü takdirde ona bir çeşit hakaret sayılabilecek menkıbeler uydurmuş olan Râfızîler ve şiiler.

Ali Radıyallahu anh ilim ve nezahet ile birlikte kahramanlık ve zekâ ile ün kazanmıştır. Öyle ki mü'minlerin emiri Ömer b. el-Hattab Radıyallahu anh, Ebu'l-Hasen'in bulunmadığı bir problem ile karşı karşıya kalmaktan Allah'a sığınırdı. Nahivcilerin kullandıkları mesellerden “Bu öyle bir problem ki, onu çözmek için Ebu'l-Hasen yok!” diye bir söz dahi meşhurdur.

Ali'den rivayet edildiğine göre o şöyle dermiş: “Yüce Allah'ın kitabına dair bana soru sorunuz, bana soru sorunuz. Allah'a yemin ederim ki gece mi gündüz mü indiğini bilmediğim bir âyet dahi yoktur.”

İbn Abbas Radıyallahu anh dedi ki: Sağlam bir kimse bize Ali'den bir rivayet nakledecek olursa, onun rivayetine hiçbir şeyi denk kabul etmeyiz. Yine ondan şöyle dediği rivayet edilmiştir. Ben Kur’ân'ın tefsiri ile ilgili ne öğrendimse Ali b. Ebi Talib'den öğrendim.

Ömer Radıyallahu anh'ın aralarından halifeyi tayin etmek üzere adam gösterdiği şura üyelerinden birisiydi. Abdurrahman b. Avf halifeliği ona teklif etti. Fakat o birtakım şartlar olmadan kabul etmeyeceğini söyledi. O da bu şartların bazılarını kabul etmedi. Daha sonra Osman'a bey'at etti, Ali ve diğer insanlar da ona bey'at ettiler. Osman Radıyallahu anh'dan sonra halifelik için ona bey'at edildi ve nihayet Kûfe'de Hicri 17 Ramazan 40 gecesi şehid edildi. Allah ondan razı olsun.

 2. Abdullah b. Mesud

 Tam adı Abdullah b. Mesud b. Gâfil el-Iclî'dir. Annesinin adı Um Abd'dır. Bazen ona da nisbet edildiği olurdu. -Çünkü babası cahiliye döneminde ölmüştü. Annesi ise İslâmın gelişine yetişmiş ve müslüman olmuştu.-

İslâma ilk girenlerdendi. (Biri Habeşistan'a, diğeri Medine'ye) iki hicreti yapmış, Bedir ve daha sonraki gazalarda da hazır bulunmuştur.

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’den Kur’ân'ın yetmiş küsur suresini bizzat öğrenmiş ve Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem kendisine İslâmın ilk dönemlerinde “Şüphesiz ki sen öğretilmiş bir delikanlısın”[34] demiştir. Yine Rashulullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Her kim Kur’ân'ı indirildiği tazeliği ile okumayı arzu ederse o, Um Abd'in oğlunun kıraati gibi okusun."

Sahih-i Buhârî'deki bir rivayete göre İbn Mesud Radıyallahu anh şöyle demiştir: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in ashabı da biliyor ki, ben aralarında Allah'ın kitabını en iyi bilenlerden birisiyim.” Yine o şöyle demiştir: “Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah adına yemin ederim ki, Allah'ın kitabından indirilmiş bütün surelerin ben nerede indirildiklerini biliyorum. Allah'ın kitabından her ne âyet indirilmişse şüphesiz ben onun kimin hakkında indirildiğini de biliyorum. Bir kimsenin Allah'ın kitabını benden daha iyi bildiğini ve develerin onun yanına beni götürebileceğini bilirsem, şüphesiz deveye biner onun yanına giderim.”

İbn Mesud Radıyallahu anh, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem’e hizmet edenlerden birisi idi. O Peygamberimizin nalınlarını, abdest suyunu ve yastığını korumakla görevli idi. Öyle ki Ebu Musa el-Eş'arî şöyle demiştir: Ben ve kardeşim Yemen'den geldik. Uzunca bir süre kaldığımız halde Abdullah b. Mesud'un Peygamberin ehli beytinden birisi olduğunu zannediyorduk. Çünkü onun da, annesinin de Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna girip çıktıklarını görüyorduk.

Ayrıca Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in yanında çokça bulunmasından ötürü Ondan ve Onun tutum ve davranışlarından etkilenmişti. O kadar ki, Huzeyfe onun hakkında şöyle demişti: Ben davranışları, hareketleri, yol gösterişi peygambere Um Abd'in oğlundan daha çok benzeyen bir kimse bilmiyorum.

Ömer b. el-Hattab onu Kûfe'ye, Kûfelilere dinlerini öğretmek üzere göndermiş, Ammar'ı da emir olarak görevlendirmiş ve şöyle demişti: Her ikisi de Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem'in ashabının en değerlilerindendir. Siz bu ikisine uyun. Daha sonra Osman onu Kûfe'ye vali tayin etmiş, arkasından onu görevinden alarak Medine'ye geri dönmesini emretmişti.

Abdullah b. Mesud Medine'de otuziki yılında vefat etti ve Baki'de defnedildi. O sırada yetmiş küsur yaşında idi.

 3. Abdullah b. Abbas

 Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in amcası oğlu olup, hicretten üç yıl önce dünyaya gelmiştir. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in yanında büyümüştür. Çünkü hem onun amcasının oğlu idi, hem de teyzesi Meymûne Peygamberimizin hanımlarındandı. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem onu bağrına basmış ve: Allah'ım, ona hikmeti öğret! Bir rivayette: Kitabı öğret, diye dua etmiştir.

Peygamberimize abdest suyunu hazırlaması üzerine de; Allah'ım sen onu dinde fakih kıl. (Ona dinin inceliklerini öğret), diye dua etmiştir.

İşte bu mübarek dua sebebiyle o tefsir ve fıkıhın yayılmasında etkili, bu ümmetin pek büyük bir ilim adamı haline gelmişti. Çünkü yüce Allah onu ilme tutku ile bağlanmaya, ilim tahsili için gayret göstermeye, onu öğrenmek ve öğretmek için de sabır göstermeye muvaffak kılmıştır. O bu yolla pek üstün bir mertebeye ulaşmış oldu. O kadar ki, mü'minlerin emiri Ömer b. el-Hattab onu meclislerine çağırır, onun görüşünü kabul ederdi. Muhacirler: İbn Abbas'ı çağırdığın gibi niçin bizim çocuklarımızı çağırmıyorsun? deyince, onlara şöyle dedi: Bu olgun ve yaşlıların gencidir. Onun çok soru soran bir dili, iyice kavrayan, akleden bir kalbi vardır. Daha sonra onları bir gün huzuruna davet etti. Onlara kendisinin farkında olduğu hususları göstermek amacıyla İbn Abbas'ı da beraberlerinde oturmak üzere çağırdı. Ömer Radıyallahu anh yüce Allah'ın: "Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde..." (en-Nas, 110/1) suresi hakkındaki görüşünüz nedir, diye sordu. Kimileri: Yüce Allah bize Mekke'yi fethetmeyi nasip ederse kendisine hamdedip, ondan mağfiret dilememizi emretti, dedi, kimileri de sustu. Bu sefer Ömer, İbn Abbas'a: Sen de böyle mi diyorsun? diye sordu. İbn Abbas: Hayır dedi. Ömer: Peki ne diyorsun? diye sorunca, İbn Abbas şu cevabı verdi: Burada sözkonusu olan Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in ecelidir. Yüce Allah ona Allah'ın yardımı ve Mekke'nin fethi demek olan fetih geldiği takdirde bu senin ecelinin alametidir, diye bildirdi. Bunun üzerine sen de hamdiyle Rabbini tesbih et ve ondan mağfiret dile! Çünkü o tevbeleri çokça kabul edendir, diye açıkladı. Ömer dedi ki: Benim de ona dair bildiklerim, senin bildiklerinden farklı değildir.

İbn Mesud Radıyallahu anh dedi ki: İbn Abbas Kur’ân'ın ne güzel bir tercümanıdır! Eğer o bizim yaşlarımıza erişirse bizden kimse onunla boy ölçüşemez. Bununla birlikte İbn Abbas, Abdullah b. Mesud'dan sonra otuzaltı yıl daha yaşadı. Ondan sonra elde ettiği ilim hakkında acaba ne düşünülür?

İbn Ömer bir âyet hakkında kendisine soru soran birisine: İbn Abbas'a git ona sor. Çünkü o hayatta kalanlar arasında Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem'e indirilenleri en iyi bilen kimsedir, demişti.

Ata dedi ki: Fıkhı itibariyle üstün, haşyet itibariyle büyük, İbn Abbas meclisiyle boy ölçüşebilecek bir meclis göremedim. Fıkıh öğrenmek isteyenler onun yanında, Kur’ân öğrenmek isteyenler onun yanında, şiir öğrenmek isteyenler onun yanında idi. Onların hepsine oldukça geniş bir vadiden bilgiler sunuyordu.

Ebu Vâil dedi ki: İbn Abbas hac mevsiminde emir olduğu sırada (Osman Radıyallahu anh tarafından hac emiri olarak görevlendirilmişti) Nur suresini okumaya başladı. Bir taraftan okuyor, diğer taraftan tefsir ediyordu. Kendi kendime şöyle demeye başladım: Ben bu adamın sözleri gibi bir söz duymadım, böyle birisini görmedim. Eğer bunu İranlılar, Bizanslılar, Türkler dinleyecek olsalar hiç şüphesiz müslüman olurlardı.

Osman Radıyallahu anh otuzbeş yılında hac emiri, Ali Radıyallahu anh da onu Basra valisi olarak görevlendirmişti. Ali Radıyallahu anh öldürülünce Hicaz'a gitti, Mekke'de ikamet etti. Sonra oradan çıkıp Taif'e gitti. Taif'te altmışsekiz hicri yılında, yetmişbir yaşında vefat etti.

 Tabiînden Müfessir Olarak Ün Kazananlar

 Tabiînden tefsir bilgileriyle meşhur olmuş pekçok kimse vardır. Bunların bir kısmı:

A- Mekkelilerden: Bunlar İbn Abbas'a tabi olanlardı. Mücahid, İkrime ve Ata b. Ebi Rebâh bunlardandır.

B- Medinelilerden: Bunlar Ubey b. Ka’b'a tabi olanlardı. Zeyd b. Eslem, Ebu'l-Âliye, Muhammed b. Ka’b el-Kurazî gibi.

C- Kûfelilerden: Bunlar da İbn Mesud'a tabi olanlardı. Katade, Alkame ve Şâbî gibi.

Bunlardan iki kişinin, Mücahid ile Katade'nin kısa biyografilerini verelim:

 1. Mücâhid:

 Adı Mücâhid b. Cebr el-Mekkî'dir. Mahzum oğullarından es-Saib b. Ebi's-Saib'in azadlısıdır. Hicretin 21. yılında dünyaya geldi. Kur’ân tefsirini İbn Abbas Radıyallahu anh'dan öğrendi. İbn İshak ondan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben mushafı Fatiha'dan sonuna kadar İbn Abbas'a üç defa arzettim. Herbir âyet başında onu durduruyor ve ona âyet hakkında soru soruyordum.

Süfyan es-Sevrî şöyle derdi: Sana tefsir rivayeti Mücahid'den diye ulaştığı takdirde o sana yeter.

Şafii ve Buhârî onun tefsirlerine itimat etmiştir. Buhârî, Sahih'inde ondan çokça nakilde bulunur.

Zehebî onun tercemesinin sonlarında şunları söylemektedir: Mücahid'in imamlığı ve onun söylediklerinin delil oluşu üzerinde ümmet icmâ etmiştir. Mekke'de 104 yılında 83 yaşında secde halinde iken vefat etti.

 2. Katâde:

 Adı Katade b. Deâme es-Sedûsî olup Basralıdır. 61 yılında anadan doğma kör olarak dünyaya geldi. İlim talebi hususunda büyük bir gayret gösterdi. Güçlü bir hafızası vardı. Öyle ki o, kendisi hakkında şöyle demiştir: Bana hadis nakleden hiçbir kimseye: Benim için bir daha tekrarlar mısın asla demedim. Kulaklarım neyi duyduysa mutlaka kalbim de onu bellemiştir.

İmam Ahmed onu sözkonusu etmiş ve uzun uzadıya anlatmıştır. Onun ilmini, fıkhını, tefsir ile ilgili farklı görüşlere dair bilgisini yayıp durmuş, onu hafız ve fakîh diye nitelendirmiş ve şöyle demiştir: Onun önüne geçecek bir kimse bulabilmek ihtimali çok azdır. Onun gibi bir kişi belki bulunabilir.

Yine İmam Ahmed onun hakkında şunları söyler: O Basralılar arasında en çok hadis bellemiş birisi idi. Her neyi işittiyse onu bellemiştir.

Muvâsıt şehrinde 117 yılında 56 yaşında vefat etmiştir.

 Kur’ân, Muhkem Ve Müteşabihtir

 Muhkemlik ve müteşabihlik bakımından Kur'ân-ı Kerim üç çeşittir:

Birincisi yüce Allah'ın Kur’ân'ın bütünü için bir nitelik olarak sözkonusu ettiği genel muhkemlik. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:

"Bu, âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da hükmü sapasağlam (hakim) ve herşeyden haberdar olan (Habîr) Allah tarafından geniş geniş açıklanmış bir kitaptır." (Hud, 11/1)

"Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar hikmet dolu (oldukça muhkem) kitabın âyetleridir." (Yunus, 10/1)

"Muhakkak ki o katımızdaki ana kitapta çok yücedir, çok muhkemdir." (ez-Zuhruf, 43/4)

Buradaki "muhkemlik" lafız ve manaları itibariyle sağlamlık ve güzellik demektir. O fesahat ve belağatin en ileri derecesindedir. Verdiği haberlerin hepsi doğru ve faydalıdır. Bunlar arasında yalan, çelişki, boş ve hayırsız hiçbir şey yoktur. Onun bütün hükümleri adalettir. Onun hükmünde haksızlık, çelişki olmadığı gibi, akılsızca bir hüküm de yoktur.

İkinci tür: Kur’ân-ı Kerim'in tümüne nitelik olan genel müteşabihliktir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah sözün en güzelini müteşâbih, tekrar edilen (mesânî) bir kitap halinde indirmiştir. Ondan dolayı Rablerine kalbten saygı duyanların derileri ürperir. Sonra Allah anıldığı için derileri ve kalpleri yumuşar..." (ez-Zümer, 39/23)

Burada sözü geçen "müteşabihlik"in anlamı, Kur’ân'ın tümünün mükemmellik, güzellik ve öğülmeye değer amaçları bakımından birbirine benzediğidir. Esasen "eğer o Allah'tan başkasından gelseydi, elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı." (en-Nisâ, 4/82)

Üçüncü tür ise Kur’ân âyetlerinin bir bölümüne mahsus muhkemlik ile bir diğer bölümüne mahsus müteşâbihliktir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda dile getirildiği gibi:

"Sana kitabı indiren odur. Onun bir kısım âyetleri muhkemdir. Bunlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihtir ama kalplerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak ve onu tevil etmeye kalkışmak için onun müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun (müteşabih âyetlerinin) tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar ise: 'Biz ona inandık, hepsi Rabbimiz nezdindendir' derler. Olgun akıllılardan başkası ibretle düşünemez." (Âl-i İmran, 3/7)

Burada sözü edilen muhkemlik, âyet-i kerimenin herhangi bir kapalılığı sözkonusu olmadan açık seçik bir şekilde anlaşılması demektir. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:

"Ey iman edenler! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve sizi birbirinizle tanışasınız diye uluslara ve kabilelere ayırdık..." (el-Hucurât, 49/13)

"Ey insanlar! Sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet edin ki, takvâ sahibi olasınız." (el-Bakara, 2/21)

"Halbuki Allah alışverişi helâl, ribâyı haram kılmıştır." (el-Bakara, 2/275)

"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlananlar... size haram kılındı." (el-Mâide, 5/3)

Bunun örnekleri pek çoktur.

Buradaki çerçevesiyle müteşabihliğin anlamına gelince, âyetin anlamının gizli olması ve çeşitli anlamlarından birisinin tayin edilmesinde güçlük bulunması demektir. Öyle ki herhangi bir kimse yüce Allah hakkında yahut onun kitabı ya da Rasûlü hakkında uygun olmayan birtakım anlayışlar vehmedebilir, derin ilim sahibi kimse ise bundan farklı bir mana çıkartır.

Yüce Allah ile ilgili buyruklar hakkında kişinin olmadık yanlış anlayışları çıkartabileceği buyruklara örnek olarak: "Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır." (el-Mâide, 5/64) buyruğudur. Yanlış anlayan bir kimse, yüce Allah'ın iki elinin yaratılmışların ellerine benzeyen iki el olduğunu zanneder.

Yüce Allah'ın kitabı ile ilgili olana örnek olarak şunları gösterebiliriz: Bir kimse: "Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir." (en-Nisâ, 4/79) buyruğu yanında: "Eğer onlara bir iyilik dokunursa: 'Bu Allah'tandır' derler. Şayet onlara bir kötülük dokunursa: 'Bu sendendir' derler. De ki: 'Hepsi Allah'tandır.'" (en-Nisa, 4/78) buyruklarını okuyunca bunları anlamakta zorlanan bir kişi Kur’ân'da çelişki ve bir bölümü ile diğer bölümleri arasında tutarsızlık olduğunu sanır.

Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile ilgili olanlara örnek: Herhangi bir kimse yüce Allah'ın: &qugt;Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen senden önce kitabı okuyanlara sor. ANdolsun ki hak sana Rabbinden gelmişthr. O halde sakın şüphe edenlerden olma!" (Yunus, 10/94) buyruğunu okuyunca Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'i kendisine indirilen buyruklar hakkında şüphe ettiğini sanması verilebilir.

 İlimde Derinleşmiş Kimseler İle Kalplerinde E⁄Rilik Buluna.ların Müteşâbih Buyruklara Karşı Tutumu

 İlimde derinleşmiş olanlarla kalplerinde eğriliK bulunanların müteşâbih buyruklarakarşı tutumla2ını yüce Allah açıklam½ş bulunmaktadır. Kalplerinde eğrilik bulunanlar hakkında: "Ama kalplerinde eğrilik bulunanlar, sırf şüphe aramak ve onu tevil etmeye kalkışmaK için onun Müteşâbih olanına uyarlar.&1uot; (Âl-i İmran, 3/7) diye buyurmakt!dır. İlimde derinleşmiş olanlarıN tutumu hakkında da: "İliMde derinleşmiş olanlar ise: 'Biz ona inandık. Hepsi RabbimiZ nezdindendir' derler." (Âl-i İmran, 3/7) diye buyurmaktadır.

Buna göre kalplerinde eğri,ik bulunanlar, bu mütdşâbih âyetleri yüce Allah'ın kitabına dil uzatmak, insanları bu kitaptan çevirmek ve yüce Allah'ın maksadına uygun olmayan biR şekilde tevil etmek (yorumlamak) için bir araç olarak kullanırlar. Bunun sonunda da hem kendileri sapar, hem başkalarını saptırırlar.

İlimde derinleşmiş olanlar ise, yüce Allah'ın kitabında yer alan her bir şeyin hakkın kendisi olduğuna, onda herhangi bir ayrılık veya bir tutarsızlık bulunmadığına inanırlar. Çünkü bu kitapta ne varsa Allah'tan gelmiştir. "Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi, elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı." (en-Nisâ, 4/82)

Müteşâbih olarak gelen buyrukları ise, muhkem buyruklara göre ele alırlar. Böylelikle Kur’ân-ı Kerim'in bütün buyrukları muhkem olmuş olur.

Birinci örnek ile ilgili olarak şöyle derler: Şüphesiz yüce Allah'ın celal ve azametine yakışan gerçek manada iki eli vardır. Onun bu elleri yaratılmışların eline benzemez. Tıpkı onun bir zatının olduğu ve bu zatın yaratılmışların zatına (sıfatına) benzemediği gibi. Çünkü yüce Allah: "Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O herşeyi işitendir, herşeyi görendir." (eş-Şârâ, 42/11) diye buyurmaktadır.

İkinci örnek hakkında da şöyle derler: İyilik te, kötülük te hepsi yüce Allah'ın takdiri iledir. Fakat iyiliğin sebebi yüce Allah'ın kullarına lütufta bulunmasıdır. Kötülüğün sebebi ise kulun yaptıklarıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Size isabet eden her musibet elleriNizle kazandıklarınız sebebi iledir. Çoğunu ise affeder." (eş-Şûrâ, 42/30)

4spal rtyle="font-f`mily: Times New Rgman; font-weicht:700">Buna göre kötülüğün kullara izafe edilmesi$ bir şeyin sebebine izafe edilmesi kabilindendir. Onu takdiredene izafe edilmesi kabilinden değildir. Hem iyiliğin, hem kötülüğün yüce Allah'a izafe edilmesi, ise bir şeyin onu takdir edene izafe edilmesi kabilindendir. Böylelikle izafet cihetleri farklı olması sebebiyle hki âyet arasında tutarsızhık ve aykırılık olduğu ve(mi ortadan kalkmış olmaktadır.

Üçüncü örnek ile ilgili olarak da şöyle derler: Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem kendisine indirilen buyruklar hakkında asla şüphe etmiş değildir. Aksine o insanlar arasındA onu en iyi bilen ve ona en güçlü bir şekilde inanan bir kimse idi. Nitekim yüce Allah bizzat aynı sûre`e şöyle buyurmaktadır:

"De ki: 'Ey insanlar!Eğer benim di.imden bir şüphe içinde iseniz (bilin ki), ben sizin Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam...'" (Yunus, 10/104)

Yani eğer sizler onun hakkında bir şüphe taşıyorsanız, ben ondan yana kesin bir inanca ve kanaate sahibim. Bundan dolayı ben sizlerin Allah'tan başka ibadet ettiklerinize tapmam. Aksine onları inkar eder ve yalnız Allah'a ibadet ederim.

Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen..." (Yunus, 10/94) buyruğundan Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in şüphe etmesinin mümkün ya da fiilen vukua gelmiş olması gerekmez. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"De ki: 'Rahman’ın bir evlâdı olsaydı ibadet edenlerin ilki ben olurdum." (ez-Zuhruf, 43/81)

Acaba yüce Allah'ın evlâdının bulunması mümkün müdür, yoksa böyle bir şey olmuş mudur? Kesinlikle hayır, böyle bir şey olmamıştır. Yüce Allah için bunun mümkün olduğu da düşünülemez. Nitekim bir başka yerde yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Halbuki Rahman’a evlâd edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde kim varsa hepsi Rahman’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir." (Meryem, 19/92-93)

Yüce Allah'ın: "O halde sakın şüphe edenlerden olma!" (Yunus, 10/94) buyruğu, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in fiilen şüphe etmiş olmasını gerektirmez. Çünkü bir işi yapmamış bir kimseye bir hususun yasaklanması mümkündür. Nitekim yüce Allah şöye buyurmuyor mu:

"Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar ve (insanları) Rabbine davet et. Asla müşriklerden olma!" (el-Kasas, 28/87)

Bilindiği gibi onlar Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'i Allah'ın âyetlerinden alıkoyamamışlardır. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ise herhangi bir şekilde şirke bulaşmamıştır. Böyle bir işi yapması sözkonusu olmayan bir kimseye böyle bir yasaklamayı yapmaktan maksat, bu işi fiilen yapanları eleştirmek ve onların izledikleri yoldan başkalarını sakındırmaktır.

İşte bu yolla aradaki müteşâbihlik ve Allah Rasûlü ile ilgili uygun olmayan zanlar bertaraf edilmekte, ortadan kalkmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim'de Müteşâbihlerin Çeşitleri

 Kur’ân-ı Kerim'de görülen müteşabihler iki çeşittir.

Birinci tür, hakiki müteşâbihtir. Bu insanların bilmelerine imkân bulunmayan hususları kapsar. Yüce Allah'ın sıfatlarının hakikatleri gibi. Bizler her ne kadar bu sıfatların anlamlarını biliyor isek dahi, bunların hakikatlerini ve keyfiyetlerini idrâk edemeyiz. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlar onu bilgileri ile kuşatamazlar." (Tâhâ, 20/110)

"Gözler onu idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrak eder (onları kuşatmıştır). O lütuf sahibidir, herşeyden haberdardır." (el-En'âm, 6/103)

Bundan dolayı İmam Malik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)'e yüce Allah'ın: "Rahman arşâ istivâ etti." (Tâhâ, 20/5) buyruğu hakkında nasıl istivâ etti diye sorulunca, şöyle cevap vermiştir: “İstivâ bilinmeyen bir şey değildir. Fakat keyfiyeti akıl ile kavranılamaz. Ona iman etmek ise farzdır. Buna dair soru sormak da bid'attir.”

Bu kabilden olan müteşâbihlerin açıklanması için soru sormanın anlamı da yoktur. Çünkü böyle bir bilgiye ulaşmak imkansızdır.

İkinci tür müteşabih ise nisbî (göreceli) müteşâbih olandır. Bu ise bir kısım insanlar için müteşâbih görülmekle birlikte bazıları için öyle görünmeyendir. Bu durumda ilimde derinleşmiş olanlar bunu bilirken, başkaları bilmeyebilir. Bu tür müteşâbihlerin açıklanması ve vuzuha kavuşturulması için soru sorulabilir. Çünkü buna dair bilgiye ulaşmak mümkündür. Zira Kur’ân-ı Kerim'de insanlardan hiçbir kimse için manası açıklık kazanmayacak bir şey yoktur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bu insanlar için bir açıklama, takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve bir öğüttür." (Âl-i İmran, 3/138)

"Ve biz ona bu kitabı herşeyi açıklayan bir hidâyet... olmak üzere kısım kısım indirdik." (en-Nahl, 16/89)

"O halde biz onu (Cebrail aracılığı ile) okuduğumuz zaman sen onun okumasına uy! Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz bize aittir." (el-Kıyâme, 75/18-19)

"Ey insanlar, size Rabbinizden bir burhân (apaçık bir belge) geldi. Size apaçık bir nur da indirmişizdir." (en-Nisâ, 4/174)

Bu tür buyrukların örneği pek çoktur. Bunlardan birisi de yüce Allah'ın: "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur." (eş-Şûrâ, 42/11) buyruğudur. Çünkü sıfatları ta'tîl edenler bu buyruktan yüce Allah'ın sıfatlarının bulunmadığı anlamını çıkartmışlar ve sıfatların varlığının kabul edilmesi halinde benzerlik sözkonusu olacağı iddiasında bulunarak, yüce Allah'ın sıfatlarının bulunduğunu ortaya koyan pekçok âyet-i kerimeden yüz çevirmişlerdir. Halbuki mananın esas olarak kabul edilmesi, benzerliği gerektirici değildir.

Yine bu türden müteşâbih buyruklara bir diğer örnek de yüce Allah'ın: "Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası orada ebediyyen kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanet etmiş ve ona pek büyük bir azap hazırlamıştır." (en-Nisa, 4/93) buyruğudur. Çünkü bu buyruk, el-Vaîdiyye diye bilinen fırka tarafından müteşâbih görülerek, burdan mü'mini kasten öldüren bir kimsenin ebediyyen cehennemde kalacağını anlamışlardır. Daha sonra bunu devam ettirerek bütün büyük günahlar hakkında geçerli kabul etmişler ve şirkten daha aşağı bütün günahların affedilmesinin, yüce Allah'ın dilemesine bağlı olduğuna delâlet eden âyetleri görmezlikten gelmişlerdir.

Bu türden bir diğer âyet-i kerime de yüce Allah'ın: "Bilmezmisin ki Allah gökte ve yerde olan herşeyi bilir. Şüphesiz ki bütün bunlar bir kitaptadır. Gerçekten bu Allah'a çok kolaydır." (el-Hac, 22/70) âyetidir. Çünkü bu buyruk Cebriyye tarafından müteşâbih olarak anlaşılmış ve bundan kulun amelini yapmaya mecbur olduğu anlamını çıkarmışlar, onun o ameli işlemek için irade ve kudretinin varlığının sözkonusu olmadığını ileri sürmüşlerdir. Kulun bir irade ve bir kudret sahibi olduğuna delil teşkil eden âyetleri ve kulun biri kendi ihtiyarı (seçim ve tercihi) ile diğeri ihtiyarı bulunmamaksızın olmak üzere iki tür fiili olduğunu görmezlikten gelmişlerdir.

İlimde derinleşmiş akıl sahibi kimseler ise müteşâbih gibi görülen bu âyet-i kerimeleri diğer âyetlerle bağdaşacak şekilde nasıl açıklayabileceklerini ve böylelikle Kur’ân-ı Kerim'in bütünü ile müteşâbihlik sözkonusu olmaksızın muhkem bir bütün halinde nasıl anlaşılacağını iyi bilirler.

 

Kur’ân-ı Kerim Âyetlerinin Muhkem ve Müteşâbih Türlerine Ayrılmasındaki Hikmet

 

Eğer Kur’ân'ın tamamı muhkem olsaydı, bu sefer hem tasdik hem de amel yönü ile Kur’ân'la sınama hikmeti sözkonusu olmazdı. Çünkü Kur’ân'ın anlamı açıkça ortada olacak olsaydı fitneyi aramak ve Kur’ân'ın tevili peşinde gitmek maksadı ile onu tahrif etmeye ve müteşâbihlere sarılmaya imkân bulunmazdı.

Şayet bütünüyle müteşâbih olsaydı, bu sefer Kur’ân'ın bütün insanlar için apaçık ve bir hidayet olması sözkonusu olmazdı. Gereğince amel etmeye de imkân bulunmazdı. Üzerine sağlam bir akîde bina edilemezdi.

Fakat yüce Allah hikmetiyle onun bir kısım âyetlerini muhkem olarak indirdi. Müteşâbih görülen âyetlerin açıklanması için bu muhkem âyetlere başvurulur. Diğer âyetler ise kullara sınav olmak üzere müteşâbihtirler. Böylelikle imanında samimi olanlar ile kalblerinde eğrilik bulunanlar birbirinden açık bir şekilde ayrılmış olur. İmanında doğru ve samimi olan bir kimse Kur’ân'ın bütünüyle yüce Allah tarafından geldiğini kesinlikle bilir. Allah tarafından gelen herşeyin hakkın ta kendisi olduğunu, onda bâtıl diye bir şeyin ya da çelişkinin bulunmasının imkânsız olduğunu kesin olarak bilir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Önünden de, arkasından da batıl ona erişemez. (Çünkü o) hikmeti sonsuz, her hamde lâyık olan tarafından indirilmedir." (Fussilet, 41/42)

"Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı." (en-Nisâ, 4/82)

Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler ise, müteşâbihten hareketle muhkem buyrukları tahrif etmeye yeltenirler. Haberler hakkında şüphe uyandırmak için hevâlarına tabi olmaya, hükümlere karşı büyüklenmeye kalkışırlar. Bundan dolayı akide ve amelleri itibariyle sapık kimselerin, çoğu zaman bu sapıklıklarına bu tür müteşâbih âyetleri delil gösterdiklerini görürüz.

 

Kur’ân'da Çelişki Olduğu İzlenimini Veren Buyruklar

 

Tearuz (çelişki, çatışma); iki âyetin birisinin ifade ettiği hususu, diğerinin ifade ettiğini imkansız kılması demektir. Meselâ; bir âyet bir hususu tespit ederken, diğeri aynı hususu nefyeder.

İkisinin de ifade ettiği muhteva haber vermek mahiyetinde olan iki âyet arasında bir teâruzun ortaya çıkması imkânsızdır. Çünkü bu durumda birilerinin yalan olması gerekir. Bu ise yüce Allah'ın verdiği haberler hakkında imkânsız bir şeydir. Yüce Allah: "Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?" (en-Nisâ, 4/87) ve "Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?" (en-Nisâ, 4/122) diye buyurmaktadır.

Her ikisi bir hükme delâlet eden iki âyet arasında bir teâruzun olması da imkânsızdır. Çünkü bu iki âyetten sonra gelen âyet birinci geleni neshedicidir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak ya ondan daha hayırlısını ya da onun benzerini getiririz." (el-Bakara, 2/106)

Nesh sabit olduğuna göre birinci âyetin hükmü artık devam etmez ve ikinci âyetin hükmü ile çelişki arzetmez.

Bu kabilden tearuz izlenimi veren âyetler görüldüğü takdirde, her iki âyetin birlikte telif edilmesine gayret edilir. Eğer bu sağlanamayacak olursa, o takdirde bu hususta herhangi bir yargıya varmadan işi bilene havale etmek gerekir.

İlim adamları -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- teâruz (çelişki) izlenimini veren pekçok örnekler sözkonusu etmiş ve bu hususta âyetlerin birlikte nasıl telif edileceklerini açıklamışlardır. Benim bu konuda gördüğüm en kapsamlı eser Şeyh Muhammed el-Emin eş-Şenkîti -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun-'nin: "Def’u Îhami'l-Izdırâb an Âyi'l-Kitap" adlı eseridir.

Bu türden örneklerden birisi yüce Allah'ın Kur’ân-ı Kerim hakkında: "O takvâ sahipleri için bir hidayettir." (el-Bakara, 2/2) buyruğu ile: "O ramazan ayı ki Kur’ân onda indirilmiştir. O insanları hidayete erdirmek, doğru yolu... açıklamak üzere indirilmiştir." (el-Bakara, 2/185) buyruklarıdır. Birinci âyette Kur’ân-ı Kerim'in hidayeti özel olarak takvâ sahipleri için sözkonusu edilmişken, ikincisinde genel olarak bütün insanlar için sözkonusu edilmiştir.

Bu iki âyetin birarada anlaşılmalarına gelince: Birinci âyette sözü edilen hidayet tevfik hidayeti ve faydalanma hidayetidir. İkincisinde sözkonusu edilen hidayet ise açıklama ve irşad hidayetidir.

Bu iki âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın Rasûlü hakkındaki: "Muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir." (el-Kasas, 28/56) buyruğu ile yine onun hakkındaki: "Ve muhakkak ki sen doğru yola hidayet edersin (iletirsin)." (eş-Şûrâ, 42/52) buyruklarıdır. Birinci âyet-i kerimede sözkonusu olan tevfik hidayetidir. İkincisinde sözkonusu olan ise, beyân ve açıklama hidayetidir.

Yüce Allah'ın: "Allah kendisinden başka hiçbir ilâh olmadığını, adaleti ayakta tutarak açıkladı. Melekler de, ilim sahipleri de". (Al-i İmran, 3/18)

"Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur." (Al-i İmran, 3/62)

"O halde Allah ile birlikte başka bir ilaha dua etme!" (eş-Şuara, 26/213)

"Rabbinin emri gelince Allah'ı bırakıp da dua ettikleri ilahları onlara bir fayda sağlamadı, zarara uğratmaktan başka bir şeylerini de arttırmadılar." (Hud, 11/121) âyetleri de bu türden örnekler arasında sayılır.

Çünkü ilk iki âyette yüce Allah'ın dışındaki ilâhların ulûhiyetleri reddedilmekte iken, sonraki iki âyette onun dışındaki varlıkların ulûhiyetlerinden sözedilmektedir.

Bu iki yaklaşım şöylece açıklanır: Yüce Allah'a has olan ulûhiyet, hak olan ulûhiyettir. Ondan başka varlıklar hakkında sözkonusu edilen ise, bâtıl ulûhiyettir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bunun sebebi şudur. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. Ondan başka onların dua ettikleri (taptıkları) ise bâtıldır ve muhakkak Allah çok yücedir, çok büyüktür." (Lukman, 31/30)

Yine yüce Allah'ın: "De ki: 'Allah hiçbir zaman hayasızlığı emretmez." (el-Araf, 7/28) buyruğu ile: "Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşılarına emrederiz de orada fâsıklık ederler. Artık üzerlerinde söz (azab) hak olur. Biz de onu kökünden yıkar, helâk ederiz." (el-İsra, 17/16) buyruklarıdır.

Birinci âyet-i kerime'de yüce Allah'ın hayasızlığı emretmeyeceği belirtilmektedir. İkinci âyetin zahirinden ise, Allah’ın fâsıklık olan bir takım hususları emrettiği anlaşılmaktadır.

Bu iki âyetin arası şöylece telif edilir: Birinci âyet-i kerimede sözkonusu edilen emir, şer’î emirdir. Yüce Allah ise koyduğu şer’î emirlerde hayasızlığı emretmez. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz ki Allah adaleti, ihsanı akrabaya vermeyi emreder. Hayasızlığı, münker ve haddi aşmayı yasaklar." (en-Nahl, 16/90)

İkinci âyet-i kerimedeki emir ise, kevnî emirdir. Yüce Allah ise hikmetinin gereğine uygun olarak dilediği kevni emri verir. Çünkü o şöyle buyurmaktadır:

"O bir şeyi diledi mi ona emri sadece 'ol' demesidir. O da oluverir." (Yâsîn, 36/82)

Kim bu hususta daha çok örnek görmek istiyor ise eş-Şankiti'nin az önce işaret edilen eserine başvurabilir.

 

Kasem (Yemin)

 

Kasem; yemin demek olup, herhangi bir hususu tazim olunan bir sözü vav ya da benzeri diğer edatlardan birisini sözkonusu ederek tekid etmektir. Yemin edatları üç tanedir:

Vav: Yüce Allah'ın: "Göğün ve yerin Rabbi hakkı için (vav) o sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir." (ez-Zâriyât, 51/23) buyruğu gibi.

Bu yemin edatı ile birlikte amilin hazfedilmesi vaciptir. Bu harfin akabinde ancak açık bir isim gelir.

Be: Yüce Allah'ın: "Hayır... kıyamet gününe yemin ederim (be)" (el-Kıyame, 75/1) buyruğu gibi, Bu durumda bu örnekte görüldüğü gibi âmilin sözkonusu edilmesi mümkündür. Yüce Allah'ın: "Dedi ki: İzzetin hakkı için (be) hepsini mutlaka azdıracağım." (Sad, 38/82) diye İblis’in söylediklerinin nakledildiği buyrukta olduğu gibi, hazfedilmesi de caizdir.

Yine verdiğimiz bu örnekte görüldüğü gibi bu edatın hemen akabinde açık bir ismin gelmesi de mümkündür: "Allah benim Rabbimdir ve ben ona (be) yemin ederek söylüyorum ki o, mutlaka mü'minlere yardımcı olacaktır." sözümüzde olduğu gibi, bu edattan hemen sonra zamir de gelebilir.

Te: Yüce Allah'ın: "Allah'a andolsun ki, huzura geldiğiniz şeylerden elbette sorguya çekileceksiniz." (en-Nahl, 16/56) Bu edat ile birlikte amilin hazfedilmesi vâciptir ve ondan sonra ancak Allah ya da Rab ismi gelir. Meselâ, Ka’be’nin Rabbi hakkı için (ve) yüce Allah'ın izniyle mutlaka hacca gideceğim.

Aslolan adına yemin edilenin (muksemu'n-bih’in) zikredilmesidir. Önceki örneklerde görüldüğü gibi bu, pek çoktur.

Meselâ; "mutlaka çalışacaksın diye sana and veriyorum" sözünde olduğu gibi sadece muksemu'n-bih’in hazfedildiği de olur.

Bazan âmil ile birlikte hazfedildiği de olur. Bu da çokça görülür. Yüce Allah'ın: "Sonra andolsun, o günde nimetlerden elbette sorulacaksınızdır." (et-Tekâsur, 102/8) buyruğunda olduğu gibi.

Yine aslolan kendisi dolayısıyla yemin edilen şeyin (muksemun aleyh)in sözkonusu edilmesidir. Yüce Allah'ın: "De ki: 'Hayır, Rabbim hakkı için elbette diriltileceksiniz." (et-Teğâbun, 64/7) buyruğunda olduğu gibi. Bazan da kendisi sebebiyle yemin edilenin (muksemun aleyh’in) caiz olarak hazfedildiği de olur. Yüce Allah'ın: "Kaf, çok şerefli Kur’ân'a yemin ederim ki..." (Kaf, 50/1) buyruğunda olduğu gibi. İfade: ...Mutlaka helâk edileceklerdir, takdirindedir.

Eğer muksemun aleyh daha önce geçmiş yahutta ona gerek bırakmayacak ifadeler yer almış ise, hazfedilmesi vaciptir. İbn Hişam, Muğni'l-Lebîb adlı eserinde böyle demiş ve buna: "Zeyd ayaktadır vallahi” ile “Zeyd vallahi ayaktadır" gibi örnekler vermiştir.

Kasemin iki faydası vardır:

Birincisi, adına yemin edilenin (muksemun bih) azametini açıklamak.

İkincisi, kendisi sebebiyle yemin edilenin (muksemun aleyhin) önemini açıklamak ve onu tekid etmek istemek. Bundan dolayı kasem ancak aşağıdaki hallerde güzeldir:

1. Muksemun aleyhin önemli olması

2. Muhatabın bu hususta tereddüt içinde bulunması

3. Muhatabın böyle bir şeyi (yani hakkında yemin edilen hususu) inkâr ediyor olması.

 

Kasas (Kıssa Anlatmak)

 

Kasas ve kass (kıssa anlatmak) sözlükte izi takip etmek demektir. Terim olarak; ardı arkasına gelen birtakım aşamalara sahip bir hususa dair haber vermektir.

Kur’ân'da anlatılan kıssalar en doğru kıssalardır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?" (en-Nisa, 4/87)

Bu ise Kur’ân kıssalarının vakıa ile eksiksiz bir uyum göstermesinden ileri gelmektedir.

Yine en güzel kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Biz sana bu Kur’ân'ı vahyetmekle, sana en güzel kıssaları anlatıyoruz." (Yusuf, 12/3)

Çünkü Kur’ân kıssaları belâğatta mükemmellik, anlamda üstünlük derecelerinin en yücesini kapsamaktadır.

En faydalı kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır." (Yusuf, 13/111)

Çünkü Kur’ân kıssalarının kalplerin ıslâhı, amellerin ve ahlâkın düzeltilmesi üzerinde güçlü bir tesiri vardır.

Kur’ân kıssaları üç kısma ayrılır:

Bir kısmı peygamberler, rasûller, onların kendilerine iman edenlerle ve onları inkâr eden kafirlerle, başlarından geçen olaylarla ilgilidir.

Bir diğer kısım başlarından ibretli olaylar geçen fertler ve çeşitli gruplarla alâkalıdır. Yüce Allah onların bu kıssalarını bize nakletmiştir. Meryem ve Lukman kıssaları ile duvarları çatıları üstüne yıkılmış bomboş bir kasaba yanından geçen kimsenin kıssası (bk. el-Bakara, 2/259), Zulkarneyn, Karun, Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Fil, Ashab-ı Uhdûd ve daha başka kıssalar gibi.

Bir başka kısım da Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem döneminde meydana gelmiş birtakım olaylar ve kimselerle ilgilidir. Bedir, Uhud ve Ahzab gazveleri, Kureyza oğulları, Nadir oğulları gazveleri, Zeyd b. Harise, Ebu Leheb ve başka kimselere ait kıssalar gibi.

Kur’ân-ı Kerim'deki kıssaların oldukça büyük, pekçok hikmetleri vardır. Bunların bazıları şunlardır:

1. Yüce Allah'ın bu kıssaların ihtiva ettiği hikmeti açıklaması. Çünkü yüce Allah: "Andolsun onlara kendisinde alıkoyucu özelliği olan haberler gelmiştir." (el-Kamer, 54/4) buyurmaktadır.

2. Yalanlayanları cezalandırmak suretiyle yüce Allah'ın adaletinin açıklanması. Çünkü yüce Allah yalanlayıcılar hakkında: "Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince Allah'ı bırakıp da tapındıkları ilâhları onlara bir fayda sağlamadı." (Hud, 11/101) diye buyurmaktadır.

3. Mü'minleri mükâfatlandırmak suretiyle yüce Allah'ın lütfunun açıklanması. Çünkü yüce Allah: "Biz üzerlerine ufak taş yağdıran bir rüzgar gönderdik. Lut’un ailesi müstesnâ. Onları seher vaktinde kurtardık. Tarafımızdan bir nimet olmak üzere (bunu yaptık). İşte şükredenleri biz böyle mükâfatlandırırız." (el-Kamer, 54/34-35) diye buyurmaktadır.

4. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in yalanlayıcıların kendisine yaptıklarına karşı teselli edilmesi. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Eğer seni yalanlıyorlarsa onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık delillerle (mucizelerle), sahifelerle ve nur saçan kitaplarla gelmişti. Sonra kâfir olanları yakaladım. Şimdi onlara azabım nasıldır!?" (Fâtır, 35/25-26)

5. Mü'minlerin iman üzere sebat etmeleri ve imanlarını arttırmaları için teşvik etmek. Çünkü mü'minler kendilerinden önce geçen mü'minlerin kurtulduklarını ve cihad ile emrolunanların ilâhî yardıma mazhar olarak zafere eriştiklerini öğrenmiş bulunuyorlardı. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Biz de duasını kabul edip, kendisini gamdan kurtarmıştık. Biz mü'minleri işte böyle kurtarırız." (el-Enbiyâ, 21/88)

"Andolsun ki biz senden önce kavimlerine rasûller gönderdik, onlar da kavimlerine açık açık delillerle geldiler. Biz de günahkârlardan intikam aldık. Mü'minlere yardım etmek ise zaten üzerimize bir haktır." (er-Rûm, 30/47)

6. Kâfirleri küfürlerini sürdürmekten sakındırmak. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Acaba onlar yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları toptan helâk etmiştir. Kâfirlere de onların (âkıbetlerinin) benzerleri vardır." (Muhammed, 47/10)

7. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in risaletini ispatlama. Çünkü geçmiş ümmetlere dair haberleri ancak yüce Allah bilir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan evvel ne sen biliyordun, ne de kavmin." (Hûd, 11/49)

"Sizden öncekilerin Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra Allah'tan başkasının bilmediği kavimlerin haberleri size gelmedi mi?" (İbrahim, 14/9)

 Kıssaların Tekrarı

 Bazı Kur’ân kıssaları sadece bir defa geçmektedir. Lukman kıssası, Ashab-ı Kehf kıssası gibi. Kimisi de görülen ihtiyaca ve maslahata binaen birkaç defa tekrar edilmektedir. Fakat bu tekrarlama tek bir şekilde olmaz. Aksine kısalığı, uzunluğu, yumuşaklığı, sertliği farklılık arzeder. Diğer taraftan kıssanın bazı yönleri bir yerde zikredilirken, diğer yönleri bir başka yerde sözkonusu edilmemektedir.

Kıssalarda bu tür tekrarın hikmetlerinin bazıları şunlardır:

1. Anlatılan bu kıssanın önemini açığa çıkarmak. Çünkü bu kıssanın tekrar edilmesi, ona itina gösterildiğini ortaya koyar.

2. İnsanların kalplerinde iyice yer etmesi için tekrar edilen kıssanın pekiştirilmesi.

3. Bu kıssalara muhatap olanların durumlarını ve zamanı gözönünde bulundurmak. Bu sebepten ötürü çoğunlukla Mekkî surelerde geçen kıssalarda anlatım özlü ve üslup serttir. Fakat Medine döneminde inen surelerde bunun aksini görüyoruz.

4. Kıssaların durumun gerektirdiğine uygun olarak kimi zaman böyle, kimi zaman öbür türlü anlatılması suretiyle Kur’ân belâğatinin açığa çıkması.

5. Kur’ân'ın doğru olduğunun ve onun yüce Allah tarafından gönderildiğinin açıkça ortaya konulması. Çünkü aynı kıssa, herhangi bir çelişki sözkonusu olmaksızın çeşitli şekillerde anlatılmış bulunmaktadır.

 İsrâiliyât

 İsrâiliyât, İsrailoğullarından olan yahudilerden -ki çoğunlukla görülen budur-, yahut hristiyanlardan nakledilen haberlerdir. Bu haberler üç türdür:

A. İslâmın kabul ettiği ve doğru olduğuna tanıklık ettiği kıssalar haktır.

Buna örnek: Buhârî ve başkalarının rivayetine göre İbn Mesud Radıyallahu anh şöyle demiştir: Yahudi alimlerinden birisi Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'e gelip dedi ki: Ey Muhammed, bizler (kitabımızda) yüce Allah'ın semavatı bir parmağında, yerleri de bir parmağında, bütün ağaçları bir parmağında, suyu ve toprağı bir parmağında, diğer mahlukatı da bir parmağında tutarak ve: Benim melik! diye buyuracağına dair bilgi okuyoruz. Bunun üzerine Peygamber bu yahudi aliminin söylediklerini doğruladı. Ve azı dişleri görününceye kadar güldü. Daha sonra Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem: “Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyamet gününde arz bütünü ile onun kabzasındadır. Gökler ise onun sağ eli ile dürülmüş olacaktır. O, şirk koştuklarından münezzehtir ve çok yücedir." (ez-Zümer, 39/67) âyetini okudu.

B. İslâm’ın kabul etmeyip, yalan olduğuna tanıklık ettiği haberler. Bunlar da bâtıldır.

Buna örnek: Buhârî, Câbir Radıyallahu anh'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yahudiler erkek hanımıyla, arka tarafından cim⒠ettiği takdirde çocuğun şaşı geldiğini ileri sürüyorlardı. Bunun üzerine: "Kadınlarınız sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın." (el-Bakara, 2/223) âyeti indi

C. İslâm’ın kabul etmemekle birlikte red de etmediği haberler hakkında ise hüküm vermemek icap eder. Çünkü Buhârî'nin rivayetine göre Ebu Hureyre Radıyallahu anh şöyle demiştir: Kitap ehli Tevrat'ı İbranice okuyorlar ve müslümanlara arapça açıklıyorlardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bunun üzerine: Kitap ehlini tasdik de etmeyin, onları yalanlamayın da ve biz Allah'a, "bize indirilene ve size indirilenlere iman ettik" (el-Ankebut, 29/46) deyiniz.

Fakat herhangi bir sakıncadan korkulmadığı takdirde bu kabilden İsrâiliyâta dair haberleri anlatmak caizdir. Çünkü Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

"Benden bir âyet dahi olsa tebliğ ediniz. İsrailoğullarından da haber nakledebilirsiniz. Bunda bir sakınca yoktur. Bununla birlikte kim kasten benim aleyhime yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın." Hadisi Buhârî rivayet etmiştir.

Onlardan bu kabilden nakledilen rivayetlerin birçoğunun dinde hiç bir faydası yoktur. Ashab-ı Kehf'in köpeklerinin rengini tayin etmek ve benzeri haberler gibi.

Dine dair herhangi bir husus hakkında kitap ehline soru sormaya gelince bu haramdır. Çünkü İmam Ahmed'in[45] rivayetine göre Câbir b. Abdullah Radıyallahu anh şöyle demiştir: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:

"Kitap ehline herhangi bir şey hakkında soru sormayınız. Çünkü kendileri sapıtmışken onlar sizi asla doğruya götüremezler. Sizler ise (size cevap verdikleri takdirde) ya bir batılı tasdik edeceksiniz yahut bir hakkı yalanlayacaksınız. Gerçek şu ki, eğer Musa aranızda hayatta bulunsaydı, ona dahi bana tabi olmaktan başka bir tutum, helâl olmazdı."

Yine Buhârî[46] Abdullah b. Abbas Radıyallahu anh'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ey müslümanlar! Sizler nasıl kitap ehline herhangi bir şey hakkında soru sorarsınız. Halbuki Allah'ın peygamberinize indirmiş olduğu kitabınız Allah'tan gelmiş haberlerin en yenisidir ve katıksızdır. Hiçbir şey ona bulaşmamıştır. Allah da sizlere kitap ehlinin Allah'ın kitabını başkasıyla değiştirdiklerini, kitaplarında tahrifât yaptıklarını size anlatmıştır. Kendi elleriyle yazdıklarını az bir bedel karşılığında satmak için bu Allah tarafındandır, demişlerdir. Size gelmiş olan ilim sizleri onlara soru sormaktan alıkoymaya yetmiyor mu? Allah'a yemin ederim, onlardan herhangi bir kimsenin size indirilene dair soru sorduğunu görmedim.

 

İlim Adamlarının İsrâiliyâta Karşı Tutumları

İlim adamlarının, özellikle de müfessirlerin bu türden olan İsrâiliyâta karşı çeşitli tutumları vardır.

A- Kimileri İsrâiliyâttan olan bu tür rivayetleri senetleriyle birlikte çokça zikretmiş olup, senetlerini kaydetmek suretiyle bu hususta sorumluluktan kurtulduğunu kabul etmiştir. İbn Cerir Taberî gibi.

B- Kimileri bu tür İsrâiliyâtı çokça zikretmekle birlikte çoğunlukla senetlerini de kaydetmemiştir. Dolayısıyla böyle bir kimsenin durumu geceleyin odun toplayan kimsenin haline benzer. Beğavî buna örnektir. Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiye onun tefsiri hakkında şunları söylemektedir:[47] O Sa’lebi'nin Tefsirinin muhtasarıdır. Fakat Tefsirine uydurma hadisler ile bid'at ehlinin görüşlerini almamıştır. Sa’lebî hakkında da şunları söylemektedir: O geceleyin odun toplayan birisine benzer. Tefsir kitaplarında sahih, zayıf, uydurma ne bulduysa nakleder.

C- Kimisi de bu tür rivayetlerin pek çoğunu zikretmekle birlikte, bazılarının akabinde zayıf olduklarını belirtmiş ya da onları reddetmiştir. İbn Kesir gibi.

D- Kimisi de bu tür rivayetleri reddetmekte aşırıya gitmiş ve bunlardan Kur’ân'a tefsir olarak değerlendireceği hiçbir şey zikretmemiştir. Muhammed Reşid Rıza gibi.

 

Zamir

Zamir: Sözlükte ya zayıflık demek olan "ed-dumûr"dan gelmektedir. Çünkü harfleri azdır. Yahutta gizlemek anlamındaki "el-idmar"dan gelmektedir. Çünkü zamir gizli, saklıdır.

Terim olarak; ifadeyi kısaltmak amacıyla zâhir yerine kullanılandır. Zamir; (hazır ve gaib için kullanılan isimlerin) köklerinden olmamakla birlikte hazır ya da gaib oluşa delâlet edendir, diye de tanımlanmıştır.

Hazırda olana delâlet eden iki çeşittir:

Birincisi, mütekellim (birinci şahıs) için kullanılanlar:"Ben işlerimi Allah'a ısmarlıyorum." (el-Mü'min, 40/44) buyruğundaki zamirler gibi.

İkincisi ise muhatap (ikinci şahıs) için öngörülenlerdir. "Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna." (el-Fâtiha, 1/7) buyruğundaki zamirler gibi.

Bu iki zamirin hazır oluşun delâletleri ile yetinilerek mercia (zamirlerin ait olduğu kişiye gönderilmelerine) ihtiyaçları yoktur.

Gaib (üçüncü şahıs)a delâlet eden zamir ise, gaib için kullanılması öngörülen zamirlerdir. Bunun ise ait olacağı bir merciinin bulunması kaçınılmazdır. Mercide aslolan, lafız ya mertebe itibariyle zamirden önce geçmesi, lafız ve mana itibariyle de ona uyum arzetmesidir. "Nuh, Rabbine seslendi." (Hud, 11/45) gibi.

Zamir bazen daha önce geçmiş fiilden de anlaşılabilir. Yüce Allah'ın: "Adalet yapın. Çünkü o takvâya daha yakın olandır." (el-Maide, 5/8)

Zamirin mercii bazan rütbe (cümle içerisinde gelmesi gereken sıra) itibariyle değil de, lafız itibariyle daha önce geçebilir."Hani İbrahim'i Rabbi... imtihan etmişti." (el-Bakara, 2/124) buyruğunda olduğu gibi.

Bazen de lafız itibariyle değil, rütbe itibariyle önce zikredilmiş olabilir. "Kitabını öğrenci taşıdı" ifadesinde olduğu gibi.

Bazen zamirin mercii, ifadelerin akışından anlaşılabilir. Yüce Allah'ın: "(Ölenin) çocuğu varsa anne ve babasının herbirine geriye bıraktığından altıda biri verilir." (en-Nisa, 4/11) buyruğu gibi. Burada zamir "geriye bıraktığı" lafzından anlaşılan "ölü"ye aittir.

Bazen zamir mercii ile uyumlu (ona mutabık) olmayabilir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Andolsun ki biz (ilk) insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu sağlam bir karargahta yerleşen bir nutfe kıldık." (el-Mu'minun, 23/12-13)

Burada zamir lafız itibariyle insana aittir. Çünkü nutfe halinde yaratılan ilk insan değildir.

Eğer zamir mercii, hem tekil, hem çoğul bir zamirin dönmesine elverişli ise, zamirin bu iki şekilden birisi ile mercie ait olması mümkündür. Yüce Allah'ın: "Kim Allah'a iman edip salih amel işlerse onu altından ırmaklar akan cennetlere, kendileri orada ebedi ve devamlı kalmak üzere koyar. Allah on(lar)a gerçekten güzel bir rızık vermiştir." (et-Talâk, 65/11)

Eğer zamirler birden çok olursa, aslolan zamir merciinin bir olmasıdır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Ona çetin güçler sahibi öğretti. O büyük bir güce sahiptir. Hemen asıl şeklinde doğruluverdi ve o en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaşıp sarktı. Böylece iki yay (boyu) kadar veya daha da yaklaştı. Kuluna vahyettiğini vahyetti." (en-Necm, 53/5-10)

Bu âyetlerdeki bütün ref (özne) zamirleri "çetin güçler sahibi" olan Cebrail'e aittir.

Aslolan zamirin daha önce sözü edilmiş en yakın mercie dönmesidir. Ancak izafetlerde böyle değildir. Bu durumda muzâfa avdet eder. Çünkü sözkonusu edilen odur.

Birincisine örnek: "Biz Musa'ya da kitabı verdik ve onu ... İsrailoğullarına bir hidâyet kıldık." (el-İsra, 17/2) buyruğudur.

İkincisine de: "Allah'ın nimetlerini saymaya kalkarsanız onu (onları) sayamazsınız." (İbrahim, 14/34 ve en-Nahl, 16/18) buyruğu örnek olarak gösterilebilir.

Bazen eğer öncesinden delâlet edecek bir delil geçmiş ise, bu konudaki asıl kaideler dışında da zamir kullanılabilir.

 

Zamir Kullanılacak Yerde Açık İsmi Zikretmek

Aslolan zamir gelmesi gereken yerde zamir kullanmaktır. Çünkü böylesi anlamı daha açık ortaya koyar, lafzan daha kısadır. Bundan dolayı yüce Allah'ın: "Allah onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (el-Ahzab, 33/35) buyruğunda zamir kendisinden önce geçmiş yirmibeş kelimenin yerini tutmaktadır.

Bazen zamir yerine açıkça isim getirildiğide olur. İşte "zamir kullanılacak yerde açık isim kullanmak" diye adlandırılan husus da budur. Bunun, anlatımın akışına göre ortaya çıkacak pekçok faydaları vardır. Bazıları şunlardır:

1. Açık ismin gerektirdiği şekilde onun mercii hakkında hüküm vermek.

2. Hükmün illetini açıklamak.

3. Açık, ismin gerektirdikleri niteliklere sahip herkes için hükmü umumîleştirmek.

Örnek olarak yüce Allah'ın şu buyruğu gösterilebilir:

"Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ve Mikâil'e düşman olursa, şüphesiz Allah o kafirlerin düşmanıdır." (el-Bakara, 2/98)

Bu buyrukta yüce Allah: "Allah o kimseye düşmandır" diye buyurmamıştır. Açıktan açığa zamir yerine ismin zikredilmesi ayrıca şu hususları ifade etmektedir:

1. Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşmanlık eden kimse hakkında kâfir olduğu hükmünün verilmesi.

2. Küfürleri sebebiyle Allah'ın bunlara düşman olduklarının belirtilmesi.

3. Kâfir olan her kimseye Allah'ın düşman olduğunun açıklanması.

Bir başka örnek, yüce Allah'ın şu buyruğudur:

"Bir de kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar var ya! Şüphesiz biz ıslâh etmeye çalışanların mükâfatını zayi etmeyiz." (el-A’raf, 7/170)

Yüce Allah’ın burada: "Onların ecrini zayi etmeyiz" diye buyurmaması, şu üç hususu ifade etmektedir:

1. Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar için ıslah yaptıkları hükmünün verilmesi.

2. Allah ıslah yapmaları sebebiyle onları mükâfatlandıracaktır.

3. Islah eden herkes’in Allah nezdinde boşa çıkarılmayacak bir mükâfatı vardır.

Bazen de zamir yerine açık ismi zikretmek ve tayin etmek icap eder. Eğer zamirden önce herbirisi de zamirin dönmesine elverişli iki merci gelecek olup da maksat onlardan birisi ise, ismin açıkça zikredilmesi gerekir. Mesela: Allah'ım, müslümanların yöneticilerini ve o yöneticilerin yakın danışmanlarını ıslah et, demek gibi. Çünkü sadece "onların danışmanlarını" denilecek olsaydı, müslümanların danışmanlarını ıslah et, diye kastedildiği izlenimini verirdi.

 

Fasıl Zamiri

Fasıl zamiri, munfasıl ref’ zamiri (özne konumundaki ayrı zamir) şeklinde bir harf olup, her ikisi de marife oldukları takdirde mübtedâ ile haber arasında yer alır.

Bu durumda fasıl zamiri bazen mütekellim (birinci şahıs) zamiri olarak gelebilir. Yüce Allah'ın: "Ben, evet ben Allah'ım! Benden başka ilah yoktur." (Taha, 20/14) buyruğu ile: "Muhakkak biz saf saf duranlarız." (es-Sâffât, 37/165) buyruklarında olduğu gibi.

Bazen muhatap (ikinci şahıs) zamiri de kullanılabilir. Yüce Allah'ın: "Onlar üzerinde gözetleyici sen oldun." (el-Maide, 5/117) buyruğunda olduğu gibi.

Bazen gâib (üçüncü şahıs) zamiri de kullanılabilir. Yüce Allah'ın: "İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." (el-Bakara, 2/5) buyruğunda olduğu gibi.

Bunun üç faydası vardır:

1. Te'kid (ifadeyi pekiştirmek): Çünkü "Zeyd o senin kardeşindir" cümlesi, "Zeyd kardeşindir" cümlesinden daha vurguludur.

2. Hasr: Bu zamirden önceki ifadenin, zamirden sonra gelecek ifadeye has ve ona munhasır olduğunu anlatır. Çünkü; “Çalışan odur ki başarılı olur” (anlamındaki) ifade, başarının çalışana has olduğunu anlatır.

3. Fasl ifade eder. Yani zamirden sonra gelen ismin haber ya da tabi olduğunu anlatır. Çünkü "Zeydun el-fâdıl" ifadesinde "el-fâdıl"ın Zeyd'in sıfatı ve haberin sonra gelme ihtimali vardır. Bununla birlikte "el-fâdıl" lafzının haber olma ihtimali de vardır. Eğer "Zeyd huvel’l-fadıl" denilecek olursa, bu durumda arada fasıl zamirinin varlığı sebebiyle fazilet sahibinin Zeyd olduğu anlaşılır.

 

İltifât

İltifât: Böz üslubunu bir şekilden bir başka şekile dönüştürmek demektir. Bunun çeşitli şekilleri vardır. Bazıları şunlardır:

1. Gaibten muhataba iltifât (geçiş): Yüce Allah'ın: "Hamd, alemlerin Rabbi, rahman, rahim ve din gününün maliki olan Allah'ındır. Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz." (el-Fatiha, 1/2-5) buyruğunda ifade gaibden sözetmekte iken, "yalnız sana" ifadesiyle muhataba geçilmiş olmaktadır.

2. Muhatabtan gaibe geçiş şeklinde iltifât: Yüce Allah'ın: "Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman onlar da içindekileri ... götürüp ..." (Yunus, 10/22) buyruğunda ifade muhatabtan "onlar da götürüp" ifadesiyle gaibe geçiş yapılmıştır.

3. Gaibten mütekellime iltifat (geçiş): Yüce Allah'ın: "Andolsun Allah İsrailoğullarından söz almıştı. Biz içlerinden oniki de nakîb (temsilci) dikmiştik." (el-Mâide, 5/12) buyruğunda ifadeler, gaib iken "dikmiştik" buyruğu ile mütekellime geçilmiştir.

4. Mütekellimden gaibe geçilerek yapılan iltifat: Yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki biz sana Kevser’i verdik. O halde Rabbin için namaz kıl." (el-Kevser, 108/1-2) buyruğunda, mütekellimden "Rabbin için" buyruğu ile gaibe geçiş yapılmıştır.

İltifatın birtakım faydaları vardır. Bazıları şunlardır:

1. Üslîp değişikliği dolayısıyla muhatabın dikkat etmesini sağlamak.

2. Muhatabın anlam üzerinde düşünmesini sağlamak. Çünkü üslûbun değişmesi bunun sebebi üzerinde düşünmeye götürür.

3. Muhatabın usancını ve bıkkınlığını gidermek. Çünkü üslûbun aynı şekilde devam etmesi çoğunlukla usanç vericidir.

Bunlar bütün şekillerinde iltifâtın genel faydalarıdır.

Özel faydaları ise, anlatımda sözkonusu edilenlere uygun olarak, herbir şeklinde özel birtakım faydalar ortaya çıkar.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

 

KUR’AN’IN TESBİTİ 

1- Kur’an’ın Rasulullah Devrinde Yazılması: 

Olaylara uygun olarak zaman aralıklarıyla inen ve 23 senede tamamlanan Kur’an’ı, Rasulullah vahiy katiplerine yazdırmıştır. Kendisi okuma yazma bilmeyen, ümmi rasulün, Kur’an’ı yazdırdığını bir çok belge ve bilgiler ortaya koymaktadır. Bunların bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:

1) Rasulullah’ın ümmiliğini yani okuma yazma bilmediğini ifade eden ayetler.

“Bundan önce sen hiç kitap okuyan biri değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar kuşkuya kapılırlardı.” (Ankebut: 29/48)

“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmin nebi olan rasule uyarlar.” (A’raf: 7/157)

2) Kur’an’a ancak temiz olanların dokunabileceğini belirten ayetler Kur’an’ın aynı zamanda birşeyler üzerinde yazılı olmasının gereğini vurgulamaktadır.

“Elbette bu, bir Kur’an-ı Kerim’dir. Saklanmış-korunmuş bir kitaptadır. Ona temizlenip-arınmış olanlardan başkası dokunamaz.” (Vakıa: 56/77-79)

3) Gerek hadis gerekse tarih mecmualarında yazım olayına ve kullanılan malzemelere dair çeşitli haberler yer almaktadır

4) Ebu Bekir (r.a.) devrinde, Kur’an’ın cem’i sırasında ayetlerin yazılı olarak iki şahitle birlikte getirilmesinin istenmesi de yazım olayının açık delilidir.

5) Ömer’in (r.a.) İslam’a girişi sırasında kız kardeşinin elinde Taha suresinin yazılı bulunduğu bir sahifeye rastlaması, sefer sırasında düşman toprağında mushafların taşınmasının yasaklanması, yazım olayını teyid etmektedir.

6) Rasulullah’ın Kur’an’ın dışında hadisler dahil her şeyin yazılmasını yasaklaması, yazma işinin sadece Kur’an’a hasredildiğini vurgulamaktadır.

Sayılan hususlar ve benzeri bir çok rivayetlerden anlıyoruz ki bütün Kur’an Rasulullah’ın hayatında yazılmıştır. Yalnız vahiy devam ettiği için sırayla, toplamaya imkan olmadığından bu yazılanlar dağınık halde idi. Ayetler yazılırken Rasulullah’ın yanında kalmak üzere bir nüsha kendisine veriliyordu. Bazı ashab da kendileri için özel mushaf yazmışlardı. Yalnız bu yazma işi belli bir kaideye ve tertibe dayanmıyordu. Kaynaklar Kur’an’ı toplayan (cem’ eden) Sahabilerin isimlerine yer vermişlerdir. Bunlar içinde özellikle Zeyd b. Sabit, Muaz b. Cebel, Ubey b. Ka’b, Ebu Zeyd, Ebu’d-Derda, İbn Mesud, Ali ve Osman (r.a.) temayüz etmişlerdir. Anılan sahabilerin bir kısmı, Kur’an’ın tamamını Rasulullah hayatta iken toplamayı gerçekleştirirken bir bölümü de Rasulullah’ın vefatından sonra tamamlamıştır. Bu kaynaklar, Mushaf’ı özel olarak toplamaya girişen Sahabenin sayısını dörtten başlayıp yedi ve daha yukarısına çıkarmaktadırlar.

 

2- Kur’an’ın Rasulullah Devrinde Ezberlenmesi:

 Bu arada yazılan Kur’an tümüyle ezberlenmişti. Rasulullah’ın Kur’an’ı öğrenmeye ve öğretmeye teşvik eden hadisleri, bu yöndeki gayretlere hız katmıştı. Ashab arasında Kur’an’ı ezber bilenlere “Kurra” adı verilirdi. Sahabeden meşhur olan 29 kurranın isimleri sayılmaktadır. Bunlardan bazıları: Abdullah b. Mes’ud, Salim, Muaz, Ubey b. Ka’b, Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme.

 3- Kur’an’ın Rasulullah Devrinde Kitap Haline Getirilemeyişinin Sebep Ve Hikmetleri:

 Rasulullah hayatta iken yazılan ve ezberlenen Kur’an’ın resmen bir cilt halinde kitap haline getirilemeyişinin sebep ve hikmetlerini şöyle sıralayabiliriz:

1) Rasulullah hayatta olduğu sürece vahiy devam etmişti. Bazı ayetlerin neshedilme ihtimali mevcuttu. Kitap haline getirilmesi bir takım karışıklıklara sebep olabilirdi.

2) Aralıklı olarak indiği bilinen ayetler, bir cilt halinde toplansaydı, bu durum yazmaya, ezberlemeye ve neşre çalışanlara bir takım zorluklar getirecekti.

3) Sureler nüzul tarihine göre tertib edilmediği için inen ayetlerin daha önce inen bir sureye ilave edilmesi gibi durumlar söz konusu olduğundan kitap haline getirme girişimi karışıklıklara sebep olabilirdi.

4) Rasulullah’ın müslümanların başında bulunduğu, bir çok sahabinin de Kur’an’ı ezberlediği bu dönemde böyle bir şeye ihtiyaç da duyulmamıştır.

5) Vahyin tamamlanmasıyla Rasulullah’ın vefatı arasındaki süre 81 günü, alimlerin çoğunluğuna göre de 9 gece gibi çok kısa bir zaman dilimini kapsamaktadır. Bu kadar kısa sürenin Kur’an’ı bir kitap halinde toplamaya yetmeyeceği bir aşikardır.

“Zikr’i biz indirdik onu koruyacak olan da biziz.” (Hicr: 15/9)

 4- Kur’an’ın Ebu Bekir Devrinde Toplanması:

 Rasulullah’ın vefatından sonra halifeliğe seçilen Ebu Bekir (r.a.) devrinde bir takım yalancı nebiler türemiş, irtidat hareketleri baş göstermişti. Halife Ebu Bekir bu karışıklıkları önlemek için bazı teşebbüslerde bulunmuş, bu arada sahte nebi Müseyleme üzerine de bir ordu göndermişti. Yemame’de (12/633 yılında) yapılan savaşta 70 kadar hafız şehid düşmüştü. Hatta bu savaştaki şehit sayısının 500, 700 ve daha fazla olduğunu söyleyenler de vardır.

 İşte bu durum Ömer’i (r.a.) telaşlandırmış, endişesini belirtmek üzere Halife Ebu Bekir’e gitmiş ve Kur’an’ın toplanmasını teklif etmiştir. Ebu Bekir ilk anda Rasulullah’ın yapmadığı bir işi yapma durumuyla karşı karşıya geldiği için çekinmişse de daha sonra, gönlü bu işe ısınmış ve Ömer’in düşündüğü gibi düşünmüştür. Hemen Zeyd b. Sabit’i çağırmış ve ona Kur’an’ı inceleyip toplama görevini vermiştir. Zeyd b. Sabit ilk anda bu görevi yapmaktan çekinmiş ise de Halifenin telkin ve tavsiyelerine uyarak hemen Kur’an’ı toplamaya koyulmuştur

Kur’an’ı toplama görevi kendisine verilen Zeyd b. Sabit, Rasulullah’ın vahiy katibiydi. Kur’an’ın tamamını Rasulullah’ın sağlığında toplamıştı. Akıllı, zeki ve yetişkin bir genç olarak tanınmıştı.

Zeyd b. Sabit’in Kur’an’ı toplama işiyle görevlendirilişinden hemen sonra, durum Ömer (r.a.) tarafından halka duyuruldu ve Rasulullah’dan (s.a.v.) alınan Kur’an’a dair bilgi ve belgelerin getirilmesi istendi. Getirilen ayet ve surelerin kabul edilebilmesi için şu şartlar aranıyordu:

1) Getirilen ayetlerin ezberlenmiş olması

2) Rasulullah’ın huzurunda yazılmış olması

3) Bunun da en az iki şahidin şehadetiyle isbat edilmesi.

Aranan prensiplere son derece riayet ederek yazılı metinleri bir araya getiren Zeyd b. Sabit bu işi yaklaşık bir yılda tamamlamıştır. Toplanan bu sayfalar Ebu Bekir’e (r.a.) teslim edilmiş, vefat edinceye kadar onun yanında kalmıştır. Böylece Rasulullah tarafından okunan, tebliğ edilen, yazılan ve ezberlenen Kur’an Ebu Bekir devrinde, başta Zeyd b. Sabit olmak üzere sahabenin gayretleriyle toplanıp tek kitap haline getirilmiştir. Toplanan Mushaf’ın Rasulullah devrinde yazılan ve bilinenlerden hiç farkı yoktur. Yalnız Tevbe suresinin son iki ayeti ile Ahzab suresinin bir ayeti sahabelerin tevatüren ezberlerinde, Rasulullah’ın yanındaki mushafta olmasına rağmen sadece Huzeyme b. Sabit el-Ensari’nin yanında vardı. Rasulullah onun şahitliğini iki kişinin şahitliği yerine saydığı için sahabeler hiç bir şüpheye kapılmadan istisna olarak bunu almışlardır.

Toplanan kitap haline getirildikten sonra Mushaf adını alan bu nüshayı şu özellikleriyle tanımak mümkündür.

1) En ince ilmi tesbit usulleriyle toplanmıştır.

2) Nüshaya ancak tilaveti mensuh olmayan ayetler alınmıştır.

3) Nüshanın doğruluğu, tevatür yoluyla sabittir ve icma-ı ümmet vardır.

4) Bu nüsha “yedi harfi” içine almaktadır.

Ebu Bekir’e teslim edilen bu Mushaf, onun vefatından sonra Ömer’e, Ömer’den sonra da kimin halife seçileceği belli olmadığı için kızı Hafsa’ya teslim edilmiştir. İstinsah sırasında Osman istemiş, sonra iade etmiştir. Hafsa’nın vefat etmesinden sonra Medine valisi Mervan b. Hakem tarafından da yaktırılmıştır. Bunun sebebi, istinsah edilen nüshalarla bu nüsha arasında muhalefet olabileceği iddialarını ve bu yönde doğacak fitneyi ortadan kaldırmaktır.

 5- Kur’an’ın Hz. Osman Zamanında Çoğaltılması:

 Osman (r.a.) Devrinde İslam Devleti sınırları Arabistan’ı aşmış, fetihler sebebiyle insanlar grup grup İslam’a girmiş, her şehir halkı Kur’an-ı Kerim’i o beldedeki kurra sahabenin okuyuşuna göre okumaya başlamıştı. Çünkü sahabenin Kur’an-ı Kerim’deki bazı kelime ve harfleri Rasulullah’ın ağzından farklı şekilde rivayet etmeleri farklı kıraat vecihlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Başlangıçta ümmete kolaylık olmak üzere Rasulullah’ın uyguladığı bu farklı okuyuş, daha sonra bir takım tereddüt ve şüpheleri beraberinde getirmiş, her belde insanları başka kıraatleri görünce şaşırmışlar kendi kıraatlarının daha doğru ve fasih olduğunu iddia etmişlerdir. Öyle ki, farklı okuyuş sebebiyle insanlar birbirlerini günahkarlık ve hatta küfürle itham edecek kadar ileri gitmişlerdir.

Nitekim Ermenistan ve Azerbeycan fetihlerine (25/646) katılan kumandan Huzeyfe b. Yeman, bu durumu açıkça görmüş ve derhal halife Osman’a müracaat ederek, ümmetin arasında yahudi ve hristiyanlar arasındaki ihtilafların benzeri çıkmaması için, bu işin çaresine bakmasını istemiştir. Bunun üzerine Osman Hafsa’ya haber göndermiş, Mushaf’ın sonradan iade edilmek üzere kendisine gönderilmesini istemiştir. Hafsa da Mushaf’ı halife Osman’a göndermiştir.

Osman (r.a.) gönderilen Mushaf’ı istinsah edip çoğaltmaları için şu dört kişiyi görevlendirmiştir: Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Said b. As, Abdurrahman b. Haris. Bunlardan Zeyd Medine’li Ensar’dan, diğerleri ise Mekke’li olup Kureyşlilerdendi. Bazı haberlerde bu heyetin 12 kişiden oluştuğu bildirilmektedir.

İstinsah heyetine halife tarafından ihtilaf halinde Kureyş lehçesinin esas alınması talimatı verilmiş, heyet de aşağıdaki prensipleri göz önünde bulundurarak çoğaltma işlemini gerçekleştirmiştir:

1) İstinsah, Ebu Bekir zamanında toplanan mushaf esas alınarak yapılacaktır.

2) Son arzadaki durum gözetilerek, tilaveti mensuh olan ayetler alınmayacaktır.

3) İhtilaf halinde Kureyş lehçesi tercih olunacaktır.

4) Mushaf’ın istinsahı bir kaç nüsha halinde yazılarak gerçekleştirilecek ve muhtelif beldelere gönderilecektir. Gönderilen Mushaflara uymayan ve tashihi mümkün olmayan sayfa ve Mushaflar imha edilecektir.

5) Sureler, bugün elimizde bulunduğu şekliyle tertib edilecektir.

6) Bu Mushaflara, daha önceki Mushaf veya sayfalara yazılmış, açıklama mahiyetindeki ibareler yazılmayacaktır.

Komisyon belirtilen esaslar çerçevesindeki çalışmasını bir rivayete göre beş sene zarfında tamamlamış, çoğaltılan nüshalardan birisi Medine’de bırakılmış, diğerleri Kufe, Basra ve Şam’a gönderilmiştir. Bu arada çoğaltılan nüshaların sayısının 5 veya 7 olduğu söylenerek, Mekke, Yemen ve Bahreyn’e de Kur’an nüshalarının gönderildiği belirtilmiştir.

İstinsah işlemi tamamlanınca esas Mushaf, Hafsa’ya iade edilmiş, çoğaltılan Mushaflar üzerinde Ashab ve Tabiilerin icmaı gerçekleşmiştir. Sonuç olarak Osman’ın gerek kendisinde bulundurduğu ve gerekse diğer şehirlere gönderdiği bu Mushaflar derhal benimsenmiş, kısa zamanda bunlardan istinsahlar yapılarak, birçok müslümanın elinde Kur’an nüshaları görülmeye başlamıştır. Bugün taşıdığımız ve okuduğumuz Kur’an-ı Kerim nüshaları Osman’ın (r.a.) çoğalttığı nüshaların aynısıdır.

 6- Kur’an’ın Harekelenme Ve Noktalanması:

 Osman (r.a.) zamanında çoğaltılan Mushaflar, harekesiz ve noktasız olarak yazılmıştı. Bunun gerekçesi de Kur’an’ın çeşitli kıraat vecihlerine göre harekesiz ve noktasız metinde okunabilmesini sağlamaktı.

Fakat Arap olmayanların İslam’a girmeleri ve bunların Arapçaya vakıf olmamaları sebebiyle Kur’an-ı Kerim’i yanlış okuma olaylarına sık sık rastlanılır olmuştu. Dolayısıyla Kur’an’ı sağlıklı ve kolay okumayı sağlayacak nokta ve hareke gibi bir takım düzenlemelere gitmek gereği belirmişti.

Kur’an’ı ilk defa harekeleme yoluna giden Ebu’l-Esved ed-Düeli (69/688)’dir. Bu zat başlangıçta Basra valisi Ziyad b. Ebih’den gelen teklifi kabul etmemiş, daha sonra bir şahsın Tevbe suresinin 3. ayetinde yer alan “Ve rasuluhu” kelimesini “Ve rasulihi” şeklinde okuduğunu duymuş, hemen vali Ziyad’a başvurarak harekeleme işine girişmiştir. Çünkü geçen ayetin “Allah ve Rasulü müşriklerden beridir.” şeklindeki anlamı, duyduğu okuyuşa göre “Allah müşriklerden de Rasulünden de beridir.” şekline dönüşmüştü. Bu yüzden Mushaf yazısındaki renkten farklı bir mürekkeple fetha hareke için harfin üstüne bir nokta, kesre için altına bir nokta, zamme için önüne bir nokta koymak suretiyle bu işi tamamladı. Tenvin için de iki nokta kullanılmıştı.

Harekeleme işinden hemen sonra da harflerin noktalanması işi gerçekleştirilmiştir. Bu işi de Irak valisi Haccac b. Yusuf (95/713)’un emriyle Düeli’nin talebesi Nasr b. Asım (89/708) yapmıştır. Bazı rivayetlerde de bu noktalama işini Yahya b. Ya’mer (129/746)’in gerçekleştirdiği belirtilmektedir. Şu var ki Basra’da bu iki zatın başlattıkları noktalama hareketi, daha sonra Medine’ye ve diğer İslam beldelerine yayılmıştır.

İlk dönemlerde uygulanan ve noktalarla gösterilen hareketlerle, benzer harfler için uygulanan noktalar Mushaflarda farklı renklerle işaretlenmiştir. Bir süre devam eden bu uygulama Halil b. Ahmed (175/791)’in bildiğimiz hemz, teşdid, sıla, revm ve işmam gibi diğer noktalama işaretlerini tamamlamasıyla son şeklini almıştır.

Kur’an-ı Kerime hareke ve nokta konulması meselesi başlangıçta tartışma konusu olmuş aralarında Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes’ud ve İmam Malik’in de bulunduğu bir grup selef alimleri bu hareketi hoş karşılamamışlardır. Fakat sonraki dönemlerde, hareke ve noktalama hareketinin Kur’an-ı Kerim’e herhangi bir zarar değil, yarar getireceği düşüncesi ağırlık kazanmıştır. Bu yüzden nokta ve harekelemeye ruhsat verilmiş, hatta müstehap olduğu söylenmiştir.

Halife Velid (86-96) mushafların yazılışı için, hattının güzelliğiyle şöhret bulan Medine’de Mescid-i nebevi’nin mihrabındaki hattın sahibi olan Halid b. Ebi’l-Heyyac’ı gönderdi. Hicri dördüncü asrın sonlarına kadar hattatlar mushafları kufi yazısıyla yazmaya devam etti. Hicri beşinci asrın başlarında onun yerini güzel nesih yazısı aldı. Günümüzde kullanmakta olduğumuz nokta ve harekelerin hepsi bu yazıda mevcuttur. Kur’an’ın ilk baskısı 1530 yılında Bındıkiyye’de gerçekleşmiş lakin kilisi bunu hemen yok etmiştir. Müslümanlar tarafından ilk baskısı 1787 yılında Rusya’nın Saint-Petersbourg şehrinde Mevlay Osman tarafından gerçekleştirilmiştir. 1828 yılında ilk taş baskı Tahran’da yapılmıştır.1877 yılında İstanbul’da basıldı. 1923 yılında Kahire’de Kral Fuat’ın emriyle Ezher ulemasının eşliğinde Hafs rivayeti ile Asım’ın kıraatine göre basılan Kur’an’ı İslam alemi çok beğendi ve neredeyse tek nüsha durumuna geçti.

Kur’an’ın nokta ve harekelenmesiyle ilgili bir çok eser yazılmıştır. Bunlar arasında Ed-Dani (444/1053)’nin “El-Muhkem fi Nakti’l-Mesahif” adlı eseri meşhur olanıdır. 

 7- Yedi Harf Ve Kıraat Meselesi:

 Kur’an-ı Kerim’in kıraatıyla doğrudan ilgili meselelerden olan yedi harf ve kıraat meselesi ilgili alimlerin en çok üzerinde durdukları konular arasında yer almıştır. Bu iki konu birbirine karıştırılmış, bazen aynı şeyler olduğu söylenmiş, bazen de ayrı ayrı şeyler oldukları belirtilmiştir. Kanaatimizce birbirinden ayrı olan bu meseleleri anahatlarıyla anlatalım:

 

A) Yedi Harf Meselesi:

Bize 21 sahabiden ulaşan ve sayısı 46’yı bulan hadislerde rivayet edildiğine göre Kur’an-ı Kerim yedi harf üzerine inmiştir. Özellikle Ubey b. Ka’b ve Ömer’den (r.a.) rivayet edilen hadislerde bu durum vurgulanmıştır. Nitekim Ubey b. Ka’b’ın rivayet ettiği hadiste belirtildiğine göre Cebrail Rasulullah’a üç defa gelmiş ve her gelişinde Kur’an’ın bir, iki ve üç harfle okunuşuna ilişkin ilahi emri tebliğ etmiştir. Rasulullah, Kur’an’ın üç harfle okunuşunun bile ümmete zor geleceğini Cebrail’e bildirmesi üzerine melek dördüncü gelişinde şöyle demiştir: “Allah sana ümmetinin Kur’an’ı yedi harf üzere okumasını emrediyor, hangi harfle okurlarsa doğruyu bulmuşlardır.”

Ömer’in (r.a.) rivayet ettiği hadiste ise, Hişam b. Hakim’in Furkan suresini okuyuşuna ilişkin olarak Ömer’in gösterdiği tepki anlatılmış, karşılıklı tartışan bu iki sahabinin Rasulullah’ın huzuruna gelerek anılan sureyi farklı biçimde okudukları nakledilmiş, sonunda da Rasulullah’ın şöyle buyurduğu kaydedilmiştir: “Bu Kur’an yedi harf üzerine indirilmiştir. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyunuz.”

Yedi harfin ne anlama geldiği ve neye delalet ettiği hususunda alimler farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Konuyla ilgili görüşleri 40’a kadar çıkaranlar varsa da bunların belli başlıları şunlardır:

1) Yedi Harf tabiri kendi başına müşkil bir terimdir. Bu kapalılık hem harf, hem de yedi kelimesinden gelmektedir. Çünkü harf kelimesi, bir çok anlamlara gelen müşterek bir lafızdır. Yedi rakamı ise, bilinen sayı olduğu gibi, çokluktan kinaye olarak kullanılabilir.

2) Yedi Harf, meşhur yedi lehçedir. Bu lehçeler ise, Kureyş, Huzeyl, Sakif, Hevazin, Kinane, Temim ve Yemen kabilelerine aittir.

3) Yedi Harf, yedi vecihtir. Yani bir şeyin aynı anlama gelen çeşitli lafızlarla söylenmesidir. “Akbil, Helümme, Teal” lafızlarının “Gel” anlamını ifade etmesi gibi.

4) Yedi Harf, yedi çeşit kelamdır. Emir, nehiy, helal, haram, muhkem, müteşabih ve emsal gibi.

5) Yedi Harf, Kur’an’ın mutlaka yedi lehçe ile değil, yer yer farklı lehçelerle okunabileceğinin ifadesidir.

6) Yedi Harf, kıraat imamlarına nisbet edilen yedi kıraat değildir.

7) Yedi Harf, Kur’an’ın okunuşu hususunda Yüce Allah’ın, Rasulullah’ın isteğini kabul ederek kullarına tanıdığı bir ruhsat, kolaylık ve genişliktir.

8) Yedi Harf, Kur’an’daki bazı kelimelerin okunuşlarında görülen bir tür çeşitliliktir. Bu çeşitlilik hiç bir zaman, anlamda herhangi bir çelişkiye ve farklılığa sebep olmamaktadır.

Şimdi de Yedi Harf uygulamasına ilişkin bazı örnekler verelim: “Ekvemu kîla” ayetini “Esvebu kîla” şeklinde okuyarak “Ekvemu, Esvebu ve Ehbe’e” kelimelerinin aynı anlama geldiğini belirtmiştir. Ömer (r.a.) “Fes’av” kelimesini “Femdu” biçiminde okumuştur. Ebu’d-Derda “Taamu’l-Esîm” kelimelerini bir türlü okuyamayan kimseye “Taamu’l-Facir” okumasını söylemişti. Ayette geçen “Zehrafe” kelimesinin yerine İbn Mesud’un “Zehebe” kıraatine rastlanmıştır.

Sonuç olarak Yedi Harfle ilgili şunu söyleyebiliriz: Birinci asrın ilk yarısından itibaren Kureyş lehçesinin ve eğitiminin yaygınlaşması üzerine Yedi Harf meselesi, önemini kaybetmiştir. Zaruretten dolayı, kısa bir süre için ruhsat olarak getirilen bu uygulama artık sona ermiştir. Bugün ise, ilmi bir mesele olarak incelenmekten başka bir değeri yoktur.

 B) Kıraat Meselesi:

 Kur’an kelimeleri üzerinde med, kasr, hareke, sükun, nokta ve i’rab yönünden farklı okuyuşlara kıraat denmiştir. Osman (r.a.) zamanında çoğaltılarak belirli merkezlere gönderilen Mushafların harekesiz ve noktasız oluşu muhtelif kıraatlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hicri 1. asrın ikinci yarısından itibaren Medine, Mekke, Kufe ve Basra’da kıraat mektepleri açılmaya başlanmış, 2. asrın başlarından itibaren de çok çeşitlenen kıraatler içinde tercih edileni belirtmek üzere Yedi Kıraat (Kıraat-ı Seb’a) tabiri yaygınlaşmıştır. Konuyla ilgili çalışmalar yapılmış, yazılan eserlerle kıraat bir ilim olarak tesbit edilip uygulanmıştır. Nihayet Ebu Bekir b. Mücahid (324/925) yazdığı “Kitabu’s-Seb’a” isimli eseriyle kıraatları yedide sınırlarken sahih kıraatları da toplamıştır. Yalnız bu yedi kıraatin Yedi Harften ayrı olduğu, aralarında bir ilginin kurulmaması gerektiği unutulmamalıdır. Daha sonra İbnü’l-Cezeri (833/1429) başta olmak üzere bir grup alim, Yedi İmama üç meşhur imamın da kıraatlarının eklenmesini uygun bulmuşlar, dolayısıyla kıraatların sayısı ona (Kıraat-ı Aşere) yükselmiştir. Böylece Yedi Harfin yedi kıraatla açıklanmasına yönelik arayışlar da sona erdirilmiştir. Bu on kıraate dört kıraatın da ilave edilmesiyle 14’ü bulduğu görülmektedir.

Belirtilen ve sayısı 14’ü bulunan sahih kıraatlarda müslümanlar için ezberleme, anlama ve hüküm çıkarma gibi kolaylıkların söz konusu olduğu bilinmelidir. Kıraat uygulaması sünnettir. Farklı kıraatlere Rasulullah tarafından müsaade edilmiştir. Kıraatler sahih ve şazz olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Tevatür derecesine ulaşan sahih kıraatlere “mütevatir”, tevatür derecesine ulaşmayan veya gramer ölçülerine göre ortaya konan kıraatlere de “şazz” denir. Kıraat imamlarının arasındaki ihtilaf “kıraat” adını alırken, ravilerin ihtilaflarına “rivayet” denilmiştir. Diğer ihtilaflara ise “vecih” denilmiştir. Kıraat imamlarına “Kari, Kurra” veya “Mukri, Mukriun” denilirken, rivayet edenler de “Ravi. Ruvat” diye isimlendirilmişlerdir.

Kur’an kelimelerinin madde ve lafızda değil, sadece şekil ve suretinde beliren kıraatle ilgili bazı örnekleri şöyle sıralayabiliriz:

1) Harflerin tek veya çift noktalarının, harflerin üst veya altında yer alması (Ya, Ta, Bâ ve Nûn harflerindeki gibi.)

2) Hareke değişmeleriyle ilgili olabilir. “Bi’l-buhli” kelimesinin “Bi’l-behali” şeklinde okunuşu gibi.

3) “Hum” zamiri harekelendirilir. “Aleyhimu, minhumu” gibi.

4) Lehçe farkları gözetilebilir. “Berie-Berae” gibi.

Mütevatir sayılan on kıraatın imamları ise şunlardır:

1) Ebu Abdurrahman Nafi (169/785) Nafi’nin ravileri, Kalun ve Verş’tir.

2) Abdullah b. Kesir (120/738)

3) Ebu Amr (154/771)

4) Abdullah b. Amir (118/736)

5) Asım b. Ebi’n-Necud (127/745) Asım’ın ravisi Hafs’dır.

6) Hamza b. Habib (156/773)

7) Ali b. Hamza el-Kisai (189/805)

8) Halef b. Hişam (229/844)

9) Ebu Ca’fer el-Ka’ka (130/748)

10) Ebu Muhammed Ya’kub b. İshak

Sayılan on mütevatir kıraatin bugün üç tanesi fiilen kullanılmakta olup diğerleri bir ilim olarak tetkik edilmektedir. Pratik olarak uygulanan üç kıraat şunlardır:

1) Ebû Amr kıraatı, sadece Sudan’ın bir kısmında kullanılan bu kıraat yaygın değildir.

2) Nafi’ kıraatı, Mısır hariç Kuzey Afrika’da tutunmuş bir kıraattir.

3) Asım kıraatı, yeryüzündeki müslümanların büyük çoğunluğu Asım kıraatını ve Hafs rivayetini kullanmaktadır. Mushaflar da bu kıraata göre basılmaktadır.

Bir kıraatın sahih olabilmesi için onun, üç vasfa sahih olması gerekir:

1) Rasulullah’dan sahih senedle rivayet edilmesi.

2) Osman’ın (r.a.) mushafına takdiren de olsa uygun olması.

3) Arapçanın kaidelerine uygun olması.

 

8- Mushafların Bölüm Ve Parçalarıyla İlgili Bilgiler:

Kur’an-ı Kerim’in 114 sure 6666 (veya 6236) ayetten meydana geldiğini görmüştük. Şimdi de Kur’an’ın bölümleri ve parçalara ayrılışına ilişkin bazı bilgiler verelim:

1) Kur’an’daki kelime sayısı: 77.934 veya 77.437’dir.

2) Kur’an’daki harf sayısı: 326.048 veya 323.671’dir. Kelime ve harf sayısındaki farklılık, imla ve kıraattaki ihtilaftan ileri gelmektedir.

3) Cüz: Mushaflar 30 cüze ayrılmıştır. Her cüz 20 sayfadan oluşmaktadır. Mushafların sol tarafındaki sayfa kenarına konan işaretlerle gösterilmiş, içine cüz yazısı ve sayısı yazılmıştır.

4) Hizib: Cüzün dörtte birini oluşturan beş sayfalık bölümün adıdır. Toplam hizib sayısı 120’dir. Bunlar sayfa kenarlarına konulan ve içine hizib yazılan işaretlerle gösterilir.

5) Kur’an’ın bölümleri: Kur’an’ın ilk ve ikinci yarısı, birinci, ikinci ve üçüncü üçte birleri, birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü dörttebirleriyle, beş, altı ve yedide birleri çeşitli eserlerde gösterilmiştir.

6) Duraklar: Ayetleri birbirinden ayırmak için konulan işaretlerdir. İlk zamanlarda Mushaflarda bulunmayan duraklar, daha sonra daire meyilli çizgiler halinde yapılmıştır. Daha sonraları yalnız daire halinde gösterilmiştir. Zamanla bu daireler gül şeklini almış veya içi süslü daireler olarak kalmıştır. Zamanımızda basımı yapılan Mushaflarda çeşitli şekillerde durak işaretlerine rastlanmaktadır. Çoğunlukla da bu durakların içinde ayet numaraları yazılıdır.

7) Secavendler: Okunan yerin anlamı göz önünde bulundurularak konulmuş bir tür noktalama işaretleridir. Secavendler, işaretlerin büyük bölümünü ilk defa uygulayan Muhammed b. Tayfur Secavendi (560/1165)’nin ismiyle anılmışlardır. Her bir vakf ve vaslın çeşitli durumlarıyla, konulan ifade eden bu işaretler “Mim, Tı, Cim, Sad, Kaf” gibi harfler, “Kıf” ve “Sıl” gibi kelimeler veya üçlü noktalarla gösterilmiştir.

8) Tahmis ve Ta’şir: Surenin her beş ayetinin sonuna “Hams” kelimesinin yazılmasına “Tahmis”, her on ayetin sonuna da “Aşr” kelimesinin yazılmasına “Ta’şir” denilir. Bunların “Ha” ve “Ayn” harfleriyle işaretlendiği de görülmektedir. Türkiye’de basılan Mushaflarda bu işaretlere rastlanmamaktadır. Ancak bu mushaflarda görülen “Aşr” işaretinin ise konu başlangıç ve bitimini ifade eden “Ruku alametleri” olduğu bilinmektedir.

9) Sure başlıkları: Her surenin başında o surenin adının, nerede nazil olduğunun ve ayet sayısının belirtildiği kısımdır. 

10) Secdeler: Kur’an’da 14 yerde geçen secde ayetini belirten işaretlerdir. Bu işaretler secde ayetinin hizasına konulmuş ve içine “Secde” yazılmıştır. 


TEFSİRDE İSRAİLİYYAT

Yazar: Doç. Dr. Abdullah AYDEMİR

ÖNSÖZ

Miladi yedinci asrın birinci çeyreğinde Mekke'de doğan İslâm güneşi, mü'minlere yepyeni bir rûh ve aşk zerketti. Bu aşkla her tehlikeyi fütursuzca göğüsleyen bu yeni imanın sahipleri az zamanda o günün eğilmez zannedilen nice başlarını eğdiler ve İran ile Bizans gibi iki büyük imparatorluğa kendilerini kabul ettirdiler.

İslâm'a düşmanlıkta en ileri gidenler Yahudilerdi. Çünkü onlar kendi kuruntularına göre Allah'ın seçkin bir kavmidirler. Bazı Ruhban ve Ahbarıları -özellikle mağlup duruma düştükten sonra- arzularına kavuşmak yolunda hileden başka çıkar yol bulamadılar. Bunlar zahiren müslüman görünüp din ve itikadlarını içlerinde gizlediler.

Bu sinsi düşman grupların gayretiyle İslâm'a yabancı olan bazı şeyler zamanla müslümanlar arasında yayıldı ve bunlardan tefsire girme fırsatı bulanlar bile oldu.

Kur'ân'ın kısaca, temas ettiği hususlar, Tevrat ve İncil'de bulunan veya bunlara inanan çevrelerde şifahi olarak yaşayan mufassal bilgiler ve hurafelerle aydınlatılmaya çalışıldı.

Cami ve benzeri yerlerde halka hikaye anlatan kişiler (kassaslar) Kur'an müfessiri olarak ortaya çıktılar. Buldukları malumata, hayalhanelerinden birçok şey ilave ettiler. Kur'an ve hadislerle yetinmediler, küçük çapta da olsa sahâbe asrında İsrailiyat muhtelif yollarla İslami çevrelere girdi. Bu rivayetler tabi'iler devrinde daha da arttı.

Asırlar boyunca İslâm alimlerinin büyük bir ekseriyeti, tefsirlerde buldukları İsrailiyyatı cemaat ve talebelerine meclislerinin müdavimlerine göz yaşları içinde ve büyük bir aşkla anlattılar.

 

GİRİŞ

A- KUR'ÂN-I KERİM'İN DİĞER MUKADDES KİTAPLAR ARASINDAKİ YERİ

Kur'an-ı Kerim dışında kalan ilahi kitaplardan Tevrat ve İncilden başka hiçbiri zamanımıza kadar gelmemiştir.

Kur'an-ı Kerim kendinden önce indirilmiş olan ilahı kitapları tasdik eden bur mucizedir. Onların tahrif edildiklerini beyan eder. Kur'andan başkasına güvenilmez. Kur'an hiçbir konuda, tahrif edilmiş Tevrat ve İncil'e muhtaç değildir. Ne Kur'an-ın izah ve tefsiri ve nede diğer İslami talimatın açıklanması sadedinde bu kitaplar müracaat kaynağı olmazlar.

 

B- 1. İSRALİYATININ MANÂSI

"İsrailiyyat" israiliyye kelimesinin çoğuludur. Kelime İsraili bir kaynaktan aktarılan kıssa veya hadise manasındadır. İsrail, rivayetlere göre Hz. Ya'kûb (as)'un ismi veya lâkabıdır.

İslâm'a ve özellikle tefsire girmiş olan Yahudi, Hıristiyan ve diğer dinlere ait kültür kalıntılarıyla, dinin gerek lehine ve gerekse aleyhine uydurulup Hz. Peygamber'e (sav) ve sahâbe ve müteakip nesillere izafe edilen her türlü haber, israiliyyat kelimesinin manası içine girer.

 

2. İSRAİLİYYATIN KISIMLARI

Sened Yönünden:

a) Sened ve Metin Bakımından Sahih ve Sağlam Olan İsrailiyyat:

- Buna misal olarak hadis kitaplarında yer almış olan haberleri gösterebiliriz.

b) Sened ve Metin Bakımından Zayıf Olan İsrailiyyat:

- Örnek: İbnû Cerir et-Teberi’nin rivayet ettiği ve "Arş"ı taşıyan meleklerin tavsifi ile ilgili olan haberdir.

 

c) Mevzu (Uydurma) Olan İsrailiyyat:

- Örnek: Huzeyfe İbn el-Yeman'dan rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (sav) şöyle demiştir: İsrail oğulları azıp taşkınlıkları başlayınca... Allah (cc) onlara Fars hükümdârı Bahtûnnassar'ı gönderdi. Allah (cc) Bahtünnassar'u 7800 yıl hükümdarlık nasip etti.

Bu haber tamamıyla uydurma olan bir İsrailiyyattır.

Konusu Yönünden

1. İnançla ilgili olanlar

2. İbadet ve dini ahkamla ilgili olanlar

3. Va'z ve nasihat gibi birinci ve ikinci kısımla alakalı olmayan.

 

İslâm'a Uyup Uymaması Bakımından:

1. İslâm'a Uygun Olan İsrailiyyat

İslâm'a uygun lan İsrailiyyattan maksat, sahih sened ve metinlerle muteber hadis kitaplarımızda yer almış olan haberlerdir. Hz. Peygamber'in (sav) veya sahabenin ve sonra gelen nesillerin eski milletlerin -yahudi ve hıristiyanlar başta olmaz üzere- daha ziyade dini kültürlerine ait olarak haber verdikleri ve anlattıkları şeylerdir. Yani, bunlar hadistir.

- Örnek: Fatıma Bint-i Kays'ın rivayet ettiği Cesâse kıssası...

 

2. İslâm'a Zıt Olan İsrailiyyat

Bu kısma giren, -hangi konuya ait olursa olsun- İslâm'ın esasları ile tenakuz halindedir. Bunları aklen ve naklen tasvibe imkan yoktur.

- Örnek: Hz. Süleyman (as) yüzüğünü şeytanın çalması ve onun yerine geçip insanlara hükmetmesi ve Hz. Süleyman'ın (as) şeytanı etkisiz hale getirmesini anlatan hikaye...

 

3. Tasdik veya Tekzib Edilemeyen İsrailiyyat (Meskutün anh)

Bu tür israiliyyat -belki de tasdik veya tekzib edilemeyişinden dolayı- İslami olan eserlerde ve özellikle tefsirlerde geniş yer tutmuştur. Hemen şunu belirtelim ki, tasdik veya tekzib edilemeyen bu tür israilayyata da asla müslümanların ihtiyacı yoktur. Lüzumsuz söz kalabalığından ve hayal mahsulü efsanelerden ibarettir.

 

C- İSRAİLİYYAT RİVAYET ETMENİN HÜKMÜ

Hz. Peygamber (sav)'ın ve O'nun muasırları olan sahabenin sözleri muhteliftir. Bazı sözleri israiliyyatın naklini tecviz eder gibi görünürken, diğer bazıları da şiddetle yasak etmektedir.

Hz. Peygamber (sav) "Kur'an'dan başka benden hiçbir şey yazmayın Kur'an'dan gayri benden birşey yazmış olan varsa onu imha etsin" buyurmuştur. Kimi zamanda, "Benim sözümü dinleyip belleyen, sonra da onu bellediği gibi başkalarına aktaran kişinin Allah (cc) yüzünü ağartsın" buyurmuştur.

Buradan anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber (sav) ve ashabı Tevrat ve İncil gibi muharref kitapların şerhi mahiyetindeki efsanelerin okunmasını ve anlatılmasını hoş görmezlerdi.

İsrailiyyatın Naklini Tecviz Eden Haberler

Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Bir ayet dahi olsa benden (işittiklerinizi) başkalarına ulaştırın. Ve sizler, Benû İsrâil'den de nakledin: bunda beis yoktur. Kim bana kasten yalan (söz) isnad ederse o, cehennemdeki yerini hazırlasın (hazırlansın).

Bu tek örneğin dışında Benû İsrail'den haber nakline dâir elimizde hiçbir vesika yoktu.

Bazı müellifler, Yahudi ve Hıristiyanlara müracaatı dile getiren ayetlere dikkatimizi çekerek israiliyyatının naklini tecvize meyletmişlerdir. Oysa bu yanlış seçilmiş bir yoldur.

 

Bazı Özel Durumlar

Hz. Peygamber (sav)'in arkadaşlarından bazısına has olan durumlarda, israiliyyatın nakli için delil olarak kullanılmak istenmiştir.

a- Mühtedi Abdullah ibn Selâm: "Resulullah bana bir gece Kur'an-ı bir gece de Tevrat-ı oku, diye emretti" demiştir.

b- Ka'bü'l Ahbar: "Tevrat-ı okumayanlar içinde, Ebu Hureyre kadar ona aşina olanını görmedim" demiştir.

c- Bir rivayette Abdullah ibn Amr, Tevrat'ı ezberlemiştir.

d- Ebu'l-Cel el-Cevri, yedi günde Kur'an-ı altı günde de Tevrat'ı hatmederdi.

Peygamberimizin (sav) yukarıdaki hadisi söylemesinin hikmetlerinden bazıları şöyledir:

1- Evvela müslümanlara, Benü İsrâil'den nakil husussunda bir genişlik tanımıştı. Sahabeler bu işi farz gibi telakki ettiler.

2- Ehl-i Kitabtan (sadece) Kur'an ve hadisin ruhuna uyan haberleri naklediniz, uymayanları değil.

 

İSLAMDAN ÖNCE ARAB-YAHUDİ MÜNASEBETLERİ

Arab yarımadasında Yahudi cemaatlerinin, ne zaman teşekkül ettiği bilinmiyor. Mekke şehrinde, hemen hemen hiç yahudi yoktu; fakat onlara bölgenin yıllık panayırlarında bilhassa Ukaz'da rastlıyoruz.

 

ARAB-HIRİSTİYAN MÜNASEBETLERİ

Arabistan yarımadasının kuzey kısmını ve buradaki mahsun kabile ve beyliklere hakim olan Bizans İmparatorluğu malumdur. Bu imparatorluğun nüfuzu altında bulunan Gassan, Dümetü'l-Cenden ve Toy kabilelerinin de Arapları İslâm'dan önce ve sonra ticari ve siyasi sayısız münasebetleri vardır.

 

D- İSRAİLİYYATTIN İSLÂM KÜLTÜRÜYLE KARIŞMASI VE TEFSİRLERE GEÇİŞİ

Hz. Peygamber bir vesile ile: "Ben ümmi olan bir olan bir kavme gönderildim" buyurmuştur.

Ekseriyeti ümmi ve saf olan bu yeni imanın sahipleri merak ettikleri bazı şeyleri, evvelce kendilerinden daha üstün tanıdıkları Ehl-i kitap ve bilhassa yahudilere sormaya başladılar.

Yahudi menşeli mühtediler müslümanlar arasında büyük bir mevki kazandılar. Bazılarının ismi olduğundan fazla propaganda edildi. Anlatılanların kabulünde bu durumun büyük rolü vardır.

İsrailiyyatın Sirayetini Kolaylaştıran Mühim Bazı Faktörler

a) Kur'an-ın Ehl-i Kitaba Karşı Tutumu

İslâm'ın iman temellerinden biri "kitaplara" diğeri de "peygamberlere" saygı ve onları tasdiktir.

Kur'an-ı Kerim ehl-i kitaba iyi muamelede bulunmalarını emretmiş, onlara karşı girişilecek bir cidal ve münakaşada dahi iyi muamele sınırlarını aşmamak emredilmiştir.

 

b) Hz. Peygamber ve Sahabenin, Ehl-i Kitaba Karşı Tutumları

Hz. Peygamber'in ve sahabeden bazılarının yahudi ve hıristiyan hizmetçileri vardı. Ve tabiatıyla bu hizmetçiler en yüksek seviyede insani muamele görüyorlardı. Hz. Peygamber ayrıca hasta olan gayr-i müslimleri de "iyâdet" hasta ziyareti) eder, onların hal ve hatırını sorar müsait zemin bulunca da İslâm'ı telkin ederdi.

 

c) İslâm Düşmanlığı

İslâm'ı kabul eden kimseler, herhangi bir kasıtları olmaksızın eski akide ve dini görüşlerinden bazılarını yeni girdikleri dine ve bunun mensuplarına naklediyorlardı.

 

E- İSRAİLİYYATI RİVAYET EDENLERDEN BAZILARI

1- Sahabeden Olanlar

Tarihen sabittir ki sahabe, ilim öğrenmeye ve Resulullah'tan zabta büyük önem vermiştir. Fakat sahabeler akıllarına gelen her konuyu mühtedilere sormadılar her cevabı da olduğu gibi kabul etmediler.

a) Abdullah ibn Abbas (ra)

Hz. Peygamberin amcasının oğludur: İbnü Abbas Mühtedi, yahudi ve hıristiyanlara bazı konularda sorular sormuş ve onlara müracaat etmiştir.

b) Ebu Hüreyre (ra)

İsmi Abdurrahman ibn Sahr'dır. Hz. Peygamberle kısa bir süre bulunmasına rağmen sahabeden en çok hadis rivayet eden zattır. Ebu Hureyrenin hadis aldığı kimseler arasında yaşlı pek çok sahabenin yanı sıra mühtedilerden Abdullah ibn Selam ve Ka'bül Ahbar'da vardır.

 

c) Abdullah ibn Amr İbnü'l-As (ra)

Abadile'den olan ve babasından önce müslüman olmuş seçkin bir sahabidir.

Geniş bir kültüre sahipti ayrıca Yermük'te iki deve yükü tutarında ehl-i kitaba ait eserler ele geçirmişti.

c) Abdullah ibn Selâm (ra)

Aslen Benû Kaynükalı bir mûsevidir: Asıl adı "el-Husyn" dır. Hz. Peygamberin medineye hicretinde müslüman olmuş ve Abdullah adını almıştır.

Bu sahâbe Tevratı iyi bilen bir zâttı ve O'nu okurdu.

d) Temim ed-Dârî (ra)

Aslen Yemenli bir hıristiyan aileye mensup olan Temim hicretin 9. yılında müslüman olmuştur.

Güzel kıssa anlatan ve zeki bir adam olan Temim'den müslüman Camiaya bilhassa hıristiyanlara ait israiliyyatın geçtiği muhakkaktır.

2- Tâbi'îlerden Olanlar

Sahabe dünyayı terk edince tabî'iler Kur'an tefsiri hususunda sahabeden edindikleri bilginin yanısıra Şiirden, gramerden, tarihten geçmiş ümmetlerin haberlerinden ve israiliyattan da istifade ettiler.

Burada Kur'an tefsiri hüviyetinde bazı hikayelere şahit oluruz. İşte bu hengamede, sahabe devrinde başladığına işaret ettiğimiz israili sızmalar, daha da arttı ve yabancı unsurlar tefsire bolca girdi.

a) Ka'bü'l-Ahbar

Aslen yemen yahudilerinden olan Ka'b'ın künyesi Ebû İshâk'tır. Hz. Ebû Bekr veya Ömer devrinde müslüman olmuştur.

Bazı siyasi olaylar ve Hz. Ömer'in şehadetinde parmağı olduğu iddia edilen Ka'b vasıtasıyla, tefsire pek çok israiliyat ve efsane girmiştir.

b) Vehb ibn Münebbih

Aslen İranlı bir aileye mensup olan Vehb, hicri 34 yılında Yemen'de doğdu. İsraili rivayetlerin en önemli kaynaklarından bir addedilen bu şahıs Ehl-i kitabın rivayetlerini çok iyi biliyordu.

Vehb için, "kezzap", "dessas" ve "hain" gibi sıfatlar kullanmayacağız ama, onun vasıtasıyla israili rivayetlerden bir çoğunun İslâm'a girdiğini söyleyebiliriz.

 

F- KUR'AN'DAKİ KISSALARDAN MAKSAD NEDİR?

Geçmiş peygamberler ve milletlere ait kıssaların anlaşılmasından maksat, onların tarihlerini nakletmek değildir. Belki muhtelif milletlerin tarihlerindeki bir takım özellikleri belirtmek, diğer peygamberlerin hayatlarında Hz. Muhammed (sav)'in hayatında karşılaştığı olaylara benzeyen olayları açıklamak, Hak ve hakikatin bir zaman üstün geldiğini göstermek, insanlara teselli vermektir.

Kur'ân'da geçen kıssalarda, anlatılan olaylarda zaman ve yer tayin edilmiş olsaydı bundan, bir Allah inancı üzerine müesses (monoteist) olarak İslam dini büyük zararlar görebilirdi.

 

BİRİNCİ BÖLÜM

YARATILIŞA AİT HABERLERDEKİ İSRAİLİYAT

A- Allah Önce Neyi Yarattı?

Eğer bizzat Allah veya onu elçisi Hz. Muhammed (sav) bildirmemişse hiç kimse neyin önce, neyin sonra yaratıldığını; yaratılışta nasıl bir sarının izlendiğini bilemez.

 

B- Nur Ne Gün Yaratıldı?

Bu konuda Hz. Peygamberin sözü olmadığı olan bir sözünde Ka'bü'l-Ahban ve benzerlerinden duyularak nakledilmiş ve O'na izafe edilmiştir bu konudaki haberler israiliyattır.

 

C- Âlem ve Sayısı

D- Deniz Hakkında

E- Rüzgar Hakkında

F- Arş Hakkında

G- Dünya Neyin Üzerinde Duruyor?

Müfessirler bu konudaki ayetin bilhassa ayetteki "kaya içindeki" tabirinin bunun ötesinde bir manasına işaret etmemişlerdir.

 

H- Yer ve Göklerin Yaratılması

1- yer ve Göklerin Altı Günde Yaratılması

"O (Allah), gökleri ve yeri, aralarında olan şeyleri altı günde yaratan, sonra (emri) Arş üzerinde hükümran olandır. Rahmandır. Bunu (O'nun sıfatlarından) haberdar olana sor." (El-Furkan)

Hal böyleyken bir kısım müfessirler yer ve gökleri ve bunların arasındaki eşyanın yaratılışı ile ilgili olan ve değişik kanallardan gelen rivayetleri, eserlerine devretmişlerdir. Tedkik edildiği zaman görüleceği gibi bunların büyük kısmı İslâmî rivayetler değildir. Ehl-i kitab ismi verilen yahudi ve hıristiyanların menkulatından ibarettir yani israiliyattır.

2- Arzın Tabakaları ve Altında Üstünde Bulunanlar

3- Göklerin Bir Meleğin Üstünde Dönmesi.

4- Şemaları ve Gökleri Bir Lokmada Yutan Melek

 

I- Güneş, Ay ve Aya Vurulan Şamar Hakkında

Biz gece ile gündüzü (kudretimize delalet eden) iki ayet kıldık da gece ayetini Silip (giderip) yerine eşyayı gösterici gündüz ayetini getirdik (El-isra) gayetinde geçen silmek ifadesiyle ilgili bir takım israiliyat kitaplarda yer almıştır. Şöyle ki:

C. Hakk, Cebrail (as)'e emretti: Cebrail Kanadını ay üzerinden geçirdi. Bunun tesiriyle ayın ışığı söndü. Halbuki daha evvel nûr,(ziya ve ışık) bakımından ay da güneş gibi parlak idi. Bugün ayın yüzeyinde görülen siyahlık bu nedenle olmuştur. Bu yorum peygamberimiz (sav)'e isnad edelin bir hadiste de yer alır.

Hadisi bu tarzda rivayet eden salebi'nin senedin de Nûh ibn Ebi Meryem vardır. Bu zat meşhur yalancılardandır.

 

İ- Allah Atı Neden Yarattı?

Allah atı cenûb (güney) rüzgarından yaratmıştır.

Bu beyanın gerçekte ve islami esaslarla hiçbir ilgisi yoktur ve tipik bir israiliyat numunesidir.

 

J- Melekler Hakkında

Maalesef İslâmî kaynaklarda -tefsir vs eserlerde bu konuda da bir çok aslı esası olmayan haber yer almıştır. Bir meleğin bütün detaylarıyla kanatlarından, yüzlerinden, dillerinden okuduğu tesbih ve duadan bahseden rivayetler bu cinstendir.

1- Dördüncü Kat Semada Bulunan Melek

Dördüncü kat semada bulunduğu bildirilen ve herşeyden büyük olduğu söylenen bu melekle ilgili rivayet, "garib" dir ve bu rivayeti kabul etmek bir hayli zordur.

2- Beytü'l Makdisteki Melek

K- Yıldırım ve Gök Gürlemesi Hakkında

İKİNCİ BÖLÜM

GEÇMİŞMİLLETLERE AİT HABERLERDEKİ İSRAİLİYAT

A- YER YÜZÜNÜN ADEMDENÖNCEKİ SAKİNLERİ

Bunlar hemen tamamiyle Ehl-i Kitab ismi verilen yahudi ve hıristiyan çevrelerden duyulmuş ve aktarılmış şeylerdir böyle şeyler olurda olmaz da efendimizin tavsiyesinde olduğu gibi biz bunları ne tasdik ne de tekzib ederiz.

 

B- AD KAVMİ HAKKINDA

C- BENÜ İSRAİL VE FİR'AVN HANEDANI HAKKINDA

1- Hz. Musa'nın Aman etmesi şartıyla Firavuna yaptığı vaatler:

Bu haberde Hz. Musa'nın Firavuna yaptığı teklifler arasında ikisi bilhassa üzerinde durulmağa değer. (Şarap tatma, içme kudreti iade edilmek: cinsi kudreti geri verilmek...) Bir Allah elçisi kudreti, kuvveti içtimai mevkiyi ne olursa olsun bir kafire iman mukabilinde şarap vaad etmez; ahlaki yönden bir düşkünlük ifade eden cinsi münasebet kudretinin geri verilmesinden bahsedemez.

D- ASHAB-I RESS

Kur'an-ı Kerim'in iki yerinde Ashab-ı Ress'e atıf vardır. Peygamberleri yalanlanmış ve helak edilmiş kavimler meyanında sadece Ashab-ı Ress'in ismi geçer.

"Er-Ressü" örülmedik kuyu demektir. Azerbaycanda bir kuyudur.

Ashab-ı Ress'e bu isim peygamberlerini kuyuya atıp gömdükleri örülmedik bir kuyu etrafında yurt tuttukları için verilmiştir.

İbnü İshak'ın Muhammed ibn Ka'b'dan naklettiği bir habere göre Hz. Peygamber şöyle demiştir.

"Kıyamet gününde insanlardan ilk kez cennete girecek olan siyahi bir kuldur."

 

RİVAYETLERLE İLGİLİ BAZI KONULAR

1- El-isrâ ayetinde bahis konusu edilen birinci fesad zamanında israiloğulları Peygamberlerden kimi öldürmüşlerdi.

a- Zekeriyya'yı b- Şa'ya'yı öldürdüler

2- Zekeriyya (as)'ı öldürmelerinin sebebi ne idi?

İsrailoğulları Hz. Meryemin hamileliğini Zekeriyyadan bildiler ve Meryem ondan hamile kalmıştır dediler.

3- Zekeriyya (as)'ın oğlu Yahya (as)'ı niçin öldürdüklerinde de iki görüş vardır.

a- İsrailoğullarından bir hükümdar Şer'an kendisine helal olmayan bir kadınla elenmek istedi.

b- Bir gün hükümdarın karısı, son derece güzel olan Yahya'yı gördü ve kadın Yahya'dan bir istekte bulundu Yahyada bunu reddetti

4- Acaba Allah azgınlıklarından sonra İsrail oğullarını te'dip için kimi gönderdi. Sâbur Zü'l Ektaf'ı (İranlı hükümdar)

E- HÂRUT VE MARUT

Kur'ân-ı Kerimin en uzun süresi olan El-Bakara'nın 102. Ayetinde Babil ülkesine indirilmiş Harut ve Marut isimli iki melekten bahsedilir. Bu ayette aynı zamanda peygamber Süleyman (as)'a ve Sihre de atıf vardır. Son derece kısa sayılabilecek olan bu ayet sebebiyle, tefsirlere onlarca sayfalık bilgi dercedilmiştir. Neticede görüleceği gibi haberlerin hiçbirini, sahih yollarla Hz. Peygamber'e ulaşmıyor. Ve hemen tamamıyla verilen bilgiler İsrailiyata müncer oluyor.

1- Ayetin Nüzul Sebebi

Yahudiler Hz. Süleymanın gömülü olan ve için de her türlü sihir ve buna ait formüller bulunan kitabı bulmuşlar ve Hz. Süleyman ancak bu sayede yaptığını yaptı diyerek sihri yaymışlardır.

Hz. Peygamber Allah tarafından kendisine indirilen vahiylerde Hz. Süleymandan bahsedip onun peygamberlerden olduğunu söyleyince Medinedeki yahudiler buna karşı çıkarak yukarıdaki kitabı göstererek onun sihirbaz olduğunu söylediler bunun üzerine ayet nâzil oldu.

2- Olay Nerede Geçti?

C. Hak ayette bahsi geçen iki meleğin Babil denen bir memlekete indirildiğini beyan ediyor.

 

3- Olay Kimin Zamanında Geçti?

Rivayetlere bakılacak olursa olay İdris (as) zamanında geçmiştir ancak bunlar zandan ibarettir.

El-Bakara Suresi 102. Ayetten başka Kur'an'da hakkında hiçbir açıklama bulunmayan ve sahih yollarla Hz. Peygambere ulaşan bir hadiste mevcut olmayan Harut ve Marut meselesi, kitaplarımızda bir hayli yer tutmuştur. Haberleri dirayet ve/veya dirayet yönünden tetkik edenler ise oldukça azdır.

F- ASHAB-I KEHF

Kur'an-ı Kerim'in 17. suresi olan el-Kehf'de benzerlerine nisbetle tafsilatlı sayılabilecek bir kıssa vardır bunun adı "Ashâb-ı Kehf" kıssasıdır ve sure ismini bu kıssadan almıştır.

 

1- Ashab-ı Kehfin Macerası

Kuran-ı Kerimin kıssalarından maksad bizlere ibret dersi vermektir. Kur'an'ın hedef aldığı ibret derside kıssanın bünyesinde mevcuttur. Onun için ayrıca Hz. Peygamberden bir açıklama gelmemiştir. Buna rağmen tefsirlere sahifeler dolusu malumat dercedilmiştir. Şüphesiz bu konuya ait verilen bilgilerin içine pek çok lüzumsuz şeyler ve israiliyat karışmıştır. Bunlar da şunlardır.

a- Raviler, Ashab-ı Kehf'in nasıl bir araya geldiklerine ve şehirden nasıl çıkıp uzaklaştıklarına dair birçok şeyler ortaya atmışlardır.

b- Ashab-ı Kehf'e ait verilen uzun ve detaylı bilgiler için "muzdarip rivayetler" tabiride kullanılmıştır.

 

2- Ashab-ı Kehf'in isimleri

Ashab-ı Kehf'i oluşturan gençlerin isimleri 'cemidir. Herhangi bir şekil ve nokta ile zapt ve tespit hayli müşkildir. Bu konuda ki isimler israiliyattır.

 

3- Köpeğin Adı, Rengi ve Cinsi

Kur'an'da ve hadislerde asla geçmeyen bu konu da israiliyattır.

 

4- Mağaranın Yeri

Bu konudaki çalışmalar ve rivayetlerle gerçeği bulmak imkansızdır. Abesle iştigaldir.

 

5- Ashab-ı Kehf'in Sayısı:

"Rabbin onların sayısını en iyi bilendir" ayetine rağmen islam alimleri konuyu deşmekten geri durmamışlardır.

 

6- Ashab-ı Kehf Hangi Dine Mensup İdiler

Ashab-ı Kehf'e ait soruyu Kureyş müşrikleri medinedeki hahamlardan öğrenmişlerdir bu da onların Yahudi kitaplarında geçtiğini ve hristiyanlıktan önce olduğunu gösterir.

 

G- TÂLÛT VE CÂLÛT'A AİT HABERLER

Tâlût'la birlikte Sebât edip düşman karşısına çıkanların sayısı ile ilgili kısa bir hadis hariç bu konudaki rivayetlerin tamamı israiliyattır.

Rivayetlere birkaç örnek:

1- Tâlût'un Dâvûd'u Öldüreceğini Kim İhbar Etti?

Bu kişinin "Zü'l-Ayneyn" diye bir şahıs olduğu kaynaklarda geçer. Fakat bu konudaki rivayetlerden birinde Dâvûd'un şarap içtiğinde bahsedilmiştir. Bugün elde bulunan Tevrat'ta bir peygamberin içki kullandığı ve iki kızıyla zina edip çocuklarının meydana geldiği kayıtlıdır. İşte bu gibi birçok tahrif ve iftirayı içeren bilgileri İslâmî muhit ve kaynaklara aktırırken çok dikkatli davranmalıdır.

2- Dâvûd'un Câlût'u Sapanla Öldürmesi konusundaki rivayetler de tamamen israiliyattır.

H- TÂBÛT VE SEKÎNE

Tâlût ile Câlût arasında geçen savaş dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'in bir ayetinde "Tâbût", "Sekine" ve "Bakıyye" den bahsedilir. Tâlût'un hükümdarlığını kabul etmeyenlere Tâbût bir alamet olarak gelmiştir. Ve içlerinde rab'lerinden bir sekinet ve... bir bakıyye vardır. Tamamı 7-8 kelimelik bir cümle olan bu ayet içindeki 3 isim etrafında bir sürü rivayetler ortaya atılmıştır. Lüzumsuz tafsilata girilmiştir. Bunların hemen tamamı Ehl-i Kitab'dan nakledilmiştir.

Tâbût, sekine ve bakıyye ile ilgili olan rivayetler ve tefsirlere geçmiş tafsilatları hakkında Kur'an-ı Kerimde hiçbir bilgi yoktur. Bu konuda biz hadis olarak ta birşey ulaşmamıştır. Bize bu konuda ulaşanların kaynağı israiliyattır.

 

I- İREM HAKKINDA

Kur'an-ı Kerim yeri geldikçe insanların ibret almaları için geçmiş kavimlerden ve bunların çarptırıldıkları ilahi cezalardan da bahseder. Bazen çok kısa bir şekilde değinilen bu bilgiler hakkında bir çok uydurma haberler uydurulmuştur. İrem hakkındaki durumda bunlardandır.

İlgili ayetin meali "Görmedin mi Rabbin nice yaptı Âd'e; (yani) o direk sahibi irem'e ki o, şehirlerde bir benzeri yaratılmayandı" (el-Fecr 89/-8)

 

İ- KARUN HAKKINDA

Karun ismi Kur'an'da 8 yerde geçer (el-Kassas 28/76/62, el-Ankebut 29/39, Gâfir 40/24) Son iki ayette Karun Haman ile birlikte, Fir'avn'nın israiloğullarına zulmeden müşrik bir nazırı olarak anlatılır. Hz. Musaya karşı mütekeb bigane davranır ve onun sihirbaz olduğunu söyler el-Kassas'da ise Karun Hz. Musa'nın kavmine kibirle muamele eder ve buna sebep de edindiği muazzam servettir.

Karun ve onun malı, mülkü ile ilgili olarak tefsirlere giren malumat ve tafsilata ait Kur'an'da ve hadislerde en ufak bir bilgiye rastlanılmaz bunlar tamamıyla israili haber ve rivayetlerdir.

K- ASHAB-I UHDUD

Kur'an-ı Kerimin bir ayetinde (el-Büruc 85/4) Ashab-ı uhdud'dan bahsedilir. Bunlar bizce tarihin meçhul bir devrinde yaşamış ve inanmışlara işkence etmiş bir kavimdir. Sonra da Allah, bu zalimlere cezalarını vermiştir.

Ashab-ı Uhdudun kimler oldukları, hangi devirde yaşadıkları, sayıları, hangi dine mensup oldukları hakkında ondan fazla rivayet vardır. Fakat bu konudan sayfalar dolusu söylenenlerin doğruluğunu ispatlayıcı elimizde her hangi bir delil yoktur.

L- BEL'AM HAKKINDA

Aslında Arapçadan başka bir lisana ait olan bu isim, arapçada Bel'am ibn Bâ'ûra (Bâ'ur) şekline girmiştir. Bu ismin etrafında meydana gelen hikayelerin bütün detaylarıyla müfessirlerin kitaplarına girmesinin medeni el-A'raf 7/175 de geçmesidir.

Bu adam önce ilgili ayetin ruhuna uygun olarak Salih bir zat sonrada sapıtmış, azıtmış ve kendisine bahşedilen nimetlere nankörce davranan biri olarak tasvir edilmiştir. Fakat ayette dile getirilen kişinin Bel'am olduğu yolundaki rivayeti ve anlatılan kıssayı doğrulayacak elimizde hiçbir eser yoktur. Keza Bel'am'ın ayetin nüzuluna sebep teşkil etmesi de doğru değildir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

PEYGAMBERLERLE İLGİLİ HABERLERDEKİ İSRAİLİYAT

HZ. ADEM (AS)

A- Hz. Adem'in Yaratılışı

Hz. Adem (as) ilk insan ve ilk peygamberdir Kur'an'ın bir çok ayetlerinde ve bir çok hadiste Hz. Ademin çeşitli durumlarından bahsedilir. Yaratılışı, cennete girişi, cennetten indirilişi, tevbesi, iblis ile arasında geçenler, zevcesi vs gibi Kuran-ı Kerim'in öz olarak anlatıp dile getirdiği ve sadece ibret gayesine matuf olan bu konulara pek çok yabancı kaynaklı haberler karışmıştır.

Hz. Ademin yaratılışı ile ilgili ayetlerde herhangi bir tafsilat yoktur bu konuda belli bir hadiste yoktur. O halde bu konuda tek kaynak tevrat ve şerhleri ve israiliyat kaynağı belli şahıslardır ki bunların verdiği bilgilerin sağlığı bellidir.

B- Hz. Adem'e Secde Etmekten Kaçınan Meleklerin Yakılması

K. Kerim'in bazı surelerinde, Hz. Adem yaratıldığı zaman meleklerin ona secde etmelerine dair C. Hakk'tan emir almalarından bahsedilir. Böyle bir emir karşısında meleklerin derhal secde etmelerinden başka ne düşünülebilir.

Bu haber şüphesiz İslâm'ın melek telakkisine, akla ve an'aneye aykırıdır; kabulü mümkün değildir. Allah bir çok ayetlerde meleklerin emir alır-almaz derhal secde ettiklerini bildirmiştir. Bu haber ayetlerle açık bir tezat halindedir.

C- Havva'nın Yaratılması

Havva Hz. Ademin eşinin adıdır. Allah K. Kerim de Havva'nın sadece Adem'den yaratılmış olduğunu bildirir ve bunun ötesinde herhangi bir tafsilat vermez. Buna rağmen İslami eserlerde konu ile ilgili bir sürü tafsilat vardır ve bunların çoğu israiliyattır.

 

D- İblisin Cennete Girmesi

Kur'an'da, Cennet'de oturan ve orada diledikleri gibi gezip tozan Adem'le eşinin şeytan tarafından iğva edildiği ve nimet dolu bu güzel yurttan çıkarıldığı anlatılır.

 

E- Memnu' Ağaç

Memnu Ağacın Cinsi: Allah cennette bulanan Hz. Adem ve eşine "Şu ağaca yaklaşmayın" emri verdi (el-Bakara 2/35)

K. Kerimde ve Sahih hadislerde bu ağacın ne olduğu adı, cinsi, rengi vs hakkında herhangi bir beyan ve açıklama yoktur.

1- Hz. Adem'e memnu Ağaçtan kim yedirdi? Bu konudaki rivayetlerin çoğu Havvanın yedirdiği konusunda birleşir fakat rivayetlerin menşei gayr-i İslâmidir.

2- Hz. Adem ve Eşinin Elbiseleri: Muhtelif eserlerde cennette giydikleri elbiseler konusunda rivayetler vardır. Fakat bunu ispatı imkan yoktur.

3- Adem'le Eşi Açılan Yerlerini Ne ile Örttüler? Bu konuda çeşitli rivayetler vardır. Fakat bunları kanıtlamak imkansızdır.

 

F- ADEM, HAVVA, YILAN VE İBLİS'İN YERYÜZÜNE İNDİRİLMELERİ

1- Adem (as)'in indirildiği yer:

Allah Hz. Adem'i gökten yere indirdi onu Hind toprağına, Hind toprağında da Dehnâ ya da Bûz dağına veya Serendib adasına veya Serendib yakınındaki Nud'a indirildiği söylenir.

 

2- Havva'nın indirildiği yer:

Havva Cidde'ye indirildi.

3- Yılanın indirildiği yer:

Yılan da ısfahana indirildi.

4- İblisin indirildiği yer ise Meysandır.

G- HAVVAYLA YILANA VERİLEN CEZA

Tefsirlerde, Hz. Havva'ya ve Yılana verilen ceza hakkında epeyce malumat vardır. Ancak bunlar tümüyle hıristiyan ve yahudilerden nakledilmiştir.

 

H- HZ. ADEM'İN TEVBESİ

Hz. Adem yaptıklarına son derece pişman oldu. Afv, için Allah'a yalvarıp yakardı. Bu konuyu dile getiren ayet şu me'aldedir "Derken Adem Rabbinden bir takım kelimeler telakki etti. O da tevbesini kabul etti (el-Bakara 2/37). Ademin tevbe ettiği zaman Allah'tan alıp bellediği kelimeler şunlardır tarzında yüzde yüz katiyet ifade eden deliller yoktur.

 

1- ADEM'İN İKİ OĞLU HABİL VE KABİL'İN KISSASI

Kur'an'ın kısaca temas ettiği bu kıssa hakkında, pek çoğu Ehl-i Kitab çevrelerinden derlenmiş uzun rivayetler oraya çıkmıştır. Bu uzun rivayetleri tasdik için elimizde ne ayet vardır. Ne de sahih hadis

 

İDRİS (AS)

İdris ismi Kur'anda iki kere geçer. Hemen bütün tefsir, tarih ve enbiya kıssalarından bahseden eserler İdris (as)'i ulum ve fünuna vakıf olarak gösterirler ilk defa kalem kullanan elbise dikip giyen odur; rivayete göre ondan evvel insanlar hayvan derileri giymekle iktifa ediyorlardı. Terzilerin hamisi ve piri İdris (as) dır. Tıp ve Astronomi sahasında da maharetlerinden bahsedilir. Allah yolunda cihada girişen ilk kişide odur.

NUH (AS)

Nuh (as) Kur'an ve hadislerde mühim yer işgal eder. Kur'an'da 43 kez geçer. Tufan hadisesi sebebiyle insanlığın 2. babası kabul edilir.

Nuh (as)'un ismi etrafında pek çok esatir meydana gelmiş ve bunlar islami eserlere de sızmıştır. Nuh (as) hakkında bize Kur'anın ayetleri ve bu konudaki sahih hadisler kafidir.

Nuh'la ilgili o kadar çok şey vardır ki bunların hemen tamamı Tevrata dayanır.

 

İBRAHİM (AS)

Hz. İbrahim'in K. Kerim'de isminden ve isminden ve muhtelif kıssalarından çokça bahsedilir. İslami eserlerde önemli yer tutar K: Kerimin uzunca bir suresinin ismini almıştır: K. Kerimde ismi 68 kez geçer. Ayrıca hadislerde de muhtelif vesilelerle yüzlerce yerde Hz. İbrahimden ve onun sünnetlerinden detaylarıyla bahsedilir. Hz. İbrahimin dini hanif olarak belirtilir. Hz. Peygamber (sav)'in bu dine uyması emredilir. (Nahl 16/123) ayrıca Hz. İbrahimin ismine sıkça tefsir, tarih, edebiyat ve Enbiya kıssalarında da rastlanır.

Bunlardan da anlaşılacağı üzere Hz. İbrahimin ismi etrafında ciltler dolusu bilgiyi ihtiva eden pek çok rivayetler meydana gelmiştir bu rivayetlerden cüz-i bir miktarı İslami olmaktan uzaktır.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

AHİRET VE DİĞER MÜTEFERRİK KONULARA AİT HABERLERDEKİ İSRAİLİYYAT

A- AHİRETE MÜTEALLİK HABERLERDEKİ İSRAİLİYAT

1- Duhan Hakkında

Türkçemize duman manasına gelen bu kelime Kur'an'da iki yerde geçer. Hadis olarak ise şöyle geçmiştir. Huzeyfe (ra) yâ Rasulullah o duhan nedir diye sordu. Hz. Peygamberde Duhan suresinin 10 ayetini okudu ve: "(Bu duman) doğu ile batı arasını dolduracak 40 gün 40 gece duracak; mü'min nezleye tutulmuş gibi olacak; kafir sarhoş gibi olacak kafirin burnu, kulakları ve aşağısından çıkacak" buyurdu.

Muhtelif tefsir kitaplarında yer alan bu hadis uydurulmuştur. Ve Peygamberimize atfedilmiştir.

 

2- İyi ve Kötü Amelin Ahirette Sahibini Karşılaması

Mü'min kabrinden çıktığı zaman amelinin kendisini en güzel koku ve en güzel biçimde karşılayacağı kafirininkinin ise bunun tam tersi olacağı sözü sahih değildir.

 

3- Rahmet Kapısı

"O gün erkek ve kadın münafıklar iman etmiş olanlara 'bizi bekleyin. Nurunuzdan bir parça ışık alalım diyeceklerdir. 8O gün onlara istihza suretiyle) "dönün arkanıza da bir nûr arayın" denilecek. Nihayet onlar (la iman etmişler)'ın arasına kapılı bir duvar çekilecektir. Onun içinde rahmet dış yanında da azap vardır.

Bu ayette açıkça kıyamet gününün bir sahnesi canlandırılmaktadır. Ayette bahis konusu edilen Kap ve Sur ifadelerinin dünya hiçbir ilgisi yoktur.

 

4- Kıyamet Gününde Allah'ın İnmesi

Bu haber Abdullah b. Amr'ın Yermuk'de elde ettiği Ehl-i Kitaba ait eserlerden naklettiği tipik bir israiliyattır.

 İSRAİLİYATIN ZARARLARI VE SONUÇ

Hz. Peygamberin çok açık yasağına rağmen, bazı müfessirler Ehl-i Kitapta buldukları şeyleri, sıhhatlerini kontrol etmeden eserlerine almışlardır. Ehl-i kitabı izlemede belirlenecek yol bellidir İslâmî esaslarla çatışan şeyleri reddetmek doğruluğunu ya da yanlışlığını bilmediklerimizi de ne tasdik ne de tekzip etmektir.

Herhangi bir eserde İslâmî yönde küçük veya büyük hataların bulunması bazı insanlar, hiç de uygun olmayan bir kanaate sevk ediyor, o da bu eserlerin tamamen terkedilmesidir oysaki bu eserlerin yi yönlerinden istifade edilip eksikleri tesbit edilerek edep ve terbiye dairesinde ilme akla ve kaynaklara istinaden hataları gösterilebilir ki bu da çok yararlı bir yol olur.

İslâm son ekmel dindir, Kur'an ve hadislerde mevcut şeyler müslümanlara bilgi olarak kafidir dini Yönde Ehl-i Kitaba asla ihtiyaç yoktur. Gerek İslâm'a zıt ve gerekse meskutun anh olan İsrailiyyata müslümanlar asla muhtaç değildir. Müslümanları bu İsrailiyyat belasından kurtarmak için ise İsrailiyyatın ne olduğunu anlatmak ve nelerin İsrailiyyat olduğunu göstermek gerekir

                                                                       ...::: www.islamustundur.com :::...