Ana Sayfa İrtibat Amacımız    Ateist, Oryantalistlere Cevaplar       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
İslam ve Batı

 

 Önsöz

Kendini ontolojik manada evrenin merkezinde gören bir topluluk olan Batı,  herhalde başkalarını barbar, parya olarak görmekten çekinmeyecektir. ( s. 7) Toplumlar farklılıklarını tahripkar bir ayrımcılığa dönüştürmeden bir arada yaşamanın formüller üzerinde anlaşmak zorundadır. İki kültür ve medeniyet havzası birbirini bundan sonra nasıl görecek ya da görmeli? ( s. 8) Kendimiz kalarak ötekine açılmayı öğrenmek zorundayız. ( s. 10)

Giriş

İlk Nobel edebiyat ödülünü alan ve İngiliz sömürgeciliğine övgüleri ile tanınan İngiliz Şair Rudyard Kipling,” doğu doğudur, batı batıdır ve bu ikili hiçbir zaman bir araya gelemeyecektir.” demektedir  ( s. 13)

Batı’nın Doğu’yu öteki olarak görmesi, İslam'ın tarih sahnesine çıktığı 7 yüzyıla kadar gider. Doğuda Batıyı Bugün bir öteki olarak algılıyor, doğal kaynaklarına, giyim kuşamına, giyim kuşamına, yönetimine müdahale eden bir öteki olarak. ( s.13) Batının İslam algısını, hakim medeniyet olma duygusundan ve Greko-Roman ve Yahudi-Hıristiyan köklerinden bağımsız ele alamayız.

Amerika'ya niçin uzak batı denmiyor? ( s. 15) Günümüzde İmaj gerçekliğin yerine geçiyor. İmajı kontrol eden, gerçekliği de kontrol etmeye başlamıştır. Kendisini tarihi merkezinde gören, her şeyin en iyisini ve en doğrusunu kendisinin yaptığına inanan bir Avrupa, Afrikalılara medenileştirilmeye muhtaç, dolayısıyla sömürülmeye hak eden ilkel toplumlar olarak bakması şaşılacak bir durum değildir. İslam medeniyeti kendi dışındaki din ve kültürleri kucaklayabilecek esnekliğe sahip bir dünya görüşüne dayanmaktadır. İslam’da, Yahudi ve Hıristiyanların temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, bir esnekliğe sahip olduğunun da göstergesidir. İslam'da daima, 'Dinle ve ortak iyi ile çatışmada müddetçe bütün kültür formları mübahtır.' ilkesi takip edilmiştir. ( s. 19) Toprakları işgal edilen, onurlu ve özgür vatandaşları köleleştirilen, tarihi ve medeniyeti reddedilen İslam dünyasından, tüm bunların nedeni olan batıya tepkiler olması doğaldır. ( s. 20) Bizans polemikçilerinden Haçlı seferlerine, Endülüs İslam medeniyetini ortadan kaldıran ‘reconquista’ hareketi ne kadar, bir arada yaşamaya aykırı örnekler olduğu gibi, bunun zıttına örneklerde tarihte mevcuttur. Goethe, Carlyle, Haçlı seferlerine karşı Müslümanlarla beraber hareket eden yolu Hıristiyan ve Yahudilerden sonra, İsrail'in yayılmacı politikalarına karşı Müslüman ve Arap Hıristiyanların aynı cephede yer alması gibi örnekler, bir arada yaşamanın asgari şartı, ‘herkesin kendi kalarak ve ortak iyi de uzlaşması’ olduğunu, İslam dini tüm dünyaya ilan etmektedir. İslam ve batı Medeniyetleri, ‘iyilikte yarışan topluluklar’ (Maide, 48) oldukları zaman Barış'a ulaşılacaktır. ( s. 21)

İslam ve Batı

İslam Allah'a teslim olmak yoluyla, barış ve huzura kavuşmak anlamına gelir. ( s. 25) İslam, inançların ve ahlaki ilkelerin bir yaşam biçimi haline gelmesini öngörür. Batı, Ortaçağ'da kendisini, ‘ Asya'nın Batısı’ olarak görmekteydi. Hıristiyanlık Avrupa'da yayıldıktan sonra batının dini haline gelmiştir. Müslümanlar 1000 yıldan fazladır doğu Hıristiyanları ileve Yahudiler ile iç içe yaşamışlardır. ( s. 27) Batı belli bir yaşam biçimini, kültür formunu ifade etmektedir. Batıyı İstanbul sokaklarında görmek mümkündür. İslam kültür ve medeniyetinin Arap Yarımadası'nda aldığı şekille, Anadolu'da ve Hint alt kıtasında aldığı şekiller birbirinden farklıdır. Bu kaosun değil İslam medeniyetinin iç zenginliğinin bir göstergesidir. ( s. 28) Batı medeniyetinin kökleri Greko-Roman kültürü ile Yahudi ve Hıristiyan geleneğidir. Eski Yunan kültürü, politeist yani çok tanrılı bir dine sahip idi. Yunan siyasi-toplumsal yapısı Yunan olmayanları barbar kabul ediyordu. ( s. 29)

Batı sadece İslam dünyasını değil, Amerika'yı, Çin’i, Hint, Afrika ve Uzakdoğu Asya’yı sömürgeleştirmiştir. Bu Sömürgecilik etkilerini popüler kültürden ekonomik küreselleşmeye kadar pek çok alanda göstermeye devam etmektedir. İslam'ın ortaya çıktı Arap Yarımadası büyük bir kültür ve medeniyet haritasına sahip değildi. Nötr hatta zayıf bir kültür zemininde ortaya çıkan İslam dini, kendi kültür ve medeniyet kodlarını özgür bir şekilde oluşturma şansına sahip olmuştur. Yaklaşık 100 yıl sonra kuşatıcı bir dünya görüşüne ve güçlü bir ben bilincine sahip ve özgüvene sahip idiler. ( s. 33)

İslam medeniyetinin ötekine karşı müsamahalı ve hoşgörülü bir tavır sergilediği tarihi bir gerçektir. ( s. 36)

Avrupalılar sadece İslam topraklarını işgal etmediler aynı zamanda, klasik İslam geleneği ile irtibatını koparılmış yeni siyasi ve fikri elitler ürettiler. Modernleşme adına yaşanan sekülerleşme ve köksüzleşme batıya karşı derin şüpheler yaratmıştır. . ( s. 40)  Batılıların İslam'ı homojen ve tekdüze bir yapı olarak görmesi büyük bir hatadır. İletişim araçlarının bu kadar geliştiği dünyamızda, insanların önyargılar ve çarpık algılara sahip olması, affedilebilir bir hata değildir. ( s. 41)

Üç İslam algısı

Hz Muhammed hakkında ilk bilgi sahibi olan Hıristiyanlar Doğu'da yaşayan Hıristiyanlardır. Katolik kilisesinin ilk bilgilere ulaşması için birkaç Yüzyıl geçecektir. ( s. 45) İslam’ın kısa sürede Arap müşrikleri ve doğu Hıristiyanları arasında yayılmaya başlaması, rekabet duygusunu güçlendirmiştir. Bunu siyasi tehdit algısı takip etmiştir, daha sonra da bunu kültürel tehdit algısı izleyecektir. ( s. 46)

Dimeşkî'nin, İslam'ı ‘deccalin habercisi’ olarak sunduğu algı, bugüne kadar uzanacaktır. ( s. 46) İslam Yahudi ve Hıristiyanlara hukuki bir statü vermiş, din özgürlüklerini güvence altına almıştır ki, dinler tarihinde bu ilk defa olan bir şeydir. Haçlı seferlerinde Arap Hıristiyanları haçlılarla işbirliği yapmamış, ya Müslümanların safında saf tutmuş ya da çatışmalar dışı kalmıştır. ( s. 49) Avrupa'nın bir Hıristiyan kıtası haline gelmesi yaklaşık 1000 yıl sürmüştür. Bunun tersine İslam, hızla yayılmış geniş bir coğrafyaya hükmetmiştir. Bu hızlı yayılış Hıristiyan dünyasında büyük infiale yol açmış, kıyametin yaklaştığı inancını güçlendirmiştir. ( s. 50) Avrupalılar için İslam'ın hızlı yayılışını izah edecek iki temel argüman ortaya çıkmıştır: Şiddet ve cinsellik. Hz Muhammed, Müslüman olmayanlara zorla öldürmüş, büyü ile ve cinsellikle insanları İslam'a sokmuştur. Bu iki tema Hollywood filmlerinden karikatürlere kadar günümüzde aynen kullanılmaktadır. ( s. 51)

Arapça, Yahudi ve Hıristiyanlar arasında bir bilim ve düşünce dili olarak kabul edilmiştir. Alvaros adlı bir İspanyol Hıristiyan, gençlerin, İncil, Peygamberler ve havarilerin hayatını okumak yerine Arapça şiir ve hikâyeler okuyup öğrendiğinden şikâyet eder. ( s. 52)

İslam'a, teolojik, siyasi ve kültürel bir tehdit olarak algılama, orta çağdan itibaren günümüze kadar devam etmektedir. ( s. 55)  Avrupalılar, İslam Kültür ve medeniyetinin başarılarının İslam dinine rağmen gerçekleştiğine inanmıştır. Bacon, Farabi ve İbni Sina'nın aslında Hıristiyan olduğunu ileri sürebilecektir. ( s. 56)

İslam ve Bizans

 Muaviye zamanında Medine deki güvenlik gücünde 200 kadar Hıristiyan görev yapıyordu. ( s. 61) Hz Ömer Kudüs'ü fethettiğinde gösterdiği müsamaha veya Peygamber efendimiz döneminde Necran’dan Medine'ye gelen Hıristiyanların Mescidi nebevide ibadet etmelerine izin verilmesi, hep bir müsamaha örnekleridir. (s. 62) Dini etkileşimin diğer bir örneği, ikonoklazm hareketidir. Put kırıcılık hareketi, 726-823 yılları arasında Bizans’ı etkilemiştir. ( s. 63) Farklı kültürlerden gelen etkiler, İslam medeniyet havzasında yeni bir ruh ve biçim kazanmıştır. Bu köklü bir dönüşüm olmasaydı bugün, bir kiliseyi camiden, bir Osmanlı Sarayı'nı Roma Bizans Sarayından ayırmak mümkün olmazdı. 9. Yüzyılın ortalarından itibaren Bizans, özellikle mimari alanda, İslam kültüründen etkiler almaya başlayacaktır. Dokuz ve Onuncu yüzyıllardan itibaren bir dünya medeniyeti haline gelen İslam kültürü, Avrupa kültürünü, eğitim, bilim, felsefe, mimari ve şehircilik alanında etkileyecektir. (s. 62) 6. yüzyılın sonuna kadar İslam medeniyeti, etkilenen değil etkileyen bir medeniyet olmaya devam edecek, Fas'tan Endonezya'ya kadar çok geniş bir coğrafyada farklı kültürel sentezler üretecektir. Osmanlı, Avrupa ve Batı medeniyetini XIX. yüzyılın ortalarına kadar üstün bir  medeniyetten çok siyasi bir rakip olarak görecektir. Avrupa'nın ‘öteki’ algısı, kendisi hakkında ‘Ben’ tasavvuru tarafından belirlenmiştir. Katolik kilisesinin skolastik dünyası, dini ve kültürel ötekini her zaman bir hasım olarak görmüştür. (s. 68)

Ortaçağlar

Kuzey ve Batı Avrupa İslam dünyasına kapılarını kapattığı halde, bilim ve felsefe alanlarında Müslüman düşünürlerden derin etkiler almıştır. 1095 yılında Papa II. Urban, bütün Avrupa’yı, kutsal toprakları dinsiz sapıkların yani Müslümanların elinden kurtarmaya davet eder. (s. 71) Bu girişime Nasturiler başta olmak üzere doğu Hıristiyan cemaatlerinin çoğu karşı çıkar. (s. 73) 4. Haçlı seferinde Haçlılar İstanbul'u talan eder. Kudüs'ü geri alan Selahattin Eyyubi Eyyubi Avrupa'da bir efsane haline gelir Selahattin şehri aldıktan sonra bir Arman yayınlar ve kendisine karşı savaşan Hıristiyan askerler dahil herkesin can ve mal güvenliğini garanti altına alır. Haçlılar tarafından kovulan Yahudi hahamını Kudüs’e geri davet eder. Selahattin’de tıpkı İslam filozofları gibi, yer yer gizli bir Hıristiyan bir Şövalye olarak Avrupa'da anılır. (s. 74)

Haçlı Seferleri sırasında doğulu Arap ve Hıristiyanlar ile Yahudiler Müslümanların yanında yer alır. Müslümanların elinden zulüm gören ve Roma-Papa idaresini arzulayan bir doğu Hıristiyan cemaati, hiçbir zaman var olmadı.

Haçlı seferlerine katılan bir Haçlı askerinin şu ifadesi çarpıcıdır: “Türkler ve putperestleri kutsal topraklardan sürdük ama Rum, Yunan, Ermeni, Süryani ve Yahudi sapıklardan kurtulamadık.” ( s. 77)

Kuran ilk latinceye tercümesi Aziz Peter tarafından yaptırılır, amaç düşmanı yakından tanımaktır. Peter, " Ben size nefretle değil, sevgiyle saldırıyorum" diyecektir. (s. 81)

11. ve 13. yüzyıllarda Avrupa’da Hz Muhammed hakkında kitaplar yazılmaya başlanır. Bu çalışmaların hepsinin kökeni Bizans'ın söylenti ve hikâyelerine dayanır. (s. 82) Bu kitapların sunduğu Muhammed imajı, günümüze kadar Avrupa'nın İslam Peygamberi algısını (Psikolojik hasta, şehvet düşkünü, merhametsiz, Deccal, Hz İsa’nın zıttı, büyücü) belirlemiştir. Arapça ilk kez Paris'te 1587 yılında okutulmaya başlanır. (s. 83) Hıristiyanlar Hz Muhammed'e saldırırken, bunu kendi dini geleneklerine uygun bir çerçevede yapıyorlardı. Hıristiyanlığın merkezinde Hz İsa vardır ve o bir peygamber değil, tanrının oğlu dur. Hıristiyanlar aynı bakış açısını İslam'a da uygular ve İslam'ı bir Muhammedilik olarak görürler. Halbuki İslam'da hiçbir zaman Hz Muhammed ilahlaştırılmamıştır. ( s. 84)

Endülüs

Yaklaşık 400 yıl boyunca Müslümanlar, Yahudi ve Hıristiyanlarla özgür fakat rekabetçi bir ortamda, ortak bir kültürün inşasına katkıda bulunmuş ve birbirlerinden çeşitli şekillerde etkilenmiştir. (s. 90) Endülüs kültürü iki dünyanın barış içinde yaşayabileceğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak tarihe geçecektir. ( s. 85) Endülüs'te farklılıklar bir çatışma gerekçesi değil, iyi ve güzel olan da yarış için bir zemin oluşturmuştur. ( s. 93) Fakat 1492 yılında son İlsam beldesi de işgal edilince, Endülüs'te yaşayan Müslümanlar üç tercihle karşı karşıya bırakılmıştır: Hicret, cebren Hıristiyanlığa geçme veya ölüm. ( s. 97) 1609 yılına gelindiğinde İspanyol kardinal bütün Moriskoların  ( Endülüslü Müslümanların) şüpheli bir grup olarak, öldürülmesi yahut İspanya'dan sürülmesi için fetva verir. ( s. 101)

Modernliğe doğru

Müslüman dünyanın askeri ve siyasi manevralarla alt edilemeyeceğini inanan İspanyol kardinal Segoviali John yeni bir strateji geliştirerek, İslam'ın teolojik argümanlarla önlenmesini önerir. Zaten savaş ve şiddet Hıristiyanlığın özüne aykırı idi ve kendilerine yakışan İsa'nın erdemlerini göstermekti. ( s. 110) Onun halefi Cusalı Nicholas, Kuran'ın ayıklanması adlı yazdığı kitabınıa üç temele dayandırır: Muhammed'in Yahudi danışmanları vardı, Muhammed'in takipçilere kendisinden sonra hikâyeler (Hadisler) uydurdular ve Nastûrî Hıristiyanlığın İslam’a katkıları. ( s. 112) Bacon gibi Sandys'e göre de Müslüman filozoflar aslında Hristiyan idiler. ( s. 114) Aydınlanma filozofu Voltaire, söz konusu İslam olunca, akılcılıktan, hümanizmden, hoşgörüden hiçbir iz kendisinde göremeyiz. Yazdığı piyeste Peygamberimizi; Fanatik, kaba, sahtekar, şehvet düşkünü biri olarak lanse eder: “Bir deve tüccarının gökyüzünden haber aldığını iddia etmesi anlamsız, kitabını oradan aldığını ileri sürmesi, ülkesini kılıçtan geçirmesi,…” gibi tabirlerin Voltaire’ye aittir. ( s. 115) Swedenborg, “Doğuluların tabiatına uygun bir din olan İslam, özünde Hıristiyanlıkla uyum içerisinde bir dindir.” iddiasında bulunur. “Doğulular, yaratıcının insan suretine büründüğünü anlayamazlar fakat bunu Hıristiyanlarda anlamıyor” diye devam eder. ( s. 117) Ortaçağda 'Sarasin'; Endülüs'te 'Moor' kelimesi ile ifade edilen Müslümanlar, 16. yüzyıldan sonra giderek 'Türk' tipi ile özelleştirilmeye başlanır. ( s. 118) Martin Luther, “ Son nefesime kadar Türklere karşı savaşırım.” diyecek kadar Türklere karşı nefret ve öfke doludur. ( s. 120) Avrupa, Türkleri, İstanbul'un fethinden dolayı hiçbir zaman affetmeyecektir. Yüzyıllar sonra bile öfke ve serzeniş ile hatırlanmaya devam edecektir. ( s. 122)

Yeni bir dünyanın eşiğinde

Batının Yükselişi, batılı olmayan toplumların sömürgecilikle çatışma, asimile olmak gibi farklı ilişki biçimlerinin öne çıktığı bir süreci ifade eder. (s. 127) Avrupalılar başka toplumları sömürmenin ve kendilerine benzetmenin beyaz adamın yükü olduğuna inanmışlardır. 19.yüzyılda formüle edilen ulus teorileri, antropoloji çalışmaları, siyasi kavramlar, felsefi sistemler,… hepsi Avrupa merkezci yeni dünya görüşüne katkıda bulunmaktaydı. ( s. 128) Abdurrahman el Cebertî, ‘batının maddi gücü gerçektir ama geçicidir. Avrupa'nın madde üstünlüğü onun iyi ve doğru olduğu anlamına gelmez.’der. ( s. 130) Napoleon Bonapart, Mısır'ı elinde bulunduran Memluklularla savaşmadan önce bir ferman yayınlar: Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'tan başka ilah yoktur. Onun bir oğlu olmadığı gerçektir. Memluklular, yeryüzünün bu en güzel beldesinde fesat içerisinde hareket etmişlerdir, fakat alemlerin rabbi olan Allah, artık onların hükmünü sona ermesini takdir etmiştir. Ben buraya sizin haklarınızı, zalimlerin elinden almak için geldim ve ben Allahü telâya, memluklulardan daha fazla kulluk eder, onun Peygamberi Muhammed’e ve kitabı Kuranı Kerim’e onlardan daha fazla Hürmet ederim. Allah'ın yardımıyla bugünden itibaren halkın işleri adalet ile yapılacaktır. Ey kadılar, şeyhler ve İmamlar. Halkınıza şunu söyleyin; Fransızlarda Sadık Müslümanlardır. Fransızlar, papalık merkezini yerle bir etmiştir. Osmanlı sultanının - Allah onun saltanatının daim kılsın - en sadık dostu Fransızlardır. Bize yardıma koşacak olanlar için de büyük nimetler vardır. Bütün ahali, camilerde namazları adet olduğu üzere kılmaya devam edecektir. Bütün Mısırlılar yüksek bir sesle şöyle diyecektir: Allah, Fransız ordusunu muhafaza etsin. (s. 130-133) Avrupa emperyalizmine karşı direnişin temel dayanak noktası dindir. (s. 134) İslam dünyasında, hemen bütün anti-emperyalist hareketlerin ortaya çıkışında İslam, merkezi bir rol oynamıştır. Avrupa kökenli milliyetçilik hareketlerine karşı ümmet kavramının önemi artmıştır. (s. 135) Coğrafi keşiflerle bir taraftan Hıristiyanlığın koyduğu metafizik sınırların, öte tarafta Avrupa kıtasının sunduğu coğrafi sınırların ötesini görebilen Avrupalılar, yeni ve farklı dünyaları işgal etmek için hazırlardı. ( s. 136) Oryantalizmin temelleri, 17. Ve  18. yüzyıllara kadar gider, 19. yüzyılda büyük bir patlama yaşar. ( s. 138) Renan, İslam'ın bilim ve felsefe üretemeyeceğini; Lewis, İslam'ın ancak sekülerleşmekle, çağdaş ve bilimsel bir kimlik kazanabileceğini ileri sürer. Oryantalizm ne batılıların İslam'ı, ne de Müslümanların batıyı daha iyi anlamasına bir katkı sağlamamıştır. ( s. 139)

Oryantalizm, büyük oranda tek taraflı, hakkaniyetten yoksun, çökmekte olan bir İslam medeniyetini tasavvur etmiştir. Pek çok oryantalist, İslam’ın orijinal bir nitelik arz etmediğini, dini temellerinin Yahudilik, Hıristiyanlık ve Arap paganizmine, kültürel başarılarının ise İslam öncesi Yunan, Hint, İran ve Çin medeniyetine ait olduğunu ileri sürer. Oryantalizm de, İslam dünyasını, aydınlatılmaya muhtaç bir nesne olarak görür. Thomas Thornton, Avrupalı seyyahların Türkiye hakkındaki gözlemlerinden şikâyet eder ve onların Türklerin davranışlarını, adetlerini 'yüzeysel ve kasten hatalı bir şekilde gözlemlediklerini ' söyler. ( s. 143)

Kayıp bir medeniyet

Ahmet Haşim'in gözüyle Avrupa, biçimi öz'ün yerine ikame edilmiş yeni bir yaşam tarzının habercisidir. ( s. 150) Yirmisekiz Çelebi Mehmet için Avrupa'nın maddi başarıları, kendi dünya görüşüne ve medeniyet tasavvurundan vazgeçmek için yeterli bir gerekçe değildir. ( s. 153) Kendisi de medrese kökenli olan ve Fransa'da imamlık yaparak geçinen Tahtâvî, Avrupa’nın başarısının eğitimde yattığına, bunun için İslam dünyasındaki eğitim sisteminin elden geçirilmesi gerektiğine inanır. ( s. 154) Avrupa'ya gidip eğitim gören Müslüman öğrenciler, ülkelerine pek çok yeni fikirler ama çoğunlukla da bulanık zihinle dönerler. Çünkü büyük senteziler yapabilecek entelektüel donanıma sahip değildiler. ( s. 155)

Modern dünya

Soğuk Savaş döneminin bitmesi ile ortadan kalkan kızı tehlikenin yerini, yeşil tehlike almıştır. Eğlence sanayinin ürettiği filmleri izleyen ortalama Amerikalı ve Avrupalıların zihinde nasıl bir İslam ve Müslüman imajının oluştuğunu tahmin etmek zor değildir. ( s. 163) Lewis, Pipes, Kramer, Emerson gibi yazarların çizdiği İslam ve Müslüman tablosu, bir ötekileştirme tavrına ve tehdit algısına dayanır. ( s. 164) Lewis’e göre, Müslüman toplumların Batı ile barış içinde yaşayabilmesi için sekülerleşmesi gerekmektedir. ( s. 165) Lewis, darü’l-İslam, darü’l-harp arasındaki çatışmayı öne çıkarırken, darü’s-sulh ve darü’l-ahd gibi kavramlardan bahsetmez. Oysa bunlar karşılıklı iki ülkenin belli şartlar çerçevesinde barış içinde yaşayabileceğini gösteren kavramlardır. Yine Lewis, zımmî hukukunun İslam topraklarında yaşayan gayrimüslimlere sağladığı hak ve imkânlardan hiç bahsetmez. Osmanlı İdaresindeki Yahudi ve Hıristiyan toplulukları ve Arap dünyasında yaşayan Hıristiyan Arap cemaatler, daru’s-selam sınırları içinde, barış içinde yaşayabileceğinin göstergeleridir. Avrupa'daki Hıristiyan krallıkların, Yahudi ve Müslümanlara karşı izlediği sindirme ve yok etme politikalarını düşündüğümüzde, Lewis’in militan İslam, İslami köktencilik vb. kurgusunun tarihi gerçeklere dayanmaktan çok, günümüze ilişkin ideolojik amaçlara hizmet ettiği görülür. ( s. 166) Amerika'daki kürtaj kliniklerini bombalayan papaz Michelle Bray, Oklahama’daki hükümet binasını bombalayan Timothy McVeigh, Amerikan hükümetine savaş açan David Koresh, katolikler ve protestanlar arasında onlarca yıl süren çatışmalar, Bosna'daki Ortodoks Sırpların katliamları, tecavüzleri, Amerika'daki evangelist grupların Irak'ta katlettiği yüz binlerce masum Müslüman Yakın tarihte Hıristiyanlık adına pek çok cinayetin işlendiğini göstermektedir. ( s. 167) 1994 yılında Brooklyn'li  bir psikolog olan Baruch Goldstein, el Halil Cami’ne giderek sabah namazında, namazı kılan Müslümanların üzerine ateş açar ve 38 kişiyi katleder. Yahudi Başbakan İzak Rabin’i, terörist bir örgüt üyesi olan Yigal Amir öldürür. En son Yeni Zellanda’daki katliamda camide 50 Müslüman şehit edilir…( s. 168) Fukuyama ve Huntington medeniyetler çatışması tezini ileri sürerler. ( s. 169)

Müslüman ülkelerde demokratik rejimlerin olmaması, Müslüman toplumların otoriter ve kapalı bir sistem arzusu içinde olduğunu değil, İslam ülkelerinde siyasi meşrutiyeti olmayan, dış destekli rejimlerin hüküm sürdüğünü gösterir. Üstelik batılı ülkelerin otoriter rejimler destek verdiğini herkes bilmektedir. ( s. 169) İslam ülkelerinde demokratik ve insani Bir siyasi yapının temelleri bulunmadığından, dışarıdan müdahale etmeliyiz türünden bir yaklaşım, 19. yüzyılın medenileştirmesi misyonundan farksız bir tutumdur. Mısır, Türkiye, Cezayir’deki dış destekli darbe örnekleri ortadadır. Ayrıca, ortaya çıkan gerginliklerin başlıca sebeplerinden biri de İsrail ve onun ideolojisi olan siyonizmdir. ( s. 170) İslam dünyasında var olduğu ileri sürülen antisemitizm yani Yahudi düşmanlığı, bir din ya da ırk mensuplarına duyulan nefretten çok, izlenen politikalara ve ırkçı söylemlere karşı verilen bir tepkinin sonucudur. İslam ülkelerinde bir antisemitizm olsaydı, Yahudi birey ve cemaalerine karşı toplu kıyım hareketleri yapılırdı. ( s. 171)

Gelecek ve gerilim

Kendini Hala tarih ve medeniyetin merkezinde yegane aktör olarak görmek isteyen bir Avrupa yahut Amerika'nın, başkalarına yönelik barışçıl ve kuşatıcı bir tasavvur geliştirmesi kolay değildir. Bunun son örneklerinden biri, Papa 16. Benediktus'un, 12 Eylül 2006 tarihinde yapmış olduğu konuşmada, “Muhammed yeni bir şey getirmemiştir, sadece kötülük ve insana zararlı şeyler. İnancını da kılıç zoruyla yaymıştır.” şeklindeki konuşmasıdır. ( s. 176) İslam dünyasının yaklaşık dörtte biri, Balkanlar, Avrupa, Amerika, Kanada ve Latin Amerika'da yaşamaktadır. Batıda yaşayan bu topluluklar, batının Yüzyıllardır süren İslam cehaletini aşmak için önemli bir fırsattır. ( s. 179) Bir zamanlar 'erime potası ' modelini takip eden Amerika bugün, 'salata tabağı' modeline daha yakın duruyor. Herkesin farklılıklarını muhafaza ederek bir mozaik oluşturulması fikri benimsenmelidir. Farklılıkları bir zenginlik, 'öteki'ni, 'ben'i zenginleştiren ve güçlendirir bir unsur olarak görebiliriz. ( s. 181) İslam, İbrahimî dinlerin geleneğinin bir parçası ve son halkası olarak görülmelidir. Yapılması gereken, Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanları ortak ahlaki ve manevi değerlerde buluşmaya davet etmektir. Kendimiz kalarak evrensel değerlere sahip çıkabildiğimiz gün, yerel olanla evrensel olan arasındaki gerilimde bitecektir. ( s. 183)

 'Ben Hur' romanının yazarı Lew Wallace, 1881-1885 yılları arasında, Amerika'nın Türkiye elçiliği yapar. 10 Şubat 1887'de Brooklyn müzik akademisi'nde yaptığı bir konuşmada  ( New York Times, 11.2.1887, s.4) “Türkler son derece kibar ve dindar insanlardır.” der ve “Haremle ilgili hikayelerin birer hayal ürünü olduğunu, çok kadınla evliliğin yaygın olmadığını, kadınların evlerinde mahpus olduklarına dair düşüncelerini yanlış olduğunu” anlatır. ( s. 197)