Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  İslam'da had cezaları

                                            Kısas hakkındaki gerçekler


  T. Dursun birçok konuda olduğu gibi kısas ve had cezaları konusunda fıkıh ihtilâflarını, ictihâd görüşlerini Kuran’ın açık hükmü gibi göstererek insanları yanıltmaya çalışmıştır. Bir müçtehidin içtihadı, o kişinin bilgisi ölçüsündeki şahsi görüşüdür. İslam’ı şahsi görüşler içine hapsetmek sadece İslam düşmanlığı, en basit ifadesi ile de cahillikle açıklanabilir.

   Kuran "Hür karşılığında hür, köle karşılığında köle, kadın karşılığında kadın" (Bakara, 178-179) diye açıkça hükmünü ortaya koymuşken, "Hiç kimse, başkasının günâh yükünü taşımaz." (İsra, 15) ayeti ortada iken İslam’ı, Kuran ve sahih sünnet ile değil, bazı alimlerin verdiği fetvalar ile değerlendirmek, açıkça eksik-hata aramak, saldırı mantığı ile hareket etmek anlamına gelir.  

 Kısasın asıl gayesi, toplum düzenini sağlamaktır. Eğer öldürülenin yakınları, katili bağışlar da diyete (kan bedeline) razı olurlarsa o zaman kabile dayanışmasının bir gereği olarak diyeti, katilin akrabası öder. Bu sayede fertlerinin davranışlarını kontrol edilmiş, onların yanlış bir şey yapmalarına engel olunmuş olur.

  Dursun'a göre: "Bir Müslüman erkek, kâfir erkeği Öldürürse kısas uygulanmaz." Kuran'ın açık anlatımında Müslüman kâfir kaydı yoktur. Hür deyimi içine, Müslim, gayri Müslim bütün hürler girer. Köle deyimi içinde de dini ne olursa olsun bütün köleler girer. Bu Müslüman kâfir ayırımı, Kuran'a ait değildir, bazı fıkıhçıların görüşleridir.

  Bu konuyu daha iyi kavrayabilmek için Bakara Sûresinin, kısasla ilgili 178-179. âyetlerinin mealini verelim: "Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı. (Binaenaleyh, katilin de öldürülmesi gerekir.) “Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama kim (yani katil, Müslüman) kardeşi tarafından affedilirse, o zaman (affedenin örfe göre) uygun olanı yapması (uygun diyet istemesi, affedilenin de) güzelce onu ödeme(si) gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve acımadır. Kim bundan sonra da saldırıya kalkarsa artık onun için acı bir azap vardır. Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz."

    Katâde'den anlatıldığına göre; cahiliye çağında kabileler, kendilerini birbirlerinden üstün görürlerdi. Şayet kuvvetli olan kabilenin kölesi öldürülse, onun yerine bir hür; kadın öldürülse, yerine bir erkek; hür bir erkek öldürülse yerine iki hür erkek öldürmek isterlerdi. Böylece o kabîle; kölelerinin, başkalarının hürlerine; kadınlarının, başkalarının erkeklerine; bir hürlerinin, başkalarının iki hürüne denk olduğunu ileri sürerek övünmüş olurdu. İşte Yüce Allah (cc), bu âyeti indirerek ancak köle karşılığında kölenin, kadın karşılığında kadının kısas edilebileceğini bildirdi ve insanları böyle aşırılıklardan menetti.

    Âyetin baş tarafı, kısası genel prensip olarak farz kılmakta, fakat maktulün velisine katili affetme yetkisini de vermektedir. Bu husus, ümmet için bir rahmettir. Kısastan maksat, toplumun huzurunun teminidir. Çünkü haksız yere öldürülenin katili de hayattan mahrum edilmezse bu durum, maktulün yakınları arasında bir infiale, kan davasının sürüp gitmesine ve iki taraf arasında ardı arkası kesilmeyecek öldürmelerin cereyanına sebep olur. Ama katil, öldürülünce iki taraf da yatışır, kardeş olarak yaşamalarını sürdürür. Kısasın yanında af yetkisinin de tanınması, Kuran hükmüne her zaman uygulanabilecek bir elastikiyet vermiştir.

  "Kim zulmen öldürülürse, onun velisine yetki veririz ama o da öldürmede aşırı gitmesin, "(İsra, 33) ayetinin kapsamına girer. Maktul Müslüman olsun, zimmî olsun, hür olsun, köle olsun, kadın olsun, erkek olsun velisine kısas talep etme yetkisi verilmiştir. Mâide Sûresinin 45. âyetinde de "cana can, göze göz"ün kısas edileceği beyan edilmektedir. "Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın!", (Bakara, 194) "Ceza, verirseniz, size edilen azap kadar ceza veriniz. "(Nahl, 16/126) âyetleri de kısası emretmektedir.

 Sünnet de kısastaki bu genel hükmün, kölelere de şamil olduğunu gösterir.  Peygamberimiz (s.a.v); "Kölesini, öldüreni öldürürüz, onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz" buyurmuştur. Kuran'ın ifadesinde köleye karşılık hürün öldürülmeyeceği şeklinde bir beyan yoktur.

 Hz. Peygamber devrinde bir kadın bir câriyenin dişini kırmış, câriye tarafı diyeti kabul etmeyerek, kısasta israr etmişti. Ashâb-ı kiramdan Enes b. en-Nadr, kısâsen dişin kırılmasına karşı çıkınca, Rasûlüllah (s.a.s); "Ey Enes!. Allâh'ın kitabında ceza kısastır" buyurmuştur. Câriye tarafının suçluyu affettiğini bildirmesi üzerine Allah Rasûlü onların bu affı sebebiyle kazandıkları manevi dereceyi şöyle ifade buyurmuştur: "Allâh'ın öyle kulları vardır ki Allah'a yemin etse, Allah onu yemininde yalancı çıkarmaz" (es-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr , VII, 26, 27)

  Dursun: “Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azab edin.' Nahl Sûresinin 126. âyetinde böyle emrediliyordu.” Derken , Nahl Sûresinin 126. âyetini kasten yarım almıştır. Ayetin sonundaki "Sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır!" cümlesini Dursun bilerek almamış. Çünkü püf noktası buradadır. Ayet, affetmeyi, öç almağa tercih etmektedir. Ayetin asıl amacı, suçlara misliyle karşılık verip intikam almak değil, işlenen bir suça, hak ettiğinden daha ağır bir ceza vermeyi önlemektir. Yani ayet, intikamı değil, adaletten ayrılmamayı emretmektedir. "Eğer ceza verecekseniz, size yapılan kötülük kadar, işlenen suç kadar ceza verin; ama affederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır

 İslâm'da kısas şahsî şikâyete bağlı bir ceza olarak kabul edilmiş, âmme- toplum -  cezası sayılmamıştır. Çünkü kamu düzeni sadece suçlu ile mağdur taraf arasında bozulmuştur. Onlar anlaşır, barışır ve helalleşirlerse Devlet düzenini ilgilendiren sakıncalar ortadan kalkmış olur. Bu nedenle, kendisine karşı müessir fiil işlenen kimse veya ölüm hâlinde, ölenin velisi affederse kısas düşer ( el-Kâsânı, a.g.e., VII, 241 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1333, II, 330; Abdulkadir Udeh, et-Teşrîu'l Cinî'l-İslamî, Kahire 1959, I, 79, 663 vd.)
  

Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik'e göre, öldürülenin velisi ya kısas ister, ya da affeder. Veli, suçlu ile diyet üzerine anlaşmazdan önce kısas hakkından vazgeçerse, diyet isteme hakkı da kendiliğinden düşmüş olur. İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise; velî seçimlik hakka sahiptir. Ya kısas uygulanmasını ister, ya da kısası affeder ve diyet alır. Affetmenin anlamı kısasın diyete dönüşmesi demektir ve bu, suçu işleyenin rızâsına da bağlı değildir (el-Kâsânî, Bedâyiu's Sanâyi', VII, 241; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtâr, VII, 7 vd.; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1986, I, 136, 137 Ayrıca diyet için bakınız: İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır 1307, V, 504; el-Meydânî, el-Lübâb, Kahire 1374)

 

                                                          Cinayetin cezası

Kasten adam öldürme suçunu işleyene kısas uygulanır. Kısas cezasının verilebilmesi için suçlunun, suçu bilerek ve isteyerek işlemiş olması gerekir. Aksi halde: birini yanlışlıkla öldürene kısas uygulanmaz. (Üçok, Çoşkun-Mumcu,Ahmet-Bozkurt, Gülnihal, Türk Hukuk Tarihi, Ankara 1999, s.75)

 İslam’a göre insanı öldüren bir kişi için toplam üç hüküm vardır.

1-Öldürülen tarafın ailesi adamı bağışlar: Adam serbest bırakılır.

2-Öldürülenin ailesi “ kan bedeli “ alır. İstedikleri meblağ karşılığı adamı af ederler. Adam yine serbest kalır.

3-Öldürülenin ailesi kısas ister ; “ kana kan.“ bunun üzerine “Devleti “ adamı idam eder. Kan davası da olmaz çünkü idamı yapan devlettir. Katilin ailesi itiraz edemez, Öldürülenin ailesi de ceza verildiği için intikama kalkışmaz.

 “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.” ( Bakara, 179)

  

                                                   İdam mı gayri insani müebbet mi?

Dünyada  bilerek ve tasarlayarak insan öldürmenin cezası, bilindiği gibi kısastır. Kısas, öldürmeye karşılık öldürmedir. Ancak kısas öldürmek için değil, yaşatmak için vardır.Türkiye'de her yıl meydana gelen 1000 taammüden öldürmeyi, 10 katili etkisiz hale getirerek engelleyip 990 insanı kurtaracaksanız daha insani olan budur. Üstelik giden 10 tanesi katildir, aksi halde ölen bin kişi ise nahak yere öldürülmüş olacaktır. Öldürülmüş olan bir insanın kısas hakkı onun yakınlarınındır, bu haklarını alırlar ya da bağışlarlar. Devlet katili asla affedemez. Ancak bu İslam'ın kendi insanını eğitip yetiştirdiği, ona insanın değerini öğrettiği bir toplumda uygulanabilir. Siz önce seri katiller yetiştirir, sonra bu cezayı uygulamaya kalkarsanız haksızlık etmiş olursunuz. ( Faruk Beşer, Yenişafak, 14.09.2012 )

 

          

 

                                                        İslam ve had cezaları

     "İslam hukukunda cezalar, had cezaları, cinayet cezaları (kısas ve diyet) ve ta'zir cezaları olmak üzere üçe ayrılır. Ta'zir suçları; Şari'in ( kanun koyucunun ) karşılığında belli ceza tayin etmediği, fakat fert ya da topluma olan zararından dolayı yasakladığı fiillere denir. Ta'zir gerektiren bir suçta, had cezasının sınırına varan bir ceza verilemez. ( Doç Dr Hüseyin Çelik, Kuran Ahkamının Değişmesi, s. 158) Servetin toplumumuzda adil bir şekilde dağıtılmadığı, İslami eğitimin sonuçlarının yeterli olmadığı dönemlerde, el kesme cezası uygulanmayabilir. ( s. 163) Kuran; adam öldürme, zina, hırsızlık ve yol kesme suçlarının cezası hariç, çoğu suçun cezasını tespit etmemiştir. Bunları hakimin takdirine bırakmıştır. (s. 164) Abbad bin Şurahbil, açlıktan dolayı buğday tarlasından başak çalıp yer. Tarla sahibi onu döver ve Peygamberimize getirip şikayet eder. Peygamberimiz tarla sahibine, " o, bilmiyordu, sen de onu dövdün ... " der, elbiselerini iade eder. Abbad'a bir ölçek buğday verir. (Nesai, Kadat, 21; İbni Mace, Ticarat, 67; Hanbel, 4/67) Bu cezanın uygulanabilmesi için önce hırsızlığa neden olabilecek, açlık gibi sebeplerin ortadan kaldırılması ve sosyal adaletin en iyi bir şekilde tesis edilmesi gerekir. ( s. 170) Cezalandırmanın altında yatan neden, cezanın medeni veya ilkel olması değil caydırıcılığıdır. Cezalandırma, suç oranını ne kadar azaltıyorsa, o kadar başarılı demektir. Kuran, işlenen suçun meydana getirdiği tahribata göre ceza şekillerini belirlemiştir. Çoğu insan aşağılanmayı, hakareti kaldırabilir ama toplum içinde buna tahammül edemez. Kuran, suçlunun cezalandırılmasına emrederken, toplumu kurtarmayı amaçlamıştır. İnsanların koydukları cezalar ilkel olmazken, Allah'ın belirlemiş olduğu cezalar neden olsun."  ( s. 179)  "Allah hüküm verenlerin en âdili değil midir?" ( Tîn, 8)

   İslâm ceza hukuku (Ukûbat) terimi olarak hadler; "belirli bazı suçlara İslâm'ın tayin ettiği cezalar" dır. Bu cezayı gerektiren suçlar beş tanedir: zina, hırsızlık, içki içmek ( Cezası 40 sopa (Dârimî, Hudûd,10; A. b. Hanbel, IV, 389), kazf (namuslu kadına zina iftirası): cezası 80 değnektir (Nur, 4) ve yol kesme (hırâbe): Suçuna göre sürgünden idama dek ceza alabilir. (Maide, 33-34) Bunlardan günümüzde en tartışma konusu yapılan ikisini ( Zina, hırsızlık ) burada ele alacağız.

  İslam huzur, barış dinidir. İnsanların dünya ve ahiret mutluluğunu amaçlayan kurallar bütününü vaz eder. Hedef, iyi kul olup Allah'ın rızasına ulaşmaktır. İslam değil kimseyi kesmeyi, herhangi bir insanın dedikodusunu yapmayı, malını çalmayı, namusuna göz ile bile olsa yan bakmayı vb yasaklamıştır. İslam'ın amacı toplum ahlakını temin etmektir, toplumu tehdit etmek değil.

                                                       İslam'da hırsızlığın cezası nedir?

  Bir olayın öncesi, olayın anı ve sonrası vardır. Her üç zamanı da sıra ile değerlendirelim.

  Hırsızlıkta bir çeşit hastalıktır ( Tam hırsızlık gibi olmasa da kleptomani diye bir rahatsızlık artık günümüzde biliniyor, hırsızlık bir ileri safhası; aç gözlülük, çekememezliktir.) Bazı İnsanda hırs, israf, lüks hayat, mal-mülk sahibi olmak gibi doymak bilmez duygular vardır. Bunları meşru yolla elde edemeyenler veya bu menfi duygularını dizginleyemeyenler, başkasının mal ve servetine göz diker, hırsızlık ve soygunculuğa yeltenirler. İslam’ın insanı bilinçlendirmeye dönük; tevazu, sabır, imtihan bilinci, emek, rızık, çalışma, alın teri, zekat, ahiret şuuru, kul hakkı gibi bir çok kavramı bünyesinde barındırır. Bu eğitim sürecinden geçtiği halde düzelmeyen ve hırsızlığa alışan ( Tıpkı evleri, milyarları olduğu halde dilenmeye devam edenler gibi) insanlar bir kaç ay yatmakla düzelmez, aksine bu işin kıdemlilerinden cezaevlerinde ders alıp, daha bir bilenmiş olarak cezaevlerinden çıkarlar. Özellikle günümüzde cezaevlerini, kış yaklaştığında küçük bir adi suç işleyerek, kışı geçirmek için kullanan "mevsimcilerin" bulunduğunu düşünürsek, hırsızlığa karşılık cezaevlerinin caydırıcı bir unsur olmadığı görülmüş olmaktadır.

    Hırsızlığın cezasından amaç hırsızlıktan caydırmak olmalıdır. Bu nedenle kimseye torpil, adam kayırma yapmadan tüm seviye- mekândaki insanlara bu ceza uygulanmalıdır. Hz. Resul, zengin bir Arap'ın kızı hırsızlık yapıp ta cezanın kıza uygulanmamasını isteyip, "O ileri gelen birinin kızıdır, cezayı azaltalım" talepleri ile karşılaşınca "Sizden öncekileri helak eden şey şudur: İçlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptımı onu terk edip (ceza vermezlerdi). Aralarından kimsesiz zayıf birisi hırsızlık yapınca derhal ona hadd tatbik ederlerdi. Allah'a yemin ederim ki, Muham-med'in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsa mutlaka onun da elini keserdim." buyururlar. (Buhari, Hudud, 11,12,14, Şehadet, 8, Enbiya, 50; Fedailul-Ashab, 18, Megazi, 52; Müslim, Hudud, 8 (1688); Tirmizi, Hudud, 9; Ebu Davud, Hudud, 4 (4373-4374); Nesei, Sârik, 5, M. Asım Köksal, İslam Tarihi, VI/477- 478, Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,131,136) Sosyal adalet zaten, cezaların makam, mevki, cins ayırmadan uygulanabilmesi değil midir?

     İslam hırsızlık cezasının uygulanabilmesi için, önce hırsızlığa neden olan olayları (açlık, kıtlık, işsizlik...) ortadan kaldırmayı amaçlar. Bir ülkede açlık, kıtlık, işsizlik varsa, o ülkede hırsızlığın cezası uygulanmaz. Hz. Ömer, kıtlık vakti hırsızlık cezasını yasaklamış, “İnsanların karnını doyurmadan, onlardan kanunlara uymayı istemeyiz” demiştir. Kendilerini aç bırakıp, hırsızlık yapmak zorunda bırakılan hizmetçilere değil, onları o hale düşüren kişiye ceza vermiştir. (Kurtubi, El-Camiu li-Ahkami'l-Kuran, 6/210; Celal Yıldırım, Kuran Ahkamı, 2/156,158; Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, 3/1671-1673; Zuhayli, İslam fıkhı, 7/387-390; Udeh, İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, 3/439-475)

   İslam’ın hırsıza uyguladığı cezayı eleştirenler günümüzde bir kişi açlık, zaruret, işsizlikten dolayı hırsızlık yapınca cezalandırıldığını görmemektedir. Bir insanı kötü yola düşüren ortam, şartlar göz önünde bulundurulmadan verilecek cezalar adil olmazlar. İslam ise, kişilerin asgari ihtiyaç maddelerini karşılayacak ortamı oluşturup, aç, işsiz kimse ortada kalmadıktan sonra; toplum, genel itibarıyla derinlemesine ve geniş bir açıdan bilinçlendirilip, eğitildikten sonra, hırsızlık cezasını uygulamaya başlar.

     Kısaca, hırsızlık olmadan önce, İslam gerek şartlar, gerek eğitim olarak, hırsızlığa neden olacak durumları ortadan kaldırır.

    Hırsızlık olduğunda bakılır;

·                          Eğer hırsız, akıllı, ergen ise (çocuk, deli değilse)

·                          Mal belli bir değerin üstünde olursa (sikkeli, halis 10 dirhemin üzerinde olursa.)

·                          Mal gizlenmiş iken, evde, iş yerinde korunan, kapalı bir yerde iken çalınmış ise,

·                          Hırsızın, çaldığı malda mülkiyet hakkı yok ise,

·                          Mal, kamu malı değilse,

·                          Çabuk bozulan et, süt, yaş meyve vb değilse,

·                          Eşi, çocuğu, babasının malı değilse,

·                          Mahkemeye başvurmadan önce, mal geri verilip tövbe edilmemiş, uslanılmamış işe,

·                          İki şahit var ise veya hırsızın itirafı ile suç kesinleşmiş ise,

    Tüm bu şartlar var ise hırsızlığın cezası uygulanır.

      Eğer hırsız yaptığına pişman olur, tövbe eder ve tövbesinde samimi olduğu anlaşılırsa eli kesilmez. Ancak bunun tespit edilebilmesi için hırsızın bir süre hapsedilmesi ve gözaltında bulundurulması gerekir. ( İbn Âşûr, VI, 193; Ateş, H, 524) Yine efendimiz, “İmkan buldukça şüphelerle had cezalarını düşürün.” Buyurmuştur. (Tirmizi, Hudud 2; Ebû Dâvud, Salât,14, İbn Mace, Hudud 5. Molla Hüsrev II/81; Damad, II/545, 546 ) İslam tarihinde, bu cezanın âdil bir şekilde uygulandığı ilk üç asırda, hırsızlık suçundan ötürü, kesilen ellerin sayısı yalnız altı ( 6 ) olduğunun da altını çizelim. (İsmail el-Fehranî, “eş-Şeriatü beyne’s-salihin ve’l-Murcifin” el-Ehram, 17 Yenayır, 2011)

    Günümüzde hırsız çocukta olsa, mal açıkta da olsa, çalınan mal yakın akrabanın da olsa, kamunun veya belli bir değerle sınırlandırmadan, az bir değere ( Bir simit, ekmek dahil) sahipte olsa, açlık, işsizlik o kişiyi bu duruma düşüren şartlar göz önüne alınmaksızın, o kişiye ceza verilir.

 

                                              İslam'ın cezasının caydırıcılık özelliği

   Hapis cezasının caydırıcı olmadığı, bir otel gibi, kış mevsimlerinin geçirildiği, hırsızlığın ihtisasının yapıldığı mekanlar olduğu uzmanlarca itiraf edilen bir durumdur. Hiç bir hırsız bu ortamda aldığı cezadan dolayı pişman olmaz, hırsızlığa niyet edenlerde, bu cezalardan çekinip, hırsızlıktan vazgeçmez. İslam ise verdiği ceza ile hırsızlıktan insanları caydırır. Hele hele, o insan aç, işsiz değil ise, böyle bir cezayı göze alıp hırsızlığa niyet etmez. Bir insan düşünelim. Bir emeklinin yeni aldığı 20- 30 senelik çalışmasının karşılığı olan parayı, emekli ikramiyesini; aç, işsiz olmadığı halde, kısa yoldan köşeyi dönmek için çalmak amacıyla planlar yapıyor olsun. Bu düşünceler içinde yürürken bir kalabalık dikkatini çekse, yaklaşsa o kalabalığa ve sorsa " ne oluyor?". " Bir hırsıza had cezası uygulanıyor" cevabını alsa ve şu manzarayı seyretse: Bir hırsızın eli kesilmek üzeridir ve kesilir. Acaba bu hırsız adayı, yaptığı planları mı yoksa niyetini mi yeniden gözden geçirir. Sağ koluna bakıp, aç olmadığı, işsiz gezmediği hayatını, aldığı İslami eğitimi, şartları düşünüp, hırsızlık niyetinden vazgeçmez mi acaba?

    Özetle, İslam gerek eğitim, gerek emirler ( dayanışma, yardımlaşma, zekat, komşu hakları, kul hakkı...), gerekse açlık, kıtlık, işsizlik şartlarını göz önüne alıp, hırsızlığın olmayacağı bir ortamı hazırlamaya çalışır. Yine hırsızlık olursa, belli şartları arar ( gizlenmiş, belli bir değerin üstünde, şahit), tüm bunlar varsa, o adi hastalığın yayılmasına engel olacak, en katı ve caydırıcı cezayı verir ki, insanlar niyetleri bazında bile olsa, böyle bir şeye tenezzül etmesin.  Günümüzde ise, kişiyi hırsızlığa sürükleyen şartlara, olayın nedenlerine ve hırsızlığın olduğu andaki şartlara bakılmaksızın, asıl suçlular aranmadan, hırsıza bir ceza verilir ve bu cezada genellikle caydırıcı olmaktan uzaktır.

 

                                                                        Recm

 Zina eden evli kişilerin taşlanması cezası, İslam'da var mı? Dinimizin yüce kitabı Kuran-ı Kerim'de böyle bir ceza yoktur. Kuran zina edenlerin toplum içinde utandırılıp, rezil edilip, 100 sopa ile cezalandırılmalarını emretmektedir. ( Nur, 2)

 “Ey peygamberin hanımları! İçinizden kim açık bir zina yaparsa onun için o azab (el- azab) ikiye katlanır.” (Ahzab, 30 ) Peygamber hanımlarının evli olduğu açıktır. Onlara verilebilecek bir cezanın katlanabilir cinsten olması gerekir. Ölüm cezasının iki katı olmaz ama 100 değnek ikiye katlanabilir. “ Ellerinizin altındaki mümin cariyeler. Evlendikleri zaman zina yaparlarsa hür kadınlara verilen o azabın yarısı gerekir.” (Nisa, 25 ) Evli hür kadınların cezası recm olsa, taşlanarak öldürmenin yarısı olmaz. Hadis-i Şeriflerde recm cezasından bahsedilmekte ise de, bu ceza her zaman bir tartışma konusu olmuştur âlimler arasında. Hatta Osmanlılar döneminde yani 600 yıl içinde tek bir tane  recm  olayı  olmuştur  o da şeyhülislamın   " Bu  konuda fetva veremem" deyip görevini terk etmesi ile sonuçlanır. İslam kısas ile de insanlar arasındaki kin ve kan davası gibi zararlı şeyleri ortadan kaldırmayı amaçlar.  

Zina cezası için dört tanıklığa ehil erkek tanığın gözleriyle görülmüş olmalı ve bu tanıklar mahkemede tanıklıkta bulunmalıdırlar yahut da suçlular ayrı ayrı oturumlarda dört kez zina işlemiş olduklarını kabul etmiş bulunmalıdırlar. Aksi halde bu sanıklara had cezası verilemez. (Keskioğlu, Osman, Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku s.288; Cin, Halil-Akgündüz, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, s.312. )

Meşhur İslam hukukçusu Ebu Zehra şunlar söylemişti: "Ben İslam hukuku ile ilgili bir görüşümü yirmi yıl açıklayamadım, şimdi, Rabbime kavuşmadan önce,'Bana niçin açıklamadın,hak bildiğini söylemedin' diye sorulmaması için açıklayacağım. Bu görüş, evlilerin zinasının cezası olan recm ile ilgilidir.Benim kanaat ve reyime göre bu ceza Yahudi Şeriatında vardı. İlk zamanlarda Peygamberimiz bunu kaldırmadı, sonra Nur suresi geldi ve recm kaldırıldı." Bunu naklettikten sonra yazımı şöyle bitireyim: "İslam alimleri arasında recm cezasının değişmez bir ceza olmadığını, Yahudi Şeriatına ait olan bu cezayı İslam'ın kaldırdığını ve şeriat adına uygulamanın mümkün ve caiz olmadığını savunan önemli birçok isimler vardır. Bu sebeple günümüzde İslam aleyhine kullanılan ve insanları İslam'dan korkutmaya yarayan recm adındaki bir cezayı sahiplenmek ve savunmak uygun değildir." ( Hayrettin Karaman,Yeni Şafak, 17 Temmuz 2014)

 Not: Kuran'da recm bulunmadığı halde, hadislerde recm olduğunu, Kuran'daki ayetin bekarlar için olduğunu, evlilere ise recm cezasının olduğunu savunanlarda vardır. Ama bu görüşü savunan kesim bile recmin uygulanması için öyle şartların bir araya gelmesi gerektiğini bildirmektedirler ki bu cezanın uygulanması adeta imkansız bir hal almaktadır. Bu görüşü savunanlar, recm gibi bir cezanın, uygulanma safhası bulması imkansız derecesinde zorda olsa bulunmasının, insanlarda caydırıcı etkisi olacağını, uygulamadan çok cezanın caydırıcılığını ön plana çıkarıp savunmaktadırlar: 'Bu ceza, suçun ortaya çıkmasını engellemek için caydırıcılık maksadı taşır' görüşünü savunurlar. Savunanların, imkansız derecesinde recmin olması için ileri sürdüğü şartlara bakalım:

 Recm cezası alınabilmesi için zinaya aynı anda adaletine güvenilecek 4 kişinin şahitlik etmesi gerekir. Zina şahitliği yapanlar bidat ehli, fasık, Büyük günahları işleyen insanlarsa onların da şahitliği kabul edilmez ve ceza verilmez. Şahitlerin adalet sahibi olması şarttır. (el-Mevsılî, el-ihtiyar'li talili'l-muhtar, II, 149; Vehbe Zuhayli, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, VI, 27 vd, VI, 565) Şahitler zina yapanları örtü, yorgan altında görürse yine ceza verilmez. Çünkü, zina cinsel organların temas halidir, temasın görülmesi gerekir. Çocukların, akıl hastalarının, bunakların, dilsizin, âmanın şahitlikleri makbul değildir. Ağzından çıkanların meşru veya gayrimeşru olduğuna aldırmayan, dinen ve ahlaken hoş olmayan sözleri sarf etmeyi bir alışkanlık haline getiren laubali insanların şahitlikleri de kabul olunmaz. Kişi gelip “zina yaptım cezasını ahirete bırakmak istemiyorum” diyerek zina yaptığını kendisi itiraf ederse bu sefer hakim 3 kez onu geri çevirir ve itirafını kabul etmez. Rüya görmüş olabilirsin, nikahlı eşin olmadığına emin misin gibi sorularla cezayı vermemeye çalışır. Recm cezasında kişiler keyfi uygulama yapamaz. Cezayı devlet uygular. Görüldüğü gibi bu şartların hepsinin bir arada olması son derece zordur. Ancak, yine ceza sistemi vardır ki, kişiler şartların sağlanma korkusundan suça yeltenmesin ve bu sayede toplumda zina fitnesinin önüne geçilip aile kurumu korunabilsin, parçalanmasın. 

 “Şüphe bulununca, gücünüzün yettiği kadar hadleri (cezaları) düşürünüz.” (Ebu Davud, Salat, 14; Tirmizi, Hudud, 2) ; “Gücünüz yettiği ölçüde, hadleri (cezaları) kaldırın. Şayet bir çıkış yolu bulursanız onu tatbik edin. Zira imamın (hakimin) affetmekte hata etmesi, ceza vermekte hata etmesinden daha hayırlıdır.”(Ramuz el e-hadis, 21. sayfa, 10. hadis )

 Recm ayeti sahih mi, ayeti keçi mi yedi?
 "Recm konusunda ayet inmişti. Bu ayet, karyolamın altında bir sayfada yazılıydı. Resulullah (sav) vefat edince biz onunla meşgul olduk, o sıralarda bir keçi gelip onu yedi ve ayet Kuran’dan çıktı." (İbn Mace, Nikah, 36) Bu rivayetin senedinde illet vardır, münker hadislerdendir, sahih değildir. İmam Ahmed’e “keçinin ayet yemesi” rivayetini aktaran Muhammed bin İshak hakkında “İbni İshak’ın tek başına rivayet ettiği bu hadisi kabul eder misin? diye soruldu, “Hayır kabul etmem.” dedi. (Tezhibul Kemal 24/422) İmam Müslim, İmam Malik de rivayetteki keçinin ayet yemesi kısmını kabul etmemiştir. Çünkü, Ravi Muhammed bin İshak güvenilir ravilere muhalefet etmiştir.  İbni Kuteybe de bu rivayetin ravisi Muhammed bin İshak’ı hüccet görmemiştir. (Tevilu Muhteliful Hadis, 443)  Ahmed bin Hanbel de rivayeti sahih kabul etmediğini söylemiştir .(43/343)  Zehebi de bu rivayetlere münker demiştir. (Siyer-7/41) Yakub ibni Şeybe şöyle demiştir; “Muhammed b. İshak eğer bilinen ravilerden hadis naklederse güvenilirdir, siyer konusunda kaale alınır, meçhul tek başına kalacağı bir rivayet söylerse (Keçinin ayet yemesi gibi) hadisi batıldır. (Tarihu Bağdadi Hatib 1/277) Görüldüğü gibi recme dayanak olduğu iddia edilen hadiste sahih değildir!

 Kısacası birinci görüş zaten yok derken ikinci görüş uygulama değil caydırıcı olsun diye bu cezayı savunmaktadır!

 

 

                                                                         Basından


    "Af kime lazım, kime değil? "Gerçekten devletin ne hakkı var ancak mağdur olan kadının affedebileceği ırz düşmanını affetmeye? Veya ancak evi soyulmuşbir insanın affedebileceği bir hırsızı sokağa salıvermeye? Veya ancak yakını öldürülmüş bir kişinin söyleyebileceği ‘‘seni affettim’’ sözünü onun adına kullanmaya? " ( Hürriyet-Oktay Ekşi: 30 Temmuz 1999)
   Evine hırsız giren Yeşim Salkım şeriatçı oldu: Sanatçı Yeşim Salkım'ın Bodrum'daki evine geçtiğimiz günlerde hırsız girdi. Yaşadıklarını Twitter'da paylaşan sanatçı, "Bu hırsızları yakalayınca keseceksin ellerini, bak bir daha yapabiliyorlar mi?" dedi."( 21.07.2012)