Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
İslam’a yapılan itirazlara örnekler

 

İSLAMA YAPILAN İTİRAZLARDAN BAZI ÖRNEKLER

 

 Tarihte daha önceki dinlere itiraz edildiği gibi İslam’a da birçok itirazlar yapılmıştır. İtiraz; kabul etmemek, geri çevirmek, reddetmek, sözle veya fiille engellemek demektir. İnsanlara gelen dinlerin, haksızlığı ortadan kaldırmak, adaleti sağlamak, sapmaları düzeltmek, doğru yola getirmek, tek kelime ile insanın düşünce ve davranışlarına şekil vermek için gönderildiğinden toplumdan bazı kimselerin itirazlarına hedef olmaları tabiidir. Bu sebeple İslam’a da karşı çıkmışlar, itiraz etmişler ve hatta onu yalanlayanlar bile olmuştur. Bu durum ayet-i kerimede Hz. Peygamber’e hitaben şöyle ifade ediliyor: “Eğer seni yalanlarlarsa aldırış etme, gerçekten Seden evvel beyineler, sayfalar ve aydınlatıcı kitaplar getiren, nice peygamberleri yalanladılar.”[1]

İslam’a ilk itiraz peygamberimizin amcası Ebu Lehep’ten geldi. Olay, İslam tarihlerinde şöyle açıklanır: Resulü Ekrem ilk vahyi aldığı andan itibaren hemen davete başladı. Kendisine daha çok gençler, fakirler ve halk tabakası insanlar inanıyordu. İnanmayanlar ise onun bu davetine pek karşı çıkmıyordu. Artık çarşıda, pazarda, sokak ve toplantı yerlerinde hep O’ndan bahsediliyordu. Hatta yoldan geçerken bile o parmakla gösterilerek: İşte gökten haber getiren Abdülmuttalip oğlu bu! diyorlardı. Nihayet Hz. Peygamber, kavmini uyarmakla emir olundu. “Yakın akrabanı uyar”[2]   Bu ayet nazil olunca Hz. Muhammed oymak oymak bütün akrabasını Safa Tepesinde topladı: -Ey Kureyş, dedi. Size şu dağın arkasında düşman askeri var desem bana inanır mısınız? İnanırız, dediler.” Çünkü senden yalan sadır olmamıştır.”

 - Öyleyse bana inanın. Allah bana yakın akrabamı uyarmamı emretti. Siz de benim yakın akrabamsınız. İleride şiddetli bir azap var. Siz, Allah’tan başka ilah yoktur” demedikçe ben size dünya ve ahiret mutluluğunu vaat edemem. Böyle derseniz Allah’ın huzurunda sizin için şahitlik yaparım. Allah’a inanırsanız Arap size tabi olur. Acem size boyun eğer. Peygamberin bu konuşmasından sonra Ebu Lehep ortaya atılarak: “Elin kurusun, yuh sana, bizi bunun için mi topladı” diyerek hakaret etti ve oradaki topluluğu dağıttı. Bunun üzerine Allah, Tebbet Suresini indirdi. “Elleri kurusun Ebu Leheb’in ve kurudu da”. İşte tarihte ilk defa İslam’a itiraz, böylece Ebu Lehep tarafından başlatılmış oldu.[3]

İslam’a itiraz eden çevreleri müşrikler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve münafıklar olmak üzere dört kısma ayırmak mümkündür. İtiraz edilen konulan ise şu şekilde sıralanabilir:

1-İslam’ın getirdiği tevhit inancına itiraz.

2- İslam’ın elçisi Resulüllah’ın şahsına itiraz.

3- İslam’ın iman esaslarından biri olan ahiret inancına itiraz.

4- İslam dininin kaynağı ve mukaddes kitabı olan Kuran-ı Kerim’e itiraz.[4]

İslam’a karşı olan bu grupların yerlerini Kuran’da aradığımız zaman şu ayet-i kerime ile karşılaşıyoruz: “İnsanlar içerisinde, inananlara en yaman düşman olarak Yahudileri ve Allah’ı ortak koşanları bulursun. İnananlara sevgi bakımından en yakınları da biz Hıristiyanlarız, diyenleri bulursun” [5]

Burada Yahudi ile müşriklerin, Müslümanların amansız düşmanı oldukları çok açık ve net bir şekilde beyan edilmektedir. Hıristiyanlar ise Müslümanlara sevgi bakımından en yakın olanlarıdır. Bu ayette üç grup zikredilerek münafıklardan bahsedilmemiştir. Münafıkların yerini tespit etmek için Kuran-ı Kerime baktığınız zaman onların genel olarak müşrik ve kâfirlerle beraber zikredildiğini ve aynı hükümlere tabi olduklarını görüyoruz.[6] Şu halde müşrik, Yahudi ve münafıklar ayrı bir grup olarak İslam’a düşman; Hıristiyanlar ise Kuranın ifadesiyle sevgi bakımından müminlere en yakın olanlarıdır.

Müşriklerle münafıkları bir tarafta, Hıristiyanlar diğer tarafta veya başka türlü nasıl bir tasnif yapılırsa yapılsın, şu bir gerçektir ki, Müslümanlar İslam dışı çevrelerden çok çekmişlerdir. Bunlar Müslümanların saf ve temiz itikatlarını bozmak için yalan, tezvir ve iftira gibi her türlü çirkin yollara başvurmuşlardır. İşte yalanların bir tanesi: Onlar: “Muhammed Kuranı, Tevrat’ı taklit ederek yazdırmıştır. O, Tevrat’ı kopya etmekten başka bir şey yapmamıştır, diyorlar”[7] Eğer Hz. Peygamber, Tevrat’ı aynen kopya ettiyse, Tevrat’ta bulunan bazı şeylerin Kuranda da olması gerekmez mi? Mesela Tevrat’ta Hz. Nuh, Lut ve Davud gibi peygamberlerin hâşâ niza ettikleri yazılıdır.[8] Hâlbuki Kuranda kesinlikle böyle bir şey yoktur ve olamaz; çünkü bu onlara Yahudiler tarafından uydurulmuş bir iftiradan başka bir şey değildir. Çünkü Tevrat, Hz. Musa’nın vefatından 10 asır kadar sonra derlenmiş ve birçok yerleri de tahrif edilmiştir.[9] Hâlbuki Kuranı Kerim Allahın sözü olup vahyedildiği sırada yazılmış ve bugüne kadar olduğu gibi muhafaza edilmiştir. Kuran’da Tevrat’ta bulunmayan ay, güneş ve diğer gezegenlerle ilgili, yer gök ve tabii olaylarla ilgili o kadar ayetler vardır ki, bunlar Kuranın bir kopya olmadığını gösterir. Eğer bazı benzerlikler varsa, aynı kaynaktan gelmeleri dolayısıyla bundan daha tabii ne olabilir.

Putperestler, Allah’ın varlığına, birliğine ve kâinattaki ulûhiyetine itiraz ederler. Fert ve toplum hayatında Allah’ın emirlerinin uygulamasını istemezler. Allah’tan başka şeylere taparlar. Putlarını kendileri yapar ve kendileri taparlar. Ağaç, taş ve topraktan yaparlar, sonra da karşılarına geçip taparlar. Sistemlere taparlar, liberalizme ve sosyalizme, kapitalizme veya komünizme taparlar, bunları kendileri kor ve kendileri yıkarlar. Müşrikler, Allah’ın gönderdiği hayat tarzını kabul etmezler. Çünkü onların ulûhiyet anlayışları çarpıktır. Ehli kitap da ya insanı ilahlaştırdılar (Hıristiyanlar gibi) veya Allah’ı hâşâ insan seviyesini indirdiler. (Yahudiler gibi). “Allah’ın eli sıkı dediler.”[10] “Allah fakir, biz ise zenginiz, dediler”[11] “Allah çocuk edindi.”[12] “Allah Meryem oğlu İsa’dır”[13] “Allah üç kişiden üçüncüsüdür, dediler”[14]

İslam’a itiraz edenler sadece Allaha ve O’nun ulûhiyetine itiraz etmekle kalmadılar, O’nun elçi olarak gönderdiği Hz. Muhammed’in peygamberliğini de kabul etmediler. “Allah elçi olarak bir insanı, bir beşeri mi gönderdi?”dediler.[15] Hz. Peygamber için hâşâ sihirbaz, deli ve beyni yıkanmış dediler.[16] Bu Kuran iki şehirden büyük bir adama (ya Mekke zenginlerinden Velid b. Muğire’ye veya Taif zenginlerinden Urve es-Sakafi’ye) indirilmeliydi, dediler.” [17]

Son yıllarda da bu İslam’a yapılan saldır ve itiraz kervanına maalesef memleketimizden de katılanlar olmuş, bazı gazete ve mecmualarda İslam’ı eleştiren ve küçük düşüren yazılar yazılmış ve kitaplar yayınlanmıştır. İslam ve Kadın, Şeriat ve Kadın, Tabu Can Çekişiyor, İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi? Başlıklar altında İslam’a itiraz edenler, aslında bunu yapmakla kendi cehalet, bilgisizlik ve inançsızlıkları ortaya kolmuş oluyorlardı.

İtirazcılar, inanmadıkları için itiraz ederler, kıskançlık yüzünden itiraz ederler. Ehl-i kitabı çekemedikleri için Müslümanların inandıktan sonra küfre dönmelerini arzuladıkları ayette şöyle açıklanmaktadır: “kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlik yüzünden, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmek isterler.”[18]

Şeriat ve Kadın deyip İslam’a iftira atanlar, kadınlarımız dinden soğutmak istiyor. Kadın, erkek deyip karı koca arasını açmak, kuşak farkı deyip genç-ihtiyar arasını açmak, ana-baba deyip evlat-ebeveyn arasını açmak istiyorlar. Kadın hakları diyenler, toplumu böyle parçaladılar. Üretici ile tüketiciyi karşı karşıya getirenler, toplumda düşman sınıflar oluşturdular. Oysa toplum kadın, erkek, çoluk çocuk, genç ve ihtiyar bir bütün olarak kendi kendine yöneten canlı bir uzviyettir. Dini yaşama ve Allahın halifesi olarak mükellef olmak yani hukukta söz sahibi olma bakınmadan kadınla erkek arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi de Allahın koyduğu kanun ve kurallara uyarlar. Bu sebeple erkek kadınlara karşı, kadın da erkeklere karşı her hangi bir hak iddiasında bulunamaz. Çünkü hak ve vazifenin kaynağı Allah’ın iradesidir. Allahın iradesinden başka bir kanun yoktur. Onun için kadın ve erkek ayrılığı yok eşitliği var ve her ikisi de ilahi hitaba mazhar, kadın erkekle birlikte Allahın halifesi olarak O’nun emirlerini uygularlar.

İtirazcılar, bilgisiz oldukları için de itiraz ederler. Bu sebeple Din Bu adlı kitap cehalet örnekleri ile doludur. Yazar, Bakara Suresinde anlatılan bir olayı akıl ve bilim dışı sayıyor. İslam’da din ile bilim arasında, akıl ile nakil arasında çelişki bulunamaz. Çünkü bilim Allahın fen kanunları, din ise yine onu beşeri ve sosyal kanunudur. Bu bilim ve fen cahili yazarın, iftira attığı ayeti birlikte paklayalım.

Olay Kuranı Kerimde şöyle anlatılır: Adamın biri, yıkılmış, çökmüş ve harabe haline gelmiş bir kente uğrar. Altı üstüne gelmiş bu yıkıntıları görünce, kendi kendine konuşur: Allah bu kenti bir daha diriltemez der. Böylece sanki Allahın her şeye kadir olduğunu inkâr etmiş gibi olur. Bu sebeple Allah da onu öldürür ve 100 yıl sonra diriltir. Allah adama sorar: “Ne kadar zaman geçti”, o da: “Bir gün veya bir günden az” diye cevap verir. Allah: “Hayır, 100 yıl geçti” der. Bak yiyeceğine ve içeceğine bozulmamış”[19]

Bu ayeti çeşitli şekillerde yorumlayanlar olabilir. İnananlar, Allah’ın böyle şeylere kadir olduğunu, Allah’ın izniyle ölünün dirilebileceğini, şartları gerektiğinde 100 yıl değil, bin sene geçse bile yemeğin bozulmayacağını kabul ederler. Cahil olup da meseleye sadece akıl ve bilim yönünden bakanlar ise yazarımız gibi inancı yoksa inkâr ederler. Bir defa ayette zaman izafiyetinde bahsedilmektedir. Bir taraftan 100 yıl geçmiş gibi, diğer taraftan ise sadece 1 gün geçmiş gibidir. Bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen orada bulunan yemek de ekşiyip bozulmamıştır. Bu ayetin bilimsel anlamını insanlık ancak 20. yy.da Einstein’in fizikteki izafiyet teorisiyle anlayabilmiştir. Madde enerjiye, enerji maddeye dönüşebilir. Madde kendi boyutundan çıkıp enerji boyutuna geçerken zaman yavaşlar ve nihayet ışık hızına ulaşınca zaman durur. Zamanın durduğu bir yerde 1 saniye ile bin yılın farkı olur mu? Daha doğrusu böyle bir mekanda zaman düşünülebilir mi? Burada zaman olmadığı gibi zamanın fonksiyonları da olamaz. Dolayısıyla ayette zikredilen adam ölüp 100 yıl geçtikten sonra dirildiğinde yemeğinin de bozulmadığını görmesi akıl ve bilime aykırı değil, az önce söylediğimiz gibi zaman izafi olarak meydan gelmiş bir olaydır. Onun için bu ayetin bilime aykırı olduğunu ancak bilimi bilmeyen cahiller yazabilir. Peygamberimizin miraç olayını, cinlerin hayatını ve Allah dostu veli kullarının kerametini hep bu izafiyet teorisiyle açıklamak mümkündür.   

Bilindiği gibi Kuran-ı Kerim kıyamete kadar tüm insanlığa ışık tutacak ilahi bir kitaptır. Bu sebeple bilimler ilerlikçe onu ayetlerinden ilimle ilgili olanların manaları da böylece daha doğru bir şekilde ilim adamları tarafından açıklanacaktır. Bugün bilimsel anlamını açıklayamadığımı bir ayet, yüz, bin veya daha uzun bir zaman geçtikten sonra anlaşılıp açıklanacaktır. O zaman anlaşılabilecek bir ayeti, yorumunu yapamadığı için bu bilime aykırı demek yanlış ve saçmadır. Kuran, bir fizik ve kimya kitabı değil, ekonomi, astronomi ve biyoloji kitabı değildir. Ama Kuranda fizik, kimya, astronomi… İlimlerine ait kural ve kanunların uygulandığı olay ve hükümlerden bahsedilir. Kuran Allah’ın sözüdür. Allah Rabbül âlemindir: Allah bütün alemlerin, insan, hayvan, bitki ve cansız varlık yani tüm kainatın Rabbi, yaratıcısı ve yetiştiricisi olduğu için tün alemde O’nun kanunları cereyan eder. Fizik, kimya, ekonomi ve sosyoloji kanunlarını koyan O’dur. Çünkü O, Rap’tır. İnsana düşen o’nun koyduğu kanunları bulup uygulama yapmaktan ibarettir. Mesela Newton kanunu diye bilinen yer çekim kanunu Newton tarafında konuşmuş değildir. Bu kanunu Newton açıkladığı için onun adına izafe edilmiştir[20] Yani kevni kanun denilen fizik, kimya, astronomi kanunlarını koyan, teşrii kanunu denilen felsefe, sosyoloji, ekonomi ve psikoloji kanunlarını koyan, bütün fen bilimleri ile sosyal bilimlerin kanunlarını koyan Allah'tır. O yüzden din-bilim ayrılığı yok, bütünlüğü vardır.

Kurana itiraz edenler, haklı oldukları için değil, inanmadıkları ve bilmedikleri için itiraz ediyorlar. Kalplerinde eğrilik bulunan kimselerin, manası anlaşılması güç ayetlerle uğraşıp durdukları ifade edilerek şöyle buyruluyor: “Sana kitabı indiren O’dur. Onda (Kuranda) kitabın temeli olan kesin anlamlı (muhkem) ayetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlı (müteşabih)dırlar. Kalplerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkartmak ve kendilerine göre yorumlamak için, müteşabih ayetlere yapışıp onlarla uğraşır dururlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye ulaşanlar ise “biz ona inandık, hepsi Rabbimiz katındadır” derler”[21]

Yukarıda adamın ölüp 100 yıl sonra dirilmesinden bahseden ayet de müteşabih bir ayet olduğu için çeşitli anlamlı olması dolayısıyla ilmi seviyeleri farklı olana kimselere tarafından çeşitli yorumlar yapılması normaldir. Fakat böyle müteşabih ayetleri herkesin anlaması ve isabetli yorumlar yapması mümkün değildir.

İmam Malik hazretlerine bir gün bir adam gelip “er-rahman ale’l arşi’steva”[22] ayetinin manasını sormuş ve Allah nasıl istiva etti demiş. İmam Malik, başını önüne eğmiş, biraz murakabeye daldıktan sonra vücudundan bir ter boşanmış ve demiş ki: İstiva malum, keyfiyeti gayri makul, buna iman vacip bu sual ise bidattir. Zannediyorum ki, sen sapık bir adamsın. Sonra emir vermiş ve o adamı huzurundan çıkartmışlar.[23]

Netice olarak ifade etmeliyim ki, İslam rahmet dinidir, barış dinidir. İslam dünya ve ahiret mutluluğunun adıdır. İslam tüm insanlık için ve hatta bütün varlıklar için faydadan başka bir şey değildir. İçten ve dıştan veya hangi çevreden gelir gelsin, İslam’a itiraz insanlık âlemi için fayda getirmeyecektir. İslam herkesle ve her dinle barış içersindedir. Tarihi yanılgılar ve yanlış anlamalar bu gerçeği ortadan kaldıramaz. Rengi, dili, dini ve dünya görüşü ne olursa olsun, herkese İslam’da yaşama hakkı vardır. Bu sebepten dolayı İslam bayrağının dalgalandığı yerde Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Mecusi ve müşrik kim olursa olsun, vatandaşlık nimetlerini birlikte paylaşırlar. Gelecekte böyle huzur dolu yepyeni bir dünya diliyorum.[24]

 

 

[1] A. İmran 3/ 184

[2] Şuara 26/ 214

[3] M. Hüseyin Heykel, Hz. Muhammed Mustafa, (çev: Ömer Rıza Doğrul), İst.–1948, s. 131

[4] Süleyman Ateş, İslam’a İtirazlar ve Kuran-ı Kerimden Cevaplar, Yeni Desen Tic. Ldt. Şti. Matbaası, Ankara–1966, s. 28

[5] Maide 5/ 82

[6] Bak. Nisa 4/ 138, 140; Ahzab 33/ 73

[7] Maurice Bucaille, Kitab-ı Mukaddes Kuran ve Bilim, (çev: Suat Yıldırım) Selim Matbaası, T.Ö.V. Neşri, İzmir- 1981, s. 186–187.

[8] Bak. Tevrat, Tekvin, 9/ 20–25; 19/ 39, 38; II, Samuel. II/ 4,5.

[9] Bak. Ahmet Hamdi Akseki, İslam, neşre hazırlayan H. Kasım Feyizli, Nur Yayınları, Ankara-1981, s. 114

[10] Maide 5/ 64

[11] A.İmran 3/ 181.

[12] Bakara 2/ 116; Yunus 10/ 68

[13] Maide 5/ 17, 72

[14] Maide 5/ 73

[15] İsra 17/ 94                                                                  

[16] Zariyat 51/ 52; Duhan 44/ 14

[17] Zuhruf 43/ 31

[18] Bakara 2/ 109

[19] Bakara 2/ 259

[20] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, I, 125–126.

[21] A. İmran 3/ 7

[22] Taha 20/ 5

[23] Elmalılı III, 2180

[24] Hz Muhammed ve Gençlik, Kutlu Doğum Haftası–1992 Ankara–1995 s. 171–177

 

          

 

                                                                                                                     Prof. Dr. Osman Eskicioğlu
                                                                                               DEÜ İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi