Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
   İSLAM-MARKSİZ-KAPİTALİZM

                                          İSLAM EKONOMİSİ VE MARKSİST-KAPİTALİST EKONOMİ

    "Komünizm; sömürünün zulümlerini ortadan kaldırabileceğini ve dünyanın ekonomik problemlerini çözebileceğini iddia eder ve bunun da özel mülkiyet sisteminin kaldırılması ve bütün üretim araç ve kaynaklarının ortaklaşa -komün- kullanılmasıyla mümkün olacağını söyler. Komünizme göre özel mülkiyet tarihin bütün evrelerinde zulüm ve baskı  getirmiştir, bu nedenle de büyük mülkiyetlerin ilgâsı ve üretim araçlarının "burjuva" kesiminin tekelinden çıkarılıp kamusallaştırılması ve servetin adil dağılımıyla ekonomik durum tamamen düzelecek ve sınıfların ortadan kaldırılmasıyla kapitalizmin neden olduğu bütün zulümler son bulacak, sonuçta tek sınıflı toplum modeli oluşacak ve toplumda herkes birbiriyle eşit, uyum ve dayanışma içinde olacaktır...

    İşte bu noktada can alıcı bir soru çıkıyor ortaya: Tek sınıflı böyle bir toplum oluşturabilmek için sadece bir faktörün eşitlenmesi ve sadece bir dalda toplumun birbiriyle eşit hale gelmesi yeterli midir? Oysa ki bir toplumda farklı sınıfların oluşmasını sağlayan daha birçok faktör vardır; askeri, dînî, mezhebî, siyasi... vb. nedenlerle oluşan sınıflar bunun en basit örneklerini teşkil eder. Bu durumda tek sınıflı bir toplumu oluşturabilmek için bütün diğer farklı faktörlerde de eşitlik sağlanmalıdır. Halbuki bugün sosyalist ülkelerde her ne kadar kapitalist ve burjuvazi adında bir sınıf artık kalmamışsa da  işçi, çiftçi, emekçi, memur, komünist parti üyesi... vb. gibi yekdiğerinden tamamen farklı birçok sınıf vardır ve bunların yaşam ve refah düzeyleri de asla eşit olmayıp birbirinden tamamen farklıdır. Sovyetler Birliği'nde bir doktorla bir hemşirenin aldığı maaş eşit midir sahi? Basit bir işçiyle bir mühendis aynı ücreti mi almaktadır? Kaldı ki düşünce, zeka, eğilim, zevk, duygu, fiziki güç, yetenek... vb. dallarda bireyler arasında daima farklılık olacak ve bu farklılıkların genetik olarak nesilden nesile aktarılmasını kimse engelleyemeyecektir.

    Kapitalizm de ekonomi problemini ancak kendisinin çözebileceğini iddia eder ve özel mülkiyeti korur, diğer taraftan da işle emek arasında belli bir denge yaratmak ve sınıflar arası mesafeleri azaltabilmek için zayıf ve fakir kesimin asgari geçim düzeyini temin eder.(Burada bunun sadece bir iddia olduğunu da hemen hatırlatalım ...!)

    Sosyalist ve kapitalist rejimler insanların günlük yaşamının mihenk ve ölçüsünün maddiyat olduğu inancıyla hareket eder, ekonomik ve sosyal meseleleri insanın maneviyat ve ahlakını dikkate almadan değerlendirirler. Maddeci olan bu sistemlere göre asıl hedef ve nihai gaye zengin olmak ve mal varlığını artırmaktır, bundan öte bir hakikati görememektedirler...
    İslam dini, kendisine has dünya görüşü ve kapsamlı felsefî anlayışıyla insanı bütün boyutlarıyla ele alır ve onu bütün özellikleriyle birlikte değerlendirir; bu nedenle de birey ve toplumun maddi yaşam seviyesini temin etmekle kalmayıp onun en önemli boyutu olan ahlakî erdemlerle ruhî olgunluk ve kemallerine de önem verir ve bütün hüküm ve prensiplerinde bunu gaye edinir. İslamda servet, insanoğlunun bütün fıtrî istek ve gayelerinin gerçekleştirilmesi yolunda kullanılan bir araçtır sadece.

   Batı dünyasında kanun sermaye sahibinden yanadır; işçiler ve diğer çalışanlar karşısında işvereni ve sermaye sahibini korur. Sovyetler'de ise bizzat kendi deyişleriyle kanun, sermaye sahibini ortadan kaldırmak için vardır.

   İslamî sistemde ise kanun ve hükümlerin kaynağı ilahi vahiy'dir ki bu da beşerî kanun koyucuların fikir ve eğilimlerinin ürünü değildir asla; bu nedenle de hiçbir sınıfı diğerinden üstün tutmaz, bir grubun maslahatı için diğerinin haklarına zulümde bulunmayı reva görmez.

    islami bir  sistemde, yönetim mekanizmasında bulunanlar, kanun koyma gücünün getireceği gurur ve kibirden silkinmiş olurlar; kendilerinin, Yüce Allah'ın kanunlarını bizzat uygulamak ve başkalarının da uygulamasını sağlamakla yükümlü olduklarını anlarlar, bu hükümler karşısında kendilerinin diğer bireylerle eşit olduklarını bilirler.

   Yüce İslam dini de sosyal yaşamın gelişip kalkınması için önemli bir faktör olan bu fıtrî eğilimi dikkate alır ve hukukî sistemin de getirdiği kanunlarıyla bunu destekler, islam dini insanoğlunun fıtrat ve doğasına uygun şekilde davranır ona; kendi alın teriyle ve meşru yollarla kazandığı serveti bireyin kendi hakkı olarak görür, bunu kanunen destekler ve üretimin, üreticinin malı ve onun hakkı olduğunu kabul eder.

    İslam dini, bireysel mülkiyet anlayışının fıtrat ve insan doğası gereği zulüm ve haksızlığa neden olduğu görüşünü reddeder. Batı dünyası ve özellikle Avrupa'da özel mülkiyetin zulüm ve haksızlığa neden olmasının sebebi, bu beldelerde kanun koyuculuk yetkisinin bizzat sermaye sahipleri ve zengin sınıfın elinde bulunuyor olmasıdır; bu durumda sermayedarların, bütün kanunî düzenlemeleri kendi çıkarları doğrultusunda tanzim edecekleri apaçık ortadadır. İslam'da ise, daha önce de belirttiğimiz gibi, kanun koyma hakkı sadece Allah'a aittir, bu sebeple de İslam hukuk düzeninde belli bir sınıf kollanmaz, sermayedarların lehine ve emekçinin aleyhine kanun çıkarılmaz.

    İslam nazarında, türlü zorluk ve meşakkatlere katlanarak, bir fabrika kuran adamın elinden fabrikası zorla alınamaz, zira böyle bir tavır her şeyden önce bireyin emek güvencesini hiçe saymak olup sosyal güvence ve saygınlığa aykırıdır, çalışma ve üretim şevkini de kırar. Ancak devlet, milli ve ekonomik maslahatları dikkate alıp sosyal adaleti sağlamak amacıyla stratejik üretim merkezleri ve aynı ölçüde özel öneme haiz kritik sanayi ve üretim birimlerini kendisi kurabilir veya kontrol altında tutabilir.

    Kısacası islam hem bireye, hem topluma önem verir, birini diğerine feda etmez; sosyal ve ekonomik problemleri gidermek için de sosyal adalet çerçevesinde serbest piyasa ekonomisi, nisbi mülkiyet, bireyin bağımsızlığı ve toplumun maslahatlarına dayalı bir düzen önerir ve özel mülkiyeti de, bireyin fıtri ve doğal mülk edinme duygusundan kaynaklanan bir vaka olarak görür ve sosyal maslahatların, hududuna yani toplumun çıkarlarına serbesti hakkı tanır. Böylece insanlar, daha fazla üretebilmek ve daha rahat bir yaşam düzeyine kavuşabilmek için çaba gösterecek, bu saikle hareket edeceklerdir. Ancak, bireyin maddi gücünü kötüye kullanarak toplumun güven, huzur ve çıkarlarını tehlikeye düşürecek girişimlerde bulunmaması, zulüm ve haksızlığa sebebiyet vermemesi için de bu özel mülkiyet için belli şartlar ve çerçeveler tayin etmiştir .

     Özel mülkiyet konusunda islam, sorumsuzluk ve kayıtsızlığı önlemiş, sadece meşru yollardan kazanılan serveti sahibinin hakkı olarak görmüş, meşru ve kanuni olmayan yollarla edinilen serveti bir "hak" olarak tanımamıştır. Zulüm, haksızlık, stok, kara para,rüşvet,faiz,suistimal,adam kayırma,spekülasyon, sahtekarlık, yağmacılık, beleşçilik, rüşvet, gasp ve hırsızlık, başkalarının hakkını çiğneme vb. bâtıl yollarla kazanç sağlanmasına İslam dini izin vermemektedir; çıkarcı insanların adalet ve kanuna aykırı şekilde kazanç sağlamasının İslam şeriatında yeri yoktur.

   Kapitalizm sistemi, ekonomik tahavvüller gereği bugünkü halini almış olması gereken özel mülkiyet sistemiyle aynı şey değildir. Zira kapitalizmin güçlenip genişlemesi ancak iki şeyle mümkündür: Spekülasyon ve faiz! Nitekim bizzat ekonomi tarihçileri kapitalist ekonomi sisteminin ortaya  çıktığı ilk günlerde basit, hatta faydalı bir sistem olduğunu, ama ekonominin geçirdiği kaçınılmaz  evreler sonucu faize dayalı iç borçlanmalarla bugünkü zararlı haline geldiğini yazmaktadırlar. Keza, küçük şirketler ve küçük üreticilerin iflasına yol açıp, ayakta kalabilmek için büyük bir şirket halinde birleştikleri veya küçük sermayelerin yaşayabilmek için büyük sermayelere katılmak zorunda kaldığı "kapitalizmin amansız rekabetleri" vurgun, stokçuluk ve spekülasyonu beraberinde getirmektedir. Kapitalist düzenin en önemli faktörü ve servet yığmanın en iğrenç etkenleri olan faizle spekülasyon İslam'da haram edilmiş ve yasaklanmıştır. Çünkü faiz hadsiz hesapsız servetleri dört bir yandan kapitalistin kasasına akıtmakta ve halkı günbegün perişan ve daha fakir hale getirmektedir.

    Farklı sınıflar arasında ekonomik denge sağlayabilmek amacıyla servetin belli ellerde birikmesini engellemek için İslam'ın getirdiği mükemmel kurallardan biri de zekat ve hums sistemidir; bu sistem bütün toplum bireylerine uygulanmakta ve her yıl servet ve mülk sahiplerinin varlığının belli bir kısmını azaltmaktadır.Diğer taraftan özel mülkiyetin islami düzendeki dokunulmazlık sınırı, toplumun maslahatıdır, toplumun maslahatı tehlikeye düşecek olursa özel mülkiyetin dokunulmazlığı kalkar ve böylesine olağanüstü bir durum baş gösterdiğinde âdil olan İslam devleti, belirlenmiş olan özel kurallar çerçevesinden taşmamak kaydıyla, baş gösteren tehlikeyi gidermek ve islam ümmetinin geleceğini koruyabilmek için gerektiğinde özel mülkiyete müdahale edip, belli bir denge kurabilir.Bugün batı dünyasında kökleşmiş bulunan çirkin kapitalist düzene İslam'da yer yoktur; yüce İslam dini, bir avuç ultra zengin sınıfın keyfi ve  çıkarları için kölelik, savaş ve sömürücülüğün yayılmasına izin vermez.

   Kur'an-ı Kerim'de  Haşr Suresi'nin 7. ayetinde mealen "mal ve servetin dağıtımı ve bölüştürülmesine belli kurallar koymamızın sebebi, aranızdan belli bir zengin sınıfın, bütün varlık ve servetleri ele geçirmesini önlemektir" buyrulur.

    Toplumun zararı bireyin de zararı olduğundan, böyle bir düzende toplumla bireyin hukuku arasında hiçbir zaman çatışma ve sürtüşme olmaz. Binaenaleyh islam dini özel mülkiyete saygı göstermekte ve insanların bu doğal eğilimlerine olumlu yaklaşarak helal sınırlar çerçevesinde olması kaydıyla sermaye sahibinin taraftar olduğu bütün kolaylıkları özel sermayeye tanımaktadır ve aynı şekilde olağanüstü bir durum baş gösterdiğinde özel mülkiyeti, kamu lehine olacak şekilde kullanabilmekte ve gerekli müdahalede bulunabilmektedir.

     İslam; ahlaki açıdan da bireyleri Allah yolunda infak ve bağışta bulunmaya teşvik etmiş, bu ahlaki ve kültürel çağrıyla kanuni düzenlemeler arasında paralellikler oluşturmuştur. Bu konuda İslam'ın getirdiği fevkalade öğretici ve eğitici ahlakî prensipler insanî duyguları harekete geçirmekte ve Müslüman'ın, din kardeşlerinin ihtiyaçları karşısında kayıtsız kalmasına engel olmaktadır.

   İslam; servetin belli bir grubun elinde birikmesiyle ortaya çıkan savurganlık, israf, ayyaşlık ve keyifçiliğe karşıdır ve bununla mücadele eder, zenginlerin cimrilikte bulunup fakirlere yardımcı olmamasını alenen kınar ve Allah yolunda infakta bulunulmamasını eleştirir; genel fakirliğe neden olan "işverenin, çalışanın emeğini tam ödememesi ve ona zulümde bulunması"nı haram ilan edip yasaklar ki bu güzel çağrı ve bu insanî tutum insanın Rabbiyle irtibatını güçlendirip insani duyguların güçlenmesine de yardımcı olur...Nitekim kötü niyetlilikler, adaletsizlikler, haksızlık ve zulümler hep insanların Rableriyle ilişkilerini kesmeleri ve hesap gününün varlığını unutmalarından ileri gelmektedir. Hal böyle olunca insanoğlunun vicdani ölçüleri tuhaflaşmakta, bu bozulmanın ardından bireyin toplum ve yaratıcıyla, hatta kendisiyle olan ilişki ve irtibatları zikzaklar çizmekte, kesikliklere uğramaktadır.Rabbiyle yakın irtibatları olan bir insanın, diğer insanların hakkını yemesi ve hemcinslerine zulümde bulunmaktan çekinmemesi; mal ve servet uğruna Allah'ın kullarıyla çekişme ve sürtüşmeye girmesi imkansızdır.

     Binaenaleyh, kapitalist sistemin zarar ve koflaşmalarından tamamen uzak olan İslamî sistem, komünist sistemden de üstün ve çok daha ileri bir adalet düzenine sahiptir; İslam sağın da, solun da aşırılıklarından arınmış bir düzene sahiptir. Kendine has bu muazzam denge ve adalet sistemiyle yüce İslam dini; komünizm ve kapitalizm ufuklarının çok ötesinde ve fevkalade parlak bir ufku insanlığın önüne açar.

    Bu arada dikkat edilmesi gereken husus, islamın bedii ve yepyeni bir din olmasıdır; bu mükemmel din, sosyal adalet denilen şeyden kimsenin haberi bile olmadığı ve ekonomik faktörün hiçbir anlam ifade etmediği bir ortam ve zaman diliminde çıkmıştır ortaya.

    Amerikalı felsefeci William James'la İngiliz felsefeci Harold Lawshy, John Strashi ve Bertrand Russell ve bir diğer ABD'li araştırmacı yazar Walter Lipmen gibi birçok çağdaş düşünür hem kapitalist düzeni, hem komunizmi eleştirmekte ve dengeli bir çözüm aramaktadırlar. Bu düşünürler komünist sistemin ferdî hürriyet , bağımsızlık ve iradeyi dumura uğrattığını; bireysel ve sosyal sahalarda yönetim mekanizmasına mutlak yetki vermek suretiyle ferdin yapıcı ruh ve yeteneklerini bu baskı ve hafakan atmosferinin karanlığında boğduğunu, bireyin tekamül ve gelişme imkanının sıfırlandığını  hatırlatmaktadır.Diğer taraftan kapitalizmin ürünü olan batı demokrasisi de bireye aşırı serbesti tanıyarak sosyal koordineyi alt üst etmekte, para ve servet sahibi bir avuç zengin ve nüfuz sahibi ayrıcalıklı kesim, bütün imkan ve üretim sistemlerini kendi tekellerine geçirmekte, halkı kendi ekonomik iradelerine tâbi hale getirmekte ve iktidar mekanizmasına kolaylıkla sızabilmekte, iktidarı istedikleri gibi yönlendirmektedirler. Her iki sistem de koflaşmıştır bugün, bu nedenle de insanlık üçüncü bir çıkış yolu aramaktadır; her nevi aşırılıktan uzak olan  ve hem bireyin, hem toplumun hak ve çıkarlarını adil bir şekilde temin edebilen bir yol olmalıdır bu. Çağdaş sistemlerin eksiklerinin farkına varmış bulunan bu felsefeciler, 14 asır önce İslam'ın getirmiş olduğu ekonomik düzenden daha âdil bir sistem bulabilmiş midir sahi?

    Bir taraftan bireye makul ve insani bir çerçeve dahilinde hürriyet ve serbesti tanırken, diğer taraftan tehlikeli ve azgın kapitalizm düzenini dizginleyip kontrol altında tutan ve insanlığı içine düştüğü bu şaşkınlık ve zavallılıktan kurtarabilecek olan  dengeli ve ılımlı orta yoldur İslam  ve ortaya çıkışı kapitaliz veya komünizm teoriden çok önceye dayanır...!

     İnsan yaşamının maddi ve ruhi bütün boyut ve ihtiyaçlarını dikkate alan ve günlük yaşamın akla gelebilecek her boyutu için en mükemmel çözüm ve organizeyi getiren bu emsalsiz nizam; tabiat ve fıtratın kurallarına uygun ve insanın doğasıyla uyumlu olduğundan asla eskimemekte, köhnememekte ve tıkanmamaktadır.

     İslam'ın getirdiği temel kural ve prensipler,insanlığın tarih boyunca görüp yaşadığı bütün kural ve prensiplerden daha ileri olup insanî, ılımlı ve dengeli yapısıyla bütün beşeri kanun ve kurallardan üstündür. İslam hüküm ve prensipleri, insanları kendisine davet eden beşerî sistemlerle karşılaştırıldığında onlardan ne kadar ileri olduğu görülecek, ilahi sistemle beşerî sistem arasındaki farklılıkların neler olduğu kolayca anlaşılacaktır. ( İslam ve Batı Medeniyeti  : Musavi Lari )