Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
 Kuran ve Oryantalistler

                                                                

                                                                     Giriş

   İnsanlık tarihinin büyük bir bölümü uzun yıllar boyunca inanç çatışmalarıyla meşgul olmuştur. Bu süreç içerisinde ise en çok saldırıya uğrayan, tahrip edilmek istenen din İslamiyet’tir. Daha çok Hıristiyanlık ve Yahudilik tarafından gerçekleştirilen bu saldırılar, İslamiyet’in hak din olmadığına, Tanrı’nın bahsettiği hak dinin kendi dinleri olduğuna inanmaları sebebiyle olmuştur. Oryantalizm ise bu yolda ilmi çalışmalar yapmış kişilerin metotları, düşünceleri, yöntemlerine verilen genel isimdir.

                                                             Oryantalizm Nedir?

    Oryantalizm’in türediği ‘’Orient’’ kelimesi lügatte doğu veya doğu ülkeleri anlamına gelir. Oryantalizm kelimesi ise Doğuluk, Doğu Hayranı gibi anlamlara denk düşer. Bizi asıl ilgilendiren manası ise İslamiyet ve Müslüman âlemine darbeler vurmak, Müslümanları saf dışı bırakmak amacıyla yapılan ilmi çalışmalar ve düşünceler olmasıdır.

    Bu ölçek temel alındığında ortaya çıkan fikirlerden biri de Ömer Ubeyel Hasen’e aittir: ‘Oryantalizm; Müslümanların inançlarını tahrip etmek, fikir binalarını yıkmak için İslam dünyasına gelen misyoner ve sömürgeci güçlere ilmi techizat üreten manevi bir maden ve fabrikadır.’ (Necdet Subaşı, Bilgi ve Hikmet, VI/104)

                                                     Oryantalizm’in Tarihçesi

    Necip El Akiki yazmış olduğu ‘’El-Müsteşrikûn’’ adlı eserde Oryantalizm’in kurucusu olarak Fransız rahip Jebert De Oraliac (940-1003)’e kanaat getirmiş olmakla beraber bu kendi araştırmaları sürecinde ulaştığı sonuçtur. Nitekim Oryantalizm’in tam olarak ortaya çıkış tarihi ve kim tarafından ortaya atıldığı bilinmemektedir. Ayrıca Kuran-ı Kerim’in ilk Latince çevirisinin yapıldığı tarih olan XII asır da göz önünde bulundurularak, Alman Oryantalist Rudi Paret de Oryantalizm’in bu asırda türediğini bildirir. Belli bir kesim ise Oryantalizm tohumlarının haçlı seferleri sonrası atıldığını düşünmektedir fakat tam olarak ortak bir kanaat henüz oluşmuş değil.

                                  Oryantalizm’in Kuran Üzerindeki Çalışmaları

    İslamiyet’in tarih sahnesinde boy göstermeye başladığı süreçten itibaren Müslümanların gücünden ve İslamiyet’in hızla büyüyüp gelişmesinden rahatsız olan Gayrimüslim kesim İslamiyet’i bu gelişmelerden mahrum etmek, Müslümanları çağların gelişmesi sürecinde saf dışı bırakmak için birçok çalışma yaptılar. Planlarını ise, İslamiyet’in temel taşı olan Kuran-ı Kerim’den başlayarak yürürlüğe koymayı kararlaştırdılar. Amaçları Kuran-ı Kerim’i yok etmek, başaramazlarsa bile en azından tahrip etmek olmuştur. Tabi bu düşüncelerini gerçekleştirmeleri için önce düşmanlarını yani Kuran’ı iyi tanımaları, onun hakkında bilgi sahibi olmaları gerekiyordu. Bunu bildikleri için azimle çalışmaya koyuldular.

    Arthur Jeffery (Foreing Vocabulary of The Quran) adlı eserinde Kuranın ilahi bir kitap olmadığını savunur. Bu arada bir grup müsteşrik ise Kuran’ın varlığını kabul etmiş, fakat diğer dinlerin etkisi altında kalınarak ortaya çıktığına inanmış ve bunu inandırmaya çalışmışlardır. Mesela, Kuran’da Yahudi Hıristiyan veya Putperest etkisi olduğunu öne süren müsteşrikler bunlardandır. ( J. Haleoy, Es-sâmiriyyun fil Kuran, G. Vadja, El Beyan fi İcazil Kuran )                                   
                  

                                                             1. BÖLÜM

                               Kuran-ı Kerim’in Tercümesi ve Oryantalist Tutum

     Tercüme bilindiği üzere; bir kelime veya herhangi bir cümleyi belli bir dilden başka bir dile, anlaşılması için çevrilmesi işine denir. Tercüme iki şekilde yapılmaktadır; Harfi veya Lafzî tercüme / Manevi veya Tefsiri tercüme.

    Harfi veya Lafzî tercüme; Harfi harfine ve kelimesi kelimesine yapılan tercümelerdir. Dolayısıyla anlam akışı karışıktır. Manevi veya Tefsiri Tercüme ise; konu bütünüyle ele alınıp anlamlı cümleler halinde tercüme yapılır.  Mantıken bu tercüme türü daha faydalı ve tercihe şayandır.

     Müslüman âlimler Kuran’ın tercümesi konusunda çok farklı görüşler ortaya atmışlardır. Arapçadan bire bir, kelime kelime edilebileceği ve edilemeyeceği düşünceleri tartışılmıştır. Sonuç olarak Kuran’ın anlaşılması için tercüme uygun görülmüş ve manevi-tefsiri tercüme tavsiye edilmiştir.

     Batı dillerine çevrilen Kuran tercümelerini inceleyecek olursak, Latinceye yapılan ilk tercüme Cluny manastırı başkanı Pierre Le Venerable tarafından yönetilmiştir.(1141-1143) Bu tercüme, ekleme ve çıkarmalar, farklı ekleme ve çıkarmalar, fazlaca kişisel yorumlar içerdiğinden güven ihtiva etmez. Bu denli meşhur bir tercüme bile gerekli güveni veremezken, diğer sıradan tercümelere dayanarak hareket etmek imkânsız denecek seviyede bir deneme olacaktır. Prof. Dr. Salih Akdemir, müsteşriklerin çevirilerine karşın şu cümleleri sarf etmiştir: ‘’Onlar (müsteşrikler) tarafından yapılan tercümelerin sağlıklı olmadığını, kasıtlı ya da kasıtsız birçok hata ihtiva ettiğini burada özellikle belirtmek isteriz.’’ ( Salih Akdemir,  Cumhuriyet Dönemi Kuran tercümeleri)

     Kuran-ı Kerim’in tamı tamına, harfiyen tercüme edilmesi, ne kadar çaba harcansa da imkânsızdır. Çünkü mukaddes kitapta açıklanmaya ihtiyaç duyan ayetler de bulunmaktadır ve bunları bizzat Hz. Muhammed (sav)  açıklamıştır. Bu imkânsızlık hususunda Georges Sale’ ye de söz vermek isteriz. Georges:’’ Kuranı her ne kadar tarafsız olarak tercüme etmeye çalıştıysam da, okuyucularım Kuran metnine bağlı kalınmış bir ifadeye muvaffak olamadığımı göreceklerdir.’’ (Sebilu'r-Reşat, 1954,VII/310) Yine İngiliz oryantalist M. Pickthall’de “ Kuran tercüme edilemez, ben bunu başardığımı iddia etmiyorum. Tercüme asla aslın yerini tutamaz.” ( Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, 1947) diyerek vicdanlı, tarafsız oryantalist guruptan çok az da olsa bir kısmı açık açık Kuranın tercüme edilemeyeceğini itiraf etmişlerdir.

 

                                                            2. BÖLÜM

                                        Kuran-ı Kerim’in Kaynağı Meselesi

   Kuran, hem mana hem de lafız olarak hiç şüphesiz âlemlerin Rabbi, Allah(cc)’ın hikmetidir. Her harfi bizzat O’na aittir. Kendine bu mucizevî kitabı iletmek için ise Hz. Muhammed (sav)’i elçi olarak seçmiştir. Kuşku yok ki O’nda insanlığa tavsiyeler, hükümler ve benzeri konular mevcuttur.

    ‘’O (Kuran) arşın sahibi Allah(cc)’ın katında güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen, şerefli bir elçi (Cebrail)’in getirdiği sözdür.’’ (Tekvir, 21) Ayeti kelimede aşikar olduğu gibi Kuran bizzat Allah (cc) katından indirilmiş ve Cebrail vasıtasıyla Muhammed (sav)’e teslim edilmiştir. Bu teslimiyet, dönem içerisinde gerçekleşen olaylara binaen parça parça, kimi zaman uyarı, kimi zaman tenkit, kimi zaman tebrik, kimi zaman öğüt şeklinde gerçekleşmiştir. Kuranın bu şekilde zamana yayılarak parça parça indirilmesi, bir anda uydurulmuş sıradan kurallar içeren bir kitap olmadığının ispatı olarak idrak edilmelidir. Ayrıca 1400 yıl öncesine teslim edilmiş bir mesajın, bu gün dahi aynı şekilde dikkat ve itinayla hayata tatbik edilebilmesi, yani evrensel olduğunun kanıtlanmış olması manidardır. Bir başka gurup olarak, Kuran’ın Hz. Muhammed(sav)’in sözleri olduğunu iddia eden oryantalistleri analiz edecek olursak, bu guruba tek bir soruyla tezlerinin çürütülebileceğini hatırlatıyor ve soruyu kendilerine yöneltiyoruz; ‘’Bulunduğu toplumdan dışarı çıkmamış, okuma yazması olmayan ümmi bir insan nasıl olurda bir anda, yıllardır okuryazarmış gibi kitap yazar ve bunun evrensel bir toplum mesajı olarak iletilmesini sağlar?’’

     Hz. Muhammed (sav) yaşadığı süre içerisinde birçok sıkıntıyla karşılaşmış, zor durumda kalmış, ama her zaman Allah Teala’nın vahiy göndermesini, vahye dayanarak cevap vermeyi beklemiştir. Nitekim Kuran’ı kendisi uydurmuş olsaydı bu durumlarda da basit bahaneler uydurabilir, cevaplar türetebilirdi. İnsanoğlunun isteyerek kendini zor duruma sokması asla mantıklı karşılanmaz.

    Bir başka husus da, vahyin Peygamber (sav)’i tenkit ve düzeltici amaçla gelmiş olmasıdır. Akıllı bir insan kendi kendini tenkit etme gibi bir saçmalıkta bulunmayacağından Kuran’ın kaynağı bir kez daha tespiti mutlak hale gelir. Nitekim Allah(cc) ayeti kelimesinde; ‘’ Ey Peygamber, hanımlarının rızasını arzu ederek neden Allah(cc)’ın sana helal kıldığını haram kılıyorsun?’’ (Tahrim, 1) diyerek Nebisini uyarmış, bir nevi azarlamıştır. İnsan kendi şahsını azarlar mı? Cevap basit: Hayır!

   Vahiy bazen Peygamber (sav)’e çok acı verici şekilde inerdi. Öyle ki Peygamber (sav) sıkıntıdan sırılsıklam terlerdi. Hatta bazen vahiyler o kadar ağır gelmiştir ki mübarek vücudu baygınlık geçirmiştir. Kuranı kendisi yazan bir Peygamber bu dertlerle kendini bitap düşürmez, bilakis kendini rahatlatıcı işine gelen kaideler eklerdi. Mümkün değil ki; bir insan bu derece mühim bir kitap yazmış olduğu halde kendi görüşlerinden bir şeyler katmasın. Ama apaçık görüyoruz ki Kuranda Peygamber yorumu bulunmamaktadır.

    Ayrı bir seçenek olarak Kuran’ın ve İslamiyet’in diğer dinlerden etkilenerek ve yardım alarak kurulmuş olduğunu savunan oryantalistler yine yanıldılar. Şöyleki, madem Kuran diğer kitapları taklit edici mahiyette, neden diğer kitaplar gibi tahrip edilmedi? Ümmeti Muhammed bunca zaman Kuranda herhangi bir tahribe izin vermemiştir. Çünkü Kuran 1400 sene önce hangi kuralları içeriyorsa bu günde aynıdır. Fakat diğer din mensupları kitaplarını, çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda değiştirmiş, onlardan gelir ve menfaat sağlamak amacıyla değişiklikler yapmakta bir mahsur görmemişlerdir. Bulunan ilk İncil ve Tevrat kalıntıları da yeni İncil- Tevratta fazlasıyla değişiklik olduğunu göstermiştir.

          

                                                      3. BÖLÜM    

                                                İlk Vahiy Meselesi

   Vahiy, en kısa tanımıyla; Allah (cc)’ın emir ve yasaklarını Cebrail (as) adlı bir melekle Peygamberine bildirmesidir. Vahyin amacı ise Allah(cc)’ın, yaratmış olduğu beşeriyet ve mükemmeliyete, vermiş olduğu nimetlere şükür için emirlerini, isteklerini ve nehiylerini bildirmesidir. Allah Teala bizleri imtihan sebebiyle var ettiğini bize apaçık bir şekilde vahiyle bildirmiştir. “Sizi (gayesiz) boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?’’(Mü’minun, 115) Oryantalistler Peygamber’e gelen vahiyler hakkında değişik fikirler türetmiş fakat genelde Kuran’ın inkârında ısrar etmişlerdir. Bu konuda bazı oryantalistlerin görüşlerini incele gereği duyduk.

      H. Grimme

     Alman müsteşrike göre Nebi (sav)’nin ilk zamanlardaki amacı kendi kavminden fakir olanların karnını doyurmak amacıyla fikirler türetmek, zenginlerin mallarından alıp kavmindeki fakirlere dağıtmak gibi basit konulardı. Yeni bir din çıkarma gibi bir amacı yoktu. Hatta Peygamber (sav)’in bu işe zekat adını vermiş ve gerçekleştirmeyenleri azapla korkutmuş olduğunu iddia eder. Grimme’nin görüşüne cevabımız şu olacaktır: İslam, din ve devlet olmak üzere hayatın tüm alanlarını kapsamaktadır. Amacı; sınıfları, haksızlıkları ortadan kaldırmak, zengin ve fakirin eşit yaşam standartlarına sahip olmalarını sağlamaktır. Tevhidi esas alan İslam, Arap kabileler arasında da İslam kardeşliğene çağrı yapmıştır. Sadece kavminin midesini düşünen bir Peygamber olmadığının göstergeleri olarak bu örnekler yeterlidir. 

    İ. Goldziher

    Goldziher’e göre vahiy bir uydurmadır. Muhammed(as)’in peygamberliği, Hıristiyanlık ve Yahudilik yahut buna benzer dinlerin bilgilerinin çalınarak, örf ve adetlerle karıştırılarak ortaya atılmış bir görüşten başka bir şey olmadığını savunur Goldziher. Peygamber (as) bu bilgi ve fikirleri inzivaya çekilerek çok fazla düşünmüş, önemsemiş belli bir süre sonra kalbinde yer alan bu görüşleri vahiy adı altında ortaya atmıştır. Goldziher’e de cevabımızı şu şekilde sunuyoruz: Peygamber (as) vahyi eğer kendisi getirmiş olsaydı çok ufak bir nüktede olsa insani zaaf olarak kendini överdi. Fakat Hz. Muhammed (sav) devamlı suretle, kendisini kul olarak nitelendirmiş, asıl yetkilinin Allah (cc) olduğunu her fırsatta vurgulamış, şahsının sadece bir fani görevli olduğunu anlatmıştır. Ayrıca madem insan evladı örf ve adetlerini baz alarak böyle düzenli ve devamlılığı olan bir din türetebiliyor, neden İslam son din hükmündedir? Hz. Muhammed(sav)’den sonra hiç mi zeki insan gelmedi dünyaya? Son olarak noktayı Velid b. Muğire’nin sözüyle koyalım. ‘’Vallahi, o sözün (Kuran’ın) bir tatlılığı, bir güzelliği var. Kökü kuvvetli, dalları bereketlidir. Bunu bir beşer söylemiş olamaz!’’ ( Suyuti, el-İtkan fi Ulumil Kuran,II/309, Süleyman Ateş, İslam’a itirazlar ve Kuran-ı Kerim’den cevaplar, 193)

   Fransız oryantalist Dominique Sourdel, “ Bazı Hıristiyanlar, Muhammed’e keşişlerce dinin kendisine verildiğini ileri sürmüşlerdir. Oysaki bu görüşlerin hiçbir inandırıcılığı yoktur. Muhammed asla Hıristiyan olmamıştır. O’nun eğiliminin tüm ayrıntıları en ince noktalarına dek bilinmektedir.” Demektedir.  ( L’Islam, 1972, s. 10 ) M. Watt ise, Hz Muhammed’in ümmi olduğunu açıkça ifade etmektedir. ( Mohamet, s. 37)

 

                                                       4. BÖLÜM

                               Kuran’ı Kerim’in Tespiti, Terkibi ve Cem’i

     Kuranın ‘tespiti’ ile iki şey kastedilir; Birincisi; ezberlenip hıfz edilmesi, İkincisi; Hz. Peygamber tarafından yazdırılması.  Rasulüllah (as) kendisine gelen vahiyden bir şey kayıp olmamasına çok ehemmiyet veriyordu. Nazil olan her ayeti Müslümanlara okuyordu. Onlarda hemen ezberliyor ve adeta bu konuda yarışıyorlardı. O zamanlar yazı malzemeleri çok azdı ve elde etmek oldukça güçtü. Buna rağmen sahabeden birkaçı; deri parçaları, kürek kemikleri ve hurma dallarına yazmışlardı. Bütün bu malzemeler Kuranın yazılı belgeleri olarak Nebi (as)’in evine konmuş ve Peygamberimiz (sav) dar-ı bekaya intikal edene kadar orada muhafaza edilmiştir. (s. 167)

     Rasulüllah (sav) ashabına Kuranı, şu anki bilinen tertip üzerine yazılmasını emretmiştir. Böylece Kuran ayetlerin kronolojik nüzulüne göre sıralanmamıştır. Bu ise oryantalistlerin hücumda bulundukları önemli noktalardan biridir. Kuran’ın yazılmasının konularına veya nüzul sıralarına göre olmayışı Kuran-ı Kerim’in önemli özelliklerindendir çünkü O Arapların şiire ve hutbelere mahsus olan beyan tarzından farklıdır. Ayrıca bu tertip onların bilip tanıdıkları söz sanatlarından apayrıdır. Buda yeni bir din için daha uygundur.

     Tüm bunlara değindikten sonra Kuranın toplanması meselesini ele alalım. Hz. Ebu Bekir (ra),  Hz. Ömer (ra)’in tavsiyesi üzerine hilafeti sırasında Kuranı cem etmeye karar vermişti. Bunu yaparken ise Kuran ayetlerine en çok vakıf olan kişileri toplamış ve getirilen ayetlerin, Peygamber (as) nezaretinde yazılmış olduğuna şahit en az iki şahit bulunduruyordu. (s.172) Ayrıca oluşturduğu konseyin güvenini en ufak şekilde kıracak bile olsa gelen kişiye itimat etmiyordu. Nakilci kesinlikle sahabelerin emin olduğu kimseler olmalıydı. Hal böyleyken Kuranın toplanmasında herhangi bir yanlış yapılması mümkün değildir.

    Bu konularda sitemizde Kuran’ın toplanması, yazılması konularındaki yazılarımıza bakılabilir.

    

                                                      5. BÖLÜM

                                      Kuran Metninin Sıhhati Meselesi

          Oryantalistler Kuran metninin sıhhati konusunda yersiz iddialarda bulunmuşlardır. Bu konuda ‘’7 Harf ‘’ meselesini bahane olarak öne sürmüşlerdir. Oysaki kuranın ilk muhatapları kabileler halinde dağılmış olduğundan aralarında telaffuz farkı vardı. Bu özür sebebiyle onlara bir ruhsat verildi. Kısaca özetleyecek olursak ‘yedi harf’ lafızdaki değişikliklerdir. Amaç Kuran’ı okumayı kolaylaştırmaktır. ( s. 199) Mana ise hiçbir değişiklik olmamıştır. Bu husus kavimlerin dağılması üzerine kısa bir süre ruhsatla müsaadeye uğramış fakat bugün herhangi bir ilmi mesele olmaktan öteye gitmemiştir. Yedi harften geri kalan ve bazı kelimelerde rastlanan med, kasr, hareke, sükûn ve benzeri kurallarda yapılan değişikliklere kıraat denir. Günümüze kadar gelen sahih kıraatler Rasulullah (sav) efendimizden kulaktan işitilmiş ve ezberlenmiştir. Kıraat ihtilafı, manada büyük bir değişikliğe sebep olamaz. Goldziher’in yedi harf farkına binaen lafız nazara alınmaksızın Kuran’ın mana ile okunabileceği iddiasına gelince, öncelikle yedi harf lafızlarının keyfi olmayıp vahiy olduğunu belirtelim. Ayrıca bu ruhsat Hz.Osman’ın Kuran’ı cem’inden önce vardı. Onun Kuran’ı, Kureyş lehçesi üzerine cem’iyle bu ruhsatta son bulmuştur.  Zaten Kuran’ın eşsizliğini Goldziher’de itiraf etmiştir: “Ne Muhammed’in çağdaşları ne de sonraki yazarlar Arapçada Kuran’la mukayese edilebilecek bir söz söylemeye muvaffak olmuşlardır.” (Islamin Surweys, I/109 ) Prof. Dr. Sait Şimşek. “ İlk Müslümanlar bizzat peygamberin eğitiminden geçmişler, İslam’ı sindire sindire öğrenip yaşamışlar, Müslüman olmanın büyük bir risk taşıdığı dönemde her şeyi göze alarak İslam’ı seçmişler, uğruna canlarını ve mallarını feda etmeyi göze almış nesillerdir.” ( Asrı saadette ve H. Raşidin döneminde Kuran eğitimi, I. Kuran sempozyumu, 1-3 Nisan 1994, s. 395) Bu neslin Kuran’ın bozulması, değiştirilmesine izin vermeyeceği ortadadır! “ Oryantalist Arberry, “ Kimse Kuran’ı hafife hafife almaya veya onun hakkında cahilce hüküm vermeye kalkamaz.” ( S. Ateş, İslam’a itirazlar, s. 312) derken, Rudi Paret’te, “ Tüm Kuran’da Muhammed’e indirilmeyen tek bir ayetin bile bulunmadığını.” ( Der Kuran, s. 5) Açıkça itiraf eder.

   Kuran metninin, tartışma götürmez bir şekilde aslına uygunluğu diğer vahiy kitapları arasında ona müstesna bir mevki vermiştir. M. Bucaille ‘in ifadesiyle ‘’Ne eski ahid, ne de yeni ahid bu mevkiye çıkabilmiş değildir.’’ Defalarca belirttiğimiz gibi O’nun her yönüyle vahiy edildiği şekliyle muhafazası Yüce Allah tarafından garantilidir. 

   

                                                     6.BÖLÜM

                            Mekki ve Medeni Kuran Meselesi

     Bu ayrım yapılırken sürelerin nüzul mekânı göz önünde bulundurulur. Mekki ve Medeni sureler dört bölüme ayrılır:

    1)Surenin tamamı Mekkî olur.

    2)Surenin tamamı Medeni olur.

    3)Mekki olan sure içerisinde bazı Medeni ayetler bulunur.

    4)Medeni sureler içerisinde bazı Mekki ayetler bulunur.

     Nöldeke’nin kendisi ‘Kuran Tarihi’ isimli kitabında Kuran’ı konularına göre ayırmaya çalışmış fakat diğerleri gibi başarılı olamamıştır. Kuran-ı Kerim ise, diğer semavi kitapların hilafına hadiseleri kronolojik olarak sıralamamakta; onları, emir, nehy, vaaz, ibret, dini ve dünyevi muamelelerin düzenlenmesi sırasında yeri geldikçe zikretmektedir. Buna göre diyebiliriz ki; muhakkak Kuran bir tercih kitabı değildir.

     Bu tür meseleler İslamiyet’in yayılmaya başladığı Mekke de çok fazla problem olmuyordu.

Mekkeliler açısından bakıldığında asıl problem, İslamiyet’i kabul edenlerin sınıfsal farklılıkları doğru bulmayıp, özgürlükçü düşünceye sahip olmaya başlamalarıdır. Bir sebep de yeni dinde Kureyş ilahlarının rol ve yerinin açıklanmaması, Rasulullah (sav) ile kavmi arasında ilişkilerin daha çok düğümlendiği davanın bu son durumda, Rasulullah (sav)’ın açıklamalarına göre bu Kureyş ilahlarının rolünün değersiz ve asılsız birer yapıt olarak belirlenmesi olmuştur. Yani bir nevi Kureyşliler de aslında bir süre sonra bu dinin, Kureyş ilahlarına sahip çıkmasını istemiş fakat tam tersi bir tutum sergilenince tepki göstermişlerdir.

     Oryantalistler, Kuran’ı Mekke ve Medine de birbirine zıt iki üslupla temeyyüz ettiği iddiasında bulunmuşlardır. Kuran nasslarının her zaman ve her yerin yapı, çevre ve şartlarını aksettirdiğini, Kuran üslubunun Medine’de yumuşaklık, açıklık ve bağışlamayla kendini gösterirken, Mekke’de şiddet ve sertlikle kendini ifade ettiğini düşünmektedirler. Bunda herhangi bir gariplik yoktur. Çünkü Mekke halkına yapılan hitapla Medine halkına yapılan hitap aynı değildir. Mekke’de uygulanan hitap şekli Muhammed (sav)’in davetini reddeden, onda varid olan hükümlere karşı direnen, Kuran’ın sıhhatine itiraz eden bir kavme yönelikti. Hüccetlerini çürütmek ve inançlarını doğru yola yöneltmek için onlara yapılan hitabın, İslam davetini kollayan, ona yardım eden ve onu kabul eden Medine ehline yönelik hitaptan farklı olarak katı, şiddetli ve keskin olması kadar normal bir şey olamaz. Bununla beraber sertlik ve şiddette Mekki üslubun yalnız olmadığını belirtmek, Medeni surelerde faizi haram kılma, küfür ehlini ateş ve azapla tehdit etme gibi keskin hükümlerin içerdiğini ilave etmek isteriz. Ayrıca Mekke müşriklerinin birer yıl karşılıklı kendi ilahlarına ibadet teklifi ve vahyi tebliği bırakması karşılığı kendine teklif edilen dünyevi makamların reddi meselesi gerçeği görmek isteyenlere delil teşkil eden örneklerdir.

      Mekki Kuranın hüküm ve yasa içermemesi, Medeni Kuranın ise ibadet ve muamelelere dair ayrıntıları ihtiva etmesi sebebiyle O’nun beşeri olduğu ve yaşadıkları çevreye cevap vermek için Muhammed (sav) ve ashabı tarafından yazıldığı ileri sürülmektedir. Bu İslam Medeniyeti’nin Medine’de istikrar bulmasının tabii bir sonucudur. Oryantalistlerin ileri sürdüğü bir iddiada; Medeni Kuran’ın, Rasulullah (sav)’ın şahsi ve ailevi müşküllerini ihtiva etmesi, Müslümanların birbirine ve Rasulullah (sav)’a karşı tutumlarını düzenlemesidir ki şüphesiz Kuranın, Peygamber (as)’in ailevi işlerini düzenlemesi, O (as)’nun Müslümanlar için örnek teşkil etmesinden dolayı olmaktadır. O (sav) yaşamakta, uygulamakta, onu örnek alacaklar da bizzat uygulamadan hareketle benzer şeyleri hayatlarına tatbik etmektedirler.

                                  

                                                                      
 

                                       (Doç. Dr. Selahattin Sönmezsoy, Kuran ve Oryantalistler)