Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Kuran'da çelişki yoktur

   Benzer içerikli yazılara, 'Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar' , ' Kuran ve bilime zıt ayetler iddiasına cevaplar' adlı yazılardan
    ulaşılabilir.

                                                                                         I

                                                                  Kuran’da tezat, çelişki var mıdır?

       Oryantalist ve onların yerli borazanı ateistler Kuran’da bazı ayetlerin birbiri ile çeliştiğini iddia ederler. Allah (cc) Kuran’da " Kur'an'ı   düşünmüyorlar mı? Eğer o  Allah'tan  başkası  tarafından  indirilmiş   olsaydı, onda birbirini tutmayan çok şeyler  bulunurdu." ( Nisa 82. ayet ) buyurmaktadır. Aslında okuyuculara  tezat- çelişki  gibi   gözüken ama temelinde tefsir ilminin  bilinmemesinden kaynaklanan  bu konunun dört ana sebebi vardır:

1- Bildirilen meselenin safhalarının bulunması: Mesela insanın yaratılış   safhaları : Toprak ( Âli imran :59 ), balçık ( Hicr :26 ), nutfe ( nahl :4 ) gibi yaratılışın  çeşitli  safhalarından bahsedilmesi .

2-Konu farklılıklarının bulunması: Mesela "Kadınlar arasında adaleti gerçekleştirmede endişe ederseniz, bir  kadınla evlenin." ( Nisa 3. ayet ) ayeti ile " Ne  kadar  isteseniz de kadınlarınız arasında adalet yapamazsınız." ( Nisa 129. ayet ) ayeti arasında bir fark yoktur. Birinci ayet hukuki   bir   meseleyi anlatırken ikinci ayet kalpte duyulan bir temayüle işaret etmektedir ve aslında her iki ayette  sonuçta tek eşliliği tavsiye eder. Konu İslam’da kadın konusunda işlendi.

3-  İşin iki farklı yönünün olması: "Attığın   zaman  sen atmadın, lakin Allah attı."( Enfal 17. ayet )Yani ey Muhammed kumu sen attın  ama  isabet  ettiren Allah'tı! Hedefi  tam on ikiden  vuran ve vurdurtan , o  olayı - mucizeyi  asıl   sana  yaptırtan, hatırlatan  Allah'tır  , O'nu  unutma ve O'nu  an !

4- Kelimenin hakiki veya mecazi anlamda kullanılması: Mesela :" Kıyamet   günü  insanları   sarhoş  görürsün, halbuki onlar sarhoş değillerdir." ( Hac 2. ayet ) Sarhoş " kelimesi  birinci de mecazi ( sarhoş  gibi; Korkudan yalpalar, titrer, akıl dışı fiiller yapar), ikincide gerçek manada ( Yani onlar sarhoş değil, ama ürkek, korkaklar o  nedenle öyle görünüyorlar ) kullanılmıştır!

 

  Birbiri ile çelişkili olduğu iddia edilen ayetler ve açıklamalarına geçelim.

 

                                  Kaç tane melek Meryem’le konuşuyordu?

         “ Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. Demişti ki: "Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma)."Demişti ki: "Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)." ( Meryem Suresi, 19),  “ (Zekeriya) "Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver." dedi. "Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O’nu tesbih et." dedi. Hani melekler: "Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı" demişti. "Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et." ( Ali İmran 43)

   Hz  Meryem'in hayatı boyunca kendisine  müjdenin verilmesinin haricinde herhangi bir Melek görmedi diye olaya bakarsak tabii ki ortada bir  çelişki  var gibi gözükebilir. Fakat Kuran bize bunun zıddını bildirmekte ve meleklerin birden fazla defa görüldüğünü açıkça ifade etmektedir:  Ali İmran 37. ayet: “ Bunun üzerine Rabbi, onu hoşnutlukla kabul buyurdu, onu güzel bir biçimde yetiştirdi ve Zekeriyya'nın himayesine verdi. Zekeriyya, onun yanına mihraba her girdikçe yeni bir yiyecek bulur ve: "Ey meryem, bu sana nereden?" derdi. O da: "Allah tarafından" derdi. Şüphe yok ki, Allah dilediğine sayısız rızık verir. “ Bu ayet bize meleklerin devamlı Meryem annemizle irtibatlı olduğunu açıkça bildirir.

    Yukarıdaki ilk iki ayet bize iki farklı zaman ve mekândan bahsetmektedir. Meryem suresindeki ayetlerde Meryem’in Cebrail ile karşılaşmasında söz edilir. Ali İmran suresindeki ayetlerde ise anlatılan farklı bir olaydır.Bu başka bir yerde, başka bir zamanda Meryem ile meleklerin konuşmasından söz edilmektedir. Dolayısıyla bir yerde çoğul  meleklerden söz edilmesi diğer yerde ise tek ruhtan (Cebrail) söz edilmesi arasında bir çelişki yoktur.  Zaten iki Cebrail olduğuna dair hiçbir rivayetlerde İslami eserlerde geçmez.



                              Allah’ın bir günü dünyadaki kaç güne eşittir?

        “Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 47) Burada Allah katında bir gün insanların saymakta olduğu bin yıl gibi olduğu bildiriliyor.  “Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir ( Secde Suresi , 5) Burada bildirilen ise işlerin bizim saymakta olduğumuz bin yıl süreli bir günde Allah’a yükseleceğidir. Burada dikkat edilecek nokta olaya konu olan şey yani “iş”lerdir. Yani yükseldiği söylenen “iş”lerdir. “ Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.”  (Mearic Suresi,4)  Burada “Meleklerin ve ruhun” ona elli bin yıl süreli bir günde çıkabildiği bildirilmektedir. Şimdi önceki ayette dikkat ederseniz yükselen “iş”lerdir. Bunlar bin yıl olan bir günde çıkarlar. Son ayette olan ise yükselen “Melekler ve ruhtur”. Yani iki farklı sürenin söz konusu olması iki farklı nesneden kaynaklanır. Birincisinde “iş”lerdir. İkincisinde ise “Melekler” ve “ruh”tur.

    Bir ateistte şaka (!) yapmış; " Cebrail, Hz Muhammed daha doğmadan 50.000 yıl önce yola çıkmış olmalı." diyor. Mesafe insan için 50.000 yıllık bir süredir ama melek için bu süre 1 gündür. Yani ayet:” melekler ve Ruhun ona çıkması bir gün içindedir ki, onun ölçüsü elli bin sene olur.” Şeklindedir. Ayette geçen Arapça kavram, “Ke elfi senetin” şeklindedir. Arapça, ‘ke’ bağlacı ‘gibi’ anlamındadır ve teşbih için kullanılır, ‘gibi, kadar’ manasındadır. Yani, ‘50.000 yıl gibi, kadar’ şeklindedir ayet.

    Herhalde ayetler okunurken sadece rakamlara odaklanıldığından ve rakamlar arasında bir fark bulunduğundan bir çelişki varmış gibi gözüküyor. Çünkü ayetlerde anlatılan zamanların dışında olaylarda farklıdır. Olaylar farklı olduğu için, zamanların farklı olması son derece doğaldır. Burada şunu sorabilirsiniz, bizim için bir gün nasıl işler için bin yıl ve melekler için 50 bin yıl sürer? Burada da zamanın izafi olmasıyla ilgili bir gerçek saklıdır.

    İzafiyet teorisi bize zamanın da izafi olduğunu söyler. Bir cismin hızı arttıkça onun için zaman yavaşlar. Bu teorik ve deneysel olarak ta ispatlanmış bir gerçektir. Yapılan bir deney var. İki tane çok hassas atom saati alınıyor. Birisi yüksek hızlı bir uçağa konuyor diğer ise yerde tutuyor. Uçak bir süre uçup döndüğünde uçaktaki saat yerdekine göre biraz daha yavaş ilerlemiş olduğu görülüyor. Hızlar arttıkça zaman daha da yavaşlar. Örneğin 30 yaşında iki ikiz kardeş düşünelim. Birisini bir uzay gemisine koyalım. Işık hızında ya da buna yakın bir hızla bu uzay gemisinin bir saat gittiğini düşünelim. Bu gemi dünyaya geri döndüğünde gemideki kişi için zaman sadece bir saat olsa da, yeryüzünde geçen zaman 30-40 yıl boyutunda bir zaman olacaktır. Uzay gemisindeki ikiz kardeş hala 30 yaşında iken, yeryüzünde yaşayan ikiz kardeş 60 yaşına gelmiş olacaktır. Yani bu durumu ifade edersek, geçen süre yeryüzündekine göre 30 yıl süren bir saatlik bir gemi yolculuğu söz konusudur.

"Görelilik kuramı mutlak zamanı çöpe attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan) ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında öbüründen daha yaşlı olacaktır." (Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, s.54)

İşte buradaki ayetlerde sizin için 50 bin yıl olan bir gün de çıkar ifadesi bunu anlatmaktadır. İnsanlar için geçen süre 50 bin yıl iken son derece yüksek hızda hareket eden birisi için bu sadece bir gün olacaktır. Melekler 50 bin yıl olan bir günde çıkarlarken, işler ise bin yıl süreli bir günde çıktığı ayetlerden bildirilmektedir. Zaten meleklerin nûr yani ışıktan yaratıldıklarını düşünürsek konu yerli yerine oturur zannederiz.

“Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: “Ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.” Dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir...” (Kehf Suresi, 19)

“Sizi çağıracağı gün, O’na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız.” (İsra Suresi, 52)


 


                                   Yer ve gök kaç günde yaratılmıştır?

     Öncelikle Kuran'da gün kavramının kullanımı ile ilgili kısa yazıyı okumanızı tavsiye ederiz ( "Turan Dursun'a cevaplar" adlı çalışmamızın, Yaratılışın Altı Devresi adlı bölümünün ilk paragrafı )

   “ De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir." Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler. Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın takdiridir. “ (  Fussilet Suresi, 9/12)

   9. ayette yerin yaratılmasının iki günde olduğu bildirilmektedir. 10. ayette ise dağların ve besinlerin takdir edilmesinin 4 günde olduğu söylenmektedir. Yerin ve göğün yaratılış süreci beraber gerçekleşmiştir. Allah göklerin ve yerin birlikte iken onları birbirinden ayırdığını ayette bildirmektedir: “O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık.”  ( Enbiya Suresi, 30)

  Yer yaratıldığında gökte diğer yandan  aynı zamanda yaratılmaktadır. 11. ayete bakarsanız burada sonra duman halinde olan göğe yönel indiğinden  söz edilir. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi bir gök vardır. Daha önceden var edilmiştir. Dolayısı ile bundan sonra bir yaratma söz konusu değildir. 12. ayete bakılırsa burada var olan göğün 7 kat olarak düzenlendiğinden söz edildiği görülecektir. Bu ayette geçen ifade yaratmaktan farklıdır. Yaratmak için “haleke” (خلق) fiili kullanılırken, bu ayette geçen kelime farklıdır. Bu kelime karşılığı yaratma değil düzenleme anlamına gelen “ Kadeyehune” (قضيهن) kelimesidir. Yani burada yaratılmış var edilmiş bir şeyin daha sonradan düzenlenmesi söz konusudur.  Bu düzenleme 2 gün sürmüştür. Bu bir yaratılma değil bir düzenlemedir sadece. O yüzden 6 günde yaratmanın dışında bir süreci ifade eder. Yaratılmanın olduğu kısım 9 ve 10. ayete bildirilen 6 günde tamamlanmıştır. Dolayısıyla yaratmanın 8 gün sürmesi söz konusu değildir. Yaratılış kısmının sadece 6 gün, düzenleme için geçen 2 günde eklenince toplam 8 gün sürdüğü görülür. Yukarıda ki ayetlere göre düşünülürse, ilk iki günde yer yaratılmaya başlanmıştır. Sonraki dört günde yeryüzündeki dağlar oluşmaya başlarken bir yandan da atmosfer oluşmaya başlamıştır. Bu esnada yeryüzünde ilk besinlerin de oluşmaya başlandığı anlaşılmaktadır. Bu besinleri günümüzdeki bitkiler vs olarak düşünmemek gerekir. Bu ilk canlılığın yeryüzünde oluşmaya başlanmasıdır. Ayetteki ifade dikkatli edilirse “isteyip arayanlar” için besinlerin yaratıldığı söylenmektedir. Yani yeryüzünün ilk yaratılmasından sonra yerde var olan canlı türleri hangisiyse ( Örneğin o dönemki atmosfer şartlarına göre bakteriler olabilir) onların ihtiyacı olan yani ayetteki ifadeyle onların isteyip aradığı besinler de aynı anda var edilmiştir.  Bu süreç 4 gün sürmüştür. Toplam olarak yerlerin ve göklerin yaratılması bu 6 günde meydana gelmiştir. Burada yaratma süreci bitmiş ve düzenleme süreci başlamıştır. Son iki günde ise daha önceden var olan, yaratılmış olan gökyüzünün günümüzde olduğu gibi 7 kat olarak düzenlenmesidir. 


 

                                         Gök mü yer mi önce yaratıldı?

   Naziyat ve Fussilet suresinde geçen ifadelerden yola çıkarak iki farklı yerde yerin ve göğün yaratılışıyla ilgili farklı bir sıralamanın olduğu iddia edilmektedir. Aslında yerler ve göklerin yaratılmasında bir sıralama yoktur. İkisi de aynı anda yaratılmıştır. Enbiya suresindeki bir ayette şöyle bildirilmektedir: “ O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık(21 Enbiya, 30) Görüldüğü hem gök hem de yer birlikte vardı. Yaratılışlarında bir sıralama olmadığı gibi birlikteyken ayrılma söz konusu olmuştur. Diğer ayetler de dikkatli okunduğunda. Böyle bir sıralama yapılmadığı görülecektir. 

   “Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler.” (Fussilet Suresi, 10/11)

 

  10. ayete bakarsak yerin yaratılmasından söz edilir. 11. ayette ise “sonra duman halinde göğe yöneldi” ifadesi vardır. Yani burada göğün daha sonradan yaratılması söz konusu değildir. Gök zaten vardır. Olan duman halindeki göğe yönelmedir. Eğer 11. ayete bakarsanız konu şöyle devam eder:  “ Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın takdiridir.”  (Fussilet Suresi, 12)          


  Burada duman halinde var olan gök, yerin yaratılmasından sonra 7 kat gök olarak tabaklandırılmasıdır. Yeni bir yaratılış söz konusu değildir.Sadece düzenleme söz konusudur.Şimdi atmosferin oluşumuyla ilgili bilimsel teorilere bakarsak bu ifadenin onunla örtüştüğünü de görürüz. Sadece şunu söyleyeyim, atmosferin ilk başta duman halinde olması daha sonradan tüm atmosferin 7 değişik katman şeklinde şekillendiğini bilimsel olarak zaten ifade edilmektedir. Şu anda atmosferimizde ayette bildirildiği gibi 7 ayrı katmandan oluşmaktadır. Bu ayetlerdeki anlatımlar bilimsel gerçekler açık bir şekilde ifade edilmektedir.

  Naziyat suresindeki ayetlere bakarsak da benzer bir durum olduğunu görürüz. Burada  göğün yaratılmasından bahsedilir. Bunlar anlatıldıktan sonra ise yer ile ilgili şöyle bildirilir: “Bundan sonra da yeryüzünü düzenledi.” ( Naziat-30)

 

  Burada da yerin yaratılmasından söz edilmez. Zaten yer vardır. Burada söz edilen yerin düzenlenmesidir. Yani bir yaratılış yoktur. Naziyat ve fussilet surelerindeki ayetlerde anlatılan yer ile gökler birlikte yaratılmıştır. Daha sonra da yer ve gök düzenlenmişlerdir. Fussilet Suresinin 11. ayetinde yerlerin ve göklerin birlikte hareket etmesi “böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler.” şeklinde ifade edilir. Yine yerin ilk oluşumuyla ilgili bilimsel çalışmalara bakılırsa, tüm kıtaları birlikte tek bir kara parçası olduğu daha sonra karaları oluşturan tabakaların hareket ettiği, bu hareketler sırasında kıtaların birbirinden uzaklaşarak yeryüzünde yayıldığı, dağların zaman içinde şekillendiği anlatılır.
 

 

 

 

                       Yedi gök tabiri yanlış mı? Aslında atmosfer 5  tabakadan mı oluşuyor?

 

             “Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır." (Talak 12; Fussılat,12)
  Atmosfer 5 büyük katman ve 2 ara katmandan oluşur. Atmosfer, mekansal olarak beş ana mekandan fakat görevsel ve yapısal olarak yedi tabakadan oluşur. Allah, göklerin 5 kat yaratıldığını söylese, ateist: "Ama, iki de ara katman var, Allah bilmiyoooo..." diye itiraz ederdi. Ayet, baştan genel ve kapsayıcı kuralı bizlere bildirdi. Haaa, ate şimdi de, gökler 5 katman, 7 değil diyor, o (İtiraz, önyargı, hata/eksik arama, taassup vb.) onun sorunu.
 

 

 


                                         
 Ölürken ruhu kim alır?

“De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız." ( Secde Suresi, 11), Burada vekil kılınan ölüm meleğinden söz ediliyor. Yani herkesin ölüm meleği bir tanedir. Herkese tek melek vekil kılınmakta  ve o melek  bizzat canı almaktadır. Bu yüzden buradaki ölüm meleği ifadesi tekildir. “ Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?”  (47 Muhammed Suresi, 27) Burada canları alınan birçok inkârcıdan söz edilmektedir. Onların canlarını alanda birçok melek vardır. Her biri için vekil kılınmış ölüm meleği farklı olduğu için çoğul bir ifade burada kullanılmıştır.

 

                                       Şer-kötülük Allah’tan mı gelir?

  “Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunsa: "Bu, Allah'tandır" derler; onlara bir kötülük dokunsa: "Bu sendendir" derler. De ki: "Tümü Allah'tandır." Fakat, ne oluyor ki bu topluluğa, hiç bir sözü anlamaya çalışmıyorlar? Sana iyilikten her ne gelirse Allah'tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şahid olarak Allah yeter.” (Nisa Suresi, 78/79)

   78. ayette tümü Allah katındandır derken, 79. ayete ise kötülüklerin kendinden olduğu bildirilmektedir. Bu iki mealde mana aynı gibi gözükürken, orijinal arapçasında  birbirinden farklı olarak geçen bir kelime vardır. 78. ayete tümü Allah’tandır derken burada Arapça “ indi” (عند) (tarafından) kelimesi geçer. Fakat 79 ayette bu kelime geçmez. Bu kelime önemli bir anlam farkı ortaya çıkartır. Her şey Allah tarafından (indi Allah) dır. Her şey sonuçta Allah’ın dilemesi ve takdiriyledir. Başlara gelen kötülükler ise kendi elleriyle kazanılması sonucundadır. Örneğin bir insan elini ateşe soksa eli yanar. Elinin yanması Allah’ın yarattığı kanunlar gereğidir. Fakat elini yakan buna elini sokandır. Sorumluluk elini sokan insandandır ama onun elini yakan bu doğa kanunlarını yaratan Allah’tır. Bu konuyu irdelediğimiz Kaza kader başlıklı yazımıza müracaat önerilir.

 

                       Ahirette insanların aralarında konuşma olacak mı?

   “Kimi kimine dönüp sorarlar.” ( Tur Suresi, 25), “Kimi kimine yönelmiş olarak birbirlerine soruyorlar.” ( Saffat Suresi, 27), “Böylece Sur'a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da.” ( Mü’minun Suresi, 101)

  Görüldüğü gibi Cennet halkı birbiriyle konuşmasından ilk iki ayette söz edilirken,  Müminun suresinin 101 . ayetinde ise insanların soyları hakkında soruşturulmadığı söylenir. Yani bu ayette insanlar kendi aralarında konuşamazlar diye bir açıklama yoktur. Ayrıca Tur 25 de bulunulan ve konuşmanın olduğu yer cennettir. Oysaki Mü’minun 101 de henüz cennete girilmemiş sadece sura üfürülmüştür. Sur’a üfürüldükten sonra artık dünyada önemli olarak kabul edilen birçok değerin hiçbir anlamı kalmayacaktır. Hangi ırktan olduğu, yada ne kadar varlık sahibi olunduğu hiç kimse için bir anlam ifade etmez.

  

                      Hüküm gününde inkâr edenlerin kitapları hangi tarafından verilir?

   “Kimin de kitabı ardından verilirse” ( İnşikak Suresi, 10), “Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi.” ( Hakka Suresi, 25),  İnşikak suresinin 10. ayetinde kitabı ardından verilenlerden söz edilmektedir. Burada cehennem ehlinin kitabının arkalarından uzatıldığı anlaşılmaktadır. Hakka suresinin 25. ayetinde ise kitabın cehennem ehlinin sol ellerine verileceği söylenmiştir. Bu iki ayet arasında hiç bir çelişki yoktur. Birinde kitabın uzatıldığı yön yani arkalarından uzatılmasından söz edilmiştir, diğerinde ise kitabın cehennem ehlinin sol ellerine verilmesinden söz edilmektedir. Yani cehennem ehlinin kitabı arkalarından uzatılarak sol ellerine verilecektir. Çelişki bir yana iki ayette söylenen ifadeler birbirini tamamlamaktadır.

 

            Kuran saf Arapçadır. Ancak neden kuran içerisindeki bazı kelimeler Arapça kökenli değildir?  

                “ Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kuran olarak indirdik.” (Yusuf:2)

 Kuran apaçık Arapça bir kitaptır. Yani Arap dilini bilen herkes Kuran’da söylenenleri anlarlar. Kuran’da Arap diline daha önceden başka dillerden geçmiş kelimeler olabilir ama bunlar da zaten Arapçadır. Arapça dilinde olan kelimelerdir. Burada dil bilimi düşünülmeden, sadece bir iddiada bulunmak için ortaya atılmış bir suçlama vardır. Bu özellik sadece Arap dilinde değil her dilde vardır. Her dile başka dillerde kelimeler geçer ve bu dile yerleşir. Aynı şey Türkçede de geçerlidir. Örneğin “ Kemal final imtihanında kopya çektiği için fakülte konseyi kararıyla üniversiteden uzaklaştırıldı”. Bu cümle Türkçe bir cümledir. Her okuyan bu cümleyi anlar fakat bu cümledeki kelimelerin tamamına yakını başka dillerden Türkçeye geçmiş kelimelerdir. Kelimelerin başka dillerden geçmiş olması bu cümlenin Türkçe olmadığı anlamına gelmez. Aksine bu cümle içindeki kelimelerin hemen hemen hepsi yabancı dillerden geçmiş kelimeler olsa da,  herkesin anlayabileceği açık bir Türkçedir. Kuran’da bu şekilde anlaşılır bir Arapça ile yazılmış bir kitaptır. Ayetlerde de Kuran’ın bu yönü açıkça vurgulanmaktadır.

 

Allah hem adalet bakımından hem de hüküm bakımından verdiği sözleri zaman içerisinde değiştirebilir mi? -Nesh Konusu -

Allah verdiği sözleri hiçbir zaman değiştirmez. Daha önceden bir vaadi değiştirip daha sonra başka bir şey vaat etmez. Benzer şekilde Kuran’da Allah söylediği bir şeyi daha sonradan başka bir ayetle değiştirmemiştir. Nesh konusu son derece yanlış anlaşılan ve bu yönde kullanılan bir konudur. Bu konuya delil olarak kullanılan Nahl suresinin 101. Ayetteki (Biz bir ayeti, bir (başka) ayetin yeriyle değiştirdiğimiz zaman, -Allah neyi indirdiğini daha iyi bilir.- "Sen yalnızca iftira edicisin" dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler) manayı daha iyi anlayabilmek için “ayet” (اية) kelimesinin karşılığını tam olarak vermemiz gerekir. Ayet kelime anlamı olarak “ Delil, mucize” anlamına gelir Kuran ayetleri de Allah’ın delilleri olduğu için bu kelimeyle ifade edilir. Kuran’da ayet ve bunun çoğulu olan ayetler (Âyât) ( اياة) kelimesinin farklı kullanımları vardır. Tekil ayet kelimesi Kuran boyunca mucize, delil anlamlarında kullanılır. Örneğin: ”Andolsun, biz Musa’ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: “Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum” demişti (İsra Suresi, 101), “Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın.” (Taha Suresi,22), “ (Musa) Ona büyük mucizeyi (ayeti) gösterdi. Fakat o, yalanladı ve isyan etti.” ( Naziat Suresi, 20- 21) Bu şekilde Kuran’da geçen tüm tekil ayet kelimesi mucize delil anlamında olup, hiç birisi Kuran ayetleri anlamında kullanılmaz. Çoğul ayetler (Âyât) kelimesi ise Kuran’da Kuran ayetleri anlamında kullanılır: “İnkâr edip de ayetlerimizi yalanlayanlar ise; onlar, ateşin halkıdırlar ve orada süresiz kalacaklardır.” (Bakara Suresi, 39), ”Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin; onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimizi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca benden korkun.” ( Bakara Suresi, 41) , “ Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: “Geçmişlerin masallarıdır” dedi.” ( Mutafiffin Suresi, 41) Bu örnekleri de çoğaltabiliriz. Bu ayetlerden de görülebileceği gibi çoğul olarak kullanılan ayetler kelimesi Kuran ayetleri anlamında kullanılmaktadır.


Şimdi ayet ve ayetler (Âyât) kelimelerinin bu anlamlarıyla nahl suresinin 101. ayetine bakarsak, konu daha iyi anlaşılacaktır. Biz bir delili (ayeti), bir (başka) delilin (ayetin) yeriyle değiştirdiğimiz zaman, -Allah neyi indirdiğini daha iyi bilir.- “Sen yalnızca iftira edicisin” dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler. ( Nahl Suresi, 101) Bu ayette Allah kendi varlığının gösteren bir delil verdiğini daha sonra gönderdiği başka bir delille ya da mucize ile bunu değiştirdiğini söylemektedir. 102 ayet okunduğunda ise bu delilin ya da mucizenin ne olduğu anlaşılacaktır. De ki: “İman edenleri sağlamlaştırmak, Müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur’an’ı) hak olarak Rabbinden Ruhu’l-Kudüs indirmiştir.” ( Nahl Suresi, 102) Burada verilen delil Kuran’dır. Allah geçmiş kitapların yerine Kuran’ı vermiştir. Yani ayetler arasında bir değişiklik değil, aksine Kuran’ın önceki kitapların yerine gönderilmesinden söz edilmektedir. Dolayısıyla Kuran’da ne birbirinin hükmünü kaldıran bir ayet vardır, nede böyle bir durumun olduğunu söyleyen bir Kuran ayeti bulunmaktadır. Benzer durum Bakara suresi 106. ayet içinde söz konusudur: “Biz bir ayetin hükmünü diğer bir ayetle değiştirirsek veya unutturursak (geri bırakırsak), ondan daha- hayırlısını yahut onun benzerini getiririz.” Ayetin öncesi ve sonrasında ehli kitaptan bahsedilmektedir. Yani Allah, daha önceki bir peygamberin kurallarında olan bazı hükümleri değiştirmiş, yerine başka hükümler getirmiştir. Hatta bu ehli kitap inananlarında bile oldu: Hz. İsa (as), Hz. Musa (as)'ın dininde yasak olan bazı şeylere cevaz verdi. “Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve (daha önce) size haram edilenlerden bir kısmını helâl kılmak üzere gönderildim.”(Ali İmran, 3/50) Dolayısı ile “Allah'ın sözlerinde asla bir değişme yoktur.” (Yunus, 64) mealindeki ayette de değişmeyen sözlerden maksat vahiy sözleri değil, zaman- topluma göre değişen, topluma göre bazen imtihan vesilesi de olan imtihan kurallarıdır.
“Eğer (o Mekkeli) kâfirler sizlerle savaşsalardı, arkalarını dönüp kaçar, sonra da ne kendilerini koruyan, ne de destek olan hiç kimse bulamazlardı. Allah’ın öteden beri câri olan kanunu budur. Ve sen Allah’ın nizamında hiçbir değişiklik bulamazsın.”(Fetih, 22-23) Ayeti de konuyu açıklık getiren ayettir.
               

                                                İçki konusu

     Nesih konusuna delil olarak gösterilmeye çalışılan iddialardan birisi içki hakkındadır. İçki hakkındaki bazı ayetlerden yola çıkarak bazı ayetlerin diğer ayetlerin hükmünü kaldırdığı iddia edilir oysa durum böyle değildir.  Şimdi bu konudaki ayetlere bakalım:
    “Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl Suresi, 67) Nahl suresindeki bu ayette bir durum tespiti vardır. Meyvelerden hem sarhoşluk veren şeyler üretildiğinden hem de güzel rızk üretildiğinden söz edilmektedir. İçki içmek helaldir diye bir ifade yoktur.
Sadece bir durum tespiti söz konusudur. Fakat burada asıl üzerinde durulması gereken şeyin, Kuran'da 'Güzel şeyler ile sarhoşluğun ayrı olarak' zikredilmesidir. "Ayette bu tür içkileri 'ahlaken kınayıcı bir îmanın bulunduğundan'  şüphe yoktur (Taberî ve Râzî'nin kaydettiğine göre İbni  Abbâs; ayrıca Râzî, Muhammed Esed; Tefsiru'l-Mesaj) Bu ayette içki yasaklanmamış ama "güzel bir rızka" karşıt manada gösterilmiş, böylece Allah'ın onu güzel görmediğine işaret edilmiştir. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, I/3107)

   “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür." ( Bakara, 219)

     Bilimsel temelde benzer şeyi  Y. Z. Auckland Üniversitesinden Rod Jackson'da ifade etmektedir: " Alkolün olumlu etkisi, ne miktarda tüketilirse tüketilsin, olumsuz etkisinden fazla değildir." ( Jackson R., Broad J., Connor J., Wella S., Tıp dergisi, Lancet, 2005, IV/369) 

    Bakara suresindeki bu ayette de içkinin ( Şarap ve sarhoşluk) bazı faydaları olabileceğini fakat günahının yararından daha fazla olduğu bildirilmektedir.  İçkide günah bulunduğu, dünyevi menfaatine - zevki ve alış verişinden elde edilen kârına- rağmen terk etmenin iyi olacağı herkesin içki içtiği bir toplumda,  içkinin zararlı olduğu zihinlere böylece yerleştiriliyordu.

     “Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayakyolundan (hacet yerinden) gelmişseniz yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin, (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.”(Nisa Suresi, 43) Bu ayet ise zihinlerdeki bilginin pratik hayata aktarılmasındaki ilk adımlardır. Günde 5 kere artık içkiden uzak durulacaktır.

    “Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” ( Maide Suresi, 90 ve 91 )  Son nokta konulmuş, zihinler ve bedenler artık haramı kabul edecek kıvama gelmiştir. Bu ayette de açıkça içkinin haram olduğu ifade edilir.

    Son ayet inince ne oldu? Sahabelerden Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Biz içki âlemindeydik. Ben dağıtıyordum. Bir adam geldi "İçki haram edildi" dedi. Arkadaşlar derhal "şu içki kaplarını dök, temizle" emrini verdiler. O haberden sonra kimse ağzına içki almadı. (S. Nesaî, Eşribe 51, 2) İslam'da içkinin tüketimini yasaklamakla kalmamış üretiminden satışına kadar bütün mesleklerin kazancının haram olduğunu bildirip yasaklamıştır. (İbn-i Mâce, Eşribe 30/7)

     Sonuç olarak bu ayetlerin hiçbiri diğeriyle çelişmediği gibi, hiç biri diğerinin hükmünü ortadan kaldırmaz. Aksine birbirini tamamlayan ayetlerdir. Nesh  olayını tedricilik  olarak ele alıp " Toplumun  zihnen ve ruhen altyapısı aşama aşama içkinin  yasak olmasına alıştırılmış ve içki haram kılınmıştır."  sonucuna varmakta mümkündür!

     Hadislerde ayetleri destekler mahiyette son ayetle sarhoşluk veren her şeyi yasaklar: "Sarhoşluk veren her içki haramdır." (Tirmizî, Eşribe 27/2, Hadis No.1864; Nesaî, Eşribe 23) , "Bir şeyin çok miktarda alınması insana sarhoşluk veriyorsa, onun azı da haramdır." (Ebû Dâvud, Sünen, c.II, s.294; Tirmizî, Eşribe 3) ,  "Her sarhoşluk veren şey hamrdır ve sarhoşluk veren her şey haramdır." (Buhâri, Eşribe 1; Müslim, Eşribe 73) ,  "Ben her sarhoşluk veren şeyi yasaklıyorum." (Buharî, Megazî 60; Müslim, Eşribe 70; Ebû Davud, Eşribe 5)

 

   Amerika'lı bir Ordinaryüs Profesörün sözü ile konuyu bitirelim: "Hz. Muhammed (s.a.v.) Kur'an vasıtasıyla içkiyi men etmiş ve asırlarca büyük insan kütlelerini içkinin zararlarından korumuştur. Bu netice 20'nci asırda münevver Amerika'da her nevî popagandaya ve fenni terakkiye rağmen elde edilememiştir." (Ord. Prof.Dr. Julius Hırsch: Hıfzıssıhha Ders Kitabı. İstanbul Ün Yay, No: 34, s.242 )

Kuran’da içki haram kılınırken, cennette içki içilmesinin helal olması çelişki değil midir?

 Bu iddianın temel sebebi içki ve içecek kelimelerinin Arapça karşılığı ile Türkçe karşılığının karıştırılmasıdır. Bu karışıklılıkla orijinal metinde olmayan ifadeler sanki Kuran’da varmış gibi zannedilmektedir. “Takva sahiplerine va’dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?”  (Muhammed Suresi, 15)

   Bu ayette çevrilen “şaraptan ırmaklar” kelimesinden yola çıkarak şarabın bir içecek olarak cennette olduğu ve dolayısıyla övüldüğü iddia edilmektedir. Ayetin orijinalinde de “şarap” kelimesi geçer ve Türkçeye direk olarak “şarap” olarak tercüme edilir. Fakat Arapçadaki “şarap” kelimesinin karşılığı ile türkçedeki “şarap” kelimesinin karşılığı aynı değildir. “Şarap” kelimesi Arapça “içmek” anlamına “şerebe” (شرب) fiilinde türer. Şarap kelimesi içilecek her şey için kullanılan bir kelimedir Arapçada. Fakat bu kelime Arapçadan Türkçeye geçerken anlam kaymasına uğramış ve “içki” anlamında “ kullanılmıştır. Arapçada ise “şarap” ve “alkollü diğer içecekler” için “Hımır” (خمر) kelimesi kullanılmaktadır. Kuran’da da “alkollü içecek” ( Türkçedeki şarap) anlamında bu kelime kullanılmaktadır.  “  Ey iman edenler, içki ( Hımır) (خمر), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?”  ( Maide Suresi, 90-91, Ayrıca, Saffat:45-47)  Ayrıca Allah Kuran’da cennet içeceğinin sarhoşluk vermediğini başka bir ayette ayrıca şöyle ifade etmektedir: “Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.” (Vakıa Suresi, 18-19)  Dolayısıyla iki dil arasındaki bu anlam karmaşasından faydalanılarak bu eleştiriler yapılmaktadır. Halbuki sadece kelime oyunu yapılmak istenmekte, bu saldırıları klasik seviyesizce saldırılarına örnek teşkil etmektedir.

  

                                   Bir Müslüman kaç kişiye eşittir?

     “ Ey Peygamber, mü'minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.” (Enfal Suresi, 65) , “ Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. “ ( Enfal Suresi, 66)

 İki ayet dikkatli okunduğunda farklı iki durumdan söz edildiği anlaşılacaktır. Enfal 65.ayette bir Müslüman kişi inkâr eden 10 kişiye bedel olduğu bildirilmektedir. Bu kişilerin zaafsız olmaları halinde bu oran geçerlidir. Fakat 66. ayette ise zaaf halinde olanlar için farklı bir durum bildirilir. Zaaf halinde olan yüz kişinin, iki yüz kişiyi yeneceği bildirilir. İki ayet arasında bir çelişki ya da bir birinin hükmünü kaldırması diye bir şey söz konusu değildir. Zaaf olmaması durumunda 65. ayetteki hükümler geçerli iken, zaaf durumunda ise 66. ayetteki hükümler geçerlidir. Kısaca Müslüman’ın  şuur seviyesine göre ayet,  Mümin’in  şuurunu kâfir sayısı ile kıyaslamaktadır. Şuurlu Mümin 10 kafire bedelken , iman ve şuuru azaldıkça bu sayı aşağı doğru inmektedir.



                              Allah sadece dilediğini mi doğru yola iletir?

   “Biz hiç bir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (İbrahim Suresi, 4)

 İbrahim suresindeki bu ayette açıkça Allah dilediğini saptırıp dilediğini de doğru yola iletebileceğini söylemektedir. Fakat aynı zamanda Allah kimseye haksızlıkta yapmaz. Onun sıfatlarından birisi de adil olmasıdır. Allah’ın insanları saptırmasıyla ilgili ayetlere bakılırsa, bu insanların sapmayı istedikleri ve inkârda oldukları görülecektir.

   Nisa 155: “Sözlerini bozmalarından, Allah'ın  ayetlerini inkar etmelerinden,haksız  yere peygamberleri öldürmelerinden ve "kalplerimiz mühürlü"  demelerinden ötürü onları lanetledik, tam aksine inkarlarından ötürü Allah onların  kalplerini mühürlemiştir."  Bakara 88: " Kalplerimiz perdelidir" dediler. Hayır ; küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir. O yüzden çok az inanırlar.",  Yunus 74: " Onlar daha önce yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. İşte haddi aşanların kalplerini biz böyle mühürleriz. "
Nahl 104:" Allah'ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, kuşkusuz Allah onları doğru yola iletmez ", Sâf 5:" Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştı ", Mutaffifin 14:" Onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.” Şura 30: " Sizin başınıza gelen kötülükler ancak elinizle kazandıklarınızın, yaptıklarınızın sonucudur. " Konuyu işlediğimiz “ Allah kalpleri mühürler mi? “ konusunu incelemeniz tavsiye edilir.


 
                                        Cennetin genişliği ne kadardır?

   "Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.”(Ali İmran Suresi, 133), “Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) 'çaba gösterip yarışın,' ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah'a ve Resûlü’ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah'ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir.”( Hadid Suresi, 21)

 Cennet mekan olarak tek bir yer değildir. Kuran’da birden fazla cennet olduğundan söz edilir:

    “Rabbin makamından korkan kimse için ise iki cennet vardır.”( Rahman Suresi, 46), “Bu ikisinin ötesinde iki cennet daha var.”( Rahman Suresi, 62)

 Görüldüğü gibi Kuran’da birden farklı cennetlerden söz edilir. Bu cennetlerin farklı özelliklerinden rahman suresinde de söz edilir. Ali İmran ve Hadid suresinde geçen cennet kelimelerinin bir özelliği vardır. Bu özellik Arapça dilinin bir özelliğidir. Bu ayetlerde geçen cennet kelimesi “Cennetin” ikisinde de aynıdır. Bu kelime belirli bir cenneti ifade etmez. Böyle olması için “El cennet” kelimesi kullanılması gerekir. Burada kullanılan kelimenin karşılığı herhangi bir cennet demektir. - Arapça'daki " El " kelimesinin İngilizcedeki karşılığı " The " - Yani yukarıdaki ayetlerde anlatılan bu cennetlerden herhangi birisinin özellikleridir. Birisinde farklı özellik varken, diğerinde farklı bir özellik vardır.

  Kuran ve hadisi şerifler bize cennetin birden çok olduğunu bildirir. Cennet Tabakaları hakkında İbn Abbâs (r.a.)'dan gelen bir rivayette, Cennetin  tabaka sayısı olarak yedi rakamı verilmektedir (Beydâvî, Envâru't-Tenzîl, Beyrut (t.y.), I, 119) , (Şuârâ, 85) ,(bk. el-Mâide, 65; et-Tevbe, 21; Yunus, 9), (Beyyine, 8, Ayrıca bk. et-Tevbe,72; er-Ra'd, 23; en-Nahl, 31), (el-Kehf,107 ve el-Mü'minun, 11), (Secde, 19 ve En-Necm, 15), (Yunus, 25 ve el-En'âm, 127),  (Fâtır, 35)

  Bütün ayet, hadis ve İslam âlimlerin yorumlarından Cennet'in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Ayrıca bkz. et-Taberi, Tefsir, Mısır 1954, XVI. 37-8) , (Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü' el-Câmi' li'l-Usul, fi Ahadisi'r-Rasûl, İstanbul (t.y.), V, 4033) ,(Müslim, İmâre, 116), (en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII. 28), (Buhârî, Cihad 4)


 

Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşmak mı lazım yoksa onları affetmek mi lazım?

   Kuran’daki savaş ile ilgili ayetler inkârcılar tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp kullanılmaya çalışılmaktadır. Ayetlerdeki ifadeler metnin ana akışından koparılarak farklı anlamlara çekilmeye çalışılmakta ve konu tümüyle farklı şekilde yorumlanmaktadır. Oysa bu ayetler Kuran’ın genel mantığı ve konunun akışına göre değerlendirilse durum daha net anlaşılacaktır.

   “Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam'ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.” (  Tövbe Suresi, 29)

 Ayetteki ifadeye dikkat edilirse burada savaşmanın emredildiği insanlar tüm kitap ehli değildir. Bunlar kitap verilenlerden bir gruptur. Bunlarla savaşmak istenmesinin nedeni yine onları Müslümanlarla savaşmalarından dolayıdır. Eğer tövbe suresi başından itibaren okunursa konu anlaşılacaktır.  

  Savaş ile ilgili ayetler Kuranın bütünlüğü içinde değerlendirmek lazımdır. Bu iddiaların aksine Kuran’a göre savaş savunma amaçlı yapılmalıdır. Başka insanların topraklarını fetih etmek için yapılan savaş Kuran’a göre dini bir savaş olamaz. Allah bu tarz bir savaşı yasaklamaktadır. Bakara suresinde şöyle buyrulmaktadır: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. ( Bakara Suresi, 190/192) Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi savaş ancak savaşanlara karşı yapılır. Üstelik bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için Allah inananları uyarmaktadır. Savaş esnasında karşı taraf savaşa son verip aman  dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa son verirler. Kuran’da savaş ancak savunma amaçlı olduğunu yukarıdaki ayetlerde görmüştük. Bunun dışında saldırı olduğunda ise Allah Müslümanların bu saldırganlığa karşı cevap vermelerini ve tüm güçleriyle bu mütecavizlerle savaşmalarını ister. Allah Müslümanlardan zayıf bırakılmış, eziyet gören, muhtaç insanlar için yine onları koruma amaçlı savaşa izin vermektedir: “ Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” ( Nisa Suresi, 75)

 Bu tür bir savaşta şiddetten değil aksine merhametten doğmaktadır. Zalimliğe karşı İslam mazlumu, kuşatıcı ve koruyucu olunmasını inananlara öğütler.Barış durumunda ise Allah İman edenlerden iyiliği ve adaleti ister. Burada amaç savaşa karşı barışın korunup muhafaza edilmesidir: “Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. ( Mümtehine Suresi, 8) Karşınızdaki grup hangi dinden olursa olsun eğer barış içinde yaşamak istiyorsa, bunlara karşı inananların yaklaşımı Kuran’a göre sadece dostane bir yaklaşım olabilir. Konuyu tamamlayan “ İslam barış dinidir  ve İslam savaş hukuku” yazılarına bakılabilir.

  

                                    İnsan neden yaratılmıştır?

  İnsanın yaratılışı hakkında birçok ayet vardır. Bu ayetlerde Allah insanın farklı şeylerden yaratıldığını ifade etmektedir. Bazılarında insanın topraktan bazılarında kuru balçıktan bazılarında sudan bazılarında ise ‘alak’tan yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu farklı ifadelerin olması, bir çelişki gibi gösterilmeye çalışılsa da, burada bir çelişki yoktur. Bu farklı anlatımların hepsi gerçeği ifade etmektedir.  

   İnsanın yaratılışı farklı adımlarda ve farklı safhalar içinde olmuştur. Bu safhaların farklılığından dolayı ayetler de bu adımlar farklı farklı ifade edilmiştir. Şimdi ayetlere teker teker bakalım:

Adem’in ilk yaratılışı temel olarak topraktandır: “Şüphesiz, Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da hemen oluverdi. “ (Ali İmran Suresi, 59) Allah ademi ilk başta toprağı kullanarak yapmıştır. İnsanda var olan tüm atomlar toprakta da vardır. Allah toprağı kullanırken insanın belli bir şekilde planlamış ve bir suret vermiştir. Bu safhada yine toprak kökenli olan onun su ile karışımı olan balçığı kullanmış ve bu daha sonra bir ısı etkisi altında kurutulmuştur. Temel olarak köken topraktır, bu toprak balçık halinde insan olarak biçimlendirilip kurutulmuştur. Bu diğer bir safhadır: “Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım." ( Hicr Suresi, 28)  Adem’in yaratılışının dışında genel olarak insanın ayrı bir  yaratılışı vardır. Bu yaratılışın başlangıcı ise  rahimlere dökülen menidir. Ayetlerde ifade edilen insanın bu yaratılışıdır: “ Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla meniden (nutfeden). Sonra da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır.” ( Fatır Suresi, 11)

  Meninin sperm ile birleşimsiyle anne karnında alak ( cenin - Embriyo ) oluşmaktadır. Bu da insanın yaratılışındaki diğer bir safhadır. İnsanlar bu safhadan geçerek yaratılırlar: “Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan yarattı.”  ( Alak Suresi, 1/2)

   Sonuç olarak insanın ve Ademi yaratılışında geçirdiği safhalar düşünüldüğünde yukarıda bildirilen ayetlerin hepsinin bir gerçekliği ifade ettiği ve kesinlikle aralarında bir çelişki olmadığı açıkça görülmektedir.

 

               
                 Kuran ayetlerinde bildirilen miras paylaşımın da bir hata var mı?

   Bu iddiayı öne sürenler bir örnek verirler ve bu örnekten yola çıkarak Kuran’da bir hata olduğunu iddia ederler. Örnek şudur: Bir kişi ölür. Mirasçı olarak 3 kızı, anne babası ve karısı kalır. Bunlar nasıl mirası bölüşürler?

  Ayette bildirilen oranlardan yola çıkılarak bir hesaplama yapılmakta ve toplam oranların 1.25 olduğu yani 1 den büyük olduğu iddia edilmektedir. Bu da matematiksel olarak bir hesap hatası olduğunu ortaya koyar. Fakat konu yakından incelendiğinde yapılan hesaplamada bir hata yapıldığı görülecektir. Bu konuyla ilgili tarafların mirastan alacakları oranlar Nisa suresinin 11 ve 12. ayetlerinde anlatılmaktadır: “ Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. Onun kardeşleri varsa o zaman annesi için altıda bir'dir. (Ancak bu hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Babalarınız, oğullarınız, onların hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar) Allah'tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. “ ( Nisa Suresi, 11)

  “ Eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, geride bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa, -onunla yapacakları vasiyetten ya da (ayıracakları) borçtan sonra- bu durumda bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa, geriye bıraktıklarınızdan dörtte biri onların (kadınlarınızın)dır. Eğer sizin çocuğunuz varsa geriye bıraktıklarınızdan sekizde biri onların (kadınlarınızın)dır. (Yine bu hükümler,) Edeceğiniz vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Mirası aranan erkek ya da kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olup erkek veya kız kardeşi bulunursa onlardan her biri için altıda bir vardır. Eğer bundan fazla iseler, bu durumda -kendisiyle yapılan vasiyette ya da (varsa) borçtan sonra- üçte bir'de -zarara uğratılmaksızın onlara ortaktırlar. (Bu size) Allah'tan bir vasiyettir, Allah, bilendir, (kullara) yumuşak olandır. “ ( Nisa Suresi, 12)

  Çocuklar 3 kız olduğuna göre:  Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır.( Nisa Suresi,11) Alınan oran 2/3tür.

  Geride bir bıraktığına göre:  Eğer sizin çocuğunuz varsa geriye bıraktıklarınızdan sekizde biri onların (kadınlarınızın)dır. ( Nisa-12) Alınan oran 1/8

  Anne babanın alacağı oran: Onların alacağı oran hesaplanırken bir hata yapılıyor. İki durumda anne baba mirastan hak sahibi oluyor: Bir çocuğu (veledün) (ولدﱞ) varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. (Nisa Suresi, 11)

  Şimdi ya ölenin bir çocuğu olması gerekir ya da ölenin geride bıraktığı çocuğu olmaması gerekir. Burada geride bırakılanın bir çocuk (veledün) (ولدﱞ) ifadesine dikkat edilmeli.
Bu örneğimizde ikisi de değildir. 3 tane çocuk vardır. Bu durumda anne ve babanın mirastan hak alması söz konusu değildir. Böyle bu durumda anne babaya bir pay verileceği ayette söylenmez. Açıklanan çocuksuz ve tek çocuklu olma durumlarıdır. Buna göre toplanırsa 2/3 +1/8=19/24 olur. Bundan sonra artan 5/24 lük hisse ise Nisa suresinin 8. ayetinde belirtilen kişiler arasında paylaşılır: “Mirası Bölüşme sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır olursa, onları ondan rızıklandırın ve onlara güzel (maruf) söz söyleyin.” ( Nisa Suresi, 8 )  Dolayısıyla bu miras paylaşımındaki oranlarda herhangi bir hesap hatası yoktur. Yapılan hata farklı durumlar için geçerli olan oranlara göre yanlış hesap yapılmasıdır.

 Kısaca asıl sorun ayette geçen “Veledün” ifadesinin tercümesinden kaynaklanmaktadır. “Veledün” bir çocuk demek. Eğer iki çocuk kastedilseydi “Veledani-Veledeyni”, ikiden fazla çocuk kastedilseydi “Evladun” ifadesi kullanılırdı. Burada geçen ifade " Veledün " kelimesidir ve anlamı 'Bir çocuktur.' Dolayısıyla ortada bir sorun bulunmamaktadır. Bazı meallerden aldığımız tercümeler ile konuyu tamamlayalım:

 "Allah, evladınız hakkında size şunu tavsiye eder: Erkeğin payı, iki kızın payı kadardır. Kızlar, ikiden fazlaysa terekenin üçte ikisi onlarındır, kız bir taneyse yarısı onun. Bir çocuğu varsa anayla babanın her birine, terekenin altıda biri kalır." (Abdülbaki Gölpınarlı)
 "Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır." (Ali Bulaç)
 "Allah size, çocuklarınızın alacağı miras hakkında, erkeğe kadının payının iki katını tavsiye eder. Kız çocuklar ikiden fazla iseler, ölenin geriye bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer çocuk tek bir kız ise mirasın yarısı onundur. Ölenin bir erkek çocuğu varsa, geriye bıraktığı malından anne babasından her birinin altıda bir hissesi vardır." (Bayraktar Bayraklı)
 "Çocuklarınızın [ın varisliği] konusunda Allah size [şunu] emreder: Erkek, iki kadının hissesine eşit [bir miktar] alacaktır; ama ikiden fazla kadın varsa, onlara, [ebeveynlerinin] geride bıraktıklarının üçte ikisi verilecektir; sadece bir tane varsa, onun yarısını alacaktır. [Ölenin] anne babasına gelince, geride bir çocuk bırakması durumunda, her biri terekenin altıda birini alacaktır; ama hiç çocuk bırakmamışsa ve anne babası onun [tek] mirasçısı ise, annesi üçte birini alacaktır." (Muhammed Esed)

 Not: İslam hukukunda, ölünün mirası ile ilgili haklardan ve mirasın taksiminden bahseden ilme, "Feraiz" denir. Feraiz İslam hukukunda başlı başına bir ilimdir. Diğer ilimlerde olduğu gibi bu ilmin de bir çok konuları ve kendine has terimleri vardır. Kuran-ı Kerim'de, yalnız veya başkaları ile olmalarına göre mirasçıların mirastaki kendi payları belirlenmiştir. Değişik mirasçıların bir arada bulunmaları ile ilgili örneklemeler yapılmamış, detaya inilmemiştir. Bu nedenle, mirasçıların yakınlıkları ve sayılarına göre bazen payda ile pay eşit olmakta, bazen bu eşitlik bozulmaktadır. Paydanın paydan az olması durumunda, her mirasçının kendi hissesi oranında indirim yapılmaktadır. Payın az olması halinde arta kalanın eşler dışında mirasçıların hissesi oranında arttırılarak denklik sağlanmaktadır. Birincisine "avliye" , ikincisine "reddiye" denilmektedir. Zaten matematiksel işlemlerde de bu durum aynen söz konusudur. Mesela herhangi bir rakamı tam olarak üçe bölemeyiz.  0,3333… şeklinde sonsuza dek gider. Bir yerde “Yuvarlamak “ gerekir. Matematiğin doğasında olan şeylerde bile İslam’a hata arama gayreti ancak düşmanca bakış ile açıklanabilecek davranışlardır.

                                                                 Miras paylaşımı neye göre olur? 

 Miras paylaşımıyla ilgili iki ayette çelişki olduğu iddiası vardır. Bu iddiaya göre Bakara Suresinin 180. ayetinde varise vasiyetin hak olduğu söylenirken, Nisa suresinin 11 ve 12. ayetlerinde ise miras paylaşımında bazı oranlar bildirilmektedir.

    Sizden birine ölüm yaklaştığında, bir mal bırakacaksa anaya babaya, yakınlara, uygun bir biçimde vasiyet etmesi farz kılındı. Bu, erdemliler için bir görevdir. (Bakara, 180 )

Allah size çocuklarınız hakkında öğütte bulunuyor...Bu paylaşım vasiyetteki payların dağıtılmasından ve borçların ödenmesinden sonra uygulanmalıdır ki kimseye zarar verilmesin. Bu, Allah’tan bir vasiyettir. Allah Bilir, Şefkatlidir. (Nisa, 11-12)

    Bakara suresinin 180. ayetinde vasiyet etmenin bir hak olduğu, herkesin ölümünden sonra mallarının dağıtımı için vasiyet edebileceği ayette bildirilir. Fakat bir insan vasiyet etmeden ölebilir. Bu durumda ise bu kişinin bıraktığı malları nasıl paylaşılacağı Nisa suresindeki ayetlerde ifade edilmiştir. Bu ayetler arasında herhangi bir çelişki olması söz konusu değildir. İki ayette farklı durumlara göre miras hukuku hakkındaki hükümler bildirilmektedir. Ama ikisini de bir arada yapma hakkı da vardır, malının 3/1'ini vasiyet edebilir, geri klanı ise Nisa suresi gereğince mirasçılar arasında pay edilmelidir. ( İbn Mace, Vesâyâ, 5; Zeylaî, Nasbu'r Râye, IV/ 399, 400 )

                                                   Detaylı bilgi için tavsiye kitap


                                   Kuran’da güneşin suyu içinde battığı iddiası mı vardır?

   Kehf suresi 86. ayetindeki “onu kara çamurlu bir gözede batmakta ( garabe) (مغرب) buldu,” ifadesinden yola çıkarak Kuran’da güneşin suyun içine battığını söylendiği iddia edilmektedir.  Yine bu ayetlerdeki ifadenin dünyanın düz olduğu sonucunu çıkartmaktadırlar.

  Bu  eleştirilerdeki en büyük hata kelimelerin anlamlarını kavrayamamak ve anlayış eksikliğinden  kaynaklanıyor. Bu gösterdiğiniz ayette iki yerde geçen ve Türkçeye  “Batmak” olarak çevrilmiş iki  kelime var: “ Sonunda güneşin battığı ( mağrib) (مغرب) yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta ( Garabe) (غرب)  buldu, yanında bir kavim gördü. “ ( Kefh Suresi, 86)  Ayette güneşin suyun içine batıyormuş gibi bir ifade olduğunu iddia ediliyor. Şimdi “güneşin batması” ile, “bir şeyin suda batması” türkçede aynı kelime olabilir, fakat bu kelimeler arapçada ayrı kelimelerdir. Bu farkı bilmemesi veya karmaşadan yararlanmak istemesi bu son derece yanlış iddiada bulunmasına neden oluyor. Güneşin batması “Garebe” fiiliyle ifade edilir. Hatta bu kökten türeyen kelimeler Türkçeye‘de geçmiştir. Örneğin “garb”(غرب) ya da “mağrib”(مغرب) aynı kökten türeyen kelimelerdir, “batı” (yön) anlamlarına gelir. Bir nesnenin suda batması ise “gareke”(غرق) fiilidir ve “garabe” (غرب)den farklı bir fiildir. Bu kelime de aslında türkçeye geçmiştir. Suya gark oldu derken bu fiili kullanırız. Kuran’da, da bir şeyin suyun içine batması anlamında bu kelime kullanılır, mesela Kehf suresinde: "İçindekilerini batırmak ( garake) (غرق) için mi onu deldin?”(Kefh Suresi, 71) denmektedir

     Şimdi güneşin batmasıyla, bir şeyin suda batmasının Türkçede batmak fiiliyle kullanıldığını, Arapçada ise farklı kelimeler olduğunu anladık. Dolayısıyla Yukarıdaki ayette de güneşin suyun içinde bir cisim gibi batmasından bahsedilmesi söz konusu değildir. Bizim anladığımız (normal muhakemesi olanların anladığı) şekildeki güneşin batışıdır. 

    Aslında buradaki batmak fiilini Arapça karşılıklarını bilinmese bile yukarıdaki eleştirileri yapan arkadaşların anladığı gibi anlamak bir art niyet sonucudur. Acaba biri “ Ben dün deniz kıyısında gittim ve güneşin denizde batışını seyrettim” dese bundan siz güneşin suyun içine battığını mı anlarsınız?  Ya da “Güneş her sabah doğuyor” derken sen güneşin bir annesi var, her sabah bu anne doğum yapıp, güneşi doğurduğunu mu düşünüyorsunuz?

     Zaten kelimelerin Arapça karşılıklarına baktığımızda konunun çok açık olduğu fark edilmiştir. Güneşin battığı yer olarak ayette geçen kelimenin orijinali  “mağrib” (مغرب) kelimesidir. Bu kelime batıda bir yer anlamına gelir. Bu ifade batıda gidilecek en uzak yeri ifade etmektedir. Mesela Kuzey Afrika ülkesi Fas’a Araplar “Mağrip “ derler. Çünkü batı yönünde gittikleri bir yer olduğu için böyle isimlendirmişlerdir. Buradan da dünya düz anlamı nasıl çıkar anlamıyorum.  Mesela günümüzde de Türkçede ya da diğer dillerde benzer ifadeler kullanılır. Japonya bir uzak doğu ülkesidir ( İngilizcede de Türkçedekiyle aynı anlama gelen “Far East”). Doğu da gidilebilecek en uzak ülke Japonya’dır. Japonya’nın dünyanın en doğudaki ülke denmesi dünyanın düz olduğunu mu gösterir? 

 

                                               İnsanlar ne için yaratılmışlardır?

   Zariyat suresindeki ayette insanların kulluk için yaratıldığından söz edilirken, Araf suresindeki ayette ise çoğunun cehennem için yaratıldığından söz edilmektedir. Zariyat suresinde yaratma ( haleka) (خلق )  fiili geçerken, Araf suresindeki ayette ise yaratma ( haleka) (خلق) değil, türeyip çoğaltma (zareena) ( ذرا) fiili geçmektedir. 

    Zariyat 56:” Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım (haleka) (خلق )”   Burada söz konusu olan durum ilk yaratılmadır. İnsanların yaratılması için “haleka (خلق )   fiili kullanılmaktadır ve ilk yaratmayı bildirmektedir. Ayetin devamına da bakılırsa, insanın yaratılışından beklenen, ona verilenlere göre Allah’a kulluk etmektir. Allah insanlardan bu yaratma karşılığında kulluk dışında bir şey beklemediğini de 57. ayette bildirmektedir.

    Araf 175: “Onlara, kendisine ayetlerimizi  verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu. 176- Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar. Ki düşünsünler. 177- Ayetlerimizi yalanlayanlar ve yalnızca kendi nefislerine zulmedenlerin örneği ne kötüdür.” Ayette Allah bir kişiden bahsetmektedir. Kendisine Allah’ın ayetleri ulaşmış bir kişi bundan yüz çevirmiştir. 176. ayette Allah dilerse onu hidayete erdirebileceğinden söz eder. Fakat bu kişi hidayeti değil küfrü seçtiği için, Allah ona hidayet vermemiştir. Bu kişi küfrü seçmiş, Allah da onun sapkınlık içinde bırakmıştır.

     Zariyat suresindeki ayette insanların yaratılış amacının Allah’a kulluk olduğu söylenirken, Araf suresinde ise bunlardan büyük çoğunluğunun, yaratılış amacının dışına çıkarak sapkınlığı seçtiği bildirilmektedir. 179. ayette şöyle devam etmektedir:
 Araf 179: “And olsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi türetip çoğalttık (zareena) ( ذرا). Kalbleri vardır, bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.” Burada söylenen ilk yaratılma değil, türetip çoğaltılmadır (ذرا).  Yaratma(خلق )  ve türetip çoğaltma (ذرا) fiilleri farklıdır ve farklı anlamlara gelmektedir. Zariyat ve Araf suresindeki ayetler beraber düşününce anlatılan şudur:
    Allah, tüm cinleri ve insanları kulluk etmeleri amacıyla yaratmıştır. Onlardan beklenen bu amaca göre yaşamaktır. Fakat bir kısmı kendi yaratılışı dışında küfrü tercih etmiş, seçmiştir, Allah’ın türeyip çoğalttıklarının içinde cehenneme gidecekler vardır. Meallerdeki bir kelimenin yanlış çevrilerek, yaratma ve türetme fiillerini yaratma şeklinde anlamlandırmalarından dolayı bu durum ortaya çıkmaktadır. Görüldüğü gibi kelimelerin doğru karşılıkları verildiğinde ortada bir çelişki söz konusu olmamaktadır. “Allah kalpleri mühürler mi” adlı yazımız konuya açıklık getirir. 

 Özetle, cehennem için yaratılanlar insan ve cinler değildir, İnsanlar ve cinler için cehennem yaratılmıştır. Zaten ayetin devamı da konuya açıklık getirmektedir. ‘Onların kalpleri vardır, onunla düşünmezler.’ Yapılan kötü, hataların sonucunda insan ve cin cehenneme girmektedir. ( ‘Kalp ve akıl’ konusu, ateistlere cevap bölümünde ele alınmıştır.)



                                           Allah'ın Resul'ü İsa, yoksa cehennemde mi?

   Enbiya 98-101. ayetler: ”Gerçekten siz de, Allah'ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaksınız. Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar. Orda kendileri için, 'kemikleri çatırdatan inlemeler' vardır. Onlar orda işitmezler de. Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte onlar, ondan uzaklaştırılmışlardır.”

    Enbiya suresindeki ayette Allah’ın dışında tapılanlar ve onlara tapanların cehennem odunu olduğu bildirilmektedir. Yine başka ayetlerde Hıristiyanların Hz. İsa’yı ilah edindikleri de söylenmektedir. Bu ayetlere göre Hz. İsa’nın da cehenneme gitmesi gerektiği iddiasında bulunulmaktadır. 98. ayette Allah dışında başka ilahlar edinenler ve taptıklarının hepsinin cehennem odunu olduğu açıkça söylenmektedir. Kendisine putları, insanları ya da başka varlıkları put edinenler cehennemde yanacaktır. Fakat bazı peygamberleri de insanlar ilahlaştırmış ve onlara tapmışlardır. Allah onların durumunu ayetin akışında, 101. ayette açıklamaktadır. Bu tapılanlar için Allah’tan bir güzellik geçilen yani hidayet sahibi olanlar, bu ateşten uzaklaştırılacaklardır. Hz. İsa ve onun gibi diğer salih olan kişiler kendilerine Allah’ın sıfatlarının verilmesinden ve tapınılmasından masumdurlar. Onların bir sorumluluğu yoktur. Allah işte onları cehenneme gideceklerin dışında tutmaktadır.

   Bu iddiada görülen mantık aslında inkârcılar tarafında sürekli kullanılan bir mantıktır. Ayetteki bir ifade konunun akışından çıkartılarak, anlamı kaydırılır ve bu tarz iddialara mesnet olarak kullanılır. Oysa ayetler birlikte okunduğunda konu çok farklıdır. Ortada hiç bir tezat olmayan, normal muhakemeye sahip bir insanın okuduğunda rahatlıkla anlayabileceği bir konu, bu örnekteki gibi bir çelişkiymişçesine ortaya atılır. Ayrıca Arapça’yı iyi bilmemekten kaynaklanan bir sorudur. Arapça’da hayvan ve cansızlara hitap şekli farklıdır. Âyet-i kerimede “ve ma ta’büdüne” deniyor. “ma” edatı Arapça’da akılsızlar için kullanılır, yani; taptığınız putlar demektir. Burada “ve men ta’büdüne” denmiyor, öyle denseydi, böyle bir sual sorulabilirdi. Burada akıllılar için kullanılan “men” edatı kullanılmadığı için, Hıristiyanların taptıkları İsa aleyhisselam yahut bazı Yahudilerin taptıkları Üzeyir aleyhisselam veya melekler anlaşılamaz.( İmam-ı Kurtubi)

 

                                       Kıyamet Günü İnsanlar Kaç Grup olacak?

   “Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman, Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!  Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar! (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler. İşte bunlar, (Allah'a) en yakın olanlardır,  Naîm cennetlerinde .” ( Vakıa Suresi 7-12)

     “Ayetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir. Cezaları, kapıları üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir. “(  Beled Suresi18-20)

   Allah, ilk surede insanların kıyamet günü, kitabı sağından verilenler ve kitabı solundan verilenler olmak üzere iki gruba ayrıldığını söylemektedir. 3. grup ise önde olanlardır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken “önde gidenler” aynı zamanda kitabı sağdan verilenlerdendir. Hayır- iyilik ehli iki gruptan oluşur. Sağdan kitabını alanlar ve bir de sağdan kitabını aldığı halde en önde olanlar. Her ikisi de cennet ehlidirler, fakat diğer cennet ehlinden farklı olarak diğer iman edenlere önderlik yapmışlardır. Fazilette, amel, iyilikte o kadar öndedirler ki sağdakilerden farklı olarak kendilerini taltif etmek için ayet onları ayrı bir grup olarak nitelendirir. Beled suresinde ise zaten kaybedenler grubu olan soldakilerden bahsedilmektedir.

 

 

                                   Tarık Suresinde bahsedilen meni mi ? İnsan mı? 

   Tarık 5-8. ayetler.” İnsan bir baksın, hangi şeyden yaratıldı? O insan dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.  Yine o insan bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar.  Şüphesiz (Allah), yine o insanı yeniden-döndürüp yaratmaya güç yetirendir. “

    5. ayette Allah insanın neden yaratıldığını sorar. 6. ayette ise onun dökülüp atılan sudan yaratıldığını söyler. 7. ayette ise onun belkemiği ile kaburga arasından çıktığı ifade edilir. 7. ayette çıkan şeyin meni olduğunu söyleyenler varsa da burada söylenen insanın çıkışıdır. Yani belkemiği ile kaburga arasında tarif edilen yer anne rahmidir. İnsan anne rahminden çıkar. Bir sonraki ayette “o” zamiri insana gittiği açıktır. Eğer 8. ayete dikkatli bakılırsa “Onu tekrar döndürmeye güç yetirendir” ifadesiyle, insanın tekrar öldükten sonra yaratılacağından söz edildiği görülür. Yani buradaki “o” ifadesi insandır. 7. ayette de “çıkan” olarak söylenenin insan olduğu açıklamış olur. Ayrıca, surenin 7. ayetinde geçen "Bel ile kaburgalar arasından çıkar.": يَخْرُجُ , “çıkar” fiilinin Arapçası “yahrucu”dur, bu fiilin aynısı, Mumin Suresi’nin 67. ayetinde de geçer: “Sonra sizi bebek olarak çıkardı”: يُخْرِجْ Görüldüğü gibi her iki ayette de 'çıkmak ' ( Arapcası 'Hrc' kökünden türemiştir ) fiili, "insanın doğumu" için kullanılmıştır. Dolayısı ile ayetin öncesi ve sonrası ve özellikle 7. ayet, hep insanın doğumundan bahsetmektedir, ortada bilimsel bir sorun yoktur. 

  Ayrıca 7. ayette geçen “Omurga” veya “sertlik” gibi anlamlara gelen "sulb" sözcüğüyle baba, “göğüsler” anlamına gelen "terâib" sözcüğüyle de anne bedenlerinin üremeyle ilgili bölgelerin kastedilmiş olacağı şeklinde bir yorum da yapılmaktadır. Yani, sulb erkeğe, terâib kadına âittir. İnsan, erkeğin sulbü ile kadının terâibi arasından çıkan bir sudan yaratıldığı anlatılır, şeklinde bir yorum varsa da - ki tamamen bilimsel bir yorumdur - ben şahsen, ilk yorumu tercih ettiğimi ifade etmek isterim.

 

                                    Kuran sadece Araplara mı indirilmiştir? 

 “ Biz her elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. “ (İbrahim Suresi, 4) Ayeti peygamberimizin sadece Araplara gönderildiğine delil kabul edenler vardır. Halbuki ayet çok açıktır. Elçinin gönderildiği toplum hangi dili konuşuyorsa elçi de aynı dili konuşmaktadır. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Ancak bu şekilde elçiler Allah'ın vahyini çevrelerindeki insanlara eksiksiz ve kusursuzca aktarabilirler. Bu sebeple elçiye vahyedilen kitap da elçinin ve kavminin dilinde gönderilmektedir. Bundan daha doğal bir şey olamaz:  “ Eğer biz onu Acemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: "Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, Acemi (Arapça olmayan bir dil)mi?" De ki: "O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur'an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir." (Fussilet Suresi, 44)

   Peygamberimiz önce “Yakın çevresini” ( Müddessir:1-2)  sonra “ Mekke’yi” ( En’am: 92 ) sonra tüm  “Alemlere” ( Sebe: 28 ) peygamber olarak gönderilmiştir. Aşama aşama Kuran Mekke’den tüm insanlığa yayılan mesajı ile evrensel- ilahi bir kitaptır. Zaten sadece Mekke’ye peygamber gönderilse, Akabe biatlerinde Medine halkı O’na neden biat etsin, Medine’ye çağırsın ve en önemlisi neden İslam düşmanları peygamberimize ” Allah seni Mekke’ye peygamber göndermişti, dışında ne işin var?” diye karşı çıkmasın ?

    Hz. Muhammed'in tüm insanlığa gönderilmiş bir peygamber olduğu ve Kuran hükümlerinden kıyamete kadar tüm insanların sorumlu olduğu pek çok ayette vurgulanmıştır. “Biz seni ancak bütün insanlığa bir müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar. (Sebe Suresi, 28) , De ki: Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (Peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnızca O'nundur. (A'raf Suresi, 158)

   R. Arnaldez, Kuran’ın evrensel bir ilahi mesaj olduğunu kabul etmiş ve ” Kuran yeryüzünün tanımış olduğu en büyük çaptaki ‘ Oecumênique’ evrensel bir davet getirmiştir.” Demiştir. Peygamberimiz sadece Araplara peygamber olarak gönderilseydi Bizans, Sasani, Mısır, Habeşistan hükümdarlarına neden davet mektubu göndersin!

  "İslam'ın çağrısı sadece Araplar için değildi, Hz Muhammed zamanın önemli hükümdarlarına mektuplar da yolladı. (Thomas Walker Arnold, İslam'ın tebliğ tarihi, s. 50) " Allah'ın mesajları sadece Araplarla sınırlı olmayıp bütün insanlık için geçerlidir.  Hz Muhammed muhakkak O'nun elçisi olarak bütün insanları iteate çağırmakla görevlendirilmişti." ( Eduard Sachau, Uber den zweiten Chalifen Omar, s. 293) " Bu Kuran bütün insanlar için bir nasihattir, Bu bir kitaptır ki diri olanları uyarasın, Biz senialemlere rahmet olarak gönderdik, Alemler için bir uyarıcı olsun diye bu Furkan'ı indiren ne kadar mübarektir, Seni bütün insanlara bir müjdeci olarak gönderdik, Müşriklerin hoşuna gitmese de bütün dinlere galip ve üstün kılsın diye resulünü hidayet ve hak dinle gönderen Allah'tır." ( Sad, 87; Yasin, 69; Enbiya, 107; Furkan, 1;Sebe, 28; Saf, 9) Bütün insanlığın davetin muhatabı olduğu görülmektedir. Hz Muhammed'in Bilal'e, 'Habeşin ilk meyvesi , Süheyb'e, ' Rum'un ilk meyvesi' demesi bu vizyonun göstergesidir. Selam ise İran asıllı ilk Müslüman idi. İslam'ın Araplarla sınırlı olmadığını Hz Muhammed faaliyetleri ile açık ve net olarak göstermiştir. Daha sonra da bütün topluluklara İslam'ın anlatılması için elçiler gönderilmiştir. ( Thomas Walker Arnold, İslam'ın tebliğ tarihi, s. 52)
 Tüm bunlara rağmen William Muir, ( The Caliphate, s. 43-44) veya Caetani ve daha birçok oryantalist İslam'ın sadece Araplara gönderildiğini iddia edebilirler. O kadar Müslüman boşuna İslam'ı tebliğ için uğraştı, o kadar alim anlamadı, ateist veya Hıristiyan oryantalistler Kuran'ı anladı?!

 Kısaca, Sebe suresi 28.ayet ve Nisa 79, Araf 158, Bakara 78, Ali İmran 20 ve 75,Cuma 2.ayetler zaten peygamberimizin bütün insanlığa gönderildiğinin delilleridir.  Bu konu ayrıca sitemizde "İslam tüm dinlerin özüdür." ,  "Oryantalist Caetani'ye cevaplar." ve  "   Kuran ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar  " bölümlerinde de ayrıca ele alınmış, işlenmiştir.

 

 

                      Allah’ın kendi için “Biz” kelimesini kullanması

“Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peş peşe elçiler gönderdik.” (Bakara Suresi, 87), “Biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir. “ (Bakara Suresi, 130)

Biz tabiri Allah’ın çoğul olduğu anlamına mı gelir? Bu iddia son derece yüzeysel ve cahilce bir yaklaşımdan kaynaklanan bu yanılgından başka bir şey değildir. Biz tabiri tıpkı Türkçede olduğu gibi Arapçada da “Büyüklük, heybet, azamet, yücelik, üstün makam ve mevkii vurgulamak için kullanılır. Türkçede muhatabımız tek olsa da ona ‘Biz’ diye hitap etmek nasıl nezaketse, yaratıcının da kendi azametini ifade etmek için çoğul kelime kullanması o kadar doğaldır. O yer ve göklerin yoktan yaratıcısı tek hakimidir. Yüceltmek, saygınlık ve kutsiyet ifade etmek için kullanıldığı açıktır.

  Arapçada birinci çoğul şahıs, ‘nûn’ zamiri ile yapılır. Fail tek olmasına rağmen çokluk belirten ve "nûnu’l-azame" denilen bu zamir Arapçada sık kullanılan bir belağat çeşitidir.

 Allah Teala'nın sıfatlarını, fiillerini ve icraatlarını ifadeye, dilin imkânlarının yetmediği de bir gerçektir. Düşünün bir kere” Yoktan var etmek” anlamındaki fiili bir daha nerede, kim için kullanabiliriz? Allah her şeyi ilk kez yaratmıştır, insanlar ise o yaratılana ancak şekil verebilmektedirler. İşte dil bazen yaratıcıyı anlatmakta yetersiz kalır (Suat Yıldırım, Kur’ân’da Uluhiyyet, İstanbul, 1997, s.57)

Ayrıca Allah biz ifadesini bazen vasıta olarak kullandıklarını kastetmek için de kullanır. Yani Allah icraatına bazen mahlûkatını perde yapmak suretiyle onlara değer verdiğini göstermek için de bu ibareyi kullanmıştır: "Hiç şüphe yok ki o zikri, Kuran’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz." (Hicr sûresi, 9) Kuran’ı melek Cebrail vasıtası ile indirtmiş ve o Kuran peygamberimiz, sahabe ve hafızlarca korunma altına alınmıştır. Allah (cc) Bakara sûresinde "bir halife yaratacağım" ( 30. ayet ) dedikten biraz sonra "kulnâ": dedik ( 35. ayet ) buyurur. Şimdi burada Cenab-ı Allah yaratma fiilinin yalnız kendisinin olduğundan, yaratmada hiçbir sebep, hiçbir vasıta bulunmadığından dolayı orada "Ben yarattım" derken, "dedik" ifadesinde, Cenab-ı Allah’ın kelamını insanlara tebliğde Vahy meleğinin, Hz. Peygamberin ve daha başka vasıtaların sebepliği söz konusu olduğundan Cenab-ı Allah orada cemi sigasıyla "Biz dedik" buyurur (B. Said Nursi, İşaratu’l-İ’caz, Bakara 30 tefsirinde (s. 297, İhsan Kasım neşri, 1409/1989)

"Biz sana aşikar bir zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın senin geçmiş ve gelecek kusurlarını affetmesi içindir" (Fetih sûresi, 1-2) ayeti için Âlûsî: "Allah Teala'nın azamet cem’i ile zaferi Kendisine isnad ettikten sonra affetme işini ism-i a’zam olan Allah lafz-ı celiline isnad etmesi şuna işaret edebilir: Mağfiret etmede hiçbir sebebin dahli yoktur. Ama zaferi Allah bazı vasıtaları kullanarak verir. Bazı âlimler şöyle demişlerdir: Büyüklerin âdeti, konuşmalarında birinci çoğul şahsı kullanmadır. Çünkü ekseriya yaptıkları icraatları, görevlilerini çalıştırarak gerçekleştirirler." (Ruhu’l-Meani, Fetih sûresi, 1-2 tefsirinde (26/91)

Bazen tekil ve çoğul zamir aynı ayette geçer, mesela. "Ahirette Allah nezdinde olan nimet, eğer bilirseniz, sizin için elbette daha hayırlıdır. Sizin elinizdekiler tükenir ama Allah’ın elinde olanlar bakidir. Biz sabredenleri, işledikleri en güzel işleri esas alarak ödüllendirecek, kötülüklerini bağışlayacağız." (Nahl sûresi, 95-96) Bu ayet için  Âlûsî, “ Ödüllendireceğiz ifadesinde üçüncü tekil şahıstan birinci çoğul şahsa geçilmesi, "ahirette Allah nezdinde olan nimet, eğer bilirseniz sizin için elbette daha hayırlıdır" cümlesinde yer alan vaadi te’kid için olup sözünde durmanın ehemmiyetini hatırlatmak gayesine yöneliktir." (Ruhu’l-Meani, Nahl sûresi, 95-96 tefsirinde (14/225) diye açıklar.

 Bazen de bu biz anlamındaki azamet cem’i, failin büyüklüğünü hatırlatmanın yanı sıra, aynı zamanda mef’ulün- Nesenenin - ehemmiyetini de göstermek gayesine yöneliktir. "İman edip yararlı işler yapanların mükâfatlarını ise tam tamına ödeyeceğiz. Allah zalimleri sevmez" (Al-i İmran sûresi, 57) ayetinin tefsirinde İbn Âşur şöyle der: "Nüveffihim diye azamet nununa izafe etmek, failin yaptığı işin azametine dikkat çekmek içindir. Zira Büyüğün bağışı da büyük olur." (Tefsiru’t-Tahrir ve’t-Tenvir, Âl-i İmran sûresi, 57 tefsirinde (1/761) Buna bir başka örnek de şu ayet-i kerimedir: "Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz bilin ki Elçimizin görevi sadece açık bir tebliğden ibarettir." (Teğabün sûresi, 12) Âlûsî bu ayetin tefsirinde şöyle der: "Zamirle ifade ederek "onun görevi" denmesi beklenirken azamet cem’ine muzaf olarak "Elçimiz" buyurulması, Hz. Peygamber (a.s)’ı şereflendirmek gayesiyledir. Ayrıca hükmün medarına yani tebliğ görevine, bir de ondan yüz çevirmenin ne derece büyük bir vebal olduğuna (adeta Allah’tan yüz çevirme olduğuna) dikkat çekmek içindir." (Ruhu’l-Meani, Teğabün sûresi, 12 tefsirinde (28/125)

  Azamet üslubunun kullanılmasında failin azametini veya yapılan icraatların ehemmiyetini yahut o icraatların her tarafta çoklukla bulunduğunu, ayrıca çok sayıda kişinin onları gerçekleştirmede sebeplik açısından rol oynadığını, Allah Teala'nın onlara değer verdiğini göstermek gibi çeşitli fonksiyonlar bulunmaktadır. ( Prof. Dr. S. Yıldırım, Ümit Dergisi Sayı:79 Yıl:2008 ) Konuyu tamamlayan, "Kuran'da O-biz ifadelerinin kullanımı" ile ilgili yazımıza bakılabilir
 

 

                                                         Haman kimdir?

 Kuran’da kendilerince tutarsızlık bulmaya çalışanların öne sürdükleri iddialardan biri de, ayetlerde Firavun’un adamlarından biri olarak geçen “Haman” hakkındadır. Tevrat’ta Hz. Musa’nın hayatını anlatan bölümde, Haman’ın adı hiç geçmez. Fakat Haman ismi Kitabı Mukaddeste, Hz. Musa’dan yaklaşık 1100 sene sonra yaşamış ve Yahudiler’e zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı olarak geçmektedir. İşte Kuran’ı Peygamberimizin Tevrat ve İncil’den bakarak yazdığını iddia edenler, Hz. Muhammed’in bu kitaplarda anlatılan bazı konuları Kuran’a yanlış aktardığı gibi bir safsatayı ortaya atarlar.

  Oysa bu iddianın tümüyle dayanaksız olduğu Mısır hiyeroglifinin bundan yaklaşık 200 yıl önce çözülüp, Eski Mısır yazıtlarında “Haman” isminin bulunmasıyla ortaya çıkmıştır. O zamana kadar Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar okunamıyordu. Eski Mısır dili hiyeroglifti ve çağlar boyunca bu dil varlığını sürdürdü. Fakat MS. 2. ve MS. 3. yüzyılda Hıristiyanlığın yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini de unuttu, yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve sona erdi. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih MS. 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu ve bu dilde yazılmış yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmadı. Ta ki bundan yaklaşık iki yüzyıl öncesine dek. Eski Mısır hiyeroglifi 1799 yılında, Rosetta Stone adı verilen MÖ. 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözüldü. Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: hiyeroglif, demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metinin de yardımıyla tabletteki Eski Mısır yazısı çözülmeye çalışıldı. Tabletin tüm çözümü, Jean-Françoise Champollion adlı bir Fransız tarafından tamamlandı. Böylece unutulan bir dil ve bu dilin anlattığı tarih aydınlanmış oldu. Bu sayede Eski Mısır uygarlığı, onların dinleri ve sosyal yaşantıları hakkında birçok şey öğrenildi.

  Hiyeroglifin çözümüyle konumuzu da ilgilendiren çok önemli bir bilgiye daha erişilmiş oldu: “Haman” ismi gerçekten de Mısır yazıtlarında geçiyordu. Viyana’daki Hof Müzesi’nde bulunan bir anıt üzerinde bu isimden söz ediliyordu. Aynı yazıtta Haman’ın Firavun’a olan yakınlığı da vurgulanıyordu. (Walter Wreszinski, Aegyptische Inschriften aus dem K.K. Hof Museum in Wien, 1906, J C Hinrichsche Buchhandlung)

 Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan, “Yeni Krallıktaki Kişiler” sözlüğünde ise Haman’dan “Taş ocaklarında çalışanların başı” olarak bahsedilmektedir. (Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen, Verzeichnis der Namen, Verlag Von J J Augustin in Glückstadt, Band I,1935, Band II, 1952) Gerçekten de ortaya çıkan sonuç müthiş bir gerçeği ifade ediyordu. Haman Kuran’a karşı çıkanların aksine aynen Kuran’da geçtiği gibi Hz. Musa zamanında Mısır’da yaşayan bir kişiydi ve Kuran’da bahsedildiği gibi o Firavun’a yakın ve inşaat işleriyle ilgili bir kişiydi.

   Nitekim Kuran’da, Firavun’un kule yapma işini Haman’dan istemesini aktaran ayet de bu arkeolojik bulguyla tam bir mutabakat içindeydi: Firavun dedi ki: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum.” (Kasas, 38)

  Sonuçta, Eski Mısır yazıtlarında Haman’ın adının bulunması Kuran aleyhinde birtakım zorlama iddialar getirenlerin bir iddiasını daha boşa çıkarmakla kalmayıp Kuran’ın gerçekten Allah katından olduğunu da bir kez daha ortaya koyuyordu. Zira Kuran Peygamber devrinde ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihi bilgiyi mucize şeklinde bize aktarmaktaydı.

 Kitabı Mukaddeste geçen Haman bölümü birçok batılı araştırmacı ( Prof. Albert A.List, Lewis paton, Carey Moore...) kurgu hatta abartılı komedi içerikli hikaye-masal olarak nitelemelerde bulunmaktadırlar: 175 ili olan bir ülkeden, 180 gün süren partilerden ve savaşlarda öldürülen 75.000 insandan bahsedilir… vb. Kitabı Mukaddesteki bu senaryoyu mitolojik olarak yorumlanır ve eski Yahudi festivali  (Feast of Purim) hakkında insanları ikna etmek isteyen bir kişi tarafından yazıldığı kanaati mevcuttur. Buradaki Haman karakteri özellikle festival zamanı çok fazla ön plana çıkmıştır.

 Kuran’da geçen Haman karakteri ise eski ahitteki senaryodan çok farklı özellikler gösterir. Kitabı Mukaddesteki Haman karakteri ile ancak isim benzerliğinden bahsedilebilir. Çünkü iki karakter arasında hem zaman hem mekan farklılığı bulunmaktadır. Oxford üniversitesi öğretim üyesi Adam Silverstein ("Hāmān’s Transition From Jāhiliyya To Islam", Jerusalem Studies In Arabic And Islam, 2008 (published 2009), Volume 34, pp. 285-308.) Ahitteki Haman ile Kuran’daki Haman arasında üç fark olduğunu belirtir. Aradaki zaman - mekan ( Ahitte İran’dan bahsedilmektedir! ) farkı, karakterlerin özellikleri ve anlatılan konuların farklılığı üzerinde geniş açıklamalar yapar! Tüm bu farklılıklar Kuran’a kaynaklık yapamayacağının da delilidir. (A. H. Jones, "Hāmān", in J. D. McAuliffe (Ed.), Encyclopaedia Of The Qur'an, 2002, Volume II, op. cit., p. 399) 

 Not: Haman adının Mısır yazıtlarında h-m-n-h  kökeni ile geçtiğini ve haman ile yazıtlardaki hmnh’nin aynı şey olmadığını ileri süren bir görüş vardır. Bu iddiada bulunan kişi hemen sonra haman kelimesinin Humajun  kelimesinden türediği de ileri sürmüştür. Yani Güya Kuran’a cevap verdiğini iddia eden kişi, hmnh kökeni ile haman aynı değil derken, haman kelimesinin kökenini ‘humajun’ olarak gösterebilmektedir ki isimlerin diller arasındaki geçiş sürecindeki değişimini* önce kabul etmeyen bu kişi, sonra kendi iddiasına delil olarak bu değişimi kendi kabul ederek İslam’a saldırmaya çalışmaktadır. Amaç saldırmak olunca kendi ‘cevabında’ bile böyle tutarsızlıkların farkına varamamaktadır insanlar! Nefret ve ön yargı böyle bir şey!

 * Mesela Türkçe’deki Ayşe kelimesinin Arapça aslı Aişe şeklindedir. Daha ilginci yazılımında ( عاءشه ) sonunda yuvarlak te harfi bulunmakta yani yazılırken, ‘Aişetün’ şeklinde yazılmakta, okunurken Aişe şeklinde okunmakta ama Türkçeye Ayşe şeklinde geçmiş bulunmaktadır. Benzer şekilde diller arası isim değişikliğine bir kaç örnek daha verelim: Aaron: Harun, Elijah: İlyas, Eve: Havva, Isaac: İshak, Antony: Adnan, Aleksandr: İskender, Zachary: Zekeriya, Salomon: Süleyman, Johannes: Yunus, Meryem: Mary: Maria: Miriam,…

 Daha detaylı bilgi için (Yaklaşık 45 sayfa İngilizce ve 15 sayfa dipnotlu )İngilizce şu kaynağa bakılabilir: http://www.islamic-awareness.org/Quran/Contrad/External/haman.html

  İşin ilginci farklılıklardan haberdar olanların bu defa konuyu Muhammed yanlış anlamışa getirip yine hata aramaya devam etmeleridir! Kısaca önyargılı bakış açısı ve subjektif bir anlayışla amaç eksik aramak, çamur atmak olunca muhatabı ikna etmek mümkün olamamaktadır!   “Onların kalpleri vardır, onunla gerçeği anlamazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler.” ( Araf, 179)

                           
                                   

                                           Firavun boğuldu mu boğulmadı mı?

  İsra 103. ayet: “ Derken Firavun, Musa'yı ve İsrailoğullarını Mısır'dan sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.”, Zuhruf 55. ayet: “Nihayet bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık. Hepsini suda boğduk.” Ayetler Firavunun boğulduğunu ifade ederken, Yunus 92. ayet: ” Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız. Bununla beraber, insanların birçoğu âyetlerimizden yine de gafildirler.” Diyerek boğulmadığını belirtir, bu çelişki değil midir?  Firavun boğulduktan sonra bedeni ibrete olması için sahile atılmış, denizde çürütülmemiştir. Çelişki yoktur.

 


                                         Nuh'un tüm Oğulları gemiye bindi mi?

   Enbiya 76. ayet: “ Nuh da daha önceleri bize yalvarmıştı; biz de onun duasını kabul ettik, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.” Hud 43. ayet: “ O, dedi ki; "Ben, beni sudan koruyacak bir dağa çıkacağım". Nuh da "Bu gün Allah'ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah'ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur." dedi. Derken dalga aralarına giriverdi. O da boğulanlardan oldu.” İlk ayet ailesi kurtuldu derken, ikinci ayette oğlunun boğulduğu açıkça ifade edilir.

   Hud  suresinin 46. ayeti bize gerçeği ifade eder: “Allah: "Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlin (âilen)'den değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.”

    Gördüğümüz gibi Allah-ı Teala Nuh'un o oğlunu Enbiya 76. ayette geçen ailesinden bir fert kategorisine koymamıştır.

  


                                     Allah'ın oğlu olabilir mi olamaz mı?

   Zümer 4. ayet:”Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, elbette yaratacağından, dileyeceğini seçecekti. Ama o bundan münezzehtir. O, tek ve kahredici olan Allah'tır.” ,  En’am 101. ayet: “ Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O'dur. Ve O, her şeyi bilendir.”

   Verilen iki ayette de Allah’ın oğlunun olabileceği sonucunu çıkarmak için en hafif deyimi ile mantık yoksunu olmak gerekir.  

 

 

                                           Her şey çift mi yaratılmıştır?

    ( Zariat 49, Yasin 36) Bütün hayvanlar çift yaratılmıştır deniliyor fakat bakteri ve virüslerin dişisi ve erkeği yoktur. Bölünerek ürerler.

   Ayetlerde geçen çift kelimesi Kuran’da “ Zevc “ kelimesi ile geçmektedir. Türkçede bile karı- koca için zevce yani ‘Eş’ kelimesi kullanılır. Yani bir şeyin zıttı ile beraber bir olması, çift olmasıdır burada kastedilen. Her şey çifttir. Siyah beyaz, artı eksi, gece gündüz, kadın erkek, beden ruh, dünya ahiret… Müfessirler de  “her şeyden çift çift yaratma”nın anlamını açıklarken daha çok “gece-gündüz, erkek-dişi, yer-gök, insan-cin, iman-küfür, ay-güneş” gibi karşıtlık örnekleri üzerinde durmuşlardır.(Taberi, XXVII/8-9, Elmalılı Tefsiri, VI/4543-4544 ) Ayrıca canlı-cansız her şey, elektron, nötron ve protonlardan meydana gelir. Bu üç unsurun da eşleri vardır ki bunlar anti elektron, anti nötron, anti protondur. Buna göre her şey çifttir, ikili sisteme sahiptir.

    Birkaç yıl öncesine kadar atomu tanımlarken “ Bölünemeyen en küçük yapı birimi.” Tanımı kullanılırken artık atomunda artı ve eksi yüklü olduğunu bilmekteyiz. Paul Dirac adlı bilim adamının atom parçacıklarının da çift yaratıldığını, yani elektron karşısında pozitronun bulunduğunu tespit edip “parite kanunu”nu keşfetmiş ve bu sayede Nobel Ödülü kazanmıştır. Sormak gerekir bu bilim adamının buluşundan bir yıl önce atomlar çift yaratılmadı diye iddiada bulunan adamın bir yıl sonraki hali nice olurdu acaba? Aynı durum, “ Bilimin her şeyi çözdü- açıkladı, karanlık- bilinmez hiç bir şey kalmadı mı ki “ insanlar rahatlıkla ‘ Şunun çifti yok, o halde…’ diye cümleye başlayabilmektedirler!

   Eşeyli üremede ise, aynı türe ait iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici sitoplazmik köprü oluşturur. Bu köprü aracılığıyla DNA molekülü, tamamen veya kısmen bir bakteriden diğer bakteriye aktarılır. Bu gen aktarımı olayına "konjugasyon" denir. Konjugasyon olayı ile yeni özelliklere sahip ve ortam şartlarına uyum yapmış dayanıklı bakteriler oluşur. Eşeyli üremede gen aktarımında bulunan bakteri erkek, geni alan ise dişi olarak kabul edilir. Olay tamamlandığı zaman bakteriler arasında kurulmuş olan sitoplazmik köprü erir. Salyangozun üremesi için de çift olması gerekir. “Salyangozlar hermafrodit (Çift eşeyli) canlılardır. Yani hem dişi ve hemde erkeklik organı aynı hayvanda bulunur. Fakat yine de çiftleşmeleri gerekmektedir. Kıştan çıkan salyangozlar ilkbaharda gece gündüz sürekli körpe filizleri yerler. Çok çabuk gelişirler. İki salyangoz yüz yüze gelerek uzuvları sayesinde birbirlerini döller. Her yıl çiftleşmeyebilirler ve mayıs ayında çiftleşirler. Bir defa çiftleşme ile birkaç yıl yumurtlamaya devam ederler. Çiftleşme mayıs ve ağustos aylarında iki defadır. Yumurtlama ise bir defadır. Burgonya cinsi salyangoz çiftleşmeden 12-15 gün sonra, bir başka tür ise 5-8 gün sonra yumurtlar.”

 

 

                                            Maymunlara dönün ne demek?

       Bakara 65, Maide 60,166. ayetlerde insanlar ceza olarak maymuna dönüştürülüyor.

    Kuran usulü hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanların böyle iddialarda bulunması gayet doğaldır. Teşbih, benzetme sanatı Kuran’ın indiği dönemde, sözlü sanatın geliştiği Araplar arasında çok yaygın olarak kullanılan bir iletişim türü idi. Sözlü sanat, şiir o dönemin Araplarında çok yaygın idi. Müberrid, El-kamil  adlı eserinde : "Şayet bir kimse; Araplar sözlerinde ekseriyetle teşbih  kullanır derse, bu söz doğrudur.”derken İbn- i  Abbas :" kur'an'ın herhangi  bir yeri size kapalı gelirse, şiire ( Şiirde kullanılan sanat türlerine ) müracaat ediniz. Zira şiir, arapların divanıdır. " diye açıklamada bulunur. Sututi, “ Mecaz gibi, kinayenin varlığı da cumhur tarafından kabul görmüştür.” (Süyuti, 2:789) derken İşaratu`l–İcaz, s: 12–30’da:”  Müteşabihat denilen Kur`ân–ı Kerim'in üslûpları hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için avamı nasın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür.” denir. 

   Cevaba geçersek, Türkçede bile” Maymun iştahlı” diye terimler kullanılırken bu ayetleri anlamama gayreti içinde olanlara sadece önyargının akılları kör eden örnekleri olarak bakmak yeterli açıklama olur kanaatindeyiz.

                                                              

Ateistler bu başlığı görünce  Ertuğrul Özkök’ün yazarlık yaparken makyaj yaptığını mı iddia edecekler acaba? Bazı şeyler için belirli bir birikim ve tarafsız bir bakış açısına sahip olmak gerekir.   Bu konuyu tamamlayan “ Kuran’da mecaz” adlı yazımızı öneririz.


 

 

                                                  Ahzab 53. ayet

          Ahzab 53. ayette Muhammed, eve gelen misafirlerini Allahın sözleriyle kovuyor.

      Ayet evlere izinsiz girmemeyi tavsiye ediyor. Bu bir görgü kuralıdır. Cahiliye dönemi bu kurallardan habersiz insanlar her konuda olduğu gibi bu konuda da eğitilmektedir. Efendimizin yoğun iş temposunda gereksiz meşguliyet içinde olayın diye hatırlatıyor ki bu sadece efendimizin evi değil tüm evler için söz konusudur. Ayrıca bizzat efendimiz bu kurallara uymakta, izin almadan ve selam vermeden evlere girmemekte, izin gelmezse geri dönmekte idi. (Zâdu’l-Me‘âd , 2/381 , Rıyazu’s-salihin, 872) Zaten aynı surenin 21. ayeti bize efendimizin bizim için " Güzel bir örnek " olduğu açıkça ifade edilir. O (sav) kendi yaşantısı ile bize örneklik teşkil etmektedir ve bu onun ilahi görevlerinden biridir.

  

                                          İsrailliler üstün müdür ?

       Casiye 16, Bakara 47,122. ayetlerde İsraillilerin dünyaya üstün kılındığı anlatılıyor.

       Üstünlük onlara verilen manevi sorumluluk idi. Hak din onlara gönderilmiş, onu tebliğ edip yayarak maddi ve manevi üstünlük sağlayacaklarına zamanla ilahi dini bozmuşlar dolayısı ile üstünlüklerini de kaybetmişlerdir.

 

 

                                                    Ahzab 50-52. ayetler

        Ahzab 50,51,52 Bu ayetlerde hemen hemen bütün kadınlar Muhammed’e helal kılınıyor.

        Efendimizin evlilik hayatına baktığımız zaman bu yorumun hayata geçmiş olduğunu görüyor muyuz, hayır! Demek ki ateistlerin ayetten anladığı ile gerçek aynı değil, peki gerçek ne?
        Ayetin ilk kısmı sadece efendimize değil, tüm inananlara hitap eder, yani ilk bölüm zaten özel değil genel hüküm ifade eder. Ayet önce mehrini vererek evlenilebilecek olan kadınlardan bahseder, bu genele hitaptır sonra ise efendimize özel olan duruma geçer: Ayetin ikinci bölümde efendimizle mehirsiz evlenmeyi kabul edenlerden bahsedilir ki bu da zaten ayette açıkça ifade edilir: Kendini mehir almadan efendimize hibe eden yani karşılık beklemeden; mehri almadan efendimizle evlenmek isteyenlerden bahsedilir ki mehirsiz evlilik sadece peygamberimize özeldir ve bu karşılıklı rıza iledir ama burada kesin "evlen" diye bir emir söz konusu değildir. Kısaca ayetin ilk bölümü genel, ikinci bölümü ise efendimize özel durumu açıklar. 52. ayette de  iddianın aksine “ Bundan sonra artık başka kadınlar sana helâl olmaz.” denilerek efendimizin evliliğine bir sınırlama getirilmiştir.



 

                                             Fetva ile takva kavramları

    Bir yandan: "İyilik ve fenalık bir değildir... Sen fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost olduğunu görürsün..." (K. 41 Fussilet 34) seklindeki hükümler, diğer yandan bunlara ters düsen: "Ey inananlar...size kısas farz kilindi...Ey akil sahipleri kısas’ta sizin için hayat vardır..." (K. 2Bakara 178-9), ya da ":Bir kötülüğün karşılığı, ayni şekilde bir kötülüktür..." (K. 42 Sura 40) seklindeki hükümler bulunur Kuran'da. Hangi kötülüğe hangi kötülükle karsı konulacağını da : "... hür ile hür insan, köle ile köle,kadın ile kadın..." (K.2 Bakara 178) ya da "... onlara can cana, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşılıklı ödeşme yazdık...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, iste onlar zalimlerdir..."(K.5 Maide 45 ayrıca bkz. Bakara 179) seklindeki hükümler de bulunur Kuran'da. Bir yandan öç almayı farz kılan bu emirlerle, ya da: "Sen de müşrikleri hicvü zemmet, yahut onların hicivlerine mukabelede bulun, Cibril'de seninle beraberdir" seklindeki Hadis'lerle 186 haşir nesir olurken diğer yandan: "Her kim öç almayıp bağışlarsa iste bu hareket büyüklerin karidir" (K.42 Sura 43) seklindeki hükümler bulunur Kuran'da.

   Ayetler fetva ile takva boyutunu bizlere ifade etmektedir. Her Müslüman fetvalara göre yaşamalıdır ki bunun içinde kısas ta vardır. Ama olaylara takva boyutu ile bakar, af edici olur, bağışlarsa ecrini, mükâfatını Allah sana verir görüşü de ihlas, samimiyet, İslam’ı yaşamada ileri boyutta olanların tercih edebileceği bir yoldur ki Allah (cc) bunu da tavsiye eder. Ama ne fetva ne takva İslam’a aykırıdır ne de birbirine zıttır. Biri genel ( fetva ) kural, diğeri İslam’ı yaşamada ileri boyuta ulaşmış insanların ( Takva) davranış biçimidir.

  Kısas’tan amaç adalettir. Ama sevap için af ta İslam ruhuna uygun, daha güzel bir davranış biçimidir. Örneğin bir erkek haksız yere öldürülse yakınları üç şık sunulur: ya devlet katili idam eder ya kan bedeli karşılığı para alınıp katil af edilir ya da işin takva boyutu gündeme gelir, Allah rızası için katil karşılıksız af edilir. Her üç şıktan hangisini tercih ederse etsin, sonunda maktulün ailesi tercihte bulundu için toplumda kan davası başta toplumsal sorunlar da baş göstermez.


 

                                            Kafir alçaltılmıştır

  Din adami: "Allah ve peygamberine karşı gelenler ... alçaltılacaklardır... Biz apaçık ayet'ler indirmişizdir, bunları inkar edenlere alçaltıcı ceza var..." (58 Mücadele 5), ya da: "Allah ve Resulü bir ise hükmettiği zaman (inananlara) artik islerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve Peygambere başkaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur..." (K. 33 Ahzab 36) seklinde hükümleri gösterirken "Allah'ın hükmüne uygun hüküm vermeyen kafirdir" (K. 5 Maide 44) ayet'ini ekler, ve benzer ayet'lerle "şüphe" etmenin yada Kur'an'da çelişki olduğunu söylemenin dinsizlik sayılacağını bildirir.

    Ayetler açıkça inkar eden kafirler alçaltılır derken Müslümanların Allah’ın sözünden çıkmayacağı ifade edilir.  Arada bir çelişki yoktur. Ateist yazar aslında buradan hareketle İslam’ın okuma, düşünme, araştırmaya engel olduğu sonucuna varmak istemektedir ki tam aksine bu konularda yüzlerce ayet Kuran’da bulunmaktadır.

 

 

                                    Hıristiyanlar cennete girebilecek mi?

    Bakara 62 Bu ayette Yahudi ve Hıristiyanların cennete girebileceğinden bahsediyor, fakat Ali imran 19,85,113, Maide, 69,Hac, 17, Bakara, 136.  ayetlerinde ise hak dinin İslam olduğundan bahsediyor.

    Bozulmamış, asli unsurlarını muhafaza eden her din mensubu cennete girecektir. Fakat tahrif edilen bozulan, İsa figürlü heykellerle put haneye dönen günümüz  kiliselerine giden Hıristiyanlar tabii ki cennete gidemeyeceklerdir. Günümüzde hak din sadece İslam’dır. Tek ilaha inanıp, putları reddeden tek din İslimdir.

 

 

                                     Hz. İbrahim’in babası Azer mi Tareh mi?

    Hz. İbrahim’in babasının isminin aslında Azer değil de Terah olduğu Hz. Muhammed’in “Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmut gibi kitapları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düştüğü” iddia edilmektedir. Aşağıdaki  ayetten hareketle “Bu yanlışlık, Muhammed'in Yahudi kaynaklarından yaptığı alıntılarla ilgilidir. Öyle anlaşılıyor ki Muhammed, Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmud gibi kitapları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düşmüştür.”  demektedir. İçerisinde “Hani İbrahim babası Âzer'e, "Sen putları ilah mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.” Ayetleri de bulunan En’am suresi Mekkî bir suredir. İslam’a saldırmak isteyenler abii bunları bilmiyor. Enam suresi Mekke’de inmiştir. Mekke de Yahudi yoktur. Yani Yahudilerden bilgi edinme gibi bir durum söz konusu değildir. İkincisi Medine de mevcut bulunan Hayber, Beni Kurayza, Beni Nadir gibi Yahudi kabileleri varken niye hiç bir Yahudi buna itiraz etmedi “ Sen bunu bizim kitaptan aldın ama yanlış almışsın dememiştir?”Onların kafası çalışmıyor da bizim kafirlerin mi çalışıyor? Muhammed b. İshak, "Âzer, Hz. İbrahim'in babasıdır ve Kûfe çevresinde "Kûsâ" köyü halkındandır" demiştir (Tefsîru't-Taberî). Ebû Hayyân tefsirinde; Âzer'in, marangoz, yıldız bilimci ve mühendis olduğunu ve Nemrud'un da yıldızlara ve hendeseye özel merakı bulunması nedeniyle, ona ayrı bir değer verdiğini belirtir. Nemrud; kendisini ilâh ilân etmiş ve kavmi ona ibadet etmeye başlamıştı. Bu arada inandıkları ilâhları temsil etmek üzere puthanede de putlar vardı. İbrahim (a.s.)'ın babası Âzer de Nemrud tarafından bu puthaneye görevli tayin edilmişti. Sa'lebî'nin naklettiğine göre, daha önce adı Tarah iken, puthanede adı Âzer'e çevrilmiştir. Çünkü Âzer puthanedeki bir putun adı idi (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 126). İbrahim (a.s.)'ın babasını inancından dolayı tenkit etmiş ve onu hak dine çağırmıştır ki bu kurana uygundur : “Ana-baban, hakkında bir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için baskı yaparlarsa, onlara boyun eğme ve dünyada onlara iyilikle muamele et" (Ankebût, 8) Hz. İbrahim'in babası. Kur'an'da "Âzer" ismiyle zikredilir. Tarih kaynaklarında İbrahim (a.s.)'in babasının Süryânîce "Târeh" olduğu belirtilir. Buna göre, Yakup peygamberin bir diğer isminin de İsrail olması gibi, biri isim diğeri lâkap olmak üzere "Âzer ve Târeh " aynı şahsa ait isim ve lâkap demektir. Bazıları "Âzer" in çok yaşlı ihtiyar anlamına geldiğini veya bir put ismi olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca Târeh'in, İbrahim (a.s.)'ın babası, Âzer'in ise amcası olduğunu ifade eden görüşler de vardır. (Tecrîd-i Sarih Tercümesi, IX, 126) Çünkü arapça da “Baba” kelimesi olan“Ebün” kelimesi aynı zamanda “Amca” anlamına da gelmektedir.

 

                                                      Kuran’daki yeminler

    Dursun yazdığı yazılarda “Müslümanların Pehlivanı yok diyerek” uzun süre havasını attı. Ama Molla Sadreddin Yüksel'in yazdığı “Makaleler” adlı kitap ,  Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin ortaya çıkıp tarafsız bir zeminde tartışmayı kabul etmesini görmezden gelir. Diyanet'in " Muhatap alıp reklam yapmama"  kuralını  ise istismar eder. Ahmet kekeç’in karşılıklı sohbetini tahrif ederek dergide yayınlar!

    Dursun, “İnandırmak İçin Kuran’daki Tanrı'nın And İçmeleri” yazısına “Kuran'ın Tanrı'sıyla Tevrat'ın Tanrı'sının birçok benzerlikleri vardır.” Diye başlıyor. Aklınca Hz. Peygamberin, İslam’ı Yahudilerden aldığını iddia ediyor. Halbuki efendimiz ve bizzat Kuran sürekli Tevrat’ı ve İncil’i tasdik ettiğini ama onların tahrif edildiğini ileri sürer. Bu konuda” İslam tüm dinlerin özüdür.” Çalışmamızı tavsiye ederiz.

   Kur’an Arapça indirilmiştir. “Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur'an olarak indirdik.” (Yusuf, 2) dolayısıyla Kuran’ı o dili kullanan insanlarının kullandığı mantık içinde anlamak gerekir. Türkçe düşünerek İngilizce, Fransızca anlaşılmadığı gibi Arapçada anlaşılmaz. Acaba T. Dursun İngilizcede “Çok yağan yağmuru” ifade için kullanılan “It's raining cats and dogs.”(Gökten kedi köpek yağıyor) ya da Fransızcadaki “il pleut des cordes” (Gökten ip yağıyor) cümlelerini nasıl anlardı ya da anlayamazdı merak ederdik.  Seyyid Şerif Cürcani, “Tarifât” isimli  eserinde Yemin’i şöyle tarif eder, Lügatte; “kuvvet” demektir. Şer’i ıstılahta ise; “Allah’ın ismini söyleyerek veya alakalandırarak, haberin iki tarafından birisini kuvvetlendirmektir( Yani Turan’ın iddia ettiği gibi “inandırmak için” değil.) Celaledddin es-Suyuti de “İtkan” da; Kasem ( Yemin) ile maksat, haberin gerçekliğini ortaya koymak ve onu pekiştirmektir,der. Nitekim Ebu’l-Kasım Kuşeyri de, “Muhakkak ki Allah kasemi, delilin mükemmel (olduğuna işaret) ve pekiştirme için ifade etmiştir.” Demektedir. Kuranı Kerimdeki yeminlerin sebepleri aşağıda maddeler halinde gösterilmiştir.

a) İslam’dan önce Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür. Bunun mahiyetini Johs Pedersen “İslam Ansiklopedisi”nde etraflıca izah etmiştir. (İslam Ansiklopedisi, 6/374-378) Arapların öteden beri alıştıkları bu usulü Kuranı Kerim muhafaza etmiştir.

b) Yüce Allah indirdiği ayetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle pekiştirmiştir. Bunda garip görülecek bir taraf yoktur. Kuranın o anki muhatabı onlardı ve hiç bir Arap ta "Allah, Kuran da niye yemin ediyor?" diye sormamıştı.

c) Yemin her zaman pekiştirmek için değil, bazen de o şeyin kıymetine işaret etmek ve kadrini yüceltmek için de kullanılır. Yemin, bir şeyin faziletli oluşuna ya da faydasına da işaret eder. “Tin” suresinde Yüce Allah “Zeytine ve incire” yemin etmektedir. Günümüzde bunların sağlık açısından faydaları daha yeni yeni anlaşılmaktadır.

d) Yemin dinleyenlerin dikkatlerini çekmek için kullanılmıştır.

e) Arapçada isim tamlamasında muzaf eğer biliniyorsa hazfedilebilir. Yani ayette geçen “Veş-şemsi” ( Güneşe yemin olsun) kelimesi “Ve Rabbi’ş Şemsi” ( Güneşin rabbine yemin olsun), demektir.

  Özetle, Kuran’da neye yemin ediliyorsa muhatabın ona dikkatini çekmek ister ve oradan da gerçeğe ulaşmasını istenmektedir. Yemin edilenler bilinçli ise şahit, bilinçsiz ise delil hükmündedir.

 

 

                                      Kocası ölen bir kadın ne sürede iddet bekler?

        “Ölüp de geriye eşler bırakan erkekleriniz, eşlerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıl boyunca geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Çıkarlarsa, kendileri için uygun olanı yapmalarından siz sorumlu değilsiniz. Allah Güçlüdür, Bilgedir.” (Bakara, 240)

       “İçinizden ölen erkeklerin geride bıraktığı eşleri, dört ay ve on (gün) beklerler. Sürelerini doldurunca artık kendileri için uygun olanı yapmalarında size sorumluluk yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberlidir.” (Bakara, 234)

 Kocası ölen bir kadının durumuyla ilgili bazı hükümler Kuran’da bildirilmektedir.Bu ayetlerin birisinde bir yıllık bir süreden söz edilirken diğerinde ise dört ay on günlük bir süreden söz edilir. Sürelerin farklı olmasının sebebi, dul kalmış kadınlar için farklı konularda farklı süreler bildirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu konuyla ilgili ayetler şu şekildedir:

      Bakara suresinin 240. ayetinde bildirilen konu dul kalmış kadınların kocalarının evinde bir yıl kalma hakkının olduğunun bildirilmesidir. Kocası öldükten sonra miras paylaşımında kocaya ait ev farklı kişilere miras olarak kalmış olabilir. Bu durumda kadının bu evde bir yıl oturma hakkı vardır. Ayrıca geçiminin de sağlanması gerekir. Bakara Suresi’nin 234. ayetinde ise kocaları ölen kadınların dört ay on gün süreyle beklemeleri ve bu süre içinde evlenmemeleri buyrulmaktadır. Ama kadın 4 ay 10 gün sonra isterse evden ayrılır ve evlenebilir. Dolayısıyla iki ayette kadın için farklı iki durum hakkında hüküm bildirildiği görülmektedir.

 

  

                                                      Yılan mı? Ejderha mı?

   “Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi.” ( Araf, 107)

    “Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).” (Taha, 20)

    Burada dikkat edilmesi gereken ilk nokta, Araf suresindeki ve Taha suresindeki anlatılan iki olay birbirinden farklıdır. Aynı konudan söz edilmemektedir. Eğer ayetinden önceki birkaç ayet okunsa bu rahatlıkla görülebilir. Araf suresinin 107. ayetinde firavunla karşılaşma esnasında yaşanan bir olay anlatılır ve ona karşı Musa asasını atar. Taha suresinin 20. ayetinde ise Firavuna gitmeden önce Allah Musa’ya verdiği mucizeleri gösterirken, asasını atmasını ister. Bunun dışında iki ayette geçen kelimeler birbirinden farklı olsa da, ortak sözlük anlamları vardır. Sözlüğe bakıldığında ikisini de “yılan” anlamı olduğu görülecektir. Mesela Taha 20 de geçen kelime “Hayyatun”nun anlamı “yılan”dır. ( Kaynak: Kuran’ı kerim lügatı, Timaş yayınları sayfa, 160) Araf 107 deki “Suaba” kelimesinin de yılan anlamı vardır. ( Kaynak: Kuran’ı kerim lügatı, Timaş yayınları sayfa, 112) Fakat bazı meal yapanlar yılan anlamını değil, diğer anlamını mealinde kullanmışlar. Bunlar eş anlamlı kelimelerdir. Bu yönüyle de bakıldığında da yine ortada bir çelişki olmadığı anlaşılmaktadır.   

 

  

                                                      Şeytan Melek mi yoksa Cin mi?

    “Meleklere, Adem’e secde edin demiştik de iblis müstesna hepsi secde etmişlerdi. ” (Bakara, 34 )

Burada Allah iblisi meleklerden istisna etmiştir. Ayette gecen “ İlla iblis –iblis dışında “ cümlesi, meleklerle beraber anılan bir çoğul cümlenin, bunun dışında bırakılan istisna tek bir kavramı belirtmektedir. Burada Allah’ın seslendiği varlık meleklerdir. Dolayısıyla çoğunluğa sesleniş tarzı, cümlenin kurulumunda etmendir ve içlerinde ki bir istisna olan iblise seslenmesi bu secde işinde melekleri saf dışı bırakacaktır. Mesela “müdür kapıdan içeri girince, tüm öğrenciler ayağa kalktı, yalnız öğretmen hariç.” Cümleri bu manayı teyit etmektedir. Ayetin devamında: “  O,yüz çevirdi (eba),kibirlendi (ve’stekbere) ve kafirlerden oldu (ve kane mine’l-kafirin).” Ayeti de iblisin meleklerden olamayacağının alametidir. Çünkü melekler asla Allah’ın emrine isyan etmezler. İblis kibir gibi bir özelliğe sahipse, bu onun cinlerden olduğunun alametidir; İnsan henüz yeni yaratılıyor, bunun dışında kbirlenme özelliği oan tek yaratık cinlerdir. İnsan ve cinler dışındaki tüm varlıklar Allah’ın emrine itaat ederler: Güneş ışık verir, arı bal yapar, dünya döner, melekler görevlerini yaparlar. ‘Kafirlerden oldu’ kelimesi, olmadan önceki halinin, meleklerle beraber itaat ettiğini ve Allaha karşı gelmediği anlaşılmaktadır.

Ayette şeytanın çoğul bir gurubun yani meleklerin içinde olması, yaratılış itibariyle farklı bir duruma sahip olsa da fark etmeyecektir.,Allah’a melekler gibi itaat etmesi,kafir cinlerden olmamasının sebebidir.ta ki; adem’e secde emri kesin olarak verilmesine kadar.

Bunun için Muhammed ibn ishak ,Hallad’dan ,Ata’dan,Davud’dan ve İbn Abbas’tan nakleder ki;o şöyle demiş:

-İblis günah işlemezden önce (davranış ve itaat olarak) meleklerden bir melek idi ve ismi Azazil olup yeryüzünde yaşardı. Çalışma bakımından meleklerin en ileri gidenlerindendi içlerinden en bilgini idi, Bu husu,onu kibre sevketti ve o Hınn adı verilen bir kabileden idi. ( Hadislerle kuran-ı Kerim tefsiri, İbn kesir, Çağrı yayınları-C2,syf.288 ) Davranış ve itaat boyutunda meleklerle aynı anlamda çağrılan iblisin, yaratılış itibariyle meleklerden farklı olması onun cin sıfatında olmasını gerektiriyor. ancak ayetin manasında bu böyle söylenmemektedir.söyleniş tarzında çoğunluk bir gurup meleklere,ve bunlarla aynı davranış içerisinde bulunan ve yaratılış itibariyle farklı olan iblise yöneliktir.ancak itaat etmemesinden sonra ayetin devamında,o zaten bir cin ve kafir cinlerden oldu ayetiyle birebir teyid edilerek.anlamın iblisin meleklere ait yada cinlere mi ait olduğu ihtilafı ortadan kalkmış olmaktadır.

Kehf süresinin 50.ayeti zaten tümüyle konuya açıklık getirmektedir: “Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: “Âdem’e secde edin!” demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı.”  Bakara 34. ayetteki istisna burada ifade edilmiş, “İnsan ve cinlere has olan” kibirlenebilme özelliği Adem babamızın yaratılması ile depreşmiş, melekler seviyesinden ( Azazil iken ) iblis seviyesine inmiştir.

 

  

                            Tanrı kendi kaldırabileceğinden daha ağır bir taş yaratabilir mi?

     Bizde bir soru soralım: Bir Giritli "bütün Giritliler yalancıdır" dese, bu Giritli doğrumu söylüyor yoksa yalan mı? Eveeeet, bazen mantık tıkanır. Acaba amaçta bu mu...gelelim cevaba:Bir kere bu soru tam bir laf oyunu, demagojidir: “Allah’ın gücü” ve “yaratmak” kavramları birlikte sunulmuş iki sıfatın yarışına girişilmiştir.Kendi kaldıramayacağı bir taştan bahsedersek; güçsüz, yaratamayacağını ifade edersek; yaratıcılık sıfatı zedelenen bir tanrıdan bahsetmiş oluruz.Buna göre soru, bir cevap almaktan çok zihin bulandırmaya yönelik bir oyundur.Bu soru mantıksızdır çünkü;Yaratılması düşünülen varlığın şu anda mevcut olmadığı kabul edilmektedir. Hayal edilen varlığın yaratılması, Allah’tan beklenmekte, böylece Allah’ın yaratıcı olduğu, o hayalî varlığın ise yaratılan olacağı kabul edilmektedir. O hayalî varlığın yaratılması, Allah’tan istendiği gibi, onun büyüklüğü, gücü, dirayet ve azameti de Allah’tan istenmektedir. Kısaca Allah’ın nihayetsiz büyük, yegâne yaratıcı, ezelî ve ebedî mutlak kâdir olduğu; sonradan yaratılan taşın ise yaratılmaya muhtaç, aciz, zelil, miskin olduğu sonucu çıktığı hâlde, tam tersine o hayalî varlığın Allah tarafından kaldırılıp kaldırılamayacağı sorulmaktadır. Soru ile yapılmak istenen kıyas, çelişkili hükümlere dayandırılmıştır. Mesel⠓Sonsuzdan daha büyük bir sayı yazılabilir mi?” sorusu, böyle çelişkili bir varsayıma dayanır. Bu sebeple hiçbir ilmî değere sahip değildir. Çünkü sonsuzdan büyük bir sayı olamaz ki, böyle bir soru sorulabilsin. Aynen bunun gibi: Farz edelim ki siz dünyada en usta elektrik lambası üreten bir mühendissiniz. Bu hususta en gelişmiş ve mücehhez fabrikaların da sahibisiniz. Size "Madem bu alanın en usta mühendisisiniz ve en gelişmiş fabrikalar da elinizdedir, o halde bize öyle bir ampul üretin ki aynı anda hem yansın, ışık versin, hem de sönük ve karanlık olsun" deseler, bunu yapabilir misiniz? Böyle bir öneriye vereceğiniz cevap, hiç şüphesiz "hayır" olacaktır. Ama bu sizin acizliğiniz, güçsüzlüğünüzden dolayı değil, esasen böyle bir şeyin imkânsızlığından dolayıdır. Zira aynı anda hem aydın, hem de karanlık olan bir nesnenin varlığını tasavvur etmek mümkün değildir. Veya: Dünyanın en güçlü insanını düşünün ki, eline aldığı bir ağırlığı metrelerce uzağa fırlatabiliyor. Aynı adamın eline bir kuş tüyünü verin ve "Madem bu kadar güçlüsünüz, o halde şu kuş tüyünü de o taşı fırlattığınız yere fırlatın" derseniz, bunu yapabilir mi? Elbette ki hayır. Ama bu, onun aciz veya güçsüz olduğundan değil, kuş tüyündeki fırlatılma kabiliyetsizliğindendir.

 

 

                                             Gaybı kimler bilebilir?

   Gayb, duygu organları ile veya hesap ile, tecrübe ile anlaşılmayan şey demektir. Mesela geleceği bilmek gibi.. Bu da çelişkili bir konudur. Kur'an'a göre gaybı yalnız Allah bilir, peygamberlerine bildirebilir, O'nun ve bildirdiği peygamberlerinin dışında kimse bilemez. Tabi bazı ayetler bunu söyleyen ayetleri etkisiz kılar: Ali-İmran=179, Cinn=26-27. Şu ana kadar bir çelişki yok. Peygamberlerinden istediğine bildirebiliyormuş gaybı. Kur'an'a Göre Peygamberler Erkektir: Enbiya= 7, Yusuf= 109, Nahl= 43 Ayetlere bakıldığında, peygamberlerin erkek oldukları ve Allah'ın gaybı istediği peygamberine bildirdiği, onların dışında da kimseye bildirmediğini anlıyoruz. Ama durum bundan farklıdır:  Kasas=7: “Mûsa'nın annesine şunu vahyettik: "Emzir onu! Onun aleyhinde bir korku hissedince de nehire bırakıver onu. Korkma, üzülme! Kuşkun olmasın ki, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu resullerden biri yapacağız.” Musa'nın annesine vahyediyor, gaybı bildiriyor (bir kadına). Ali-İmran=45:”Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah, seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.” Meryem'e(bir kadına) İsa'nın doğacağını, geleceği, gaybı bildiriyor. Görüldüğü gibi o ayetler, gaybı peygamberden başkasına bildirmiyor derken, bu ayetlerde Allah peygamber olmayanlara gaybı bildiriyor.Yine görülen o ki Kur'an Tanrı sözü değil, Muhammed'in uydurması.

  Vahiy, Gizli konuşma, işaret etme, emretme, ilham etme, ima etme, fısıldama, mektup yazma, elçi gönderme, acele etme, seslenme vb gibi anlamları vardır. (el-Cevherî, es-Sihah; ibn Manzûr, Lisânü'l-Arab, "VHY" maddesi) Ayrıca Terim anlamı olarak "Yüce Allah'ın vasıtasız olarak veya değişik vasıtalarla emirlerini peygamberlerine bildirmesine” de vahiy denir. Hz Meryem'e Allah’ın vahiy etmesi  demek Allah’ın ilham etmesi anlamında kullanılmıştır. Yoksa Allah arıya da vahiy etmiştir: "Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin..." (Nahl,  68-69 ) Buradaki vahiy ise emretme-görevlendirme anlamındadır. Kuran tüm peygamberlerin erkek olduğunu bildirir, terim anlamı olarak bildiğimiz vahiy ( Allah'ın emir yasaklarını bildirmesi ) anlamında kullanılır. Ama ( Erkek olan  ) peygamberler dışındakiler için kullanılan vahiy kelimesi ise yukarıdaki kelime anlamlarında uygun olanı ile açıklanmalıdır. Kelime oyunu veya direk cehalet örneği ile Kuran'da hata aramak sadece çamur atanın elini kirletir, çünkü Kuran güneş gibidir, çamur atmakla kirletilemez, atanın eli - Yüzü, ruhu- kirlenir sadece. Anti parantez Peygamber erkeklerden seçilmiştir çünkü iftira, hakaret, savaş, öldürülme vs gibi kesin muhatap olunacak bu zor görev kadınlara yüklenilmemiştir. Hele ki hamilelik veya özel haller gibi ayrıcalıkları da hesaba katarsak bu Allah'ın kadınlar hakkındaki, aktüel ifadesi ile pozitif ayırımcılık yaptığı rahatlıkla anlaşılabilir. Başka şekilde düşünmek sadece önyargılı olmak ve  dar düşünceye sahip olmakla açıklanabilir. Bu dinsiz deist ya cahil; bilmiyor, bilmediği konuda sallıyor, ya da biliyor saklıyor; önyargılı ve düşman. Ama manevi- ilmî olarak önder birçok kadın da vardır tabii ki:

Rabiatül adeviyye: Manevi önder , Amra: Hz. Aişe tarafından yetiştirilmiş büyük bir hadis bilgini, Nefise bintu Hasan: İmam Şafii’ye öğretmenlik yapacak kadar bilgin, Ümmü’l-Hayr Rabia: Hat ustası ve hadis alimesi, Zeyneb bintu Selma: Medine’nin büyük fıkıh alimesi, Zeyneb bintu Abdirrahman: Zemahşeri isimli Türk kökenli tefsircinin hocası, Abide: İmam Malik’ten hadis rivayet eden alime, Kerime: Buhari’nin hadislerini Mekke’de rivayet eden muhaddise, şair sahabe kadınları Hz. Fatma, Hz. Şeyma, Hz. Hansa, Hz. Atike, Hz. Naciye vs liste uzar gider.

 

 

                        Müslümanlar Haceru’l-Esved’e taparlar, şirke mi düşmüşlerdir?

  “Allah’a yemin ederim ki, Cenab-ı Hak kıyamet gününde O’nu gören gözleri ve konuşan dili olduğu halde kendisine ihlas ile el sürüp öpen kimsenin cennetlik olduğuna şahit olarak diriltecektir”. Hacer-ül esvedi hayırlı işlerinize şahit yapın. Çünkü o, kıyamette şefaati reddedilmeyen bir şefaatçidir. Dili ve iki dudağı olacak ve ona elini sürene şahitlik yapacaktır. (Taberani) “Kıyamet gününde Hacer’ül Esved getirilecek Konuşan bir dili bulunacak ve kendisini selamlayan herkesin mü’min ve muvahhid olduğuna şehadet edecek” , ”Vallahi Allah, onu Kıyamet gününde gören iki gözü ve konuşan bir dili olduğu halde diriltecektir de kendisini hakkıyla istilâm edenler hakkında tanıklık edecektir” (Tirmizî)  

    H. Esved  kıyamet günü şefaat etmeyecektir. Hadiste açıkça şefaat edecek diye belirtilen tek hadis ise şefaatin  nasıl olacağını hemen bir cümle sonra açıklamaktadır: " Şehadet edecektir." Zaten diğer hadislerde şefaatten değil, şahit olmaktan bahseder ki bu da bizim görüşümüzü ve bu konudaki ayetleri kuvvetlendirir. Hadis ilmi ile biraz uğraşanlar bazı hadis metinlerine zamanla hadisi rivayet eden kişilerin yorumlarının karıştığını bilir. Ama benzer konudaki diğer hadis rivayetleri ile kıyaslayınca hadisin asıl anlamı - amacının ortaya çıkarılması hiçte güç olmamaktadır. Bu hadis ilminde sıkça rastlanan bir durumdur. Yukarıdaki hadislerde bu konuda klasik örnek teşkil etmektedir. Kısaca  H. esved şahit olacak ama şefaat etmeyecektir. Müfteri yazar daha sonra H. esved'e istilam edilmesi yani selam verilmesi ile ilgili hadisleri sıralıyor ki bu tamamen konudan uzaklaşmaktır: Tüm hacı adayları her dönüşte H. esved'e selam verir. H. Esved bir bakıma tavafın başlama yeri olarak işaret taşı olarak kabul edilebilir. Daha sonra yazar Kabe'ye secde etmemizi diline dolayıp Kabe'ye taptığımızı iddia etmektedir ki bu iddiaların genel cevabı “ İlhan Arsel’e cevaplar” ve "ateistlere cevaplar" adlı bölümlerde mevcuttur. En son olarak müşriklerin kabe'yi tavaf etmelerinden hareketler Müslümanların tavafı arasında bağ kurmaya çalışan dinsize şunu hatırlatalım: Kabe Hz İbrahim'in yaptığı bir binadır, İslam kaynaklı tüm dinlerde kabenin kutsal olduğu bildirilir ve İslam öncesi kabe'nin kutsallığından haberdar olan ama İslami olarak ona saygının nasıl gösterileceğini bilmeyen müşrikler kendilerince kabe'de dini ritüeller yapmışlar hatta çevreden pek çok insan da kabe'ye ibadet amacı ile gelmeye devam etmişlerdir. Ama İslam Muhammed aracılığı ile Kuran vasıtası ile yeninden öz - asıl hali ile gelince kabe hem putlardan temizlenmiş hem asli özelliklerine kavuşmuştur.

 

  

                                                 Ay tanrısının başka bir ismi: SİN 

   İslam öncesi Müşriklerde Ay Tanrısı çok popülerdi, farklı kabilelerce farklı isimler verilebiliyordu. Bir ismi de Sin'di bu isim Kuran'da aynen geçmektedir; Kuran’da bir surenin adı Yasîn'dir. İslamcılar bu ve benzerlerine anlamı yalnız Allah tarafından bilinen kelimeler diyorlar. Ama öyle değildir. Sure başlığı Yasin bence  Ey sin anlamındadır, yani Sin'e sesleniş var burada. Sin'e hitaben yazılmış bu sure.

    Birçok kabile içinden ve farklı isimlerden birini bulup sonra da Kuran’da bırakın cümleyi bir harf (Sin) harfinden hareketle nerelere ulaşıyor bu müfteri.  Bu ne hayalperestlik ve bu ne hata arada güdüsü? Sormak lazım;  mesela Şura suresi 2. ayette geçen Sin'e bakalım : " Ayn-sîn-kaf" ne anlama geliyor acaba? Arapça'da - İngilizce dahil- çeviri sondan başlanır ya; Sondan başlayalım  Kaf: Kafdağı, sin: zaten ay tanrısı demek, ayn: Arapça; göz demek, topla hepsini: Kaf dağındaki ay tanrısının gözü! Sizce daha mantıklı olmadı mı? Hadi bizde dinsiz deist olup çıkalım mı? Hadi canım! Hem neden başka ayetlerde bu tanrı “ Sin” den bahsedilmiyor öyle ya madem İslam’da “Sin “ neden bir yerde, yoksa hiç ilgisi olmadığı için mi?

   Ayetleri değil hecelere, harflere bölerek bir yerlere ulaşma gayreti içinde olmaları zaten ateistlerin içinde bulunduğu zafiyet ve çaresizliğin de göstergesi olmakta değil midir?

  Hoca Karadenizli arkadaşına sormuş, çocuğunun adı ne, Oğuz demiş Karadenizli. Kızmış hoca ve Kuran’da geçen bir isim neden koymadın, demiş. E ama koydum ya demiş laz oğluda, nerde geçiyor diye sorunca hocada, Karadenizli cevap vermiş, Kuran’da geçiyor ya:" Oğuzu billahimineşşeytanirracim."

  Benzer garip mantığı İslam'da ağaç kültü başlıklı yazısında da işletir dinsiz deist: "Animizm doğada insan ruhuna az ya da çok benzer Ruhlar bulunduğunu kabul eden dindir. İnanışa göre Ruh sadece insanda yoktur canlı cansız her şeyin ruhu vardır. İslam'da da bu kült olduğuna göre İslam'a Animizm de yamanmış demektir."

  Tabiatı korusan animist, korumasan zaten saldırmak için hazır beklerler. Nasrettin Hoca’nın oğlu ile eşeğine binmesi meselesi gibi, asla kimseyi memnun edemezsin, en iyisi “Kınayıcının kınamasına aldırmadan” hak yolda yürümeye devam etmek. Ağzımızla kuş tutsak bu taife bize yine çamur atacak sonunda, bari biz Sıratı mustakim’de devam edelim, nasılsa memnun olmayacaklar bizden. Son olarak şunu ad belirtelim, ’İnsanlığın birçok ortak kültürel mirası vardır, bunlar maddi veya manevi olabilir. Bunlarda insanlık birleşmiş, ortak akıl ile bir noktada buluşmuşlardır. Yalancı biri “2+2=4  derse, itiraz mı edeceğiz? Veya “ O dedi, bizde onaylarsak bizi de hırsız ilan ederler.” diye red mi edeceğiz? Dinsiz kafaya göre öyle!

                                                       İslam'da Ağaç Kültü ve Kökeni


 
Kasas 30. ayet aynen şöyle der; Mûsâ, ateşin yanına gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.” Ayet ne diyor ''ağaçtan seslenildi'' sonrasında ne diyor ''Ben Allah'ım'' bu da =(eşittir) Allah ağaca girdi, Ağaç Allah oldu, Allah insanın ruhuydu, Ağacın da ruhu oldu. Ağaçtan seslenebilmek için Ağaca girmesi şart, ağacın bedenine girmeden ağaçtan seslenemez. Yani ayet açıkça Allah'ın Fizikî olarak bedenlendiğini söylüyor. Zaten Animizm de bu inançtan doğmuştu. Şimdi sorarım size İsa'ya Tanrı diyorlar diye Hıristiyanları yerden yere vuran zihniyet, Ağaca Tanrı diyen Allah'a neden bir şey demiyor? Allah ağacın bedenine girince oluyor da Tanrı ağaçtan daha üstün olan İsa'nın bedenine girince neden şirk,sapıklık filan oluyor?


  Olmuyor çünkü hiç bir İslam âlimi bu ayeti böyle anlamadı. Anlamak için mantık-sızlık- hastalığına tutulmak lazım belki de. Mesela; Radyolarda parti liderlerini dinleriz. Acaba o parti lideri radyonun içinde mi gizlendi, Radyodaki ses: "Ben falan parti lideri filanım."  dese parti lideri= radyo mu diyeceğiz -  O  mantık bu sonuca ulaşıyor da! - Olayın dini referans boyutu ise kısaca şudur: Allah vahyini 3 şekilde iletir: Direk vasıtasız, vasıta ile ve melek ( Cebrail ) vasıtası ile. Vasıtalardan - Aracılardan - bir taneciği de o  ağaç idi. Olay bu kadar basit!

 

  

                                      Peygamberimiz Ad Kavmini başkasından mı öğreniyor?

   Yazar, Hz Resul'ün Ad kavminden bir sahabenin bahsetmesi üzerine, konu hakkındaki bilgisini öğrenmek için " Ad elçisi nedir?" diye o sahabeye sorduktan sonra onun anlattıklarını dinleyip, Kuran'dan  aynı konu hakkındaki ayetleri sıralamasından hareketle bu ayetleri - hem de herkesin ortasında, herkes o  sahabenin sözlerini duymuş,  yazar kadar huylanacak biri çıkma ihtimalini düşünmeden peygamberimiz o ayeti orada uyduruvermiştir iddiasında bulunulur.

  Halbuki efendimizin orada okuduğu ayet önceden inmiştir, orada bir kez daha okunmuştur! İlk kez vahyolunsa idi belki iddia - iftiranın bir temeli olabilirdi. Zariyat suresi Mekke'de inmiştir ama yazarın aktardığı olay- Kendisi de itiraf etmektedir - Medine'de geçmektedir.

 


                                          Rumlar Galip mi Oldu, Yenildi mi?

    Ebu Sa'id anlatıyor: "Bedir günü Rumlar, İranlılara galebe çaldı. Bu zaferden Müminler de sevindi. Bunun üzerine şu mealdeki ayet nazil oldu (okundu): "Elif Lam-Mim, Rumlar mağlub oldu, yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilmelerinin ardından galib olacaklar birkaç yıl içinde. Önünde de sonunda da emir Allah'ındır. O gün mü'minler Allah'ın nusretiyle ferahlayacak" (Rum 1-4).

    Tirmizi, Tefsir, Rum (3190) Ya Allah'ın yanlışı var ya Muhammed'in. Muhammed Rumlar galip oldu diyor, Allah bu galibiyetin üzerine inen ayetinde Rumlar yenildi diyor.

    Önce Rumlar mağlup olur. Ama Allah Rum  suresinin ilk ayetlerini gönderir. Rumlar yenilmiş olsa da ileride yenecek anlamında ayet iner. Ebu Bekir bir  müşrik ile de iddialaşır ve sonra ayetin  önceden haber verdiği durum aynen gerçekleşir, Rumlar İranlıları yener. Hadisi rivayet eden Ebu Sa'id sadece olayı anlatırken tarihi sıralamayı  karıştırır - Veya daha büyük ihtimal hadisi rivayet edenler hadisi aktarırken tarihi olayların sırasını karıştırırlar ki bu hadis rivayetinde çok sık karşılaşılan bir durumdur -  Ama yazar bu Kuran mucizesinden de İslam'a saldırmak için bir kulp bulmayı başarır! Hem o dönemde bu kadar İslam düşmanı bu hatayı (!) fark edip efendimizi eleştirmedi, 1400 sene sonra bu büyük hata ortaya çıktı, öyle mi? Anti parantez belirtelim Muhammed Rumlar galip oldu demiyor, hadisi rivayet eden ravinin haberi bu. Neresi doğru ki yazarın görüşlerinin, bunu da düzeltelim!

 

 

                                            Ama yabancı  kelimeler var Kuran'da

   Zümer= 28: "Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur'an indirdik." Kuran'da anlamları sadece Allah tarafından bilinen  ve anlamlarını insanların ancak kıyamet günü öğrenebileceklerine  inanılan, anlamı çözülememiş kelimeler vardır. Eğer Kuran saf Arapça ise yukarıdaki savunmada da olduğu gibi her kelimesini her Arap'ın anlayabilmesi gereklidir. Anlaşılamayan kelimeler içermesi Kuran'ın pürüzsüz Arapça olmadığı sonucunu doğurur.

                                   Kuran ona da cevap veriyor: Müteşabih ayette var

   Âl-i İmran 7. ayette Allah açıkça bazı ayetlerin müteşabih - Araştırma ile ancak anlamları anlaşılabilecek - ayetlerin Kuran'da olduğunu ifade eder. Bu ayette belirtildiği gibi muhkem yani okuyunca anlaşılabilecek - ki Kuran'ın büyük çoğunluğu - ayetlerden oluşurken yine Kuran bazı ayetlerin araştırılması gerektiğini ifade eder. Zümer 28. ayet Kuran'ın çoğunluğu olan muhkem ayetleri ifade eder, müteşabih ayetler ise zamanla sırlarını ortaya çıkarır. Bu da Kuran'ın bir başka mucizevî yönüdür.

   Kuran'daki yabancı kelimeler konusuna gelince: Kuran apaçık Arapça bir kitaptır. Yani Arap dilini bilen herkes Kuran’da söylenenleri anlar. Kuran’da Arap diline daha önceden başka dillerden geçmiş kelimeler olabilir ama bunlar da zaten Arapçadır. Arap dilinde olan kelimelerdir. Burada dil bilimi düşünülmeden, sadece bir iddiada bulunmak için ortaya atılmış bir suçlama vardır. Bu özellik sadece Arap dilinde değil her dilde vardır. Her dile başka dillerden kelimeler geçer ve bu dile yerleşir. Aynı şey Türkçede de geçerlidir. Örneğin “ Kemal, final imtihanında kopya çektiği için fakülte konseyi kararıyla üniversiteden uzaklaştırıldı”. Bu cümle Türkçe bir cümledir. Her okuyan bu cümleyi anlar fakat bu cümledeki kelimelerin tamamına yakını başka dillerden Türkçeye geçmiş kelimelerdir. Kelimelerin başka dillerden geçmiş olması bu cümlenin Türkçe olmadığı anlamına gelmez. Aksine bu cümle içindeki kelimelerin hemen hemen hepsi yabancı dillerden geçmiş kelimeler olsa da, herkesin anlayabileceği açık bir Türkçedir. Kuran’da bu şekilde anlaşılır bir Arapça ile yazılmış bir kitaptır. Ayetlerde de Kuran’ın bu yönü açıkça vurgulanmaktadır.


 Not: Dinsiz deist adını kullanarak islam’a saldırıda bulunan bir site sahibi, Kuran'ın bazı konularda helal veya haram hükmü gelmeden önce peygamberimizin bazı uygulamaları ile konu hakkında ayet inip kesin hüküm verilince aradaki farklılıktan hareketler İslam'da hata arama gayretine girişmiştir. Mesela hicretin 6. yılında içki haram kılınınca peygamberimizin daha önce içki içenlere sadece kızıp yanlarından ayrıldığını belirtmektedir. Halbuki içki kademe kademe yasaklanmış, mesela bir ayetle sadece namaz dışında içki içilebileceği ifade edilmiş, böylece günde beş kere içkiden uzak olma alışkanlığı topluma kazandırılmış, zamanla kademe kademe ayetlerle içki - Toplum psikolojisi hazır olunca- tamamen yasaklanmıştır. Yani doğal bir süreçten bile negatif sonuç arama gayreti ortaya çıkmaktadır.

   "Dinsiz deist" ayrıca recm  konusunda  hareketle İslam'a saldırmak istemektedir ki yine aynı metodu kullanmaktadır. Kuran zina edene " Teşhir ve dayak " cezasını verir. Recm Yahudilik dininde olan bir ceza şeklidir, Tevrat'ta geçer. Kendisini de ele aldığı hadislerde de açıkça yazıldığı gibi Yahudiler zina ediyor, peygamberimize geliyorlar, cezasını soruyorlar, Tevrat'tan - Suçlular Yahudi oldukları için - suçun cezasını bildiriyor ve kendi dinlerine göre cezalarının hükümlerini uygulattırıyor. Bu hüküm şekli yani her ferdin tâbi olduğu hukuk sistemine göre cezalandırılması görüşü hala İslamî sistemin bir parçası olarak savunulan bir husustur ama dinsiz deist buradan da hareketle hata arama gayretini ihmal etmemiştir.

    “Kuran'ın toplanması”  ve peygamberimizin “Ümmi olup  olmama”  meselesi sitemizde cevaplanmıştır.

 

 

                                                                       II

 

   Kuran’ın bizzat kendisi “Kuran müminin imanını kâfirin ise küfrünü artırır.” ( Tevbe, 124-125) buyurur. İmanı artıracak ayetlerden nasıl küfür arandığını örneklerle göstermeden önce ateist zihniyetteki insanların aşağıda sıraladıkları maddeleri ‘Aynen’ oryantalist- misyoner Hıristiyanlardan aldıklarının altını çizerek konumuza başlayalım.


    Bu yazıda Kuran'ın sadece iç çelişkilerinden söz edilecektir. Bunlar en vahim çelişkilerdir, dış kaynaklara başvurmayı gerektirmeden, Kuran'ın sadece kendi metni ele alınarak Kuran'ı çürütmeye kâfi gelmektedirler. Aşağıdaki listenin Kuran'daki iç çelişkilerin tam bir listesi olduğu iddia edilmemektedir, birçokları daha mevcut olabilir.


         Muhammed yalan söylüyorsa veya yanıldıysa bunun cezasını kim çekecektir?

 34:50'de Muhammed: “Ben eğer sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem bu da rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz o hakkıyla işitendir, kuluna çok yakındır." der. bu sav, Kuran'daki birçok diğer savla çelişmektedir, örneğin "inkar edenler iman edenlere, “yolumuza uyun da sizin günahlarınızı yüklenelim” derler. Halbuki onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır." (29 :12) yani Muhammed insanları yanılttıysa, günahı sadece onun boynuna olmayacak, yanılttığı insanlar da günaha girecektir. Muhammed'in iddia ettiği gibi günahı sadece kendi boynuna olmayacaktır. Kuran kendiyle çelişmektedir.

 

  Hiç bir kimse başkasının işlediği bir suçtan sorumlu değildir. Temel kural budur: "Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür." (Zilzâl, 7-8), "Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen kimse onu taşımak için (başkalarını çağırsa) onun yükünden hiç bir şey (alınıp) taşınmaz. Akrabası dahi olsa (kimse onun yükünü taşımaz)." (Fâtır, 18), "De ki; Âllah'a itaat edin! Peygambere itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o peygamber; kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz." (Nûr, 54), "Ey iman edenler! Rabbınıza karşı gelmekten sakının! Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun!..." (Lokman,33) Ama bazen insanlar kendi yaptıkları günahların sorumluluğu kadar başkalarını kötülüğe yönlendirmeleri halinde onlarında günahlarından bir kısmını yüklenirler. Hukukta da bu böyle değil midir? Katil cinayetten suçlanır ama ona yardım yataklık eden varsa o da ayrıca suça ortak olur ve ceza alır. "Kıyamet günü kendi günahlarını ve ilimsizce saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını taşımaları için (bunu söylerler). İyi bilinsin ki, işledikleri suç ne kötüdür!” (Nahl, 25)

   Aynı şey güzel şeyler için de geçerlidir: Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: "Her kim İslam içinde güzel bir çığırı açarsa ve bu güzel çığır kendisinden sonra da tatbik edilip sürdürülürse, kendi sevaplarından hiçbir şey eksilmeksizin, onu sürdürenlerin sevaplarının benzeri, kendisi lehine yazılır. Ve her kim de İslâm içinde kötü bir âdet çıkarır ve bu kötü âdet kendisinden sonra da sürdürülürse, kendi günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin onu sürdürenlerin günahlarının benzeri de o kimse üzerine yazılır." (Müslim, İman, 15; Tirmizi, İlm, 14)

    Kısaca Kuran’dan hüküm çıkarılmak isteniyorsa o konu ile ilgili tüm ayetleri bir araya getirip sonra bir hükme varmaya çalışmalıdır. Aradan, seçmese, cımbızla genel içeriğinden koparılarak alınan ayetlerden ancak ateistçe sonuçlara varılabilir. Bu arada ateist merak etmesin, Hz resul kimseyi aldatmamıştır!

 

 



                                         İblis melek midir, cin midir?

   2:34'e göre melektir: "hani meleklere, “Adem için saygı ile eğilin” demiştik de iblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, iblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu." 18:50'ye göre ise cindir: "Hani biz meleklere, “adem için saygı ile eğilin” demiştik de iblis’ten başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi. iblis ise cinlerdendi de rabbinin emri dışına çıktı." iblis'in melek mi cin mi olduğu çelişkidedir. Zaten saygı ile eğilme emri meleklere verildiyse ve iblis bir melek değilse, iblis bu emre tabi değildir. iblis'in tabi olmadığı bir emre uymadığı için cezalandırılması da bilahare çelişki teşkil etmektedir.

   İblis - eski adı Ezazil - meleklerin lideri, hocası idi. İçlerinden hatta önderlerinden ama melek cinsinden olamayan bir varlıktı; cin idi. Ama şurası kesinki iblis ateistler gibi kafası basmayan biri değildi, Allah " ey melekler secde edin " denince " Ey kandıralı iblis sende et " denmeden mesajı alacak bir zekâya sahipti. Zaten İblis’te itiraz ederken “ Ey Allah’ım, sen meleklere secde et dedin zannettim.” Dememiştir. Mesajı almış ama kibri onu Ezazil’likten iblisliğe geriletmiştir. Kehf suresi 50. Ayet zaten İblis’in hangi cinse ait olduğunu bize haber veriyor. Buna Arap dilinde “müstesna-ı munkatı” yani istisna edilen ile edilmeyenlerin, iki ayrı cins varlık olması denir. Yani iblis anladı ama ateist anlamadı ayeti.

   Zaten ayette İblis’in Allah’ın buyruğunun dışına çıktığı bildirilmiştir. Meleklerle ilgili başka ayetlerde ise, meleklerin kesinlikle, Allah’ın emrinin dışına çıkmayacakları bildirilmektedir. Zaten ayetin son cümlesi, Allah’ın emrini tutmayışının kaynağına işaret ediyor, onun cin olduğu açıklanıyor. Kısaca yine yukarıdaki tefsir kuralını bilmemenin sonucu yine ateistler yanlış sonuçlara ulaşıyorlar. Fahreddin Razî İblis’i cinlerden kabul ederken (Razî, 15/200), Tabi’înden Sa’id b. Müseyyeb de, “İblis daha önce en aşağı semanın meleklerinin reisi idi.” demiştir. Katade’ye göre İblis, Allah Teala’ya itaat etmekten yüz çevirdiği için, taatı gizlediği için, “taatı gizleyen”, yani yapmayan manasında “cin” ismini aldı. Bir başka tabi’în alimi Hasan Basrî ise, “İblis, bir an bile meleklerden olmamıştır.” Görüşündedir. (Taberî, 15/169-170) İblis’in bir melek olmadığı, ayrı bir cins olduğu görüşü (Razî, 2/337-342 ) ayetler ile hadisler ile sabittir (İbn Hazm, 4/34) Konu ayrıca yukarıda “Şeytan Melek mi yoksa Cin mi?” başlığı ile ele alınmıştır.                                                                                                                                                           

 

 

                                           Melekler Allah'a karşı gelebilir mi?

   " Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a boyun eğerler. Üzerlerinde hakim ve üstün olan rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar." (16:49-50) " Hani meleklere, “adem için saygı ile eğilin” demiştik de iblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, iblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu." (2:34) Bu çelişki, iblis'in bir melek olup olmadığı çelişkisi ile de alakalıdır.

  İlk düğmeyi yanlış iliklersen devamı da böyle yanlış gelir. İblis melek değil, ateist pardon cin idi.

 


  

                                                         İlk Müslüman kimdir?

      Muhammed mi (6:14, 6:163), İbrahim mi (3:67), yoksa İsa mı (3:52, 5:110-111)?

            Bir insan bir konuda bir şeyler karalamak istiyorsa önce biraz o konu hakkında bilgi sahibi olmalıdır. “İlk insandan itibaren gelen dinin adı İslam'dır.” Daha bunu bundan haberi olmayan, Kuran hakkında görüş ileri sürmeye çalışır. Tüm din ve peygamberleri aynı ilah göndermedi mi? Bu konu sitemizde “ Tüm dinlerin özü İslam’dır “ başlığı altında işlenmiştir.

 

 


 

                                         Cehennem'de insanlar ne yiyecektir?

  Acı ve kötü kokulu bir dikenli bitki mi (88:6), kanlı irin mi (69:36)? iki ayet de, söz konusu yiyeceklerin cehennem'deki tek yiyecek olduğunu iddia etmektedirler, birebir çelişmektedirler. Bunlarla bilahare çelişen 37:62-68, cehennemde insanların zakkum ağacının meyvelerini yiyeceğini ve kaynar sudan karışık bir içecek içeceğini iddia etmektedir. Üç yönlü bir çelişki söz konusudur.

   İnsan menüyü bu kadar mı merak eder, gidince göreceksin işte. Neyse cevaba geçeli: Cehennem 7 kattır (Hicr, 44). Her katın ayrı ceza şekli vardır. Hatta cehennemde soğuk ile de ceza ( Zemheri)  olduğuna dair rivayetler vardır.

 Not: Cennette 8  kattır (İbn Hacer,VII/28 ) Ama bu ateisti ilgilendiren bir haber değil tabii.
 



 

                                         Bir Müslüman'ın kaç annesi vardır?

   58:2'ye göre bir ( "onların anaları ancak, kendilerini doğuran kadınlardır."), 33:6'ya göre ise birden fazla ("onun [ Muhammed'in] eşleri de Müminlerin analarıdır.")


   Şimdi bu cümleyi yazana cevap vermeye gerek var mı acaba? Hadi bir tane de biz ekleyelim, sütanneyi de ekledik etti üç! Biri öz, diğeri Müminlerin manevi anneleridir.



 

        Meryem'e İsa'nın doğacağı haberini bir melek mi (19:17-19) yoksa birden fazla melek mi (3:42, 3:45) vermiştir?

    3:42,3:45: Doğumdan önce meleklerin konuşması bahsedilir. 19:17-19: Cebrail'in babasız doğum olayının olma anından hemen önceki            ziyareti. Sanki bir insanı sadece bir kere melek ziyaret edebilir diye bir kural var! Konu yukarıda “Kaç tane melek Meryem’le konuşuyordu?“    başlığı altında ele alınmıştı.                                                                                                                                                              

 

 

        Cennet'te bir bahçe mi (39:73, 41:30, 57:21, 79:41), birden fazla bahçe mi (18:31, 22:23, 35:33, 78:32) vardır?

         Tek cennet mi var ki bahçelerde tek olsun. İnsanların dünyada elde ettikleri makamlarına göre Allah (cc) ahirette farklı cennet tabakaları yaratmıştır. İbn Abbâs’dan (ra) gelen bir rivayette, Cennetin yedi tabakası olduğu haber verilmektedir.  (Beydâvî) 

 

  

      İnsanın canını tek bir melek mi (32:11), birden fazla melek mi (47:27), yoksa Allah bizzat kendisi mi (39:42) alır?

  Her şey Allah'tandır. Ama vasıta kullanır. Hatta kullarına ceza vermek için bile. Tabiat kurallarını Mikail’in emrine verir, can alma görevini ise Azrail'e vs ama hepsi Allah’a bağlı, O’nun emri ile bu işleri yaparlar. Ama hepsi Allah'a bağlıdır. O'nun izni olmadan onlar hiç bir şey yapamazlar. Can alan Azrail'in ise yardımcıları vardır. ( Muhammed, 27)



 Allah, firavun'a bir peygamber mi (7:103,73:15), iki peygamber mi (10:75) göndermiştir?


  Önce Musa (as)'ı tek başına firavun’a göndermiştir. Daha sonraları Musa kendine yardımcı isteyince Harun (as)'ı da Allah görevlendirip Musa ile beraber yeniden firavun’a gönderiyor. Yanı önce bir sonra iki!  Bu olay Kuran'da anlatılır ( Furkan35. Ayet: “K
ardeşi Harun'u da ona yardımcı yaptık.“ ) ama ateist olur ya, biri okumaz da onu kandırırım mantığı ile hareket ettiği için bunu anlatan ayetleri görmemiş gibi davranıyor.

 

 


  
Allah, ad kavmini bir günde mi (54:19), birden fazla günde mi (41:16, 69:6-7) yok etmiştir?

  Birinci ayet kasırganın başladığı günden bahseder, diğer ayetler ise detayları anlatır. Birinci ayette onların helak edilmesinden bahsedilmez, kasırganın başladığından bahsedilir. Günlük hayatta da kullanılmaz mı, "Şiddetli yağmur bir nisan günü başlamıştı ve tam bir hafta sürdü."

 

 

  

    Allah, insanı "alak" [kan pıhtısı] dan mı (96:1-2), sudan mı (25:54), çamurdan mı (15:26), topraktan mı (30:20) yaratmıştır? Yoksa hiçbir hammadde kullanmadan, sadece "ol" diyerek mi yaratmıştır (3:47)

   Allah " ol " deyince her istediği olur. Ama zaman kavramı biz insanlar için söz konusu olduğu için bize göre o olma işi belli saat-yıl asır sürebilir. Allah zaman ve mekândan münezzehtir. Çünkü onları da O yaratmıştır. Yarattığı ile kısıtlanamaz yüce yaratan. Allah ilk insanı toprak+su= çamur'dan yaratmıştır. Sonraki insanlar: meni- su 'dan yaratılmıştır. Bu tabii anne karnında meni iken kan pıhtısı, sonra et, sonra kemik gider ki bu ad Kuran'da tıp ilmine uygun olarak anlatılır. Yanı yukarıdaki kelimeler aşama- kademelendirme sıralamalardır. Kuran’da 40-Mümin Suresi 67. ayette ve 23-Müminun Suresi 14. ayette insanın yaratılışında geçirdiği aşamalar anlatılır. İnsanın doğuma kadar geçirdiği aşamaları şöylece 6 maddede toplayabiliriz: 1- Toprak, 2- Damlacık (Sperm) 3- Asılıp tutunan (Rahim duvarına asılma safhası) 4- Bir çiğnemlik et, 5- Kemikler, 6- Et (48. ve 54. bölümlerin arasında Kuran’ın insanın yaratılış aşamalarını mucizevi anlatımını inceledik). Bu kelimelerden 1- Toprak (turab) kelimesi 17 kez, 2- Damlacık (Nutfe) kelimesi 12 kez, 3- Asılıp tutunan (Alak) kelimesi 6 kez, 4- Bir çiğnemlik et (mudğa) kelimesi 3 kez, 5- Kemikler (izame) kelimesi 15 kez, 6- Et (Lahm) kelimesi 12 kez geçmektedir. İnsanın doğuma kadar geçirdiği bu aşamalar 65 kez geçmektedir. “İnsan” kelimesi de aynen 65 kez tekrarlanır. Ne tesadüf olabilir mi?

   Konuyu ele alan yazımıza ulaşmak için “ Ahiret, beden, ruh ilişkisi” adlı yazımızda.



      İçki Allah'ın bir nimeti olarak sadece iyi midir (16:67), hem iyi hem kötü müdür (2:219), yoksa şeytan işi olarak sadece kötü müdür (5:90-91)? Üç yönlü bir çelişki söz konusudur.

    (16:67) Burada içki iyidir diye bir ifade yok ki. Ayetin mealini araştırmayan birileri çıkar, kafalarını karıştırırım belki diye ateist sallıyor tabii. Ayette geçen Allah’ın bir rızkı olan üzümdür. Üzümden iyi rızık olarak bahsedilirken aynı zamanda içki olunca kötülüğünden de bahsedilir. Üzüm kendi başına güzel bir rızık ( Rızkan hasenen ) olarak ayette ifade edilirken, sonra “Ve” bağlacı ile aynı nimetten, başka ayetlerde haram olarak nitelendirilen şarabında yapıldığı ifade edilir. Bu da bilinen bir durumdur. Anormal bir ifade yok ortada. (2:219) : Bakara 219. Ayette ise zararı faydasından fazladır denilerek asıl mesaj verilir. Şarabın az veya çok belli faydaları olabilir ama ayetin altını çizdiği ve son hükmünü verdiği mesaj, “zararı çok daha fazladır ve insana zararlı olduğu için de haramdır!” hükmüdür. Dikkat edilmesi gereken burasıdır. İçkiyi yasaklanırken toplum aşama aşama buna hazırlanmıştır. Bir anda içki yasaklanmamıştır. (5:90-91) ile son mesajı verilir. Konu yukarıda”  İçki konusu” başlığı altında, ayrıca alkolün zararları da “ Alkol neden yasak” başlığı altında işlenmiştir. Kısaca ilk ayet üzümden hem güzel rızık hem şarap yapılır tespitinde bulunur, ikinci ayet şarabın faydası az da olsa var ise de zararı çok daha fazladır der, son ayet ise sarhoşluk veren tüm olkollü içecekleri haram kılar. Burada toplumu aşama aşama zararlı olan alkolün yasaklanmasına hazırlanması söz konusudur, gerisi ateistlerin önyargı ifadelerinden başka bir şey değildir. Zaten hiçbir Müslüman’da ayetleri bu mantıkta anlayıp alkol kullanımına ayetlerden delil cevaz bulmaya çalışmadı!                                                                                                                                                         

 

 

      109:1-6'da Muhammed, kâfirlerin tapındığı tanrının veya tanrıların Allah'tan farklı olduğunu söylemektedir. Burada kâfirler ile kime atıfta bulunulduğu belli değildir -- ehl-i kitap (Yahudiler ve Hıristiyanlar) ya da putperestler söz konusu olabilir. Halbuki Kuran, Yahudiler ve Hıristiyanların da (2:62, 2:139, 3:64, 29:46), putperestlerin de (16:35, 39:3) Allah'a inandığını öğretmektedir. İddiaya göre putperestler Allah'a ortak koşmakla birlikte Allah'a inanmayı sürdürmektedirler. Muhammed'in iddiası yalanlanmaktadır.

  Kâfirler derken tüm Müslüman dışı insanlar kastedilir. Bizim ilahımız onlarınkinden farklıdır. Bakara 62. Ayette ise İslam gelmeden önceki Yahudi ve Hıristiyanların cennetlik olduğundan bahsedilir. Zaten 134. Ayette bu açıkça ifade edilir: “ Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir..” 139. Ayette ise sizi de aynı Allah yarattı bizi de derken Tüm insanların yaratıcısı olan Allah’tır görüşü ifade edilir yoksa sizler ( Yahudiler, Hıristiyanlar) aynı Allah’a inanıyorsunuz denmiyor. Sadece İslami bakış açısı ifade ediliyor ayette: Tüm kâinatın yaratıcısı Allah’tır görüşü yani. Ali- İmran suresi 64. Ayette ise Hıristiyanlara “Müslüman olmuyorsanız da bari onu üç kabul etmeyin; gelin Allah üçtür demeyin, İsa’yı put yapıp onu ilahlaştırmayın, ‘tek bir ilahı kabul edin.’ Teklifi sunulmaktadır. Ayette ‘Bizim’ Allah’ımıza inanıyorlar değil, inanın teklifi vardır. Ankebut suresi 46. Ayette ise:” Ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir. denmektedir. Ayetin ilk cümlesine dikkat edilirse, Ehli kitab’la mücadele devam etmekte fakat bunun yumuşak bir şekilde yapılması gerektiği ifade edilmekte ve “Ey Ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlar, Biz Tevrat, İncil, Zebur-un bozulmamış asıllara- inanıyoruz, bizi de sizi de yaratan aynı Allah ( Bakara 139 ) denilmekte ortak noktaların son sınırı çizilmektedir. Ama hala ayrı din, ayrı tanrı, ayrı inanç sahibidir onlar:

   “Şüphesiz ki: "Allah ancak Meryemoğlu İsa Mesih'tir", diyenler kâfir olmuşlardır. Ey Muhammed! Deki: "Allah, Meryemoğlu İsa Mesih'i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helâk etmek istese, O'na kim engel olabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti yalnız Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir." (Mâide, 17),  "Şüphesiz, Meryemoğlu Mesih (İsâ), Allah'ın kendisidir." diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki bizzat Mesih şöyle demiştir: "Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Çünkü kim Allah'a eş koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar. Allah, şüphesiz üçün (üç Tanrının) biridir." diyenler kafir olmuştur. Halbuki bir tek ilâhtan başka hiç bir ilâh yoktur. (Mâide, 72- 73) , “Yahudiler; "Uzeyr Allah'ın oğludur." dediler. Hristiyanlar da: "Mesih (İsa) Allah'ı n oğludur." dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkarcıların sözlerini taklit ediyorlar." (Tevbe,  30)

   Putperestlere gelince onlar zaten bir yaratıcıya inanırlar ama putları aracı kabul edip şirke düşerler ( Zümer suresi 3. Ayet )

    Kısaca; Kafirler de ehli kitapta, putperestlerde Allah’a inanırlar. Ama sonra O’na kabul edilemez sıfatlar eklerler, melekler kızlarıdır, oğlu vardır, putlar bizi ona yakınlaştırır. Tanrıya inanırlar ama bu tanrının içeriği boş, şirk doludur zaten müşrik olmak için önce tanrıya inanmalı sonra ona ortak- Şirk- koşmalıdır. Tanrıya inanmadan müşrik olunmaz, tanrıya inanmayana ateist denir zaten.

  Hep aynı yanlışa düşülmektedir, aynı konudaki tüm ayetler bir araya getirilmeden sadece ortamında koparılıp keyfimize göre ayetleri yorumlamak art niyet ve sübjektivizmle açıklanabilir ki bunu hem ateist hem oryantalistler sıkça yapmaktadırlar.

 

 


    Kıyamet gününde, şefaat (aracılık) mümkün olacak mıdır (20:109, 34:23, 43:86, 53:26), olmayacak mıdır (2:122-123, 2:254, 6:51, 82:18-19)?

   Allah'ın izni dışında şefaatçi olmayacaktır. Yani şefaatçi vardır ama Allah kime izin verirse, yoktur ama sadece Allah’ın izin verdikleri hariç. Yanı istisnalar hariç şefaatçi yoktur. Bazı ayetler geneli ifade ederken - yani şefaat olmayacak- bazısı da istisnalara - Ama Allah’ın izni ile şefaat edeceklere – işaret eder. Burada amaç şefaatle kurtuluşa kanma, güvenme, sen kendi iyiliğin ile cenneti hak etmeye çalış mesajıdır.

   Kısaca Allah’ın izin verdiği şefaatçiler dışında şefaat asla olmayacaktır.

  Tefsir usulü bilmeyince aynı hatalar hep ardı ardına gelmektedir. Aynı konudaki ayetler bir araya toplanmalı, istisna olanlar, açıklama yapan ayetler o zaman daha belirgin ortaya çıkar ve yüce yaratçının amacı asıl o zaman tam manası ile anlaşmış olur. Peki neden aynı konudaki ayetler peş peşe Kuran’da sıralanmamıştır çünkü herhangi bir konu Kuran’da aranırken; O konu ile ilgili tüm ayetler aranırken tüm Kuran gözden geçirilmek zorunda kalmaktadır ki bu da aradığımız konunun tüm Kuran içindeki konumu yerini de bize vermesi açısından önemli bir metot olmakta, Kuran genelinde o konunun konumunu bize göstermektedir.

 

 


   Kötülüklerin kaynağı Allah mıdır (4:78), insanın kendisi midir (4:79) yoksa şeytan mıdır (38:41)? Özellikle arka arkaya gelen 4:78 ve 4:79'un birbirleri ile birebir çelişmesi dikkat çekicidir. Bu üç yönlü çelişki, günah / kader çelişkisi ile de alakalıdır.

Allah'ın izni olmadan ne olabilir ki. O izin vermeden yaprak bile kımıldamaz. Yanı her şey Allah izin verirse olur. Ama Allah şunu ister: Kötülük yapma, cezası var der, Allah o işi istemez, ondan razı olmaz, haramdır- kötüdür ‘Yapma, sonu cehennemdir’ der; ‘İyilik yap, sonunda cennet nimeti var’ der. Ama biri illa ben cehenneme gitmek istiyorum der, kötülüğe yönelirse Allah ona o kotu ısı yapma gücünden mahrum bırakmaz - izin verir ama razı olmaz!  O kişide kendi eli ile işledikleri sonucu kendi kendine cehenneme gider! Yanı iyilikler Allah’tandır; Hava, su, yerçekimi, akıl, vs, iyiliği teşviki ile insanların güzele yönelmesini ister ama kötülük sadece bizim ellerimiz ile islediklerimizin sonucudur ki, o da yine Allah’tan, yani O’nun izni ile olur. Ama o izini verirken asla ondan razı olmaz. Ama hüz irade ile yaratılan insanın yaptıklarının sonucundan mesul olması için kulun istediğini yapma gücünü Allah kuluna verir ama iyi kötü listesini de göndermiş, peygamberlerle açıklamış,  vicdanı insanların içine yerleştirmiş ve sonuçta cennet- cehennem ile de kullarını uyarmıştır. Kısaca ortada çelişki yoktur ama Kuran ruhunu kavrayamama sorunu vardır.

  Kader konusu “ Kaza kader “ başlıklı yazımızda incelenmiştir.

 

 


     Allah çirkin işlerin yapılmasını emreder mi? 7:28 ("şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez.") ve 16:90'da ("Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.") Allah'ın çirkin işleri emretmediği öğretilir. Hatta 2:169'da çirkin işleri şeytan'ın emrettiği belirtilir (" o [şeytan], size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder."). Ayrıca Allah'ın bir ülkeyi haksız yere helak etmeyeceği öğretilir (6:131). Fakat tüm bu öğretiler 17:16'da yalanlanmaktadır: "Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz." Allah insanlara çirkin işlerin yapılmasını emretmekte, sonra da bunu bahane olarak kullanıp ülkeyi haksız yere helak etmektedir. Çelişki ortadadır.

   Allah bir kavım helaki hak etmek için yarışmadıktan, kötülük bataklığı içinde yüzmedikten sonra onları helak etmez etmekte istemez. Ama o kavım helak olmak için her şeyi - Adeta yarışırcasına - yapınca, onların başına bir zalim idareci getirtir. O zalimde onlara o hak ettikleri cezayı verir. Allah hak etmeyene ceza vermez, ama edene “ Nasıl “ verdiğini ayette ifade eder. Ayetteki "Biz bir memleketi helak etmek istediğimizde" cümlesi; " Artık helakı hak edecek her şeyi yapan memleketi hangi vasıta ile helak edeceğini bize anlatır.” Ki tarih “ bunun delilleri ile doludur. Aslında bu ayet aslında son bir ikaz mahiyetindedir. “Başınıza zalim idareci geldi ise bu size helakın yaklaştığını da göstermektedir’ mesajı da verir ayeti kerime. Diğer rivayetlerde bu sonucu teyit etmektedir: “ Nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 6/89, Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 82 ), “İnsanlar, iç âlemlerinde, özlerinde kendilerini değiştirmedikçe, Cenâb-ı Hakta onlar hakkındaki hükmünü onları değiştirmez” (Ra’d, 11) ,   “Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar, Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır.” ( Enfâl, 53) Son sözü Hz Ömer’e bırakalım: “İdârecileri istikâmet üzere bulunduğu müddetçe insanlar da müstakîm olurlar.” (İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 223)

 

 


   Allah adil midir? 39:69'a göre öyledir: " Yeryüzü rabbinin nuruyla aydınlanır. Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Peygamberler ve şahitler getirilir ve haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hüküm verilir." Ama örneğin 14:4'e göre, Allah insanları keyfine göre sapkınlığa sürüklemektedir: "Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir." bu durum, 4:88, 4:143, 6:125, 7:178, 7:186, 13:27, 13:33, 16:93, 17:97, 35:8, 39:23, 40:33, 42:46, 74:31 ile de desteklenmektedir. İnsanları keyfince saptıran Allah, sonra da bu insanları saptıkları için cezalandırmaktadır, mesela 16:94'te belirtildiği üzere: "Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. ( ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır." veya 72:15'te belirtildiği üzere: "Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır." Allah'ın kendi saptırdığı insanları cezalandırılması adil midir? Sapkınlığın asıl sorumlusu kimdir? Günah / kader çelişkisi burada açıkça ortaya konulmaktadır.

   Aynı usul hatası ve hep benzer sonuç. Aynı konudaki tüm ayetler bir araya toplansa ortada sorun kalmadığı açıkça görülecektir. Konuyu “ Allah kalpleri mühürler mi?” başlığı altında sitemizde ele aldık.


  

    Melekler dostumuz mudur? 2:107 ve 29:22'ye göre Allah'tan başka dostumuz yoktur, ama 41:31'e göre melekler dünya hayatında da âhirette de dostlarımızdır.

    Meleklerle Allah’ı bu karsı karsıya getirme mantığı da ne ki? Zaten melekler Allah’ın emirlerini yerine getiren varlıklar değil midir? İmani noktada, hüküm vermede tek destek - dost tabii ki Allah’tır! Ama melekler de unutmayalım ki O'nun emrindedirler. Yani eğer birinin dostu melek ise aslında asıl dostu Allah’tır! Zaten Fussilat 30. ayette “Muhakkak ki: “Rabbimiz Allah'tır.” deyip, sonra (da) istikamet üzere olanlara (Allah'a yönelip dîni ikame edenlere) melekler inerler: “Korkmayın ve mahzun olmayın. Ve vaadolunduğunuz cennetle sevinin! (derler)” Görüldüğü gibi melekler önce Allah’a atıfta bulunup sonra da 31. ayette dostunuz biziz diye açıklamada bulunurlar. Allah’ın bazı işlerini vasıtalarla ( Melek, peygamber yaptırdığı bir gerçektir, dolayısı ile yapan – Mesela- melek gözükse de asıl emir veren ve yaptıran Allah olmaktadır.

 

  

    Her şey Allah'a boyun eğer mi? 30:26'ya göre her şey Allah'a boyun eğer, ama düzinelerce ayet, hem şeytan'ın (7:11, 15:28-31, 17:61, 18:50, 20:116, 38:71-74) hem de birçok değişik insanın Allah'a boyun etmeyi reddetmesinden, başkaldırmasından söz eder.

   Yer ve gökte her şey Allah'a itaat eder. Gezegenler, ağaçlar, su, hava, hayvanlar, güneş vb insan ve cin - şeytan’da cin idi unutmayalım-  Özgür iradeli yaratılmıştır. Hür iradeyi vicdan, vahiy, peygamber, ilahi kitaplarla destekleyen ve dünya hayatının sonunda verilen akıl ile cennet cehennem seçenekleri arasında serbest bırakılan insan ve cinler isterlerse Allah’ın emir- yasaklarına itaat ederler ve sonucuna da buna göre katlanırlar. Hür irade sahibi iki cins varlık cennet-cehennem ile muhataptır, gerisi zaten kurulmuş makine-robot gibi Allah'a itaat ederler. Ama altını çizmeden konuyu kapatmayalım insan ve cinler- Şeytan da dahil-  Allah’a rakip olamazlar, Allah’ın hükmü dairesinde yaşarlar. Şeytan dahi insanlarla uğraşmak, yoldan saptırmak için Allah’tan izin istemiştir: A’raf 14. Ayet: “(İblîs) dedi: «Bana (halkın) dirilib kaldırılacakları güne kadar mühlet ver


 

 

   Allah, 'şirki' (kendisine ortak koşulmasını) affeder mi (7:153, 25:68-71), affetmez mi (4:48, 4:116)?

   Şirk ile ölmedikten sonra tabii ki Allah günahtan dönenleri affeder. Araf, 153. Ayette af dileyip tövbe edenler kastedilmiştir. Furkan 71. Ayette:” Ve her kim tövbe edip iyi davranışta bulunursa, muhakkak o tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.” Yani bir kere hata işleyenin ebedi cehennemlik olması gibi bir şey söz konusu değil!

   Ateist ayetlerin meallerini yazsalar her şey ortaya çıkacak, okuyan anlayacak hemen sonuca ulaşacak ama araştırmayan, önyargılı birkaç kişiyi kandırmayı marifet zannediyorlar galiba. Bu arada Allah müşrik olarak öleni ise asla af etmez: Nisa, 48-116: ” Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz.” Ortada sorunda çelişki de yok.

 

  

 

Nisa 93 Bir mümini kasten öldüren kişinin ebediyen cehennemde kalacağı,Nisa 48 de de şirk koşanın asla affedilmeyeceği yazıyor. Ama Zümer 53 de Allahın bütün günahları bağışlayacağı yazıyor. Şimdi yukarıdaki günahları isleyen kişi affedilir mi affedilmez mi? Ayetleri nasıl anlamalıyız? Yardımcı olur musunuz. Kafam çok karıştı.

Nisa, 48: "Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur."
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لمَنْ يَشَٓاءُ   Bu ayette bile, 'Limen yeşâ' istisnası vardır; ''bunun, yani 'şirkin dışında', dilediğini af eder."
Nisa, 93: "Kim de bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır."
Bu ayeti de, Araf 153, Nisa 116 ve Zümer, 53 ile beraber anlarsak sorun çözülür, çünkü Kuran bütüncül okunup anlaşılmalı, ayetlerine parçacı yaklaşılmamalıdır! Aynı konudaki TÜM ayetler bir araya getirilip sonuca varılmalıdır!
Arâf, 153: "Kötülükler yaptıktan sonra ardından tövbekâr olup da iman edenlere gelince, şüphesiz ki, o tövbe ve imandan sonra rabbin elbette bağışlayıcı ve esirgeyicidir.";  Nisa, 116: "Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan büsbütün sapıtmıştır." ; Zümer, 53: "De ki (Allah şöyle buyuruyor): "Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir."
Tüm ayetleri bir arada okuduğumuzda ki, ayetleri anlama ilmi olan tefsir ilminde kural,  'aynı konudaki tüm ayetlerin' incelendikten sonra hüküm, sonuç çıkarılmasıdır. Bu kuralı uygulayınca ortada bir çelişki olmadığı görülecektir. Özetlersek, "Allah şirki asla af etmez, haksız yere kul öldüren, tevbe ederse, - Allah dilerse - af edilebilir, zira, " Allah tevbeleri kabul edendir." ( Bakara, 37; Tevbe, 104 ) Burada bir konunun altını çizelim: Kuran'da istiğfar: Söz ile af dilemek; tevbe ise, sözün fiiliyata, pratiğe geçirilmiş hali ile af dilemek demektir!
Devamındaki soru: 
Peki bu dünya da şirk günahını isleyen adamı öldüren, tövbe ederse affolunur mu? O ayetler tövbe etmeyenler için de geçerli ?
Müslüman olsun kafir olsun bir insanın, 'can, mal, namus, akıl ve dinine' saldırmak haramdır, detay; İslami emirler ve hümanizm adlı yazımızda! Eğer bir insan, kafir veya müşrik olsun, yapılan anlaşmayı bozar, Müslüman devletle savaşırsa zaten bu savaş hukukuna girer ve nefsi müdafaa içerisinde telakki edilir, ceza gerektirmez, bu konuda, İslam'da savaş kuralları adlı yazıya bakılabilir. Eğer bir insanı, hele de İslam ile anlaşma yapan, müşrik veya kafir ( Hıristiyan, Yahudi vs. ) birisini ( Yani zımmiyi)  öldürürse,bu konu, "Kim bir insanı (suçsuz yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. " (Maide, 32) ayetinin hükmü alanına girer: "Bir Müslüman, kasden bir gayrı müslimi (zimmiyi) öldürürse, kendisine kısas tatbik edilir." (Merginani, 4/160); "Müslüman birisi bir zimmiyi kasden öldürse kısas gerekir. (Şeybani, Kitabu’l-hucce, Beyrut, 1983, 4//322); "Peygamberimiz, zimmet ehlinden bir gayri müslimi öldüren kimseye kısas cezasını tatbik etmiş ve; "Elbette ben zimmetim altında bulunanların hakkını almaya en layığım." (Buhari, Diyet, 22; Kitabu'l-hucce, 4/329-345) buyurmuştur. "Kafir karşılığında Müslüman öldürülmez." (İbn Mace, Diyet, 21) hadisinde geçen kafirden kasır, kendisiyle savaş halinde olunan kimseleri ifade etmektedir. (Mevsıli, İhtiyar, 5/27) Bu ceza dünyadaki cezasıdır, ahiretteki cezasını Allah bilir!
Tevbe etmezse ne olur? Dünyadaki cezalardan bahsettik, ahiretteki cezalar konusunda mezhep imamları ihtilaf etmişlerdir, çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. 'Şahsen ben' Allah'ın iradesi altındaki konularda, O'nun bildirdiği kadarı ile yetinilmesi gerektiğini düşünüyorum: Şirk af olunmuyor! Tevbe edenler; Allah isterse -cezasını çektikten sonra veya  öldürülen kul hakkından vaz geçerse hemen- af edilir,  bu konular açık ve net. Ama dünyada tevbe etmezse ne olur? Dünyadaki cezaları belli, ahireti de ancak bu düzlemde yorumlayabiliriz ki mezhep imamları da bunu yapmış, iyisini Allah bilir!




 

      "Musa’nın kavmi onun ( Tur’a gitmesinin ) ardından, ziynet eşyalarından, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yaparak ilah) edindiler." (7:148) Musa'nın kavmi, Musa Tur'dan dönmeden önce mi (7:149) yoksa döndükten sonra mı (20:91) bu hatalarından vazgeçip tövbe ettiler?

   Söz olarak “Musa dönmeden biz tövbe etmeyiz.” ( Taha, 91 ) diyorlar ama o daha dönmeden pratikte pişmanlık duyuyorlar! Ayetin başında dediler ki sözü de bunu doğrular. “O dönmeden tövbe etmeyiz.” ama büyük laf etmişler ki o dönmeden pişmanlık başlamış!

 

  

 

                         Yunus sahile atıldı mı (37: 145), atılmadı mı (68:49)?

   Atıldı. Kalem 49. ayette zaten atılmadı demiyor, Allah'ın affı olmadan atılacaktı diyor. Yani ayette atılma olayı yine olacak Allah'ın bağışlaması olmadan gerçekleşecekti denmekte ama bağışlanma ile atılmıştır ( Saffat, 145 ) o kadar.

 

 

    Namuslu kadınlara zina isnat edenler (evlilik dışı cinsel ilişkide bulunduğu yönünde iftira atanlar) affedilebilir mi (24: 4-5), affedilemez mi (24:23)?

   Cezasını çekip, tövbe eden af edilir. Ama cezasını çekmeden şu bu şekilde bu dünyada cezadan kurtulan af edilmez ve ahirette cezalandırılır. Nur suresi 5. Ayette de “Bundan sonra tövbe edip ıslah olanlar (düzelenler) hariç” denerek konuya açıklık getirilir zaten.

 

 

   Kıyamet gününde, kafirlere kitapları (günahlarının kayıtları) arka taraflarından mı (84:10), sol taraflarından mı (69:25) verilecektir?

  Sol arka taraflarından deyince daha ne diyebilecek ateistimiz acaba. Sol ellerine ama arkadan veya sol arkadan. Ateist alınca görecek zaten.  Konu yukarıda “Hüküm gününde inkâr edenlerin kitapları hangi tarafından verilir?” başlıklı yazıda işlenmiştir.

 

 
   Kuran, önceki kitapları doğrulayıcı mıdır (2:97) yoksa düzeltici ve yerine geçici midir (16:101)?

  Bozulmadan önceki hallerini doğrulayıcı, ama bozulmuş su anki hallerinin yerine gecen: Düzenleyicidir.

 

 
   Kuran benzeri bir kitap kesinlikle yazılamaz denmektedir (2:24, 17:88) ama aynı zamanda Tevrat ve Kuran eşdeğer sayılmaktadır (28:49, 46:10)

   Bozulmamış Tevrat Allah'ın kelamı değil mi? Kuran'ı da Tevrat’ı da O indirmedi mi? Benzeri yazılamaz kavramı ile Kuran’dan sonra artık yazılamaz dendiğinin anlamıyor mu bu ateist kafa. Kuran’dan önce ise ‘bozulmamış Tevrat, Zebur, İncil’ Kuran gibi ilahi, Allah’ın gönderdiği, bizim de inandığımız hak kitaplardır. Konuyu ele alan yazımıza “İslam tüm dinlerin özüdür“ başlıklı çalışmamızdan ulaşabilirsiniz.


 

    Lut'un kavminin Lut'a verdiği cevap nedir? "Lut’un ailesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış." (7:82, 27:56) "Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi Allah’ın azabını getir bize." (29:29)

  Lut (as) bir kere mi konuşmuştur kavmi ile? Yıllarını kavmi ile geçirmiş bir peygamberin kavmi ile tek toplantı yapıp peygamberliğini sonlandırmış olması nasıl düşünülebilir? Bir konuşmada “ Çıkarın!”, diğerinde ise “ Azabı getir!” diyerek aslında gelecek yüzyıllarda Allah’ın dinini tebliğ edeceklerin karşılaşacağı tepkilere örnek verilmektedir. Ülkenden de çıkarılabilir, azgınlık - aymazlık ile ” Hadi azabı getir.” De denebilir İslam tebliğcilerine. Başka ayetlerde tabliğcilerin öldürülebileceği, kendilerine iftira edilebileceği vs anlatılır.

 

 

    İbrahim'in hikayesinin 19: 41-49'daki anlatımı, 21:51-59'daki anlatımından oldukça farklıdır. 21'inci surede İbrahim, kavmine putperestlikleri konusunda sert çıkarken, hatta putlarını paramparça ederken, 19'uncu surede İbrahim, babasının tehdidi üzerine putperestlik karşıtı söylemine son vermekte, hatta korkup kaçmaktadır.

  Bu adam bir kere bu ısı yapmamış ki. Bizim peygamberimizi düşünelim. Mekke’den hicret etti diye efendimiz 10 sene sonra nasıl dönüp Mekke’yi fetheder. Anlatım farklılığı var dense biz bu iddiayı yapan zihniyeti nasıl değerlendiririz acaba? Gelelim iddiaya:

  Meryem suresinde ( 41- 49) ‘ Korkup kaçma yok” onlardan yüz çevirme, artık bağlarını koparma var. Şirkten ve onların taptıklarından uzaklaşma var: 48: “Ve ben, sizden ve Allah'tan başka dua ettiğiniz şeylerden ayrılıyorum.” 49: “Böylece onlardan ve onların Allah'tan başka kul olduğu şeylerden, ayrıldı.” Ayetin mealini yazmayınca iftiraları gerçek zannedilebiliniyor. Ya tutarsa!

 

  

    21: 76'ya göre Nuh'un ailesi tufandan kurtulmuştur ve 37:77'ye göre Nuh'un nesli devam etmiştir, ama 11:42-43'e göre Nuh'un oğlu tufanda boğulmuştur.

   Çünkü kendine iman etmeyen oğlunu bizzat Kuran Nuh'un ailesinden saymamıştır. Bu da Kuranda aynı ayetin devamında zaten yazar.

  Yani ateist büyük ihtimal ayetin devamını da okumuştur, ya okuduğunu anlamıyor ya okuduğunu gizliyor, ayet meallerini okuma zahmetine girmeyen okuyucunun kafasını karıştırmak istiyor.

  Hud, 45: “Nuh, rabbine seslendi. Dedi ki: "Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin vaadin de doğrusu haktır. Sen hâkimlerin hâkimisin." 46: “Dedi ki: "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır).  Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum." Ailesinin devamı ise neslini devam ettirmiştir.

 

 

    Firavun'un mısırlı sihirbazları Musa'ya iman etti mi (7:103-126, 20:56-73, 26:29-51) yoksa sadece İsrailoğulları kavminin küçük bir bölümü mü Musa'ya iman etti (10:75-83)?

  Sihirbazlar iman eder ama firavun onları öldürtür. Onlar iman ile dünyadan ayrılmışlardır. Sonraki ayetler ise sağ kalanlardan bahsedilir. “Ve Musa (A.S) şöyle dedi: “Ey kavmim! Eğer siz, Allah'a âmenû olup (ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dileyenler ve Allah'a), teslim olanlarsanız, artık O'na (Allah'a) tevekkül edin.”  Onlarda az kimse olarak firavundan kaçarlar. 10ç. Sure ( Yunus ) zaten bu sağ kalanların baslarına gelenleri anlatmaktadır!


 

    10: 90'a göre firavun, boğulmak üzere iken tövbe etmiş ve Allah'a iman etmiştir. 10: 91'e göre firavun hayat boyu isyandaydı, kâfirdi. 10: 92'ye göre firavun'un tövbesi kabul olunmuş ve firavun kurtulmuştur. Firavun'un sadece bedenen değil, ruhen de kurtulduğunu kanıtlamak için 10: 103'e başvurabiliriz: "Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (ey Muhammed!) aynı şekilde üzerimize bir hak olarak, inananları da kurtaracağız." ama 4: 18'e göre hayat boyu günah içinde yaşayanların son anda ettiği tövbelerin kabul edilmesi mümkün değildir.

  Yunus 90. Ayette firavun iman ettim diyor ama Allah imanını kabul etmiyor. 91. Ayet bunu açıkça ifade ediyor:” Şimdi (mi) (teslim oldun, öyle mi?) Ve sen, daha önce asi olmuştun. Ve sen, fesat çıkaranlardan idin.”( Yine bir ayet sonrasını saklama yöntemi uygulanmış!) 92. Ayette ise “Böylece senden sonraki nesillere, bir delil (ibret) olman için, bugün seni bedeninle kurtaracağız” denmekte, imanının kabulü ile ilgili hiçbir konu geçmemektedir. Ayette “ Bi bedenike” denilerek açıkça Türkçeye geçmiş insan bedeninden bahsedildiği anlaşılmaktadır.

 


  Allah'ın kelimeleri tamdır, değişmez. (6:34, 6:115, 10:64) buna rağmen, Allah'ın bazı kelimeleri eksik, yanlış, veya geçersiz bulunabilir ve "daha hayırlısı ve misli" (daha faydalısı ve çoğu) ile değiştirilebilir. (2:106, 16:101)

  Bir ayet " Misli veya daha hayırlısı " ile değiştirilir deniyor tamam da  “ Eksik, yanlış.” kavramlarını araya nasıl ne nerden sokuyor bu ateist onu anlamadık.  Ayetlerde " Benzer ve daha hayırlısı " kavramları var ama ( Dikkat lütfen, hüküm değişmiyor, sadece benzeri veya aynı doğrultuda daha hayırlısı geliyor. Bu konu- Nesh!- bozulan Hıristiyanlık ve Yahudiliğin bazı hükümlerinin değiştirilmesi olarak ta algılanabilir veya “kademe kademe” toplumun bilinçlenmesi için bazı hükümlerin zamanla oturtulması da anlaşılabilir. Mesela içkinin haram kılınması konusunu ele alalım: İçki konusunda İslam’ın hükmü bellidir; Alkollü her içecek haramdır ama bu sonuca İslam toplum alıştırılarak, zihinleri aşama aşama hazırlayarak varmıştır. Konu yukarıda ele alınmıştır. Kısaca Allah’ın emri değişmez, ama benzeri veya daha hayırlısını gönderebilir bu bir fikir değiştirme; hele hele eksik- yanlışın ortaya çıkması değil değil; adım adım, basamak basamak, kademe kademe hedefe ulaşmaktır ki buradan amaç yine bizzat insan ve toplumun zihninin yeni duruma hazırlanmasıdır. İçki ve nesh konusuna yukarıda değinilmiştir.

 

  

  Zinanın cezası nedir? 24:2'ye göre zina yapan kadın veya erkeğe yüz değnek vurulmalıdır. 4: 15'e göre zina yapan kadına müebbet ev hapsi uygulanmalıdır. 4: 16'ya göre zina yapan erkek tövbe edip ıslah olursa hiçbir ceza uygulanmamalıdır.

  Nisa, 15: Allah zinanın cezasını size bildirene dek, zina eden kadınları evlerinde hapsedin buyuruyor. Yani burada zina cezası bildirilmiyor, bildirilecek deniyor. Sonraki 16. Ayette cezayı eziyet olarak ifadelendiriyor ama eziyetin içeriği açıklanmıyor ve açıklanana dek günahından tövbe eden ve ıslah olanları af edin buyuruyor. Nur suresi 2. Ayet ise son hükmü koyuyor, eziyetin mahiyetini açıklıyor: Yüz değnek!

 

 
    Günahlardan kim sorumludur? 17: 13-15 ve 53:38-42'ye göre herkes sadece kendi günahlarından sorumludur. Ama Kuran, Muhammed zamanında yaşayan Yahudileri, binlerce yıl önce başka Yahudilerin bir buzağı putuna taparak işledikleri günah için suçlamaktadır. (2:92-93)

  İsrailogulları- Yahudiler - ırkçı bir dini inanışı savunuyorlardı. Kendi söylerinin üstünlüğünü ileri sürüyorlardı. Ayet, geçmişteki yaptıklarını onlara hatırlatıp soyları ile övünmemeleri gerektiğini onlara anlatıyor. Siz şu hataları yaptınız ve hala ırkınız ile övünüp, sizin ırkınız dışında başka bir ırktan geldiği için peygamberi kabul etmiyorsunuz diyerek onları uyarmakta ve soy üstünlüklerinin yanlışlığını gözler önüne sermektedir. Yani eski fikirlerini onlar hala savunuyorlar, ayette eskinin yanlışını gözler önüne seriyor. Zaten Yahudilerde " Yahu bizi eski yaptıklarımız ile neden suçluyorsun." diye itiraz etmiyorlar. İtiraz ettikleri ise “Başka ırktan bir peygamber neden geldi?” türünde hala eski hastalıklarının devam ettiğini gösteren türden itirazlar idi. Yahudiler eski yanlışlarının hala farkında olmadan devam ettirdikleri için o hatalar eskide kalsa da mantalitesi zihinlerinde canlı olduğu için Kuran’ın eleştirisi işte bu hatalarını kabul etmeyen bakış açısınadır.



   Yahudiler cennet'e mi (2:62, 5:69) cehennem'e mi (3:85) gidecektir? Hıristiyanlar cennet'e mi (2:62, 5:69) cehhenem'e mi (3:85, 5:72) gidecektir? 5:69'da cennet'e layık görülen Hıristiyanlar'ın sadece 3 ayet sonra, 5:72'de, cehennem'e layık görülmesi özellikle ilginçtir.

   İlginç olan Yahudilik ve Hıristiyanlığın tahrif olmadan öncekilerin - asıl Yahudi ve İsevilerin - cennete gidebilecekken, daha sonra gelenlerin " İsa Allah'ın oğludur" demeleri  gibi sapmalara uğrayan, tahrif edilmiş dinlere uyanların ise cehenneme gideceklerini tahmin edemeyen ateist kafacıklardır. Bozulmamış Tevrat ve İncil’e kendi zamanlarında inananlar cennetlik, şimdiki – bozulmuş- hallerine inanan cehennemliktir. Konunun detayı sitemizde “ İncil, Tevrat papa “ başlığı altında incelenmiştir.

 

 

    Kuran'ı kim anlayabilir, kim anlayamaz? Arapça bilen herkes mi anlayabilir? "Kuran gayet açık bir Arapçadır." (16:103) sadece Allah mı anlayabilir? "Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir." (3:7) Akıllı insanlar mı anlayabilir? "(bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar." (3:7)

  Kuranda muhkem ayetler vardır. Yani okuyan hemen hüküm verebilir, anlamını kavrayabilir. Birde müteşabih ayetler vardır ki onlar ancak ilim ehlinin anlayabileceği, derin bilgi gerektiren ayetlerdir. İlim ehli araştırır bu müteşabih ayetleri ve bir sonuca varırlar ama şunu demeyi de ihmal etmezler: Biz bu kadarını anlayabildik, asıl anlamlarını en iyi Allah bilir.

 Ayetin anlamına bir bakalım: Ali- İmran, 7. ayet :"O ki, kitabı sana indirdi; ondan bir kısmı muhkem (mânası açık,yorum götürmez, şüpheye yer vermez açıklıkta) âyetlerdir ki, bunlar. ki­tabın anasıdır. Diğer bir kısmı ise müteşâbih (manası kapalı, yorum isteyen) âyetlerdir. kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak, (kendi çı­karına uygun) yorumda bulunmak için kitabın müteşâbih olanına uyarlar. Hâlbuki onun yorumunu ancak Allah bilir. İilimde derinleşenler ise, «Ona inandık, hepsi de rabbimizin katından (indirilme)dir» derler. (bu hakikatleri) ancak akıl sahipleri düşünebilir."

   Kuran’ı herkes anlar; Ama nasıl ki herkes aynı bilgi-zeka seviyesinde değildir, herkes kendi durumu; ilmi seviyesi, zekâsı, kıyas yeteneğine göre O ilahi kitaptan alacağını alır. Ama şu da bir gerçektir, yine bizzat Kuran’ın haber verdiği bazı ayetler ( Müteşabih ) ayetler vardır, ilim seviyesinde derinleşmeyi gerektirir onları anlamak ama sonuçta ilim de belli bir yere kadar gidebilir, işte o noktada, ‘Gerçek âlim’: “Ben bu kadarını anlayabildim, gerçeği en iyi Allah bilir.” der.

  Aslında tüm cevaplar Kuran’da var, ama önyargısız o’na yaklaşır ve anlama niyeti ile okursak.

 

 

     Firavun, İsrailoğulları'nın erkek çocuklarını ne zaman öldürtmüştür? Musa peygamber olup firavun'a dinini anlatınca mı (40:23-25), yoksa Musa daha çocukken mi (20:38-39)?

    Mümin suresi 25. ayette firavunun Musa’ya iman edenlerin çocuklarının öldürülmesi kararından bahseder. Tâhâ suresinde ise hepimizin bildiği olaydan: Belli tarihte doğan tüm çocukların öldürülmesi ve bu sırada Musa (as)’ın beşikle dereye bırakılmasından bahseder. Bu konuda ayrıca şu ayetlere bakılabilir: Kasas, 4,  Bakara, 49. ayet.

 

 

 

   Kader ne sıklıkta ve kim tarafından belirlenir? Her şeyin kaderi, yaradılıştan önce Allah tarafından belirlenmiş miydi? (57:22) Evrenin kaderi, her yıl bir kez olmak üzere kadir gecesi'nde Allah tarafından mı belirlenir? (44:3, 97:3-4) Her insan kendi kaderini kendi mi belirler? (17:13)

   Duhan ve Kadir surelerinde bir senede olacak olayların takdirinden bahsedilir. İsra 13. ayette ise Kıyamet günü insanların yaptıkları işlerin herkesin boynuna asılacağından bir bakıma amel defterlerinden bahseder. Konunun dünya ile alakası yoktur. Kısaca Allah her şeyi önceden bilir, ama fiilleri insan kendi hür iradesi ile yapar, konu “ Kader” başlığı altında sitemizde işlenmiştir.



   Şarap iyi midir kötü müdür? 2:219'da içki (dolayısıyla şarap) günahı yararından büyük olarak, 5:90'da da şeytan'ın işi pislik olarak tanımlanmaktadır. ama 47:15 ve 83:22-25'te cennet'teki şarap ırmaklarından söz edilmektedir. şeytan'ın işi pisliğin cennet'te ne işi vardır?

  İçki daha doğrusu “Sarhoş eden her şey” haramdır. Bu konu yukarıda defalarca işlendi. Arapça kökenli bir fiil olan ‘Ş-r-b’ kelimesi içmek anlamına gelir. Türkçede şarap denince sadece sarhoş eden o lanet şey akla gelse de Arapçada " İçilen şey " anlamında kullanılır. Süt, su, meyve suyu vs. Cennette de içilen şey olacak tabii, şarap olacaktır sütten, baldan, vb. Ama Türkçe karşılığı ile şarap olmayacaktır cennette bir de ateistler tabii.

 

 
     Cinler ve insanlar Allah'a kulluk etmek için mi (51:56), yoksa cehennem'e gitmek için mi (7:179) yaratılmışlardır? Yaratılış amaçları cehennem'e gitmek olan cinler ve insanlar, yani kafir olacak şekilde yaratılmış cinler ve insanlar, Allah'a nasıl kulluk edebilirler?

  Allah kullarını neden yaratmıştır, cennete gitsin diye, nereden biliyoruz, çünkü ona: Akıl verdi, vicdan verdi, kitap gönderdi, peygamber gönderdi. İşte buyursun ateist cennete gitsin ama akine cehenneme gitmek için yaptığı kötülükler ve yapmadığı iyilikler dışında bir de Kuran’a savaş açıyor. İşte Allah diyor ki “Ey insan-cin toplulukları, sizleri cennete gitmeniz için yarattım ama birçoğunuz cehenneme gitmek için yarışıyor ve böyle giderse gidecekte. İşte Allah uyarıyor, “Amelleriniz, yaptıklarınızla “ çoğunuz cehennemlik oluyorsunuz, sonunuzu görün, dönün!” Ama görünen o ki çoğu insan ve cin kendini arındırmaya, iyilerden olmaya hiç niyetli gözükmüyor. Konu hakkında “Allah’ın varlığının delilleri” başlığı altındaki Allah insanları neden yarattı başlığına bakılabilir.



   Tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) cehennem'e gidecektir. İnananlar bir süre cehennem'de kaldıktan sonra kurtarılacak, kâfirler ise sonsuza dek cehennem'de bırakılacaktır. Bu kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. (19:71-72) ama bu sözde kesin hükümle çelişkili olarak, şehitler cehennem'e hiç uğramadan direk cennet'e gidecektir. (3:157-158, 3:169, 9:111)

  Cehenneme uğramak illa yanmak anlamında anlaşılmamalıdır. Cennet ehlide " Kurtuldukları yeri bir görmesi için " cehennemde gezdirilirler. Ama yanmaları için değil " Görmeleri " ve iki kere şükretmeleri için. Hem cenneti kazandıkları, hem o yerden kurtuldukları için. (3:157-158, 3:169, 9:111) numaralı ayetlerde ise direk cennete gidecek diye bir ifade yok. Sadece cennete gidecekler ifadesi var ki o da yukarıdaki ayetle çelişmiyor.

    Konu hakkındaki tüm ayetleri bir araya getirince sıralama ortaya çıkıyor o kadar.

 

 

   66:8'e göre Allah Müslümanları utandırmayacaktır. Ama 19:71-72'ye göre Müslümanlar da dâhil olmak üzere tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) cehennem'e gidecektir, ve 3:192'ye göre cehennem'e giden herkes rezil edilecektir, yani Allah tüm Müslümanları rezil edecektir. Direk bir çelişki söz konusudur.

   Ali İmran 192. ayette ateşe sokulan zalimlerden bahseder Yani ceza çekecek olan kâfirlerden. Zaten 193. ayet bizi o cehennemlilerden eyleme diye dua edilir. Cennetlikler zaten orayı görüp çıkacaklar, ateşe atılmayacaklar ki. Yukarıda konu açıklandı zaten, ama ateistler rezil olacak ve ebedi kalacaklar cehennemde orası kesin.



  İsa cehennem'de yanacak mıdır? İsa Allah katına yükselmiştir (4:158) ve Allah'a yakın olanlardandır (3:45), ama Allah'tan başka kulluk edilenler ve onların kulları cehennemliktir (21:98)

   İyide ne İsa ne Üzeyir Allah’tan başkasına kul oldular ne de kendilerine ibadet edilmesini istediler. Zaten 101. ayette de “Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte onlar, ondan uzaklaştırılmış olanlardır.” Denilerek kendine yakın olanların cennetlik olduğu ifade edilir. Ayetin kastettiği kesim nemrut, firavun gibi kul iken kendisine kulluk yapılmasını isteyen, ilahlık taslayanlardır ki Kuran bundan bol bol bahseder.

   Cımbızla ayetleri alıp kelime oyunları yapmak sadece ateistlerin cehennemdeki yerlerini sağlamlaştırır o kadar.

 

 

          Allah'ın bir oğlu olabilir mi (39:4) olamaz mı (6:101)?

   Bu ayetin neresinde çocuk olabilir anlamı var ki; Zümer, 4. ayet:" Eğer Allah çocuk edinmek isteseydi, yaratıklarından dilediğini elbette seçerdi. O, Sübhan'dır ( Herşeyden münezzeh). O, Allah; Vahid'dir ( Tektir), Kahhar'dır ( Kahredicidir) " Ayet hem isteseydi diyerek oğul seçmediğine atıfta bulunuyor hem de aynı ayette “O Allah her sıfattan ( Oğlu vardır dahil ) münezzeh; Uzaktır ) buyuruyor hem “O Allah tektir denilerek yine oğlu olamayacağının altı çizilip sonrada Kahhar sıfatına atıfta bulunulup bu tür iddialarda bulunacaklara nasıl bir sıfatla kendini göstereceğini bizlere haber veriyor. İşte Kuran; üç kelime ile uzun bir mesaj veriyor anlayana tabii. Zaten En’am suresi 101. ayet olaya son noktayı koyuyor:” O'nun nasıl bir çocuğu olabilir?”

 


   Kaç yaratan vardır? 23:14 ve 37:125'e göre, Allah yaratanların en güzelidir. Sözü edilen diğer yaratanlar kimlerdir? Eğer birden çok yaratan sözkonusu ise, 2:54, 6:102, 12:101, 13:16, 14:10, 15:86, 35:1, 35:3, 36:81, 39:46, 39:62, 40:62, 42:11, 56:59, 59:24 gibi birçok ayette, niye Allah'tan tek yaratan olarak söz edilmektedir?

   Mü’minun 14. ayette insanın anne karnındaki evrimi, gelişimi anlatılır. Saffat suresi 125. ayette ise Bal adlı puta tapanlardan yani bırakın yaratmayı sonradan kendisi yaratılan; şekil verilen bir puttan bahseder. Allah yer ve gökleri ‘Yoktan’ var eden ve sonrada onlara en güzel şekil verendir. Yoktan var etmek anlamında Allah tektir ama yoktan var edilene şekil vermede bir çok ‘şekil veren; Ehsenül’l-hâlikîn olabilir ama onlarında da en güzeli yine Allah (cc)’dır. 14. ayette de bu açıkça görülür, Allah hem ilk insanı yoktan var etmiş hem sonra onu şekilden şekle ama en sonunda en güzel şekle; İnsan haline sokmuştur, 125. ayet ise ironik bir şeklinde; Kendisi yaratıcı olmayıp, sizin kendi ellerinizle yonttuğunuz puta tapıp asıl hem yoktan var eden hem yaratılana da en güzel şekli veren Allah’ı nasıl unutuyorsunuz? Diye sorgulanmaktadır putperestler.

 

 

 

    33:37'de Müslüman erkeklere, üvey oğullarının boşadıkları eşleri ile evlenme izni verilmiştir. Bu iznin özellikle gelecekte Müslümanlara zorluk çıkmaması amacı ile verildiği belirtilmektedir. Ama bu iznin bir anlamı yoktur, çünkü Kuran aynı surenin daha önceki ayetlerinde evlat edinmeyi yasaklamaktadır. (33: 4-5) evlat edinemeyen bir adamın üvey oğlu olamaz, üvey oğlunun boşanmış eşi ile evlenme konusunda zorluk yaşaması da söz konusu olamaz. 33:37'de verilen iznin sözde verilme sebebi dolayısı ile yalanlanmaktadır.

  4-5. ayetler evlatlığı yasaklamıyor. Sadece evlatlık; Öz evlat gibi değildir diyor: “ Evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı. " Dikkat öz çocuk saymadı diyor ama yasak demiyor aksine İslam kimsesiz, bakıma ve yardıma muhtaç olan çocuklara sahip çıkılmasını teşvik etmiştir ama öz çocuk ile aynı konuma getirmemiştir. Zaten İslam fıkhında da böyle bir şey yok. Abdullah b. Ömer (r.a) diyor ki: “Bu âyet-i kerime ininceye kadar biz, Resulullah’ın azadlı kölesi Zeyd b. Hârise’ye: “Muhammed’in oğlu Zeyd” diyorduk. Bu ayet geldikten sonra Hz.Zeyd’e “Harise oğlu Zeyd” dendi. Bu rivayetten de anlaşıldığı gibi, evlatlıklar, kendilerini büyütenlere “baba” diyemezler. Bu kimseler, kendilerini büyütenlerin oğludur denemez. (Taberi Tefsir) efendimiz Zeyd’i bakmış, eğitmiş, büyütmüş, evlendirmiş, özgür bırakmıştır ama ‘Oğlu’ değildir, biri diğerinin ne yerine geçer ne engel olur. Evlatlık ile öz oğul farkının belirtilmesinin mahremiyetten mirasa  kadar birçok nedeni vardır.

 



   Sadece insanlar mı peygamber olabilir? (12:109, 21:7-8, 25:20) yoksa melekler de peygamber olabilir mi (22:75)?

   Hacc 75. ayette  R-s-l kökünden türeyen ve kelime anlamı ‘Göndermek’ olan ‘Rusulen’ kelimesi kullanılmıştır. Allah melekleri elçi olarak gönderir ama insanlardan seçtiği elçiler peygamberlerdir. Elçi melek; Mesela Cebrail Allah ile peygamberi arasında elçidir, ama elçi insan Allah ile insanlar arasında elçidir ki birinci gruptaki melekler peygamber olmazlar iken ikinci gruptaki insanlar peygamber olarak adlandırılırlar. Kuran’da da resul kelimesi “Bir insanın bir insana gönderdiği elçi ( peygamberlikle ilgili değil)” anlamında kullanılmıştır: (Yusuf, 50; Neml, 35) Zaten meleklerin özgür iradeleri olmadığı için anladığımız manada peygamber olamazlar. Yoksa Mekkeli müşrikler meleklerden elçi- peygamber gelmesini istemiş ama Kuran bu anlayışı reddetmiştir ( Hud, 12. İsra, 95)

 

    Son peygamber Hz Muhammed değil mi?, Araf, 35: “ Size ayetlerimi kıssa eden resuller geldiği zaman.”

   Neml, 35. Ayette, “ Ben onlara hediyelerle resul göndereceğim.” Denmektedir. Burada Belkıs’ın Hz Süleyman’a gönderdiği kişilere Kuran resul demektedir. Araf, 37. Ayette de, “ Onlara resullerimizi geldiği zaman, onları vefat ettirirken şöyle derler…” Görüldüğü gibi burada da resul, ölüm meleği anlamında kullanılmıştır. Zaten ateistlerin iddialarına delil olarak ileri sürdükleri ayette Allah’ın resulü/elçisi diye bir ifade geçmemektedir. Zaten her mümin, Allah’ın ayetlerini kullara ulaştıran gönül elçisi/resulüdür. (H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar,  s. 145)


 

   Ceninin cinsiyeti, döllenme anında mı (53:45-46) yoksa bir süre geliştikten sonra mı (75:38-39) belirlenir?

    (53:45-46) ayette cinsiyet belirlemeden bahsedilemez. Ayette erkek ve dişilerin meniden yaratıldığı ifade edilir ve ayrı iki ayette ifade edilir. Yani ayet “Siz erkek dişi olarak belirlenir ve sonra meniden yaratılırsınız şeklinde olsa o zaman bir soru işareti doğabilirdi. Ama ayet bir gerçekten; İki cinsin de meniden yaratıldığından bahseder. Doğrusu da bu değil midir zaten? Bu ayetlerde rabbimizin yarattığı çeşitli şeylerden bahseder, eğer bir sıralama söz konusu olsa idi o zaman önce gülme, sonra öldürme, sonra dişilik -erkeklik söz konusu olmazdı. Ayet meali ortada, 43.ayet. “Doğrusu, güldüren ve ağlatan O'dur, 44 doğrusu, öldüren ve dirilten de O'dur. 45 doğrusu, çiftleri, erkek ve dişiyi, yaratan da O'dur. Belli bir sıralama olsa idi önce erkek dişi yaratan, sonra güldüren sonra öldüren şeklinde sıralama olurdu. Demek ki özellikle sıralama yok ayette. Hatta ayet ateistin ifade ettiği gibi önce cinsiyet sonra döllenmeden bahsetse idi bile bu kader anlamında yani herkesin cinsiyetini Allah katında önceden bilinmesi anlamında bile anlaşılabilirdi. (75:38-39) ayetlerde ise tıpla uygun olan bir sıralamadan bahseder.

 

 

   Bir Müslüman, kâfir anne babası ile nasıl geçinmelidir? 31:15'e göre kafir anne babanın inançlarına uyulmamalı, ama onlarla iyi geçinilmelidir. 9:23'e göre ise böyle bir durumda anne baba dost edinilmemelidir, yani onlarla iyi geçinilmemelidir.

   23. ayette veli edinmemekten bahsedilir. Mesela okula kaydolurken bir veliye ihtiyaç vardır. Sizden sorumlu olacak olan, sizin hakkınızda söz sahibi olacak olan biridir veli. İste bunun gibi bir veli olarak onları kabul etmeyin, çünkü kâfir olan anne baba imanî noktada, farklı itikattan oldukları için veli, vekil, avukatınız değildirler ama onlarla tabii ki iyi geçinilecek çünkü anne baba hakkı İslam’da çok önemlidir! Ama sizi hak olan İslam dininden döndürmeye çalışırlarsa işte orada onlar veli, dininiz hakkında söz sahibi olamazlar. Kısaca dinine müdahale edip, İslam’dan uzaklaştırmak isteyene dek onlarla iyi geçinip her türlü ilişkiyi normal devam ettirmelidir.

 

  

   Kafirler Müslüman olmaya zorlanmalı mıdır (8:38-39, 9:29) zorlanmamalı mıdır (2:256, 3:20, 109:6)?

  Ayette kâfirler yenilecektir ve İslam hakım olacaktır deniyor. Zorla Müslüman olmak anlamı yok ayetlerde. Burada zorla Müslüman olmalarından söz edilmez, İslam’a düşman olmamaları istenir. Zaten ayette cizyeden bahsedilmektedir ki cizye Müslüman’dan alınmaz, olmayanlardan, İslam hükmü altında yasayan kâfirlerden alınır! Müslüman olmaları için zorlanmaz kısacası. Konu hakkında sitemizde  “ İslam’da savaş esnasında uyulması gereken kurallar “ ve “ İslam barış dinidir” başlıklı yazılara bakılabilir.

 

  

   Hıristiyanlar şefkatli ve merhametli midir (57: 27) yoksa zalimler topluluğu mudur (5: 51)?

   Hz İsa zamanındakiler şefkatli idiler zaten Hadid suresi 27. Ayette de “Ve Meryemoğlu İsa (A.S)'ı gönderdik ve O'na İncil'i verdik. Ve O'na tâbî olanların kalplerinde refet (şefkat) ve rahmet kıldık.” Denilerek İsa dönemindeki Hıristiyanlardan bahsedildiği açıkça belirtilir.

 Maide suresi 5. Ayette ise günümüz bozulmuş Hıristiyanlık inancına tabi olup emperyalist zalim politikalr güdenlerden bahsedilir ve onlarla dost olup zulümlerine ortak olmayın denir. Günümüz ehli kitabına örnek; İşte haçlı seferleri, işte Irak, işte Bosna, Afganistan: Bir damla petrol bir damla kan politikası kısaca.

 

 Netice itibarı ile bu kadar çok sayıda, önemli konularda ve çözümü imkansız çelişkilerin varlığı, Kuran'ın geçersizliğini tartışma götürmeyecek biçimde kanıtlamaktadır.

  Netice itibarı ile bu kadar çok sayıda atmasyon, önyargı, iftira ve yalan-dolanın, usulsüz ve kuralsız bir şekilde ve kendi içinde bile çelişen iddiaların varlığı ateizmin çıkmazlarını ve geçersizliğini tartışma götürmeyecek şekilde kanıtlamaktadır. Ateizm ve oryantalizmin ruhuna ‘Tebbet’ okuyabiliriz kısaca.

 

 

 

                                                                        III

    1400 yaşında olmasına rağmen, bugünün ihtiyaçlarına da cevap verdiği ve bilim yanlısı olduğu iddia edilen Kuran'da şu sorularımın cevaplarını bulamadım.

   Aşağıda verilen soruların bilimin ne ilgisi var acaba? Kuran bu detaylar üzerinde dursa hacmi ne olurdu ve o zaman da bu yazar " Bu işe yaramaz bilgilerin kutsal olduğu iddia edilen kitapta ne işi var " demez mi idi acaba? Büyük ihtimal dersi!

1)     Adem ve Havva hangi tarihte yaratıldılar? Cennete hangi tarihte girdiler? Hangi

Tarihte cennetten kovuldular? Kuran tarih kitabı mı, pratikte ne faydası olacak günümüz insanına bu bilgilerin. Kuran bir tarih verse o tarihe itiraz etmeyecek misin? Nasılsa en az yüz binlerce sene öncesinden bahsediliyor, itiraz etsen de ne delil ne anti-delil bulunamaz, ateistler için itiraz edilebilecek fırsatı kaçmaz bir sürü daha konu olacaktı! Ümmet tarih hocasının sınavı gibi tarihlerden imtihan edilmeyecek, içindeki evrensel ilkelerden sorgulanacak, hacmi artırmanın kime ne faydası olabilirdi ki? Hadi tarihi istiyor verelim, MÖ 9434537645375375367. Yanlış mı diyorsun, buyur yanlışlığını ispat et

     2) Önce Adem mi yaratıldı, Havva mı? Aralarında ne kadar yaş farkı vardı?
Allah önce bir öz yaratılıyor (
Ey insanlar! Sizi tek bir özden (nefs-i vahide) yaratan, ondan da iki eş (zevc) yaratan, sonra ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan Rabbinizin bilincinde olun. Adını dilinizden düşürmediğiniz Allah’ın öfkesini çekmekten sakının. Aile bağlarını gözetin. Allah hepinizi görüyor. Nisa, 1) ve bu özden önce Adem sonra Havva annemiz yaratılıyor - kaburga kemiğinden yaratılış yok yani ( İslam’da kadın sayfamızda bu konu ele alındı) – Aralarındaki yaş 1 gün olsa ne olur bir yıl olsa ne olur, ne edecekti bu ateist bu farkı, hem zaten inanmıyorsun; sana ne?

3) Doğmadıklarına göre Havva ve Adem'in göbekleri var mıydı? ( hani, çamurdan mı, yoksa pıhtıdan mı yaratıldığı tartışma konusu olan ilk insan)

İlk insan çamurdan yaratılmıştır (O`dur ki her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı. Secde, 7) Çamurdan yaratılma safhası ilk insanın yaratılışı ile biter ki konu sitemizde “ Ahiret, beden, ruh” başlığı altında işlenmiştir. Göbekleri büyük ihtimal yoktu çünkü ilk prototip idiler. Daha sonra doğum yolu ile çoğalma başlayınca göbek bağıda oluşmaya başlamıştır. Ama bu tahmin sadece!

4) Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organları var mıydı? Sana ne...?! İlahi kitapta aradığın mevzuya bak! Ama Zebur’un günümüz bozulmuş versiyonlarında senin gibileri tatmin edecek bölümler var.

5) Vardı ise ne için vardı? (madem ki cinsellik yasaktı?) Kim demiş yasaktı veya helaldi diye. Ama cennette yasaklanan tek yasak meyve olduğu biliniyor ki yasak meyvenin de içeriği belli değildir.

6) Ya da Havva'nın göğüsleri var mıydı? (çocuk emzirmeyeceğine göre)? yoksa bunlar cennetten kovulur kovulmaz mı oluştular? Ya kovulacakları biliniyor ise ve daha ilk yaratılmada bu şekilde yaratılmışsa. Bu da üçüncü şık ( Kader konusuna müracaat edilebilir)

7) Ya da Adem ve Havva'nın hormonları önceden var mıydı? Vardıysa, (testesteron, östrojen, prolaktin, oksitosin vs.) ne amaçla vardı? Alternatif şıklı cevaba devam: Sonraki hayatları - Dünya hayatları için - önceden hazır yaratıldılar!

8 ) Havva, adet görüyor muydu? Üçüncü şık ihtimalli cevaplara devam edelim: Büyük ihtimal cennette hayır. Ama farklı ortam - Dünya ortamı - bu özelliği başlatmış olabilir. Ne yani muhteşem evrenin darwinist mantıkla tesadüfen oluşabileceğine inanıyor da ateistler, zaman faktörünü yaratan rabbimizin vakti gelince bu özelliği Havva annemize kazandırabileceğini mi inkar edecek.  Tüm evrenin tesadüfen oluşması ihtimalini kabul edenler için bu zaten olağan bir durum olur değil mi?

9) Adem ile Havva'nın kıyafetleri nasıldı? Havva, başörtülü müydü, çarşaflı mı? İlk insan aynı zamanda Allah'ın eğitiminden geçmiş olan ve peygamber olan bir kişi idi. Yani mağara devri görüntü hayali sadece masalcı bir yaklaşım tarzı olur. Eğiticisi belli olan Adem ( as)'ın hayat standartları da belli bir seviyeden başlamıştır mutlaka. Ayrıca mutlaka belli seviyede örtüleri vardı. Ama başörtüsü emri ilk ne zaman inzal olunmuştur bu bilinmez, büyük ihtimal dünya hayatı ile başlamış bir kuraldır.

10) Eğer bunlar yok idiyse, nasıl oldu da birbirlerine cinsel arzu duydular? Var idiyse, bu arzudan dolayı neden cezalandırıldılar?

Cezanın kaynağının cinsellik olduğu görüşü sadece bir iddiadır ve hiç kimse ilahi kaynak bulamaz bu konuda. Farazi-ihtimalî yaklaşımlar oluşturup sonra da bununla İslam’ı itham altında bırakma gayreti çok temelsiz bir isnat olmaktadır. İslamî kaynakların ( Kuran ve sünnet ) bize bildirdiği: Cennetin hiçbir negatif- olumsuzluğun olmadığı, bir insan neslinin en mükemmel yaşam sürebileceği ortamın adı olmasıdır; dünya hayatı ise günümüz şartlarının aynen devam ettiği bir imtihan alanıdır, bunun dışındaki iddialar evrim hayalciliğinin devamı kabul edilebilecek ateist hayalperestliğinin kuru laf ebeliğidir, havanda su dövmek, gündelik hayatta hiç işe yaramayacak konular bütününü oluşturmaktadır. Ateistin özellikle cinselliğe takması da bir kenara not edilmedir.

11) Cennette yasak olduğu söylenen meyvenin adı neydi? Bu yasak meyve bugün dünyada yasak mı, değil mi? niye?

  Kuran adı üzerinde durmaz. Allah'ın açıklayamadığını bizimde bilmemiz imkânsızdır. Önemli olan olayın neden sonuç ilişkisidir. “Kuran ve bilim” başlıklı yazımızı özellikle tavsiye ederiz.

 12) Ensest ilişki, günah mıdır, değil midir? (Adem ve Havva'nın çocukları ensest ilişki ile çoğalmış olmalı. Yoksa, dünya belli bir nüfusa ulaşıncaya kadar ana ve babalar Allah'ın verdiği bir özel formülle seks yapmadan çocuklarını çamurdan mı yapmaya devam ettiler. Ensesti yasaklayan bizzat Allah’tır bu bir. İki: İlk insanları istese Allah en az iki üçer Adem Havva yaratarak çoğaltabilirdi ama o zaman günümüzde dünya savaşlarına, katliamlara neden olan ırkçılığın ne noktalara gelebileceği tahmin edilebilmekte midir acaba? Tüm ilahi kitaplar tek atadan gelmeden bahseder ama faşizmin dünyaya verdiği zarar da ortada iken daha başlangıçta yer ve gökleri yoktan var edenin ‘tek’ anne babadan insanlığı var etmesinin ne büyük bir fırsat olduğunu anlayamamak ve bunu sapıklık olarak nitelendirmek en hafif deyimi ile önyargı ile açıklanabilir. Konu “ Adem Havva ve çocukları” başlığı altında işlenmiştir.

13) Adem ile Havva ne kadar yaşadılar? Kaç yılında öldüler? Yine tarih mevzusu. Allah'tan ateist mantığı ile bir ilahı kitap gelmemiş. Tarih, elbise deseni, özel fantezi ile dolu bir hayli hacimli ama içi bos, güncel- aktüalitesi olmayan bir kitap yani tam da Kitab-ı mukaddes’e benzer bir kitap olurdu, ne ilginç değil mi ateistin merak ettikleri ile Tevrat-İncil- Zebur’un bozulmuş halleri iç içe ve benzerlikler – paralellikler dolu. Dikkat edelim lütfen sorulan soruların çoğu cevaplansa bile günümüzde pratik hayatı etkileyecek bilgiler değildir. O zamanda muhtemelen " Yahu bu bilgilere ne gerek var, ilahı kitap dediğin sömürüye engel oluyor mu, adaletsizliği engelliyor mu, insan haklarına nasıl bakıyor, önemli olan bunlar, bana ne ilk insanın özel yaşamından." derlerdi ki elhamdülillah kutsal kitabımız Kuran’da asıl bunları içinde barındırıyor zaten.

  Şimdide ben ateistlere bir soru sormak istiyorum: Nasıl olurda şans eseri bir atom kendi kendine oluşabilir. O atomlardan şans eseri başkaları da oluşur ve sansa bakın bir araya gelip elementleri, aynı şekilde oluşan elementler yine şans eseri tabii her seferinde her bir en küçük parça şans eseri oluşup şans eseri diğeri ile birleşip şans eseri ortaya devam eden ve birbirini tamamlayan bir bütünün parçalarını oluşturmaktadır. Şu şansa bakın ki ortam da - Öyle ya oksijen; su, besin vs zinciri de şans eseri hep tam kıvamında hazır oluşup ayrıca orada beklemektedirler! Evet bu elementler şans eseri başka oluşan elementlerle birleşmekte, şartlar buna müsait olmakta ve moleküller oluşmaktadır. Şansa bakınız ki bu moleküller öyle böyle oluşan başka moleküllerle birleşip aminoasitleri oluşturmaktadır. Bu şekilde şans eseri oluşan başka aminoasitlerle birlesen bu zincir peptit, onlar şans eseri ayrıca oluşan başkaları ile birleşip polipeptit, onlar da şans eseri başka oluşanlarla birleşip proteini sonra böyle devam edip hem kendilerini şans eseri oluşturup hem tesadüfen oluşan başka benzerleri ile uygun ortamda birleşip devam eden önce hücre sonra doku, sonra organ sonra sistem ve sonuçta tümü de organizma- canlıyı oluşturmaktadır. Ayrıca her bir en küçük atom şans eseri oluşup her bir parça şans eseri birleşirken ahenk- bütün oluşturmakta, birbirini yok etmeden bir uyum içinde birleşirken her parça aynı zamanda cevre şartları da bunu engelleyecek bir konumda olmayacak özelliklere sahip olmaktadır! Devam ediyoruz bu organizma şans eseri hayatını devam ettirecek çevresel şartların tam ortasında ki tüm bu şartlarda ayrı bir şans eseri zincirinin sonucudur, bulunmakta ve kendi gibi şans eseri oluşan başka bir organizma ile uyum içinde üreme özellilerine sahip olup havadan suya, oradan toprak, ışık, yeme, barınma... tum şartların şans eseri tam olması gerektiği şekilde oluştuğu bir âlemde devamlı şansları yaver gidip çoğalıp zamanla da farklı türlere geçebilmiştir. Buna ancak masal denebilecekken bilimsellik adına bu zincirin tesadüfen oluşabileceğini savunanlar sonra bize gelip bilimsellik adına bize ahkâm kesmeleri ne kadar mantıklı olabilir ki?

 

 

 

                                                                IV

    Ayrıca, Muhammed'in kendisinin Allah'ın -varsa eğer- elçisi olduğunu iddia ederek İslamiyet dinini ortaya çıkarması üzerine de şu sorular akla geliyor. “Allah’ın varlığının delilleri” sitemizde bulunmaktadır.

1) Dünyadaki tüm insanlara hitap edecek bir kitap gönderecek olsanız, sadece arapça dilini mi kullanırdınız? yoksa ne kadar dil varsa o kadar dilde hazırlamış olduğunuz kitapları mı gönderirdiniz?

  Arabistan’da Çince bir kitap, yanında Afrika dillerinde hazırlanmış bir nüsha. Kim taşıyacak hele bir de yukarıdaki soruların içinde olduğu külliyatı düşünün. Allah ateistlere akıl izan versin. Küçük kabile dilerini de katsak binlerce dil eder. Pratikte ne faydası olacak bu indirilişin Allah aşkına. Sorudan soranın zeka seviyesine ulaşma metodunu kullanırsak ortada bir de ateistlerin zeka sorununa ulaşırız ki konu dışına da taşmış okuruz biraz tekrar konumuza dönersek yüce rabbimiz her topluluğa mutlaka peygamber göndermiştir ( Fatır, 24: ”Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.” , Nahl, 36: “Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik.” Ayrıca Kasas 46, Secde 3, Maide 19) Konu sitemizde “ Tüm dinlerin ortak adı İslam’dır.”  başlığı altında incelenmiştir. Peki Allah nasıl bir metot izlemiştir; Önce çekirdek bir kadro oluşturmuş, o merkezden dünyaya yayılma ile irşat faaliyeti genişletilmiş, buna tercüme, tebliğciler de eklenince sorun ortadan kalkmıştır.

2) Dünyadaki tüm insanlara zaman zaman mesajlar iletmek isteseniz, bir aracı (elçi/peygamber) mi kullanırdınız yoksa doğrudan mı iletirdiniz? Önemli olan mesajın tüm insanlara ulaşıp ulaşmamasıdır ki mesaj tüm dünyaya ulaşmıştır. Yoksa “İmtihan dünyası“ olarak yaratılan gezegenimizde “ Görülen bir yaratıcı” ile ne kadar imtihan ortamı oluşturulabilirdi? Ayrıca işlte ilahi mesaj ateiste ulaştı da sonuç ne oldu? Allah kendini gösterse eminim O’nun Allah olup olmadığını ispat etmesi, sonra cennetten neden kovuldukla başlayan ve cennete dönmek istemekle devam eden uzun liste ile taleplerde bulunup dururlardı emimin ki? Yahudilerin peygamberlerden istedikleri ortada, tarih bitmek bilmez insanların isteklerleri ile dolu iken ateistin talebi yerine getirilse de soru, talepler bitmeyecekti eminiz. Belki şu soru akla gelebilir, her topluluğa nebi gelmiştir tamam da ya az veya tek 3-4 kişinin yasadığı yerler ne olacak? Bu kişi-ler- sadece "Tek, bir olan yaratıcıya" inanacaklardır. Yani akıl zaten yaratanı bulur ama bu yaratıcının tek olduğunu kabul etmeli, bulmalıdır. Artı iyi ahlaklı olmalıdır. Zaten İbrahim ( as)’ın kıssası Kuran da bu nedenle anlatılır; arayanın tek yaratıcıyı bulmasını. Toplu yaşanan yerlere zaten ilahı emirler peygamberlerle gönderilmiştir. Ama Afrika’nın ortasında yasayan ilkel kabilelere faiz yasak diye haram emri gelmez tabiî ki, ortam, seviyeye uygun emir-yasak zinciri gönderilir kısaca. Özetle yer ve göklerin sahibi olan Allah, ateiste sorma ihtiyacı duymadan insanlara en uygun şekilde mesajlarını iletmiştir. Zaten evrime bilim kılıfı uyduranın metodunun akılcılığı ortadadır.

3) Dünyadaki tüm insanlara en son dini göndermek isteseniz, sadece Arabistan'a bir elçi mi gönderirdiniz, yoksa dünyanın her bir yerine aynı anda aynı şeyleri anlatmak için birden çok elçiler mi gönderirdiniz? Her yere zaten elçi gönderilmiştir bunu yukarıda açıkladık, sitemizde işledik. O bölgenin özelliklerine göre ihtiyacı olan ilahı mesajlar her yere iletilmiştir. Her yerin ortamı ve özellikleri farklıdır, az sayıda insana sahip olan toplulukların yapması gerekenler bellidir, evrensel mesaj gelene dek insanların yapması gereken de aynısıdır; tek ilaha iman ve ahlak temelli bir yaşam. Kıyamet yaklaştığı için ( Kıyamet, 1) tüm dünyaya son evrensel mesaj gönderilmiştir ve kısa sürede yayılmıştır. Dünyanın tahmini yaşı düşünülünce 1400 sene o kadar fazla değildir. Ayrıca ateiste aynı soruyu tekrar soralım, sana ilahi mesaj ulaştı da sen ne yapıyorsun, bırakın yapmayı, yapmaman gerekenleri üst üste yığıp kendi cehennem kütüğünü dünyada hazırlıyorsun. Kısaca başkalarına akıl vermek yerine önce herkes kendine bakmalıdır!

4) Dünyadaki tüm insanların iyi olmasını ve doğru yolu bulmasını mı isterdiniz? Eğer bu sorunun cevabı "evet" ise, onlara kötülüğü veren şeytana karışmadan, şeytanlığını yapmasına müsaade eder miydiniz? (tavşana kaç, tazıya tut mu derdiniz?) şeytanı yok etmez miydiniz? Sadece iyilik yapan varlıklar zaten yaratılmıştır: Melekler. Onlar Allah'a asla isyan etmez, görevlerini aynen kendilerine kodlanan şekilde icra ederler. Melekler gibi hayvanlar, bitkiler, gezegenler, vs Bu listenin iki istisnası vardır: Cinler ve insanlar. Bu iki grubun önünde iki tercih vardır. Cennet ki bu yol hem iyi, kolay, huzur doludur hem de sonu mutluluk doludur. Konuyu sitemizde “İslami emirler ve hümanizm.” Başlığında işledik.  Diğer yol cehennemdir: Rabbimiz akıl vermiştir, içimize vicdanı yerleştirmiş, doğru yanlıştan ayıran kitaplar göndermiş ve bu ilahi kitapları açıklayıcı olarak ta peygamberler göndermiştir. Yaratıcı “Cennete girmenizi isterim, cehennem kötüdür “ diye defalarca - 120. 000 peygamber ve yüz binlerce yıl süren tebliğ çalışmaları uygulatmış ve bundan sonra tercihi insanlara - ve cinlere, “Cinlerin varlığı” adlı  yazıya müracaat edilebilir – bırakmıştır. İnsan isterse kendi iradesi ile kötülük yaparak cehenneme isterse kolayca cennete gider.

  Kısaca bir yol düşünelim, yolun iki tarafında beyaz ve kırmızı ışık veren sınır taşları vardır. Elimizde trafik rehberi önümüzde kılavuz olan bir trafik polisi vardır. Ayrıca Allah insana akıl ve vicdan da vermiştir. Şimdi polis yolu gösteriyor, trafik rehberi yol hakkında bilgi veriyor ve sınır taşları yolun sınırlarını çiziyor, akıl da doğru yol bulabiliyorken bir kişi bu yolda kaza yapsa, yoldan çıksa uçuruma düşse suç kimde olur? Şoförde mi, kılavuz (polis) da mı, rehber de mi, sınır çizgisi taşlarında mı? Ayrıca konu hakkında “ Kader” konusuna müracaat edilebilir.

5) Elçinizi görevlendirirken, kimsenin şahit olarak bulunmadığı bir mağarada mı görevi tebliğ ederdiniz? Sonra da herkesin bu elçiye inanmasını bekler miydiniz?

   Bilim adamları deney yaparken halkı etraflarına mı toplarlar yoksa o en önemli aşama kendi ortamında gerçekleştirildikten sonra mı sonuç ve detay halka açıklanır. Önemli olan mesaj ve içerik ise yukarıdaki soru da muhal kalmaktadır. Yok, illa mucize beklenmekte ise tarihte insanlığa birçok mucize gösterilmiştir. Ama o zamanda inanmak istemeyenler yine inanmamıştır, günümüzde de inanmak istemeyen yine inanmamaktadır. Yani Cebrail mağara yerine şehrin ortasında ilahi mesajı efendimize tebliğ etse idi ateistimiz o zaman inanacak mı idi? İlk vahiy anındaki ortam malumdur: Vahye ilk muhatap olmanın şaşkınlığını yaşayan hatta korkan, ürken bir insan profili. Bu anlar özeldir ve ilk anlar görevlendirilen kişinin ruh hali açısından da çok önemlidir. Önce o kişi bunu zihinsel olarak kabullenmelidir. Bu özel durum kabullenildikten - yani temel sağlam atıldıktan - sonra tebliğ başlar. Her nebide de bu böyle olmuştur. Önce insan olan nebi bilinçlenir sonra o çelik irade hazır olunca ateistler de dâhil, tebliğlerine başlarlar.

   Asıl şüphecilik olamaz şıkkını tercih etmek değil " Olabilirlik " şıkkını tercih etmektir. Asıl şüphecilik önce karar verip sonra neden - mazeret aramak değildir çünkü bu sadece önyargının göstergesi olur. İnanmak istemeyen mucizeler görse de inanmaz, Hz resul döneminde bunun örneği bol bol görüldü zaten. İslam inancına göre asıl mucize ise Kuran’dır ve 1400 küsur senedir de güncelliğini asla kaybetmemiştir.

 

 

  

                                                                   V

 1- İslam, inananlarını "öteki dünya" için şartlandırdığından sürekli olarak dünyasal yaşamı aşağılama eğilimindedir.

    Ateistler bir taraftan  ticarete  izin verdiği için İslam’ı  kapitalist olmakla suçlar bir taraftan da dünyevi olmamakla. Önyargısız okusalar, Müslüman’ın tanımının “ Dünyaya nizam vermekle görevli olan kişi” olduğunu anlayacaklardı ama tabii ki sadece dünya için çalışmak İslam’ın ruhuna uygun değildir. Sadece dünya için çalışılan din Yahudilik, sadece ahret için çalışılan Hıristiyanlık dinidir, İslam’da ise ahret mutluluğunun temelini dünya hayatının düzgün- ahlaklı geçmesi ile alakalıdır. Kısaca İslam’a göre “Dünya ahiretin tarlasıdır.”
(Deylemi)

   Peki, dünya hayatına ahret perspektifinden bakarsak ne olur, işte iki örnek:

 

                          

 

2- İslam'da en büyük suç inanmamaktır. Eğer inanmıyorsanız öldürülürsünüz.
    “ İslam barış dinidir  Müslüman olması için kimse zorlanamaz. Ama “ Savaş  durumu için indirilen ayetleri” barış anında  gündeme getirmeye kalkarsanız bunu ancak önyargı ile açıklayabiliriz. Mesela; hapis  cezası  normal vatandaş için  anormal bir durumdur, ama suçlu insanlar için ise zaruridir. Savaşla ilgili ayetler de yeri gelince uygulanır, zaten adı barış olan ve pratiği özgürlük ve barış üzerine kurulu olan dinimizin savaş dışı zamanları bu kavramlar üzerine kurulmuş ve tarihte bunun şahidi olmuştur. Önyargılılar ise işi karıştırmaya çalışır. Bu arada İslam zorlayarak Müslüman yapmayı yasaklar (Bakara 256, Kafirun, 6 ) Balkanlar hala Hıristiyanlar var ise, sebebi bu yasaktır. Ama medeniyetin beşiğinde (!), Bosna’da daha birkaç sene önce yaşanan ve beş yıl süren kıyım ve terör birçok gerçeğin gözler önüne konması açısından önemli bir delil teşkil eder. Detay yukarıdaki uzantılarımızda mevcuttur.

3- Ayetlerin tartışılmasının cehenneme gidilmesi için yeterli.

Hac suresi 51. Ayette kimlerin cehennemlik olduğu açıkça belirtilir. “Âyetlerimiz (in, akıllarınca, red ve ibtaali) hususunda birbirini âciz bırakacak bir halde (fesâd yarışına) koşanlar (a gelince:) onlar da çok alevli ateşin (cehennemin) yaranıdırlar.” Gerçeği aramak, doğruya ulaşmak, hakka ulaşmak, eşyanın hakikatinin sırrına ermek, arınmak için değil de sadece düşmanlık için ve önyargılı olarak ayetleri tartışmaya açanlar, işte onlar cehennemliktir. Tam da günümüz oryantalist- ateist zihniyetten bahseder ayet. Yoksa bizzat yüce Allah (cc) kendi varlığının delillerini Kuran’da tartışmaya açmıştır. Zaten bu site bile tartışmanın değil iftiranın İslam’da yasaklandığının bir delili değil midir?

4- Kuran'ın tamamı hazır olduğuna göre; kitabın aza azar, yıllar süren bir süreç içinde indirilmesinin de bir anlamı yoktur. Furkan 25. ayet -32: ”İnkâr edenler dediler ki: "Kuran ona toptan, bir kerede indirilseydi ya!" biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini dayanıklı kılalım. Biz onu parça parça/ayet ayet okuduk. Tabii ki, her şeye gücü yeten tanrının böyle bir savunma yapması son derece mantıksızdır.

Konunun Allah’ın iradesi, gücünün yetip yetmemesi ile ilgisi yok ki. Burada amaç insanların inen ayetlerle o ayetleri uygulamalarının paralel gitmesidir. Bir anda içki yasak olmamış, bir anda oruç farz kılınıp 5 vakit namaz ilk ayetle farz kılınmamıştır. İslam ilk geldiğinde yaşam kurallarını sıfırdan yeniden değiştiriliyordu. İçki, fuhuş, faiz vb var, namaz, oruç, vb yok. Bir anda tüm Kuran indirilse idi kafalarına taş gibi düşmez mi idi insanların acaba? Güç yetirememe, isyan, istese de yapamama durumu genel olarak görülmez mi idi? 23 senede bile o kadar saldırı, düşmanlık, iftira oldu.

5- Müşrikleri sövmek. En'am 6 ayet -108: “ Onların Allah dışında dua ettiklerine/ çağrıda bulunduklarına sövmeyin. Yoksa onlar da düşmanlıkla ve bilgisizce Allah'a söverler. Biz her ümmete yaptığı işi bu şekilde süslü gösterdik. Sonra hepsinin dönüşü rablerinedir. O, onlara, yapmakta olduklarını haber verecektir.”  Ancak bir başka ayet de söven kendisidir. Tevbe 19 ayet 28. Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir.”

    Birinci ayette onların ilahına sövme deniyor. İkinci ayette ise  manevi kirden bahsediliyor. Ünlü Arap sözlüğü de bu kelimeye bu anlamı yüklemiştir: Menâr 10, 322 vd.  Ayet, onlar manevi pistir, abdest- gusül almamışlardır anlamındadır. Ayetin devamı  konuyu açıklıyor zaten, “ Mescidi aksaya yaklaşmasınlar.” diyor devamında ayet. " E, biz yeni yıkandık, artık pis değiliz" deseler sizce içeri sokulurlar mı? Demek kastedilen, manevi pisliktir burada.  Bu ayet onlara “ Çöp gibi kokuyorsunuz, bidon kafalılar sizi.” demiyor. Bazı tercümeler o nedenle pis kelimesi yerine asıl amaçlanan ” Necis, murdar, nâpak, kirlenmiş “ gibi ifadeleri kullanırlar. Kısaca ayette sövmek yok, manevi olarak tahlil var!

6-  Cinler, insan. Araf 7 ayet -179: “Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık.  Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; Gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar. Zariyat 51 ayet -56: “ Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.”

   Buyur inan, cennete gitme, bak ayet açıkça uyarıyor, insan ve cinlerin çoğunluğunun sonu cehennemlik olmak, uyarıyı dikkate al, sen gidenlerden ola, ama hala mesajı almayıp cebelleşme içindesin.

   Burada yaratmak kelimesi üzerinde biraz duralım, normalde yaratmak Arapçada "Hlk" kökünden türemiştir ve değiştirilmesi imkânsız, doğa kanunu anlamlarına gelir. Bu ayette Allah (cc) "Hlk" kelimesi ile bu ayeti gönderse idi o zaman ne yaparsa yapsın çoğu kul cehennemlik anlamına gelirdi ama;  ayette kullanılan yaratmak anlamındaki kelimenin Arapçası "Zera'a" dır. Bu kelimenin özelliği, yaratma anlamını, ‘Kulun iradesine paralel olarak, kulun iradesine göre’ yaratmak anlamına gelmesidir. Konu “Kader” başlıklı yazımızı da kapsamaktadır, kadere göre insan ve cinlerin cehenneme gitme işi zorunluluk değil, özgür irade meselesidir ki ayetin devamı da buna delalet eder: “ Gözlerini kullanmazlar, Kalpleri anlamak istemez, kulakları işitmez, yani var olan yeteneklerini kullanmaz, dolayısı ile kendi iradeleri ile cehennemi boylarlar. Konu yukarıda da yine ele alınmıştır.

 


                                                         Hac kabul oluyor mu?

22 - Hac suresi - ayet 27: “ Bütün insanlar içinde “ Haccı ilan et ki, gerek yaya olarak ve gerek uzak yoldan gelen incelmiş develer üzerinde sana gelsinler.” Devenin de "incelmişi" isteniyor. Türkçe tercümelerde, Elmalı'lı Hamdi Yazır, "İncelmiş deve" kelimesini açıkça kullanmıştır. Y. Nuri Öztürk’de "İncelmiş binit" diyerek "deve"yi kastetmiştir. (incelmiş uçak ya da incelmiş araba olamayacağına göre.) Diyanet ise tercümesinde "ince" ya da kalın olduğuna bakmadan "binek" demeyi tercih etmiş. Uçak ya da araba için "binek" öneki kullanılmadığına göre, burada da hayvan, yani "deve" belirtilmiş oluyor. Bu durumda hac'ca uçak araba ya da otobüsler gitmiş olanlar, bu yaptıkları seyahatin Kuran'a ters olduğunu görmüş oluyorlar.  Dolarlar ve onca zahmet boşa gitmiş demek ki. Neyse, bir kez de "yürüyerek" veya "deve" ile hac farizasını yerine getirirler de, Allah'ın-varsa eğer- takdirine mazhar olurlar.

    Kuran mecazı indiği dönemde yaygın olan ortama uygun olarak çokça kullanır. Bu sitemizde de “ Kuran’da mecaz” başlığı altında ele alınmıştır. Burada deve kelimesine takılmak mesajı anlamamaktır. Deve veya yürüyerek gelin deniyor ayette ama yürümek zaten meşakkatli, zor bir iş iken bir de devenin incelmişinden bahsederek, binilen devenin bile o hac yolculuğunda zayıflamasından bahsedilmekte, kısaca o meşakkatin deveye bile olan etkisinden hareketle hac ibadetini zorluğuna atıfta bulunulmaktadır. Ayetteki ‘Uzak dağ’ ifadesi de iddiamızı destekler.

  
 

                                                                                 Sana Kuran'ı

“Kuran’ın cem edilmesi” ve “Kuran’ın kaynağı” (Oryantalistlerin ifadesi ile ‘ Muhammed’in yazdığı’  iddialarının cevapları ) sitemizde mevcuttur. Bu giriş bilgisinden sonra iddia ve cevaplarına geçebiliriz.    


      Radikal, 16.08.2000

    "1972'de Sana'daki Ulu Cami'nin onarımı sırasında yemen eski eserler müdürlüğü reisi kadı İsmail el-Akva'nın bulduğu 7.-8. yüzyıllara ait olduğu tahmin edilen elyazması bir Kuran metni, 1979'da Yemen'e giden Puin'in dikkatini çekmiş ve incelemeleri neticesinde, Kuran'ın evrim geçirdiği sonucuna varmış. Kuran saf Arapça sözcüklerden oluşmuyormuş, hattında değişiklikler vuku bulmuş, hareke işaretleri eklenmiş. Tezlerinin büyük gürültü koparacağı iddialarına da aldırmıyormuş."

   Radikal  gazetesindeki   bu haber aslında  Hz Osman döneminde çoğaltılan Kuran nüshaları dışındaki diğer el yazması Kuran’ları yaktırmasının önemini de ortaya çıkmaktadır. Konu hakkında yukarıda verdiğimiz “ Kuran’ın cem’i” bağlantısına tıklanabilir.

   Efendimiz zamanında Kuran’ı ezberleyemeyenler yazılı metin haline getirdikleri ayetlerin yanlarına, o ayetleri açıklayıcı cümleleri ekliyorlardı, Zamanla bu  açıklayıcı, yorum cümlelerinin Kuran ayetleri ile karışma ihtimali ortaya çıkınca Ebu Bekir döneminde yazılı hale getirilen Kuran, Osman döneminde Cem edilip- çoğaltıldıktan sonra ayetler ve açıklamaları karışık olan bu diğer Kuran yazmaları yakılmıştır.

   Ama kenarlarına ayet açıklamalarının yazılı olduğu bazı nüshaların sahiplerince yakılmayıp saklandığı bilinmekte ve adları da eserlerde geçmektedir. Sana Kuran’ı olarak oryantalistlerce cilalanmaya çalışılan ama sonradan gerçeğin ortaya çıkması ile özür dilemek zorunda kaldıkları bu kuran nüshası da, bu özel notların kenarında tutulduğu Kuran’lardan günümüze ulaşmış olanlarından sadece biridir. Oryantalistler ayetlerin açıklayıcı yorumlarının kenarına not edilen bölümlerini de Kuran’dan kabul edip günümüz Kuran’ı ile arada fark olduğu iddiasını gündeme getirmeye çalışmışlardır.

   Oryantalistlerce Kuran’ın aslının bozulduğuna dair ortaya atılan ithamların ne ilk ne sonuncusu olacaktır bu iddia da.

    " Puin önce surelerin dizilişinde bazı ufak farklar görmüş.":  Bu ufak farkalra bir bakalım: Surelerdeki sıralanış farklılıkları gizli bir şey değil ki! Her tefsir usulü kitabında bu açıkça yazar. Nazil olan ayetler ve sureler belirli bir sıra ile gelmiyordu. Bir sure tamamlanmadan başka bir sure inebiliyor ve ayetler de belli bir sıra takip etmiyordu. Cebrail her ayet geldikçe Hz. Muhammed’e konacağı sureyi ve sure içindeki yeri de öğretiyordu. Kısaca ayet ve ayetlerin hangi surede olduğunda bir sorun yoktur. Hz. Osman zamanında Kuran derlenirken surelerin önce uzunlukları, iniş tarihleri ve birbirleriyle münasebetleri göz önünde tutularak sıralama yapılmıştır. Rivayetlere göre İlk önce Alak, sonra Kalem, sonra Müzzemmil, sonra Müddessir surelerinin baş tarafları, ardından da Fatiha Suresi bütün halinde inmiştir. Kimi Kuran derlemelerinde iniş sıralaması gözetilirken kiminde Osman’ asleyhisselamın sıralaması tercih edilmiştir. Bu  gizli bir bilgi değildir dolayısı ile bozulma delili iddiasına delil değil bir sıralama tercihine delil teşkil eder. Zaten sahabenin derlediği özel Mushaflardaki sure sıralamaları kendi içtihatlarına göre olmuştur. (ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 257, el-Kurtubî, el-Câmi', I, 59; ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 257, Demirci, Muhsin, Kur'ân Tarihi, İstanbul 1997, s. 155 vd, İbn Kesîr, Tefsir, (Zeyl), IV, 25. Bkz. es-Suyûtî, el-İtkân, I, 85-86. Ayrıca tnushaflann sûre tertiplerindeki farklar için bkz. Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, s. 79-88,  Doç. Dr. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 79-80 )  Kuran için iki tertip söz konusudur. Birisi, sûrelerin terti­bidir. Yedi uzun sûreyi öne alıp, ardından miûn yani âyet sayısı yüz civarında olan sûreleri getirmek gibi. İşte bu taksim sahabenin yapmış olduğu bir taksimdir. Kur'ân'm ikinci tertibine gelince o da, Cebrail, bunu Allah'tan aldığı emir üzerine Resûlullah (sav)'a tebliğ etmiş, o da bu emri yerine getirmiştir (ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 258-259; es-Suyûtî, el-İtkân, I, 82 )   

     "Sonra da parşömenlerin üzerinde önceden yazılar olduğunu, sonra bunların silindiğini ve tekrar yazıldığını, yani elindekilerin 'palimpsestus' olduğunu. Özellikle 7. ve 12. yüzyıllarda kullanılan 'palimpsestus' yöntemiyle, papirüs veya parşömenin üzerindeki yazılar silinir, sonra tekrar yazılırdı. Rönesans döneminde ilkyazının okunması için kimyasal yöntemlerin kullanıldığı 'palimpsestus' incelemeleri başladı, böylece birçok antik çağ metni ortaya çıkarıldı. Bu bulgulara dayanan Puin’de Kuran'ın evrim geçirdiği sonucuna varmış."

  Sana 'da bulunan bu Kuran  yazmasının  eski olması da aslında bizim görüşümüzü desteklemektedir. Vahyi kaynağından duyan insanların kendi özel Mushaflarındaki ayetlerin etrafına o  an efendimizin anlattıkları açıklamaları yazmaları ve daha sonra bunların orjinal ayetlerle karışma ihtimaline karsı silinmesi olayı tam tarihi gerçeklerle örtüşmekte, Osman zamanında yapılan yakılma işleminin önemini ve lüzumunu gözler önüne sermektedir. Bulunan el yazması Kuran’da bu gerçeği ifade etmekte, delilini teşkil etmektedir.

  Haccac’a ait söz ise özellikle çarpıtılıp verilmektedir: Efendimiz döneminde  Arapça metinler üzerinde hareke ve noktalama işaretleri yoktu ama İslam ülkesinin sınırları genişleyince, Arap olmayanlarında Kuran’ı öğrenmelerini kolaylaştırmak amacı ile bir çalışma içine girilmiş ve Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde, Ebu'l-Esved harflerin okunuşunu kolaylaştırmak için nokta şeklinde hareke işaretleri koymuş, Abdülmelik b. Mervan döneminde ise Nasr b. Âsım ve Hayy b. Yasmur Kuran'daki bazı harfleri birbirinden ayırmak için noktalar koymuştur. En son aşamada ise harekeler nokta yerine “Fetha, Damme, Kesre ve Sükûn “ şeklinde gösterilerek okumayı öğrenme en kolay şeklini almıştır. “Anlamı asla değiştirmeyen ama okumayı kolaylaştıran” harekeleme-noktalama aşamasından Kuran öğrenimi Arap olmayanlar arasında hızla yayılmıştır. Günümüzde Arapça öğrenmeye çalışanlar da önce harekeli Arapça öğrenirler daha sonra asıl harekesiz Arapçaya geçilir. Tüm bunlar da bir sır-giz değil tüm İslami kitaplarda yazan, Arapçayı öğretmen için kullanılan bir metottur. Kuranın nokta ve harekelenmesiyle ilgili bir çok eser yazılmıştır Bunlar arasında Ed-Dani (444/1053)nin El-Muhkem fi Naktil-Mesahif adlı eseri meşhur olanıdır (El-ıtkan: 2/170-171; El-Burhan: 1/376-379; Mebahis: 150-151)

   Ayrıca bu haber, Kuran'ın orjinalleri nerede diyenlere de cevap niteliğindedir çünkü “İlk  Mushaflardan en az   üç   tanesinin günümüze kadar gelmiş olduğunu haber vermektedir.

  Cambridge üniversitesi öğretim üyelerinden Tarif Halidi ise “Sana Kuran'ının Hz. Osman’ın kaleme aldırttığı Kuran'ın henüz ulaşmadığı kesimlerce kullanılan kötü bir kopya olduğunu” söylemektedir.

   Habere devam edelim,  Puin'in diğer ses getirecek teorisi ise, “Kuran'ın İslam öncesi kaynaklardan beslendiği", "Kuran'ın saf Arapçayla yazıldığı inancını da sorguluyor. İncelediği metinde birçok yabancı kökenli kelime bulmuş. " Bu iddiaların cevapları sitemizde “ İslam tüm dinlerin özüdür.” , “ Kuran’ın kaynağı”, “Kuran’da çelişki var mı?” konularında incelenmiştir.

  Puin klasik oryantalistlerin karakteristik tüm özelliklerini bünyesinde barındıran, yüzyıllardır batılılarca ortaya atılan, “ Kuran’ın Muhammed yazdı, Kuran bozuldu, Kuran’da çelişkiler var.” İddialarını tekrarlayan, tarafsızlık özeliğini kaybetmiş, önceden verdiği hükme delil arayan bir önyargılı kişidir. Bulduğu kitap orjinal Kuran'ın  yanına eklenen açıklamaları ki sonradan da silinmişlerdir ama bu durum bile onu iddialarını gündeme getirmekten alı koymamıştır ve sonunda iddialarının tümü çürütülmüştür. İşin ilginç yönü bu iddiaları ülkemizde de bazıları mal bulmuş mağribi gibi üzerlerine atlamış olmalarıdır.

  
                                                 Puin hatasından dönüyor!

   Puin'e ve  Von Bothmer, Yemen eski eserler Müdürlüğü’nün reisi kadı İsmail el-Ekva'ya 14 ve 15 şubat 1999 tarihli birer mektup göndererek gelişmelerden ötürü duydukları üzüntüyü dile getirip özür diliyorlar; Ortada siyasî bir komplo olduğunu, kendilerinin bu tür sözler söylemediklerini; aksine, yaptıkları incelemelerden sonra yemen nüshalarıyla Müslümanların bugün ellerinde bulunan standart Kuran nüshaları arasında ciddi hiçbir farklılığın bulunmadığı sonucuna vardıklarını ve Leiden'de düzenlenen bilimsel bir konferansta da bu sonuçları ilim dünyasına açıkladıklarını belirtiyorlar.    (www.yenisafak.com.tr/arsiv/2000/agustos/29/dcundioglu.html )  - Nedense radikal bu haberi es geçer. –

                                              Dr. Puin'in el-Ekva'ya yazdığı mektup

   Sayın Kadı İsmail el-Ekva hazretleri, zat-ı âlinize en muhlisâne hürmet ve selâmlarımı sunarım. Yemenli dostlarımdan bana ulaşan haberlere göre, alman araştırmacıların Yemen'deki eski eserler arasında bir elyazması Kuran nüshası bulduklarından ve bu elyazması nüshayla Müslümanların bugün ellerinde bulunan Kuran nüshaları arasında ciddi farklılıklar tesbit ettiklerinden söz eden ['the atlantic monthly' adlı] Amerikan dergisinin yaptığı neşriyât, Yemen eski eserler Müdürlüğü’nde görev yapan yetkililere karşı halkın büyük bir tepki göstermesine sebebiyet vermiş. 312 sayılı el-Belağ dergisinin iddia ettiği üzere, güyâ Yemen'li yetkililer İslâm dünyasında büyük bir fitnenin ortaya çıkmasını önlemek amacıyla uzun bir süredir bu gerçeği (!) saklamaya çalışıyorlarmış. Sizi temin ederim ki el-Belâğ'ın hem Amerikan dergisinin neşriyâtından, hem Yemen yazmalarına dair söylenenlerden hareketle yaptığı suçlama ve karalamalar tamamen asılsızdır ve hiçbir esasa dayanmamaktadır; Benim ve meslektaşım Dr. Graf Von Bothmer'in Saarbrücken üniversitesinde sürdürdüğümüz Kuran araştırmalarına ilişkin mâhud iddialar da aynı şekilde gerçek dışıdır. Yemen ile Almanya'nın bilimsel işbirliği çabalarını baltalamayı hedef alan bu müessif saldırılardan dolayı fevkalade üzgün olduğumu belirtmeliyim. Bu saldırıyı tertib eden odakların hedeflerine ulaşmak için zamanlama itibariyle Almanya Dışişleri Bakanı'nın Yemen'i ziyaret ettiği haftayı seçmeleri size de ilginç gelmiyor mu? Amerikalı yazarı [Toby Lester] şahsen tanımam, kendisiyle sadece birkaç kez telefonla görüştüm, o kadar. Benim samimi kanaatime göre, söz konusu yemen nüshalarıyla eldeki Kuran nüshaları arasında ciddiye alınabilecek hiçbir farklılık mevcut değildir; bu yeni nüshalarda tesadüf edilen yegâne ihtilaf, -Allah'a şükür- sadece sözcüklerin imlâsıyla ilgili Kuran'ın kendisine aslâ zarar vermeyecek olan küçük birtakım yazım farklılıklarından ibarettir. Zaten "ibrahîm-ibrahim"; "kur'ân-Kuran"; "simâhum-simahum", vb. farklılıklara da Kahire'de basılan Mushaflarda işaret edildiği herkesçe bilinmektedir. Geçen senenin ekim ayında ben ve meslektaşım Dr. Von Bothmer, Hollanda'nın Leiden şehrinde yapılan, Kuran araştırmalarıyla ilgili bir konferansa davet edilmiş ve orada Yemen Mushaflarından alınan mikrofilm örneklerine istinaden iki tebliğ sunmuştuk. Her iki tebliğ de -tahmin olunacağı üzere- hem batılı akademisyenler, hem de Müslüman ilim adamları nezdinde çok büyük bir rağbet ve iltifata mazhar oldu. Maamafih bu tetkikler henüz neşredilmiş değildir. Bu vesileyle belirtmek isterim ki araştırmalarımla ilgili her hangi bir husûsu bilim adamlarının nazarlarından gizlemem için hiçbir neden bulunmamaktadır. Gözlerini kin bürümüş birtakım cahillere gelince, onları ciddiye almayıp kendi hallerine bırakmak en doğrusu olacaktır; Tâ ki ülkesinin tarihi üzerine titreyen, dinî mirasından güç alan, bu mirasın korunmasında ve bugünlere ulaşmasında hizmeti geçen öncülerini şükran hisleriyle yâd eden, - Çin'de bile olsa- onların tecrübelerinden ve yardımlarından yararlanan ilim ve kültür sahibi yeni nesiller gelinceye kadar. Son olarak, hem sizin adınıza, hem kendi adıma, yemen yazmaları etrafında kabaran bu kin ve nefret dalgalarının dinmesini temenni ediyorum. Vesselâm!

  Not: Arapça ifadelerimin bozukluğundan dolayı özür dilerim. Dostunuz Dr. Gerd R. Joseph Puin , Saarbrücken, 14/2/1999

  Olayın uluslararası siyasi boyutuna bakacak olursak, ABD  ile  AB  (  AB'nin baba'sı  Almanya) arasındaki siyasi çekişmede, Almanya ile Yemen'in birbirine "bilimsel " bazda yaklaşmasını istemeyen ABD'nin dolaylı yollardan böyle bir falso yapmış olması ve bu birlikteliği baltalamaya çalışmış olmasını anlarız da, emperyalist düşmanı (!) sosyalist- ateistlerin veya yerli "radikal" uzantılarının olaya böyle, kime hizmet ettiklerine bakmaksızın balıklama dalmalarını hem anlamayız.

 

                                                                VI

1 gün dünyanın kendi etrafındaki 24 saatlik bir dönüşünden meydana geldiğine göre, dünya yaratılmadan önce böyle bir dönüş olamayacağından bu zamanı gün olarak hesaplamak mümkün mü?
  
Dünya günü, ahiret günü farklı olduğu gibi Allah indinde gün de farklıdır. Burada bildirilen gün için işin uzmanı müfessir İmam-ı Fahrettin el-Razi “Burada gün demek, devir demektir, hâl demektir.” buyuruyor. Allah için zaman mefhumu yoktur.



  Kuran’da sağmal hayvanların sütünden bahsedilirken, gıdaların toplandığı işkembeden ve sonra kandan süzülerek temiz süt verildiği bildiriliyor. Halbuki bilim, sütün memede oluştuğunu açıklıyor.
  Gıdalar ağız yolu ile alındıktan sonra mide, 12 parmak ve ince bağırsaklarda emilmeye hazır hâle getirilir. Vücut için lazım olan amino asitler, yağ asitleri, mineraller, vitaminler, glikoz kana geçer. Hamilelikte meme dokusundaki değişimlere paralel olarak kandan süt yapımı için gerekli maddeler alınmaya başlar. Alınan bu maddeler salgı hücrelerinde süt haline getirilir. Ayete bakalım: "Süt veren hayvanlarda da size ibretler vardır. İşkembedeki pislik ile (necis) kandan (iki pislik arasından) meydana gelen, (içinde faydalı maddeler bulunan) temiz bir süt içirmekteyiz" (Nahl 66)  Yani bilimle ayet arasında bir zıtlık yoktur.



  Bakara suresinde önce yerin yaratıldığı, Naziat suresinde ise göklerin önce yaratıldığı bildiriliyor. Bu çelişki değil mi?
"O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi" (Bekara 29)."Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti. Onu yükseltti, düzene koydu. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. Ondan sonra da yer küreyi döşedi. Yerden suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi" (Naziat 27-32) Bakara suresinde bildirildiği gibi, önce yer küre, sonra gökler yaratıldı. Naziat suresinde de bildirildiği gibi otların, suların, dağların düzenlenmesi, yani yerleşime müsait hale getirilmesi ise göklerden sonra oldu. Naziat suresinde yaratmadan bahsedilmez, yaratılanın döşenmesinden bahsedilir. Kısaca en ufak bir çelişki yoktur. Yer, göklerden önce yaratıldı. Fakat henüz yerleşime, oturmaya müsait değildi.  



 Allah beddua eder mi?
Kuran indiği halkın lisanı ile muhatabına hitap eder. Allah “yapılan kötü işlerden ötürü” , yapılan fiillerin kötülüğüne dikkat çekmek için o kötü fiilleri işleyenlere lanet etmiştir. Allah istese lanet ettiği kişileri direk yok ederdi ama amaç indirilen halkın lisanı ile “Yapılan işin Allah tarafından razı olunmadığına” dikkat çekmek  için bu ifadeler ayetlerde geçer. "Allah inkârları yüzünden onlara (Yahudilere) lanet etmiştir." (Nisa 48 ), "Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun!" (Araf 44),  "Bozgunculara lanet olsun." (Rad 25),  "Biz, kitapta açıkça belirttikten sonra, indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti gizleyenler var ya, işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder." (Bakara 159)
 Allah'ın lanetlediklerine dikkat edelim, “ Zalim, bozguncu, gerçeği bile bile gizleyenler” kısaca ilk ayette açıkça ifade edildiği gibi, yapılan kötülüklerinden ötürü o insanlar  lanetlenmektedirler. Lanetli oldukları için kötülük yapmıyorlar, kötülükleri yüzünden lanetleniyorlar! Kötü, zalim, gaddar olanların Allah tarafından lanetlenmesi ayrıca Allah'ın masum, mazlum, temiz kulları tarafında olduğunun da göstergesi olmaktadır.

 

 Âyet-el kürsi’de, (Allah’ın kürsüsü) olduğu bildiriliyor. Kürsü ne demektir?
 "Onun kürsüsü (saltanatı, kudreti) gökleri ve yeri kapladı. Gökleri ve yeri korumak, gözetmek, Ona hiç zorluk vermez. O, çok yüce ve çok büyüktür." (Bakara 255) Âyetin devamı konuyu açıklıyor: "Gökleri, yeri koruyup gözetmek ona zorluk, ağırlık vermez" buyruluyor. Yani kürsi, bu işi koruyup gözetme kudretidir. Güç, kuvvet, saltanat demektir.
 



 Hac suresinin, "İnkâr edenler için ateşten bir elbise giydirilecek ve başlarına kaynar su dökülecektir" anlamındaki 19. âyeti ile, Haşr suresinin, "Allah rahman rahimdir (esirgeyen, bağışlayandır)" anlamındaki 22. âyeti çelişkilidir. Affedici olan Allah, inkârcıları hiç cezalandırır mı?”
  Affedici olmak, mazlumun hakkını zalimden almamak mıdır? Suçluları adaletle cezalandırmak, affedici olmaya aykırı olur mu?  Her şeyi yoktan yaratan Rabbimizin, emrini dinlemeyenlere ceza verme yetkisi yok mudur? Cezayı suçluların kendisi mi tayin eder? "Rabbin elbette hem çok bağışlayan, hem de çok acı azap verendir." (Fussilet 43) Ayrıca sormak gerekiyor neden bazı insanlar Allah’ın rahmet sıfatını değil de cezalandırıcı sıfatını ön plana çıkarma gayreti içindeler. Eylemlerimize göre Allah’ın sıfatları tecelli eder, yoksa ateistler bilinç altlarında başlarına geleceklere isyan mı etmektedirler bu tür itirazları ile, kim bilir?



 


  Aşağıdaki ayetler çelişkilidir. Aynı surede hem istisna var, hem de yok. "Namuslu kadınlara zina isnat edip de, sonra (bu durumu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir. Ama bundan sonra, tövbe edip düzelenler bundan istisnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir. "(Nur 4,5), "Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetliktir. Onlar için çok büyük bir azap vardır. Kendi dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarına şahitlik ettikleri gün, onlar büyük azaba uğrayacaklardır. O gün, Allah onlara hak ettikleri cezaları verecek ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır."  (Nur 23,24,25)
   Birinci âyette, (İftira edenlere gerekli cezayı verin, şahitliklerini de kabul etmeyin. Ama tövbe edip düzelenler bundan istisnadır) deniyor. Yani tövbe ederlerse şahitliklerini kabul edin deniyor. Zaten ayetin sonunda Allah’ın çok bağışlayıcı ve merhametli ifade edilerek  vurgu tövbe ve bağışlama çizgisine çekilir. İkinci ayette ise, iftira edenler lanetliktir, onlar ahirette cezalarını bulacaklardır deniyor. Ayetler arasında çelişki yoktur, iftiranın büyük günah olduğunun, dünya ve ahiret cezasının olduğunun altı kalın çizgi ile çizilir ama tövbe ile, cezalar çekildikten sonra, af kapısının her daim açık olduğu da belirtilerek umutsuzluk girdabına muhatabın girmesine izin verilmez.



 İlk iki âyette canları ölüm meleğinin aldığı bildirilirken, üçüncü âyette, Allah’ın aldığı yazılıdır. Bu çelişki değil mi? "Size vekil kılınan (görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacaktır." (Secde 11) , " Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?" (Muhammed 27), " Allah, öleceklerin ölümleri gelince canlarını alır."  (Zümer 42)
 Vekilin asıl gibidir. Bir mahkeme bir mahkuma ölüm cezası verse, cezayı bizzat yargıç infaz etmez, cellat bu işi yapar. Her ne kadar öldüren cellat ise de, emri veren bunun sorumlusudur. Esas öldüren mahkemedir. Her şeyi yapan ve yaratan Allahü teâlâdır. İnsanların canlarını melekleri vasıtası ile alır. Allah bunun canını aldı denince elbette ölüm meleğinin aldığını bilmeyen kimse yoktur. Birinci âyette ölüm meleği tekil olarak kullanılıyor. Yani herkesin ölüm meleği bir tanedir. Herkese tek melek vekil kılınmakta ve o melek canı almaktadır. İkinci âyette, çoğul olarak melekler tabiri geçiyor. Bu âyet-i kerimede canları alınan bir çok inkârcıdan söz edilmektedir. Onların canlarını alan da birçok melek vardır. Her biri için vekil kılınmış ölüm meleği farklı olduğu için yani çok melek olduğu için (melekler) ifadesi kullanılmıştır. Müslümanların ruhunu Azrail aleyhisselam alıyor, kâfirlerin canını ise Azrail aleyhisselamın emrindeki melekler alıyor.


 

  Hz. Yunus sahile atıldı mı?
Saffat, 145-146: Fenebeznahü bil’arai ve hüve sakim,ve embetna aleyhi şecereten min yaktin: “Biz, halsiz bir vaziyette kendisini dışarıya çıkarmıştık ve üstüne gölge yapması için geniş bir bitki (bal kabağı) bitirmiştik.” Hz. Yunus peygamberin Allahın rahmeti olarak kaybettiği kura davası ( Saffat, 141) sonucu denize atlamış ve bir balığın karnında boş bir araziye atıldığını Allah-u teala yüce ayetinde söylemektedir. Burada ki el-ara kelimesi “ıssız,boş yer,ağaç bulunmayan,bitki örtüsü olmayan bir arazi” anlamındadır. Bu yüzden Hz. Yunus peygamberin boş bir yere atılması olayı ayette bildirilmiştir. Tabi burada ki boş bir araziye atılış sebebi ayetin iki gerisiyle irtibatlıdır. Saffat, 143-144 Eğer çok tespih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.”

 Anlaşılacağı üzere, Hz. Yunus’un Allah’a tövbesini çokça yapması ve çokça af dilemesi sonucu, Allahın rahmetiyle, boş bir araziye çıkarıldığını anlamak hiç de zor olmayacaktır. Bu nimet olmasaydı O, balığın karnında kıyamete değin kalakalır, sonra da kıyametin çırılçıplak olan sahrasına mezmum bir durumda atılırdı denmektedir. Bunun böyle oluşunun delili yukarıdaki ayetlerimizde açıktır. Bu tıpkı, “kıyamet meydanı” anlamında, “Arasatu’l-kıyameti” ve “Arau’l kıyameti” denilmesi gibidir. Buradan çıkarılacak mananın derinliği göz önüne alınacak olursa,hz.yunusun Allahın rahmetinden esirgenmiş olarak çöl bir sahraya bırakılacağı çıkmaktadır. Ancak rahmetinin sonucu olarak yine bir ıssız adaya bırakılması diğer ayetle bütünleştirici bir etmen yapmaktadır.

  145-146. ayetlere dönersek “Biz halsiz bir vaziyette kendisini dışarıya çıkarmıştık ve üstüne gölge yapması için geniş bir bitki (bal kabağı) bitirmiştik.” Denmekte yani burada bırakıldığı yerde, onu koruyucu çevresel etmenlerin olduğunu söylemektedir. Bundan sebep, Hz. Yunus’un bırakıldığı mekânda, onu koruyucu bir bitki ona gölge yapmaktadır. Alimlerin ekseriyetine göre; bu bitki kabak olup onu yapraklarıyla örtüp, sineklerden korumuştu. Zira sinekler onun yapraklarına konmazlar. Buna şu hadiste delalet ediyor ki; Resulullah’a sen, kabak yemeğini seviyorsun, neden? Diye sorulunca; “Evet, o, kardeşim Yunus’un bitkisidir” buyurmuştur. (Ebussuud tefsiri alıntı, El-Esas fi’t-tefsir-Said Havva-Şamil yayınevi c.12 s.262)  Şimdi gelelim kalem süresinde ki ayete 49. ayet: “Eğer Rabbinden bir nimet ona erişmeseydi, O mutlaka çorak bir diyara kovulmuş olarak atılacaktı.” Evet bu ayetten rahatlıkla şunu anlıyoruz ki eğer Yunus rahmetten uzak olsa idi; çorak bir diyara atılacaktı bu saffat süresinde aynen belirtiliyor yani ayette “ Rahmetten uzak olsaydı, çorak bir diyara atılırdı ancak kovulmuş olarak” Ama burada “Şeceretin yaktin” soruya cevap vermektedir,  Yunus peygamber sahile atılmış ama kovulmadan Allah’ın rahmeti ile çorak araziye değil çevresel faktörü farklı bir yere atılmıştır. Kısaca Yunus (as) Atıldı ama kovulmadan, rahmetten uzak olmadan, "el-ara"  gibi  yerde özel bir koruyucu: üstüne gölge yapması için geniş bir bitki (bal kabağı) bitirilmiş bir yere atıldı. Atıldı; Kovulmadan, korunarak, rahmet ile, atılmadı; rahmetten uzak çorak bir araziye.

   

   Enfal 1’de ganimetlerin tamamı Allah’ındır denirken, Enfal 41-de ganimetlerin 1/5’inin Allaha ait olduğu söyleniyor ve bunun bir çelişki olduğu iddia ediliyor.
   Kuranda bahsedilen bir konu ile ilgili bir sonuca varmak için o  konu ile ilgili tüm ayetleri gözden geçirmeli, Kuran’ın genel çizgisi içinde değerlendirip öyle sonuca varmalıdır. Enfal 1. ayetin detayı işte aynı surede 41. ayette verilmektedir. Yanlış yapan, Kuran’ın tefsiri konusunda metot – usul kurallarını bilmeyen önyargılılardır.

  Birinci ayette ganimetlerin tamamının Allah ve Peygamberi'ne ait olması, onların dağıtımını onların yapacağı anlamına gelmektedir. Birinci ayet dağıtım yetkisini halktan almakta, ikinci ayette ( Enfal 41) ise yetkiyi alanların dağıtımı yapmalarını anlatılmaktadır.

  Enfal 1. ayet'teki " Bütün ganimetler, Allah'a ve O'nun Elçisi'ne aittir” ifadesini savaşta elde edilen ganimet üzerinde kişisel olarak hiçbir savaşçının hak iddia edemeyeceği çünkü ganimet, Kuran'da ve Hz. Peygamber'in öğretilerinde (Sünnetlerinde) yer alan ilkelere göre kamu malıdır ve İslamî devlet (ya da cemaat) yönetimi tarafından kamunun yararına kullanılır ya da dağıtılır." Şeklinde açıklayabiliriz.  Zaten Enfal 41. ayette, Allah ve peygamberinin olan 5/1’ide yine yetim, miskin, yolcuya dağıtılması gerektiği de açıkça ifade edilmektedir.

                          Peygamberimiz payına düşen ganimeti ne yapardı?

  Efendimiz kendi payını zaten hep fakirlere dağıtmıştır. “Efendimiz neden çok hanımla evlendi” adlı yazıda da bu konuda ele alınmıştır. Taberi tefsirinde Ali b. Ebi Talha’nın Abdullah b. Abbas'dan şu rivayetini aktarır: “Resulullah bu beşte bir'den hiçbir şey almazdı.” Mı­sır âlimlerinden Muhammed Mahmud Hicazî, Furkan tefsirinde: ” Peygamber (sav) efendimiz, ganimetin beşle birini de beşe böler; bir payı kendisi alır, aldığı bu payı Müslümanların çıkarlarına sarf ederdi.” Demektedir. Mufassal Tefsir’de:” Beşte birlik pay üzerindeki tasarruf yetkisi de Müslüman cemaat içindeki peygamberin muhtaç akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yarı yolda kalmışlara vermek üzere Peygamber'e bırakıldı.” Denilerek efendimizin 5/1 hakkının da muhtaçlara sarf edildiği belirtilir.

   Resûlüllah Efendimizin, kendine düşen payı, evine değil de muhtaçlara dağıttığı sahîh rivayetlerle sabit olmuştur. Nitekim İmam Şa­fiî'nin, Ubâde b. Sâmit’den yaptığı rivayete göre, “Resûlüllah Hayber günü, aldığı beşte bir hisseyi olduğu gibi Müslüman fakirlere da­ğıtmıştır.” (Nesâî, Ganâim ) Peygamberimizde: “Allah'ın size vermiş olduğu gani­metlerden beşte birden başka bir payım yoktur. Zaten beşte bir de size ge­ri dönmektedir” diyerek payının kamuya, muhtaçlara kullanıldığını bizzat ifade etmiştir (Ebû Dâvûd, Cihâd 121,149; Nesaî, Kasınu'1-Fey" 5; Muvatta', Cihâd 22; Müsned, 7V, 128, V, 316, 319, 326)

  Allah’ın payı olan 5/1 için Ömer b. Abdülaziz ve İbnü'l-Arabi “Allah yolunda sarf edilir anlamındadır.” demişlerdir ( Tefsirul Munir ) Hz. Peygamber (s.a) her savaştan sonra şöyle derdi: “Sizin iyiliğiniz için kullanılacak olan beşte birden başka benim şahsıma ayrılan bir parça yok.” ( Tefhimul Kuran) Kısaca 5/1 Allah ve resulünün ama onlarda kamu için kullanılır, geri kalan zaten kamu- halktan- mücahitlere, kısaca tümü kamu yararına pay edilir. Bu ganimetlerin hedefini Seyyid Kutup “Karşılaşılan pratik ihtiyaçları gidermek için” ( Fi zilalin Kuran ), Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır “kamu yararına “ ( Hak Dini Kuran Dili ), Muhammed Esed “kamu yarar ve ihtiyaçları gözetilerek” ( Tefsirul Mesaj ) kavramları ile açıklarlar.

  

 

Rahman 19-22. ayetler ile Furkan 53. ayetler çelişkili, bilime ters mi?

Rahman 19-22: “ iki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar.  Fakat aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar. İkisinden de inci ve mercan çıkar.“

Furkan 52: “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir serhat koyan O'dur.”

Rahman suresinde yüce Allah (cc), iki denizden inci ve mercan çıktığını bize bildirir. Ayette acı ve tatlı sulardan bahsedilmez. Sadece iki deniz ( Bahreyni ) ifadesi geçer ve bu iki denizden insanların geçim kaynağı olan inci- mercan çıktığı ve bunun insanlara Allah’ın bir lütuf olduğu ifade edilir. Furkan 52. Ayette ise biri tatlı diğeri tuzlu iki sudan bahsedilir ama inci-mercan’dan bahsedilmez! Dolayısı ile iki farklı surede bahsedilen her iki ayette de bilime aykırı bir şey yoktur. Ama İslam alimleri bu iki ayeti birbiri ile tercüme ederek Furkan suresindeki tatlı ve tuzlu iki suyun Rahman suresindeki iki deniz olduğu ve dolayısı ile ikisinden de inci mercan çıktığı şeklinde meal-tefsirini yaparlar. Burada tatlı ve tuzlu iki sudan inci mercan çıkması sonucunun Kuran’dan değil yorumlardan; yani insanların akıl yürütmesi ile varılan bir sonuç olduğu görülmektedir. Kuran’da iki ayrı yerde ayrı ayrı iki farklı durumdan bahsedilmiş, bunu İslam alimleri aynı iki su-deniz kabul ederek yorum yapmışlardır yoksa ayetlerde – Arapça asıllarında – tatlı ve tuzlu iki sudan inci mercan çıktığından bahsedilmez.

Peki, Kuran’dan değil de insan kaynaklı tahmin-yorumlardan hareketle yapılan bu analiz bilime aykırı mıdır? Yani inci mercan tatlı suda yetirmez mi? Aslında bu konuya her ne kadar ateistler itiraz etse de, bu iddia-yorumun bilim dışı olduğunu kabul etmemiz mümkün değildir:

     Rahman suresi 19-22 ayetleri ile Furkan suresi 53. ayetinde geçen iki denizin birbirine salındığı- karıştırıldığı ama aralarında bir engel olduğunu yazan ayetlerde denizlerden birinin suyunun içilebilen tatlı su olduğu, diğerinin acı ve tuzlu su olduğu yazılıdır. Rahman-22'de her ikisinde de inci ve mercan yetiştirildiğini yazar. Hâlbuki tatlı suda inci ve mercan yetişmez. Suni olarak inci yetiştirilse bile mercan hiç yetişmez.
   Son dönemlerde yapılan bazı araştırmalar, inci ve mercanın deniz ve nehir sularında bulunduğunu ortaya koymuştur. incilerin en bol şeklide umman yarımadasından katar yarımadasına kadar uzanan büyük körfez açıklarındaki sularda bulunduğuna dikkat çeken kaynaklar, bunların kuzey yarı küre ılıman kuşağındaki tatlı sularda bulunduğunu belirtiyorlar. Özellikle Mississippi ve onu besleyen ırmaklarda çok değerli incilerin bulunduğu kaydedilmektedir. yine bu kaynaklara göre Asya, Avrupa ve Amerika’nın bazı ırmak ve  akarsularında inci bulunduğu belirtilmektedir. Mesela Avrupa kıtasında çıkan en kıymetli incilerin kaynağı, Bavyera ormanlarındaki akarsulardır. Çin’de ırmak inciliği çok öncelerden beri bilinmektedir. ( The encyclopedia  americana, 1973, "pearl" mad.; the world book encyclopedia, 1978, "pearl" mad.; encyclopedia  of science and tachnology, 1971, "perl" mad.; ana britanica, 1992, (inci) mad. )   Reşid Rıza'nın bildirdiğine göre, bazı Hint nehirlerinde incilerin bulunduğu kesin olarak tespit edilmiştir. İngiliz asıllı müsteşriklerden ve Kuran'ın meşhur İngilizce mütercimlerinden biri olan George Sale (1697-1736) Kadı Beydâvî'nin bu ayetin tefsiri ile ilgili açıklamasına ek bilgi çerçevesinde yaptığı incelemede, söz konusu tespitlerin doğru  olduğunu ifade etmiştir. ( Reşid Rıza, Tefsiru'l-menâr, VIII/106.)   Dr. İbrahim Avd’da, bu konuda değişik araştırmalar yaptığını ve netice itibariyle inci ile mercanın, Kuran'ın ifade ettiği şekilde tuzlu sularda olduğu gibi,  tatlı  sularda da - özellikle İngiltere, İskoçya, Çekoslovakya ve Japonya’nın tatlı sularında- bulunduğunun tespit edildiğini ifade etmektedir. (İbrahim Avd, Masdaru'l-Kuran (Mahtut, 1986), 278–281. Ayrıca: "el-Muntehab fi tefsiri'l- Kur'ani'l-kerim" adlı tefsirde fâtır suresinde, on ikinci âyetin açıklaması)

    kuyumburada.com adlı siteden: Tatlı su incileri:  Bu inciler dünyanın her yerinde tatlı su nehirlerinden veya göllerden çıkar. Tatlı su incilerinin renk birleşimi tuzlu su incilerinkini geçer. Renkleri açık orta ve koyu turuncu, mor menekşe, mavi ve grinin yanı sıra geleneksel beyaz, krem, pembe, sarı altın ve siyah olabilir. En çok görülen şekli uzun ince pirinç tanesi gibi üzeri kırışık olanlardır. Bununla beraber şekilleri de renkler de çok çeşitlidir. Doğal tatlı su incileri tatlı su incilerine nazaran daha beyazdır ve iyi biçimleriyle tuzlu su incilerinin en iyilerine rakiptir. İnternetten tatlı su mercanları ile ilgili bir başka bilgi: “ Tatlı su mercanları da var. Fakat bu deniz mercanları gibi bir yapıda değil. Daha yumuşak gövdeye sahiplerdir. Bunun sebebi de, kabaca söylemek gerekirse, iskeletleri deniz mercanları gibi calsiyum tuzlarından oluşmuyor.” http://tr.wikipedia.org/wiki/mercan_(koral) ‘den bir bilgi daha: Kuran'ın tatlı su olarak adlandırdığı Akdeniz’de mercan yetişir.  Ayrıca deniz altında tatlı su kaynakları da olduğu bilinmektedir.

    Furkan Suresi 53. ayette ( ve Rahman 19-20. ayetlerde ) geçen " tatlı su " ifadelerini ise hiç uzatmadan uluslararası wikipedia adlı sözlükten cevaplayalım.

     "Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O'dur."

 

     

 

 

          Lokman 34. ayette belirtilen 5 gaybtan biri olan anne karnındaki bebeğin cinsiyeti artık biliniyor.

 Ayetin meali:” Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır. O, yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.” Şeklindedir. Ayette “ Mâ fi’l-erham” ( Rahimlerde olan ) ifadesi geçer. Arapçada ‘M⠑ zamiri en genel lafızdır. Doğacak çocuğun bütün maddi özelliklerini, kabiliyet ve hayat mukadderatını kapsar. Yağmurun yağması da ancak “ hava tahmin raporları “ ile tahmini olarak bilinir a da ancak delilleri ortaya çıktıktan sonra, nereye ne kadar yağacak kimse bilemez. Belirtiler ortaya çıktıktan sonra çocuğun cinsiyeti de bilinir  ama daha önce bilinmez (Seyyid Kutub, Fi Zilali'l-Kur'ân, XI, 493, 494; (Ibn Kesîr Hadislerle Kur'an-ı Kerîm Tefsiri, XII, 6429) ayrıca sonrası da bilinmez; rızkı, hayatı, geleceği.

 

 Bakara,233 ve Lokman, 14. ayetler, Ahkaf 15. ayet ile çelişmez mi?

Bakara suresinde 'kamil' olan 2 yıldan bahsedilir yani mükemmel olan 2 yıldır. Ama daha az emziren de var!
“Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi mükemmel şekliyle uygulamak isteyenler içindir.”(Bakara, 233) ,

“Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer.”(Lokman, 14) ,
“Çocuğun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.”(Ahkaf, 15)
Ben hamilelik değil sütten emzirmeye odaklanılması gerektiğini düşünüyor: Bakara 233 ve Lokman 14 üst sınırdan emzirme süresini (24 ay) bize vermektedir, Ahkaf 15. ayet ise 'emzirmenin alt sınırını' bize bildirmektedir. 30 aydan hamilelik aylarını çıkınca kalan süre emzirme ayının en az olan sınırını bize verir: 21 ay!

 

       

 

Ayrıca hamileliğin erken doğum süresi ortalama 6 aydır. Zaten bu aya 2 seneyi (24 ayı ) eklersek 30 aya ulaşmış oluruz. Yani hamilelik açısından erken ve normal süresini ele alırsak:

Erken doğan için (6 ay) + en uzun emzirme süresi (24 ay) = 30 ay
Normal doğum için ( 9 ay ) + en az emzirme süresi  (21 ay) = 30 ay
 

 

  Zülkarneyn ayeti, Yer düz müdür?

“Rahman, 33: “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp öteye geçebilirseniz haydi geçin! Ama (tarafımızdan verilmiş) bir güç olmadıkça geçemezsiniz.”; Kehf, 86: “Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu. Orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz, "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin" dedik.” ; Kehf, 90: “Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.”; Şems, 6: “Yere ve onu yayıp döşeyene and olsun.”; Nebe, 6-7: “Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da (yeri tutan) kazıklar yapmadık mı?”; Hicr, 19: “Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar yerleştirdik, orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik.” Güneş dünyanın bir ucundan doğup diğer ucundan batıyor. Ayrıca yeryüzü düz müdür?

Rahman, 33. Ayetten şu anlaşılır: Bir gün gelecek yerlerin ve göklerin sınırları aşılacak. Bunu bize verilen etkili ‘güç, bilgi demek olan sultanla’ ( Hud, 96; Araf, 71) ancak gerçekleştirilebilir. Bu ayette bir gün göklerin sınırlarının aşılacağı anlatılır. Zümer, 5. ayetteki, “Allah gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre yarattı. Şüphesiz, inananlar için bunda ibret vardır.” Sarar, örten anlamına gelen ‘Yukevviru’ kelimesi k-v-r kökünden türemiştir ki, Türkçede de kullanılan, Arapça küre kelimesi de aynı kökten gelir.

 

              

 

Yasin, 40:” Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzüp gider.” Küre ne kadar hızlı dönerse dönsün karanlık ve aydınlık birbirinin sınırını aşamaz.

Kehf, 86. Ayette Zülkarneyn’in gün batımı algısından bahsedilir. Güneşin ufukta batışı tasvir edilir. Şems, 6. Ayette, dünya misafirhanesinin insan için hazırlandığı anlatılır. Nebe, 6. Ayet, insanın kalacağı mekan ile alakalıdır. Hicr, 19. Ayette ise, eskiden dağların yükseltiler olduğu zannedilirdi fakat günümüzde, ayetinde işaret ettiği gibi köklerinin de olduğu bulunmuştur ve bu kökler sarsıntıları en aza ( Enbiya, 31; Lokman, 10; Nebe, 6-7)  indirir (İzostazi).

Tekvir, 1-2: “Güneş dürülüp karardığında, yıldızlar dökülüp söndüğü zaman.” Sanki yıldızlar tavandan yeryüzüne dökülüyor. Ancak düz yüzeyler dürülebilir.

İzah: Güneşin dürülmesini anlatan kelime ‘Kuvvirat’, sarmak anlamındaki k-v-r kökünden türemiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Küre kelimesi de aynı kökten gelir. Dolayısı ile düz bir alanın dürülmesi söz konusu değildir. Yıldızların dökülmesi, sönmesini anlatan kelime, ‘İngederet’ kelimesinin kökeni, g-d-r fiilidir. Arapça’da kelime anlamı Bulanık olmak’tır. Yıldızların yakıtı tükenince içe çöker.

 

            

 

Kuran’daki ayetlere ne kadar ön bilgi ile yaklaşırsanız size o kadar çok şey söyler. Kuran herkesin algı seviyesine göre hitap eder. Bu nedenle mucizevi bir kitaptır.

 

 

                                  İslam’da soru sormak yasaklanmış mıdır?

Gerçekten de din adamı’nın belletmesine göre Muhammed, Tanrı’nın iğrenç bildiği üç şeyden birinin "Kesret-i sual" (fazla soru) olduğunu bildirmiş ve: "Ben sizi bir şeyden nehyedersem, ondan uzak durunuz, bir şeyin ifasını emredersem , onu da ...yerine getiriniz" demiş ve dini islerde aşırı inceleyip sik dokuyanların helak olacaklarını eklemiştir. Din adamı, bundan başka bir de Kur'an'nin: "Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyler sormayın" (K. Maide 101-102) seklindeki ya da buna benzer diğer ayet'lerini öne sürerek mü'min kişileri soru sormak ve hele tartışmak hevesinden uzak kılar 191. Çünkü soru sorma ve tartışma geleneğinin İslam dini'ni temellerinden sarsabileceği görüsüne saplıdır.

    Maide 101 ve 102. ayetler,  Surake b. Malik’in hac ayeti inice “ Hac her sene mi ?” diye sorunca ve  bu sorusunda ısrar edince iner. Peygamberimiz cevap olarak “ hayır” der ve devamında “ Evet dese idim bunu yapamayacaktınız, sizin serbest bırakıldığınız konularda sorular sorarak ileride sizi zor duruma düşürecek ortamlar oluşturmayın.” Buyururlar. Benzer durumu Yahudiler yapmış, Allah onlardan bir kurban istemiş, ama onlar durmadan, cinsi ne olsun, rengi ne olsun, gibi sorularla normal ibadeti kendi gereksiz soruları ile zorlaştırmışlardı. “Hemen ineği (güç belâ bulup) kestiler; amma az kalsın kesmeyeceklerdi.”   (Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.) Allah onlara kolay bir emir vermiş ama gereksiz, sonunu düşünmeden sorulan sorular ile kendilerini zor duruma sokmuşlardı. Halbuki Allah böyle bir şey istemiyordu.

 Ama ateist yazar koynu başka alana taşır ve sanki İslam’da soru sorma, öğrenmenin yasaklandığı izlenimi uyandırılmaya çalışılır. Halbuki İslam’ın ilk emri ‘Oku’dur. İlim araştırmaya büyük önem vermiş, teşvik etmiş, öncülük etmiştir. Ama önyargı, karalamak, cahilce ve muhatabı köşeye sıkıştırmak için sorulan sorular; öğrenmek için sorulan soru değil, sadece taassup cümleleri olurlar, işte ayette yasaklanan da bunlardır.

                                        

                                      İddiaların ortaya çıkış nedenleri

  Kuran’a önyargı ile düşmanca yaklaşım tarzı, cahillik- bilgisizlikten kaynaklanan dar açılı- derinlikten yoksun bakış açısı, ‘Kuran hakkında bir konuda araştırma yapacakların o konudaki tüm ayetleri bir araya getirip sonuca varma’ metodundan habersiz olma gibi nedenlerle yukarıdaki çelişki iddiaları gündeme getirilmektedir.

 Kuran’da belli konudaki ayetler bir arada bulunmaz. Belli konudaki ayetleri bir araya toplamak için tüm Kuran’ı incelemek gerekir. Zaten tüm ayetlerin birbiri ile sıkı bağlantıları vardır, tüm ayetler iç içedir, bir bütünün parçasıdır, bu araştırmalar aradığımız konunun tüm kuran ayetleri içindeki konumunu da anlamamıza neden olur. Konu hakkında "Tefsir usulü" adlı yazımıza bakılabilir.
 

 

 

 Soru- cevap:

 1- Zümer 3. ayet ne anlatıyor?

 " İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar."

Aslında tek kelime ile 'şirk' nedir, onu anlatıyor. Şirk Allah'a inanıp, O'na ait bazı özellikleri başkalarına izafe etmek demektir. Bu başkası, put olabilir, bir ideoloji lideri olabilir hatta bir şeyh bile olabilir. Biz şu an en güncel olan son şıkkı ele alalım:

İslam tarihinde ne yazık ki, tasavvuf yani İslam'ın ahlak ile ilgili emir ve yasaklarını disipline eden kurum her zaman pratiğe yani tarikatlara tanım olarak yansımamıştır. Akıldan çok, aşk, muhabbet, hatta delilikte bile velilik özellikleri arayan, aklı devre dışı bırakan bir sistem olarak günümüze dek gelen bir anlayış hakimdir halk arasında.

 - Kuran sınırları içindeki -  aklı öne çıkaran İslam hukuk- fıkıhçıları ile tarikatçılar yüzlerce yıldır bu iki anlayış nedeni ile , ne yazık ki, zıtlaşmışlardır.

Özellikle "Gassal elindeki meyyit" olma kuralı ne yazık ki insanları Kuran'dan çok şeyhlerin dediklerine önem verir hale getirmiştir. İslam dışı inançlar zorlama yorumlarla İslam içi gibi gösterilmiş, bu da ana damarı aşındırmıştır. Tarih "İsmet" ( Günahsız ) sıfatlı insanlar sadece peygamberlerdir. İsmet sıfatı olmayan insanların her dediğini yapmak yerine, şeyhlerin söylediklerini Kuran'la  kıyaslamayınız. Ayette "İbadet ediyoruz." kısmı da önemli. Şeyhe ibadet eden var mı? Burada şu husus ön plana çıkıyor; bir çok tarikat ne yazık ki şeyhlerini olduğundan üstün görme eğilimindeler. Her tarikatın şeyhi "En üstün, kutup, kutbul aktap". Hatta daha da önemlisi "Allah'ın peygamberine vermediği özellikleri şeyhine izafe edenler, hatta Allah'a ait bazı özellikleri şeyhinde olduğunu"  iddia edenler bulunmaktadır ve işin en ilginç yönü bu tür iddialar hep tarikat çevresinden gelmektedir.

Çözüm ne? Onu da tarikat değil ama tasavvuf önderlerinden verelim:

"İlimsiz tasavvuf zındıklıktır." İmam-ı Gazali.

İlim, fıkıh, ilmihal, en önemlisi de iman- küfür- şirk kavramlarının içeriğini bilmeden tasavvufu yaşayacağını iddia edenler bu kavram kargaşasını oluşturmaktadırlar. Cahil iken İslam'ı yaşama iddiası insanı dinden çıkaracak ritüelleri İslam adına yapmasına sebep olabilir. Önce ilim, sonra tasavvuf.

Not: Tasavvufun, ahlak, nefis terbiyesi, yardımseverlik, kibirlenmeme, tesbihat... vs gibi bir çok olumlu yönünü asla, kimse inkar edemez. Sözümüz, "İlimsiz tasavvuf olamayacağı" yönündedir. İlim ile tasavvuf yolunda yürüyenlere ne mutlu.

 2- http://www.td.com/forumlar/showthread.php?t=8 sitesindeki iddiaya cevap:

Kardeşim, ben sitemi 2012 yılında açtım. Aynı isimle demek daha önce site açılmış, oradan alıntı ile sorular sıralanmış sitede. Ama biz yinede cevap verelim:

İddia: bir kere burda Allahın dağları dünya ile birlikte yarattığı gibi komik bir iddia var. eğer herhangi bir jeoloji kitabına bakarsanız orda dağların nasıl oluştuğunu anlattığını görürsünüz:

Cevap: Allah dünyadaki yaratmasını vasıtalar kullanarak yapar, buna sünnetullah denir. Tabiat kuralları, biyolojik kurallar hatta toplumsal kurallar. Bunlar sünnetullah kavramının alt başlıklarıdır. Ne yani dünyadaki tüm insanların kalpleri motorsuz atarken, uyurken bile akciğerimiz nefes alıp verirken,  suyun döngüsü her yerde aynı kurallar bağlı iken, yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti  vb. genel kural iken tüm dünyada aynı özelliklere sahip canlıların ve onların sahip olduğu kuralların bir koyanı olmayacak, "Tesadüf ve seleksiyon " isimli tanrıların bunları yaptığı ileri sürülecek, sonra gelip bizim iddialarımıza bilim dışı denecek.

Buradaki asıl kavram kargaşası, zaman kavramı etrafında dönmektedir. Allah (cc) tabii ki yaratandır, ama yaratma süresi- zamanı ne kadar sürmektedir. İşte burada zaman kavramının muhatabı olan insan devreye girmekte, kendisi gibi zamanı da yaratan Allah'ın dağları yüzlerce yılda yarattığını zannetmektedir. Halbuki yaratan, arattığı ile sınırlandırılmaz. Allah (cc) zamandan münezzehtir. Ne yazık ki daha bu bir Müslüman'ın ilk bilmesi gereken temel prensiplerden habersiz insanlar bir de ateizm iddiası ile ortalıkta dolaşmaktadırlar. İnkar ettiğin şeyi bilmeden nasıl insan münkir olabilir ki? 'Bil, seni tatmin etmesin sonra reddet!'

Soru: Deprem ilahi bir ikaz mıdır?

Cevap: Ama depremin sonucunda hatası olan kişiler yüzünden ölenler, dünyada kurtulsalar bile ahirette sorumludurlar, deprem bir ikaz mıdır, "Allah kimsenin günahını başkası yüklenmez." ( İsra, 15) diyor. Yani içki- fuhuş yapıyorlar diye deprem ile cezalandırılanların kıssaları Kuran'da tabii ki geçer. Ama unutmayalım ki deprem riski olan yere ev yapan kadar, o evi alan, orada kirada oturan da sorumluluktan ve sonuçlarından kurtulamamaktadır. Yani, evi alan araştırmasını yapmıyor ise evi yapan kadar sonuçlarına katlanır ama  ahirette o evi deprem - fay hattı üzerine yapanın cezası ayrıdır.

Soru: Dinozorlar evrim:

Cevap: Dinozorlar konusuna gelince sadece kelime oyunu oynanmış. Evrim teorisi tüm canlıları bir evrim silsilesi ile birbirine bağlar. Yani dinozor ile kuşlar arasında ne kadar canlı olursa olsun, sonuçta alıntı yaptığı yazarında açıkça yazdığı gibi:" pek çok sürüngen ve dinozor turu, hem memelilere hem de kuşlara evrimleşmelerini sürdürmüşlerdir"  Yani kuşların ataları Bir veya birden çok; ama hepsi sıra ile evrimleşiyor, evrimleşerek değişiyor.Kısaca hepsi sudan karaya çıkmadı mı, aynı tür-kök zamanla başkalaştı. Sitedeki , " Hiçbir bilim adamı evrim kuramının ispat edildiği düşüncesini ileri süremez." cümlesinden sonra gelen " evrim olgusunu açıklama yolunda bu kurama seçenek sayılabilecek başka bir kuram da bugüne değin ortaya atılmış değildir." En iyisi " evrim ile ilgili sayfamızı "önerelim, umarım faydalı olur.

 

Soru: semud kavminin nasıl yok edildiği konusunda kuranı yazan kişinin bir türlü karar verememesi.
-deprem gibi bir şeyle yok edilmiş. (araf 78) -korkunç uğultulu ses (hud 67, hud 94)-bela yağmuruna tutular...ak (furkan 40)-azap yakalamasıyla (şuara 158)-tuzak kurarak (neml 50-51)-şu yöntemlerden birisi seçilerek a. taş yağmuru b. korkunç ses c. suda boğma (ankebut 40)-korkunç ses (sad 13)-yıldırım çarpması (fussilet 13, fussilet 17)-yıldırım çarpması (zariyat 44)-korkunç ses (kamer 31)
adminim bunu bir açıklar mısınız ?
Cevap:
Kardeşim, Kuran’ın üslubuna tam hakim olamayanlara, ateist veya oryantalistlerin klasik kafa karıştırma amaçlı sorduğu sorulardan bir tanesidir bu tip sorular!
Benzeri bir soru: Allah insanı neden yarattı; topraktan mı? sudan mı?, çamurdan mı?, meniden mi?…diye de sorarlar. Halbuki Kuran’ın tamamına bakınca ilk insanı çamur (su ve toprak karışımı) sonra her insanların doğal yollarla çoğaltıldığı görülür! (Bu konuda detay: http://islamustundur.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html ADLI SAYFADA, “İnsan neden yaratılmıştır?” başlıklı bu sayfadaki yazı! )Burada da aynı şey söz konusu :Allah Semud kavmini doğal felaketle yok etmiştir: Şiddetli bir deprem ve onunla beraber gök gürültüsü-yıldırım ile! Allah bu helakı farklı surelerde farklı açı ve an ile aktarmaktadır! Tıpkı insanın yaratılmasının aşamalarının, farklı surelerde aktarılması gibi! Furkan 40. ayette; “bela yağmuru” kavramı ile de bu anlatılır yani bela bir tane ( sadece deprem veya yıldırım değil) değil, ardarda sağanak gibi yağmıştır! (Deprem ve onunla beraber yoğun bir gökgürültüsü ve yıldırım ) Ankebut 40. ayette helak edilme yolları sayılmıştır ki detayı ise Araf 78; Hud 67-94; Fussilet 13-17; Zariyat 44. ayetlerde bildirilir. Ayrıca Sad, 13. ayette ise ” korkunç bir ses”ten bahsedilmemektedir!
 

 

Şura 32. Ve 33. Ayetlerindeki el cevari kelimesinin normal bir gemi olmadığını anladım orada bahsedilen yelkenli gemidir burada bir sorunun yok ama bu sefer de şöyle bir iddia atıyorlar "o zaman bazı yelkenli gemilerde de kürek vardı onla hareket ettirilirdi diyorlar" gerçekten kafama takılan bir konu benim için çok önemli şimdiden Allah razı olsun

Cevabımız:
Akın kardeşim
Bu ayetten maksat 'gemilerin denizde yüzmesine sebep olan yasaların koyucusu olan Allah'ın gücüne dikkat çekmektir.' Gemiler yelkenlide olsa, kürekle de olsa, suyun kaldırma kuvveti olmasa denizde gidebilir mi, hayır! Gerisi sadece detayda boğulmaktır. Yere kaldırma kuvveti veren, denize de aynı kuralı işletse idi ne olacaktı? Olay bu kadar basit!
Ayetin maksadını, amacı 'Yasa-kanun: sünnetullah'a' dikkat çekmek oradan o kanunu koyana ulaşmayı amaçlamak. Karışık bir sistemler ağı düzenli işliyorsa orada düzeni sağlayan vardır, işte Kuran ayetleri 'fiziksel, biyolojik veya toplumsal yasalara' dikkat çekerek o yasa koyucuya secde edilmesi istenir. Zaten yer gök - onun emrine uygun hareket ederek, verdiği görevi yaparak, kendilerine kodlanan şifrelere uygun davranarak - O'na secde etmektedir, yüce yaradan bu secde alemine bizide katılmaya davet etmektedir. Ama gemilerin rengi, ebadı ile uğraşmaya başlarsak o zaman amaçtan saparız. Zaten sapanlarda yani anlayamayanlarda ateist ilan ediyor kendini, cahilliklerinin farkında olmadan! Kısaca size yelkenli değil kürekli diyenlere gülümseyin ve 'Suphanallah, Ya rab! Sen bu insanlara basiret nasip eyle deyin' geçin; gerekli açıklamayı yaptıktan sonra.

 

Necm 27 de "Şüphesiz ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar. "Der ama ateistlerde ahirete inanmaz ama onlar meleklere dişi ismini takmiyorlar ? Bu felsefi bir çelişki değilmi?

CEVABEN
Mekkeli müşrikler ahirete inanmazlardı: “Bu size va’d edilen, çok çok uzak bir şey” (Mü’minun, 36), “Hayat sadece bu dünya hayatıdır, ölürüz, yaşarız. Bizi ancak zamanın geçmesi helâk eder” (Casiye, 24), “Kıyamet vaki olmayacak” (Sebe, 3), “İlk halimize geri çevrilecek değiliz” (Naziat, 10-12) “Biz azab edilecek değiliz” (Şuara, 137) diye bazıları kesin, bazıları da, “Biz kıyamet saati nedir bilmeyiz, biz sadece bir zan içindeyiz, yakinen bilip inanmıyoruz” (Casiye, 22); “Biz ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra, biz tekrar mı diriltilecekmişiz?!” (Mü’minûn, 82; Sâffât, 16; Vakıa, 47) Kuran açıklanacaksa bu ancak kurallara bağlı olarak yapılmalıdır. Bu ilme tefsir denir ve bu ilmin ilk kurallarından biri de aynı konudaki ayetlerin bir arada değerlendirilmesi ve ayetlerin ayetlerle açıklanmasıdır.
Mekkeli müşrikler ile ortak noktaları bulunuyor diye her ayeti de kendilerine yontmasın ate arkadaşlar, bu ne kibir yahu :))
Bu ayet Mekkeli müşriklerden bahseder. O zamanki muhataplar müşriklerdir. Benzer zihniyetin devamına ateizm veya oryantalizm denebilir mi, benze evet! Ama küçük farklılıklar vardır. Mesela o dönem ki müşrikler putlara tapardı, günümüz ateistleri de kendilerine idol ( Putlar) bulmuşlardır. Farkında değillerdir ama belli insan veya fikirlere toz kondurmaz, hatasız hatta tanrı/peygamber ilan ederler. Örneğin ateist Lawrence Krauss, cinsi sapık Jeffrey Epstein için peygamber sıfatını kullanır. Komünist  ( Ateist sosyalist rejim) ideolojide parti liderleri putlaştırılır. Burada asıl üzerinde durulması gereken, 'meleklere dişi isim verilmesi' konusudur. Buradaki eylemin altında yatan mantık, insanların değerli gördükleri şeyleri kendileri için ayırırken, inandıklarını iddia ettikleri ama aslında 'gerçek anlamı ile inanmadıkları' hatta, kabul etmediklerini ileri sürdükleri ama zor anlarında kendisine yöneldikleri yaratıcı söz konusu olduğunda O'na gereken hürmet, saygı ve tazimin yapılmaması, ertelenmesi veya önemsenmemesidir. Gerçek anlamı ile inanılmayan veya reddedildiği iddia edilsede zihnin derinlerinde var olana gerekli değerin verilmemesidir asıl mesele!  Örnekler değişebilir, zihniyet daimi, devamlıdır ne yazık ki! Konuya verilecek bol örnek vardır, uzamasın, konuya dönersek;
Mesela 20 ayette de melekleri kız hatta putlara bile kız isimleri verildiği ( aynı sure, 19. ayet ) bahsedilir. Erkek çocuklar kendilerine, hakir gördükleri kızları (Nahl,58-59; Zuhruf,17-19) melek veya put vasıtası ile tanrıya izafe ederler.

Aynı konudaki soru üzerine devamen:
Ayetin indiği döneme önce hitap etmesi gayet doğal. 1400 sene sonrasını değil hitabın ‘önce’ örnek olacak nesli yetiştirmesi kadar normal bir şey yoktur. Peki ayetin günümüze bakan yönü nedir?
“Günümüzün müşrik ve dişi meleklerini bulmak” yeterlidir ki bunları da, bizzat senin verdiğin örnekler üzerinden (Hristiyan, Yahudi, Budist, hinduist veya Amerikan yerlileri ve ahiret inancı: . Hıristiyanlarda Allah’a dişi melek izafe ederek ahirete gereği gibi inanmıyorlar diyebiliriz, Yahudiler de zaten ahiret inancı çok muğlak hatta tevratta yok gibidir, onlarda dişi melek inancı vardır, mesela, Hz.Süleyman’ın yaptırdığı Bet Hamikdaş‘ın kapısının anahtarının üzerinde, Ahit Sandığının üzerindeki Kerublardan – meleklerden – biri olan, soldaki dişi Kerub’un resmi kazılıdır. Ayrıca Budizmde ahiret inancına karşılık gelecek bir çok inanış vardır. İlk dönem hinduizmde de ahiret inancı vardı, sonradan tenasüh inancına evrildi. Amerikan kızılderilileri ise Vakui adını verdikleri cennete inanırlar)  cevapladım. Unutmayalım ki “ruhuna uygun yapılmayan hiçbir ibadet ya eylemi” Allah asla kabul etmez. Mesela, Kuran namaza büyük önem verir ama Maun suresinde ( 4. Ayet) ruhuna uygun olmayan namaz kılanlar için, ‘ yazıklar olsun O namaz kılana’ denilmektedir. Ahiret inancı için de aynı durum söz konusudur!  Ruhuna, aslına uygun olmayan inanç; yok hükmündedir ve bu inanç sahipleri mutlaka Allah’a layık olmayan sıfatları da yakıştırmışlardır; Melek örneği sadece bir misaldir, örneğin güncel versiyonu ise değişebilir!
Kısaca ortada çelişki asla yok!
Ateizme ve onların çelişkilerine tutarlı örnekler dolu iken, “göğe merdiven de dayasak, insanları inandırma konusunda ısrar da etsek”te ( Nahl, 82; Yunus, 99)  karar kulun vicdanı ile yaradan arasındadır. Yoksa bize düşen ” sadece tebliğ ” ( Enam, 35)  etmektir.
Not, Sitemizin amacı adlı sayfada, "Mekkeli müşriklerde; deist, komünist ve oryantalist izler!" adlı minik bir dipnotta da benzer içerik vardır, selametle.