Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Kuran'ın aslı yakıldı mı?

                                           Kuran’ın Aslı Yakıldı mı?

   Dinsizlerin iddiası özetle şudur: Hz Ebu Bekir’in kitap haline getirdiği Mushaf, Osman döneminde çoğaltıldıktan sonra yakılmıştır. Aslı yakıldığına göre, kopyalananların bozulmadığını kim iddia edebilir? Ayrıca toplama esnasındaki bazı nakillerden hareketlerle de iddialarına destek bulmaya çalışırlar. Sıra ile iddia ve cevaplarına başlayalım:

  Önce özet bilgi: Cebrail (a.s) vasıtasıyla, Allah’tan gelen ayetleri Hz. Muhammed hemen ezberler (es-Sabunî/Kur’an İlimleri, ç.Zeynelabidin Tatlıoğlu, 1996,ist,İnsan yay. s. 62-63 , Ebu Şehbe,s.236,es-Sabunî, s.68, Şahhate,s.21,Müzzemmil 1-4  ) sonra da  bu ayetleri hem ashabına ( Tahta, taş, deri, papirüs, kemik,  kağıtlara) yazdırır (  Tahir el-Cezairî, et-Tıbyan, Beyrut, 1412, s.101, Ebu Şame el-Maqdisî, Kitabu’l-Murşidi’l-Weciz, Ank,1986, s.44, Bera ibnu Azib'den gelen bir Rivayet’de şöyle denilmektedir: 4/en-Nisa 95 Ayeti Nazil olunca; Rasulullah Zeyd'i çağırttı, Eli’nde Yazı Aletleri’yle gelen Zeyd'e bu Ayet’i yazmasını söyledi." Zeyd ibnu Sabit'ten aktarılan Uzun bir Rivayet’te o, " Rasulullah'ın yanında bulunduğu bir sırada Peygamber'de vahiy Hali’nin belirdiğini, bu Hal geçince, kendisine " Zeyd yaz!" dediğini, bunun üzerine bir Kürek Kemiği alarak üzerine 4/Nisa 95 Ayeti’ni "Ecren Azima" e kadar yazdığını, sonra, Peygamber de Tekrar vahiy Hali’nin belirdiğini, bu Hal geçince kendisine "Oku" dediğini, yazdığı Ayetleri okuduğunu, Ayet’te "ve’l Mücahidun" Kelimesine gelince, Peygamber’in " Gayre uli’l Ebsar" kısmını söylediğini Haber vermekte. (el-Buhari/Fedail,)Zeyd ibnu Sabit: Biz Kur'an'ı Rasulullah'ın Huzuru’nda Rika üzerine yazardık." (İbnu Hanbel/el-Müsned) ) hem de ezberlettirirdi (Tarih-ul Kur’an (Ebyari), s.108-109; Ulum-ul Kur’an-il Kerim, s.153; ve yeni “es-Sahih min Siret-in Nebiyy-il Azam” kitabı, c.2, s.87-90’a müracaat edilsin, Keşf-ul Estar, c.3, s.169; Mecma-uz Zevaid, c.9, s.63 ) Bu hadise de, Kuran’ın başlangıcından beri yazıldığını gösteren tarihi bir belgedir ( Askalani ve diğerleri, Mekke’de Kur’an’ı ilk olarak Abdullah b. Saad b. Ebi Serh’in yazdığını söylemekteler (Feth-ul Bari, c.9. s.19; es-Siret-ul Halebiyye, c.3, s.326 ) İbn-i Kesir, vahyi ilk yazan kişinin Ubey b. Kaab olduğu iddiasının haşiyesinde şöyle diyor: “Hayır; böyle değil, çünkü Ubey b. Kaab Mekkî sureler nazil olduğunda yoktu. Sahabe onları Mekke’de yazmışlardı.” (Bidayet-u ven Nihaye, c.7, s.340 )  Mesela,  Hicretten önce 8. yılda Hz. Ömer, kız kardeşi Fatıma’nın evinde ‘Tâh⒠ve ‘Tekvir’ sûrelerinin yazılı olduğu sahifeleri bulmuş, okunan ayetler karşısında ürpermiş ve sonra da Müslüman olmuştu. ) Hz. Peygamber de onların okuduklarını Kontrol ederdi (Ebu Şehbe,s.236,er-Rumî, Ulumu’l-Kur’an ,s.89, Şahhate,s.21) Hz Resul vefat ettiğinde bu ayetlerin hepsi yazılı ve ezberlenmiş) olarak bir arada bulunuyordu ( Kur’an’ın ayet ve surelerinin sıralanışı Hz. Peygamber (s.a.v) ’in denetim ve kontrolu altında olmuştur. Haris-i Muhasebi, Hazin, Zergani, Zerkeşi, Abdussabur Şahin, Muhammed-i Gazali, Ebu Şame, Baglani (Sözü geçen alimlerin görüşleri için şu kaynaklara müracaat edilsin: el- Burhan (Zerkeşi) c.1, s.238-240; Menahil-ul İrfan (Zergani) c.1, s.240-241; Kitab-ul İtgan (Suyuti) c.1, s.60; Tarih-ul Kur’an (Zencani) s.46-47, el-Te’vil (Hazin) c.1, s.7; Karaib-ul Kur’an (Nişaburi, Cami-ul Beyan Taberi’nin haşiyesinde) c.1, s.24; Ukzubet-u Tahrif-il Kur’an, s.17-18.), Hürr-ü Amuli (- Fusul-ul Muhimme (Hürr-ü Amuli) s.160), Belhi, İbn-i Tavus (Ecvibet-ul Mesail, Musa Carullah s.29-30)  ve Seyyid Şerefuddin (Saad-us Suud s.192-193)  gibi alimler bu görüşü savunmaktadırlar. Doktor Sağir bu konuda şöyle diyor: “ İlmi araştırmalar, Kur’an’ın tamamının Peygamber (s.a.v) ’in zamanında yazılıp-toplandığı gerçeğini ortaya kaymaktadır. Bu görüşü İbn-i Hacer de kabul etmektedir.” (Tarih-ul Kur’an (Dr. Sağir) s.85-87; İbn-i Hacer’in sözleri için de Feth-ul Bari, kitabına c.9, s.1 başvurulabilir )  Peygamberimiz Hz. Muhammed, meleğin (Cebrail) tebliğ ettiği vahyi ezberliyor, sonra vahiy katiplerinden birini çağırarak (Vahiy katipleri, 26 veya 42 kişi idi /Ali b.Bürhanü’d-Din el-Halebi,  es-Siretü’l-Halebiyye, 1320, III.326, Bu Yazım İşinde el-Askalanî (852/1448) Görev alan 40'a Yakın Sahabi’den Söz eder (İbnu Hacer/el-Fethu'l-Bari ) gelen kısmı, ait olduğu yeri de tayin ederek yazdırıyordu (Zerkeşi, Burhan, I.238,256 ) Vahiy katiplerince yazılan ayetler daha sonra peygamberimize arz edilir. ( Muhammed Hamidullah, Kuran-ı Kerim tarihi, s. 43) Nakillerden iyice anlaşıldığı üzere; Peygamber Efendimiz, muhtemel bir yanlışlığı düzeltmek için, gelen vahyi katiplere yazdırdıktan (Tarihçiler bu katiplerin adlarını yazmış, bazıları onların sayısının 42’ye ulaştığını söylemişlerdir: Vezra vel- Kitap, s.12-13; Es- Siret-ul Halebiyye, c.3, s.326-327; Tecarib-ul Umem, c.1, s.161-162; el-Bidaye ven-Nihaye, c.7, s.339; Buhus-un fi tarih-il Kur’an ve Ulumih (Vahiy kitabı bölümü); Feth-ul Bari, c.9-19 ve 20 (Zeyd b. Sabit’in yaşantısını anlatırken); Sıfat-us Safve, c.1, s.704. Not: Baklani “Peygamber (s.a.v) in zamanında Kur’an’ın toplanışı” adlı eserinde Peygamber (s.a.v) in Kur’an’a “Kitap” ismini koyduğunu söylemiştir. (Ukzubet-u Tahrif-il Kur’an, s.18 ) ) sonra da katipten okumasını istiyordu ( Mesela Zeyd b. Sabit şöyle rivayet eder: “Ben Resulullah (s.a.v) e gelen vahiyleri yazardım. O vahyi ağır şartlar altında alırdı. Sonra ben (yazmak için) bir şey getirirdim. Peygamber söyler ben de yazardım. (Vahyi) yazdıktan sonra Peygamber “oku” diye buyururdu. Eğer bir yanlışlık olsaydı onu kendileri düzeltir, sonra da halka verirlerdi: Mecma-uz Zevaid, c.1, s.152; Tarih-ul Kur’an (Sağir), s.80, yine Zeyd b. Sabit şöyle diyor: “Biz Resulullah (s.a.v) ın yanında Kur’an sayfalarını (yazıldıktan sonra) bir araya getirirdik.”Hakim şöyle diyor: “Bu söz Kur’an’ın Resulullah (s.a.v) in zamanında bir araya getirildiğini açıkça ispat etmektedir.” Bir başka hadiste de Hakim, Zeyd’den şöyle naklediyor: “Biz Resulullah (s.a.v) ’in huzurunda Kur’an’ı bir araya toplardık...” Müstedrek-ul Hakim, 11/611 ve 129, el-Burhan (Zerkeşi), c.1, s.237,256 ve 235; Fevatih-ul Rahemut (el- Müstevfa’nın haşiyesinde), c.2, s.13; el- İtkan, c.1, s.57 ve 60; Menahil-ul İrfan, c.1, s.240; el-Beyan (Hoi), s.273; Buhus-un fi Tarih-il Kur’an ve Ulumih, s.105, 126 ve 130; Müsned-i Ahmed, c.5, s.185; Ukzubet-u Tahrif-i Kur’an, s.16, (el- Müsanif’ten naklen) İbn-i ebi Şeybe, c.3, s.145  ) İbn-i Abbas'ta peygamberden kalan ne var sorusuna, " Peygamber şu iki kapak arasındakinden başka bir şey bırakmadı. "diye cevap vermiştir. (Buhari, Fadailul Kuran, 16/1, no:2008,ve 5019 Ayrıca bakınız: Kettani, et-Teratibul idariyye, III/99)  Kendisine okunarak mukabele görmüş bu metin, Resulullah’a teslim edilip hane-i saadette muhafaza ediliyordu. ( Saad-us Suud, s.192-193, Ecvibet-ul Mesail, s.31) Ashaptan isteyenler, sonra kendileri için, onlardan şahsi nüshalar istinsah ediyorlardı (M.Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi, s.43). Bazı hadislerin açıkladığı üzere Resulullah (s.a.v) ’in evinde dinlenme yerinde, bir Mushaf vardı (Tarih-ul Kur’an (Zencani), s.64,44 ve 45; Tefsir-ul Burhan (mukaddime), s.36; Umdet-ul Kari, c.2, s.16; el- Bihar, c.89, s.48,52; el- İtkan, c.1, s.57-58; Menakib-u Âl-i Ebi Talib, Şehr-i Aşub, c.2, s.41; Tefsir-ul Kummi, c.2, s.451; el- Mehaccet-ul Beyza, c.2, s.264; Tarih-ul Kur’an (Abyari), s.84 ve 106; Tefsir-us Sırat-il Müstakim, c.1, s.366 dipnotta); el- Vâfi, c.5, s.274; Ukzubet-ul Tahrif-ul Kur’an, s.17 ) Hz. Peygamber, yeni indirilen her vahiy metnini önce erkekler, müteakiben de kadınlar cemaatine okuyup tebliğ ederdi (Hamidullah, Rasulullah Muhammed, s. 195, A.g.e. s.43, n.1’de İbn İshak, Sire’den)  Kur’an metnini yazanlar da (Peygamber (s.a.v) , ne zaman vahiy nazil olsa Zeyd veya bir başkasını çağırır, onu yazmasını emrederdi ( Delail-un Nübüvve (Beyhaki), c.1, s.242 ) parçayı, hem ezberliyor, hem de yazılı olarak evlerinde bulunduruyorlardı. Yazma bilmeyen ve şahsi nüshası olmayan mü’minler; Hz. Peygamberin namaz, vaaz ve sair vesilelerle devamlı surette Kur’an okuması sayesinde, kulak yoluyla belliyorlardı. Peygamberimiz, İslam’a yeni girenleri, Kur’an’ı iyi bilen sahabeye gönderirdi. Mescidde, Kur’an öğretip öğrenenlerin çıkardığı seslerden dolayı birbirlerini şaşırmamaları için, Hz. Peygamber ashabına seslerini kısmalarını emretmişti. Gecenin karanlığında, ashabın meskenlerinin yanından geçenler, arı kovanı uğultusu gibi Kur’an sesi işitirlerdi. (Zerkani,  Menahil-ul İrfan, c.1, s.234 ve 308; Müsned-i Ahmed, c.5, s.324; el-Beyan (Hoî) s.274; Tarih-ul Kur’an (Sağir), s.80; Mehasin fi Ulum-ul Kur’an, s.121, Hayat-us Sahabe, c.3, s.260; Müstedrek-ul Hukkam, c.3, s.356 ) Sahabiyi hafızlığa teşvik eden peygamberimiz ( Mecme-ul Beyan, c.1, s.16; Sahih-i Buhari, c.3, s.149; Müstedrek-ul Hakim; Mecme-uz Zevaid, c.7, s.159-165; Hilyet-ul Evliya, c.4, s.194; et-Terğib vel-Terhib, c.2, s.342, Müsennif (Sen’ani) c.9, s.201, En- Naşr-u fil Kıraat-il Aşr, c.2, s.452-453; Kenz-ul Ummal, c.1, s.482, s.454, Mecma-uz Zevaid, c.7, s.172 , Mecma-ul Beyan, c.1, s.15; İzhar-ul Hak, c.2, s.90 ), Nakle göre Müslümanlardan kim daha çok Kur’an’ı öğrenip veya toplayan veya diğerlerinden daha çok okuyan kimsenin onlar için namaz kılıp, emirlik edeceğini de kararlaştırılmış (Et-Tabakat-ul Kübra (Sadır Yayınevi), c.8, s.89; Ensab-ul Eşraf, c.1, s.264; Keşf-ul Estar, c.2, s.266 ve c.1, s.230; Mecma-uz  Zevaid, c.5, s.255 ve c.7, s.161 ve c.2, s.63 ) aynı zamanda her yılın Ramazan ayında, o zamana kadar vahyedilmiş bütün ayetleri Cebrail aleyhisselama okuyordu. Resulullah (s.a.v)’in antlaşmalarını, hurma ağaçlarının ürünlerinin değerlendirmesini ve borç edinilen paraları yazan katipleri vardı. Resulullah (s.a.v)  katiplerden Hudeybiye savaşından bir yıl önce İslam’ı kabul edenlerin hepsinin isimlerini yazmalarını istemişti. Bunun üzerine Muaz da 1500 kişinin adını yazmıştı. Buna ilave olarak müslümanların (savaşla ilgili konuları ve savaşa katılanların adlarını yazmak için) ordu içinde de katipleri vardı. (Sevk fi Zill-id Devlet-il İslamiyye, s.68 ) Acaba Resul-i Ekrem (s.a.v) ’in bu gibi konuların yazılmasına önem verirken Kur’an’ın yazılmasına önem vermemesi düşünülebilinilir mi?  Halbuki Kur’an İslam’ın temelidir. Alınan borçları yazmak Resulullah (s.a.v)  için Kur’an’ı yazmaktan daha mı önemliydi? Buna bir delilde Osman b. Ebu-l As’ın hadisidir: Sakif’in elçisi Resulullah (s.a.v) in yanına geldiğinde giderek ondaki mushafı istedim. O da mushafı bana verdi....” (Mecma-uz Zevaid, c.9, s.371; Hayat-us Sahabe, c.3, s.244 ) Ömrünün son Ramazanında bu mukabele iki defa  olmuştu. Bu mukabele geleneği, asırlardan beri her Ramazan devam etmektedir. Resulullah (s.a.v) in irtihalinden sonra da Kur’an’a çok önem veriliyordu ( Müsennef (Abdurrezzak), c.3, s.366; Mecma-uz Zevaid, c.7, s.167; Hayat-us Sahabe, c.3, s.255, el-Kün’ye vel- Elkab (Kummi), c.1, s.116. Keşf-ul Estar (Müsned-ul Bezar’dan nakletmiştir.) c.3, s.94; Mecma-uz Zevaid, c.7, s.162, Kenz-ul Ummal, c.2, s.219, Aynı kaynak ve Hisal, c.2, s.602; Mec’ma-ul Beyan, c.1, s.16; Vesail-uş Şia, c.4, s.838-839,  Sahih-i Müslim, c.3, s.100; Müşkül-ul A’sar, c.2, s.419; Hilyet-ul Evliya, c.1, s.257 ve 366; Kenz-ul Ummal, c.2, s.140-141,  Kenz-ul Ummal, c.2, s.183 )

     Tarihçiler ve yazarlar, “Biz Kur’an’ı Resulullah (s.a.v) in zamanında bir araya topladık” diyen bir grup sahabiden sözetmektedirler. Yine “iki-üç surenin dışında bütün Kur’an’ı topladık” diyen sahabelerin de adlarını yazmışlardır ( Kuatade şöyle diyor: “Enes b. Malik’ten Resulullah (s.a.v) in zamanında kaç kişinin Kur’an’ı topladığını sorduğumda şöyle cevap verdi: 4 kişi; onların hepsi Ensardan idi: Ubey b. Kaab, Muaz b. Cebel, Zeyd b. Sabit, Ebu Zeyd. Ve biz de bunu onlardan miras aldık.” (Sahih-i Buhari, c.2, s.201; c.3, s.147; Tabakat-u İbn-i Saad, c.2, 2.kısı, s.112-113; Tefsir-ul Hazin, c.1, s.7; Libab-ut Te’vil (Nişaburi, Cami-ul Beyan’ın haşiyesinde), c.1, s.24; Menahil-ul İrfan, c.1, s.236; el-Cami li Ahkam-il Kur’an, c.1, s.56-57; el-Bihar, c.89, s.77; el-Burhan (Zerkeşi), c.1, s.241; el-İtkan, c.1, s.70-71; Umdet-ul Kari, c.20, s.26; Tehzib-ul Tarih-i Dimeşk, c.5, s.448-137; Tefsir-i İbn-i Kesir, c.4, s.28’in dipnotunda; Tarih-ul Kur’an, s.47; Feth-ul Bari, c.9, s.49; Kenz-ul Ummal, c.2, s.390; el-Beyan (Hoi), s.269; Usd-ul Gabe, c.4, s.216; el-İstiab (el-İsabe’nin haşiyesinde), c.3, s.224; el-Câmi-us Sahih (Tirmizi), c.5, s.666; Tezkiret-ul Hafız, c.1, s.25 ve 31; el-Bidaye ven- Nihaye, c.7, s.340-346) Kitab-us Sindi’nin haşiyesinde şunlar yazılıdır: “Enes’in yukarıdaki sözden amacı “ben bu dört kişinin dışında kimseyi hatırlamıyorum”dur. Çünkü sahabilerden bir çoğunun Kur’an’ı biraraya getirmeye büyük önem verdikleri bilinmektedir .” (Sindi’nin Sahih-i Buhari’ye haşiyesi, c.3, s.147) Kurtubi Enes’in sözünü şu şekilde açıklıyor: “Enes’in bu sözden maksadı yalnız Ensar’dan olanlardır. Çünkü sahabilerden başka bir grup da Kur’an’ı toplamaya önem veriyordu. Örneğin: Osman b. Affan, Ali (a.s), Abdullah b. Mes’ud, Abdullah b. Amr b. As, Salim Mevla Ebi Huzeyfe (el-İstiab (el-İsabe’nin haşiyesinde), c.3, s.224; Usd-ul Gabe, c.4, s.216) Ebu Ömer, Kays b. Seken’in tercümesinde onun Ebu Zeyd olduğunu zannediyor. Ebu Ömer’in dışındaki bazıları da aynı görüşteler (el-İsabe, c.3, s.250; el-İstiab, c.3, s.224, Usd-ul Gabe, c.4, s216 ) Ama başka bir gruba göre “Ebu Zeyd, Said b. Ümeyr’dir”. Gerçi ona “Sabit” veya “Kays b. Seken” de denildiğine inanmaktadırlar (Usd-ul Gabe, c.4, s.216; el-İsabe, c.4, s.78 ve c.2, s.30, el-İstiab, c.4, s.78) Merzbani ve bazıları ona “Sabit” diyor ve Resulullah (s.a.v) in zamanında Kur’an’ı bir araya getiren altı kişiden biri olduğunu kabul ediyorlar (Nur-ul Kabes, s.104 ve 105; el-Muhbir, s.386, Feth-ul Bari, c.9, s.49, .el-İtkan, c.1, s.72; Umdet-il Kari, c.20, s.27 ) 

   Kur’an’ın bir araya toplanmasından amaç, onun dağınık olmadığı anlamına gelmektedir. Ayetleri bir araya getirip, toplamak, yeni nazil olan ayetleri önceki ayetlere eklemek ancak yazmakla mümkün oluyordu.“Kur’an ezberlenerek toplanıyordu” sözü doğru değildir. Çünkü Peygamber (s.a.v)  hayattayken onlarca Kur’an hafızı vardı. Onlardan 70’i Bi’ri Maune’de öldürülmüştü (Sahih-u Min Sireti Nebiyy-i A’zam (s.a.v) , 5. cüzünün “Gazvet-ü Bi’r-i Maune” bölümü)  Ama ileride de göreceğiniz gibi Resulullah (s.a.v) in vefatından daha bir kaç ay geçmemişti ki Yemame vakıasında da buna benzer sayıda Kur’an hafızlarının öldürüldüğü, hatta ölenlerin 400 ya da 500 kişiye yakın olduğu söylenmektedir.Urvet b. Zübeyr, Ebu Bekr’in niçin Kur’an’ı bir araya toplamaya giriştiği hakkında şöyle diyor: Yemame’de öyle kimseler öldürüldü ki, Resulullah (s.a.v) ’ın ashabından ve Kur’an’ı biraraya  toplayanlardandılar (Kenz-ul Ummal, c.2, s.363) Kur’an’ı bir araya toplayanlardan kabul edilen bu grubun kendilerine mahsus mushafları da vardı. Örneğin Zeyd, İbn-i Mes’ud, Hz. Ali (a.s), Ubey gibilerin kendilerine ait mushafları vardı. Hatta bu mushaflardan bazıları onların ölümünden yüz yıllar sonra bile mahfuz kalmıştı (Fihrist (İbn-i Nedim), s.29; et-Temhid Fi Ulum-il Kur’an, c.1, s.20 ) . Rivayetlere baktığımız zaman ismi tekrarlananları saymazsak toplam 24 kişi Peygamber (s.a.v) in zamanında Kur’an’ı bir araya topladığı anlaşılır (Tarih-ul Kur’an (Zencani), s.47; A’yan-uş Şia, c.1, s.87; Tefsir-i İbn-i Kesir, c.4, s.28’in dipnotu. Meşahir-ul Ulema-il Emsar, s.12. Tarih-u Vasit, s.102; Kenz-ul Ummal, c.17, s.105; Tezkiret-ul Hafız, c.1, s.12. - el- Muhbir, s.386; el-itkan, c.1, s.72; Feth-ul Bari, c.1, s.49; Umdet-ul Kari, c.20, s.27. - Umdet-ul Kari, c.20, s.27; el-istiab (el-isabe’nin haşiyesinde), c.2, s.41; el-isabe, c.2, s.31 ve 50; Usd-ul Gabe, c.2, s.313, (Bu kitapta onun Said b. Ubeyd ile bir olup-olmadığı bahsedilmiştir.) - Tabakat (İbn-i Saad - Sadır yayınları), c.3, s.458. - Umdet-ul Kari, c.20, s.27; el- itkan, c.1, s.72; Tarih-ul Hulef’a, s.147. - Umdet-ul Kari, c.20, s.27; el- itkan, c.1, s.72; Tarih-ul Kur’an (Ebyari), s.108; Hilyet-ul Evliya, c.2. - el- İsabe, c.3, s.250; el- İstiab, c.2, s.224; Usd-ul Gabe, c.4, s.216; Tabakat-u İbn-i Saad (Sadır yayınları), c.3, s.513.- Yukarıdaki kaynakların yanında: Tabakat-ul İbn-i Saad, c.8, s.335; Et- Teratib-ul İdariyye, c.1, s.47; Tarih-ul Kur’an (Zencani), s.41, el- Beyan, s.273, Usd-ul Gabe, c.5, s.626; Fil İsabe, c.4, s.505. - Tabakat-u İbn-i Saad, c.2, 2. bölüm, s.113; Tenzih-i Tarihi Dimeşk, c.5, s.448; et-Teratib-ul İdariyye, c.1, s.46, Kenz-ul Ummal, c.2, s.374; Mecma-uz Zevaid, c.9, s.312. - Umdet-ul Kari, c.20, s.27; el-itkan, c.1, s.72. - el-İtkan, c.1, s.72; Menahil-ul İrfan, c.1, s.237; Feth-ul Bari, c.9, s.47; Tefsir-i İbn-i Kesir, c.4, s.29’un dipnotu; el-Müsannif (Abdurrezzak), c.3, s.355; Umdet-ul Kari, c.20, s.27; Kenz-ul Ummal, c.2, s.208-209; Mebahis-un fi Ulum-il Kur’an, s.120, el-Beyan, s.269; Buhus-un fi Tarih-il Kur’an ve Ulumih, s.130; Tefsir-ul Mizan, c.12, s.121. - Umdet-ul Kari, c.20, s.27.- Tarih-ul Hulefa, s.162.- Tarih-ul Hulefa, s.44 ) Rafi şöyle diyor: “Ali b. Ebi Talib, Ubey b. Kaab, Zeyd b. Sabit ve Abdullah b. Mes’ud Kur’an’ı tam olarak yazmış ve bu Kur’anlar sonradan yazılanlar için temel olarak alınmıştır. Bunda ittifak  vardır.” (Buhus-un fi Tarih-il Kur’an ve Ulumih, s.115 ve 124 (İ’caz-ul Kur’an) (Rafii, s.35-36’dan naklen), Mebahis’un fi Ulum-il Kur’an (Kettan), s.124 ) Bu söz açıkça Kur’anların birinci halife zamanında Zeyd tarafından toplanmadan önce toplu halde olduğunu ortaya koymaktadır.

     Hz.Rasul son vahiy’den 9 ya da 81 Gün  Sonra vefat etti. Bu Süre’den önce kitaplaşması, Ayetler’in Elimizdeki Tertip üzere inmemesindendir. Ama yukarıda belirttiğimiz gibi kitap halinde değilse de tümü yazılı ve hafızlarca ezberlenmiş halde idi!

       Hz Ebu Bekir döneminde bu Kur’an ayetleri Zeyd bin Sabit ( Beğevi “Şerh-is Sünnet”te şöyle diyor: “Zeyd b. Sabit (Kur’an’ın) son olarak sunulmasına şahid olanlardandı. Zeyd b. Sabit onu yazarak Resulullah (s.a.v) ’e gösterdi. Ve ömrünün sonuna kadar, halkı ona uymaya davet etti. Bunun için Ömer ve Ebu Bekr, Zeyd b. Sabit’e itimat etmiş, Osman da mushafları yazma işini ona bırakmıştı: Tarih-ul Kur’an (Zencani) S.39-40; el- İtgan, c.1, s.50; el- Maarif  (İbn-i Kutaybe) s.260; el-Müfessea fi Tarih-il Arab Kabl-el İslam, c.8, s.134 ) liderliğindeki hafızlar komisyonunca ( Sayıları konusunda çeşitli rivayetler vardır: 5 ile 8 kişinin adı geçer : Tabakat-u İbn-i Saad, c.2, 2.kısım, s.112-114, el-Burhan (Zerkeşi), c.1, s.241; el-İtkan, c.1, s.72; Feth-ul Bari, c.9, s.48; Nur-ul Kabes, s.105 ve 245; Kenz-ul Ummal, c.2, s.365 ve 374; el-İzah (İbn-i Şazan), s.222; el-Beyn, s.269. (Munteheb, Kenz-ul Ummal, c.2, s.214’den naklen); Tehzib-i Tarihi Dimeşk, c.5, s.448, Tarih-ul Kur’an, s.47 (Buhus’un Havle Ulum-il Kur’an, s.214’den naklen); el-İsabe, c.2, s.50; Mecma-uz Zevaid, c.9, s.312. Tabakat-u İbn-i Saad, c.2, 2. bölüm, s.113-114; Feth-ul Bari, c.9, s.48, el-İtkan, c.1, s.72; Tarih-ul Kur’an, s.47; Kenz-ul Ummal, c.2, s.365 ve 374; Menahil-ul İrfan, c.1, s.237; Umdet-ul Kari, c.20, s.27 (Ancak bu kitapta Ubadet b. Sabit’in yerine Ubadet b. Samit gelmiştir.) Hayat-us Sahabe, c.3, s.221. el-Fihrist, s.30; Tarih-ul Kur’an (Zencani), s.46; Tarih-il Kur’an (Ebyari), s.95 ) toplanır, hafızlarca denetlenir ve bir kitap haline getirilir. Sonra bu tek ilahi kitap (Kur’an) yaklaşık 30 sene bir kadına (Ümmü Selemeye) emanet edilir. Hz Osman döneminde İslam coğrafyası genişlediği, çeşitli lehçeler ortaya çıktığı için her bölgeye gönderebilmek üzere yine Zeyd bin Sabit liderliğinde bir hafızlar komisyonu toplanır ve Kur’an hafızlar kontrolünde Kur’an kopyalanıp çoğaltılır. Günümüzde de ezber ve çoğaltım devam etmektedir. Kısaca Hz. Resul’dan itibaren Kur’an hem hafızlı, hem ezbere günümüze dek kesintisiz iki kaynaktan oluşmuştur.

    Hz. Ebu Bekir, ashabdan sika (güvenilir) ve zabt (ezber) ile meşhur olan hafızları Hz. Ömer’in evinde toplamış ve ayetleri toplama işinin nasıl olacağı ve bunu kimlerin yapacağı hususunda karar almıştı (Tarih-i Kur’an, s.:11, Sebilü’r-Reşad Mec., c.7, sayı:168; s.:276-277). Ve mezkur komisyonun başına, işin manevi sorumluluğunu yüklenmek istememesine rağmen Hz. Zeyd b. Sabit seçilmişti. Kimdi Zeyd? Zeyd, Allah Resulünün, Medine’deki hayatı süresince vahy katipliğini yapmıştı. Ashab içinde Kur’an’ın tamamını ezberleyenlerden ve en iyi okuyanlardan birisildi. Tebük seferinde Malik b.Neccar oğullarının bayrağı Amâra b. Hazm’ın elinde iken, Resulullah onun elinden alarak Zeyd’e vermiş ve; “Zeyd, Kur’an’ı çok iyi bilir; Kur’an mukkadem (evvel, önde) dir”, buyurmuşlardır.  Zeyd, aynı zamanda çok zeki bir sahabiydi. Resulullah’a Süryanice mektuplar gelmeye başlayınca, Resulullah’ın emri ile en kısa zamanda Süryanice’yi öğrenmişti. Hz. Ebubekir, onu, Kuran’ı toplamakla görevlendirdiği zaman Zeyd’in çekingen davranması üzerine; “Ey Zeyd, sen akıllı ve yetişkin bir gençsin. Seni biz, hiçbir kusur ile itham edemeyiz”, diyerek Zeyd’in güvenirliğini vurgulamıştı. Peygamber Efendimizin vefat edeceği yıl, Resulullah, Kur’an’ı, Cebrail’e nasıl arzetmiş ise Zeyd  de, yazdığı bütün ayetleri Hz. Peygambere arz eylemiş, böylece; “arza-i ahire”yi yani son arzolunanı yazmış idi ( El-İbane, s.58; Tecrid-i Sarih Tercemesi, VIII, 317-318; Tarih-i Kur’an, s.10; Ebu Amr Osman b. Said ed-Dâni, el-Mukni fima’rifeti  Mersûmi Mesahif-i Ehli’l-Emsar ma’a Kitabın-Nukad-Tahkik: M.A.Dehman- Dimeşk 1940, s.121-122, Menahil, I-243 ) Komisyon başkanlığına neden Zeyd b. Sabit’in seçildiği anlaşılmıştır herhalde. Kaynakların ittifakla bildirdiğine göre, Hz. Ebubekir; Zeyd’e, hafızasına asla güvenmemesini, her ayet için iki delil olmak üzere, iki şahıstan yazılı nüsha aramasını emretti. Kendilerinde Kuran’dan yazılı parça bulunan herkesin bunları Zeyd’e getirmesini şehirde ilan etti. Bu ilan, camide yapılmıştı. Hz. Ömer de, şahitlerin ellerindeki nüshaların, Hz. Peygamber tarafından kontrol edilmiş olup olmadığını yeminle tahkik ve tesvik ediyordu (Kur’an ayetlerinin bir kitapta toplanması teklifi de ilk önce Hz. Ömer’den gelmişti. Hicretin 12. senesi vuku bulan Yemame Harbinde birçok hafız sahabi şehid düşmüştü. Kurra sahabilerin zamanla daha da azalabileceği Hz. Ömer’i, Kur’an’ın kaybolabileceği hususunda endişeye sevk etmişti) Zaten Zeyd, vazifeyi ilk kabulü sırasında, Hz. Ömer’in kendisine yardımını şart koşmuş, o da ciddi bir şekilde yardım etmişti ( Süyuti, Itkan, I/73)

    İbnu Hacer (852/1448) demiştir ki: “Zeyd, iki şahidden aşağısını kabul etmiyordu. Bu iki şahitten maksad, hıfz (ezber) ve kitabet (yazı)dır. Yahut, Resulullah’ın huzurunda yazıldığını iki kişinin görmesi demektir. Veyahut, Kur’an’ın nazil olduğu vecihleri (okuma şekillerini) gören iki kişi demektir. Bütün bunlardan gaye de; yalnız ezbere dayanmayıp, bizzat Resulullah(sav)’in huzurunda yazıldığını görme zaruretidir” (Fethu’l-Bârî, IX/12)  Ebu Şâme: Zeyd “ Onu Huzeyme’den başkasında bulamadım” demiştir. Yani onu Ebu Huzeyme’den başkasında yazılı olarak bulamadım, demektir.” der. Doğrusu da budur.

     Kuran'ın yazılması konusunu Ebu  Şame el-Maksidi şöyle özetliyor:" Sadece hafızların zihinlerindeki ezber yetmiyor, peygamberimizin huzurunda kaleme alınmış ve yazıyla tespit edilmiş olanlar da yazıya geçiriliyordu." ( M. Hamidullah, Kuran-ı Kerim Tarihi, s. 50)

    Ayrıca şu hususun altını özellikle çizmek gerekir, Zeyd'in başkanlığındaki her bir cem edici ayrı ayrı mushafı cem ederler, yani her birinin bir mushafı vardı, sonra bu dört mushaftan tek mushafa ulaşılır. Zeyd bu dört kişiden sadece biri idi ve sadece o bulmakta zorluk çekiyordu.

     Bir mushafta toplanan ayetler hususunda İsmail Hakkı İzmirli şu tesbiti yapıyor: “Kur’an-ı Mübin tamamıyle toplandıktan sonra, Hz. Ömer, Ashab-ı Kiramı toplattı. Onlara okudu. Ashab-ı Güzin, tamamıyle tasdik ettiler. İçlerinden hiçbir itiraz vaki olmadı.”(Tarih-i Kur’an,s.11) Toplanan bu sayfalar, vefat edinceye kadar Hz. Ebubekir’in yanında kalmış, o vefat edince Hz. Ömer’e intikal etmiştir. O vefat edince de, kızı ve Peygamber Efendimizin zevcesi Hz. Hafsa’ya geçmiştir. Hz.Osman’ın hilafetinde ise, aynı nüshadan birkaç nüsha çoğaltılarak İslam ülkesinin çeşitli merkezlerine gönderilmiştir.

  Prof. Dr. Maurice Bucaille (Tıp Fakültesinde Cerrahi bölümü başkanlığı yapmış bir Fransız doktoru. Yıllarca süren incelemelerini, ‘Kitab-ı Mukaddes-Kur’an ve Bilim’ adlı kitapta yayınlayarak Müslüman oldu-1976-)şöyle haykıracaktır: “Kur’an’ın bildirdiklerinden hiçbiri, bilimsel bakış açısından herhangi bir itiraza mahal vermez...Onda her şey, insanlar tarafından kolayca anlaşılabilecek sade bir dille ve çok sonralar keşfedilecek bilgilere son derece uygun olarak ifade edilir.” Roger Garaudy (Fransız Ü. Öğretim üyesi.Siyaset adamı ve düşünür. Fransız Komünist P.eski üyesi.Parlamenter ve senatör/1945-1962. Marksist Araştırma ve İncelemeler Merkezi eski müdürü. 1981 yılında İslam’ı seçti ve ‘İslam’ın Va’dettikleri’ adlı kitabını yayınladı) şunu söyleyeceklerdir: “Ne İslamiyet’le ilmin, ne de vahiyle mantığın arasında bir aykırılık yoktur. İlmi engelleyenler, soysuzlaşmış bilimcilerdir.” 

   Misyoner Gılchrıst’ta, dinsiz T. Dursun’da benzer iddiada bulunurlar (Zaten Batılı oryantalistler ile yerli dinsizler aynı nakaratları sıralarlar İslam hakkında, yani günümüz ateistleri misyoner- oryantalistlerin içimizdeki borazanıdır) : “Buhari, hadis kitabında Zeyd’in şu sözlerine yer veriyor; ‘Tevbe suresinin son ayetini buluncaya dek, hurma ağaçlarından, beyaz taşlardan ve derilerden toplayarak Kur’an için aradım’. Kur’an’ın ilk derlenişinin nasıl bir gevşeklikle yapılmış olduğu sırf bu hadisten bile kolayca anlaşılmaktadır.”

    Zeyd’in; ‘Tevbe Sûresi’nin son ayetini buluncaya dek aradım’ şeklindeki sözü; bir gevşekliğin değil, ciddiyet ve gayretin işaretidir. Demek ki, Zeyd ve onun gibi ayetleri ezberlemiş hafızlar, Tevbe Suresi’nin son ayetini kesinlikle biliyorlardı; ancak belgelenmesi için şahitli yazılı belge aranıyordu. Nitekim, mezkur ayet de, bir sahabinin yanında yazılı olarak bulunarak belgelenmiş ve mushafa alınmıştır. Bu ayetin yazılı olarak sadece bir sahabi de bulunması, bu ayetten başka bir kimsenin haberinin olmaması anlamına gelmez. Dikkat edilirse; bu iddiada bile, bilinen bir ayetin araştırıldığı itiraf ediliyor. Yoksa, tesadüfen ele geçmiş bir yazının derlenmesi söz konusu değildir. Kur’an’ın bugünkü haline gelişinin, sadece tek kişinin çalışmasıyla olduğu iddiası da yanlıştır. Çünkü Zeyd b. Sabit; Ömer, Osman, Ali, Ubey b. Ka’b, İbnu Mesud, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Ez-Zübeyr, Abdullah b. Said, Talha, Sa’d, Huzeyfe, Amr b. el-As, Ebu Hureyre, Halid b. el-Velid, Ebu Musa el-Eş’ari, Ebu Zeyd ve Ebu Derda’dan oluşan, gerçekten her biri bir zirve olan keyfiyetli onsekiz kişilik bir komisyonun başkanıydı (Ö.N.Bilmen, Tefsir Tarihi, Ank.1955, s.22). Buhari’nin, Zeyd b. Sabit’ten rivayet ettiği hadiste, Tevbe Suresinin son iki (128,129) ayetini “Ebu Huzeyme el-Ensari’den başkasının yanında bulamadım” demesi, “yazılı nüsha olarak” demektir. Çünkü sahabeden birçoğu, bu ayetleri ezbere biliyordu. Zeyd de, bunlardan biriydi (Tarih-i Kur’an, s.11; Menahil, I/ 245; Mebahis, s.74) Hadiste ismi geçen Ebu Huzeyme, Resulullah tarafından, şahitliği iki kişi yerine geçmesi hususunda müjdelenmiş bir kimsedir (Tefsir-i İbni Kesir Zeyli, s.9, Tabakat-i İbn-i Sa’d, c.4, s.90-91; Üstü’l-Gâbe)

 

                                          İlk Mushaf neden yakılmıştır?

   Önce temel bir bilgi verelim: İlk dönemlerde Arap harflerinde nokta ve hareke yoktu, Hz. Muaviye devri Irak valisi Ziyad bin Ebih, Arapçayı bilmeyen Müslümanların, Kur’ân’ı Kerim’i yanlış okumasını önlemek için devrin âlimlerinden Ebu’l Esved Dueli’yi görevlendirmiş. O da kelimelerin sonuna harekeyi belirlemek için nokta koymuştu. Daha sonra kâtip Nasr bin Asım ve Yahya bin Ya’mer harflere nokta koyar. Harflere ve noktalara bugünkü şeklini veren ise Halil bin Ahmet (M.718) olmuştur.

   Hz. Osman, okuma farklarını ortadan kaldırıp Müslümanları bir tek kıraatte birleştirmek amacıyla başka bütün mushafların ve Kur’ân parçalarının yakılmasını emretmiştir. (Beyhekî, es-Sunen, Kitabu’s-Salât, 2/42) Hz. Osman’ın, yazdırdığı resmî Mushaf dışındaki mushafların yakılmasını emretmesi, kıraat ihtilâflarını ortadan kaldırmak, Müslümanları tek kıraatte birleştirmek, birliği sağlamak içindi. Nitekim Hz. Ali’nin: “Ey insanlar, Osman hakkında aşırı sözler söylemekten, ona ‘Mushaflar yakıcısı!’ demekten sakının. Vallahi o, mushafları, biz Muhammed’in ashabı önünde yaktı.”, “Osman zamanında yönetici ben olsaydım, onun mushaflar hakkında yaptığını ben de yapardım.” Demiştir (Kurtubî, 1/54; el-Fethu’r-Rabbânî, 18/34) Nedense T. Dursun’un Kurtubi’deki bu rivayeti görmek işine gelmemiştir ( Aynı şeyi bir çok kez yapacak, işine gelmeyen bilgileri eserlerden atlayarak, seçmece- toplama bilgilerle İslam’a saldıracak, o eserlerde başka iddialarına verilen cevapları es geçecektir.) Hz. Hafsa’ya iade edilmiş olan ana Mushaf da ölünceye dek onun yanında kalmış, Medine valisi olan Mervân ibn el-Hakem, yakmak üzere o nüshayı istemişse de Hz. Hafsa vermemiş, fakat bu mü’minler anasının vefatı üzerine Mervân o Mushafı alıp yakmıştır. (el-Fethu’r-Rabbânî, 18/34) Bu kadar zaman ana Mushaf ile kopyalar bir arada olmuştur, aralarında fark olsa ortaya çıkmaz mı idi? Olayı biraz geriden alarak açıklayalım:

   Genişlemiş İslam devletinin önemli merkezlerine dağılan Sahabe, kendi bildiği kıraati halka öğretiyordu. Bunun neticesinde şehirler arasında kıraat farklılıkları ortaya çıkmıştı. Çünkü Hz. Ebu Bekir döneminde yazılan ‘İmam Mushaf’ yedi harf (lehçe) göz önünde bulundurularak, bazı kelimeler, lehçelere göre farklı telaffuzları gösterecek şekilde yazılmıştı. İmlası aynı olsa da telaffuzları farklı olabiliyordu. Yeni Müslüman olmuş Arap olmayan halklar, diğer lehçeleri bilmediği için öğrendikleri kıraatin tek doğru olduğuna inanıyorlardı. Bu sebepten münakaşalar çıkıyor, birbirine ‘kâfir ‘diyecek kadar ileri gidenler oluyordu. Ebu Kılabe’nin rivayetine göre, sonu tekfir etmeye varan bir münakaşaya Hz. Osman da şahid olmuş, onlara; ‘Siz, benim yanımda bile ihtilaf ediyorsunuz. Daha uzak yerlerde bulunanlar elbette daha fazla ihtilafa düşerler’ deyip Mushaf’ı çoğaltmak gereğine kanaat getirmişti. Bardağı taşıran son damla, Buhari’nin rivayetine göre şu hadise idi: Hicri 25 senesinde vuku bulan Ermenistan Gazasında, Suriye ve Irak askerleri birlikte savaşmışlardı. İki bölgenin askerleri, kıraat hususunda ihtilaf ederek birbirlerini tekfir edenler dahi oldu. Ordu komutanı Huzeyfe İbnü’l-Yeman, bu duruma çok üzüldü ve Medine’ye döner dönmez, daha evine gitmeden Hz. Osman’a varıp; “Ne olur, mahvolmadan önce şu ümmetin imdadına yetiş!” diyerek meseleyi anlattı ve yahudi ve hıristiyanlar gibi Kitapta ihtilaf edilmesinden endişe ettiğini arzetti. Bunun üzerine Hz. Osman, Muhacirun ve Ensarla istişare ederek Hz. Hafsa’daki Mushaf’ın tek bir lehçe üzerine çoğaltılmasına ve önemli merkezlere gönderilmesine karar verildi ve huzurundaki seçkin heyete; “Ben, halkı bir tek(tek lehçe üzerine yazılmış) Mushaf’ta toplayacağım. Böylece ihtilafların önünü almak istiyorum” demiştir(el-Mukni, s.119-120; el-Bürhan, I.235; Tarih-i Kur’an; s.12 )Hz. Osman(r.a.), bu Kur’an hizmetinde Allah’ın lütfuyla kesin başarıya ulaşmıştır. Bu büyük halifenin, aynı meyanda bir hizmeti de, değişik lehçelerde yazılmış, hatta bazıları eksik de olabilen şahsi (özel) Kur’an nüshalarının imha edilmesini (yakılmasını) emretmesiydi.  İbnü’l-Cezeri, (v.833/1429), şahsi Kur’an’lar hakkında şu tesbiti yapıyor:  “Bazan izah maksadıyla, metin arasına kıraatler hakkında açıklamalar koyarlardı. Çünkü onlar, Hz. Peygamber(s.a.v.)’den öğrendikleri Kur’an’ı iyice biliyorlardı.” Bazen de metnin devamına tefsir mahiyetinde notlar yazıyorlardı. Mesela İbnu Mesud, kendi Kur’an’ına, Bakara Sûresi 198. ayetin(Rabbimizin lutuf ve kereminden nasibinizi aramanızda size bir günah yoktur.) hemen devamına; “fî mevâsimi’l-hacci: hac mevsiminde” diye yazmıştı. İşte bütün bunlar, resmi bir Kur’an’ın ortaya çıkmasını ve diğerlerinin imha edilmesini zaruri kılıyordu. Böylece Hz.Osman, ileride doğabilecek büyük fitnelerden ümmetin korunmasında çok büyük bir hizmeti başarmıştı. “Fakat Hz.Osman’ın emrine rağmen, öyle anlaşılıyor ki, şahsi mushaflar, geniş İslam dünyasına yayıldığından büsbütün ortadan kalkmadı. H.3. ve 4. asırda Kur’an Tarihine dair eser yazanlar; İbn Mesud, Ubey gibi zevatın mushaflarını gördüklerini bildirirler. Bu da iyi olmuştur. Kaybolsalardı, muarızlar tarafından, aralarında fazla bir fark olduğu iddia edilebilirdi” ( Prof. Dr. S. Yıldırım, s. 69-70)

 

      

 

 Benzer bir mantık bu 20. yüzyılın başlarında ülkemizde de yaşanmış, Ömer Seyfettin'in, 11 Nisan 1911 yılında, Genç kalemler dergisinde yazdığı 'Yeni Lisan' adlı makalesinden sonra İstanbul ağzı, yazı dili olarak ülkemizde kabul edilmiştir. Bu mantığın benzerini de Hz. Zeyd 1400 sene önce pratiğe geçirmiştir. Amaç, anlam değişikliğine neden olmadan ümmetin vahdet-birliğini sağlamaktır. Aynı lüzum daha sonrada ortaya çıkmıştır ve bu normal bir şeydir, art niyetli kişiler dışında bu durumdan bir anormallik arayanda çıkmamıştır.

  Farklı bir bakış açısı da şöyledir: İbni Hacer Askalani’ye göre, Osman diğer nüshaları yakmamış, okunmasını düzeltmiş, düzelmesi mümkün olmayanları toplamış, yanlış okumaya, hatalı okuyuşa meydan vermemek için bozmuş suyla silmiştir. Noktasız “Haraga” kelimesi yakmak anlamına gelirken, “Haraga” noktalı olarak yazılırsa yırtmak anlamına gelir. Düzeltilmesi mümkün olmayan sayfaları yırttı attı demektir. Oryantalistlerden Schwally, Hz. Osman’a isnat olunan bu yakma işini çok şüpheli bulduğunu söyler.

 

 


                       
Özetle Resmî Mushaf Dışındaki Mushaflar Neden Yakıldı?

1- Özel mushafların yakılmasının temel nedeni, Kur’ân üzerinde bir düşünce ayrılığının doğmasını önlemek idi. Henüz gelişmemiş, noktasız ve harekesiz olan o zamanki Arap yazısı ile tutulan notların, aynen Peygamber’den duyulduğu biçimde okunması da çok zor idi. İşte bundan ötürüdür ki okuma da farklılıklar baş göstermişti.

2- Kur’an’ı yazan Müslümanlar, anlamını bilmedikleri kelimelerin yanına Peygamberden duydukları anlamları da yazıyorlardı. Bu ileride büyük karışıklıklara neden olacak, ayet ile insan eklemeleri zamanla ayırt edilemeyecekti.

3- Kişilerin, kendi kendilerine tuttukları notları, evlerinde veya herhangi bir yerde okurken yanılabilmeleri mümkün idi. İşte bu yanılmalardan ötürü bazı kelimelerin okunuşunda farklar doğmuştu. Kimi bir kelimeyi hitap kipiyle okurken, kimi de onu üçüncü şahıs kipiyle okumuştu. Bu farkları ancak uzmanlardan oluşan bir komisyon ortadan kaldırabilirdi. İşte bu iş, ilk olarak Ebubekir zamanında yapıldı. Titiz bir çalışma ile Kur’ân’ın sûreleri derlendi, bir araya getirildi. Fakat sûre denilen bu bölümler, esaslı bir sıraya konmamış, derlenen parçalar, rast gele bir araya getirilip bir cilt (Mushaf) halinde bağlanmıştı. Bu Mushaf, kişilerin yanlarında bulunan özel nüshalardan farklı idi. Çünkü özel nüshaların kiminde sûreler iniş sırasına göre dizilmiş, kiminde ise böyle bir metot izlenmemişti. Böylece Peygamber’e vahyedilmiş olan bütün Kur’ân âyetlerini ve sûrelerini içeren Mushaf yazılmış oldu. Bu Mushaf çoğaltıldı, biri Başkent Medine’de bırakıldı, ötekiler, eyalet merkezlerine gönderildi.

4-Resmî Kur’ân’dan az da olsa – İniş sırası veya ayetlerin yanına eklenen açıklama cümleleri nedenleri ile - farklı birtakım özel Kur’ân nüshaları durdukça Kur’ân üzerindeki ihtilâflar sürüp gider ve hatta büyürdü. İşte böyle bir ihtilâfı önlemek için özel Mushaflar yakıldı.

5-İkinci derlemede meydana gelen Kur’ân nüshasının, diğerinden farkı birinci derlenen Mushaf’ın sûreleri bir sıraya konmamıştı. İşte Osman zamanında kurulmuş olan komisyon, daha titiz ve daha rahat bir çalışma ile Kur’ân’ın tüm âyetlerini ve surelerini derleyip Hz. Peygamber’in işaret ettiği gibi yerli yerince konmuştur.

6-Hz. Osman zamanında yapılmış olan derleme, Peygamber’in yazdırdığı Kur’ân’dan farklı olsaydı, Osman’dan sonra halîfe olan Hz. Alî, kendi özel Mushafını resmîleştirir, Osman Mushafını yürürlükten kaldırırdı. Oysa öyle yapmamış, kendi Mushafını muhafaza etmekle beraber resmîleştirmemiş, Osman Mushafını resmî Muhsaf kabul etmiştir. Bu durum da mevcut Mushafın, asıl Kur’ân’a uygunluğunu gösterir. Hz. Âlî Mushafını görmüş olanlar, onun -sûrelerinin iniş sırasına göre düzenlenmiş olmakla beraber- içerikte Osman Mushafının aynı olduğunu söylemektedirler.

    Hz. Osman'ın, özel mushafları yaktırdığı rivayet edilmektedir ama onun bu emrine uymayıp kendi özel mushaflarını saklayanların bulunduğu da tarihen sabittir. Çünkü Hz. Alî, Abdullah ibn Mes'ud, Übeyy ibn Ka'b'ın özel mushaflarından söz edilmektedir.(Kurtubî, 1/53) (Bu Mushaflara dokunulmamış olmasının nedeni düzgün ve imla kurallarına uygun olarak yazılmış olmalarıdır.)Ebûbekir ibn Dâvûd, özel sahâbî mushaflarındaki farkları Kitâbu'l-Mesâhif’inde toplamıştır. Buhârî'nin rivayetine göre Hz. Âişe, mushafını görmek üzere gelen bir Iraklıya, özel mushafını göstermiştir.(Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, b. 5, h. 14)


                                                   İbn-i Ömer’in sözünün anlamı

   Îbn Ömer diyor ki: “Hiçbiriniz, Kur’ân’ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki Kur’ân’ın çoğu yok olup gitmiştir. “Ne kadar ortada varsa o kadarını elimde tutuyorum” desin yalnızca.” (Süyûtî, el İtkân,2/32) Dursun’un bu iddiasına Pr. S. ATEŞ de şöyle cevap vermektedir: “Konunun içine girmeden önce bu kişinin bol bol yaptığı sinsice bir çarpıtmasına dikkati çekmem gerek: Suyûtî’den aldığı Arapça metinde İbn Ömer’e nisbet edilen sözü, bilerek veya bilmeyerek yanlış çevirmiş. Kendi çevirisine göre îbn Ömer:” Kur’ân’ın çoğu, yok olup gitmiştir.” demiş. Halbuki bu Arapça sözün anlamı öyle değildir. Dursun’un bu metne yaptığı çeviri aslında tamamen yanlıştır. Çünkü yüklemi baştan olumsuz alarak “ Hiçbiriniz, Kurân’ın tümünü aldım demesin” şeklinde çevirmiştir. Oysa yüklem olumsuz değil, vurgulu olarak olumludur. “Biriniz Kur’ân’ın tamamını aldım (elimdedir) diyor,” şeklindedir. Devamı “ Bilemez ki Kurân’ın çoğu yok olup gitmiştir” şeklindeki çeviri de yanlıştır. Doğrusu şu: “Tamamını nereden bilecek? Bundan bir çok Kur’ân (âyeti) gitmiştir (kaybolmuştur).” Îbn Ömer bu sözüyle, Kur’ân’ın çoğunun neshedildiğini anlatmaktadır. Dursun’un çevirisi ile İbn Ömer’in sözü arasında büyük fark var. Çünkü “Kur’ân’ın çoğu” ifadesi başka, “Kur’ân’dan birçok âyet” ifadesi başkadır. Birinde Kur’ân’ın çoğunun kaybolduğu ifade edilirken ikincisinde Kur’ân’dan âyetlerin neshedildiği  anlatılmış olur. İşte İbn Ömer’in sözü ikinci türdendir.” (Gerçek Din Bu, s.124)

  Basra ve Kufe’de bile görülmeyecek kadar büyük âlim (!) olduğu iddia edilen Dursun her zaman ki gibi cümleyi yanlış tercüme etmiş, hatta tercümeden öte  İbni Ömer’in maksadını anlayamamıştır.  Kur’an’ı Kerimde bazı ayetler neshedilmiş yani önce Peygambere inmiş daha sonra ise hükmü kaldırılmıştır. Buna niye gerek vardı acaba? Dursun’un iğneli bir üslupla bazı yazılarında yazdığı gibi Allah fikir mi değiştirmişti? Hayır! Yüce Allah fikir değiştirmez, Kur’an bu üslubuyla tedriciliği yani kolaydan, zora doğru eğitimi insanlara öğretmektedir. Aynen Hz. Aişe’nin dediği gibi “İnsanlar Müslümanlığı kabul ettikten sonra helal ve harama dair ayetler indi. İlk evvel “içki içmeyiniz” tarzında ayet inseydi “içkiyi terk etmeyiz” diyecek yahut ilk evvel “zina etmeyiniz” tarzında ayet inseydi, herkes “zinayı terk etmeyiz” diyecekti.” (Buhari, Telifü’l-Kur’an Babı) Günümüz modern eğitiminde de yerini almış olan bu metot, daha o zamanlarda topluma yön veriyordu.

 

                            Oryantalist J.Gılchrıst’ın iddiası, Ahzab 23. ayet

   Oryantalist J.Gılchrıst’ın iddiası: “Zeyd İbn-i Sabit, bu son metinlere aktarılması unutulmuş bir sûre hatırlar.” 

    Bu iddiada ‘sûre’ diye söz edilen, sure değil, sureden bir ayet; Ahzab Sûresi’nin 23. ayetidir. Öte yandan; söz konusu ayetin Mushafa yazılması, istinsah işinden, yani Hafsa’nın nüshasının çoğaltılıp “tüm dünyaya gönderilmesi”nden öncedir. Zikredilen iddia, misyonerce ve ustaca yapılan büyük bir çarpıtmadır. Kuran’ı iyice tanımayanların zihinlerinde bu gibi iddiaların ne büyük ve acı bir tesir bırakabileceğini düşünebiliyor musunuz? Öyleyse misyonerler, işlerini iyi biliyorlar? Ya bizler, iman ettiğimiz kitabımızı ne kadar tanıyoruz? O Kitab’a ne kadar yakınız? Kur’an, hayatımızın ne kadarına yön veriyor? Bunların iyi bir muhasebesini hala yapmayacak mıyız?  Evet, biz yine sadede dönelim. Önceden de belirttiğimiz gibi; Hz.Ebubekir döneminde cem’ edilen ve daha sonra Hafsa'ya intikal eden ilk nüsha, tek harf(vecih, kıraat) üzere yazılmış değildi ve surelerin tertibi yapılmamıştı. Uzun süre muhafaza edilen bu nüshanın yazılarında dökülme ve silinme de olabilirdi. Ve sonunda çoğaltma kararı verilince, yine Zeyd’in başkanlığındaki seçkin heyet, Hafsa’nın nüshasını ciddi bir tetkikten geçirdiler. Nitekim, Ahzab suresinin 23.ayetinin yerinde yazılı olarak durmadığı tespit edildi. Dikkat edilirse, bu ayetin varlığı yeni keşfedilmiş değil; hafızalarda mevcut ve yıllardır ezbere okunuyor. Bu ayetin, daha sonra ilk nüshada bulunamaması, zaten ezberlere yerleşmiş Kur’an’ın varlığına ve mükemmelliğine hiçbir zarar verememiştir.

      Bu konudaki rivayet şöyledir: “Zeyd b. Sabit demiştir ki; ‘(Kur’an’ı istinsah ederken) ben, (Hafsa’nın yanındaki Kur’an’ın yazılı) sahifeleri (nin suretlerini) mushaflara naklettim de, el- Ahzab (suresin)den bir ayet ki, Resulullah(sav)’den onu okuduğunu her zaman işittiğim halde kaybetmiştim. Ve o ayeti (yazılı olarak) bulamamıştım; yalnız, Peygamberimizin, tek başına şehadetini iki kimsenin şehadetine denk tuttuğu Ensardan Huzeyme’nin yanında buldum. (En son onu  da, heyetin kararıyla mushaftaki suresine koyduk) O ayet de,  Allah’ın; mine’l-mü’minine ricalün... kavlidir’”(Tecrid-i Sarih  Tercemesi, VI-II, 273 /Buhari, c.6, s.98-99) Bu hadisin zahirinden, zikredilen ayetin istinsah esnasında yerine konduğu anlaşılsa da, Hz. Ebu bekir zamanındaki ilk nüshada yerleştirildiğini savunanlar da vardır. Mesela, Ebu Cafer et-Taberi’den, İbnu Atiyye; “O, son toplamada kaybolmuştur; fakat birinci cem’de kaybolmuş olması da daha sahihtir” dediği rivayet ediyor (Mukaddimetân, s.274). Kitabü’l-Mebani’de de aynı görüş hakimdir.

 

         Kuran’ın 7 harf üzerine nazil olması ve Kureyş  lügati ile yazılıp çoğaltılması

    Buhari ve Müslim’in naklettiği bir hadisin tercümesi şudur: “Ömer b. el-Hattab(r.a)’ın hadisidir. Dedi ki: Hişam b.Hakim b.Hizam’ın, Fürkan Sûresini, Resulullah’ın bana okutmuş olduğu, benim okuduğumdan başka bir şekilde okuduğunu duydum. Nerede ise (kızgınlığımdan) üzerine atılacaktım. Sonra (Namazı, bitirip) dönünceye kadar bekledim, sonra ridasını göğsünün üzerinde topladım, onu Resulullah (s.a.v)’in yanına götürdüm ve dedim ki: ‘Ben, bunu, Fürkan Sûresini sizin bana öğrettiğinizden başka türlü okurken duydum.’ Bana (Resulullah) dedi ki: ‘Hişamın yakasını bırak.’ Sonra, ona; ‘oku!’ dedi. O da okudu. (Resulullah) dedi ki: ‘Böylece nazil oldu.’ Sonra bana dedi ki: ‘Oku!’. Ben de okudum. (O zaman da) buyurdular ki: ‘Böylece nazil oldu. Muhakkak ki Kur’an, yedi harf üzerine nazil olmuştur; bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyunuz.”(el-Lü’lüü, I/175-176, Hds.nu.:448)

     ‘Yedi harf, yedi Arap lehçesi veya yedi vecih demektir. Resulullah’tan işitmiş olmak şartıyla Kur’an’ın değişik vecihlerde okunmasına izin verilmiştir. Bunun hikmeti, hadislerden de anlaşıldığına göre, Kur’an okumayı kolaylaştırmaktır. “Kur’an’ın ilk muhatapları, kabileler halinde dağılmış olduklarından aralarında telaffuz farkları vardı. Bu özür sebebiyle onlara bir ruhsat verildi. Yedi farklı vecihle okuma(kıraat) izni verilmişse de, kitabet(yazı,hat) sadece Kureyş lehçesi üzere olmuştur. Bu da, ihtilafı asgariye indirmiştir. Zira kolaylaştırmayı gerektiren özrün zail olmasından sonra, asli harfin kitabeti, tilavet için de esas olmuştur: Özrün zail olmasıyla yedi harfe verilen muvakkat müsaade sona ermiştir. Zira lehçeler arasındaki ayrılık ve yaygın ümmilik, Kur’an’ın toplayıcılığı ve ümmiliğin azalmasıyla giderilmiştir.” ( Prof. Dr. S.Yıldırım, Oryantalistlerin Yanılgıları, s.73)

Kadi İyad’a(544/1149) göre; “Yedi harf hakkındaki bütün rivayetler, başkasının okuyuşunu kınamaktan menetmek gayesini ortaya koymaktadır” (Adil Kemal, Ulumu’l-Kur’an,s.85,86) Hz. Osman’ın, Zeyd b.Sabit’e verdiği talimat: Buhari’nin rivayet ettiği hadiste, Hz.Osman’ın, istinsah heyetinde bulunan Kureyşli üç kişiye: “Siz ve Zeyd b.Sabit, Kur’an’dan herhangi bir şeyde ihtilaf ederseniz, onu Kureyş’in lügatı ile yazınız. Çünkü (Kur’an) onların diliyle inmiştir” (Buhari,VI.99), dediği belirtilmiştir.

Bu hadiste belirtilen husus; Kur’an’ın birbirinden farklı ayetlerinin mevcut olduğu anlamına gelmez. Buradaki talimat, Kur’an istinsah edilirken lehçe bakımından bir ihtilaf olursa, hemen Kureyş lugatine göre düzeltilmesi ve yazılması şeklindedir. Çünkü, değişik okuyuşlara müsaade olsa da Kur’an, Kureyş lehçesi üzerine nazil olmuştu. “Çünkü Kureyş’in lehçesi, Arap lehçelerinin en fasihi, en kolayı, Nebi (s.a.v.)’in dili; lugatların seçilmesi ve kıraatların birbirinden ayırt edilmesi esnasında üzerinde icma olunan lugat da o idi”(el-Mukni,s.120,121) Günümüzde bile bölgeler arası – Mesela , İstanbul ile Karadeniz lehçesi – farklar ortada iken benzer durum tüm dillerde mevcutken arapça’nın bundan muaf olması düşünülemez. İşte Kuerş lehçesi, istenbul lehçesi ile kıyaslanabilir ve konuyu daha iyi anlamamıza neden olabilir.

Şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki; Kur’an’ın yedi harf üzere nazil olması ve Cenab-ı Hakk’ın rahmetinin bir tecellisidir. Zira Cenab-ı Hak “kullarına asla zorluk dilemez, daima kolaylık diler.”

                                 Hz Peygamber Devrinde Kaç Hafız vardı?

T.Dursun, Peygamber zamanında en iyi ihtimale göre 7 hafızın olduğunu söylüyor ve bunu bir rivayete dayandırıyor. Hz. Peygamber zamanında sadece 7 hafız varsa Peygamberin vefatından bir yıl sonra yapılan Yemame savaşında nasıl oluyor da 70 sahabe şehid düşüyor? Yirmi üç yıl süren Peygamberlik döneminde ki hafız sayısı 7, Hz. Peygamberin vefatından bir yıl sonra sadece Yemame savaşında 70 hafız öyle mi? Bi’ri Maune olayında 70 hafızın şehid düştüğü ( Kenz-ul Ummal, c.2, s.223, Menahil-ül İrfan, c.1, s.308 ve 235; Tarih-ul Kur’an (Zencani), s.40 ) göz önüne alınırsa 7 rakamının gerçekçi olmadığı anlaşılır. O rivayet Medine’de bulunan hafızlar için söylenmişi diğer şehirlerdeki hafızlar bu sayıya dahil edilmemiştir. Ayrıca Mesela, bir sahabe 1-10 arasında ki sureleri ezbere biliyor, bir başkası 5-13, bir diğeri de 10-20…arası sureleri biliyordu. Bunların ortak bildikler sureler hesaba alındığında sadece Medine’de bile aynı sureleri bilen Müslüman sayısının ne kadar çok olduğu ortaya çıkar. Veda haccında yüz bin Müslüman’ın Hz. Peygamberi dinlediği göz önüne alınırsa nasıl bir rakamın ortaya çıkacağı gün gibi aşikârdır. Çevre ülke, şehir ve kasabalara dağılan Hz. Peygamberin arkadaşları gittikleri yerde öğrencilerine Kur’anı ve Peygamberin sünnetini öğretmişlerdir. Eğer onların bildikleri, tertip edilen Kur’an’dan farklı olsaydı mutlaka farklılıklar olurdu? Ama Dünyanın neresine gidilirse gidilsin farklılık yoktur. “Kur’an’ın aslı yakıldı” diyerek gerçek Kur’an’ın ortada olmadığını iftirasını atanlar, o devir Müslümanlarının ezberledikleri surelerin hafızalarının nasıl silindiğini açıklamak durumundadırlar. Demek ki Hz. Peygamberden dinledikleri Kur’an’la aynıydı ki itiraz etmediler.O devirde yaşayan Müslümanlar, günümüzde İslam’a, Hz. Peygambere en küçük bir hakarette ayaklanan Müslümanlardan daha mı duyarsızdılar ki Kur’an’ın aslı yakılırken(!) hiçbir itiraz ve tepki göstermeyip sineye çektiler? İlk ana Mushaf ve çoğaltılan Mushaflar yaklaşık 15 sene bir arada aynı ülkenin sınırları içinde bulunmuş, ve onlardan binlerce hafız yetişmiştir. Bu hafızların ezberledikleri arasında tek bir fark olduğuna dair ne bir olay, ne bir söz günümüze dek gelmemiştir.

  Dursun, Müslümanlardaki bulunup ta diğer milletlerde olmayan icazet metodundan habersiz anlaşılan. Prof. M. Hamidullah şöyle der: “Kur’an’ın bütün metnini ezberleme alışkanlığı Hz. Peygamber (s.a.) zamanından başlar. Halifeler ve İslâm devlet reisleri daima bu alışkanlığı teşvik etmişlerdir. Başlangıçtan beri Müslümanlar bir eseri müellifinin veya icazetli bir talebesinin huzurunda okumayı ve karşılaştırmayı, zamanında gerekli düzeltmeler yapılmış ve tespit edilmiş metnin rivayeti için yazılı iznini (icazetnamesin) almayı âdet edinmişlerdi. Kur’an’ı ezberden okuyanlar yahut sadece yazılı metni yüzünden okuyanlar da aynı şeyi yaptılar ve bu iki kol günümüze kadar böylece devam etti. Bu işin dikkat çeken yönü şuydu: Her üstat kendisi tarafından verilen icazetnamede talebesinin yalnız okuyuşunun doğruluğunu değil, aynı zamanda kendisinin üstadından işittiği okuyuşa uygun olduğunu açık bir şekilde söyler ve kendi üstadının da üstadından bunu böyle okuduğunu ve talebesine öyle öğrettiğini zikrederek zincir Hz. Peygambere (s.a.) kadar devam ederek götürülür. Bu satırların yazarı Kur’an’ı Medine’de şeyh Hasan eş-Şair’den okudu ve aldığı icazetnamede diğer bilgiler arasında üstatların ve üstatların üstatlarının zinciri nihaî kısımlardaki üstadın aynı zamanda Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. İbn Mesud, Hz. Übey İbn Kâab ve Hz. Zeyd bin Sabit’den (ki hepsi ashaptandırlar. Allah Cümlesinden razı olsun) okuduğunu kayıt eder. Hafızların sayısı dünyada şimdi yüz binlerle sayılmaktadır ve metnin kopyaları ( Yani Kur’an-ı Kerîm’in aslî nüshaları) dünyanın her tarafında bulunur ve birinin metniyle diğerinin metni arasında kafiyen fark bulunmaz. Bu kayda değer bir noktadır ki, hafızların hafızalarındaki Kur’an ile eldeki Kur’an metni arasında hiç bir ayrılık yoktur. ( Prof. M. Hamidullah, İslam Giriş, s.42)

   Dursun’un diğer iddiası,“İbn Mesud’un “Mushaf’ında Fatiha Suresi gibi çok temel bir sure yok. Felak ve Nâs sureleri de, Ali’nin surelerinin sırası bugünküne uymuyor. Suyuti, kitabında, Bakara Suresinin Ahzab Süresiyle aynı uzunlukta olduğunu aktarıyor.” Şeklindedir. Öncelikle Dursun’un, 1505 yılında Mısır’da ölen C. Es-Suyuti’nin zamanına kadar İbni Mesud’un mushafının değişmeden nasıl geldiğini açıklaması gerekmez mi idi? Suyuti’den işine gelen alıntıyı yapan araştırmacı (!) yazar T. Dursun  işine gelen rivayetleri alıp işine gelmeyen rivayetleri okuyucuya göstermeyerek bu meselede de ikiyüzlü olduğunu ispat etmiştir. Konu hakkında Turan Dursun’un arada alıntı yapıp İslam’a saldırdığı ama başka bir çok ithamlarına cevabın bulunduğunu görmezden geldiği Suyuti’nin el-İtkan fi Ulumil Kuran adlı eserine de (I/79) bakılabilir. Bezzar, 'Sahabeden, Hz. Peygamberin bu sureleri namazda okuduğuna dair sahih haberlerin varlığına' dikkat çekmiştir. (Suyuti, ed-Dürru’l-Mensur 6/416; İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 8/742-743) Sahih hadislerde, Hz. Peygamberin, “Felak ve Nas surelerinin kendisine Allah tarafından indirildiğine” dair açık beyanı vardır. (Müslim, el-Müsafirin, 264/814; Tirmizi, Sevabu’l-Kur’an 1; Ebu Davud, Salat, 354; Nesai, İstiaze 1) Nevevi de, Felak-Nas surelerinin Kur’an’da olduğuna dair Müslim’deki hadise yer verdikten sonra, “İbn Mesud’un buna aykırı sözler söylediğini rivayet edenlerin bu rivayetleri reddedildiğini” belirtmiş (Nevevi, Şerhu Müslim,6/96) Ebubekir el-Bakıllani ve Kadı Iyaz gibi bazı alimlere göre, 'İbn Mesud, bu iki surenin Mushafta yazılması konusundaki Hz. Peygamberin iznini duymamış ve böyle bir izin olmadığı takdirde de yazılmaması gereğini vurgulamıştır.' diyerek, Mesud'un izin konusundaki hassasiyetine dikkat çekmişlerdir.(bk. İbn Hacer,Fethu’l-Bari, 8/742-743)  Kuran son sene iki kere Cebrail ve efendimiz arasında karşılıklı okunmuştur. ( el-Burhan fi Ulumi'l-Kuran, I/213) İbn-i Mesud’un Fatiha ve Muavezeteyn surelerini Kuran’da olmadığına dair rivayetler için Fahreddin er-Razi, "Asılsız" derken (Razi, 1/190), Kadı Ebu Bekr, "Böyle bir rivayet sahih olarak gelmemektedir."  demekte, İmamı Nevevi’ayrıca, Müslim şerhi  Mühezzeb’te: "Bütün Müslümanlar felak-nas ve Fatiha’nın Kur’an’dan olduğunda ittifak ve icma etmişlerdir.  İbni Mesud’dan rivayet edilen şey batıldır ve doğru değildir. "  demektedir. İbn-i Hazm ise "Bu İbn-i Mesud’a bir iftira ve uydurmadır." demektedir ( Kadhu'l-Mualla Tetmimu'l-Muhalla)  Bakıllani’de "Eğer böyle bir  şeyi İbni Mesud iddia etse,  sahabiler bunu tartışır ve bu mesele toplumda yayılırdı. Ama böyle bir şey olmamıştır." demektedir ( İ'cazu'l-Kuran, s. 292) Bazı özel mushaflarda surelerin farklı sıralanabildiği veya bazı ayetlerin eksik olduğu zaten bilinen bir gerçektir ( Ebûbekir ibn Dâvûd, özel sahâbî mushaflarındaki farkları Kitâbu’l-Mesâhif’inde toplamıştır)  Hafızlar komisyonunca uzun süren emekler sonucu bir araya getirilen ana mushaftan farklı olmaları, bireysel gayret ile elde edilen, o zamanın şartlarında ulaşabildikleri ayetleri derleme sırasında eksiklik olması gayet doğaldır ki aslında bu bile özel mushafların ortadan kaldırılmasını haklı çıkarmakta değil midir?

      Dr. Muhammed İbni Lütfî es-Sabbâğ, “Lemehât fî Ulûmi’l-Kur’ân” adlı kitabında; “Osman’ın Mushaflar şimdi nerede?” başlıklı kısımda şöyle diyor: Hicri 614 yılında ölen İbni Cübeyr, Seyahatnâme’sinde, Dımışk Câmi’inden  söz ederken şunu zikretmiştir : “Mısırdaki yeni maksurenin doğu rüknünde (köşesinde) büyük bir dolap (hazâne) vardır ki içinde Osman’ın mushaflarından bir mushaf bulunmaktadır. O, Osman’ın Şam’a gönderdiği mushaftır. Dolap her gün nazmın ardı sıra açılır. İnsanlar ona dokunup öpmekle teberruk ederler. Onu uğurlu sayarlar.” (el-Burhan, 1/235-el-İtkan, 1/60) İbni Faldan el- Ömeri Ö.Hicri 749) de Dımışk’ta bir mushaf görmüştür. Onun Osmani mushaflardan biri olduğunu anlatıp “Onun sol tarafında, müminlerin emir Osman ibni Affan’ın hattıyla “Osmani mushaf” diye yazılı olduğunu söylemiştir. (Mesalikü’l-Ebsar fi memaliki’l-Emsar, 195). İbni Batuta, Şam’daki nüshadan ayrı Basra’da Osmani mushafından bir tane daha gördüğünden bahseder. (Rıhletü İbni Batuta, 1/116). Dr. Abdurrahman eş-Şehbender demiştir ki: Dımışk-ı Şam’da bu Osmânî mushaflardan bir nüsha elde ettim. Maalesef onu, otuz yıl önce Emevî Camiini yakıp kül eden yangında ateş telef etmiş.” O, bu sözü, M. 1922 yılının Nisan ayında yazmıştır. (Müzekkirât-ı Abdurrahman eş-Şehbender, s. 34). Üstad el-Kevserî’nin zikrettiğine göre; Şeyh Abdulhakîm el-Efgânî (ö.H. 1326-M.1908), ölümünden önce bu Osmânî Mushaf’ın resmine (yazı ve imlâsına) uygun bir mushaf kopya etmiştir. Kevserî, bu Osmânî Mushaf’ın, Birinci Dünya savaşı sırasında İstanbul’a nakledildiği zannındadır. Efgânî’nin kopya ettiği mushafın ise Dımışk’taki adamlarından birinde mahfuz olduğu zikredilmiştir. ( Makâlâtu’l-Kevserî, s. 12) Yine Kevserî, Küfe Mushafının, Humus’ta bulunduğunu ve onun, Birinci Dünya Savaşı sırasında başkent İstanbul’a götürüldüğünü zikretmiş, ancak Humus’ta hangi mescidde bulunduğunu zikretmemiştir. Nitekim Kevserî, Medine’de bulunan Medine mushafının da, Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’a götürüldüğünü zikretmiştir. ( Makâlâtu’l-Kevserî, s. 12) İstanbul’da “Türk ve İslam Eserleri Müzesinde” şu tarihi mushaflar bulunmaktadır. 457 numarada: Hz. Osman imzasını ve hicri 30 yılını içeren Mushafı Şerif. 557 numarada: Hz. Ali’nin imzasını içeren Mushafı Şerif. 458 numarada: Hz. Ali’nin yazısı olduğu belirtilen Mushafı Şerif. Hz. Ömer’e nisbet edilen ve ceylan derisine yazılmış, tahtaya yapıştırılmış bir Kur’an sayfası. (Ulumu’l-Kur’an,187–190)

         Prof. M.Tayyib Okiç ( Allah rahmet eylesin ), şu bilgileri vermektedir: “Hz. Osman tarafından muhtelif bölge merkezlerine gönderilen mushaflardan üçü hakkında bilgi vermek mümkündür: Şam’a gönderilen mushaf:  Yedinci ve sekizinci (Hicri) asırlarda görülmüştür. Bu nüshayı bizzat gören sekizinci asrın meşhur alimi İbnu Kesir (774/1373), bunun 518 hicri (1124) tarihlerine doğru Taberiyye şehrinden Dımaşk’a (Şam’a) nakledildiğini söylemektedir (Tefsir-i İbnu Kesir Zeyli, s.15 / Yaklaşık 700 yıl önce yaşamış, İbnu kesir(1301-1373)’in meşhur tefsiri bugün elimizde olduğuna ve mevcut Kur’an’daki aynı ayetleri kelimesi kelimesine tefsir ettiği bilindiğine göre demek ki; Kur’an bize kadar müteselsilen ulaşmıştır ve hiçbir şüpheye asla mahal yoktur). Şibli Numani(1914), bu nüshanın Sultan II. Abdülhamid (1918) zamanında bir yangın esnasında yandığını söylüyorsa da ez-Zencani ve Abdülvahab Hamuda’ya göre; bunun evvelce Petersburg’da olup da şimdi İngiltere’ye nakledilmiş  bulunan nüshanın aynı olduğunu kuvvetle tahmin etmektedirler. Diğer taraftan meşhur Türk mütefekkiri merhum Musa Carullah (1369/1949), merhum Ömer Rıza Doğrul’a gönderdiği bir mektupta; evvelce Semerkant’ta iken sonradan Petersburg’a nakledilen bu nüshanın, 1923’de Taşkent’teki Beylerbeyi Camiine kaldırıldığını yazmaktadır. Medine’de ‘el-Mescidü’n-Nebevi’de bulunan nüsha: Bu nüshanın ise, (654/1356) tarihinde vuku bulan yangından kurtulduğunu es-Samhudi’den öğreniyoruz. Musa Carullah’a göre; bu nüsha, orada bugüne kadar muhafaza edilmiştir. Osman Keskioğlu, aynı mushafla ilgili olarak: “Musa Carullah Bilgi, 1930’da Bolşeviklerin Rusyasından kaçtıktan sonra yakın ve uzak şarkta dolaşırken Kur’an ve mushafa ait epeyce tahkikat yapmış, bunları Hindistan’da neşretmiştir. Mezkur nüshanın Medine’de Ravza-i Mudahherada mahfuz bulunduğunu, Medine-i Münevvere’de mücavirliği esnasında eseri orada gördüğünü söylemektedir” (O.Keskioğlu, Kur’an Tefsiri,s.247) demektedir.   Basra Mushafı:  Şibli tarafından zikredilen bir rivayete göre; Kurtuba’ya, oradan Portekiz’e ve daha sonra Fas’a getirilmiş ve burada uzun zaman kalmıştır. Bu mushafın, şehadetine tegaddüm eden anlarda bizzat Hz.Osman tarafından okunan nüsha olduğu ve hatta üzerinde kan lekeleri bulunduğu hakkında da bazı rivayetler vardır. İbnu Batuta(779/1377)’nın ifadesine göre, bu kan lekelerini havi nüsha, sekizinci asra kadar mevcut idi”(İlahiyat Fak.Usul-ü Tefsir Notları,s.51)

       Ayrıca önemli bir husustur ki; Kuran’ın yazıldığı o topraklar Kuran’ın doğduğu andan itibaren hep İslam devleti olarak var olmuş, asla işgal edilmemiştir. O nedenle hafızlarca ezberlenip nesilden nesile aktarılan  kuran’ın bozulma ihtimali asla olmamıştır.

           Bütün bu bilgilerden şu sonuca varıyoruz: Demek ki; Kur’an’ın derlenip çoğaltılan ilk nüshaları, asırlar boyu titizlikle muhafaza edilmiş ve o nüshalara uygun olarak milyonlarca çoğaltılıp dünyanın dört bir yanına yayılmıştır. Sayıları her geçen yıl katlanarak artan ve milyonları bulan hafızlarca ezberlenmiş, hem metin olarak hem de dilden dile/gönülden gönüle günümüze kadar gelmiş ve sonsuza dek aynı metotla devam edeceğine şüphe yoktur. Bugün yeryüzünde baskısı bulunan milyonlarca Kur’an’ın tek bir harfine kadar aynı olması, onun asla değiştirilemediği hakkında bize bir kanaat vermiyor mu? Böyle bir sağlamlık ve yücelik, insanlık tarihi boyunca hiçbir kitaba nasip olmamıştır ve olmayacaktır da!.  

       "Osman’ın çoğalttığı Mushaflardan biri hicri 4. asırda biliniyor ve okunuyordu.”

 ( Casanova: Muhammed Et-Lafin du Monde, S: 25)
        "Kuran insanın bekleyemeyeceği büyük bir titizlik ve mükemmeliyetle korunmuştur.”
( Schwall, Die Sammlung Des Qorans, 2/93 )

 

                  

                 

                              

 

               Hicretin 4. yılında vahiy olunan Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin yazıldığı taşlar -Mekke Müzesi, Mekke-

 

                     

 

    Kısaca; Kur'an'ın, Hz. Peygamber ve bir kısım ashabı tarafından tamamı, diğerlerince de çeşitli kısımları ezberlenmiştir. Hz. Peygamber ile Cebrail, Peygamberimiz ile bazı sahabiler ve bir kısım sahabe kendi aralarında Kur'an'ı karşılıklı okumuşlar, birinin ezbere okuduğunu diğeri dinlemiş ve gerektiğinde yanlış okumaları düzelterek doğru ve sağlam ezberlemeyi sağlamışlardır. Âyetler geldikçe Peygamberimiz tarafından vahiy katiplerine, ileride Mushaflaştırılırken riâyet edilecek sıra bildirilmek sûretiyle yazdırılmış ve yazılan metin Resûlullah'ın hanesinde muhafaza edilmiştir. Ayrıca sahabenin de ellerinde yazılı parçalar bulunmuştur. Oryantalist Lord John Davenport'un Hz Muhammed ve Kuran’ı kerim adlı eserinde aynı konuya değinir:Yüce peygamberin vayh aldığı bütün sözleri, katipler tarafından hemen yazılırdı. (s.39) Ayetler vahiy kâtiplerince yazıldıktan sonra bunlar sahabeler arasında yayımlanır, pek çoğu da ezberlerdi. Kuran’ın yazıldığı sayfalar, bir sandık içinde saklanırdı. (s. 40)
   Kuran'ın nüzûlü tamamlandıktan kısa bir müddet sonra ( Hz. Ebû-Bekr'in halifeliğinde), Peygamberimiz tarafından bildirilen nihai sıralamaya göre bütün parçalar birleştirilmiş ve yeniden yazılarak muhafaza altına alınmıştır. Hz. Osman'ın halifeliği devrinde, ana metinden, gerektiği kadar yeni nüsha kopya edilmiş ve İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine gönderilmiştir. 3 nüsha ise günümüze dek gelmiştir: üç nüshadan biri, Osmanlılar'ın Medine'den çıkarken yanlarında getirdikleri ve halen Topkapı Sarayı'nda bulunan nüshadır. İkincisi Timur'un Şam'dan alıp götürdüğü nüshadır ve halen Taşkent'te bulunmaktadır. Üçüncüsü ise İngilizlerin Moğol hükümdarlarının sarayından alıp Londra'ya götürdükleri ve İndia Offica kütüphanesine koydukları nüshadır. Araştırmacılar bu üç nüsha üzerinde yaptıkları inceleme sonunda hem muhteva hem de şekil bakımından tam bir uygunluk ve birlik bulunduğunu tespit etmişlerdir. 
(Yeni Şafak: 27.08.2000 )

 

            Çoğaltılan Mushafların Akıbetleri

  

            1- Medine Mushafı:

            Bu Tarihî Eser, Uzun Yıllar Medine'de Ravza-ı Mutahhara'da Muhafaza edildi. Eser’in orada Mahfuz bulunduğunu, Muhtelif Tarihler’de Seyyahlar ve Meraklılar tarafından görüldüğü biliniyor. Mevlana Şiblî Tehzibu'l-Ahlaq Mecmuası’nda (H.1329/M.1911) Bu Nüsha’nın h735 Senesi’nde orada görüldüğünü kaydediyor.Eser I.Cihan Harbi’ne kadar hep Medine'de Muhafaza olundu. Harp Esnası’nda ne olur ne olmaza karşı, oradan nakledilerek Emin Yerler’de Muhafaza edilen Kıymetli Eserler Mekanında Hükümetçe o da Muhafaza altına alınmıştı. Harp bittikten sonra yine oraya İade edildi.Rusya Müslümanları’ndan Musa Carullah Bigiyev, 1930 da Bolşevik Rusya'dan kaçtıktan sonra, Yakın ve Uzak Şark'ta dolaşırken Kur'an ve Mushaf’a ait Kıymetli Tetkikat’a İmza attı.  Bunları Hindistan’da neşretti. Mezkur Nüsha’nın Medine'de Ravza-i Mutahhara'da Mahfuz bulunduğunu, Medine-i Münevvere’de Mücavirliği Esnasında Eseri orada gördüğünü söyler.

 

2- Mekke Mushafı:

            Mevlana Şibli Mekke'deki Nüsha’nın Hicret’in 735. Senesi’nde orada bulunduğunu ve görüldüğünü söyler.

 

            3- Kufe Mushafı:

            Hz.Osman tarafından Qufe'ye gönderilen Nüsha, Meçhul bir Tarih’te Çukurova'nın Tarsus Şehri’ne gelmiş, orada Mahfuz imiş Tarsus, Abbasiler Zamanı’nda Önemli bir Serhat Şehri’ydi. Me'mun, Seyfu'd-Devle, Şair Mütenebbî oradadırlar. Qufe Mushafı oraya her halde Abbasiler  Zamanı’nda gelmiş olacak. Abbasi Halifeleri orada yaşardı. Nüsha orada Muhafaza olunmakta iken sonraları, Suriye'deki Humus Kalesi’ne nakledilmiş H.1050-1143/ (M.1640-1730) arasında yaşayan Meşhur en-Nablusî (H.1100/M.1689) Senesi’nde yaptığı Seyahati’nde bu Nüsha’yı Uzun Boylu Tawsif eder. Bu Nüsha 1.Cihan Harbi’ne kadar Humus’ta korunmuş, Harp Esnası’nda o da Diğer Kıymetli ve Tarihi Eserler gibi Muhafaza altına alınmış.

 

            4- Şam Mushafı:

            Şam'a gönderilen Nüsha, Qudus'le Dımışk-ı Şam arasında bulunan Taberiye'de Mah­fuz iken, sonraları Şam'a nakledildi."İlaveli Esmaru't-Tevarih" şunu kaydediyor:" Nakli Mushaf-ı Şerif-i Osmani Becamii Dımışk ez-Taberiye, Sene 492"  İbnu Kesir (h.8.yy) Şam Nushası’nı bizzat görmüştür. Şöyle der: " Hz. Osman'ın çoğalttığı Mushaf Nushaları’na gelince bugün için onların en Meşhuru Suriye'de Şam Camii’nde bizzat gördüğüm bu Değerli, Büyük Kitap, Güzel, Açık ve Güçlü Hat ve Kaliteli bir Mürekkep’le Deve Derisi üzerine yazılmıştır." (İbnu Kesir/ Fezailu'l-Kur'an) M.Şibli'nin (Şibli,M/ Tehzibu'l-Ahlaq Mecmuası,  1913) yazdığına göre Ebu'l-Kasım es-Sebti, h657 Senesi’nde Şam Camii­’nin Maksuresi’nde Hz. Osman tarafından oraya gönderilen Mushaf’ı görmüştür. Abdulme­lik de h.725 de bu Nüsha’yı orada gördüğünü söylüyor. İbnu'l-Cezerî (h.751-833/ m.1350-1429) Zamanı’nda Şam'da Mescidü't-TeVbe'de hıfzolunan bu Nüsha daha sonra Emevi Cami­i'ne naqledilmiş, İbnu'l-Cezerî, Şam Mushafı'nı gördüğü gibi Mısır'da da Mesâhif-i Em­sar'dan bir tane gördüğünü söylüyor. Lala Mustafa Paşa'nın h.982 Tarihli Vakfiyesi'nde Şam'da ki Mewkufatı zikrolunan Hums Arazisi’nde "Vakf-ı Mushaf-ı Seyyidina Osman" diye bir kayda rastlanıyor ki bundan o Tarih’te Musfah-ı Osman Vakfı bulunduğunu anlıyoruz. Demek Mushaf-ı Osman oradaymış. Mevlana Şiblî'nin İslam Alemi Seyahati Esnası’nda İstanbul'a geldiğinde bu Nüsha’nın Mah­fuz olduğunu öğrendiğini söylüyor.Çağdaş Alimler’den Şamlı Şeyh AbdulHakim Efganî, Şam Mushafı'ndan bir Nüsha İstinsah etmek istemiş. 1.Harp’ten önce bu İş’e başlıyarak  Şam Mushafı'nın Yazısı’nı ayniyle Muhafaza ve Şeklini Taqlid ederek Harf ve Kelimeler’in Suratı’nı, İmlasını koruyarak Re­sim yapar gibi Satırları aynen nakletmiş ve Tam bir Nüsha çıkarmıştır. Şam'da AbdulHakim Efganî'nin İstinsah ettiği Nüsha Mevcut’tur.

 

5-6. Bahreyn-Yemen Mushafları:

Akıbetleri hakkında pek Bilgi yok.

 

 

                           Sahabe Sayfaları:

            Hz.Peygamber'in yanında olan Ayetler dışında  Sahabiler kendileri için Özel Sayfalar da yazıyorlardı. İbnu Mes'ud, Muaz, Sa­lim, Ubey ibnu Ka'b, Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme Ünlü kurra arasında sayılırlar.Resmî Tedvin dışındaki Mushaflar’ın yakılması talimatı sonrasında Ali, Ibnu Mes'ud, Ubey ibnu Ka'b'in özel Mushafları Varlığını sürdürdü. Hz. Aişe'nin de bir Mushaf’i vardı. Bu Mushaflar arasın­daki Farkları Konu edinen bir Kitab’ı Ebubekr ibnu Dawud Te’lif etti: Kitabu’l-Mesâhif. Bugün Dünya’nın her yerindeki Mushaflar birbirinin aynısıdır. Topkapı Müzesi'nde saklanan Mushaf'ın Osman Mushaf’i ol­duğu söylenir. Ondan ilk elde çoğaltılan Mushaf’ta olabilir. Özbekistan'in Başkenti Taş­kent'te de İlk Mushaflar’dan bir Örnek vardır. (Hamidullah,M/ Rasulullah Muhammed, s. 198)
 

          

                                         

            

                 


 Mushafları görmek için 4 kere Yemen'e giden Prof. Dr Altıkulaç : "Çalışanlar, mahzeni açtıklarında, içeride Mushaf parçaları dolu olduğunu görüyor. Niçin parçaları diyoruz? Çünkü İslam'ın ilk dönemlerinde Mushaflar bol olmadığı için cemaat parçalayarak kısım kısım okuyor. Elden ele kullanılarak bunlar yıpranıyor. Yazının gelişmesinden sonra Mushaflar çoğalınca, bu parçalar sağda solda kalmasın diye depolanıp bir yerde saklanıyor.Sahabe dönemine ait olanlar da var, ikinci ve üçüncü asra ait olanlarda bulunuyor. Sahabe dönemine ait Mushaf parçaları akademik dünya tarafından incelenip bugünkü Mushaf'la aralarındaki herhangi bir farklılığın olmadığını gösterebilecek önemli bir kaynak. Bu Kuran'ı Kerim'in değişmeden günümüze kadar geldiğini ortaya koyulması açısından çok önemli olacaktır.Baktığım parçaların günümüzdekilerle karşılaştırmasını yaptığımda Kuran'ın hiç değişikliğe uğramadığı açıkça görülüyor. Burada bulunan Mushaf parçaları arasında İslam'ın ilk yıllarına ait, hicretin ilk dönemlerine uzanan çok sayıda Mushaf parçaları var."  ( Bugün Gazetesi, 10 Şubat 2013)


                                                       
 Almanlar 35 bin parçayı tasniflemiş
 
Prof. Dr. Altıkulaç, Yemenliler'in Mushaf parçalarının korunması ve işlevsel hale getirilmesi için bir çalışma başlatmak istediklerini ifade etti. Danimarkalı uzmanlarla temasa geçildiğini belirten Altıkulaç, "Ancak parçaları Danimarka'ya getirmelerini istiyor. Yemenliler bunu kabul etmiyor. Ardından Almanlar'la görüşüyorlar ve Almanlar Yemen'e bir heyet gönderiyor. Alman Hükümeti ödenek tahsis ediyor bu çalışma için. Bu heyetin başında oryantalist ve Kuran tarihi üzerine çalışan Gerd R Puin adında bir profesör bulunuyor. Almanlar bu çalışmada 35 bin çekim yapmış" dedi."
                                                        Yemen’e giden ilk sahabeler
 Tarihi Mushaflar, gözleri Yemen’e giden sahabelerin üzerine çevirdi. Allah’ın Resulü, ashablarından Hz. Ali, Hz. Ebu Musa El-Eş’ari, Hz. Muaz Bin Cebel ve Hz. Halit Bin Velid gibi isimleri sağlığında Yemen’e gönderdi. Yemenliler’in İslam’a girmesinde özellikle Hz. Ali’nin irşad faaliyetlerinin büyük etkisi oldu. Hz. Ali’nin Yemen’e gitmesiyle halk kitleler halind
e İslam’a geçti. Sana Camii olarak da bilinen Cami-ül Kebir, İslam tarihinin de 3. camisi. Hicretten sonra tahminen 627-630 yılında yapılan bu cami, Peygamber Efendimizin emriyle inşa edilmiş. O yıllardan beri defalarca onarılan caminin dikdörtgen avlu ve sütunları üstüne oturtulmuş düz tavanı İslam öncesi mimarisiyle dikkat çekiyor.

 

 

                                                   Son sözü oryantalist araştırmacılara bırakalım

"Kuran'ın ilahi kaynaklı olduğunun bir kanıtı da; vahyedildiği günden bugüne kadar çağlar boyunca bozulmadan korunmuş olmasıdır."  (Laura Veccia Vaglieri, Apologie de I'Islamisme)

"Hem korunmuş olması hem de özü itibariyle tamamiyle eşsiz bir kitap. Hiç kimsenin ciddi bir şüphe ortaya atmayı başaramadığı gerçek bir otorite." (Aziz Bosworth Smith, Mohammed and Mohammadanism -Hz. Muhammed ve Muhammedçilik- )

 Sprenger, cem esnasında bazı müdahaleler yapılma ihtimalinin olduğunu, bununla ilgili bir veri olmaması nedeni ile de sonuç itibari ' Kuran'ın sıhhatinden şüphe etmek için bir sebep yoktur.'  ( A. Sprenger, The Life of Mohammed  From Original Sources, s. 63 ) sonucuna varmaktadır. Nöldeke Hz Muhammed'in vahiylerin yazılmasına önem verdiğini ve Hz Muhammed'den sonra tahrifat yapıldığı iddialarına karşı çıkar. ( T. Nöldeke, Tarihul Kuran, s. 210; T. Nöldeke, Kuran Tarihi, s. 98)  Muir, Kuran'ın bir bölümünün kayıp veya değiştirildiği görüşünü reddeder, Kuran ayetlerinin Hz Muhammed zamanında hem ezber hem yazılı olarak korunduğunu belirtir en son Hz Osman zamanında hazırlanan nüshanında günümüze kadar sağlam bir şekilde geldiğini açıklar.(W. Muir, The life of Muhammad, s. 14-26) Watt, 'Bugün elimizde olan Kuran'ın 650-656 arasında zikri geçen komisyonca oluşturulan resmi metnin aynısı olduğu kesindir.' görüşündedir. ( M. Watt, Kuran'a giriş, s. 55-60, 65)

 

 

                                                                        Soru- cevap

 

Soru: Hafs Mushafı ile Verş (Warsh) Mushafı arasında fark var mı?
İslam âleminin büyük çoğunluğunu Hafs kıraati ile, Kuzey Afrika ülkelerinde okunan mushaf ise genellikle Verş kıraati ile basılmıştır. Okuyuşların farklılığı, Kur’an’da farklı kelimeler olduğu anlamına gelmemektedir. Verş Mushafındaki okuyuş tarzı ile Hafs Mushafındaki okuyuş tarzı arasında, manayı bozacak şekilde bir tezat yoktur. Farklı diye verilen örneklerinin tümünün de aynı anlama gelmesi buna işaret etmektedir. Bu farklılık, ' zıtlık, farklılık' anlamına gelmemekte, 'aynı kelimenin ifade edebileceği iki veya üç mana ifade edilsin' diye, kelimenin kalıbının farklı şekillerde okunmasından ibarettir.
Konuyu batılı bir araştırmacıdan alıntı ile özetleyelim:
"All this point to a remarkably unitary transmission in both its graphic form and its oral form....The transmission of the Qur'an after the death of Muhammad was essentially static, rather than organic." (Adrian Brockett, "The Value of Hafs And Warsh Transmissions For The Textual History Of The Qur'an" in Andrew Rippin's (Ed.), Approaches of The History of Interpretation of The Qur'an, 1988, Clarendon Press, Oxford) Yazar aynı makalede, "Eğer Kuran sadece ağız yoluyla aktarılsaydı, hadislerde olduğu gibi bir çeşitlilik söz konusu olabilirdi. Ya da sadece yazılarak aktarılsaydı yazım hatalarından kaynaklı değişiklikler olabilirdi. Ama hem ağız yoluyla hem de yazılı aktarılmış olması aralarında bir paralellik olmak zorunda bırakıyor." demektedir.
Kısaca, Mushaflar arasındaki farklar okuma ile ilgili olup anlam bakımından aralarında bir fark yoktur.
Konuyu Suudi Arabistan mushafları örneği ile bitirelim: Hafs mushafı ile yazılışları farklı gibi gözükse de aslında sadece, "tecvitli yazılış stili" ile bu Kuran'lar yazılmıştır yani, kelimeleri aynı olmasına rağmen, yazılışları farklıdır çünkü, tecvit kuralları kelimelere uygulanarak Mushaf basılmıştır.

 

 

Soru: Hıristiyan iken Müslüman olup okuma yazma bildiği için bir süre vahiy katipliği yaptıktan sonra tekrar Hıristiyanlığa geri dönen Abdullah İbnu Sa’d İbni Ebî Sarh hakkında…

Cevabımız:
Sayın K.    Kafir olan birinin söyledikleri ile mi Kuran’ı değerlendireceğiz? Kuran fasık haber verince bile araştırın ( Hucurat, 6 )demiyor mu ki nerede kaldı “Kafirin haberi?” O katip kafir olmadan önce görevinde aksaklık yapsa idi mutlaka uyarılırdı. Efendimiz önce ezberler sonra vahyi duyururdu. Eksik- hatalı vahyin yayıldığına dair bir rivayet asla gelmemiştir günümüze. Zaten ilahi koruma buna da izin vermezdi! Başa dönersek dünyalık nedenlerle ( Para, şöhret, makam…) dinden her zaman dönen olmuştur. Neccaroğullarından Hıristiyan iken Müslüman olup sonra yeniden irtidat eden kişi de Ebi sarh ta benzer cümlelerle çevre bulmaya çalışmışlardır, bu gayet doğaldır, ” ‘Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa, Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez.’ ( Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’l Menakıb/25,c.4,s.181-182;Tecrid, hadis no:1477. Kaynağından olayı aktaralım: Bir adam vardı. Neccaroğullarından. Hıristiyanlığı bırakmış Müslüman olmuştu. Bakara ve Ali İmran surelerini okumuştu. Peygambere de vahiy yazıyordu. Sonra, yeniden Hıristiyan oldu ve kaçıp Hıristiyanlara katıldı. “Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa, Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez.” demeye başladı.” )
Allah (c.c.) adama öfkelenmiş, boynunu kopararak öldürmüş. Hıristiyanlar, gömmüşler adamı. Ama sabah bakmışlar, ölüsü ortada. Ve kefensiz. Hıristiyanlar; “Muhammed’in adamları kefenini soymuş, kendisini de işte böyle ortada bırakmışlar.” diye konuşmuşlar. Adamı bir daha gömmüşler. Bu kez biraz daha derince. Ertesi gün sabah yine aynı durum. Sonra aynı konuşmalar. Sonra yeniden ve daha derine gömme. Sonra aynı durum ve aynı yorumlar. Bir kez daha ve derince gömme. Aynı durum. Bakmışlar ki bu böyle sürüp gidecek, adamı gömmekten vazgeçmişler artık.) Kuran’ın kaynağı konusunda çeşitli görüşler ileri sürüldü oryantalistlerce ama onlar bile bu iddiaları ciddiye almadılar. bu kişilerin irtidat sebepleri 1400 sene sonra araştırılınca bulunması imkansız hale gelmiştir. mesela nisa 105-115. ayetler Tu’me b. Ubeyrik hakkında iner. Hırsızlık yapmış ve suçu bir Yahudiye atmıştır. ayet suçunu ifşa edince “Beni bırakıp Yahudi’yi savunan böyle bir din olmaz olsun” diyerek İslam’la bağını koparmış ve “mü’minlerin yolundan” ayrılarak Mekke’ye gidip müşriklere katılmıştır. Bu örnek bize yol göstersin kardeşim, makam şöhret, hırs tarihte insanlara neler yaptırmadı ki? işin ilginç yanı bu rivayetler hiç gocunulmadan bizzat “İslami kaynaklarda” aktarılır. çekinecek- saklayacak bir şeyimiz yok ki. hak yolda devam eden o kadar katip varken ayetlerin doğruluğunu değil sadece yazımını üstlenen bir kişinin irtidatı ancak “İmtihan dünyasında kaybedenler safında olanlar” ile açıklanabilir. Kimi müşrik kimi kafir olmuştur kazanan ise hak din İslam’da olanlar olmuştur. sizin takıldığınız nokta: İslam’dan çıktıktan sonra İslam hakkında konuşanların söylediklerinin doğru olduğunu kabul etmekten kaynaklanıyor. Sizi bir an onların yerine koymanızı rica edeceğim, Müslümanlar içinde idiniz – Ne için Müslüman oldu iseniz, Allah bilir! – sonra irtidat ediyorsunuz, biri müşriklerin arasına dönüyor, diğeri Hıristiyanların. Nasıl karşılanır, sizden ne beklentilere girilir, siz neler konuşur, çevrenizce daha fazla kabul için ne abartılara girersizin !? Dünya imtihan dünyası. Herkes ilmi aklı seviyesinde imtihan olur. Namaz kılarken bile Allah için kılınmıyorsa o ibadet kabul olmaz. Kuran’ın ezber ve yazılı iki koldan kesintisiz günümüze gelişi konusunda bir sorun yoktur. Oryantalist- ateist blok olanı kıvırma, olmayanı var gösterme çabasından asla vazgeçmez, sizde bunlara bence fazla takılmayınız. İsterseniz son olarak sitemizdeki Hıristiyanlıkla ilgili bölümü ( http://islamustundur.com/incil-hiristiyanlik-papa.html ) gözden geçirerek yanılan tarafın kim olduğuna bir kez daha şahitlik ediniz.   Muhammed EHAD

 

 

Soru- cevaplar:
dinimizislam999@gmail.com: http://musl.angelfire.com/kurtahr.html Kardeşim, efendimizin Kuran 7 harf üzere indirilmiştir’ten kastı yazılımdaki 7 farklı yazılım değil, okumadaki 7 farklı kıraat kastedilir. Bu ateist kafalı adam kelime oyunu yaparak ” Kıraat yani okunuş üzere yazılan mushaf ile orjinal – her yerde bulunan mushafları karşılaştırıp ” Kuran’ın aslında bozulduğu iddiasını ortaya atmaya çalışmaktadır. Kısaca kıraata göre yazılım olunca bu farklılık ortaya çıkıyor. Kuran 1434  senedir aynıdır. Yazılışı aynı ama kıraatı, okunuşu farklı olabiliyor. Çok basit bir anlatımla: “Geliyorum” cümlesini kimi laz uşakları “celeyrum” okur. Anlamı geliyorumdur, yazılışı farklıdır. İşte celeyrum diye okuduğunu yazınca ortada “yazım farkı”, al sana farklı  mushaf iddiası ortaya çıkmaktadır. Ateist T. Dursun buradan hareketle Kuran’ın aslının yakıldığını ileri sürerek – ki cevabı sitemizde bulunmaktadır- asıl hedefine varmaya çalışmaktadır. Bilene komik, temelsiz gelen bu tür iddialar yaklaşık 1000 yıldır, Kuran’da hata arayanların, O’na çamur atma gayretlerinin doğal tezahürleridir. Dikkat edersen bu “Ateist ” (!) sitenin kaynak verdiği site, oryantalist kökenli misyoner sitesidir. Kim, nereden besleniyor, neye hizmet ediyor;anla!
NOT: kardeşim, sen hayatını harcasan 1000 yıllık iftiraların tamamını ancak okuyabilirsin. İftira-cevap, iftia-cevap… çamur atmaların sonu yok – oryantalizm 1000 yıllık bir geçmişe sahip – ve cevapları da  veriliyor ama bu soru-cevaplar insanı bir adım ileri götürmez. İftirayı okur, acaba ? dersin, cevabı okur, tamam! dersin ama bir adım ileri gidemezsin. Çünkü yeni sorular  yığını önündedir- 1000 sene! – Ama hayatını Kuran’ı okuyup yaşayarak geçirirsen, kendini oluşturma, iyilik, insanı kamil olma yolunda ilerlersin, hem imtihan dünyasında yaratılışa uygun ilerler hem sonunda cenneti kazanabilirsin! Buradan sorularınızdan bıkmak veya cevaplarını verememek endişesi anlamı çıkarmayın. Ben ilahiyat hazırlık sınıfından itibaren T. Dursun’un kitapları ile karşılaştım, hala dindarım. Soru,itham hatta iftiranın da; onlara verilen cevapların da sonu yok!  Ama biz hayatımızın değerli yıllarını İslam’ı tartışmak, üzerinde felsefe yapmak için değil yaşamak için dünyadayız. Cevaplar kitaplarda, sitelerde. Ama cennet konuşarak  değil yaşanarak elde edilir.

dinimizislam999@gmail.com: Allah Kuran’ı koruyacağını ifade ediyor. 1400 senedir elimizde değişmeyen Kuran olması bunun delilidir. Mailde belirttiğiniz bazı mushaflarda elif olmaması konusunu açıkçası anlamadım Ama Edip Yüksel’in 19 sayısına takıntılı olarak ayet ve harflerle oynadığını biliyorum. Hadislerin ortaya çıkışı konusunda Edip Yüksel’in söyledikleri ile oryantalistlerin söyledikleri örtüşüyor ne yazık ki ve onlara cevaplarımız da sitemizde mevcut: Hadis ilmi ve önemi: www.islamustundur.com/oryantalist-leone-caetaninin-islam-tarihine-reddiye.html  ayrıca hadisle ilgili yazımıza da bakılabilir.  Namaz konusundaki soruya aslında siz cevap verdiniz, Buhari namazı uydursa idi, e tüm Müslümanlar ittifaken aynı hurafeye nasıl inanıp başlasınlar? Dün Kuran’a göre namaz kılan, Buhari dedi diye bugün uydurma namaza (!) başlat mı? İddia bile seviyesiz ve mantık dışı!  Namaz kılma emri Kuran’da vardır, nasıl olacağını sünnet- hadis bize belirtir;gösterir. Bu da sünnetin önemini bizlere hatırlatması açısından önemli bir örnektir.  Kuran zekat ver der, neden ne kadar bize hadis bildirir. Liste böyle devam eder. selamlar.

  fb_cansu_8..@hotmail.com: Öncelikle bu konularda manevi olarak bizi koruyacak sureler ” E-uzü besmele ile Ayetel kürsi, Nas-felak” ve  ayrıca abdestli dolaşmak ve geceleri çıplak yatmamaya çalışmaktır. Bir süre bunları yapınız ve şunda kesinlikle emin olunuz: “Cinler asla ve asla insanlara hiç bir şey yapamaz, zarar veremez. Sadece yapabilir hissini uyandırır, yaptırıyor zannı verir. Şimdi gelelim sizin sorunuza: Yazınızdan anladığım kadarıyla halüsinasyondan kaynaklanan sıkıntılar yaşıyorsunuz. İçinde bulunduğunuz durumun cinlerle alakası olduğunuzannetmiyorum. Öncelikle yukarıdaki tavsiyelerimizi birsüreuygulayınız. Eğer bir rahatlama hissetmezseniz: benzer konularda tavsiye ettiğimiz iki akademisyen adını  vermek istiyoruz: Psikiyatrist  Profesör Sefa Saygılı veya  Psikiyatrist Profesör  Nevzat Tarhan.  Mutlaka biri ile randevu alıp  irtibata geçiniz. Kısa sürede her şey sona erecek Allah’ın izni ile. Selamlar.

dinimizislam999@gmail.com: Edip Yükselin ve Reşhad Halifenin 19 Mucizesi adlı teorisine ve bu teoriye dayanarak tevbe suresinin son 2 ayetini inkar etmesi konusu:
Kardeşim bu konu çook eski bir konu.Cevaplandı ve “bitirildi.”  Tekrar muhatap alıp cevap vermeye çalışmak, sadece reklamları anlamına gelir. Kuran’ın  yazılması konusu aslında zaten başlı başına onlara bir cevap teşkil ediyor. Ayrıca büyük alim babası tarafında bile reddedilen Yüksel ve havai fişek tarzı yanıp sönen; taraftarlarının bile tevbe ettiği Reşad, 1990′lı yıllarda “bitmiş” , tarih olmuşlardır. Allah Yüksel’e tekrar hidayet nasip eylesin.
Onlardan alınacak tek ders şu ayettir: ” Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan (Vehhab) Sensin.”  ( Âli İmrân, 8 )

 dinimizislam999@gmail.com: linklere cevap verir misiniz? 
http://www.youtube.com/watch?v=5emK_MY…:
Putları deviren dinin ilahının adlarını putlardan aldığı iddiası çok komiktir. Allah isminin kökeni konusu kategoriler kısmında Allah bölümünde ele alındı. Allah adını geçmiş toplumlarda arayan bu videoyu hazırlayan kişi, tüm toplumlarda tanrının varlığının kabul edildiğini videosu ile onayladığını gözden kaçırıyor, tam bir ikilemdir. Allah’ın 99 isminin aslında sıfatları olduğunu bilmeyen zaten yok. Kuran’da tanrı yani ilah kelimesi ( Türkçe’si; İbadet edilen ) kelimesi de geçer, Allah’ın 99 sıfatı da ( Esmaül- hüsna ) Dinleri afyon kabul eden zihniyet tarih sahnesindeki tozlu raflarda yerlerini almışlardır. Özetle, evet özel bir isim olan Allah (cc) isminin ne zamandır yaratıcı tarafında peygamberler vasıtası ile ilk kez kullanıldığını tam olarak bilmiyoruz, kim bilir ahir zamana belki de Allah bu özel adını saklamıştır, ama asıl merak ettiğim konu ateist tarafından hazırlanmış bir videoda her toplumda mutlaka bir yaratıcı tanrının varlığının kabulünün bu ateistçe video ile itiraf edilmesi olmuştur. Ateist asıl bunu açıklamalı değil midir? Evet her toplumda – adı ne okursa olsun -tanrı inancı vardır bu da bunun fıtratta, insanın doğasında olduğunun ateist videoca ispatıdır. Özel adın tarihinden çok ateistin bu itirafı önemlidir. Muhataplarını özel ismin tarihi üzerine yoğunlaştırken, ateizmi çökerten itiraflar sıraladığını ateist görememektedir. KonuyuAllah’ın varlığının delilleri sayfamızla sonlandıralım.
http://www.youtube.com/watch?v=b6xqY…. :
Melekler nurdan yaratılmışlardır. Nur ise ışık demektir. Gelelim cevaba: Ateistin iddia ettiği gibi mearic suresi 4. ayet hiçte tefsiri göz ardı edilen bir ayet değildir, aksine bilim geliştikçe içeriği ortaya çıkan müthiş bir ayettir: Bu ayeti ele aldığımızsayfamızı önce ziyaret etmenizi tavsiye edebiliriz. Gelelim diğer cevaba, mearic, ma’rec kelimesinin çoğuludur ve “yükselme dereceleri” anlamına gelir. Allah’ın söz konusu ettiği yükselme derecesine nur-ışıktan yaratılmış Cebrail, bir gün- dünya hesabı ile 50.000 yılda – ulaşır. Ama Allah o yükselme derecesinde bulunuyor demek değildir bu! Cebrail’in o anki görevli olduğu makam ile dünya arasındaki mesafedir bu mesafe. Ayrıca ışık hızının saniyede 300.000 km. olduğu iddiası da artık çürütülmüştür.* Işık hızı saniyede 300.000 * 300 km.’dir. Yani ışıktan yaratılan meleklerden olan Cebrail’in hızı- şimdilik bulunan bilimsel keşiflere göre – saniyede bu kadardır. Aydın, pozitivist, rasyonalist geçinen ateistlerin modern bilimi ne kadar yakından takip ettiklerinin de altını burada bir kere daha çizelim. Gelelim ayetin mealine: Ayette Cebrail’in 50.000 yılda Allah’ın huzuruna vardığı anlatılmaz, surenin 1-3. ayetlerine baktığımızda, azabı isteyenlere azabın geleceği basamak, derece, gökten bahsedildiği anlaşılır. Yani Cebrail azabın geleceği – artık Galaksi, Nebula…adı ne ise – basamaktan dünyaya 50.000 senede ulaşmaktadır. Özetlemek gerekirse, adı bile dereceli yükseklik; basamaklar olan suredeki bir dereceye, o da ateistin yanlış- eskimiş bilgileri ile yaptığı değerlendirme ile bakış atmak fazla akılcı bir yaklaşım olmasa gerek diye düşünüyoruz. Konuyu ‘ın 4. ayete verdiği meal ile bitirelim:” Melekler ve Ruh {Melek Cebrail veya çok büyük bir melek olan Ruh), miktarı elli bin yıl olan bir günde ona (o derecelere) yükselirler.” ( İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri ), ” Melekler ve Cebrâil miktarı elli bin yıl olan o derecelere bir günde yükselirler.” ( Besairu’l-Kuran ), ” Melekler ve Cebrail, miktarı elli bin yıl olan o derecelere bir günde yükselirler.” ( Furkan Tefsiri ), ” İsteyen biri inecek bir azabı istedi.Melekler de, Ruh da oraya miktarı ellibin yıl olan bir günde yükselir.” ( Tefsirul Münir) Ayrıca video sonunda kaza kader konusuna da bi el atmıştır ateist, bu konuda sitemizde cevaplanmıştır.
* Princeton NEC Enstitüsü’nün uzmanlarından Dr. Lijun Wang: “Fizik kurallarını altüst eden bir gelişmede, laboratuar koşullarında ışık hızının, bilinen sınırı olan saniyede 300 bin kilometreyi 300 kat aştığını açıkladı.” ( 29 Haziran 2000) Avrupa Parçacık Araştırma Merkezi CERN’deki fizikçiler, atomdan küçük partiküllerin temel fizik yasalarına ters düşen biçimde, ışık hızını aştığını belirtti. Albert Einstein’e göre, hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket edemiyor. Ancak doğrulandığı takdirde bu deney, Albert Einstein’in Özel Görelilik Kuramının bazı kısımlarını tersine çevirebilir, evrenin nasıl işlediğini açıklayan yasalar alt üst olabilir. Tüm modern fizik teorilerinin yeniden gözden geçirilmesini dahi gerektirebilir. ( 23 Eylül 2011)
http://www.youtube.com/watch?v=N0Xk_a… :
Daha başta Bedir savaşını  yanlış yorumluyor ateist. Bu konu sitemizde ele alınıp işlenmiştir.  Ateist ayrıca Bedir savaşında aynı aileden insanların karşı karşıya geldiklerini söyleyip, bunu ilginç bulduğunu söylemektedir. Sanki 12 yıl boyunca, sadece sözle tebliğ yapan ve çoğu fakir ve köle olan  Müslümanlara işkence yapanlar o akrabalar değildi. Neyse konuyu uzatmadan ateiste cevabı, Türkiye’deki ateist kitapların basımında önemli bir yeri olan bir ağızdan verelim. Evet cevap: 
Hz. Muhammed’in el asabiyyeden ümmete geçiş devrimi
Bedr savaşı bir ilktir. Çünkü o savaşta, Arap yarımadasında ilk kez, aynı asabiyyeden insanlar karşı karşıya gelmiş birbirinin kanını dökmüştü.Ebu Süfyanların Mekke savaşçıları içinde de Kureyş Kabilesi vardı. Hz. Muhammed m ümmeti içinde de Kureyşliler vardı.Aynı kabileden insanların birbirleriyle sa­vaşması haramdı, yasaktı. Dahası Hz. Muhammed’e iman eden Kureyşliler kendi kan­daşlan olan Ebu Süfyan’ın Kureyşlilerine karşı başka kabilelerle birleşmişlerdi. Olacak iş değildi!Asabiyye dağılırken ümmet oluşuyor. Olayın özeti şuydu: Kanbağına dayanan toplum, yani El asa­biyye çözülüyordu. Kabile dağılırken, farklı kabilelerden insanlar birleşerek ümmeti oluş­turuyorlardı. Kanbağının yerini feodal bağ alı­yordu. Yeni bir düzene geçiliyordu. Medeniyet devrimi: Asabiyyeden ümmete geçiş bir devrimdi.Bu devrime Cahiliyyeden Medeniyete geçiş dendi, doğruydu. Hz. Muhammed’in Medeniyet devrimini başarması için, asabiyye dayanışmasını, başka deyişle kanbağına dayanan kabile ilişkilerini çözmesi gerekiyordu. Artık kardeşliğin temeli, kabile değil, fakat ümmet idi. İbn Haldun, çeşitli toplumların gelişmesini inceleyerek ümmete ya da Oğuz/Oğur’a geçiş devrimini “bedevilikten hazeriliğe geçiş” diye adlandırdı. Kendi tarih teorisini bu süreci inceleyerek kurdu… ( Doğu Perinçek, Aydınlık, 29 Ocak 2013) Tabii insan, keşke bazı şeyleri hapse girmeden idrak edebilse idi diyor. Neyse konumuza devam edelim:
 Ateist, melek kavramını kabul ediyorsa meleklerde ölüm olmadığını bilmeli idi. Kabul etmiyorsa ölüm kavramı çok yersiz bir kullanışa sahip olmuş burada, ama durun zaten amaç doğruyu, hikmeti, adaleti aramak değil ki dimi, amaç; hata aramak olunca böyle ilkesizlikler gayet doğal kaçmaktadır. Devam edelim: Ateist, Enfal 65. ayette, inanan bir mü’minin kendilerinden 20 kat fazla kafire galip gelebileceği – ki Bedir’den Hendek’e, Malazgirt’ten Çanakkale’ye bu galibiyetler her daim tarih sahnesinde yaşanarak görülmüştür – ifade edilirken, hemen sonraki ayette ise yani 66. ayette ise Bir müminin iki kafiri bozguna uğratacağını belirten ayetten hareketle, Allah’ın fikir değiştirdiğini ileri sürer ateist. Bir kere – haşa- Kuran’ı insan yazsa iki cümle peş peşe kendini böyle ikileme sokar mı? – Yukarıda görüldüğü gibi ateist ise olabilir ama- Kuran’ı Allah (cc) gönderdiğine göre bu iki ayet nasıl anlaşılmalıdır?: Bu konu Kuran’da çelişki yoktur adlı çalışmamızda ele alındı. Konu Müslümanların sabır- tevekkül- iradeleri ile paraleldir. İman ve sabır arttıkça düşmanla baş etme güçleri de artmaktadır. Zaten 66. ayette Allah ” Zaaf” gösteren Müslümanlara ikiye bir mukayese ederken ve ayetin sonunda ” Sabredin” buyururken, bu sabrın sonucu iman- İslami şuurları artan Müslümanları Allah 10 katı ile baş edebileceklerini müjdelemektedir. Kısaca ayetlerde zıtlık yoktur, ayetlere muhatap olan Müslümanların iman şuurlarındaki derecelerine göre hitap vardır. Meleklerin Bedir savaşında Müslümanlara yardım etmesine gelince, evet melekler yardım etmiştir, her bir kum tanesini taşıyarak gözlerini görmez mi kılmıştır, içlerine korku mu salmıştır, …Bunun mahiyetini bilmemekteyiz. Ama ortada bir gerçek vardır; 300 silahsız Müslüman, 950 baştan aşağı silah- zırh kaplı kafire üstün gelmiştir. Peki İslam savaşa veya adının anlamı olan barışa nasıl bakar. İşte cevaplar: İslam normal zamanlarda daima barışı savunmuştur: İslam barış dinidir. Ama savaş çıkınca da bunu kurallara bağlamış ve modern zamanlar dahil başka hiç bir toplumda görülmeyecek derecede bu kuralları uygulatmıştır: İslam savaş hukuku. Ayrıca ateistin İslami emir ve yasakların amaçları ile İslam’ın insanlık tarihi boyunca tarihinden habersiz olduğu görülmektedir.
http://www.youtube.com/watch?v=1QbF89…. :
Ateist olduğunu iddia eden bu şahıs, ilginçtir yorumuna “Sunni” bakış açısını eleştireceğinin ipuçlarını vererek başlar. Yazar ayrıca ve pek çok yerde olduğu gibi Kuran’ın vahiy olmadığını, yazıldığını ileri sürer ki bu konu Kuran kategorisinde çeşitli başlıklar altında işlenmiştir. Ateist Mescidi Aksa’nın daha sonra yapıldığını, Kuran’a da bu ayetin sonradan eklendiğini ileri sürer. Halbuki Mescidi Aksa’dan kasıt ayette Süleyman Mabedi’dir:  ”Beyt-i Makdis, Mabed anlamına gelir veHz. Süleyman’ın mabedi kastedilir (ez-Zerkeşî, İ’lâmü’s-Sâcid Kahire 1397, s. 277; Elmalı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1936, IV/ 3144; İslâm Ansiklopedisi, ‘ Mescid-i Aksa”, “Kudüs” mad. Zaten efendimizde bunu açıkça ifade etmiştir: ”  ”Burak’a bindim Beytu’l-Makdis’e gittim”Müslim, İman, 259; Nesaî, Salât, 10) Hz Ömer döneminde ise Müslümanlar Kudüs’ü alınca oraya, Süleyman mabedinin hemen yanına bir mescid inşa ederler. Yani sabah akşam Kuran’da hata arayan o zamanki müşriklerin hiç birinin aklına böyle bir itiraz gelmezken, bu zekanın 2013′te ortaya çıkması da bizim şansımıza, ne diyelim! Sonra ateist Kuran’ı , klasik tüm ateistler gibi köken olarak Sümerlere bağlamaya çalışır ki bu konudaki yazımızı sizlere tavsiye edebiliriz. Ateist daha sonra efendimizin şahsi menfaat için peygamberliğini ilan ettiğini ileri sürer. Ona cevap olarak efendimizin evliliklerini de içine alan hayatını ele aldığımız yazımızı tavsiye edebiliriz. Ayrıca ateiste kapak olması için batılıların efendimizle ilgili sözlerinden oluşan sayfamızın da adresini verelim. Hadislerin ilmi değerini kötülemeye çalışan ateiste cevap olarak hadis konusunu ele alan yazıyı önerelim. Ateist mucize yani sadece peygamberlerin gösterebileceği olağan üstü bir olay olan miraç hadisesinden hareketle, başka insanların da zamanla uçma iddiasında bulunduğunu ileri sürmektedir ki bu çok komik bir olaydır. Öncelikle efendimiz bizzat kendisi uçmamış, Burak isimli bir vasıta ile hedefine ulaşmıştır.İkinci olarak, İslam’da asla – ateistin iddia ettiği gibi – ruhbanlık sınıfı yoktur, bizzat Kuran ruhbanlığı yasaklamıştır ( Hadid; 27, Tevbe; 34, Mâide; 82, Necm;39, İbnu Mace, Nikah, 1836, Buhârî, Buy’u 15, Buhârî, Nikah 1; Müslim, Nikah 5, (1401); Nesâî, Nikah 4, (6, 60), Beyânu’l-hak, c. 1, Sayı: 22, s. 511 vd ) Son söz efendimizden olsun:
” İslam’da ruhbanlık yoktur” (Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, VI, 226) Ayrıca ateist videonun devamında mantık hatasına düşmekte, bir taraftan sahabenin miraca inanmadığını söylerken – E o zaman miraca inanmadığı içini Müslümanlıktan çıkan birisinin adını vermesi gerekirdi – hem de aynı sahabelerin inanmadıkları (!) bu olayı sonraki nesillere aktardığını ileri sürebilmektedir !
Peki bu kadar ba sit hatalar yapan bir ateist Kuran hakkındaki bu bilgileri araştırarak mı bulmuştur? Tabii ki hayır, ülkemizdeki belli başlı ateistler gibi bu kişi de aynen oryantalist iddiaları yinelemektedir. Yani ateisttir (!) ama Hıristiyanlığa çalışmaktadır  : )
Not: Kardeşim, açık konuşalım; Uzantısını verdiğin tüm videoları cevaplamadım. Sıra ile ilk dördüne baktım ve cevap verdim. Bu cevaplar üzerine hala sıradakilerden cevap verilmesini istediğiniz varsa bana ulaşınız ve ateistleri bu kadar önemsemeyiniz, illa muhatap arıyorsak muhataplarımız oryantalist- müsteşriklerdir. Selamlar.