Ana Sayfa İrtibat Amacımız    Ateist, Oryantalistlere Cevaplar       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Müslümanların iç sorunları

                                               Müslümanların iç sorunları

 

 

"Muhammed el-Gazzâlî, İslâm dünyasındaki yozlaşmanın başlıca sebeplerini mezhep kavgaları, siyasî bunalımlar, yöneticilerin ihmal, gaflet ve Batı taklitçiliği, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip gereken ictihadı yapmamaları, Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, toplumun Batı hayat tarzına yönelmesi, ilim ve teknik bakımından geri kalması gibi hususlarda görür. Mısır’a İslâm vatanının bir parçası olarak bakarken modern dönemde kin, düşmanlık ve ırkçılık üzerine kurulan milliyetçilik anlayışını reddeder. İslâm’ın diğer dinler ve Batı’dan gelen sosyalist, komünist vb. ideolojiler önünde üstünlüğünü savunur; bu tür ideolojilerden Müslüman milletlerin korunması ve kurtarılması yönünde irşad faaliyetlerini sürdürmenin zaruretini vurgular." ( Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 7.4.2019 )


 "Haçlıların Filistin'de geçici bir zafer elde etmesini mümkün kılınmış olan ümmet arasındaki rekabet ve ihtilaf, şimdi de tam bir boyun eğişin gerçekleşmesine neden olmuş bulunmaktadır." ( Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 43)

 

 

 Dinden kaynaklanmayan aksine dinin özünün iyi kavranamamasından ortaya çıkan problemleri zamanla burada ele almayı düşünüyoruz. Bu problemleri şöyle sıralayabiliriz.

1- Irkçılık,

2- Mezhep, cemaat taassubu,

3- Cehalet, bilgisizlik; okumama,

4- Kavram kargaşası ( Mü'min, tevhid, ... vs. )

 

 

 

                                                           1- Irkçılık

 Irk kavramını kabul eden ( Hucurat, 13 ) İslam ırkçılığı yasaklamıştır. Irklar insanların tanışma vesilesi olması için var edilmişlerdir yoksa içinde doğacağımız ırkımızı seçme hürriyetimiz yokken onu bir üstünlük vesilesi kılmayı İslam kesinlikle yasaklamıştır.

 İslam inananları din kardeşi ilan ederken ( Hucurat, 10) tüm insanların ise Hz. Adem'den fıtratta kardeş kabul etmiştir. İnsanlar arası üstünlük soy, sop, kendi seçimimiz olmadan doğduğumuz ırkımız, gelir seviyemiz vb şeyler ile değil sadece Allah'a iteatte ile ölçülebilir. Allah'a iteatte ileri giden ise ne kibir ne kötülük ne taassup içinde olan, kula kul olmadan sadece Allah'a kul olan insandır.

 

                                      Ayet ve hadislerin ışığında ırkçılık

  "Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en üstününüz en takva   sahibi olanınız ( Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkmak, Onun yasaklarından şiddetle kaçınmak, hassasiyetiyle uzak duranınız)'dır." (Hucurat, 13)

  İslâm'a göre, uluslar büyük insanlık ailesinin bireyleri gibidirler ve tek bir ümmet, tek bir millet oluştururlar. Bu ümmet ya dinde ya fıtratta olur: 

 "Ancak müminler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını düzeltin." ( Hucurat,10) Ayet kan bağı dışında bir de din kardeşliği kavramını gündeme taşımaktadır. Bunun dışında "Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandı." ( Müsned, 2/524; Ebû Dâvud, Edeb, 120, 5116 ) hadisi insanlık alemini fıtratta- doğuştan- kardeş ilan etmektedir ki ırkçılığın  Alman-İtalyan boyutunun dünya savaşına neden olan sonucunu düşününce bu soruna en iyi cevabı İslam'ın kendiliğinden ürettiği görülmektedir. Tüm bunlara rağmen Kuran iman sahibi olmayan akrabaları aileden kabul etmez ( Hud, 46, Tevbe, 23, Mücadele, 22) Efendimizde "Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler."  ( Tirmizi Tefsir sure, 49) , "Sizin bu nesepleriniz size başkalarına hakaret etme hakkı vermez. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Bir ölçek içindeki buğday taneleri gibi birbirinize eşitsiniz. Hiç kimsenin başkasına dindarlık ve salih amel dışında bir üstünlüğü söz bahis mevzuu değildir. Bir kimsenin kötü olması için fena huylu ve kötü sözlü, cimri ve korkak olması yeter." (Ahmed b.Hanbel, Müsned, IV/158) buyurmuşlardır.

 Ayrıca efendimiz, "Asabiyet davasına kalkışan bizden değildir. Asabiyet uğruna savaşan ve bu uğurda ölen de bizden değildir." (Müslim, Sahih, İmâre 13 (II/1476); İbn Mâce, Sünen, Fiten 7 (II/ 1302); Ebû Dâvûd, Sünen, Edeb 111 (V/342); Nesâî, Sünen, Tahrîmu’d-dem 28 (VII/123) ), “Kim kendini kâfir olan atalarından dokuzuna nispet ederek izzet ve şeref sahibi olmayı isterse (bilsin ki) onların onuncusu olarak cehenneme girecektir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 134) , "Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir: “Kadercilik, unsuruyet dâvâsı (ırkçılık) ve dinî meselelerde gevşeklik etmek." (Taberanî, Mu’cemüs Sağir, 158) , "Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür." (İbni Mace, Fiten, 7) ve "Allah cahiliyetten kalma bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. Bu atalar ister mü'min ve muttakî ister fâcir ve günahkâr olsun farketmez. Siz Adem'in neslindensiniz ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın (kavimlerinizle övünmeyesiniz). Atalarla övünenler Cehennem kömürlerinden bir kömürdürler. Onların bu hali Allah nazarında burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha kötüdür. " (Ebû Dâvud, Edeb, 112) buyurarak asabiyetin- ırkçılığın İslam'da asla barınamayacağının altını çizmiştir.

  Bir ırkçı Arap (Kays bin Mutata), Evs ile Hazrec kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla oturup kardeşçe sohbet ettiklerini görünce öfkelenerek şöyle der: "Evs ile Hazrec Peygamber’e hizmet eden Araplardandır. Ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyb, şu da Farslı Selman. Bunlar Arap değiller ki? Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul ediliyorlar? Bunlar bu eşitliği nereden kazandılar?" Muaz bin Cebel, bu beklenmedik değerlendirme üzerine oturduğu yerden kalkarak adamın yakasını tutar ve şöyle der: "Seni Rasûlullah’ın huzuruna götüreceğim, bu söylediklerinin İslam’daki yerini soracağım. İslam’da böyle bir ırkı yüceltip ötekini aşağılamak var mı göreceğiz." Hz. Muaz, adamı alıp doğruca Peygamberimiz’in mescidine götürür ve bulduğu ilk fırsatta da hemen sorusunu şöyle sorar: "Ya Rasûlullah, bu ırkçı Kays için ne buyurursunuz? Biz Araplar oturmuş Arap olmayan kardeşlerimizle tatlı sohbetler yapıyorduk. Gelip aramıza ırkçılık fitnesi soktu. Arapların üstün ırk olduğunu ileri sürdü. İranlı Selman’ı, Rum’dan gelen Suheyb’i, Habeşistan asıllı Bilal’i aşağı ırktan kabul ederek onların Araplarla eşit şekilde sohbete layık olmadıklarını iddia etti. Gerçekten de öteki ırklar aşağı, Araplar üstün ırk mı? Bizimle eşit şekilde oturup da sohbet edemezler mi?" Bu değerlendirmeyi dinleyen Rasûlullah (sav)’ın yüzünde derin bir üzüntü meydana geldiği görülür. Irklar arasında ayrım yapan insanlara şöyle uyarıda bulunur: "Ey insanlar! Sizin Rabbiniz birdir! Babanız, ananız da birdir! Araplık ne babanızda vardır, ne de ananızda. O sadece sizin verdiğiniz isimden ibaret bir tanıtımdır. Arap’ın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah’a iman ve itaattedir. Allah’a iman ve itaat edenler hep birlikte üstündürler. Bunu herkes böyle bilmeli, aranıza ırka dayalı üstünlük ayrımcılığı sokmamalısınız!” Bu durumda ne yapacağını bilmeyen Muaz bin Cebel sorma gereği duyar: "Ya Rasûlullah, öyle ise aramıza ırkçılık fitnesi sokmak isteyen bu adamı ne yapayım?” Efendimiz, bu soruya pek kullanmadığı ağır bir cümleyle cevap verir. Bu ırkçı adama ne der biliyor musunuz? "Da’hu ilennar!" Yani "Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var!" (el-Hindi, Kenzu’l-Ummal, XII, 47)

 “Katâde’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Sa’d b. Ebî Vakkâs ile Selmân-ı Fârisî (r.a.) arasında bir kırgınlık olmuş. Hz. Sa’d Hz. Selmân’a (onu küçük düşürmek maksadıyla)  “Nesebini söylesene” demiş. Hz. Selmân, “Bildiğim kadarıyla İslâm’da bir nesep sahibi değilim. Ama ben İslâm oğlu Selmân’ım” der. Bu durum Hz. Ömer’in (r.a.) kulağına gidince Hz. Sa’d’ın bu hareketine canı sıkılır ve ona çıkışarak söyle der: “Bütün Kureyş bilir ki, babam Hattâb cahiliye döneminde onların en şereflisiydi. Durum böyle iken ben yine de İslam oğlu Selmân’ın kardeşi İslam oğlu Ömer’im. Kendini cahiliye dönemindeki dokuz atasına nispet eden kişinin onların onuncusu olarak cehennemlik olduğunu duymadın mı?”  ()

 Bir gün, Şas İbn-i Kays ismindeki ihtiyar ve entrikacı bir Yahudi, bu iki kabilenin gençlerini bir sohbette gayet samimi bir muhabbet içinde görünce fevkalâde rahatsız oldu. Müslümanlar arasındaki bu ittifakın kendi varlıklarını teh­likeye düşüreceği endişesiyle bir Yahudi gencini yanına çağırdı. İçindeki gayzını şöylece döktü: “Git, onların arasına gir ve onlara Buas Harbi’nden ve eski savaşlardan bahset... Her iki tarafın şairlerinin birbirleri hakkında söyledikleri şiirleri oku, kavmiyetçilik damarlarını tahrik et.” Bu genç, ih­tiyar Yahudi’nin şeytanî plânını aynen tatbik etti. Neticede gençler arasın­da gurur ve iftihar hisleri deprendi. Birbirlerine karşı öğünmeye başladılar. Her iki taraf da kendi kavim ve aşiretinin üstünlük ve meziyetlerini sayıp döktüler. Bu hususta karşılıklı şiirler okudular; derken iş çekişmeye kadar vardı. Sonunda iki genç, diz üstü kalkarak karşılıklı ağır hakaretlerde bu­lundular ve birbirlerini harbe davet ettiler. Bir anda kavmiyetçilik damarları kabardı, hissiyatlar alevlendi. Diğer gençler de, gözleri dönmüş olarak bu teklife iştirak ettiler. Nihayet harbetmek üzere şehrin dışındaki Harre de­nilen mevkiye doğru yola çıktılar. Ayrıca her iki taraf da kendi kabile men­suplarına haber saldılar. Söz konusu mevkide toplanan Evs ve Hazreçliler, çarpışmaya başlamak üzere iken, durumdan haberdar edilen Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, Muhacir ve Ensâr’dan bir cemaat ile birlikte vak’a ma­halline yetişerek, oradakilere şöyle hitap ettiler: “Ey Müslümanlar! Ben sizin aranızda iken hâlâ siz ca­hiliye dâvası mı güdüyorsunuz? Allahü Teâlâ Hazretleri sizi İslâmiyet ile şereflendirdikten sonra, yine devr-i cahiliyete mi dönmek istiyorsunuz? Siz cahiliyet halinde iken Allahü Teâlâ aranızı te’lif etti. Cahiliyet dâvası i!e eski hâliniz oian küfre mi dönmek istiyorsunuz? Allah’tan korkun, Allah’tan korkun!..”  ( Asım Köksal, Hz. Muhammed ve İslâmiyet, c. 1, s. 236-237 )

 İslam kan bağının, akrabalığın, ilişkilerinin önemini asla inkar etmemiştir. Bunları kabul ederek bağların güçlendirilmesini, ilişkilerin geliştirilmesini öngörmüştür. Bu nedenle Kuran'da mü'minler akrabalık bağlarının kesilmesi konusunda sakındırılır: "Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının" (Nisa, 1). Mü'minler, münafıklar örneğiyle böyle bir davranış ihtimaline karşı şiddetle uyarılır: "Demek iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi? Onlar Allah'ın lânetleyip sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir" (Muhammed, 22-23) Kuran akrabaların gözetilmesi, onlara yardım edilmesi gerekir: "Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder" (Nahl, 90) "Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler." (Nur, 22) Sıla-i rahim- Akraba ziyaretleri-, anne baba hakkı, ... gibi bir çok hüküm de İslam'ın akraba kavramına verdiği önemin altını çizer. Ama burada dikkat edilmesi gereken insanlar arasında bu kan bağının üstünlük vesilesi kılınmaması, insanı İslam'ın emir-yasaklarının dışına çıkarmada vesile yapılmamasıdır.

   Bir defasında Ebu Zer el-Gıfari, bir anlık öfkeyle arkadaşı Bilal el-Habeşi’ye: "Kara kadının oğlu" demiş. Hz. Peygamber bunu duyunca, "Ey Ebu Zer! Sen onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ cahiliye ahlakı var" diyerek ikazda bulunmuştur. Yaptıklarına son derece üzülen ve pişman olan Ebu Zer, yanağını yere koyarak, "Bilal ayağı ile basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım" demiş ve özür dilemiştir. (Buhari, İman, 22)

 Resul-i Ekrem’in Mescidinde Sahabeden bir grup, bir halka yapmışlar oturmuşlardı. Aralarında sohbet ediyorlardı. İçlerinden Sa’d bin Ebi Vakkas, etrafındaki arkadaşlarına, “soyun-sopun nedir, sülalen nereye dayanıyor, hangi kabiledensin?” diye sormaya başladı. Soruya cevap olarak her birisi kendi soyunu-sopunu anlattı. Birisi dedi ki: “Ben Temim kabilesindenim, falan oğlu falanım. Benim kabilem şöyle şerefli bir kabile.” Sonra bir başkası söz alır; “Ben Evs kabilesindenim, falan oğlu falanım.” Bir başkası, ben Mudar Kabilesindenim, falan oğlu falanım. Dedemin dedesi şu, onun dedesi şu, diyerek soyunu anlatmaya devam eder.Bir başkası ben Kureyş Kabilesindenim, “insanların en şereflisi, der. Ve bu arada Sa’d bin Ebu Vakkas, Selmanı Farisi’ye döner ve ona şöyle sorar: Ya Selman, “وما حسبك وما نسبك ” “Ya senin soyun sopun ne, senin ırkın ne, senin ataların kimler?” Hazreti Selman ayağa kalkar ve bütün Müslümanlara ders olacak şu cevabı verir: “أنا سلمان إبن الإسلام ” Ben de İslam oğlu Selman’ım. Ben dalaletteydim, Allah beni Muhammed Mustafa ile hidayete erdirdi. “Ben fakirdim, Allah beni Muhammed Mustafa ile zenginleştirdi. “  Ben köleydim, Allah beni Muhammed Mustafa ile özgürlüğüme kavuşturdu. Bu arada konudan haberdar olan Hz. Ömer gelir ve tüm insanlığa şu mesajı verir:
"Kureyş’in çok iyi bildiği üzere babam Hattab, Cahiliye Dönemi'nin en seçkin insanlarından biriydi. Ama artık beni, babamın adıyla anmayın. Çünkü ben de İslam’ın oğlu Selman’ın kardeşi İslam’ın oğlu Ömer’im." ( Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, III, 336; Beyhaki, Şuabu’l-İman, IV, 286-287)

  "Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz! Müslüman, Müslüman'ın kardeşidir. Ona zulmetmez, sıkıntı anında onu kendi haline terk etmez. Ona yalan söyleyip aldatmaz. Onu küçük görmez. (Üç defa göğsüne vurarak) Takva işte buradadır. Bir kimse Müslüman kardeşine hor baktı mı işte şerrin bu kadarı ona yeter artar bile. Müslüman'ın her şeyi; canı, malı, ırzı Müslüman'a haramdır." ( Buhârî, Sahih, Edeb, 57, 58; Müslim, Terc. 10/6446)

   "Kabile ve ulusun dar sınırlarından kurtulmak için kendinizi Müslüman olarak düşünmeye başlayın."   Aliya  İzzetbegoviç 

    "İslam'da aile ve kan bağının yerini din kardeşliği almıştır." (Thomas Walker Arnold, İslam'ın tebliğ tarihi, s. 65) "İslam'la kan kardeşliğine dayalı kabile anlayışı zayıflamış ve kabile yapısı çözülmekle beraber, birbiri ile kan davası güden kabileler İslam ümmeti adı altında birleşmiş ve bu birlik büyüdükçe küçük kabilelerin katılımı artmıştır." ( Thomas Walker Arnold, İslam'ın tebliğ tarihi, s. 66) 

   "Dini bağlılık, milliyet'ten daha 'aslî'dir. Almanlar, İtalyanlar ve İngilizler Amerika'ya göç etmekle artık Birleşik Devletleri'nin vatandaşı olmuş ve milliyetlerini kaybetmişlerdir. Fakat Yahudiler Yahudi olarak, Katolikler katolik olarak ve Müslümanlar da Müslüman olarak kalmaya devam etmişlerdir." (Jack goody, Avrupa'da İslam damgası, s. 165)   
 

    Konuyu tamamlayan yazımıza " Araplar bizi arkadan mı vurdu?" adlı uzantıdan ulaşılabilir.

 

   Not, Dinsiz Türk, Türk'e de düşmandır!

"Türk halkının %/60'ı aptal" diyen Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin: "Babam bu rakamı, yüzde 60’ı, aslında 'Türk halkını sevdiği' için indirim yaptığını, asıl rakamın yüzde 93 olduğunu söylemişti bana." (09 Şubat 2015)

Prof. Dr. Celal Şengör: ''En cahil Türkler, Müslüman Türklerdir'' (04.12.2019)

 

 

 

                                        2- Mezhep, cemaat taassubu

                                                      Cemaatler

Yüce yaradan her insanı farklı özellik ve karakterde yaratmıştır. Allah'ın gönül ehli olarak yarattığı insandan mücadeleci, pasif kişilikli birinden siyasetçi olmaz. Aynı şekilde cemaatler de İslam'ın bir bölümü üzerinde uzmanlaşmış, İslam'ın bir bölümü üzerinde dini faaliyetlerini gerçekleştiren kurumlardır. Aynı insan karakterleri gibi, cemaatler de farklı metot ve hareket noktalarından hedefe yürürler.

Cemaatler bireysel bazda İslam'ı yaşamada sorunu olanları İslami yaşam alanının içine çekerken, zamanla cemaati vasıtası ile İslam'ı yaşamaya başlayan kişiler cemaati ile İslam'ı özdeşleştirmekte, dolayısı ile İslam'a hizmet adına hareket eden gruplar zamanla İslam'ın içine hapsedildiği kurumlar olup çıkmaktadırlar.

İslam'a öğrenme ve yaşamada kolaylık sağlayan cemaatler, İslam'ın ümmet şuurunun oluşmasında ise negatif etki oluşturmakta, İslam ümmetinin merkezine her cemaat kendisini oturtmakta, ümmetin kendi çevresinde oluşmasını beklemektedirler. Halbuki zaten kendileri İslam'a sadece bir açıdan hizmet götürmekte iken bu parçayı bütünün yerine koymaya çalışmaktadırlar. Bir cemaat eğitim kurumları, diğeri İslam'ın ahlak boyutu, bir diğeri iman hakikatleri, diğeri Kuran ve Arapça eğitim, bir diğeri fiili mücadele boyutunu önplana çıkarıp tümün bir parçası üzerinden hizmet görürken, bu hizmet alan-parçasının zamanla tamanı ile İslam'ı temsil edebileceği zannına kapılabilmektedirler. İslam ise bu parçaların tümüdür, İslam; İman, ahlak, ibadet, sosyal hayat ile bir bütünlük arzeder ve asla parça bütünü temsil edemez!
 

Bu sorunun çözüm yolu ise cemaatlere mensup olan Müslümanların cemaatli olup cemaatçi olmamalarından geçmektedir!
 

 Cemaat ehli insanlar İslam dışı hayat yaşayanları cemaatlerine değil, İslam'a çağırmalıdırlar. Cemaat İslam'a açılan kapı olmalıdır. Ne yazık ki birçok insan cemaat kapısından içeri girmekte ama ileri gidip tümü ile İslam'ı öğrenmek ve yaşamak yerine cemaati ile sınırlı bir yaşam tarzını sürdürmekte ve bu yaşam şeklinin İslam'ı her yönü ile kapsadığını düşünebilmektedir. Halbuki;

Her cemaatin artısı ve eksisi vardır. Artıları insanların kendilerini cemaatlere yaklaştırıken, eksilerini farkına varamamaktadırlar. Nedir bu eksiler:

1- Her cemaat ismet sıfatı olmayan liderlerin etrafında kenetlenirler. İsmet - günahsız olma - sıfatı sadece peygamberlerde bulunur, dolayısı ile insan olan yerde "mutlaka" eksik bulunur!

2- Yukarıda da belirttiğimiz gibi her cemaat İslam'a belli bir alandan hizmet etmektedir. İmani hakikatleri alan bir insan, ahlaki emirlerin uygulanmasını bir başka cemaatten öğrenebilir, Kuran- Arapça eğitimini başka bir cemaatten alabilir, toplumsal alana yönelik emir-yasaklar konusunda farklı bir cemaatle hizmet edebilir... Hiç bir cemaat tüm bu alanların hepsinde uzmanlaşamadığı gibi, tek başına da tümü ile İslam'ı temsil edemez. Böyle bir iddiada bulunan kişi İslam'ı kendi cemaatine hapsetmiş olur ki bu da İslam'ın doğru anlaşılmasına zarar verir.

3- Cemaatini direk İslam ile özleştirme, zamanla kurtuluşa eren tek fırkanın kendi cemaati olduğu zannını insanlarda oluşturmaktadır. Halbuki içinde bulunduğu cemaat sadece bir yönü ile İslam'a hizmet etmektedir.

4- İslam'a hizmet noktasında cemaatlerin kendi metotları ve usulleri bulunmaktadır. Bazen bu farklı metotlar insanlar tarafından farklı bir din anlayışı gibi algılanmakta, kendileri ile aynı yolda yürümeyince - kendi metodu ile hizmet etmeyince - aynı hedefe kilitlenmiş farklı yoldaki kardeşini İslam dışı bir çizgide zannedebilmektedir, bazı cemaat mensubu kardeşlerimiz.

İslam'ı kuralların dışına çıkan cemaat kurallarına iki örnek verelim: Tarikat ehli birine diyoruz ki, 'biz de tesbihata katılalım' diyoruz, el-cevap: olmaz! Neden? Önce adapları yapacaksın.Yahu, Kuran " Allah'ı tesbih edin" diyor, o kısıtla getirmiyor size ne oluyor...? Âdap - tarikatın kendi özel kuralları - bu! Ayeti yapmak için Müslüman olmak yetmiyor bazen demek !... Bir cemaat ehline diyoruz 'bak şurada İslami bir faaliyet var hadi bir el atalım' diyoruz, el-cevap: Dur, önce bizimkilerden izin alayım. Pardon ama din mi cemaati kapsıyor yoksa cemaatin mi dini aşmış durumda?! Sonuç, Dini yaşamaya ilk adımlara atmada pozitif ama ümmet ruhunun olgunlaşmasında ve İslam'ın kapsayıcı kurallarını benimsemede ve pratiğe aktarmada cemaatler olumsuz etki yapmaktadırlar.

En büyük sorunda herhangi bir cemaati eleştiren birisine karşı o cemaati, İslam ümmetinin bir parçası olduğundan - ve hatalarının bulunduğunu kabul ettiğiniz halde sırf -  savunduğunuz için o cemaate bağlı olan veya o hataları da savunan veya o cemaatin metodunu benimseyen kişi olarak algılanıp kolayca insanların o cemaatten diye damgalanabilmesidir. Halbuki olaya geniş açıdan derinlemesine bakma, ümmet şuuru ile hareket etmekle bağlantılıdır tüm olay. Ama bunu gelinde cemaat taasubu ile hareket edenlere anlatın.

Cemaatler ile sınırlandırılan İslam anlayışı İslam'a hizmet etmez aksine İslam'a en büyük zararı vermiş olur. Ama her cemaat İslam'ın sadece bir yönüne hizmet ettiğini bilir ve  cemaatler, İslam'a giden yol görevini görürse o zaman gerçek anlamda görevlerini ifa etmiş olurlar.

                                    İslam ile cemaat arasındaki farka örnek

Cemaatli olan ama cemaat taassubundan uzak olan Müslüman gerek hadis gerekse ayetlerle sabit olduğu üzere tüm Müslümanları kardeş kabul eder ve dünyanın dört bir tarafındaki kardeşlerinin sorunları ile ilgilenir, onlarla üzülür ve onlarla sevinir. İslami cemaatlerle sınırlı İslam anlayışına sahip bir Müslüman ise olayları kendi cemaati ile sınırlı olarak değerlendirir, kendi cemaati ön plandadır ve öncelikli olarak ümmet şuuru değil cemaat taassubu öne çıkar. Cemaat ümmete açılan kapı ise İslam'a uygun,ve ideal iken cemaati ile İslami sınırlandıran bakış açısı İslam'a uygun değildir.
 

              DİB eski Prof Mehmet Görmez, 2017 yılında toplantı yaptığı cemaatlere şu beş esasa özellikle dikkat etmelerini ister:

1. Tekfir etmeyeceksin: Sadece kendini hak bilip, kendin gibi inanmayan, kendin gibi düşünmeyen ve kendin gibi yaşamayanları dinden çıkmakla suçlamayacaksın.
2. Ötekileştirmeyeceksin: Kendin gibi inanmayanı ve yaşamayanı ötekileştirmeyeceksin, azınlığa düşürmeyeceksin.
3. İslam'dan ayrılmayacaksın: İslam ilminden ayrılmayacaksın, İslam'ı kendine göre yorumlamayacaksın.
4. Şahısçı olmayacaksın: Şahısları hakikatin yerine ikame edemezsiniz, baki hakikatleri fani şahsiyetler üzerine bina edemezsiniz. Biz irademizi bir faniye teslim edemeyiz.
5. Şiddete karşı duracaksın: Kim olursa olsun şiddete başvurduğu zaman, toplum olarak, millet olarak hepimizi karşısında bulmalı

 

 

                                                        Mezhep

İslam'ın ana kaynağı Kuran ve sahih hadislerin ulema tarafında yorumlanmaları ile güncel meselelere cevap olacak fatvaların bir araya gelmesi ile teşekkül eden mezhepler, İslam'ın yaşanmasında büyük kolaylıklar sağlamış, mutlaka olması gereken, kaçınılmaz şekilde varolması gerekli kurumlardır.

Efendimizin sağlığında kendisine sorulan sorulara vahiy destekli cevaplar veren efendimizin vefatından sonra İslam ümmetinin gündemine gelen soru-sorunlara cevap vermek üzere ortaya çıkan mezhepler asla, kurucuları olarak bilinen insanların çağrıları ile oluşmamış, zamanla insanların o büyük alimlerin etrafında kümelenmeleri ile teşekkül etmişlerdir.

 

 

 

              ÖNÜNE GELENİ TEKFİR EDEN SELEFİLERE HATIRLATMA

Kuran'da, "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler" diye başlayan 3 ayet vardır. Bunlar:

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir." (Maide, 44); “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mâide, 45); “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Mâide, 47)

Taberi, Camiu'l-Beyan adlı tefsirinde, İbni Abbas'ın bu ayetleri şöyle açıkladığını aktarır:"Kasden inkâr ederek Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyen kimseler kâfirlerdir. (Allah'ın hükümlerini) Kabul ettiği hâlde onunla hükmetmezse zalim veya fasık olur." Fahrüddin Razi de, Tefsir-i Kebir adlı eserinde aynı görüşleri ifade eder. Kısaca:

Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler;

1- İman eder ama hükmetmeye gücü yetmiyor veya korkuyor ise; fasık,

2- İman eder, gücü de yeter ama yapmayan/uygulamayan; zalim,

3- İman eder iken sonradan inkar eden dolayısı ile uygulamayan da; kafir olur.

Harici mantığı taşıyan tekfirci selefilere hatırlatalım, tekfirciliğinizin zararını sadece Müslümanlar çekiyor! Siz "uyarı" yapmıyor damgalayıp dışlıyorsunuz. Kuran ayetlerini sizin yaptığınız yorumlarla özdeşleştirmeye hakkınız yok!

 

 

 

                               3- Akıl- Nakil arasında olan çelişki meselesi
 

"Akıl nakil çelişince, akıl tercih edilir." ( Gazali, F. Razi, Cündioğlu)

Gazali, Razi ile Cündioğlu olaya yaklaşımdaki fark ne?

Akıl ve nakil ama hangi akıl ve hangi nakil? Aklın bir sıfatı olmalıdır. Tek başına akıl tercihi, sorunludur. Konuya, 'Kati (kesin) ve zannı (kesin olmayan)' akıl-nakil kavramları ile yaklaşılmalıdır.

a- Akıl, kat'î; nakil, zannî ise: ittifakla kati aklın delili kabul edilir. Mesela, Allah'ın sıfatları. "Allahın benzeri yoktur." ayeti de, nakli delille destek sağlar bu yaklaşıma. 'Yed, arş' vb. subuti kati ayetlerdir fakat manaya delaleti zanni olan kavramlardır. Peki bu durumlarda nakil ne yapılır? Nakil, sahih (hadis gibi) ise, 'tev'il' edilir. Kelamcılar, tev'il yapılan nakillerin, tek anlamı budur diye mutlak anlamda ısrar etmezlerken, mutezile ise bu konuda ısrar eder ve yaptıkları tev'illeri, anlamları, " tek anlam budur.", diye kabul ederler ve bunda ısrar ederler. F. Razi aklı, filozofculara en yakın kullanan kelamcıdır.

Razi, rivayet sahih ama tevil mümkün değilse, bilgisini Allah'a havale ederiz, en doğrusunu Allah bilir, der. Adem'in boyundan bahseden hadislerde (Buhari) İbni Hacer, 'Tavakkuf' eder . Bu gibi durumların, kati akla aykırı olması söz konusu değildir; henüz bilim ve tarih bu konuyu deney, tecrübe edememiştir, denilir.
 

b- Akil zannî, nakil zannî ise: İkisinde zannî olunca, nakil tarafı tercih edilir. Ama, dışarıdan başka deliller hangisini takviye ederse, orası da tercih edilebilir. Burada, içtihat kavramı da devreye girer.
 

c- Akıl kati, nakil de kati ise: İki kati çelişmez. Görünüşte bu sorun varsa, birinin yanlış anlaşıldığı sonucuna varılır.
 

d- Akıl zannî, nakil kat'î: Kat'î nakli delil kabul edilir. Mesela, 'tümden gelim, kıyas' gibi metotlar zannidir. Duman var, orada ateş var hükmü, bir kıyastır. Ama belki, orada ev çökmüştür, duman onun dumanıdır. Biri aç olduğunu söylese, söyleyene göre kesindir ama muhatabı bunu kabul etmek zorunda değildir. Mesela, sufilerin manevi tecrübeleri... Yaşayana kati, başkası için ise zannidir. Ama Bu tecrübe, Kuran ve sünnete aykırı olmamalıdır. Hırsızlık suçunda, 'el kesme' cezası: Ayete iki yönden bakılmalıdır: Ayet kati midir ve ayet evrenseldir midir? Sadece Kuran delil kabul edilirse, ayet zannidir. Mesela, hırsızlığın yolunu kesin şeklinde ayet anlaşılabilir. Katilik için ikinci aşama, uygulamadır. Uygulamada el kesilmiştir, dolayısı ile ayet ( naklen) katidir. Aklen, el kesmek nedir? Aklen, hırsıza bir çok ceza verilebilir. Batının, mümkün aklını zorunlu kabul edersek bu olabilir. Ama olması mümkün olan şeyler illa zorunlu olarak olmak zorunda değildir. Trafik kuralları zorunlu, işarette renklerin değişimi mümkündür. Bizim kati delilimiz tarihte var; uygulama. Mümkün olan, kati olana tercih edilmez. Mesela, "ok atma" hadisi; katidir ama evrensel değildir. El kesme ayetinde dönersek; ayet mümkün değil; katidir. Ayrıca, evrensel midir, evet, evrenseldir, uygulanabilir. Ayeti evrensel kılan, Kuran'ın son kitap olmasıdır.

Nakil, öncelikli olarak evrenseldir, ama herhangi bir nass'ın tarihsel olduklarına dair bir delil varsa, o tarihsel olur. Usulü fıkhın kuralı; bir nas öncelikli olarak hakimdir,uygulanır ama bir delil onu tarihsel kılarsa, o tarihsel olur. Mesela, 'Yaz' ayeti; hadislerde bazen yazı ile kayıtlar tutulmadığı şeklinde nakiller vardır, demek ki, ayeti tarihsel kabul edebiliriz. Bir 'beşer' olarak Hz resulün yaptıkları da, buna örnektir.

Konuya ek olarak, " Bilim değişmez mi" adlı yazıya bakılmalıdır.

 

 

 

                                              İhtilaf rahmet midir?

                                                  Devam edecek!