Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
 MÜSTEKBİR VE MUSTAZAF TARİHİNDEN KESİTLER
   AMERİKA -ASYA - AFRİKA'DAKİ SÖMÜRÜ-KATLİAMLAR BURADA ALINMAMIŞTIR

  
 

AVRUPA VE ABD'DEN TÜRKİYE  RESİMLERİ ...!


 

                                                                 İşkence serbest dava yasak!
    ABD Yüksek Mahkemesi, Guantanamo'da gözaltında tutulanların Amerikan federal mahkemelerinde dava açma hakları olup olmadığı konusunda karar vermeyeceğini açıkladı. Karar, geçtiğimiz yıl ABD Başkanı George Bush'un isteğiyle Kongre'den geçirilen terörle mücadele yasasının anayasaya uygun olup olmadığı hakkında Yüksek Mahkeme'nin bir hüküm vermeyeceği anlamına geliyor. Yani, Guantanamo'da her tür baskı ve şiddete maruz kalan mahkumlar ABD hakkında dava açamayacak.Guantanamo'da tutulan 385 kişiden çoğu beş yıl ya da daha uzun süredir yargılanmaksızın gözaltında bulunuyor. Tutsakların hiçbiri sivil bir mahkemede dava açamadı. Gözaltındaki tutsakların dava açma hakkını ellerinden alan yasaya, Şubat ayında Washington'daki bir federal temyiz mahkemesinden de destek gelmişti. GEREKÇEYE BAKIN! ABD Mahkemesinin gerekçesi ise traji komik...  Bu kararın nedeni; Guantanamo Körfezi Amerikan toprağı olmadığından, buradaki tutsakların dava açma hakkı olamayacağı şeklinde. ABD Başkanı Bush'un geçen yıl geçirdiği yasa, "düşman savaşçılar" olarak görülen kişilerin süresiz gözaltında tutulmasına imkan veriyor.  (Milliyet : 03 Nisan 2007)
 

                                                                Korkunç tecavüz itirafları
   Mahkemede ifade veren tıp öğrencisi, Mahmudiye'de 14 martta öldürülen 4 Iraklının evinde saldırı sonrasında gördüklerini şöyle anlattı: "Eve girdiğimde 14 yaşındaki Abir Kazım El Cenabi, yerde bacakları ayrılmış ve çıplak bir biçimde yatıyordu. Bedeninin üst tarafı yanmıştı ve sol gözünün kenarında bir kurşun yarası vardı. Yan odada yatan 6 yaşındaki kız çocuğunun kafasının arkası tamamen havaya uçmuştu. Anne ve babanın bedenleri ise kurşunlarla delik deşik edilmişti." Güvenlik gerekçesiyle adı verilmeyen tıp öğrencisi, duruşmada olay yerini gördükten sonra hastalandığını ve hastalığının haftalarca sürdüğünü söyledi. Tanığın ifadesine göre, evde ölenler morgda yer olmaması sebebiyle klimalı bir ambulansta bir gece bekletildikten sonra ertesi gün gömüldü. Mahmudiye'de yaşananlar İddialara göre, Iraklı aileyi öldüren ABD askerleri evde yaşayan 14 yaşındaki Abir Kazım'a tecavüz ettikten sonra cesetleri yaktı. Davada suçlu bulunmaları halinde ABD askerleri ömür boyu hapis cezası alabilir. Yargıçlar duruşma sırasında evde ölen kurbanların suç mahalinde çekildiği öne sürülen fotoğrafları gösterdi. Ancak savunma avukatları fotoğrafların yeniden düzenlendiğini ve gerçeği yansıtmadığını öne sürdü. Iraklıların tepkisine sebep olan Mahmudiye olayının ardından Irak Başbakanı Nuri El Maliki, yabancı askerlerin Irak'taki dokunulmazlıklarının yeniden gözden geçirilmesini istemişti.
(CNNTÜRK: 08 Ağustos 2006)


                                                

                                                                             ERMENİ KATLİAMI
   Adilcevaz’da yaşayan Seher Bulut 122 yaşında. 250 torunu olan Seher Nine, Van ve Bitlis civarında Ermenilerin katliam yaptığını anlatıyor:"Kadınlara tecavüz ettiler. İnsanları bir ahıra doldurup yaktılar. Yezidi ve Hıristiyan olanlara dokunmadılar. Müslüman Türk ve Kürtleri öldürdüler." Seher Bulut 122 yaşında. Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde yaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarafından kendisine verilen nüfus cüzdanındaki doğum tarihi hanesinde Hicri 1300 yazılı. Yani o daha cumhuriyet kurulmadan 40 yıl önce 1883’te dünyaya gelmiş. Başka bir deyişle Birinci Dünya Savaşı başladığında 31 yaşındaymış. Bu uzun zaman dilimine çok şey sığdıran Seher Nine’nin, gözleri görmese de hafızası hâlâ çok güçlü. Zihninde yer etmiş önemli olayları hiç unutamıyor. Özellikle de Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşananları.Seher Nine, Ermenilerin Van ve Bitlis civarında Birinci Dünya Savaşı’ndan önce köy basıp insanları katlettiklerini söylüyor. O günleri anlatırken zaman zaman duygulanıyor: "Dağlardaki veya uzaktaki köyleri basıp sadece Müslümanları öldürüyorlardı. Kadınlara tecavüz edip onları ya asıyor ya da yakıyorlardı. Biz o yıllarda bunları çok duyuyorduk. Ermeniler İzdi (Yezidi) ve gavurlara (Hıristiyan) hiç dokunmuyordu. Müslüman olsun da Kürt, Türk fark etmiyordu. Herkesi öldürüyorlardı. Osmanlı’nın köpekleri diye insanlara çeşitli hakaretler yaptıktan sonra katlediyorlardı. Osmanlı başa çıkamıyordu. Ahlat ve civarında bu giderek artıyordu."Seher Bulut sadece duyduklarına ve o yıllarda anlatılanlara bakarak konuşmuyor. Onun hayatında yer edinen ve bizzat tanık olduğu katliamlar da olmuş. İnsanların Ermeni çeteleri tarafından nasıl yakıldığını ise şöyle anlatıyor: "Köyün adını hatırlamıyorum. Zaten yabancı olduğu için adını bilmiyordum da. Tatvan’a yakın bir yerdi. Biz kaçarken bu olaya şahit olmuştuk. Savaş olduğu için erkekler Sarıkamış’a ve başka yerlere gitmiş ve dönmemişlerdi. Köyde güçlü erkek kalmamıştı. Köyü basan çeteciler talan ettikleri kadınları, çocukları ve yaşlıları bir ahıra doldurup yakmışlardı. Bazılarını da yanlarına alarak köyü terk etmişlerdi. Biz köye girdiğimizde cesetler kokuyordu. Irzına geçilmiş ve öldürülmüş kadınlar vardı."Osmanlı’nın Ermenilerle ilgili olarak aldığı tehcir kararını da kendine has üslubuyla dile getiriyor: "Ermeniler köy yakıp inanları öldürünce hükümet onları sürdü. Kaçarken de vuruyorlardı. Biz de vurduk. Bizim erler onlar gibi kadınlara tecavüz edip öldürmedi. Bizim askerimiz sadece silahlı olanları vuruyordu. Yollarda cesetler vardı hep. Her yer mahşer yeri gibiydi. Köylerini terk eden insanlar yollarda ölüyordu veya açlık çekiyordu; Müslümanlar da Ermeniler de. Ama giderken onları Osmanlı askerleri korumaya çalışıyordu. Milisler ise askerlere saldırıyordu."Seher Nine, Ermeni-Rus işbirliğine Bitlis’in işgali sırasında şahit olmuş. Rus askerleriyle Ermeni İntikam Tugayları, 3 Mart 1916’da Bitlis’i işgal ediyor. Bitlis’i savunan Piyade Yarbay Ali Çetinkaya komutasındaki Türk birliği sayıca üstün olan Ruslara ve Ermenilere karşı fazla dayanamaz. Seher Nine, Bitlis’e Ruslardan önce Ermenilerin girdiğini söylüyor: "Ermenilerin başında Antranik Paşa (Ermeni İntikam Tugayları’nın kurucusu) diye zalim bir Ermeni vardı. İnsanları bu öldürüyor, öldürtüyordu. Bitlisliler kaçarken de çocukları ve yaşlıları geride bırakmıştı. Köprülerin altında ölmüş ve soğuktan donmuş çocuklar vardı. Şehir Ermenilere bırakılmıştı."
                                                                     Ermenilerden arsenikli katliam
       1915’te Van bölgesinde yaklaşık 8 bin Müslümanın Ermeniler tarafından ekmek içinde verilen arsenikle zehirlendiği ortaya çıktı.
                                                      ERKEK ÇOCUKLARINA DA TECAVÜZ ETMİŞLER
   Nigar Hanım'ın anlatımıyla resmî kayıtlara geçenler sadece zehirlenme hadisesiyle sınırlı değil. Tecavüz olayları ve öldürmelerin o kampta nasıl gerçekleştiği de sözü edilen belgede yer alıyor. Avrupalı tanıkların kayıtlarına geçmiş haliyle Nigar Hanım, olayları şöyle anlatıyor: "Bizi Hacı Ziya Bey'in hanesine doldurdular. Daha önceden bulunduğumuz müessesede ve şimdiki yerde bize yapılmadık ayıp şey kalmadı. İhtiyar kadınlara, yedi yaşından yukarı erkek çocuklarına varıncaya kadar tecavüz edildi. Tecavüzlerden birçok kişi öldü. Ermeni erkekler gelir beğendikleri kız ve kadınları götürür sabahleyin bazılarını getirirlerdi. Gündüzleri de Ruslar ve Ermeni erkekler içeriye girip gözüne kestirdiklerini götürüp tecavüz ederlerdi. Beğenmedikleri kadınların da yüzüne tükürürlerdi. Bizi dışarı çıkarır, vefat eden cenazelerin ırzına kazık çakar sonra kuyulara doldururlardı. 'Sizi de böyle yapacağız derlerdi.' Hatta muhasebe katibinden Hoca Hüseyin Efendi'nin kızı ve yoğurtçu oğullarından Kumru ve benim tanımadığım on beşten fazla kişi bu yöntemle öldürüldüler."
 (Aksiyon:19.06.2006)

                                              
    Ağlamamak elde değil,onların arasında kimimizin akrabaları var, kimimizin dostları.Amerika’lı ünlü tarihçi Prof. J. Macharty :"Ermeni katliamı yoktur; Ermeniler Türkleri katletmiştir" Satılmış İnsan Orhan Pamuk :"1 milyon Ermeniyi katlettik"
Hangisi gerçek.İşte bir kaç belge. Bilinçlenme zamanı.Özellikle de bu konuda belgesiz ve bilgisizce konuşan art niyetlilere karşı.
                       
   1-Balta ile Katliam: İzmit’in Kollar köyünden Ermeniler tarafından balta ile katledilen müslümanlardan bir kısmının olaydan sonra çekilen fotoğrafı; 1- Boşnak Malik 2- Abdulmecid oğlu Ali 3- Ali oğlu Seyid (14 yaşında) 4- Ömer oğlu Abdulgani 5- Abdulgani oğlu Mecid 6- Abdullah oğlu Hüseyin 7- Bekir oğlu Yusuf 8- Osman oğlu İsmail   Kaynak :Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri

                     
      2-Erzincan’da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını.Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.

                    
     3-25 Nisan 1918’de, Subatan’da Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler.   Kaynak:Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.

                   
     4-Erzincan’ın Odabaşı bölgesinde, Ermeniler tarafından oyularak katledilen bir Türk. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.

                     
    5-Sivas’ta Ermeni çeteleri tarafından yapılan katliamda boğazı kesilerek öldürülen jandarma Mustafa.
Kaynak :
Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.

                   
    6-Ordudan hava değişikliği için terhis edilen ve 23 Temmuz 1915 de Diyarbakır’ın Lice kazasına bağlı Kum ve Çom köyleri civarında elleri ayakları bağlanarak Ermeni komitecileri tarafından şehid edilen askerler. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.
                   
    7-
Diyarbakır’ın Şark nahiyesine bağlı Hızır İlyas köyü Mersani deresi (23 Temmuz 1915). Hono ismindeki ermeninin başında bulunduğu çete tarafından hançer ve kurşunla şehit edilen erkek, kadın ve çocuklar. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.

                   
    8-29 Ağustos 1914 tarihinde Ermeni çeteleri tarafından Siverek-Urfa Yüksekyol ve Karacadağ civarında türbe ziyareti sırasında esir edilip canlı hedef yapılarak şehit edilen müslüman Türkler. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.
                     
   9-Silvan civarında, Beşnik ermeni köyüne Van ve Tolorya’dan gelip, Doryan Dano ve kardeşlerinin başında bulunduğu
Ermeni çeteleri tarafından 11 Haziran 1915 tarihinde Şeytankaya mevkiinde şehit edilen milis subayı Hamid Efendi  komutasında bulunan erzak kafilesi, jandarması ve subayları. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri
                    
     10-Erzincan Odabaşı bölgesinde, birbirlerine bağlanmış halde öldürülmüş kadın ve çocukların cansız bedenleri. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.
 
                    
      11-16 Şubat 1918’de, Erzincan’ın Vagarir köyünde, Ermeniler tarafından şehit edilen ve bir evin arkasında bulunan şehit edilmiş Türkler.  Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.
                   


     12-Hasankale’de, Ermeniler tarafından şehit edilen kadın ve çocuklar. Kaynak:Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.      KAYNAK: Onur Güngör Genç- Türk Haber: 19 Mayıs 2006 13:30

 

                 Amerikalı askerden korkunç itiraf: Askerlik çağındaki Iraklıları öldürme emri aldık
   Irak’ın Selahaddin vilayetinde 9 Mayıs’ta düzenlenen “Murray” kod adlı operasyonda sivilleri öldürmekle suçlanan 4 asker, soruşturma kapsamında verdikleri yeminli ifadede, operasyonda “askerlik çağına gelen tüm erkekleri öldürme” talimatı aldıklarını söyledi. Başçavuş Raymond ile Girouard William Hunsaker, Corey Clagett ve Juston Graber isimli erler, emirlerin komuta zinciri içerisindeki subaylardan geldiğini belirtti.
  (İ. Haber:23.07.2006) 
 

                         History Channel, İstanbul’un fethinde toplu katliam yapıldığını öne sürdü.
    Tarihi belgeselleriyle tanınan History Channel, ABD’deki yayınında ‘Building In The Name of God’ (Tanrı adına inşa etmek) isimli belgeselinde Ayasofya’nın da hikayesini anlattı. Ancak İstanbul’un fethinin anlatıldığı bölümdeki temsili görüntüler Fatih Sultan Mehmed’in fetih sırasında ortaya koyduğu tavırla çelişti. İstanbul’u fethinin anlatıldığı temsili görüntülerde, yere diz çöktürülmüş Hıristiyan sivillerin Türkleri tarafından vahşice katledildiği gösterildi. Belgeselde fetih sırasında on binlerce sivilin de kılıçtan geçirildiği ifade edildi. FATİH’İN SÖZLERİNE YER VERİLMEDİ Fetihle ilgili pek çok kaynak, Fatih Sultan Mehmed’in kente girdikten sonra, öncelikle Ayasofya’nın önüne giderek, din adamları ve halka hitaben şu konuşmayı yaptığını yazıyor: "Kalkınız ve müsterih olunuz. Ben Sultan Mehmed; hepinize söylüyorum ki, bu andan itibaren ne hürriyetleriniz, ne de hayatlarınız hakkında gazabımdan korkmayınız. Kimsenin malı yağma edilmeyecektir. Kimseye zulüm yapılmayacaktır. Hiç kimse dini inanışlarından dolayı cezalandırılmayacaktır."
  (Hürriyet :30.07.2006)

         The Independent ortaya çıkardı: Irak’ın zengin petrol yatakları ABD ve İngiliz şirketlerince yağmalanıyor
    Irak savaşının ilk günlerinde parlamentoda konuşan İngiltere Başbakanı Tony Blair, amaçlarının Irak petrollerini ele geçirmek olduğu yolundaki suçlamaları reddetmiş, amaçlarını Irak’ın özgür ve demokratik bir ülke olmasını sağlamak olarak özetlemişti. ABD Başkanı George Bush da “Amacımız Irak’ın petrolünü sahip olmak değil” demişti. Ancak İngiliz The Independent gazetesinin ele geçirdiği, Irak Hidrokarbon (petrol) Yasası Taslağı bu sözlerin pek de samimi olmadığını kanıtladı. Gazete, dünyanın 3’üncü en büyük rezervlerine sahip Irak’ın petrol kaynaklarının ABD ve İngiltere merkezli şirketlerin kontrolüne bırakılacağını ortaya çıkardı. Yasanın BP, Chevron, Shell ve Exxon gibi petrol devlerine 30 yıllık sözleşmeyle Irak’a girme şansı vereceğini, bunun da Irak petrollerinin 1972 yılında millileştirilmesinden sonra yabancılara ilk kez bu imkanın sağlanması anlamına geldiğini vurgulayan Independent, “Bu durum Irak’a yapılan müdahalenin tek amacının ülkenin petrol kaynaklarını ele geçirmek olduğunu savunanların elini de güçlendirecek” diye yazdı. (Vatan:08.01.2007)
 

                                                      Önce ‘canım’ sonra ‘can düşmanım’
                
    Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’in ABD tarafından idam edilmesi, derin bir çelişkinin en güncel halkası olarak üzerinden bir kez daha geçilmeyi hak eden bir konu. Saddam bir zamanlar ABD ‘nin müttefik dostlarındandı. Tarih, ‘ne oldum dememeli , ne olacağım demeli’ sözünü haklı çıkartmakta, fakat hiçbir şeyin sürpriz olmadığını görmeniz de muhtemel.ABD’nin bir zamanlar müttefiki olan Saddam’ı idam sehpasına götüren süreç, daha önce başka isimler ve başka rejimler nezdinde defalarca yaşanmıştı. Latin Amerika, Afrika, Arap coğrafyası ve Ortadoğu’daki ülkelerde rejim değişikliği, darbeler, hükümet değişikliklerine zemin hazırlayan ABD, dostluk yerini çıkar çatışmasına bıraktığında tavır değiştiriyordu. Sırp diktatör Slobadan Miloşeviç, Panama diktatörü General Noriega, Şilili diktatör Augusto Pinochet, ABD’nin korkulu rüyası Usame bin Ladin ve benzer isimler Saddam’la benzer bir kaderi paylaşıyordu. ABD ile flört edenin hali haraptı, sevdikleri bir süre sonra sevmedikleri hanesine yazılıyordu. Libya Devlet Başkanı Muammar Kaddafi, Küba lideri Fidel Castro ve Latin Amerika’daki sol rüzgarı estiren Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez ise ABD’nin hiçbir zaman dostu olmadı.Irak’ın Duceyl kasabasında 148 Şii’nin öldürülmesinden yargılanan devrik lider Saddam Hüseyin, 2003 yılından beri Irak’ta işgalci konumunda olan ve 600 bin kişinin öldürülmesinin de sorumlusu ABD tarafından idam edildi. Saddam’ın diktatör olduğu gerekçesiyle Irak’a giren ABD’nin geçmişinde benzer bir çok operasyon yer alıyor. Latin Amerika’dan, Afrika ülkeleri, Ortadoğu ve Arap coğrafyasında, bu olay daha önce defalarca tekrarlanmıştı. Guatemala, Vietnam, Dominik Cumhuriyeti, Endonezya, Angola, Şili, Arjantin, Nikaragua, El Salvador, Libya, Lübnan, Panama, Somali, Afganistan, Sudan gibi ülkelerde yaşanan rejim değişiklikleri, darbeler, iç çatışmalarda ABD bir şekilde müdahil veya başrol oyuncusuydu. 1950’li yıllarda başlayan bu süreç günümüze kadar devam etti. Bu ülkelerdeki ‘diktatörler’ özellikle Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı desteklenirken, Soğuk Savaş dönemi ve çıkarlar sona erdiğinde de ülkeler ve diktatörler de yüzüstü kaldı. Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. Erhan Büyükakıncı, bu tabloda ABD’nin demokrasiyi bir yöntem değil pragmatik bir değer olarak gördüğünü söylüyor. Prof. Dr. Mahir Kaynak ise, dışarıdan destekle işbaşına gelen diktatörler, ihtiyaç ortadan kalktığında bertaraf edilmelerinin normal olduğunu belirterek, “ABD’nin tavrında bir tutarsızlık görmüyorum.” diyor. ABD’nin destek verdiği diktatörler abad olmuyor, çıkar bittiğinde ‘ABD sevgisi’nin yerini ‘ABD düşmanlığı’ alıyor.
Saddam Hüseyin Beyrut’ta CIA tarafından eğitilen Saddam, 1967 yılında Baas partisinin başına geçti. 1979’daki iktidarından bir yıl sonra İran’ı işgal ederek 8 yıl sürecek İran-Irak savaşının başlamasına neden oldu. 1988’de Halepçe Katliamı’nı gerçekleştirdi. 1990’da Kuveyt’i işgal ederek tekrar gündeme gelen Saddam’ın ABD ile ilişkileri bu noktada bozuldu. 1991 yılında Birinci Körfez Savaşı başladı. Saddam ikinci kez ise, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de yaşanan terör eylemlerinin ardından Amerika’nın hedefi haline geldi. George Bush yönetimi, 20 Mart 2003’te Irak’a girdi, kısa bir süre sonra Saddam yakalandı. “Irak Özel Mahkemesi” Saddam’ın, 5 Kasım 2006’da, Duceyl Davası olarak bilinen 148 Şii’nin öldürülmesi suçundan, idam edilmesine karar verdi. 30 Aralık 2006 sabahı infazı gerçekleştirildi. Nikolay Çavuşesku 1947 yılında Romanya'da iktidarı ele geçiren Komünist partide bakanlık yaptı, ikinci adamlığa kadar yükseldi. Komünist lider Gheorghiu-Dei'nin 1965 tarihinde ölümünden sonra, Devlet Konseyi Başkanı oldu. Ülkeyi militarist yöntemler ve baskıyla idare etti. İç piyasada her şeyi karneye bağladı. 1989'da göstericilere ateş açılmasını emredince, karşı devrim başladı. Eşiyle birlikte kurşuna dizilerek idam edildi. 1970 ve 1973'te ABD'yi ziyaret eden Çavuşesku, 1976 yılında 10 yıllık bir ticari anlaşma imzalamış, Romanya'yı Rusya'dan uzak tutmak isteyen ABD'nin de işine gelmişti. Ancak diktatörü ABD bile kurtaramadı. General Raşit Dostum 1990’lı yılların sonuna doğru, Amerika tarafından Taliban’a karşı desteklenmeye başladı. ABD’nin yaptığı katliamlara ve savaş suçlarına ortak oldu. Daha sonra kurulan hükümette bakanlık görevinde bulundu. Ziya Ül Hak Rusya Afganistan’ı işgal ettiğinde, ABD Ziya Ül Hak rejimini Pakistan’da silahlı militanları finanse etmek için kullandı. ABD’nin bu politikası uluslararası bir radikal hareketin başlangıcı oldu. Usame bin Ladin de bu hareketin en önemli ürünlerinden biri olarak ortaya çıktı. ABD’nin, Sovyetler Birliği’ni ve Afganistan’ı kuşatma planları çerçevesinde Pakistan’a nükleer silah üretmesi için destek verdiği belirtiliyor. Bu noktada İsrail’in teknolojik ve Suudi Arabistan’ın da finansal destekle süreçte rol oynadığı düşünülüyor. Daha sonra ‘İslam birliği’ düşüncesinden dolayı Ziya ül Hak’ın uçağının ABD tarafından düşürüldüğüne inanılıyor. Pervez Müşerref 1999’da darbe ile iktidara geldi. Önce ABD ile teröre karşı işbirliği yaptı fakat fazla sürdüremedi. Ülkede güçlenen Taliban’ın iktidarını sarsması üzerine, Taliban’la kısmi bir anlaşmaya gitti. Bush’un CNN’e, gerekirse Kaide lideri Usame bin Ladin’i yakalamak için askerlerine Pakistan’a girme emri vereceğini söylemesine, önce “Buna izin vermek istemeyiz” yanıtını veren Pakistan Devlet Başkanı Müşerref, “ABD 11 Eylül sonrası Pakistan’ı bombalamak ve taş devrine döndürmekle tehdit etmişti.” itirafında bulundu. ABD, üslubunu sertleştiren Müşerrefe karşı mesafeli davranıyor. Suharto ABD, 1965’te darbeyle iktidara gelmesine yardımcı oldu. Suharto, Endonezya’yı 32 yıl boyunca “demir yumrukla” yönetmesinden sonra 1998 yılında öğrencilerin öncülüğündeki halk ayaklanması sonucu iktidarı bırakmak zorunda kaldı. İktidarı döneminde sayısı bir milyona varan insanın ölümüne neden oldu. 20 Mayıs 1998’de ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın istifasını istemesi üzerine görevi bıraktı. Önemi, Soğuk Savaş süresince Endonezya’nın SSCB karşısında Uzakdoğu’da bir denge unsuru oluşturmasıydı. Soğuk Savaş unsurları ortadan kalktığında da gözden çıkarıldı. Ferdinand Marcos Ferdinand Marcos, 1965-1986 yılları arasında askeri rejimle yönettiği Filipinler’de diktatörlüğü döneminde 26 bin insanı hapislere tıkarak işkenceler yaptırmıştır. Komünistler bir yana, 10 bini kadın ve çocuk olmak üzere yalnızca 50 bin Müslüman’ı katletmiştir. Bir zamanlar ABD’nin gözdelerinden olan Ferdinand Marcos’un 1986 yılında Filipinler devlet başkanlığından düşürülmesini o sıra ABD dışişleri bakan yardımcısı olan Wolfowitz’in planladığı biliniyor. Augusto Pinochet 1973’te sosyalist Salvador Allende’yi ABD’nin desteklediği bir darbeyle devirerek iktidara geldi. Şili’yi 1990 yılına kadar demir yumrukla yöneten Pinochet döneminde, 3 binden fazla solcu öldürüldü. Yaklaşık bin kişiyse kayboldu. Bazı muhalifler helikopterlerle okyanusa atıldı. Ülkeyi komünizmden kurtardığını söyleyen diktatör Pinochet’nin adamları yaklaşık 30 bin kişiyi işkenceden geçirdi. Birçok kişi ülkeyi terk etti. 1990’da görevden ayrıldı. ABD yargılanmaması için çok direndi. 2002’de dokunulmazlığı kaldırılan lider, yeni yargılanmaya başlandığında öldü. General Alberto Noriega Mart 1983’te CIA’in yardımıyla Panama’nın diktatörü oldu. Zaten 1967’den beri CIA adına çalışıyordu. 1972 yılından beri uyuşturucu ticareti ile uğraştığı bilinen Noriega’nın, Baba Bush’un CIA başkanlığı yaptığı dönemde Panama gizli servisi başkanlığına yükselmesi desteklendi. 1980’ler boyunca Orta Amerika’da muhaliflere ait bilgiler topladı. Kontr-gerilla saldırılarının CIA adına yapılmasında anahtar kişiydi. Baba Bush 1983’te Panama’da Noriega’yı ziyaret etti. Ancak ABD’nin çıkarlarıyla çatışmaya girdiği için 1989 Aralık ayında ABD ordusu tarafından 10.000 sivilin ölümüne yol açan bir operasyon ile iktidardan indirildi. Slobodan Miloşeviç ABD’nin zorba olarak tanımladığı ve savaş açtığı Sırp lider. 1989 yılında iktidara geldiğinde Batı dünyası tarafından memnuniyetle karşılanmıştı. Amerikalı diplomat Richard Holbrooke tarafından “iş yapılabilecek bir adam” diye tanımlandığında Miloşeviç Arnavutlara karşı baskısını yoğunlaştırıyordu. Savaştan sonra Lahey’deki mahkeme tarafından yargılanan eski devlet başkanı, hücresinde kalp krizi geçirerek öldü. Prof. Dr. Mahir Kaynak: Hepsinin akıbeti aynı olur ..Doç. Dr. Erhan Büyükakıncı: ABD için demokrasi pragmatik bir değer ( Zaman :07.1.07 )


 

                                                                          Avrupa
    Bizim Avrupalı olma hevesimiz 18. asrın sonlarına doğru, Üçüncü Selim'in iktidar yıllarında başladı ve heyecanından hiçbir şey kaybetmeden bugüne kadar devam etti. Sahneler ve kahramanlar zamanla yerlerini yenilerine terkettiler, beklenen mutlu sonun hiç gelmemesine rağmen devlet adamlarımızın bir bölümü ümidlerini hiç kaybetmediler.Avrupa'nın Avrupalı olmamız karşılığında ileri sürdüğü şartlar bugünkülerle aynıydı: İşkenceyi yasaklayacak, vergi reformuna gidecek, ekonomimizi düzeltecek, azınlık haklarını koruyacak, uluslararası anlaşmazlıkları hakeme götürecek ve bizden toprak istedikleri zaman hiç itiraz etmeden verecektik.Bu yoldaki ilk önemli adımı 1839'un 3 Kasım günü ilán ettiğimiz Tanzimat Fermanı ile attık. Artık ‘‘gávura gávur denmeyecek'' ve memlekette herşey başka türlü olacaktı. Fermanın eksik kalan tarafları, yani Avrupa'nın dikte ettirdiği öteki şartlar ise 1856'nın 18 Şubat'ında yerine getirildi. Sultan Abdülmecid, o gün, tarihlere ‘‘Islahat Hatt-ı Humayunu'' diye geçen meşhur fermanı yayınlayıp devlete daha çağdaş bir hava verdi. Fermanın maddelerini gerçi İstanbul'daki İngiliz ve Fransız elçileri yazmışlardı ama kendimiz yayınlamış gibi görünüp zeváhiri kurtarmıştık.Çabalarımızın karşılığını 30 Mart 1856'da aldık, bugün varmaya çalıştığımız sonucu o gün elde ettik, 19. asrın Avrupa Birliği sayılan ‘‘Avrupa Devletleri Konseyi''ne girdik yani resmen Avrupalı olduk. Ama bu iş sadece káğıt üzerinde kaldı, talepler bitmek bilmedi. Avrupa bir taraftan hep birşeyler isterken öbür taraftan toprak koparmak yahut imparatorluğun Türk olmayan unsurlarını ayaklandırmak için elinden geleni yaptı. Biz ise ‘‘Avrupalı oluyoruz'' deyip tam bir teslimiyet içinde herşeyi kabul ettik.Sonuç ise, málum...Yandaki kutuda, bir buçuk asırdan beri bir türlü Avrupalı olamayışımızın, daha doğrusu ‘‘Avrupalı olmak istiyorsanız bütün bunları yapmanız gerekir'' diyen Batı ile yaşadığımız maceraların sadece birkaçı yeralıyor. ‘‘Avrupalılaşamama'' kronolojimizi okuyun  Bir türlü Avrupalı olamayışımızın kronolojisi  Mayıs 1860: Avrupa, Osmanlı toprağı olan Lübnan'ı karıştırmak için kolları sıvadı. İngilizler Dürziler'i, Fransızlar da Maruniler'i kışkırtmaya başladılar ve başımıza uzun seneler devam edecek olan bir ‘‘Lübnan meselesi'' çıktı.5 Eylül l860: İngiltere, Fransa, Prusya, Rusya ve Avusturya, Lübnan'a 12 bin kişilik bir birlik ile bir de donanma göndermeye karar verdiler. Osmanlı hükümeti, 1861'in 9 Haziran'ında Avrupa ülkeleri ile bir protokol imzaladı ve Lübnan'da müstakil bir yönetim kurulmasını kabul etti.Haziran 1862: Sırplar, Belgrad'dan başlayarak bölgedeki Türk ve Müslüman yerleşim merkezlerine saldırdılar. Sırplar'ın tarafını tutan Fransa, onların lehine geçici bir çözüm sağladı. Kesin çözüm 1867'nin 10 Nisan'ında geldi ve Belgrad, Sırbistan'a terkedildi.Haziran 1864: Avrupa, Osmanlı toprağı olan Romanya taraflarında çıkan karışıklıkların halledilmesi için devreye girdi ve İstanbul hükümetine Eflak ile Boğdan'da seçimle işbaşına gelecek meclisler kurulmasını kabul ettirdi.2 Eylül 1866: Girit'te Hacı Mihail önderliğindeki isyancılar adayı ‘‘Yunanistan'a ilhak ettiklerini'' duyurup Müslüman halkı kılıçtan geçirmeye başladılar. Hadise, Avrupa'ya ‘‘Türkler Hristiyanları kesiyorlar'' diye yansıdı. Biz ‘‘Girit'i vermeyiz!.. Toprak bütünlüğümüz sizin garantiniz altında'' diyor, Avrupa'dan ‘‘Girit'i bırakın... Verin, kurtulun'' cevabı geliyordu. Mücadele seneler boyu devam etti ve Türkiye 1897'nin 18 Nisan'ında Yunanistan'a savaş açtı. Biz Atina'yı almak üzereyken Avrupa devreye girip barış istedi. Savaşta kazandığımız herşey barış görüşmelerinde elimizden çıktı. İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya, Girit'e özerklik verilmesini sağladılar. Girit Meclisi daha sonra, 6 Kasım 1908'de ‘‘Yunanistan'a ilhak'' kararı aldı ve Yunan toprağı haline geldi.11 Mart 1870: Babıali, yani İstanbul hükümeti, Rusya'nın baskısıyla Bulgar Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı.13 Nisan 1875: Hersek'te Hıristiyanlar isyan etti. İstanbul'un ayaklanmayı bastıramayacağından emin olan Almanya, Avusturya ve Rusya isyana karışmayacaklarını açıklamalarına rağmen isyancılara gizliden gizliye destek verdi. Fransa ise resmen taraf oldu, Hersek'in özerkliğini istedi, arkasından Avusturya tarihe ‘‘Andraşi Láyihası'' diye geçen bir muhtırayla Hersek'te geniş bir reform talebinde bulundu. Avrupa, 13 Mayıs 1876'da Berlin'de bize bir başka muhtıra verdi ve neticede Hersek elimizden çıktı.6 Mayıs 1876: Selánik'te Müslüman olmak isteyen genç bir Bulgar kızı Hıristiyanlar tarafından kaçırıldı. Galeyana gelen Müslüman halk işe karışan Alman ve Fransız konsoloslarını öldürünce Avrupa'da kıyamet koptu. Babıali, Avrupa'nın tepkisini altı Müslüman'ı idam ederek durdurabildi.23 Aralık 1876: Sırbistan ve Karadağ ile savaş halindeydik. 31 Ekim günü Rusya'dan İstanbul'a savaşa derhal son verilmesi için bir ültimatom gelmişti. İstanbul'u Rusya karşısında yalnız bırakmamak bahanesiyle Avrupa ülkelerinin temsilcileri Haliç Tersanesi'nde biraraya geldiler. Resmi gündem İstanbul'a destek ve Rusya'ya gözdağı verirken Babıali'den birşeyler kopartabilmekti. Zamanın hükümdarı İkinci Abdülhamid, konferans başladığı sırada Birinci Meşrutiyet'i ilán etti ve Tersane'deki Avrupalı delegelere ‘‘Biz de artık sizler gibi olduk'' dendi. Delegeler ise top seslerini işitince önce ihtilál yapıldığını zannettiler ve Meşrutiyet'i öğrenince de ‘‘Çocuk oyuncağı'' demekle yetindiler, gayrımüslimler için yepyeni haklarla dolu bir talep listesini Babıali'nin burnuna dayayıp kabul ettirdiler.4 Haziran 1878: İngiltere, Rus tehdidi karşısında vereceği desteğin bedeli olarak Babıali'den Kıbrıs'ı istedi, hatta gerekirse adayı işgal edeceğini bildirdi. Babıali, adayı İngiltere'ye vermeye mecbur kaldı.24 Nisan 1881: Türkiye'nin toprak bütünlüğünü garanti eden ülkelerden biri olan Fransa, Türk toprağı sayılan Tunus'u işgal etti ve 12 Mayıs günü Tunus'u Fransa'ya terkettik.11 Temmuz 1882: İngiltere ve Fransa, kendilerine olan borçlarını ödeyemeyen Mısır Hıdivi İsmail Paşa' istifaya davet ettiler. Paşa istifa etmemekte direndi, Abdülhamid Avrupa'nın isteğine uyup İsmail Paşa' azletti ama yerine oğlu Tevfik Paşa'yı getirince Mısır'da tarihe ‘‘Arabî Paşa isyanı'' diye geçen bir ayaklanma çıktı. Avrupa donanması İskenderiye açıklarına geldi. İngiliz gemileri, 11 Temmuz günü İskenderiye'yi bombaladı, sonra karaya asker çıkartıldı ve İngiliz birlikleri Kahire'ye kadar gitti. Bu, Mısır'da seneler sürecek İngiliz işgalinin başlangıcıydı.30 Eylül 1895: İstanbul'un Kadırga semtinde ‘‘reform'' bahanesiyle toplanan siláhlı yüzlerce Ermeni, Babıali'ye doğru yürüyüşe geçti. Maksatlarının hükümet binalarını işgal etmek olduğu anlaşılınca üzerlerine asker sevkedildi, çatışma çıktı ve göstericilerin çoğu öldürüldü. Avrupa ‘‘Türkler Ermeniler'i kesiyor'' feryadıyla ayağa kalktı ve o gün yaşanan bu olay Ermeni sorununun başlangıcı oldu.5 Kasım 1901: Fransa, Osmanlı hükümetinin Lorando ve Tubini isimli iki Fransız bankere olan 750 bin altın tutarındaki borcunu ödemediği iddiasıyla Midilli'ye savaş gemilerini gönderdi ve gümrük binasını işgal ederek bütün gelirlere el koydu. İşgal, zamanın hükümdarı İkinci Abdülhamid'in Fransa'nın taleplerini kabul etmesiyle sona erdirilebildi.26 Kasım 1906: Makedonya'da isyan vardı ve Babıali isyanın sebep olduğu mali kriz yüzünden borçlarını ödeyemeyince Avrupa devletleri donanmalarını yollayarak Midilli ve Limni adalarındaki posta ve gümrük dairelerini işgal ettiler. İşgale katılmayan tek ülke, Almanya idi. Avrupa donanması, adalardan Abdülhamid'in Babıali'nin borçlarıyla ilgili mali reform programını açıklaması üzerine çekildi. ( Hürriyet : 10 Mart 2002 )
 

                                         Batı’daki İslam karşıtlığını medya ve siyasîler körüklüyor
   Namaz kılan yolcunun uçaktan indirilmesi ve ‘Müslümanlar sokakta özel kimlikle dolaşsın’ talepleri, İslamofobinin Batı’da hızla yükseldiğini gösteriyor.Müslüman insan hakları örgütü CAIR’in Araştırma Direktörü Muhammed Nimer, İslamofobinin ‘ciddi bir problem ve salgın’ olduğunun Amerikan hükümeti tarafından kabullenilmediğini vurguluyor. Georgetown Üniversitesi’nden Prof. John Esposito da, Amerika’da ‘güçlü ve büyüyen’ bir ‘İslamofobik azınlık’ olduğunu kaydediyor.Zaman :
22.08.2006 

      Gallup anketine göre her 10 ABD'liden 4'ü, Yahudiler'in sarı Davut yıldızı gibi Müslümanlar'ın da özel bir kimlik taşımasını istiyor. (Vatan:12.08.2006)   
                                                                                                                                                       

                                                 Türbanı yüzünden atılan öğretmene bir ret de BM’den
    Türban taktığı için okuldan atılan öğretmen Rahime Kayhan ’Kadınlara karşı ayrımcılık var’ diyerek Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Ayrımcılık Komitesi’ne başvurdu. Komite, Kayhan’ın başvurusunu Türkiye’de kaybettiği davaları "kadına ayrımcılık yapıldığı" gerekçesiyle açmadığı için kabul edilebilir bulmadı. (
Hürriyet :11 Nisan 2006)

 

Fransa’ya Cezayir ayıbı yeter!

Fransız emperyalizminin arka planı

 

 

 

 

 

 


   

 

 

 

 

 

  Anti-kolonizasyon döneminde, Fransa neredeyse hiçbir sömürgesinden İngiltere’nin politik maharetiyle ortaya koyduğu gibi barışçı bir süreçle kopmamıştır. Yakın zamanlara kadar Afrika kıtasındaki etnik savaşlarda Fransa’nın koloniyal geçmişinin izlerini bulmak mümkündür. Bütün dünyada yaşanan anti-emperyalizm sürecinde çok sayıda masum sivil insanın hayatını kaybettiği pek çok olay ve iç savaşlar yaşanmıştır ve tarih Batılı sömürgeci devletleri bu noktada mahkum etmiştir. Ancak II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği tarih olan 8 Mayıs 1945 tarihinde Cezayir’de Fransız askerlerinin yaptığı katliamlar çok daha yakın bir tarihte gerçekleşmiştir. Bu katliamlara dair pek çok belge ve film kayıtlarının yanı sıra katliamlara şahit olmuş hâlâ hayatta olan tanıklar vardır. Hal böyleyken 18 Mayıs’ta Fransa Parlamentosu’nda görüşülecek olan Fransa sınırları içinde “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyene hapis cezası getiren yasa tasarısı tam bir ironi arz etmektedir. Bu noktada geçtiğimiz aylarda Fransa’nın önde gelen 19 tarihçisinin yayınladıkları devletin yasalar yoluyla tarih bilimine müdahale etme ve yön verme girişimlerine son vermesi gerektiği şeklinde özetleyebileceğimiz bildiri ise bir başka ironiyi oluşturmaktaydı. Yine 2005 yılının sonlarında Fransa’nın başkenti Paris ve diğer şehirlerin banliyölerinde bazı olaylar yaşanmıştı. Bütün bunlar bana Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri (Fransızca - Les damnes de la terre) başlıklı, temelini Cezayir savaşına karşıtlığın, zaten can çekişmekte olan sömürgecilik sistemine karşı çıkışın oluşturduğu meşhur kitabını hatırlattı.(2001’de Avesta Yayınları tarafından Türkçe çevirisi yayınlanan kitap Jean-Poul Sartre’nin önsözüyle ilk olarak 1951 yılında yayınlanmıştı. 1925 yılında Martinique adasında dünyaya gelen ve Fransa’da psikiyatri okuyan Fanon, Fransa-Cezayir savaşı sırasında Cezayir’de bir hastaneye tayin edilir. Orada geçirdiği yıllar ve yaşayıp gördükleri onu Cezayir’in bağımsızlığı için mücadele veren gruplara sempati duymasını sağlar ve yaşadığı tecrübelerine dayalı olarak yazdığı kitaplar (L’An V de la Revolution Algerienne) onu 20. yüzyılın en önemli politika analizcisi ve Afrika bağımsızlık mücadelesinin teorisyeni yapar. Çok genç yaşta, henüz 36 yaşındayken kanserden ölen Fanon, anti-emperyalizm, sivil haklar ve siyahi bilinçlenmede önemli bir etki yapar.) Fransa İçişleri bakanı ve geleceğin müstakbel Fransa cumhurbaşkanı gözüyle bakılan Nicolas Sarkozy’nin, Fransa’da başlayan olaylara verdiği tepki ve sarf ettiği, “Pislikler! Bunları temizleyeceğim” şeklindeki sözleri Fransa’da yaşayan 5 milyon kadar Kuzey Afrika kökenli göçmenlere bakışın, sömürge sisteminde yerli halka yönelik oluşan bakış açısıyla paralellik göstermesi açısından ilginçtir. Bugün Fransa’da yaşayan Kuzey Afrika kökenli göçmenlerin çoğunun ikinci, üçüncü nesiller olarak kendilerini Fransız ya da Fransalı hissetmeleri ve resmen Fransız vatandaşı olmaları durumu değiştirmemekte ve modern Avrupa’nın kuruluşunda önemli bir harç olan sömürgecilik algısı, farkında olmadan söylemlerde ortaya çıkmaktadır. Edward Said’in işaret ettiği gibi, Avrupalılar emperyalizmi içselleştirmişler ve bunu bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde ortaya koydukları sanat ve edebiyat ürünlerine de yansıtmışlardır. Edward Said, Kültür ve Emperyalizm kitabının bir bölümünde meşhur Fransız romancı; fakat Cezayirli olan, Fransız asıllı Cezayirli diye ifade edebileceğimiz Albert Camus’nun “Yabancı” adlı romanında emperyalist düşünce altyapısını incelerken, mekan Cezayir ve olaylar Cezayir’de geçmesine rağmen Cezayirlilerin isimsiz ve sıradan yerliler olarak nitelendirilmesini örnek olarak verir. Camus için Cezayirliler, Fransızların orayı işgal edip sömürgeleştirdiklerinde buldukları diğer şeylerden farksız birer unsurdurlar. Hiç şüphesiz sömürgeleştirilen insanlar sadece üzerlerinde hakimiyet kurulmuş insanlar değillerdir. Onlar sadece, Cezayir’de palmiye ağaçları, develer ve peçeli kadınlar gibi tabloyu tamamlayan diğer öğeler durumundadırlar Fransızlar için. Frants Fanon’un yukarıda bahsettiğimiz Yeryüzünün Lanetlileri kitabının son bölümü “emperyalist savaş ve zihinsel bozukluklar” başlığını taşımakta ve burada Fanon, Cezayir’de geçirdiği yıllarda yaşadığı olaylarla ilgili ilginç anekdotlar anlatmaktadır. Fanon’un Cezayir bağımsızlık mücadelesiyle ilgili naklettiği olaylarla, bugün Fransa’da yaşanan olayların ve yaklaşımların ortak yönlerinin olması da dikkat çekicidir. Almanlar Fransa’yı işgal ettiklerinde Fransızların ve Napolyon’un Almanya’yı işgal ettiğinde ise Almanların durumuyla, Fransa tarafından sömürgeleştirilen Cezayir’deki Cezayirlilerin pozisyonları aynı değildi. Aşağılanma ve değer verilmemenin yanı sıra sürekli bir baskı ve şiddetle karşılaşan sömürgeleştirilen insanlar kısa bir süre sonra kimlik problemi yaşamakta ve kendilerine sürekli bir şekilde kim oldukları sorusunu sormaya başlamaktadırlar. Bu noktada, ‘tembellik’ gibi sömürgeci gücün sürekli şikayet ettiği bir kısım pasif direniş mekanizmaları geliştirseler de sömürgeleştirilen toplumun bir süre sonra başvurduğu araç hiç şüphesiz aktif direniş ve mücadele olmaktadır. Sömürgeci güç ile yapılan mücadele kimlik probleminin çözümlenmesinde birlik, beraberlik ve bir değer ifade etme duygularının tatminine yardımcı olmaktadır.

   Profesör Porot başkanlığında yürütülen bilimsel çalışmalar sonucu ulaşılan sonuçlar şöyleydi: Kuzey Afrikalılar suçlu olarak doğarlar, içgüdüsel olarak saldırgandırlar, hiçbir zaman güvenilmezler, kalıtımsal bir şiddet yanlısı yapıya sahiptirler, otokontrol yapamazlar ve duygularını iyiye doğru kanalize edemezler. Konuyla ilgili olarak 1954 yılında Dünya Sağlık Örgütü uzmanlarından Dr. A. Carothers’ın “Afrikalıların normal ve hastalıklı psikolojisi” başlıklı makalesindeki iddiaları daha da ilginçtir. Dr. Carothers’a göre Afrikalılar beyinlerinin ön loblarını (bölümleri) çok az kullanmaktadırlar. Bunu daha iyi ifade edebilmek için normal bir Afrikalının ancak lobotomize edilmiş bir Avrupalıyla aynı zekaya sahip olduğu şeklinde bir karşılaştırma yapmaktadır. Bu arada lobotomize metodu bir ara Avrupa ve Amerika’da sinir hastalarına uygulanan ve beynin ön bölümlerine dışarıdan bir müdahaleyle tedavi etme yöntemiydi ki; hastalarda uysallaşma ve yavaşlamalar görülmekteydi. İşte ancak beyninin ön loblarına müdahale edilmiş bir Avrupalıyla aynı zekaya ve davranış bozukluklarına sahip olan Afrikalıların suç işlemeleri, yalan söylemeleri, tembel olmaları kendi doğaları gereği olduğu için biz Afrikalıların bu doğalarını evcilleştirmeliyiz, ikna etmeye çalışmamalıyız anlayışı çözüm metotları olarak pasifize etmek, disipline etmek, eğitmek ve hakimiyet kurmayı öneriyordu. Frantz Fanon’un kitabındaki anekdotlarda, bugün evrensel bir ortak inanış ve dil olarak kabul edilen bilimin, Fransa’nın Cezayir’deki sömürgeleştirme politikası için nasıl emperyalist bir araç haline getirildiğini açıkça görmekteyiz. Şimdi Fransa Parlamentosu’nda 18 Mayıs’ta görüşülecek olan “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyene hapis cezası getiren yasa tasarısının hangi tarihsel arka plana oturduğunu ve bunun Fransız devlet yapısında bir gelenek haline geldiğini rahatlıkla görebiliriz. Bir zamanlar bilimi emperyalist çıkarları için çarpıtan ve kullanan bir anlayış şimdi de tarihe yine kendi çıkarları açısından müdahale etmekte bir sakınca görmemektedir...11.05.2006
 

                                                            GÜNLERCE SÜREN KATLİAM

Fransa'nın zaferi, Cezayir'de bayram coşkusuyla kutlandı. Sokaklara dökülen halk, kendilerine verilen bağımsızlık sözünün tutulacağı düşüncesiyle, kutlama yürüyüşleri düzenledi. Ancak Fransa, verdiği sözü tutmadı. Yürüyüşe katılan halkın üzerine işgalci Fransız askerleri tarafından ateş açıldı. Katliam günlerce sürdü. Masum insanlar, evlerinden alınarak kurşuna dizildi. Köyler ve kasabalar bombalarla yerle bir edildi.
1945’te 19 yaşında olan ve Guelma’daki yürüyüşü organize edenlerin arasında yer alan Saci Ben Hamla, o günleri bütün detaylarıyla hatırlıyor. “Amacımız, hem zaferi kutlamak hem de bize bağımsızlık sözü veren Amerikalılara, İngilizlere ve Ruslara sözlerini hatırlatmaktı.” diyor. Bizi Cezayir’in banliyösündeki mütevazı evinde kabul eden Ben Hamla, gösteride Fransız, İngiliz, Amerikan ve Rus bayraklarının yanında bugün Cezayir’in bayrağı olan o dönemde bağımsızlık için mücadele veren Cezayir Halk Partisi’nin bayrağını da kaldırdıklarını belirterek, halkın yürüyüş boyunca özgürlük sloganları attığını belirtiyor.
Yürüyüşün sonuna geldiklerinde kendilerini bekleyen Fransız jandarma birlikleri ile karşılaştıklarını söyleyen Ben Hamla, jandarmanın sivil halk üzerine ateş açmasıyla ortalığın karıştığını bildiriyor. Sonra da olağanüstü hâl ilan edilmiş ve Fransız ordusu katliama başlamış. “Saftık, o zamana kadar Fransızların bize katliam yapacağını hiç düşünmemiştik. Bize ihanet ettiler. Diğer müttefik ülkeler de sözlerini unuttu.” diyerek kafasını sallayan Ben Hamla, Fransız askerlerinin sonraki günlerde on binlerce Cezayirliyi katlettiğini söylüyor. Öldürülenlerin bir kısmı şehrin dışında açılan büyük çukurlara gömülürken, bir kısmı ise şehri ziyarete gelecek olan Fransız valinin ‘ceset kokularını duymaması’ için Ben Hamla’nın Nazi fırınlarına benzettiği ‘ölüm fırınları’nda yakılmış: “Guelma’nın dışındaki kireç fırınları ölüm fırınlarına dönüşmüştü. Öldürülen binlerce Cezayirli ölüm kamyonlarıyla bu fırınlara taşındı. Hepsini yaktılar. Yanan cesetlerin kokusunu duyuyorduk.”
O gün 17 yaşında olan ve Setif’teki yürüyüşe katılan Said ise (soyadını söylemek istemedi), öldürülen Cezayirlilerin kamyonlarla taşınarak Kherrata nehrine döküldüğünü söylüyor. “Hatta bazılarını canlı canlı kamyonlara attılar.” diyerek yeniden o günlere dönen yaşlı Cezayirli, Fransa’nın kendisi için hâl⠑düşman’ olduğunu bildiriyor. Setif’teki yürüyüşün sonunda Cezayir bayrağını indirmeye çalışarak üzerlerine ateş açan Fransız polisine taşlarla saldırdıklarını söyleyen Said, ardından Fransız askerlerin geldiğini belirterek, “Sokaklarda gördüklerini öldürüyorlardı. Kadınlara tecavüz ettiler. Hamile bir kadını karnından bıçakladılar. Tüm bunları gördüm.” şeklinde konuşuyor. Ben Hamla ve Said, yürüyüşleri tertip edenlerin olay çıkmaması için gösterilere katılan halkı silah ve kesici aletlerden arındırdıklarını söylüyor.

                                                                  
İNSANLIĞIN BİTTİĞİ ANLAR....
Fransız askerleri, tek suçları ülkelerinin bağımsızlığını istemek olan yaklaşık 45 bin Cezayirliyi katletti. Kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden onbinerce Cezayirli, Fransız askerlerinin kurşunlarıyla can verdi.
                                                           ÖLDÜRMEK YETMEDİ TECAVÜZ ETTİLER
Askerler, yolda karşılarına çıkan Cezayirlileri rastgele öldürdü. Öldürmekle yetinmeyen Fransız askerleri, Cezayirli müslüman kadınlara tecavüz etti. İşte hortumla yıkanan bir kadın.  Askerler, kadını tecavüze hazırlıyor. Ve bir başka genç kadın. Irzına geçen askerlerin arasında ve çıplak. Askerler, zorla, kadının fotoğrafını çekiyor.


Cezayir'de bunlar olurken, Fransa'nın savaşı kazanması için ölümü göze alan Cezayirli gençler ülkelerine dönüyordu. Bağımsızlık hayaliyle yola çıkan gençler büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Onları, ölümün ve korkunun kol gezdiği sokaklar karşıladı.

                                                               HİTLER'İN FIRINLARI GİBİ...

Katledilen onbinlerce Cezayirlinin bir kısmı şehir dışında açılan dev çukurlara gömüldü. Bir kısmı ise, kamyonlara doldurularak kireç fırınlarında yakılmaya götürüldü. Cezayirlilerin cesetleri, Nazi fırınlarına benzeyen ölüm fırınlarında yakıldı. 1945 yılı, tarihe, Fransa'nın utanç yılı olarak kazındı. Tarih sayfalarına utanç olarak geçen bu katliam, Fransa tarafından görmezden geliniyor. Cezayir hükümeti, Fransa hükümetinden katliam konusunda defalarca özür talebinde bulunmasına rağmen, Fransa bu ayıbı bu güne kadar kabullenmedi. (Zaman, 08 Mayıs 2006)
 

Danimarka basını : Türklere sopa gerek!  
Milliyet.com.tr :2006/07/05
 

                                                  İngiltere oğlunu savaştırıyor, annesini sınır dışı ediyor
     İngiltere'de, bir oğlu Irak cephesinde savaşan, diğer oğlu ise Savunma Bakanlığının Irak'a göndermek için asker toplamak amacıyla bastırdığı posterlerde fotoğrafı ile yer alan 69 yaşındaki Jamaikalı kadının sınır dışı edilmesine ilişkin karar tepkilere yol açtı.The Independent gazetesi, ilk sayfasında, oğulların fotoğraflarını, "ülkenizin size ihtiyacı var", anne Joy Bowman'ın fotoğrafını ise "ancak size ihtiyaç duymuyoruz" ifadesiyle yayımladı. 13 Mart 2007
 

                                                             Hz. Muhammed karikatürüne ödül!
    Hz. Muhammed’ karikatüristi Özgür Basın Ödülü’nü aldı.2005 yılında tüm dünyada olay yaratan Hz. Muhammed karikatürlerinin yaratıcısı Danimarkalı gazete editörü Flemming Rose ‘kararlılığı ve cesareti’den dolayı Özgür Bsın Ödülü’ne layık görüldü.
Danimarka kökenli Özgür Basın Cemiyeti tarafından verilen Sappho ödülüne layık görülen Rose 3,568 dolarlık para ödülünün de sahibi oldu.
(Vatan: 20.03.2007)

     

                                                

                                                              Bu itiraflar mide bulandırıyor!
 ABD askerleri kameraların önüne geçti ve Irak'ta yaptıklarını bir bir anlattı. 'Bunlar insan olamaz' dedirten itiraflar bakın nasıl.Onlar Amerika'dan Irak'a geldiler. Amaçları başkanlarının dediğine göre "Irak halkını özgürleştirmek"ti... Irak'taki ABD askerleri görev yaptıkları yıllar içinde vahşileşti... Birer caniye dönüştü... Zevk için adam öldürür hale geldi... Aralarından bazıları yıllar sonra yaptıklarından vicdan azabı duymaya başladı ve kameraların önüne geçip tüm insanlıktan kendi ve diğer askerler adına özür diledi... O özür sadece onları rahatlattı... Yaşanan acılar olduğu gibi duruyor...
İşte ABD askerlerininin itirafları:
ŞİŞMAN ADAM AVCISI
Birinci itirafçı: Görev yaptığım yerde bir genç vardı. Şişmanlığı dikkatimi çekmişti, çok şişmandı. Bu adam masumdu. Bir gün onu evine doğru yürürken gördüm. Onu babasının gözünün önünde vurdum. Silahımdan çıkan ilk kurşunlar onu öldürmedi. Boynundan yaralanmıştı. Çığlık atmaya başladı ve gözlerimin içine baktı.Yanımda bulunan arkadaşıma döndüm ve ona 'bunun olmasına izin veremem' dedim. Silahımı bir daha ateşledim ve işini bitirdim.
CİNAYETE KOMUTAN TEBRİĞİ
İkinci itirafçı
: İlk cinayetimi üstlerim tebrik etti. Bölük komutanım beni ve bölükteki diğer arkadaşlarımı şahsen tebrik etti. Bıçakla öldürmeye ödül vaat edildi. Yanımızda muhabirler olduğunda, hareketlerimiz değişiyordu. Her şeyi kuralına uygun yapıyorduk. Onlar gidince kaldığımız yerden başlıyorduk.
MİNARELERİ NİŞANGAH YAPTIK
Üçüncü itirafçı
: Bölüğümüzden bir asker vurulmuştu. Biz de gidip bir caminin minaresini vurduk. Bizim için bu, öfkemizi dışa vurmanın bir yoluydu. Camiye ateş açmanın yasal olup olmadığını bilmiyorduk fakat bütün askerler yapıyordu, çünkü öfkeliydiler.

KAFASINI DUVARA VURA VURA ÖLDÜRÜYORDUK
Dördüncü itirafçı: Baskına gittiğimiz evlerde aile reisi sorun çıkarırsa icabına anında bakıyorduk, kafasını duvara vura vura öldürüyorduk. Gece baskınlarında ise aileleri gece uyandırıp veya kapıları gece tekmeleyip onları korkutuyorduk.Askerler yaptıklarından pişman olduklarını açıklarken bu olayların hâlâ orada yaşandığının altını çizdiler.  12 Haziran 2008

    BATI BATI DEDİK ...! İSLAMİ KELİMELERİ ARABIN DEDİK BIRAKTIK!, ARAP KÜLTÜRÜ DEDİK ..ŞİMDİ GENÇLİĞİMİZ ANLAMINI BİLMEDİĞİ İNGİLİZCE  ŞARKILARLA BİRA İÇİYOR, SAĞA SOLA SALDIRIYOR..AMAÇSIZ, İLKESİZ, BİLİNÇSİZ BİR NESİL..KÖKÜ OLAN OSMANLI'DAN UZAKLAŞTIRILMIŞ, KÜLTÜRÜNÜN TEMELİ OLAN İSLAM'DAN SOĞUTULMUŞ, NE BATILI OLMUŞ - NE DE ONLAR BİZİ KABUL ETMİŞ- NE DE  O ZENGİN KÖKLERİNDEN HABERDAR OLAN BİR GENÇLİK ..YA BİLİNÇLENİR YA BİTER..BATAR..BATI BATI DİYE DİYE BATAR!İKİ ALEMDE DE...!

                          ÜSTÜNE Bİ DE TÜRKLERİ KÖTÜLEMELERİ YOK MU... TIKLAYINIZ