Ana Sayfa İrtibat Amacımız    Ateist, Oryantalistlere Cevaplar       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
   Oryantalizm


Sömürgeciliğin Keşif Yolu

EDWARD WADİE SAİD (1935–2003)

Karşılaştırmalı edebiyat profesörü ve aktivist, teorisyen. Amerikan vatandaşı Hristiyan Filistinli bir baba ile Lübnanlı Hristiyan annenin Filistin’de dünyaya gelmiş tek oğlu. 1935 yılında varlıklı bir Hristiyan ailenin çocuğu olarak Kudüs’te dünyaya geldi. 1948 yılında ailesi göçmen olarak Mısır’a yerleşti ve İngilizce dışında başka bir dilin konuşulmasının yasak olduğu seçkin koloni okullarında eğitim aldı. Aldığı bu Anglosakson eğitim sırasında kendisine “Avrupalı olmayan diğer” olduğu da öğretildi. Kendisi bu durumu şöyle anlatıyor: “Biz’i Onlar’dan ayıran dilsel, kültürel, ırksal ve etnik çizgi idi. Benim Anglikan kilisesine bağlı olarak doğmuş, orada vaftiz edilmiş ve kilisenin bir üyesi olmuş olmam işimi kolaylaştırmıyordu.” Edward W. Said, 1951’de Mısır’daki okuldan haylazlık nedeniyle uzaklaştırılınca babası tarafından eğitimini sürdürmek üzere Amerika’ya gönderildi. O yıllar, Ortadoğu’nun giderek karıştığı yıllardır. Üniversite eğitimini Princeton ve Harvard’da tamamlar. Bu yıllarda, tatillerinde ailesinin Mısır’dan ayrılarak yerleştiği Lübnan’a gitmekte, edebiyat, müzik ve felsefe eğitimi almaktadır. 1963 yılında New York’ da Columbia Üniversitesinde ders vermeye başlar. O yıllarda Arap ya da Filistinli olarak değil herkesi daha rahatlatan bir terimle, Orta Doğulu olarak anılmaktadır. Durumunun garipliğini hissetmekle birlikte bilinçli bir tepki oluşturmadığı, geleneklerinden kopuk olarak yaşadığını söylediği 1967 yılına kadar politik bir eylemin içinde yer almaz. 1967 yılındaki Arap-İsrail Savaşı ile çakışan üniversitedeki politik hareketlilik ve Vietnam Savaşı değişikliklerin başlangıcıdır. Filistin milliyetçiliği hareketine katılır. Yahudi karşıtı olduğu gerekçesiyle ABD’de eleştiri alır. Kazanılmış kimliği ile doğduğu ve uzaklaştırıldığı kültür arasındaki farklılıkların oluşmasına izin verdiği düşüncesinden hareketle daha önce yapmadığı bir şeyi yapar ve 1972 yılında sabbatical hakkını Beyrut’ da Arap edebiyatı konusunda çalışarak kullanır. Böylece, hem Arap hem de Amerikalı olarak, hem birlikte hem de birbirine karşı düşünmeye ve yazmaya başlar. 70’lerin sonlarında Enver Sedat ve Yaser Arafat tarafından barış görüşmelerine Filistin temsilcisi olarak atanır. Sürgünde Filistin Parlamentosunda 14 yıl görev yapar. 1980’lerin sonunda Filistin Komünist Örgütü lideri Yaser Arafat’la görüş ayrılığına düşerek barış görüşmelerinde görev almaz ve barış karşıtı olmakla suçlanır. 1985’de İsrail Savunma Gücü tarafından Nazi olmakla suçlanan Said çeşitli tehditler alır. 1999’da “Out of Place” adını verdiği anılarını yayınlamıştır. İngilizce ve Arapça dışında Fransızcayı da iyi bilen Said, Londra’da yayınlanan The Guardian, Fransa’da yayınlanan Le Monde Diplomatique ve Arapça yayınlanan günlük Al-Hayat gazetelerine düzenli olarak yazılar yazmaktadır. 1978 yılında yayınlanan “Oryantalizm” (Şarkiyatçılık) üzerinde çok konuşulan ve tartışılan bir kitap olmuş. Bunu “Kültür ve Emperyalizm”, Filistin ve İslam’a dair diğer kitapları izlemiş ve yayınladığı toplam 10 kitabı 14 dile çevrilmiştir. Farklı yayınevleri tarafından Türkçeye de çevrilmiş ve basılmış olan “Orientalism” dışında Türkçede basılmış diğer kitapları; “Filistin Sorunu”, seçme yazılarının yer aldığı “Kış Ruhu”, “Haberlerin Ağında İslam”, “Kültür ve Emperyalizm”, “Entelektüel; Sürgün, Marjinal, Yabancı”, ve F. Jameson T. Eagleton ve Said’in yazılarından oluşan “Milliyetçilik, Sömürgecilik ve Yazım” dır. 1990’lı yılların başından bu yana lösemi hastası olan Said, 25 Eylül 2003’te New York’taki bir hastanede 67 yaşında hayata veda etti.

BU TEZİ ORTAYA KOYARKEN KULLANDIĞI VARSAYIMLAR:

Oryantalizm eleştirisinde Edward W. Said, Michel Foucault’tın yönteminden (bilgi, toplumsal olaylardan ve tarihten filizlenir ki Said’de bu çalışmasında tarihsel olgu ve toplumsal olaylardan harekete geçmiştir.) faydalanmıştır. “… Ancak eserine çok şeyler borçlu olduğum Michel Foucault’nun tersine ben, bireysel olarak ayrı ayrı yazarların Oryantalizm üzerinde belirleyici etkilerine inanmaktayım” demektedir.

Said “Oryantalizm” ilminin bir siyasal propaganda aracı olarak Batı’nın Doğu üzerindeki üstünlüğünü kanıtlamaya çalışırken aynı zamanda Batı’nın Doğu’ya ve özellikle İslâm’a saldırmasını da haklı çıkarmaya çalıştığını ileri sürmektedir. Yazarın yakın çağı ele aldığı sırada ileri sürdüğü görüş daha da sert ve acımasızdır “Modern Oryantalizmin aynı zamanda kapitalizmin bir parçası olduğunu söylemek yanlış sayılmaz. Ancak bu kadarı yetmez, onu analitik ve tarihi bir incelemeye tabi tutmak gerekmektedir…”

Said “Oryantalizm” eleştirisinde zaman zaman oryantalist düşüncenin İslâm’a düşman olduğunu ileri sürmektedir ancak oryantalizme karşı girişilecek bir reddin İslâm’ın doğrulanması olduğunu ileri sürmemektedir. Oryantalizmle ilgili sorularına cevap ararken de oksidentalist bir paradigma geliştirmenin bir avuntu olmayacağını söylemektedir. Oryantalizm hakkında bilgi sahibi olmanın faydası olacaksa bu, “bilginin ayartıcı biçimde mecrasından saptırılışına karşı bir uyarı olacaktır” demektedir. Said, yapısal antropoloji ve hümanizmi (Marksist yorum) çıkış noktası olarak kullanmaktadır. Ayrıca Said, oryantalizmi tek tek yazarlar ile, üç büyük imparatorluğun (İngiliz, Fransız, Amerikan) şekil verdiği (ve entelektüel) ve tasavvur sahası dâhilinde eserlerin ortaya çıktığı geniş siyasi varlıklar arasındaki dinamik bir alış-veriş olarak ele almakta ve “öylece etüt ediyorum” demektedir. Oryantalizm adlı kitapta özcü bir anlayış olarak gördüğü Doğu-Batı karşıtlığına karşı çıkmakta olup Gramsci’den (ve aynı zamanda Foucault’dan) yola çıkarak Doğu hakkında bilgi edinme sürecinin Doğu üzerinde iktidar kurma sürecine nasıl eklemlendiğini göstermekte ve oryantalizmin ideolojik yansımalarını açığa çıkarmaktadır. Said Batı’lıların Doğu’yu nasıl çarpıtarak ele aldıklarını ve bunu hangi yöntemlerle gerçekleştirdiklerini ve böylece bir davranışa hangi gaye ile başvurduklarını gözler önüne sermeye çalışmaktadır.

KİTAP HAKKINDA GENEL BİLGİ:

Kitap, önsöz, giriş ve üç uzun, on bir kısa bölümden müteşekkil olup, 472 sayfadır.”Oryantalizmin alanı” başlıklı birinci bölümde, gerek tarih ve tecrübe, gerekse felsefi ve siyasi temalar açısından Oryantalizm konusunun bütün boyutlarının altı çizilmektedir. İkinci bölüm, “Düzenlenen ve yeniden düzenlenen oryantalizm” geniş kronolojik bir anlatım ve önemli şair, sanatçı ve bilim adamlarının eserlerinde görülen ortak bazı araçlara işaret ile, çağdaş oryantalizmin ortaya çıkışını anlatmaktadır. “Bugünkü oryantalizm” başlıklı üçüncü bölüm, ikinci bölümün sonundan yani 1870’den, Doğu’daki büyük sömürgeci genişlemesini konu edinerek II. Dünya savaşında son bulur. Bu bölümde Doğunun İngiliz-Fransız hegomanyasından Amerikan hegomanyasına geçişi tasvir edilmektedir. Yine bu bölümde Amerika’daki oryantalizm konusundaki fikri ve sosyal gelişmelerden ve gerçeklerden söz edilmektedir. Edward Said bu eserinde Batı’lıların Doğu’yu ele alırken bütünü ile kendi görüşlerinden ve varsayımlarından hareket ettiklerini, hayallerini konuşturduklarını ve Batı’nın çıkarlarına uygun bir Doğu manzarası ortaya koyduklarını ispat etme gayretindedir. Çok defa Batı’lı yazarların görüşlerine başvurarak ve Batı’lı eserlerden örnekler vererek onlara suçlarını kendi ağızlarından itiraf ettirmektedir.



ORYANTALİZM: SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU

GİRİŞ

Edward W. Said kitabın giriş bölümünde nasıl yazma yoluna gitiiğini anlatmaktadır. Neden Oryantalizmle ilgilendiğini ve kitabı yazarken izlediği yöntemi belirtmiştir. Said bir değerler dizisi geliştirdiği eserinde, “hepsi birbirine dayalı birçok şey” olarak anladığı oryantalizmin genel kabul gören anlamlarını “en kolay kabul gören akademik manası”ndan başlayarak sıralar: “Antropolog, sosyolog, tarihçi yahut dil bilimci olsun, özel yahut genel bir açıdan Doğu’yu öğreten, yazıya döken yahut araştıran kimse Doğubilimcidir ve yaptığı şey Doğubilim’dir…”. Oryantalizm’in daha geniş bir manası vardır: “Oryantalizm ‘Doğu’ ile ‘Batı’ arasında ontolojik ve epistemolojik ayrıma dayalı bir düşünüş biçimidir…” Şimdi oryantalizmin üçüncü anlamına bakacak olursak: On sekizinci yüzyıl sonlarını kabaca belirlenmiş bir başlangıç noktası kabul edersek, oryantalizm Doğu ile uğraşan toplu müessesedir; yani Doğu hakkında hükümlerde bulunur, Doğu hakkındaki kanaatleri onayından geçirir, Doğu’yu tasvir eder, tedris eder, iskan eder, yönetir; kısacası ‘Doğu’ya hakim olmak, onu yeniden kurmak ve onun amiri olmak için’ Batı’nın bulduğu bir yoldur.” Said bu kitapta derin bir literatür araştırması yapmıştır. Said’in kitabın bütününde ileri sürdüğü tez “Oryantalizm”in sömürge doktrini olarak kullanıldığıdır. “Onun için Oryantalizm, Avrupa ile Asya arasındaki farkın hissedilir hale gelmesine sebep olan genel ‘kültürel basıncı’ arttırmış, bundan da yarar görmüştür. Ben diyorum ki; Oryantalizm Doğu Batı’dan daha zayıf olduğu için Doğu’ya tahakkümü öngören Doğu’nun farkını onun zayıflığından ibaret bulan siyasi bir doktrindir.” Bu siyasi doktrini özellikle Gramsci’nin ‘kültürel hegemonya’ kavramı ile desteklemektedir. “O halde, totaliter olmayan herhangi bir toplumda, nasıl bazı fikirler diğerlerinden daha etkili ise, bazı kültürel biçimler de diğerlerine nazaran hakim durumdadırlar. Bu kültürel önderliği şemaili, Gramsci’nin hegemonya adını verdiği şeydir ve bu ‘sanayileşmiş Batı’nın kültürel yaşamını anlamak isteyen’ herkes için vazgeçilmez bir kavramdır.”



Said, “Oryantalizm”i özellikle bu kültürel hegemonya üzerine kurmaya çalışmıştır “Kültürel güç kolayca müzakere edebileceğimiz bir şey değildir ve elimizdeki kitabın amaçlarından biri, Oryantalizm’i bir kültürel tahakküm konusu olarak anlatmak ve tahlil etmektir”. Kitabın giriş bölümünde Said’in “Oryantalizm” üzerine birbirine benzeyen çok fazla tanımlamasını görüyoruz. “Avrupalı için mühim olan, Şark’ın ve onu encamını ‘Avrupa gözü ile’ resmedilmesiydi.”

“Doğu sadece Avrupa’ya bitişik değildir; o, ayrıca Avrupa’nın en büyük, en zengin ve en eski sömürgelerinin bulunduğu yerdir, kurduğu medeniyetlerin ve konuştuğu dillerin membaıdır, kültürel uzanımıdır ve onun en derin ve en ziyade tekerrür eden ‘öteki’ imgelerinden biridir.”

“Oryantalizm, kültürel ve hatta ideolojik bir açıdan, arkasında müesseseler, kelimeler (ilim, tasvirler, hatta müstemleke bürokrasileri ve müstemleke usulleri) kavramlar olan bir muhakeme biçimini ifade ve temsil eder.”

“Oryantalizm daha ziyade ‘jeopolitik bilincin’ estetik, akademik, iktisadi, sosyolojik, tarihi ve filolojik metinler arasında dağılımıdır; sadece (Dünya Doğu ve Batı diye birbirine eşit olmayan iki parçadan oluşmuştur diyen) temel bir coğrafi ayrımın değil, bilimsel keşif, filolojik restorasyon, psikolojik tahlil, coğrafi görünüm ve sosyolojik tasvir yolu ile ‘yaratıp’ muhafaza da ettiği bir dizi ‘menfaatin’ ayrıntılı ifadesidir.”

Said, oryantalizmde ayrıntılar üzerinde durmaktadır. “…Ben Oryantalizm’i tek tek yazarlar ile, üç büyük imparatorluğun (İngiliz, Fransız, Amerikan) şekil verdiği (ve entelektüel ve tasavvur sahası dahilinde eserlerin ortaya çıktığı) geniş siyasi varlıklar arasındaki dinamik bir alış-veriş adamı olarak beni en çok ilgilendiren, geniş siyasi hakikat değil ayrıntıdır.” Said eserinde de ortaya koymaya çalıştığı gibi, önce Avrupa’nın daha sonra Amerika’nın Doğu’daki çıkarlarının politik olduğunu düşünmektedir. Bu çıkar ilişkilerinin yarattığı kültürün sert politik, ekonomik ve askeri gerçeklere dayandığını ortaya koymaktadır.

I. BÖLÜM

ORYANTALİZMİN ALANI

Bu bölümde gerek tarih ve tecrübe, gerekse felsefi ve siyasi temalar açısından Oryantalizm konusunun bütün boyutlarının altı çizilmektedir. Edward W. Said bu bölümde Oryantalizm’in düşünüş ve faaliyet olarak neleri kapsadığını anlatmaya çalışmaktadır. Bunu yaparken de Yakın Doğu ile İslam ve Araplarla ilişkileri içinde İngilizler ve Fransızlardan bahseden örneklerden faydalanmaktadır. Burada yine Said’in öne sürdüğü tez hegemonik güç ilişkileridir. Batı güçlüdür ve Doğu’ya hükmetmektedir. Doğu ile Batı arasında yüzyıllar öncesine dayanan yoğun bir temas vardır. Onların bu teması daha kapsamlı bir Doğu-Batı ilişkisinin bir bölümünü teşkil eder ve Said Oryantalizme en fazla etki eden hususun Doğu ile karşılaşan Batılılarda daima bir çatışma hissinin olduğu inancında bulur. Doğu’ya atfedilen “zayıf ve zafiyet” sıfatı, Batı’ya atfedilen “üstünlük ve kuvvet” sıfatı Doğu-Batı arasında bir coğrafi ayırımı da beraberinde getirmiştir. “Batılılar vardır, bir de Doğulular vardır. Birinciler hükmederler; ötekiler hüküm altında olmalıdırlar, bu da ekseriya ülkelerinin işgal edilmesi, iç işlerine tam bir müdahale, can ve mallarının şu ya da bu Batılı gücün eline bırakılması demektir. Balfour ve Cromer’in insanlığı bu ‘kültürel ve ırksal özlere’ acımasızca indirgeyebilmeleri, hiç de onların şahsi ve özel kötülüğünden kaynaklanmıyordu. Bu daha ziyade genel bir doktrinin onlar onu yürürlüğe koyduklarında nasıl usturuplu bir hale gelmiş olduğunun bir göstergesiydi…” Ve bu hegemonik güç sayesinde Batılılar Doğu’yu değiştirip dönüştürmekte. Yani Doğu’nun bütün modernleşme argümanları Batı’nın birer ürünüdür. Said ironik bir söylemle bunu şöyle dile getirmektedir: “Neye dokunduysa ihya etti… Lord Cromer’in geçtiğimiz yirmi beş yıl içindeki hizmetleri Mısır’ı düştüğü sosyal ve iktisadi çöküntüden kurtararak, bugün Doğu ulusları arasında, bence zenginlik ve ahlak bakımından yerini kimse ile paylaşmadığı müreffeh mevkie getirmiştir.”

“Avrupalı sürekli mantık yürütür. Hükümlerinde muğlaklık yoktur; mantık tahsil etmemiş olsa bile, tabiatında mantıkçıdır; doğal olarak şüphecidir ve herhangi bir önermenin gerçekliğini kabul etmeden önce ispat ister; eğitilmiş zekası bir mekanizma gibi çalışır.” “… Doğulu mantıksızdır, azgındır (dinsiz), çocuk ruhludur, sapkındır. Böylece makuldür; fazıldır, olgun ve normaldir.” Said Batı’nın sahip olduğu gücün onlara konuşma hakkı verdiğini ve farklı bir dünyada yaşadıklarını vurguluyordu. “Doğulular kendi dünyalarında yaşıyorlardı, biz kendi dünyamızda yaşıyorduk.”

“İnsan Doğulu ve Batılı gibi kategorileri (bu kategorilerin Balfour ve Cromer tarafından kullanılışı gibi) tahlil, araştırma ve kamu politikasının hem başlangıç hem de nihayet noktası olarak kullandığında, sonuç genellikle ayırımın kutuplaşması (Doğulu’nun daha Doğulu, Batılı’nın daha Batılı hale gelmesi) ve farklı kültürler, gelenekler ve toplumlar arasında insanca ilişkinin tehdide uğramasıdır. Kısacası, çağdaş döneme girişinden bu yana, yad ile uğraşan bir düşünce şekli olarak Oryantalizm, tipik olarak böyle Doğu ve Batı türünden sıkı ayırımlara tesanüt eden bir bilgi dalının (tamamıyla müessir) bütün eğilimlerini göstermiştir: Düşünceyi Doğu yahut Batı kompartımanına sevk etmek! Bu eğilim Batı’daki Oryantalist teori, uygulama ve değerlerin ta merkezinde olduğu için, Batı’nın Doğu’dan üstün olduğu fikrine bir bilimsel hakikat statüsü tanınmaktadır.”

Oryantalist Balfour Doğuluların kendi kendilerini yönetemediklerini ve Doğu’daki yönetimin Batı’ya geçmesinin daha iyi olacağını “Bu büyük uluslar için ‘büyüklüklerini teslim ediyorum’ söz konusu mutlak hükümetin bizim elimizde olması iyi midir? Bence iyidir. Sanırım ki tecrübeler, onların bizim hükümetimiz zamanında dünya tarihinde evvelce hiç sahip olmadıkları kadar iyi bir hükümete sahip olduklarını gösteriyor. Bu ise sadece onların menfaatine değil, hiç kuşkusuz uygar Batı’nın da menfaatinedir… Bizim Mısır’daki mevcudiyetimiz, her ne kadar biz orada onların hatırı için bulunmakta isek de yalnızca onların işine yaramıyor. Biz ayrıca bütün Avrupa’nın çıkarına Mısır’dayız.” Şeklindeki sözleriyle bunu ortaya koymaktadır. Oryantalist Balfour’un ifadelerine göre, Mısır İngiltere’nin bildiği nesnedir, İngiltere Mısırlıların kendi kendini yönetemeyeceğini bilmektedir ve Mısır’ı işgal ederek bunu teyit etmiştir. Mısırlılar için İngiltere’nin idari ettiği peydir. Mısır medeniyeti de İngiltere idaresine girmekle mümkündür. Balfour bu konuşmasında kendisini birçok değişik karakterin yerine koyuyor ve o değişik karakterlerin hepsini temsil edercesine konuşuyordu. Said bunu şöyle yorumlamaktadır: “Eğer doğrudan doğruya Doğulular için konuşmuyorsa bunun sebebi onların ne de olsa değişik bir dil konuşmalarıdır: ama o yine de onların neler hissettiğini bilmektedir, çünkü onların tarihini, kendisi gibi adamlara olan ihtiyacını ve beklentilerini bilmektedir. Yine de bir manada onlar adına konuşmuş olmaktadır: onlara sorulacak olsaydı, onlar da cevap verebilecek olsalardı, söyleyecekleri şey işe yaramayacak ancak zaten ayan olanı beyan edecekti. Yani: hüküm altında olduklarını, kendilerini ve kendileri için neyin hayırlı olduğunu kendilerinden iyi bilen bir ırkın hükmü altında olduklarını söyleyeceklerdi. Onların büyüklüğü geçmişte kalmıştı; şimdi yararlı idiyseler bunun sebebi, günün güçlü İmparatorluklarının onları düşüşün getirdiği düşkünlükten kurtarıp üretken sömürgelerin kendini bulmuş sakinleri haline getirmiş olmasıydı.” Oryantalizmin başlangıcı olarak genellikle Hristiyan Batı’da 1312 Viyana Konsilinin kararları gösterilmektedir. Kelimenin kökeni “Orient” olup Schwab bunu “Asya’ya ait olan her şeye karşı duyulan amatör ya da profesyonel bir ilgiyi belirtmektedir ki bu da mükemmelen, Doğu-özlü, esrarengiz, deruni, yaratıcı olan şeyler ile ‘anlamdaş’ olarak tanımlamaktadır.” Burada önemli olan Asya’nın Avrupa’nın tahayyülü yolu ile ifade edilişidir.



Oryantalizm’de nakledilen bir Doğu vardır, yani Doğu Batı’da nasıl algılanıyor? Oryantalizm’in temel sorusu da budur. “Alışılmış olanın bu şekilde tanınıp anlaşılmasında özellikle tartışılacak yahut ayıplanacak bir cihet yoktur; muhakkak ki bunlar bütün kültürler, bütün insanlar arasında cereyan etmektedir. Yalnız benim vurgulamak istediğim şudur: Oryantalist de, Batı’da, Avrupa’da Doğu hakkında düşünmüş yahut Doğu’ya gitmiş herhangi biri kadar bu tür zihinsel işleme başvurmuştur. Fakat bundan sonra daha da önemlisi, netice olarak başımıza dikilen mahdut kelime haznesi ve mahdut izlenimdir. İslâm’ın Batı’daki anlaşılışı konumuza mükemmel örnektir. Ve Norman Daniel tarafından hayran olunacak bir üslupla ifade edilmiştir. İslâm’ı anlamaya çalışan Hristiyan düşünürlerin takıldıkları bir nokta, bir benzetmeden kaynaklanıyordu: Hz. İsa Hristiyan inanışın temeli olduğuna göre, (pek tabi haksız olarak!) Hz. Muhammed’in İslam için manasının, aynen Hz. İsa’nın Hristiyanlık için taşıdığı manaya muadil olduğu varsayılmaktaydı. İşte bu yüzdendir ki İslâm’a tartışmalı bir isim Muhammedanizm-Muhammedilik, akabinde de Hz. Muhammed’e düzenbaz vasfı layık görülmüştür…” Hristiyanlığın bu pek müthiş İslâm anlayışı sayısız şekillerde güçlendiriliyordu. Bunlara (Orta Çağlarda ve Rönesans’ın ilk senelerinde olduğu gibi) değişik manzum eserler, aydınların tartışmaları, ve halkın hurafeleri dâhildi. Doğu ve Batı ayrımının ortaya çıkması seneler hatta yüz yıllar almıştır. Keşif seyahatleri yapılmış, ticaret ve savaş vasıtasıyla temaslar sağlanmıştır. On sekizinci yüzyıl ortasından itibaren doğu- batı ilişkisinde iki ana öğe vardı;

1- Doğu hakkındaki sistematik bilginin gelişmesi,

2- Batı’nın tahakkümü.

Yazar oryantalizmi, bir kültürel tahakküm konusu olarak tahlil ve taktik peşindedir. Said buradan oryantalizmi, Doğu’lu nesneleri inceleme, eleştirme, hüküm, disiplin, yahut yönetim için sınıfa, mahkeme salonuna, hapishane yahut el kitabına yerleştirilen ‘Doğu bilgisidir’ şeklinde tanımlamaktadır. Asya ve Avrupa ya da Doğu ile Batı eserlerde birbirinden oldukça farklı olarak aksettirilmiştir. “… İki kıta arasına bir hat çizilmiştir. Avrupa güçlü ve mümeyyizdir; Asya yenik ve sönüktür. Aşilus Asya’yı Serkis’in anası yaşlı Pers Kraliçesi’nin ağzından konuşturur, onunla temsil eder. Doğu’ya sesini veren Avrupa’dır; bu ses verme ihtiyacı, bir kuklacıya değil, hayat veren, temsil eden, can veren, aşina olunan hudutlar ötesindeki sessiz ve tehlikeli mekânı biçimleyen sahici bir yaratıcıya aittir. Oyun yazarının anladığı biçimde Asya’yı temsil eden orkestra ile Oryantalist bilim adamları etiketi arasında bir benzerlik vardır.”



Napolyon Mısır’ın fethinde yine oryantalist argümanları kullanmıştır. “Napolyon’un Mısır Ordusu Mısır ufuklarında göründüğü andan itibaren Müslümanları, gerçek Müslümanların yeni gelenler olduğuna inandırmak için her çaba sarf edildi. Napolyon’un İskenderiyelilere hitaben yazılmış 2 Temmuz 1978 tarihli bildirisinde ‘biz gerçek Müslümanlar’ denmekteydi. Napolyon’un etrafı Oryantalistlerle doluydu, gemisinin adı da ‘Orient’ idi.” “Napolyon, ordusunun Mısır halkını ezecek güçte olmadığını anladığı zaman, bütün imamların, kadı, müftü ve ulemanın Kuran’ı İmparatorluk Ordusu’nun lehinde yorumlarını sağlamaya çalıştı. Bunu temin için, Ezher’de hocalık yapan altmış ulemayı ordugâha çağırdı. Bunlara bütün askeri payeler verildi, arkasından da Napolyon onlara İslâm’a, Hz. Muhammed’e ve Kuran’a duyduğu saygıyı anlattı. Kuran’ı iyi bildiği belli oluyordu. Bu oyun semeresini verdi, bir müddet sonra Kahire halkının işgalcilere duyduğu güvensizlikten eser kalmadı.”

Said Oryantalizmin problemlerini iki ana başlıkta toplamıştır;

1- Sorunun teorik takdim meselesi (Oryantalistler). Bir tetkik nesnesi olarak Doğu ve Doğulular üzerine bir başkalık damgası vuruyorlar.

2- Sorunun anlaşılması meselesi. Oryantalistler tetkik ettikleri Doğu ülkeleri ve ulusları konusunda özcü davranıyorlar, bu da ırkçı bir tasnif (typology)i sonuçlanıyor. Buradan da ırkçılığa gidiliyor.

Bununla beraber Said’e göre Oryantalizm iki özellik taşımaktaydı;

1- Yeni bir bilimsel şuur ki kökeninde ‘Doğu dillerinin taşıdığı önem’ düşüncesi yatmaktaydı.

2- Garip derecede şiddetli bir tahlilci tutum. Avrupa Doğu’yu defalarca ayrıntılarına bölüyor, tekrar tekrar tasnif ediyor, ama onu hep o ‘değişmez aynı tek-düze ve acayip şey’ olarak görmeyi de sürdürüyordu.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlığını kazanan çoğu Doğu ülkesinin artık karşısında iki büyük güç vardı. Bunlar ABD ve SSCB idi. “1920’lerden itibaren, bir baştan bir başa bütün Üçüncü Dünya ülkelerinde, imparatorluklarla emperyalizm ile ilişkiler karşılıklı etkileşim halinde olmuştur. 1955’de (Bağlantısızlar hareketini başlatan) Bandung Konferansı’na gelindiğinde Doğu Batı’nın İmparatorluklarından yakayı sıyırmıştı. Şimdi karşısında yeni güç dengeleri, yeni imparatorluklar bulunmaktaydı: ABD ve SSCB. Oryantalizm yeni üçüncü dünyada kendisine ait olan Doğu’yu göremez durumdaydı. Doğu siyasi sesi olan akıllı bir Doğu idi. Şimdi güdülecek iki yol vardı:

1- Hiçbir şey olmamış gibi davranmak

2- Eski yöntemleri yeni duruma tatbik etmek.

Ama Oryantalist için, yeni Doğu eskiye ihanet halinde, yeni, anlayışsız, Doğulu gibi olmayan (o Doğu’nun hiç değişmeyeceğine inanır), Doğuluların Doğusudur. Bir üçüncü görüş vardı: Oryantalizm’i tamamen terk etmek! Ama bu görüş bir azınlığın görüşü idi…”



II. BÖLÜM

DÜZENLENEN VE YENİDEN DÜZENLENEN ORYANTALİZM

Bu bölümde Çağdaş Oryantalizm’in başlangıç safhası anlatılmaktadır. Oryantalist yapılar: Eski ve Yeni geniş kronolojik bir anlatım ve mühim şair, sanatçı ve bilim adamlarının eserlerinde görülen ortak bazı araçlara işaret ile, çağdaş oryantalizmin ortaya çıkışını anlatmaktadır. Bu safha on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve on dokuzuncu yüzyılın ilk yıllarını da etkisi altına alan bir süreçtir. Doğu’nun genişlemeye başlaması ve İslâm ülkelerini aşması ve Avrupa’nın başka kıtaları keşfetmesi bu genişlemenin başlıca sebebi olarak gösterilebilir. İşte bundan dolayı Çağdaş Oryantalizmin fikri ve kurumsal yapıları, on sekizinci yüzyıldaki düşünce dalgalarına dayalıdır. On sekizinci yüzyılda yeni eklenen ilk gözlemlere göre Doğu, İslâm ülkelerinin dışında ortaya çıkıyordu. Bu temel değişim, genellikle geniş bir anlamda, Avrupalıların durmaksızın ilerleyen dünyanın yeni yerlerini keşfetme arzularına uygun bir gelişme idi. Batı’nın Doğu hakkındaki görüşlerine on sekizinci yüzyılda eklenen ikinci gözlem ise tarafların birbirlerine karşı daha fazla bilgilerle donatılmış olmaları idi. Bu durum sadece gezginler ve kâşifler yolu ile değil aynı zamanda tarihçiler tarafından yaratılmıştı. Edward W. Said bu bölümde çağdaş oryantalistlerin düşüncesini ortaya koymaktadır. Çağdaş oryantaliste göre gerçek insan Batılıdır. Doğu nimetlerinden kullanım hakkı da öncelikle bu gerçek insana aittir. Onun gözünden Doğu’lu: deve üstünde, eli kamalı, ukala, her türlü ahlaksızlığa meyyal, şehvet düşkünü bir insandır.

“…Çağdaş Oryantalizm on sekizinci yüzyıl Avrupa kültürünün laik unsurlarından meydana gelmiştir: İlk olarak Doğu nosyonunun coğrafi bakımdan ileriye ve tarihi bakımdan geriye doğru genişleme göstermesi, dini çerçeveyi hayli daralttı, hatta ortadan kaldırdı. Tanım noktaları artık, takvimleri ve haritaları ile birbirinden basitçe ayrılan Hristiyanlık ve Musevilik değildi. Hindistan, Çin, Japonya, Sümerler, Budizm, Sanskritçe, Zerdüştilik ve Hint Dini idi… İkinci olarak, tarih anlayışının daha köklü bir biçime dönüşmesi neticesinde Avrupalı, Hristiyan ya da Musevi olmayan kültürleri tarihi çerçevede ele alma yetikliği arttı.”

“Çağdaş Oryantalizmi doğuran teori ve pratik, Doğu ile ilgili bilgilerin birden objektiflik kazanmasının sonucu değildir. Maziden bazı yapılar miras kalmış, bunlar örneğin, filoloji gibi (kendileri de aslında Hristiyan doğaüstücülüğünün yerini alan doğallaşmış, modernleşmiş, laikleşmiş ikame unsurları olan) bazı bilimlerce laikleştirilmiş, yeni bir mahiyet kazandırılmış, yeniden şekillendirilmişlerdir.”

I. Dünya Savaşı bittiğinde dünya topraklarının yüzde 85’i Avrupa’nın sömürgesi durumundaydı. Bu durum Said’e göre, çağdaş Oryantalizmin hem emperyalizmin hem de sömürgeciliğin bir cephesini teşkil ettiğinin ifadesidir.

Bu bölümde Sacy ve Renan’da oryantalist düşünceler anlatılmıştır. Said, Sacy ve Renan arasındaki temel farkı şöyle belirtmiştir; “Sacy ve Renan arasındaki fark; başlangıç ile devam arasındaki farktır. Sacy işin başıdır, yaptığı çalışmalar Oryantalizmin ortaya çıkışını hazırlamıştır. Renan, Oryantalizmin ikinci nesline dâhildir. Oryantalizmin resmileşmiş ağzına kesinlik kazandırmak, ona has görüşleri bir sisteme bağlamak ve onun fikri ve maddi müesseselerini ihdas etmek onun görevidir. Sacy’ye göre bu sahayı ve onun kurumlarını başlatan ve canlı tutan, kendisinin şahsi gayretleriydi. Renan’a göre ise, Oryantalist kurumların fikri hayatiyetini temin eden ve onlara daha berrak bir görünüm getiren şey, Oryantalizm’in filolojiye ve bu ikisinin birden o zamanın ‘fikri kültürüne’ uyarlanışı idi.”

Said, Sacy ve onun şahsında dinci Oryantalistlerin Arap şiirinin batılıya zevk verebilmesi için Oryantalistin ona belli bir şekil vermesi gerektiğini düşündüklerini belirtmektedir. Oryantalistlerin bazıları özellikle ilk Oryantalistler hiç Doğu’da bulunmadan tamamen kitaplara dayalı bir Oryantalizm ortaya koymuşlardır. (Bu noktada Said Sacy ve Renan’a atıf yapmaktadır.) Bazıları ise Doğu’da bulunmuş ve Doğu’lularla temas halinde bulunmuş olarak Oryantalist fikirler ileri sürmüşlerdir. Bu ikinciler Doğu’lular için hem yerli hem de yabancı idiler. Yazdıkları faydalı bilgiler idi fakat Doğu’lular için değil, Avrupa için ve onların neşriyat kurumları için bir gücün temsilcisi olarak onların içinde idiler. Said on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçerken oryantalizmin çizdiği tabloyu: “İlk oryantalistler (Renan, Sacy, Laen) Doğu’nun anlatımını mizansenli olarak gerçekleştirdiler; sonraki Oryantalistler alim veya yazar olsun sahneye sıkı sıkıya bağlı kaldılar. Daha sonra sahnenin yönetilmesi gerektiği görüldü ki; yönetim oyununda kurumlar ve hükümetler şahıslardan daha fazla ön plana çıktı” şeklinde açıklamıştır.



III. BÖLÜM

BUGÜNKÜ ORYANTALİZM

Üçüncü bölümde Oryantalizmin düşünüş ve faaliyet olarak neleri kapsadığı anlatılmaya çalışılmıştır. Oryantalizmde en fazla beliren husus Doğu ile karşılaşan batılılarda daima bir çatışma hissinin olmasıdır. Doğu-Batı derken orada bir sinirin tayin edilmesi, Batı’ya ‘üstünlük ve kuvvetin’ Doğu’ya ise ‘zaafın’ atfolunmasıdır. Yapılan bütün çalışmalarda iradi olarak coğrafi bir ayrımın yapılması sıkıntılarına yüzyıllardan beri katlanılmaktadır. Edward W. Said ayrıca bu bölümde ‘gizli’ oryantalizm adını verdiği Oryantalizmle ‘açık’ olarak isimlendirdiği Oryantalizm arasındaki ayrımı da ortaya koymaya çalışmaktadır. Gizli Oryantalizm bilinçsizdir, Doğunun ne olduğu hakkında belirsiz bir kesinliğe sahiptir. Onun temel içeriği statik ve belirlidir. Doğu ayrı, egzantirik, geri, farklı, tensel ve pasif görülür. Despotizme eğilimli ve ilerlemeden uzaktır. Onun ilerlemesi ve erdemi hakkında Batı ile karşılaştırmalı ve Batılı terimlerle hükme varılır ki o her zaman ötekidir, aşağıdır ve fethe açıktır. Dişil bir nüfuz edilebilirlik ve kaygısız bir uysallık sergiler. Açık Oryantalizm ise üzerine konuşulan ve eylemde bulunulan şeydir. Doğu hakkında değişen enformasyon ve bilgiyi ve Doğucu düşüncede politik kararları içermektedir. O, gizli oryantalizmin söz ve eylemde ifade edilen halidir. “Bugünkü oryantalizm” başlıklı üçüncü bölüm, ikinci bölümün sonundan yani 1870 den, Doğu’daki büyük sömürgeci genişlemesini konu edinerek II. Dünya Savaşı’nda son bulur. Bu bölümde Doğu’nun İngiliz-Fransız hegemonyasından Amerikan hegemonyasına geçişi tasvir edilmektedir. Yine bu bölümde Amerika’daki oryantalizm konusundaki fikri ve sosyal gelişmelerden ve gerçeklerden söz edilmektedir. Oryantalizm geleneksel öğrenim (klasikler, İncil, filoloji) kamu müesseseleri (hükümetler, şirketler, coğrafya, cemiyetler, üniversiteler) ve genel eserler (Doğu tasvirleri, fantezi kitapları, seyahat kitapları) ile ilgilenir. Doğu’dan bahseden her Avrupalının ırkçı, emperyalist ve milliyetçi olduğu söylenebilir. Yazara göre oryantalizm Doğu Batı’dan daha zayıf olduğu için Doğu’ya tahakkümünü öngören Doğu’nun farkının onun zayıflığından ibaret bulan siyasi bir doktrindir.



“O halde Oryantalizmde görülen Doğu ‘bir izlenimler sistemidir’ ki bunun çerçevesini en iyi çizen, sayısı hayli kabarık bir takım güçlerdir. Bu güçler, Doğu’yu Batı’nın öğrenimine, bilincine ve daha sonra da İmparatorluğuna sunmuşlardır. Eğer Oryantalizmin bu tanımı okuyucuya politik geliyorsa bunun sebebi şahsi kanaatimce Oryantalizmin kendisinin bazı politik güçlerin ve faaliyetlerin sonucu oluşudur. Oryantalizm bir tefsir ekolüdür ve kullandığı materyal, Doğu’dur, onun medeniyetleri, insanları ve mahalleridir…”

“Doğu ile Batı arasındaki bu dengesizlik hiç şüphe yok ki değişen tarihi koşulların sonucudur. Sekizinci yüzyıldan on altıncı yüzyıla kadarki şaşaalı devresinde İslâm hem Doğu’ya hem Batı’ya hakimdi. Sonra kuvvetin sıkleti Batı’ya kaydı ve şimdi yirminci yüzyılda galiba yeniden Doğu’ya kayıyor.”

Said’e göre yirminci yüzyıl oryantalist anlayışında artık sadece Doğu’nun anlaşılması hedeflenmiştir. Bu devrede Doğu uzmanından beklenen, Doğu’yu çalışan bir makine haline getirmesi ve onda ne takat varsa Batı medeniyetinin menfaat ve araçlarını kazandırılmasıdır. Burada doğrudan bilgi faaliyete dönüştür ve sonuçlar Doğu’da yeni düşünce ve eylem akımlarına yol açar der. Said Batı’nın Doğu hakkında düştüğü hatayı da şöyle anlatmaktadır: “Doğu hakkındaki bu son derece şekilsiz imajların sebebi Batı’da bir şeyin eksikliğidir: Doğu’ya karşı hassasiyet, hakiki bir Doğu tecrübesi. Bazı açık nedenlerle Doğu, Batı için hem yabancı hem de zayıf bir ortak özelliğinde idi. Batı’lı âlimler çağdaş Doğuluların yahut Doğu’da bazı düşünce ve kültür hareketlerinin farkında oldular diyelim. O zaman, bunlar ya Oryantalistçe diriltilmesi, gerçeklik kazandırılması gereken sessiz gölgelerdi, ya da bir çeşit kültürel ve entelektüel proleterler söz konusu idi ki, bunlar Oryantalist’in geniş yorumlayıcı faaliyeti için yararlı idiler, üstün hükmetme gücünü, üstün öğrenimi, üstün kültürel iradesini kullanması için elzem idiler. Doğu konuşulurken Doğu yoktur. Konuşan (Oryantalist) vardır. Ama unutmamamız gerekir ki, Oryantalist’in varlığının sebebi Doğu’nun efektif yokluğudur. Biz buna ‘yokluk-ikame’ etkisi diyeceğiz ki, işte bu etki Oryantalisti, üzerinde yıllar harcadığı bir konuyu hiçe saymaya itmektedir.”

Said bu bölümde bazı oryantalistlerden de seçmeler yapmıştır:

Barres: “Doğu’da Fransa’ya karşı dini ve güçlü bir duygu var. Çoğu arzularımız ifadesini bu güçlü duyguda buluyor, çoğu hasretimiz onunla diniyor. Doğu’da biz ruhaniliğin, adaletin ve ideal olan ne varsa onun temsilcisiyiz. İngiltere orada güçlü, Almanya çok çok güçlü ama pek çok Doğulu ruh bizim elimizde.”



Macdonald: “Araplar görünüm itibariyle her şeye inanan insanlar izlenimini bırakmıyorlar. Tersine, dik başlı, maddi hayata düşkün, tartışmacı, şüpheci, kendi hurafe ve teamülleri konusunda bile alaycı ve gayb ile fazla uğraşan insanlar. Ve bunu yaparken, hoppadırlar, çocukturlar.”

Sylvain Lévi: “Doğu uygarlığını anlamak bizim vazifemizdir. Şimdi insanca bir sorun ile karşı karşıyayız: Yabancı uygarlıkların hem mazisine hem atisine fikri düzeyde yaklaşmak, akıllıca ve insan canlısı bir yolla konuyu kavramak zorundayız. Biz Fransızlar için sömürgelerimiz göz önünde tutulduğunda bu cihet aynı zamanda pratik bir zarurettir.”

Paul Valery: “Kültürel bakımdan artık Doğu’dan yana bir korkumuz olması gerekmiyor. Tanımadığımız bir şey değil ki! Doğu’ya sanatımızın başlangıcını ve bildiğimiz birçok şeyi borçluyuz. Doğu’dan gelenlere hoş geldin deriz de, artık ne gelecek ki!…”

John Buchan: “Dünya zırva güçler ve teşkilatsız akılla dolu. Çin’e bakın! Milyonlarca beyin saçma sapan işlerde harcanıyor. İstikametleri yok, itici güç yok, çalışmaları boşuna ve dünya Çin’e gülüyor!”

George Orwell: “Böyle bir şehirde yürüyünce (200.000 nüfusu var, en azından 20.000 ferdin üstündeki çuldan başka bir şeyi yok) nasıl yaşadıklarını ne derece kolay öldüklerini görünce, insanlar arasında olup olmadığınızdan şüpheye düşersiniz. Bütün sömürge imparatorlukları bu hakikat üzerine kurulmuştur.”

Hamilton Gibb:“Hayatı doğru-dürüst görememek, bütün olarak görememek, bir hayat anlayışının bütün vakıaları içermesi gerektiğini kavrayamamak, bir fikre kapılanıp başka her fikre kulak tıkamak zorunda olmak… İşte sanıyorum Doğu ile Batı arasındaki fark burada yatıyor.”

Said, oryantalizmin birbiriyle ilişkili üç farklı boyutundan bahsetmektedir. Birincisi, Avrupa ile Asya arasındaki tarihi ve kültürel bağ, ikincisi, Batı’da bir kültür dalı yani Doğu kültürü ve Doğu gelenekleri üzerine çalışma sahası, üçüncüsü ise dünyanın Doğu ile ilgili ideolojik varsayımları. Bu üç tanımın ortak yanı ise Doğu’yu Batı’dan ayıran bir hat olmasıdır, oysa Said kitap boyunca bunun bir insan işi olduğunu bir tasavvur olduğunu belirtmektedir. Yani Doğu ve Batı’yı ontolojik olarak ayırmak sadece bir tasavvurdan ibarettir. “Oryantalist şimdi Doğu’yu Batı’nın bir taklidi olarak görmeye çalışıyor. Bernard Lewis’e göre, bu Doğu ancak ‘milliyetçileri Batı ile uzlaştığında’ düzelir. Bu arada, Araplar, Müslümanlar yahut Üçüncü ve Dördüncü Dünyalar beklenmedik yollara girerlerse herhalde bir Oryantalist çıkıp ‘Doğuluların adam olmayacaklarının ve onlara güven duyulamayacağının kanıtlandığını’ söyleyecektir.”

‘‘Gerçek Doğu’nun Oryantalist portrelerindeki Doğu’dan farklı olduğunu söyleyerek yahut “Oryantalistler ekseriya Batılı oldukları için, Doğu’yu derinlemesine görmelerine imkân yoktur”, diyerek Oryantalizm’in metodolojik başarısızlıklarını tam bir surette dile getirmiş olamayız. Her iki öneri de yanlıştır. Ne bu kitabın tezi (İslam, Arap yahut her neyse) ‘gerçek’ bir Doğu’nun var olduğudur; ne de Robert K. Merton’un yararlı ayırımına müracaat etmek gerekirse, ‘içeriden’ bakan birisinin, ‘dışarıdan’ bakana oranla üstünlüğünden bahsetmektir. Tam tersine ben ‘Doğu’nun kendisinin de mürekkep bir varlık olduğunu söylüyorum. Söylediğim şey şudur: Belli bir coğrafi bölgeye has bir din, kültür yahut ırk özüne dayanılarak tanımlanabilecek belli, birbirinden ‘kökten farklı’ insanlar olabileceği düşüncesi son derece tartışılır bir düşüncedir. Pek tabii ki siyahlar hakkında ancak bir siyahın, Müslümanlar hakkında da ancak bir Müslüman’ın laf edebileceği kanaatinde de değilim.”.

Sonuç olarak Said’in; “Oryantalist, Doğu tarihi denince akla gelen bir simadır, onun (Doğu) ayrılmaz bir parçası ve şekillendiricisidir, onun Batı’dan gelen karakteristik alametidir. Bir dizi inanış ve tahlil metodu olarak oryantalizm gelişmeye kapalıdır.” sözlerine yer verebiliriz.

EDWARD W. SAİD VE ORYANTALİZM HAKKINDAKİ ELEŞTİREL YAKLAŞIMLAR

Edward W. Said’in Oryantalizm adlı eseri hakkında Türkiye’de ilk önemli değerlendirmeyi yapan Cemil Meriç olmuştur. Eser hakkında Türk Edebiyatı dergisinin Aralık 1982 sayısında ‘Bir Çıkmazda Dolaşırken’ başlığıyla bir tanıtım yazısı kaleme alan Meriç, Batı’da ortaya konmuş oryantalist çalışmaların bütünüyle reddedilemeyeceğini ve art niyetli görülemeyeceğini ifade etmekle beraber Said’in oryantalizm hakkındaki düşüncelerini onaylamaktadır. Meriç’e göre Said bu eseriyle Batı’nın maddi ve manevi tahakkümü altında susan, susmaya mahkûm edilmiş Doğu’nun duygularına tercüman olmuştur.



Oryantalizmi Edward W. Said’in düşünceleri çerçevesinde teorik olarak tartışan Türk akademisyen ve araştırmacılar arasında Fuat Keyman, Mahmut Mutman, Aslı Çırakman, Necdet Subaşı, Nilgün Tutal, Ali Kemal Yıldırım, Babur Turna akla gelen ilk isimlerdir.

Türkiye’de Edward W. Said’e eleştirel yaklaşan isimlerin başında Şerif Mardin gelmektedir. Mardin Batı’nın Doğu hakkındaki düşünce ve telakkilerinin konjonktürel olduğunu, tarihin bütün dönemlerini kapsamadığını belirterek bu konuda Said’in ‘cımbızla seçtiği eserler’ doğrultusunda genellemelere gittiğini öne sürer ve bu tavrından dolayı Said’i eleştirir. Batı’daki Doğu düşüncesinin gelişimini ve değişimini Osmanlı örneğinden hareketle ele alan Aslı Çırakman ise özellikle on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda bazı Batılı seyyahların Osmanlı hakkında olumlu düşünceler beslediğini, on sekizinci yüzyıldan sonra ise olumsuz düşüncelerin arttığını öne sürer. Said’i bu noktada genelleme yapmakla ve bütünü görmemekle eleştiren Çırakman’a göre sırf bu nedenle “Oryantalizm’i tarih aşırı, sürekli ve tutarlı bir söylem olarak kavramsallaştırmak mümkün değildir” der.

Edward W. Said’i en açık şekilde eleştirenlerden biride New York Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Robert J.C. Young’dır. Oryantalizm kitabının Said’in kendi kafa karışıklıklarının yansıttığını savunan Young, bu kitabında hem ‘kozmopolitan’ hem de ‘milliyetçi’ Said’in bir arada bulunduğunu dile getirmektedir. Said’in çalışmalarının iç tutarlılıktan yoksun olduğu görüşünü dile getiren Prof. Young, Said’in aslında batının dışından konuşuyormuş gibi yaptığını, ancak içinden konuştuğunu vurgulamaktadır.

Edward W. Said ve Oryantalizm ile ilgili eleştiriler birkaç noktada toplanmaktadır. Meto­do­lojik açıdan Said’in bilhassa Foucault’yu, zorlayıcı ve keyfi bi­çimde kullandığı, ontolojik bir Doğu-Batı ayrımı varmış gibi dav­ranmakla kal­mayıp tehlikeli biçimde bunu yeniden ürettiği, Orta Doğu’daki kimi radikal oluşumlara ilham kaynağı olduğu belirtil­mektedir. Onun en sıkı muhalifi Bernard Lewis ile Aijaz Ahmad ve Ernest Gellner, Said’e eleştirel yaklaşan grubun başını çekmektedir. Yine Said’in bir disip­lin olarak oryanta­liz­min Doğu dili, kültürü ve tarihi için sağladığı yararlara fazlasıyla umursamaz yaklaştığı, kendine has bir seçicilikle bazı ülkelerin ana­lizine katarken bazılarını –tezini boşa çıkarabileceği için– dışarıda tuttuğu ve neredeyse her yönüyle ‘Batı’da yetişip eği­tim görmüş ve zihinsel donanımını bu kültüre borçluyken, şimdi nasıl olup da ken­disini bu gerçeklikten münezzeh kılabildiği sorusu dillendirilmiştir.