Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
   Oryantalizm, Postmodernizm ve Globalizm

                                                   Oryantalizm, Postmodernizm ve Globalizm

 

KISIM-I: Oryantalizm
I.Bölüm – Oryantalizm, Postmodernizm ve Din
Dünya ekonomisi ve kültürel globalleşmenin etkisiyle kültürel farklılık sorunu çağdaş siyasette daha hızlı ve kısa sürede meydana geldi. 1970’li yıllarda akademisyenler bu kültürler arası problemin özgül bir özelliğine; Batı toplumların doğu toplumlarını emperyalist yayılma dönemi boyunca nasıl anladıkları ve yorumladıkları sorununa ilgi duydular. Oryantalizm hakkındaki tartışma, sömürgelerin çözülmesine ve tarihin yazılmasına, bilhassa Hindistan tarihinin yazılmasına yönelik yeni bir bakış açısını öne çıkardı. Bu araştırmalar akademisyenler arasında sömürgelikten kurtulma mücadelesinde, yeni bir kendine güven ve ırkçılığın ortaya çıkmasının ilk göstergeleri oldu. Bu, zamanla ‘kültürel söylem araştırmaları’ adını aldı.
Edward Said’in yayınladığı Oryantalism (1978) adlı eserinden biraz bahsedecek olursak; şimdilerde bu kitap güncelliğini kaybetmiş olsa da, gündeme taşıdığı problemlerden bir çoğu zihinleri işgal etmeye devam ediyor. Ayrıca güç ve bilginin nasıl kaçırılmaz olarak birleştirildiğini ve güç ilişkilerinin söylemler yoluyla nasıl bir dizi tahlili niteliği taşıyan obje meydana getirdiğini ve bu objenin düşünüyü büyük ölçüde beklenmedik ve farkına varılmadık bir biçimde nasıl etkilediğini göstermek suretiyle, liberalizmin köklü bir eleştirisini sundu. Söylemler, değerler ve bilgi kalıplarının, düşünürlerin araştırdıkları “gerçekleri” aslında nasıl oluşturduklarını göstermede önemli yer tutmaktadır.
“Öteki kültürler” problemi Herodot’tan bu yana antropolojinin temel sorunlarındandır. Ötekilik, yabancı kültürlerin Tanrı’nın planı içinde nasıl yer bulacağı sorusu hakkında derin teolojik problemleri ortaya çıkarmıştır. Marksizm’in halen bir hareket unsuru olduğu ve bir gelenek oluşturmaya devam ettiği yıllarda Said’in Oryantalism’i ortaya çıktı. Oryantalizmin ilk dönem eleştirileri ile sömürgeciliğin çözülme süreci aynı döneme gelmiştir. Bu dönemde Marksizm’in kapitalizme kuram ve siyaset bakımından bir alternatif olduğu düşünülmüştür. Said’in eserine yapılan eleştirilerden biri politika sorunu iken diğeri metinde yoğunlaşma ve metinciliktir.Burada dilin ve anlamın sosyal boyutunu inkar etmiştir. Bir diğer sorun ise faşizm ve yapısal çözümcülüktür. Said’in entelektüel temelleri Foucault’tan gelmekte ve o da yapısal çözümcülüğü faşizmin temellerinden ayrı tutmanın zor olduğu Heidegger ‘den geçiyor.
Bilginin İslamileştirilmesi konusundaki sorunlardan bir tanesi de bu iddiaların modernist mi yoksa anti-modernist mi olup olmadığı hakkında karar vermektir. Bu durum da Batı teknolojisi olmadan Batı değerlerinin empoze edilemeyeceği problemine kadar gider.
Globalleşme, dünya ekonomik sistemlerinin ortaya çıkışının bir uzantısıdır. Turizm, dünya sporları, dünya haberleri, AIDS, insan hakları ve diğerlerinin gündeme taşıdığı bir globalizm duygusu oluşmuştur. Globalleşme önemli bir fikirdir; ancak daima global olma iddiasında olan dünya dinlerinin anlamaya çalışmak ve kültürlerdeki “dünya” kavramının nasıl anlaşılması gerektiği bilincinde olmak zorundayız.
Postmodernite; ticari prosedürlerin günlük hayatımıza girmesi ve kitle tüketim kültürlerinin kültürel sistemler üzerindeki etkisinin artmasıyla bulanık hale getirmesidir. Globalleşen postmodern bir toplumda dinsel inancı sorun haline getiren husus, günlük hayatın, politik liderler, entelektüeller yada dini liderler tarafından kolaylıkla etkilenemeyen bir ticari malların değişimine ilişkin global bir sistemin parçası haline gelmesidir. Çünkü dinsel inanca asıl tehdit günlük hayatın ticarileştrilmesi ve dolayısıyla insanlar gerçekçi gerçeklerle benimsemiyor yada reddetmiyorlar. Günlük ihtiyaç ve sorunlara cevap verip vermediğine göre benimseyip reddediyorlar.
Postmodernizmin siyasi ve entelektüel gelişmeleri oryantalizme meydan okumaktadır. Sovyet komünizmin çöküşü, İslam’ın global konumunu çok önemli, ancak sorunlu hale getirmektedir. Postmodernizm de hem kapitalizm hem de komünizmin enstrümantal rasyonalizmine karşı çıktığı için İslam ve postmodernizm arasında bir ittifak kurulabilir. Diğer bir yönden bakacak olursak, İslam kendisi, evrensel rasyonalizm, disiplin ve asketizm fikirlerine kökten adanmış bir dini ortodoksi ve birliğin “Büyük Anlatı’sı” olarak görülebilir.
Madonna yalnızca güzel bir yüz değildi; o aynı zamanda erkekliği ve gerçekliği tehdit eden bir postmodernizm işaretiydi. Batman ve bunun gibi karakterler ve bunlardan etkilenmeler, postmodern kültüre duyulan sempatinin göstergesidir. Bu imgeler malum yöntemlerle postmodern kültürü gösterme ve yayma çabasındadır. Bunun için ilk olarak postmodernizm ve postmodernite arasında ayrım yapmak gerekir. Sekülarizasyonun kesinlikle bir post-tarih dönemini gündeme getirdiği farz edilebilir. Çünkü ortada herkesin bildiği, kabul ettiği tarih yoktur. Büyük anlatılar, TV, MTV, videolar ve walkmanlar ile yer altından erozyona uğratılmış ve global dışlanma ciddi ihtimaldir. Dolayısıyla Ahmed’in de dediği gibi İslam’a yönelik tehdit İsa’nın mirasından değil, Madonna’nın eserlerinden gelmektedir.
Her ne kadar büyük söylemlerin, postmodern eleştirilerde evrensel söylemler olarak yer alması geleneksel görecilik formu olarak görünebilirse de, postmodernizm, literatürdeki parodi, alaycılık, taklitçilik ve diğer yansımacıaraçların daha geniş bakış açısından ele alınması halinde daha iyi anlaşılabilir. Postmodernizmin ilk başta sanat alanında olmak üzere sosyal, kültürel ve ekonomik risklerini de değerlendirmeye katmalıyız.. Postmodernite bir açıdan gelişmiş tüketici kültürünün bir özelliği, yirminci yüzyılın sonlarında şehirlerin yeniden organizasyonu, yeni teknoloji ve enformasyon şekillerinin sosyal hayata etkileri, global turizmin sonuçları ve sosyal çevrenin gittikçe daha riskli hale gelen yapısı olarak görülebilir. Turizm, kültürel farklılıklar, çok kültürlülük ve ideolojik devletin bağımsızlığının erozyonu, büyün globalleştirme süreci içindeki bütün sosyal grupları, kendi inanç sistemlerinin görecililiğinin farkına varmaya götürdü. Bu noktada postmodernizm ile postmodernite birbiriyle buluştu.
Asıl konu günlük hayat düzeyinde inanç görecililiğinin, ticari mallar, seyahat, turizm ve global TV’nin etkisiyle genel toplumun inanç temellerini nasıl sarstığıdır. Egemen bir ideolojinin nasıl işlev gördüğünü anlamak için, kişinin ideolojik inançlar ve perspektiflerin, inançların günlük tüketim, üretim ve dağıtımını nasıl sağladığını incelemesi gereklidir. Çünkü günlük yaşam dünyasında, global malların sınırsız üretimi yoluyla yayılan kültürlerin, taklide dönüştüğü ve orijinalliğini yitirdiğine dair derin bir kavrayış mevcuttur. Postmodenizm muhtemelen, yalnızca kadın ve tarih hakkında kendi büyük anlatılarını öne süren tek boyutlu bir eleştiridir, modern din, kültür ve toplumun karmaşıklığına farklılaştırılmış bir feminist cevap değildir.

II.Bölüm – Oryantalizm ve İslam’da Sivil Toplum Sorunu
Toplumlar arasındaki sömürücü-sömürge ilişkileri antropoloji ve sosyolojinin kuramsal gelişimi için büyük önem taşımaktadır. Batı’nın İslam imajı ve “oryantal toplumları” analizinde, emperyalist politikaların rolü belirleyici idi. ( s. 44; N. Daniel, Islam and West)
Oryantalist söylem, teoloji, edebiyat, felsefe ve sosyoloji aracılığıyla ifade edilen önemli ve sürekli bir analiz çerçevesidir ki, bu çerçeve yalnızca emperyalist ilişkilerin ifade edildiği bir alan değil, aynı zamanda gerçek bir siyasi güç alanı olmuştur. Oryantalizmin görevi, Doğu’nun sonsuz karmaşıklığını, belli tipler, karakterler ve kurumlar haline dönüştürmekti. Hesap veren sistem olarak oryantalizm, Batı’nın gelişmesini sağlayan özelliklerini ve Doğu’nun sosyal durgunluğunu açıklamaya koyulmuştu.
Hristiyanlık kökeni itibariyle bir Sami ve İbrahimi kökenli din olduğu için “oryantal din” olarak görülebilir ve İslam da, Sicilya ve Doğu Avrupa kültürünün vazgeçilmez bir boyutu olması nedeniyle occidental (batılı) olarak kabul edilebilir. İslam’ın tanımlanması problemi daima oryantalizm söylemi için belli bir aciliyet arzetmiştir; bu nedenledir ki Hristiyan çevrelerinde İslam’ı, Hristiyan kültürü üzerindeki bir parazit ya da Hristiyan inancının bir yan mezhebi olarak kategorize etmek gerekli görülmüştür.
Sivil Toplum Kavramı
Yönetim sorununun bir, birkaç ya da çok sorunlarından birisi devletle kişiler arasındaki ilikşkilerdir. Despotizmin sivil toplumun bulunmadığı ya da gelişmediği bir toplumda ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. “Sivil toplum”u, devletle kişiler arasında yer alan ve aynı anda hem kişiyi otoriteyle ilişkilendire, hem de kişiyi mutlak siyasi kontrolden koruyan; üretken bir kurumlar ağı – kilise, aile, klüp, lonca, dernek ve cemaatler- olarak tanımlayabiliriz.
Monarşi ve despotizm arasındaki farklar:
Monarşi sosyal sınıflandırmada eşitsizlik üzerine bina edilmişken, despotizmde toplum kitlelerinin yönetenin keyfi isteklerine tabi oldukları bir kölelikte eşitlik egemendi;
Monarşide, yönetici geleneklere ve yasalara uyar, buna karşın bir despot yalnızca kendi eğilimlerine göre hükmeder;
Despotizmde, kişiyle devlet arasında ilişki sağlayan aracı sosyal kurumlar yoktur.
Sömürge yönetiminde seçim iki despotizm türü arasındaydı; yerli ya da emperyalist. Yerli despotizm daima keyfi ve etkisizken, “daha” medeni insanların, onların ülkelerine hakim olan aydınlanmış despotizmi, sosyal reform ve politik ilerlemenin özendirilmesinde daha sağlam, düzenli ve etkili idi. Oryantal toplumun politik sorunu, devletin izole edilmiş birey üzerindeki gücünü dengeleme işlevi görecek bir sivil toplumun yokluğuydu. Her ne kadar oryantal despotizmde sivil toplumun yokluğu nosyonu bir bütün olarak Asya’ya göndermede bulunarak formüle edilmişse de, bu nosyon İslami toplumların analizinde çok önemli bir rol oynamıştır. Çünkü bu nosyon oryantalist söylemin başlıca özelliklerinden birisidir.
Oryantalizme Alternatifler
İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde, oryantalizm bir çok iç kriz ve çöküş semptonları gösterdi, ancak oryantalizme alternatif bulunması zordu. Oryantalist söylemin başlıca özelliği, “Batı’nın benzersizliğini” göstermek için farkı vurgulamaktı. Ancak İslam ve Hristiyanlık’ta, ayırıcı özelliklerden çok birleştirici özelliklere odaklanma. En azından aralarındaki belirsiz kültürel çakışma alanlarını inceleme konusunda güçlü bir emir vardır.
İspanya’da önemli olan konu Müslüman ve Hristiyan yönetimleri arasındaki farktan çok teknoloji ve yönetim politikasının devamlılığıdır. Bu nedenle İslam ve Hristiyanlığın etkisi altındaki İspanya’da sivil toplum ve ekonomi hakkında söylenenler, oryantalistlerin büyülendikleri farklılığın, tarihin getirdiği farklılık değil, söylemin getirdiği farklılıktan ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır.

III. Bölüm – Orient’in Açıklanması
Başka kişiler hakkında konuşma üslubumuz bütün insanlar arasında tartışma konularından birisidir. Ne kadar başka insanlar hakkında konuşabiliyor olsak da asıl problem bize yabancı olan kişiler yada gruplar hakkındaki konuşmalarımız ve onları anlayıp anlamadığımızdır. Sosyologlar ve felsefecilerin bu konuda görüş beyan etmişlerdir. Bu lisan görüşüne göre, o lisan içinde yer aldığı sosyal yapının ortaya konulması sosyolojik probleminden ayrı düşünülemez. Sosyal yapılarda yoğun bir kıyaslanabilirlik olmadıkça, bir lisan bir başkasına tam olarak anlaşılabilir bir şekilde tercüme edilemez.
Tercüme ve görecelilik sorunu, Hristiyanlık ve İslam gibi iki dinin karşılaştırmalı araştırmasını yapma girişiminde bulunan sosyologların karşısına kaçınılmaz biçimde çıkmaktadır. Yeterli karşılaştırma o kadar önemlidir ki, böyle girişimi başından imkansız kılıyor gibi görünebilir. Dinler hakkındaki herhangi bir karşılaştırmalı araştırma; kontrastlar ve karşılaştırmaların bir tercüme edici matrisini oluşturan önceden mevcut faraziyeler ve felsefi geleneklere göre yapılacaktır. İslam’ın, Batı kültürü içinde anlaşılmasını sağlayan temel bilanço belgesi, onu “oryantalizm” olarak kabul etmektir.
Oryantalizm, ilk olarak on dördüncü yüzyılın başlarında Viyana Kilise Konseyi tarafından oryantal dillerin ve kültürlerin anlaşılmasını teşvik etmek için bir dizi üniversitede kürsü kurulmasıyla birlikte ortaya çıkan bir bilim dalıdır. Oryantalizmi teşvik eden ana itici güç, ticaret, rekabet ve askeri çatışmadan kaynaklanıyordu. Bu nedenle Orient Bilgisi, Avrupa’nın Orta Doğu ve Asya’ya yayılımı tarihinden soyutlanamaz. (s. 67)
Kişinin toprak mülkiyeti haklarının babadan en büyük oğula geçtiği ya da çok sınırlı parçalandığı istikrarlı bir sistem olan feodalizmde, toprak sahibi şövalyeler askeri hizmetlerinin karşılığı olarak feodal monarktan bir derece politik özgürlük elde ediyorlardı. Tımar sisteminde bazı özel arazi mülkiyeti şekilleri görülürse de, özel arazi mülkiyet hakkı kapsam bakımından sınırlanmıştır ve zenginlerde riskli sermaye yatırımından kaçınma yönünde güçlü bir eğilim vardır. İslam’da, bu nedenden dolayı sermaye daha çok dini mallara yatırım şeklinde dondurulmuştur.
Bağımlılık kuramı ya da “gelişmemişlik” nosyonunun, Avrupa dışından özerk kapitalist gelişmenin yokluğuna yeterli bir açıklama oluşturabileceği de şüphelidir. İkinci olarak, toplumun soyut modeli olarak algılanan kapitalizmin genel karakteristiği hakkındaki kural nitelikli açıklamaları, özel kalkınma süreçlerinin ampirik tanımları lehine dışlamaktadır. Bunlarda kapitalizmin tesadüfi olmadığını gösterir.
Oryantalizm bir söylem olarak dünyayı tereddüte yer bırakmayacak şekilde, Occident ve Orient olarak ikiye ayırmıştır. Orient temelinde tuhaf, egzotik ve gizemli, ama aynı zamanda tensel, irrasyonel ve potansiyel olarak tehlikelidir. Bu oryantal tuhaflık, ancak oryantal kültürlerde dahi olan uzmanlar tarafından ve bilhassa filoloji, lisan ve edebiyat uzmanlıklarına sahip olanlar tarafından kavranabilir. Oryantalizmin işlevi, oryantal toplumların ve oryantal kültürlerin bu sersemleştirici karmaşıklığını, yönetilebilir ve kavranabilir seviyeye indirmektir.


Not: Teşekkürler Emrah :)