Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Oryantalizmin yanılgıları 

                                                             Oryantalizmin yanılgıları

 

   Oryantalistler, İslam’ı olduğu gibi anlamak ve anlatmak yerine kendi zihninde tasavvur ettiği bir İslam ortaya çıkarmışlardır. Oryantalizm gerçek doğuyu değil, kendilerinin görmek istedikleri bir doğuyu aksettirirler. (s. 14)

  Papa II. Urbain’in 1096 yılında haçlı savaşlarına çağrısı sırasında Avrupa’da korkunç bir İslam imajı verilmiştir,

1-İslam sahte bir dindir.

2-İslam kılıç dinidir.

3-Muhammed deccaldir.

4-İslam laubali bir dindir.  (s. 22)

  Aradan geçen yaklaşık bin yıl hiçbir şeyi değiştirmemiştir, Oryantalist ve misyoner siteler hala aynı şeyleri “Yeni imiş gibi “ tekrar ederler.

  XIX. asrın ortalarından itibaren İslam dünyasının maruz kaldığı sömürgecilik, Avrupa’nın doğuya bakışını belirlemede önemli rol oynamıştır. Sömürgecilik, bu aşamada oryantalizmin ürünlerinden fazlası ile yararlanmıştır. Sömürgeci siyasetçiler, maksatlarına hizmet etmek için bazı oryantalistlerden istifade etmiş, onlara çeşitli makamlarda görev vermişlerdir ama mesela İslam’ı övmüş, Hz Muhammed’i haşa sapık ve yalancı olarak nitelendirenlere karşı çıkan oryantalist J. J. Reiske, 58 yaşında iken fakir ve kimsesiz olarak ölmüştür.  (s. 26-27)

  Oryantalistler İslam ülkelerini batı medeniyetine tam boyun eğdirme hedefine yönelmişlerdir. Onlar Müslümanların kendi medeniyetlerine ve varlıklarına güvenlerini sarsmak için çeşitli çalışmalar yapmışlardır. Halbuki, Allah’ın hak dinine bağlı olmanın verdiği güven şuuru, bu dinin bildirdiği ölçülerdeki sağlamlık, hiçbir güç karşısında paniğe kapılıp eğilmeyecek kadar kuvvetlidir.  Batılıların yaptıkları çalışmalara peşin olarak sempati, iyi bir zan ve teslimiyetle yaklaşan yönetici ve aydınlarımız ne yazık ki aynen onların penceresinden İslam’ı değerlendirmektedir ve onları kazanmakta üzerimize düşen önemli bir görevdir. Bilimsel ve rasyonel çalışmalar gerçekleştirmedikçe, bunları inandırmamız ise asla kolay olmayacaktır. Doğu ile ilgili bir mesele çıkar çıkmaz oryantalistlerin bu konudaki çalışmaları birçok aydın ve yönetici kesime yol göstermekte ve İslam ülkelerini yönetenlerin bakış açılarını ve değerlendirmelerini de büyük ölçüde bu oryantalistlerin fikirleri etkilemektedir. Zira ülkeleri yönetenler, siyasi bakımdan büyük güçlerin tesiri altındadır. Oryantalistlerin çalışmalarını yakından takip etmek, onlardan yararlanmak, hataları konusunda ise gerekli cevapları, tenkitleri hazırlamak ve onların kötü tesirlerini azaltacak tedbirleri almak, Müslümanların önemli görevlerinden sayılmalıdır. Özellikle seçkin Müslüman düşünürlerinin meselelerine sahip çıkmamaları bir kısım Oryantalistlerin Meydanı boş bulup kendilerini rahat hissetmelerine neden olmuştur. (s.28 )

   Kendi fikirlerimizle doldurulmayan her bir ideolojik boşluk bize zıt olan fikirlerle doldurulabilir. İdeolojik harbin uzmanları bu ana hakikati çok mükemmel şekilde bilirler. Onlar pratik hayatta faydalanabilecekleri şeyler ararlar. Netice olarak çoğunlukla onlar boşluk ortaya çıkmasını beklemezler, boşluğu bizzat hâsıl ederler ve icabında, bu boşluğu kendileri doldururlar.  (s. 156) Gençler, bir geçiş ideolojisi köprüsüyledir ki, sahte solcu, milliyetçi ve sahte ilericilerin teşkil ettiği bir sendikanın bulunabileceği öbür kıyıya kaydırılabilir. Bu sayede memleketin manevi birliği bozulur. Oryantalistlerin eserleri işte bu ideolojik harp denen bu genel çerçeve içerisinde yer alır. Bir toplum yönlendirici fikirlerini kendisi üretmezse, ne diğer temel ihtiyaçlarını ne de askeri teçhizatını üretebilir. İlerleme yolunda kafa yormamız gereken meseleleri kendimiz seçmek ve tespit etmek zorundayız. Biz fikri orijinalitemizi yeniden bulmak ve özgürlüğümüzü siyasi ve ekonomik sahada olduğu gibi fikirler sahasında da yeniden fethetmek zorundayız.  (s. 158 )

   Oryantalizmin başta gelen eksiklerinde biri, İslam’ın dini boyutunu görmezlikten gelmesidir.(s. 43) Oryantalistler İslam’ın gerçek yüzünü batıdan saklamaya çalışmışlardır. Oryantalistlerin anlamakta zorluk çektikleri veya anlamaya yanaşmadıkları bir hususta İslam dininin mahiyeti icabı, dini ile dünyayı ayırmaksızın bir bütünlük içinde değerlendirmesidir.  (s. 45) Oryantalistler birbirinden ayrılıp karıştırılmaması gereken iki planın birbirine karıştırıldığı izlenimine sahip olmakta ve bunu yanlış bulmaktadırlar.  İslam medeniyeti tarihine laikçi bir zihniyetle yaklaşmak insanı bu tarihin çehresini değiştirmeye götürür. Nitekim birçok Oryantalistler kendilerinin yetişme dönemlerinden aldıkları eğitimin tesirinde kaldıklarından ve bu çevreyi aşamadıklarından değerlendirmelerinde eksikler ve hatalar ortaya çıkmaktadır.

  Oryantalistlerin çoğunun İslam ve Müslümanlar hakkındaki değerlendirmeleri İslam’ı değerlere göre değil de kendi değer hükümlerine ve kültürlerine göredir ve onlar İslam aleyhinde maziden kalan iftira ve ithamlarının tesirinde kalmaya devam eden batı toplumları geleneklerinin suyundan gitmeye devam etmektedirler.  (s.47 )

  Hatta bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki, bizzat kendi içlerinden bile eleştiri almışlardır. Cizvit tarikatına mensup misyoner Henri Lammens, İslamiyet hakkında peşim hükümle hareket eden mütassıp bir Oryantalisttir. Onun bu özelliği, I. Goldziher’i bile rahatsız etmiş, L. Massignon’a yazdığı bir mektubunda şu cümleye yer vermiştir: “ Bu şahıs Kuran’a uyguladığı metodu kendi kutsal kitabına uygulasaydı, acaba İncillerden elinde geriye ne kalırdı?” : M. Rodinson, Bilan des etudes Mohammediennes, 229/173. (s. 63)

  Kuran İslam dininin temeli olduğundan, gerek doğuda gerek batıda İslam aleyhinde olanların hedef tahtasında olmuştur. Müslüman Türklerin İstanbul u fethetmelerinden sonra, İslam karşısındaki Bizans polemiği durur. Bundan böyle, nöbeti Hıristiyan Avrupa devralır.  (s.72 ) Kardinal Nicolas De Cusa,Cribratio Al-Chorani adlı eserinde Kur an’a dayanarak İncilin hak olduğunu ve Kur an’da çelişkiler olduğunu iddia ederken Adrien Reland adlı oryantalist, De Religione Mohammadica adlı eserinde ”Bilhassa 10. asırda Hıristiyanlar, bir cehalet ve yozlaşma içindeyken, bu derece parlak bir medeniyete sahip olan milletlerin, öylesine aptal ve beyinsiz olduklarını iddia etmek, İslam’ı saçma bir din olarak kabul etmek mümkün değildir.” Demektedir.  (s. 75)

   Günümüz ateistlerinin iddiaları bin senedir oryantalistlerin ileri sürdüğü ithamların aynısıdır: Tanrı Muhammed’e dua eder mi? Hz. Meryem Musa’nın kız kardeşi mi? Haman Hz. Musa’nın Çağdaşı mı?  İslam’da kadın, Kuran sadece Araplara mı inmiştir? Eski ve yeni ahitten yararlanılarak mı Kuran yazılmıştır? (s. 85-87)

   Oryantalistler Müslümanları tanımak için değil onlar üzerinde kendi siyasetlerini tatbik etmek için İslam düşüncesini öğrenirler. (s. 134)  İslam düşmanı yıkıcı bir çalışmayı ilericilik yaftasına büründürürler. Onlar İslam alemi için sahte problemler üretir sonrada Müslümanlar için sahte çözümler üretir. (s. 143) İlginçtir mesela Avrupa başkentlerinin birinde basılan herhangi bir kitap, bazen herhangi bir Arap başkentinde tercümesi ile birlikte matbaadan aynı zamanlarda çıkabilmektedir.  (s. 154)

  Medeniyet çatışmasının arka planında oryantalistler batı fikir ve zihniyetini temsil etmektedir. Çalışmalarındaki akademik görünüme rağmen genelde doğu özelde İslam dünyası üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen batı emperyalizminin ve Hıristiyan misyonerliğinin gizli hedefleri ile oryantalistlerin çalışmaları arasında büyük paralellikler vardır.

Oryantalist, İslam’ın yayılma dönemindeki cihad ruhunu devamlı olarak hatırlatmakta, buna karşı bölge ve toprak ihtilaflarını lehçe ayrılıklarını, mezhep ayrılıklarını gündeme getirmektedirler. Oryantalistler, emperyalistlerin Müslümanların dini uyanışlarını ve servetlerini iyice kontrol altında tutmakta vasıta olmaktadırlar. Oryantalistlerden elde edilen bilgilerle batı milletleri doğu milletleri ile ilgili konularda nasıl düşünmeleri gerektiğini öğretir, bu bilgilerle doğu milletlerini nasıl kontrol etmek ve onlardan bir şeyler kazanmak için kullanabileceğini öğretirler. Amerika’lı Oryantalistler de doğuyu geleneksel ve egzotik açıdan değil, stratejik ve ekonomik yönden ele almışlardır. Tüm bunlar amacıda gözler önüne sermeye yeter zannederiz.

  

                   Oryantalistlerin yaptıkları bazı çalışmalar ve değerlendirmeleri

  İslam Ansiklopedisi: Oryantalistlerce hazırlanan bu ansiklopedi en başta vahyi inkar ederek, Hz Muhammed’in İslamiyet’i, Yahudi ve Hıristiyan din adamlarından öğrendiği bilgilerle kurduğu bu sosyal hareketin daha sonra başka çalışmalarında eklenmesi ile din haline geldiği izlenimi verilerek, temel İslami kavramlar hakkında şüphe uyandırmaya çalışmışlardır. En temel üç konu olan Allah, Kuran ve Muhammed maddelerinde bile bu bağnazlıkları kendisini gösterir.

  İslam, aslında Allah’ın insanlığa asırlar boyunca peygamberler aracılığı ile peygamberler vasıtası ile vahyettiği tevhid dininin kemal seviyesidir. Tesir tartışmasında Müslümanlar pek rahat bir durumdadır. Müslümanlar, kendi dinleri ile önceki dinler arasındaki münasebeti inkar etmezler.

  Hz Muhammed (sav): Peygamberler içinde, hayatı günü gününe bilinen tek şahsiyet Hz Muhammed’tir. Her oryantalist, bu güneş kadar parlak hayata leke sürmekten kaçınmamıştır. Katolik kilisesinden İslam düşmanı Leone Caetani “ Vazifelerimizden biri bu savaşçı dinin insanlığa verdiği gayri zararı tarafsız olarak anlatmaktır. İslamiyet inananlarının derin inançları dolayısı ile, Hıristiyanlık mezhebinin ilerlemesine büyük bir manidir.” ( Annali dell’İslam, C 2, s. 16-20) demektedir. Hz Muhammed’e önce sar’a hastası ( Leone Caetani ) dediler bu iddia bizzat başka oryantalistlerce bile çürütüldü, sonra halüsinasyon görüyor  ( A. Sprenger ) dediler onu bile başka oryantalistler reddetti, çürüttü. Bu iddiaları T. Carlyle ( Heroes end And Heroworship), Meşhur Fransız filozofu Barthelemy Saint-Hilaire ( Das Leben unddielehr des Mahommad, C I, s. 267), Montgomery Watt ( Mahommed et le Coran, C III, S 99) kabul edilemez bulup eserlerindeki açıklamalar ile bu iddiaları reddederler.

  Başka oryantalistler mesela M. Rodinson, Hz Muhammed’in şahsiyetini yükselterek O’nu bir dahi seviyesine çıkaracak, bu arada Kuran’ı O’na mal edecek, insan dehasının eseri sayacak, Kuran’ı insan ürünü bir ürün haline sokacaktır. Robdinson Kuran için “ İlkel bir şiir ile karşı karşıyayız.” ( Muhammed, s. 90) diyecektir. Eğer bu Kuran insan ürünü bir şiir olsa idi zamanın Mekke müşrikleri savaş dahil bir çok yolla İslam’la mücadele ederken, o dönemde Araplar arasında yaygın olan şiir sanatının en büyük üstatlarını, şairlerini toplayıp derhal bütün şairleri ile Kuran’a nazire yapmaya yeltenmezler miydi acaba?

  Kuran’ı kerim: Oryantalistler çevirilerinde Kuran’ı noksansız vermekten ziyade onu değerden düşürme çabası içine girerler. Daha ziyade kusur yakalamaya çalışan bir papaz zihniyetinden kurtulamamışlardır. Bu önyargılı Kuran çevirilerini eleştiren insaf sahibi oryantalistler de vardır. Marmaduke Pickthall, “ Kuran’ı kerim, taklidi mümkün olmayan bu senfoninin her harfi, insanı coşturur, gözyaşına, huşuya gark eder, bir mukaddes kitabı ancak, O’na inanan bir kimse, doğru olarak çevirebilir. Kuran, bir başka lisana tercüme edilemez. Müzikalite, senfoni kaybolur.” ( Meaning of the Glorious Koran, 1930 ) diyebilmiştir.  A.J. Arberry, Kuran'a yaklaşımını eleştirdiği eleştirdiği oryantalistler ve yazdıklarını için, “ Arapça metini gözden geçirmek suretiyle değil, onun yetersiz tercümeleri üzerinden verilmiş hükümledir. Asıl sorun Kuran’ın nasıl okunacağının bilinmemesidir. Kuran’ın eski Ahit’e benzediği zannında okuyucu kurtulmalıdır. Kuran’ı anlamanın en iyi yolu, birçok yönlerden benzediği şiir şekli gibi, her zaman bir parçasını incelemektir. Kuran Allah’ın Arapça indirdiği vahyidir. Orijinal metnin heyecan verici ve çekici özellikleri en mükemmel şekilde yapılmış tercümelerde bile kaybolur. ” (The Holly Koran, s. 17 )  diye eleştirir. 

  Kuran’daki tekrarlar için ise Arberry şunu söyler:” Hakikat tekrarlamakla bulanmaz, aksine açıklık, aydınlık ikna gücü kazanır.”

  Kuran’ı Muhammed’in yazdığı iddialarına ise efendimizin hadislerinin de yazılı olduğunu hatırlatıp, Kuran ile hadis metinleri arasındaki farklara dikkat çeker ve “ Bir adamın (Muhammed’in) edebi ifadesinin ( yazdığı iddia edilen Kuran’nın ) normal dilinden ( Yani hadislerden) bu kadar temel ayrılıklar arz ettiği duruma benzer diğer bir hal göstermek zor olacaktır.” der. ( s. 31)

  Kuran çevirilerinin çoğunda “Allah” ismini, kendi dillerinde uluhiyeti bildiren kelimeyi kullanarak değil Arapça aslı ile aynen “Allah” kelimesi ile yazarlar. Bu bir saygı ve titizlik tezahürü değil, onlarında Allah adını aynen yazmalarının gayesi Müslümanların, gerçek ilaha inanmadıklarını, olsa olsa özel bir kabile tanrısına inandıklarını vurgulamaktır. İlk olarak ancak 1960’lı yıllarda D. Masson Allah lafzının yerine, Fransızcadaki “ Dieu” kelimesini kullanmış ve zamanında bu büyük bir olay sayılmıştır. (Y. Moubarac, Les Musulmans, S,16-17 )  (s. 186)

  Oryantalistlerin çoğu ise Müslüman hadisçilerin hadis kriterlerine uymayan rast gele kitaplara girmiş rivayetleri de İslam hakkında temel kaynak kabul ederler. Mesela el-Eğani, el-İkdul-ferid, Kitabul hayavan, Kitabul mearif gibi edebiyat kitaplarında bulunan bazı rivayetleri kesin delil olarak ileri sürerler. Oryantalistler Kitab-ı Mukaddes gibi bir Kuran ile karşı karşıya olacaklarını zannederken tamamı ile farklı bir içerik ve üslup ile karşılaşınca itiraz etmekte, isyan edip saldırıya geçmektedirler. Halbuki, değiştirilmiş İncil-Tevrat ile son ilahi kitap olan Kuran’ın içerik ve üslubunun benzememesi Kuran’ın orijinal ve değişmediğinin zaten en büyük delilidir.

  Oryantalistler İslam’ın gerçeklerinden hangisini yıkmaya çalışmışlarsa, o meseledeki tutarsızlık ve önyargılarını kendi aralarından çıkan başka Oryantalistler bile rahatlıkla ortaya çıkarmışlardır.  Ayrıca Oryantalistler eski ve yeni ahit ( İncil ve Tevrat ) için ortaya atılan teorileri İslamiyet’e uygulamaya çalışmışlar, elma ile armutları karıştırmışlardır.

  Kuran’ı ilk tercüme eden Fransız başrahip Pierre le Venerable” İslam’ı yaymak için değil, ona reddiye yapmak için çeviri yapıyoruz, İslam’ı yenmek için onu tanımak gerekir.”  (s. 260) diyen birisidir ( Waardenburg, E. De l’Islam,  VII/738 ) Bu tercüme bazı yerleri atlayıp çıkarma, kasıtlı yorumlar gibi eksikleri ihtiva etmekte idi ( A. Bedevi, Mevsuatul Musteşrikin, S, 306 ) Yüzlerce yıldır bu mantık ile yazılan tercümeler üzerinden İslam batılılarca değerlendirilmiştir. Yüzlerce örnekten bir tanesi de Albert de B. Kasimirski’nin yaptığı tercümedir: Le Koran. Diğer oryantalistlere göre daha titiz kabul edilir ama daha Kuran üslubunu anlamaktan uzak olduğu için “ Kuran’ın buyrukları rast gele ve irtibatsız harmanlanmıştır” derken ayrıca efendimizi sadece Arapların peygamberi kabul eder, Kuran’ın eski kitaplardan aktar yazıldığını, efendimizin sar’a geçirdiğini, peygamberliğinde rahip Bahira etkisi olduğu, efendimizin kendisini İbrahim’e dayandırarak davasını kuvvetlendirmeye çalıştığını, secde – rüku ile kendini Tevrat’ta geçen peygamberlerle irtibatlandırmaya çalıştığını iddia eder. Düşünün ki bu adam Kuran’ı tercüme edenler aralarındaki en titiz, en bilgililerinden (!) biridir. Bir başka iddiası, Bakara 285. ayette geçen “ Allah’ın peygamberleri arasında ayırım yapmadığı “ ile ilgili ayet ile bakara 254. ayette geçen “ Peygamberlerden bazısını bazısına üstün kıldık.“  arasında bir çelişki olduğudur. Hâlbuki 285. ayet tüm peygamberlerin kabul edilip, hiç birisinin reddedilmeyeceği hakkında iken 253. ayet ise peygamberlerin arasında fazilet bakımından farklılıklardan bahseder. (s. 264-266) Biz tüm peygamberleri kabul ederiz ama Allah bazı peygamberlere kitap vermiş bazısına vermemiştir, bu fazilet farklılığını da bilir, hepsini yer ve göklerin sahibinin gönderdiğine iman ederiz yani arada bir çelişki söz konusu değildir.

  Nerede ise tüm tercümeler Kuran’ı değerden düşürme, İslam’ı tenkit ve İslam’a girişleri önleme çabalarına dönüktür. Kuran’ın aslının korunamadığı izlenimi verilmeye çalışıldığı, maksatlı çevirilerin yapıldığı, Kuran’da çelişkiler olduğu düşüncesinin zihinde oluşturulmaya çalışıldığı, peşin hüküm, tahrif dolu bu tür eserler İslam’ın gerçeğinin tanınmaması yanında eksik ve hatalı hatta tamâmî ile yanış tanıtımına da neden olmuşlardır.  (s. 283-284) Zaten amaçta bu değil mi idi?