Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle     www.İslamÜstündür.Com       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Şarkiyatçılık ve İslam

Bu yazının, Bryan S. Turner tarafından yazılan 'Oryantalizm Kapitalizm ve İslam' adlı eserin, sitemizde bulunan özeti ile beraber okunmasını özellikle tavsiye ederiz!
 

"Batıdan doğu despotizmine ilişkin oluşmuş bir önyargı mevcuttu. ( Jack goody, Avrupa'da İslam damgası, s. 61) 19. yüzyılda bir din olarak İslam'ın, kaderci olduğu, ilerlemelere engel olduğu düşünülmüştür. Uzun vadede bunun bir önyargı olduğu görülmüştür. ( s. 85) 1820'lerde Osmanlı donanmasında görev yapan İngiliz subayı Sir Adolphus Slade şöyle yazmaktadır:" Osmanlılar, özgürlüğün en değerli imtiyazlarını olabildiğince yaşamışlardır. Osmanlı insanı en düşük düzeyden paşa düzeyine çıkabilecek özgürlüğe sahiptir. ( s. 126)  İslam medeniyeti, Hollanda'lı Pim Fortuyn'un iddia ettiği gibi, 'gerici bir medeniyet' değildir." ( s. 128)  

Yazar, oryantalist çalışmaların, emperyalizme ve sömürgecilere hizmet ettiğini kabul etmez. Eserin tamamı bu mantıkla yazılmış ve sonuçta batının yaptıkları her şey ( Sömürü ve işgal dahil ) haklı ve bir hikmete binaen yapılmış gibi gösterilirken, sonuç itibari ile Müslümanların yönetilmesi gereken fanatikler olduğu imajı oluşturulmaya çalışılmıştır.

Yazara cevap olarak sitemizdeki, ' Avrupa'nın üzerine Doğan İslam güneşi, İslam Barış dinidir, Batı medeniyeti, islamofobi' gibi yazılara bakılmasını tavsiye edebiliriz.



                                                                        Şarkiyatçılık ve İslam
Batının Doğu hakkındaki gerçek fikirlerine geçmeden önce batılıların Doğu ülkeleri üzerinde yürüttükleri çalışmaların doğu üzerinde güce sahip olma arzusuna sahip emperyalist veya sömürgeci bir yaklaşımla sıkı sıkıya bağlı olmadığını belirtmek yerinde olacaktır. (s. 7) Doğu üzerinde yürütülen batılı çalışmaların bir tür sömürgeci güç olduğunu tartışmak mantıksızdır. (s. 11) Batı edebiyatı Zalim hükümdarların Timurlengin ve, İslam'ın anlatıldığı başta Türkiye olmak üzere, birçok Doğu ülkesini konu alan hayal ürünü masallar ve negatif simgeler ile doludur. (s. 19) Batı, sahip olduğu bilim ve felsefe yöntemleri ile araçlarını, doğudan almıştı ve bunu kabul de etti. (s. 20) Mısır milliyetçiliği ve İran'ın bağımsızlığı için yürütülen kampanyalara destek olan Edward G. Browne, Arap milliyetçiliğini destekleyen W. S. Blunt ve İ. Goldziher gibi İslam toplumunu bölen fikirleri yayarlar. Hatta Napolyon'un Mısır işgalini kitabın yazarı, ' bir çeşit Kahire iyi modernleştirmek' olarak açıklar. (s. 22) Papa 4. Leo, Müslümanlara karşı savaşan Hıristiyanlara cennet vaat ediyordu. Papa John da benzer şekilde, ' inançsız kişilere karşı savaşanlara' benzer vaatlerde bulunur. Papa 2. Urbanus Müslümanları Tanrıdan tamamen uzaklaşmış bir ırk olarak tanımlar. (s. 27) Haçlı Seferleri inançları için tehlike olarak gördükleri Müslüman düşmana karşı, ortak bir Hıristiyan vaadi olması temelinde haklı sebeplere dayandırıldı. Arapların servetini ya da topraklarını ele geçirmek için aç gözlü bir istekle başlamamıştı bu seferler aksine, Haçlı Seferleri katılımcılar için maliyetli bir girişimdi. (s. 28) Türk kelimesi kimi zamanlar basit bir unvan ya da tanım olarak kullanılsa da, sıklıkla, akla şehvet ve zulmü getiren aşağılayıcı bir şekilde ve ayrıca Müslüman kelimesi ile de eş anlamlı olarak kullanılıyordu. (s. 30)  Özellikle 17 ve 18 yüzyılda ve sonrasında bazı Avrupalıların, Osmanlılar gibi giyinmeleri, Türk kıyafeti denilen tarzın moda olmasına, Avrupa'da sanatsal tasvirlere ve kılık kıyafete adapte edilen sarığı takmalarına rağmen, Müslüman sultanlar halka Avrupalılar gibi giyinmeyi yasaklar. (s. 31) Papa II. Pius, inançsız Müslümanlara karşı haçlı seferi yapılması çağrıların da bulunur. Onun sayesinde Avrupa kelimesi Hıristiyanlık ile eş anlamlı kullanılır hale gelir. (s. 39) Şamlı Aziz John, yedinci yüzyılın sonlarında Hz. Muhammed için sahte peygamber der. Kuranı latinceye çeviren Cluny başrahibe kutsal peder, Muhammed'in cinsel açıdan nefsine düşkün biri ve katil olduğunu düşünmektedir. Thomas Aquinas ise Summa Contra Gentiles adlı eserinde, Muhammed'in vahiy almadığını, Müslümanların canavar, vahşi olduğunu, insanları şiddet ve silahla kendisine katılmaya zorladığını iddia eder. (s. 41)
12. ve 14. Yüzyılda, düzenbaz ve sapkın olarak düşünülen Muhammed ve  özellikle İslam’ın teslis açısından Hıristiyanlığa aykırı olan görüşleri, kiliseye göre saçma ilan edilen Kur'an'daki cennet algısı ve Müslüman toplumun despotizm, kölelik, kadınların itibarsızlaştırıldığı iddiasına Müslümanların şiddet ve zulme maruz kalan, pasif ve itaatkar bir toplum olduğu görüşleri eklenir. DOLAYISI İLE ONLARI BU ZULÜMDEN KURTARACAK OLAN KUTSAL GÖREVLİ KURTARICILARDA BATILILARDIR! Avrupalılar ciddi ve tarafsız analizler yaparken, batılı eleştirmenler ve politik şahsiyetler, doğu ile ilgili sert ifadeler, yanlış anlamalarda bulunmaktadırlar. Bacon, Türkleri ahlaktan uzak, sanatsız, bilimsiz, bir arsayı ya da günün bir Saatini bile hesaplanamayan , yemekte kıt; pis, kısaca; insan toplumunun yüz karası olarak tasvir etmekte idi. Türkler için, 'canavarlara karşı kibar olan gaddar insanlar' tanımı da ona aittir. (s. 42) Montaigne, Haşhaşileri sadık Müslüman olarak tanımlarken, Dante, Muhammed'i cehennemin 8. katında resmetmek de idiler. (s. 43) Petrarca, Hıristiyan batının, doğuya karşı insanlığın son kalesi olduğuna inanıyordu. Bruno, Türkleri Antik Roma tarihindeki vahşilerle, Godlar, Vandallar, Lombardlarla bir tutarak, kitapları yok eden kimseler olduğunu söylemektedir. Michel Baudier, Hazreti Muhammed'i, ruhun  duyarlılıklarına karşı kör, dünya üstünde sahip olduğu bir randevu evi ile yetinmeyen, onu cennete kadar yükselten biri olarak tasvir eder. 1560'da Türklerin çoğunun çok eşli olmadığını yazan neredeyse tek kişi Guillaume Postel idi. Baudier, Muhammed'in ailevi kökeni belli değil, liderlik için Tanrı tarafından kutsal bir şekilde atanmış gibi yapıp, silah gücüyle dünyayı kendi hakimiyeti altına almak isteyen bir karakter olarak betimler. Kötü ve dünyevi hedefler içindeki, hain ve zalim bir olan birinin türettiği 'Muhammed dini', insanlara maddi zevkler sunarken, aynı zamanda kılıç ve zorbalık ile onları kontrol altında tutuyordu, der.(s. 44) Blaise Pascal, Muhammed dünyevi başarı yolunu izlerken, İsa'nın ise ölüm yoluyla ölümsüzlüğü seçtiğini iddia eder. Muhammed'in yaptığını herhangi bir insanda yapabilirdi, O, hangi maneviyata, hangi mutluluğa sahipti, diye devam eder. 17 yüzyılda köle Hıristiyanların Müslümanlaştırılması ve İslam'ın bazı Hıristiyanları cezb etmesi üzerine, Avrupa Hıristiyanları Türkler ve İslam dinine karşı, Hristiyan Birliği oluşturması çağrısında bulunurlar. Osmanlı ve İslam hakkında çıkarılan yayınların sayısı zamanla arttı ve bunların çoğu eleştiri yayınları idi. Humphrey Prideaux, Muhammed'i cahil bir barbar, şehvet düşkünü ve kötü ruhlu gerçek bir sahtekar olarak tasvir ediyordu. Yazar, Muhammed'in kutsallığının saçmalığını gözler önüne serdiğini ileri sürmekte idi. Kitabı Life of Mohamet, defalarca Avrupa'da basılır. (s. 45) İngilizcede İslam'a karşı sempatik bir tavırla yaklaşan belki de ilk eser, 1674 baskılı, An Account adlı eserdi ve yazarı Henry Stubble idi. Teslis muhalifi bu yazar Hz Muhammed'in şimdiye kadar gelmiş en zeki yönetici figür olduğunu iddia ediyordu. Pierre Bayle, Muhammed'in şehvete ve kılıca düşkün bir sahtekar ve kendisini yüceltmek için dini kullanan sahte bir öğretmen olduğunu düşünse de aynı zamanda diğer dinlere gösterdiği hoşgörü ve kadınlarının Düzgün ahlaklı oluşu nedeniyle, İslam toplumları için sempati ile şekillenen bir tutuma da sahip idi. (s. 46) “Peygamber Muhammed'in fanatizmi” isimli oyunda Voltaire, kimsenin deve tüccarı Muhammed'in davranışlarını mazur göremeyeceğini yazar. Kuran'ın her sayfasında sağduyuya hakaret edildiğini, mantıksız bir kitap olduğunu söyler. Muhammed'in, kitabına saygı duyulmasını istediği için kendi ülkesini ateşe verip kılıçtan geçirdiğini söyler. Diderot, bir makalesinde Muhammed'in şimdiye kadar gelmiş en büyük sağduyu düşmanı olduğunu yazar. Muhammed, kendi isteklerini cahil insanlara empoze etmiş ve Kuran'ın bölümlerinin vahiy ile indiğine inanmayanların boğazını kesmiştir. Ayrıca, Muhammed'in insanları din değiştirip, güzel kadınlarla birlikte olma zevkine ulaşmaya ya da ölümü seçmeye zorladığını yazmaktadır. (s. 47) Lipton Edward Gibbon ise, Muhammed'in coşkulu bir tutkun mu yoksa bir sahtekar mı olduğu konusunda kararsızdır kalmıştır. (s. 48)
Kitap yazarları, İslam'ın despotizme inanılırlık kazandırdığını düşünmektedir. Aktardığı yazarların yorumlarının “Yüzyıllar önce yazılmış olmalarına rağmen, günümüzün modern dünyasında hala üzerinde düşünmesi gereken konular” (s. 49) olduğunun altını da çizen yazar, İslam’a bakış açısının yüzyıllar boyunca değişmediğini de böylece bizzat göstermiş olmaktadır.
G. Botero, Osmanlı'da halk, tebaa değil emirleri kanun yerine geçen despot büyük Türk'ün kararlarına bağlı olan köleler, olduğu görüşündedir. (s. 59) 1570'lerde tarikattan ayrılan bir Cizvit olan bu yazara göre, özel mülkiyet ve özgürlük hakkı doğuda yoktu ama bunun aksine, batıda özel mülkiyete sahip olma hakkı vardı. Protestan bir Tüccar olan Jean-Baptiste Tavernier, defalarca baskı yapan kitabında benzer görüşler ileri sürer.(s. 60) Doğu hakkında yazan yazarlardan belki de en etkilisi olan, Fransız asıllı Protestan Diplomat ve İngiltere'nin Osmanlı Büyükelçisi Pauk Rycaut, 17. yüzyılın sonlarında Osmanlının, vahşi, zalim, zorba bir rejim ile yönetildiğini tasvir ediyordu. Yazar bir diğer eksiklik olarak, Avrupa ülkelerinin aksine yüksek mevkileri elinde bulunduran "asil kana" sahip bir soylular sınıfı da Osmanlılarda yoktu, demektedir. Türk saltanatı bir çeşit kölelerin tutulduğu bir hapishane ve köleliğin çatısıydı. Bu yazar kendi içindeki kötücül mizacının zehiriyle, Osmanlı'nın infilak edeceğini söylemektedir. Kötücül mizacın özelliklerine birisi de, 16. ve 17. yüzyıllardaki kadınların saltanatı, ;kadının toplumdaki etkili bir yere sahip olmasıdır. 'Okuyucular için Risale'sinin sonunda, "Muhammed'in yoz, kibirli ve habis dininden" ziyade Bir Hıristiyan olarak doğduğu için tiranlık, baskı ve zulüm ile dolu olan Türkiye'de değil de, mantığın 'akıl almaz vaizin gurur ve şehvetle rekabet içinde olmadığı', dünyanın en adil ve dürüst ülkesinde doğduğu için tanrıya teşekkürlerini sunar. (s. 61) 65 İngiltere sınırları dışına hiç çıkmamış olan bir Richard Knolles, ilk temel eserini Osmanlı tarihi hakkında, İngilizce olarak yazar (1603). Yazar Türkler için bir terim üretir, 'dünyanın yeni baş belası'. Türklerin verdiği sözlere inanmanın tehlikelere dikkat çekmek için ‘Türklerin erdem ve insanlıktan nasip almadığını’ sözlerine ekler. Ona göre Türkler gaddar ve kalleştir. (s. 66) İlk profesyonel Seyyah yazarlardan biri olan Fynes Moryson, Osmanlı İmparatorluğunu gaddar, tüm halk doğuştan köle ve gerçek asaletin olmadığı topraklar şeklinde tasvir eder. 1610'da İstanbul'a seyahat eden George Sandys, Osmanlı İmparatorluğu ve İslam'ı, 'asi ve saralı Bizans askerinin eseri’ şeklinde eleştiriyordu. Aynı yazar Hz Muhammed için bir sahtekar demekte, ilahi bir emir almadığını ileri sürmekte idi. Ona göre Hazreti Muhammed, acımasız, doğuştan tüm kötülüklere meyilli ve doyumsuz şekilde şehvet düşkünü idi. Kuran, masallar, efsaneler ve hayaller ile doluydu. Sonuç olarak yazar şöyle der: Kötü ve dünyevi projelere sahip yaşayan bir insanın oluşturduğu İslam dini, gücünü tiranlık ve kılıçtan alıyor. Tüm erdem'in, tüm bilgelik ve bilimin, tüm özgürlük ve ahlakın kökünü kazıyordu. (s. 67) Sir William Eton, 1799 yılında yazmış olduğu kitapta, Osmanlı İmparatoru için, tanrının sesi ve gücünü tek bir insanda birleşiyor, derken, başka bir yerde, müftünün, dini ve ruhani konularda lider konumda olduğunu ve ayrıca subaylar, ulema ve bakanlardan oluşan büyük bir divanında sultan'ın gücünün sınırlayıcı olduğunu yazarak kendi ile çelişmekte idi. Aynı yazar, Türkler ve Avrupalıları karşılaştırır. Ona göre modern Avrupa'nın büyük bölümü, yurtsever, yardımsever, soylu, sosyal çevreyi süsleyip çekici hale getiren, hassas zevkler yaratan, dişil toplumun etkilerine atfedilebilir bir yapıdadır. Türkler ise aksine, sevgi anlayışları, arkadaşlık ya da saygıdan öte, cinsellik üzerine kurulu barbarlardır. İskoç bakan William Robertson, Türkleri zalim, azılı barbar, despot olarak tanımlar. Osmanlı sultanının efendi, halkın ise köle olduğunu iddia eder. Fakat Eton gibi Robertson da Kuran'a itaat ve askeri güç gibi sultanı kısıtlayan şeylerin olduğunu ekler. (s. 69) Volney Kontu, orijinal ismi ile François de Chassaboeuf olan yazar, Kuran için; inatçı, ateşli bir fanatizmin gücü olduğunu, Hz Muhammed'in insanları aydınlığa kavuşturmak değil, onlar üzerinde egemenlik kurmak isteyen, taraftar bulmak değil, kendi emri altında tebalar olsun isteyen biri olarak tasvir eder. Bir zamanlar Asya gelişmekte iken, İslam yüzünden, barbarlık ve manasızlık çukurunda çürümeye başlar, der. Yazarın bu görüşleri dünya çapında etkili olur. ABD Başkanı Thomas Jefferson, kitabının çevirisini yapar. Daha sonraki yazarlar, bu fikirlerden etkilenir. (s. 87) 1720, 1723 yılları arasında, 144 makale yazan iki yazar, Cato müstear adını kullanarak, daha sonra kitap haline getirdikleri görüşlerinde, 'Türklerin dini acımasızlık ve şiddet kullanımı ile desteklenen bir düzenbazlık ve hile üzerine kurulmuştur, Muhammed Kuran'ın tartışmaya açılmasını yasaklamıştır' demektedirler. (s. 88) İngiltere'nin Osmanlı Büyükelçisi Edward Wortley Montagu'nun eşi Lady Mary Wortley Montagu (1717), İngilizlerin Türkiye hakkındaki bilgilerinin önyargılı olduğunu düşünmüş ve dini liderlerin , 'Muhammed'in kurallarını kötülemek için saçma sapan binlerce hikaye' uydurduğundan yakılmıştır. Başka yazarlar köle olarak halkı tanımlarken Lady Mary, sultanlarına karşı duydukları net ve sınırsız hayranlığı rağmen, eğer halk bir bakandan memnun değilse sultan'ın sarayı'nda korku dolu bir bekleyiş içinde oturduğunu yazmaktadır. (s. 90) Lady, Türkiye ile Fransa ve İspanya gibi Katolik ülkeler arasında karşılaştırma yapmış ve Türk halkının İngiliz halkından daha geniş özgürlüklere sahip olduğunu, Türk kanunlarının İngiliz kanunlarından daha iyi bir şekilde tasarlanmış ve uygulanmış olduğunu, Türkiye'deki kadınların durumunun pratikte daha iyi olduğunu ifade etmiştir. Kız kardeşi Lady Mar'a yazdığı bir mektupta şöyle demektedir: 'Her şeyi hesaba kalktığımda, Türkiye'deki kadınların, bu ülkedeki en özgür bireyler olduğunu görüyorum.' ( Robert Hals, Selected letters of Lady Mary , s.329; Ccomplete letters of Lady Montagu, I/318-320)  
 

Sir james Porter, 1760'lı yıllarda yazdığı yorumlarda, "devlet makamlarına karşı gösterilen özen ve doğruluk açısından, Türkiye ile rekabete girebilecek bir Hıristiyan gücü olması söz konusu değildir, Türkiye'de ticaret muhteşem bir titizlikle yürütülür." demektedir Tabii aynı yazar Müslümanları şiddet taraftarı, hilekar, olarak ta nitelemektedir. (s. 91) Avukat ve gazeteci olan Linguet, Türkiye, İran ve Hindistan tiranlığı varlığı konusunda, dünyadaki tüm rejimler de suistimallerin yaşandığını ifade ederek, bu üç ülkedeki örneğin despotizm olarak tanımlanmaması gerektiğini söyler. Yazar, şark despotizmi kavramının özellikle Hindistan'daki İngiliz egemenliğini haklı göstermek için kullanılan bir kurgu olduğunu yazar. (s. 92) Osmanlı aleyhine yazıları ile tanınan Montesquieu'nun anlatımlarını kabul etmeyen Anquetil-Duprrron, "Türkiye'deki rejim basit bir keyfi iradeyi zorunlu kılan bir özelliğe sahip değildir, sultan devlet işlerini yürütüyor ve dilekçeleri açıkça kabul ediyordu. Sultan, İslam hukukunu devam ettirmek için yemin etmişti ve bu hukuka bağlı kalıyordu, doğu rejimlerinin, şeytanın somut hali olarak suçlanması oldukça haksızdır", der. Yüzyıllar boyu batıyı etkileyen Bernier'in fikirlerine karşı çıkan yazar, "özel mülk ve ticari hakların varlığının yasalar ve anlaşmalarla belirlendiğini" söyler. "Sultanın sahip olduğu hakların, Avrupa'daki kralların kinden ne az ne de fazla olduğunu" belirtir . 1786'da Fransız Büyükelçiliği görevini yürüten Choiseul Kontu Gouffier'e göre, "Osmanlı'da işler kralın tek efendi olduğu Fransa'dakinden farklıydı. Osmanlı'da sultan, hukuk adamlarını, âlimleri, yüksek mevki sahiplerini ve artık mevkilerinde olmayanları da ikna etmesi gerekmekteydi." (s. 93) David Hume'da, kendisine gelen pek çok mesajın aksine büyük Türk'ün yeni vergi koyma hakkına sahip olmamasının, Türkiye devletinin önemli bir ilkesi olduğunu belirtir. (s. 94) Doğu Hindistan şirketinin Bengal piyade bölüğünde 4 yıl geçiren ve Hindistan tarihi adlı bir kitabın yazarı olan Alexander Dow, Muhammed'in dini sayesinde despotizm Hindistan'da muhteşem bir büyüme olanağına kavuşur, Muhammed'in inancı, özellikle despotizme kaynak oluşturmak üzere hesaplanmıştır. İslam dininin taraftarlarının ortak davranış özellikleri; itaat etme, keyfi yetkiye sahip bir rejimi kabullenme, takdiri ilahiyeye inanma, çok eşlilik, tembellik, şehvet düşkünlüğü, kadınlar ve aile üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olma ve duyarsızlıktı, şeklinde sıralamaktadır. (s. 95) 1829'da Türkiye'de ve doğuda birçok yere seyahat eden İngiliz Deniz subayı Adolphus Slade ise, "Osmanlı sultanının sınırsız yetkilere sahip olmadığını, yetki ve gücünün çeşitli faktörler ile kontrol altında tutulduğunu" söylüyordu. Doğu hakkındaki en en ilginç yorumlardan birini de Hegel yapar. Ona göre tarih, doğudan batıya doğru ilerliyordu: Doğu Dünyası, Yunan Dünyası, Roma dünyası ve sonunda özgürlüğün şekilleneceği Alman Dünyası; tarih'in gelişim sürecini oluşturuyordu. Alman dünyasında herkesin Özgür olduğunu da iddia ediyordu. (s. 96) Şark despotizmi kavramı, doğu toplumlarının ve politikalarının içinde olduğu gerçekliği tarafsız bir şekilde analiz edip anlatılmaktan daha çok, batının bu toplumlar üzerindeki emperyalist ve sömürgeci hakimiyetini veya batının politik hedeflerini desteklemek için kullanıldığı görüşü post modern görüşlerin genel özetidir. Şu bir gerçektir ki Doğu hakkında kaleme alınmış metinlerin bir kısmı, batılı devletlerin ve ticari şirketlerin temsilcileri ve memurları tarafından yazılmıştır. Bu yazarlardan bir kısmı da, kendi ülkelerindeki yani Avrupa'daki despot yöneticilere karşı, aşırı monarşik gücün kısıtlanması ve sınırlandırılması çağrısında bulunmak için, doğu despot imgesini kullanmışlardır. (s. 98) Shakespeare'e göre çok eşliliği ve kadınlara eşlerden ziyade köleymiş gibi davranmayı onaylayan Kuran, şehvet düşkünlüğünü de onaylıyordu. (s. 100)
                  
 

                                        

Şark despotizmi kavramını aksiyomatik olarak başlangıç noktası Montesquieu'dur. (s. 102) Montesquieu 'sıcak ülkelerin tembel, soğuk ülkelerin ise çalışkan, üretken, özgür olduğunu' iddia eder. 'İslam dininin sıcak iklimler için uygun olduğunu' ileri sürer çünkü 'bu insanlar edilgenliğe elverişli ayrıca şarap yasağı, insanların terleyip suya ihtiyaç duyduğu Arabistan'ın sıcaklığına uygundu.' (s. 102) 'Çok eşlilik, kadınların evde hapsedilmesi için gereklidir. Müslümanların. ahlak kurallarının getirdiği kısıtlamalardan tümüyle uzak olmayı düşlediğini ve her türlü suçu işleyebileceğini' ileri sürer. Montesquieu'ya göre 'doğudaki  kadınlar, köle, Monarşik rejimdeki kadınlar özgürlük içindedir.' (s. 124) Montesquieu, sıcak ülkelerdeki kadınların, güzelliği erken yaşta kaybolur, İslam çok eşliliğe izin verdiği için, asya da kolayca kök salmıştır, tek eşliliğin olduğu Avrupa'da, bu nedenle yayılma göstermemiştir, iddiasını ileri sürer.(s. 125) Montesquieu, köleliğin sıcak iklimlerin sonucu olduğunu ileri sürer. Soğuk iklimlerde yaşayan insanların sahip olduğu cesaret, özgürlüklerini korumalarına yardımcı olduğu söyler. Montesquieu'nun dinler hakkındaki ilgisi, kanunlar ve siyasal rejimler üzerindeki etkilerini incelemekte sınırlıdır. O, Hıristiyanlığı despotik olmayan politikalara denk tutmuştur. Hıristiyanlığın despotizme engel olduğunu ileri sürer. Hıristiyan ülkelerdeki iç ve dış politik eylemlerin İslam ülkelerinden daha merhametli olduğunu, Müslümanların daha zalim olduğunu iddia eder. Ona göre İslam, zalimdir ve tembelliğe teşvik eder. (s. 127) Günlük namaz ritueli, kader anlayışı ve tefekkür alışkanlığı insanları tembelleştirir, der. ( Tefekkür değil tevekkül demeliydi!) İslam için, sürekli olarak eleştirel ve sıklıkla da iğneleyici olmaya devam eder. O, 'İslam’ı tabular, uyuşukluk, tembellik gibi özelliklerle kişilik kazandırılmış bir din' olarak görür. Hastalıkları ve vebayı Hıristiyanların yaptığı gibi kontrol altına tutamadıkları iddiası ile Türkleri kınar. (s. 128) Aslında bu görüşler Fransız rejiminin üstü kapalı bir eleştirisidir. (s. 129)  Montesquieu'nun despotizmi kavramı, özü itibariyle doğuya özgüdür. Türkiye, ‘tüm ulusların en cahilidir. Şerefe, yaşama ve halkların sahip olduğu mülke çok az önem verilir', diye eleştirir. Osmanlı İmparatorluğu'nu hoşgörüsüz ve ılımlı bir tutumdan uzak olarak, vahşi çözümlerle korunan hastalıklı bir yapı olarak tarif eder. (s. 144) Montesquieu, hiçbir zaman Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde olduğu gerçekliğin bazı yönlerini iyi bir şekilde kavrayamamıştır. Ortadoğu hakkında uzman olan birçok isim, onun bir şekilde, Ortadoğu hakkında hatalı veya eksik bilgi sahibi olduğunu kolaylıkla anlayabilir. Montesquieu, İslam dini veya şeriatın rolü ve Kuran ile prensin hükmü arasındaki karşılıklı ilişki hakkında, ilk elden bilgiye sahip değildir. Fransız Büyükelçisi Gouffier, "Osmanlı'da hiçbir şey, kralın tek lider olduğu, Fransa'daki gibi değil, burada insanları ikna etmek zorundasınız." demektedir. (s. 146)
                                         

Alexis de Tocqueville, "Muhammed Kur'an'a sadece dini ilkeleri değil politik ilkeler, kamu ve ceza kanunları ve bilimsel teorileri de eklemiştir, onun aksine İncil yalnızca Tanrı ile insan arasındaki genel ilişkiden bahseder ve hiçbir İnanç zorunluluğu da dayatmaz."der ve  "İslamiyet'in aydınlanma ve demokrasi çağında hakimiyetini koruyamayacağını, Hıristiyanlığın tüm çağlarda olduğu gibi, aydınlanma ve demokrasi çağında da hükmünü devam ettireceğini" ileri sürer. Ona göre Hıristiyanlık, modern ahlak kanunlarının en büyük kaynağıdır. Kuran'ı,  'üstesinden gelmemiz gereken, Müslüman nüfusunun sahip olduğu kanunların, fikirlerin ve geleneklerinin tümünün kaynağı' olarak görmektedir. (s. 229)  İslam, dini ve seküler yetkiyi kaynaştıran bir din haline gelmiştir. Ona göre İslam, fayda sağlamaktan ziyade hasar verici, yoğun bir güç ve yetki uygulamaktadır. İslam'ın temel amacı, Fetih ve yayılma için savaşmaktır. Kuran'da şiddet içeren nefsi eğilimler vardır. (s. 230) "Dünya üzerinde Muhammed'in dini kadar dehşet verici sonuçları olan çok az din var olduğuna İkna oldum." der." İslam'ı, çökmekte olan bir inanç olarak görüyorum." der. (s. 231) 'Hıristiyanlık, medeniyetleri özgürlüğe ve demokrasiye taşıyabilmiş ve sosyal gelişim ve yüce vazifeler için gerekli bir koşul olmuştur', diye de ekler.(s. 232) Tocqueville, İslam hakkındaki eleştirilerinde sınırsız değildir: 'İslam toplumunu, bizi tanımadan önceki hallerinden daha sefil, daha düzensiz, daha cahil ve daha vahşi hale getirdik.'demiştir. Ona göre, "Fransa'nın Afrika'daki hâkimiyet hegemonyası, doğunun yaşam şartlarını iyileştirecek, daha az gelişmiş olan bu ilkellerin çağdaşlaşmasına yardımcı olacaktır." (s. 233) Fransa'nın uluslararası itibarı ve gücünün korunması, yazar için hayati bir önem taşımaktadır. Ona göre Fransa, Akdeniz ve Kuzey Afrika'daki konumunu, İngiltere'nin egemenliğine karşı kurmak zorundadır. Herhangi bir savaşın, gerilemekte olan bir ülke için artık bir tehdit unsuru olmadığını ileri sürer.Ona göre savaş, toplumların ufkunu genişletir, alevlendirir, insanlara hareket zemini sağlar. (s. 234) Yazara göre ülkeyi güçten düşüren savaş değil, barışseverliktir. (s. 235) Yazar, Fransa'nın, Arapları akıllıca yönetmek ve kültürlerini veya Fas mimarisini tahrip etmemek için, İslami hayat tarzı hakkında araştırmalar yapmalıdır. (s. 236) Sömürgeleştirmenin başarılı olabilmesi için etkili bir yönetimin gerekli olduğunu ifade eder. Yazar, 'çölün çocuklarının' boyun eğmek zorunda olduğu merkezi Fransa hükümetinin ağırkanlılığı ve tek düzeliğinden rahatsız olmaktadır. Aynı yazar, rekabet halinde bir ülke olarak gördüğü İngiltere'nin, Sepoy İsyanını bastırması sırasında gösterdiği şiddetin de medenileştirme misyonu olduğuna inandığı, Hindistan'daki İngiliz egemenliğini savunarak görmezden gelir. (s. 247) Bu vahşeti şöyle yorumlar "bu vahşileri yönetmek için aldığınız ünvan, onlardan daha iyi olduğunuzu göstermektedir. Yapmanız gereken onları cezalandırmaktır; onlar gibi davranmak değil" Bu katliamı 'Hıristiyanlığın ve medeniyetin zaferi sayılan bir başarı' olarak yorumlar. (s. 253) 'Hindistan'daki İngiliz egemenliğinin başarısız olduğunu, yerli halkı barbarlığa terk ettiğini görmek çok üzücü', yorumunu yapar. (s. 254) Başka bir yerde de, 'Çin'in bir Avrupa ordusu tarafından işgal edilmesini, Avrupa'nın devingenliğinin Çin'in durağanlığının üstesinden gelmesi düşüncesinin bile, kendisini mutlu ettiğini' yazar. (s. 255) Fransa'nın Cezayir'deki hakimiyeti için şöyle der, 'şahsım için en önemli öncelik, Avrupa toplumunun idaresi ve teşkil edilmesidir. Bunun anlamı, Afrika'da her şeyi ile Fransızlara benzeyen bir toplumun oluşturulmasıdır. Bir ulusun, ruhunun sömürgeleştirme sayesinde ayakta tutulabileceğini ileri sürer. (s. 257) İngilizler, doğudakiler gibi barbar veya yarı barbar toplumlar üzerinde hegemonya kurmaya belki de en uygun toplumdur. Çünkü tüm Medeni toplumlar içerisinde kendi geleneklerine kesinlikle en sağlam şekilde bağlı olan toplum onlardır, der. (s. 308)

Max Weber, Muhammed'i, dini kuruluş için gerekli yolları gösteren, örnek alınası bir insan olan buda gibi bir peygamber olarak değil, Zerdüşt gibi bir ahlak elçisi olarak görmüştür. Weber'e göre İslam, asla bir kurtuluş dini değildir. İslam'ın öğrettiği Tanrı merhametli fakat sınırsız yetkiye sahip bir efendi'dir. İslam'ın temel hükümlerini sıralar ve bunların aslen politik karakterde olduklarını belirtir. (s. 427) - Max Weber hakkında 'Oryantalizm Kapitalizm ve İslam' adlı kitapözetin de bakılabilir. -

Yazar kitabın sonuç bölümünde (s. 443) amacını açıkça belirtilir: 2Zamanın, geçmişe ait anıları silebileceği uyarısında bulunduktan sonra, şark despotizmi ve İslam'a ve bunlar arasındaki ilişkiye dair görüşleri yeniden ele almak için kitabı yazdığını' belirtir. Yani bir anlamda despotizm ile İslam'ın yeniden bir arada anılmasını amaçladığını açıkça ifade eder! Yazar, 'yer verdiğimiz yazarların görüşleri ‘ emperyalist kibrin göstergeleri ya da doğunun maruz kaldığı sömürgeci aşağılamanın tezahürleri değildir' diyerek içerik ile tezat bir sonuca tekrar ulaşır. Yazar (s. 444) 'İslam'ın ortaya çıkışından beri Avrupa için daimi bir tehdit oluşturmuş olmasının tarih gerçekliğine' dikkat çeker. Avrupa ile İslam ülkeleri arasındaki, çoğunlukla İslami militanlığın bir sonucu olan binlerce yıllık düşmanlık ile savaş haline dikkat çeker ve şöyle devam eder: Batının son Yüzyıllar boyunca Doğuya karşı takındığı tutum ve davranışlar ile ilgili bir 'suçluluk kompleksinin', bir nebzeye kadar hala Batı kültürü içinde 'kol geziyor' olduğu şüphesiz olsa da, iki unsuru hatırlamak faydalı olacaktır: Öncelikle doğu, 'batının doğuya yönelttiği saldırganlığa' karşı pasif kalmamıştır. Batılıların, Doğu toplumlarındaki 'arzu edilen ilerici değişiklikler olarak gördükleri unsurları geliştirmek adına' gerçekleştirdikleri faaliyetler ve girişimleri hatırlamak da aynı zamanda faydalı olacaktır. Bu konuda da, Batı toplumlarının öteki kültürlerle uğraşırken emperyalizm, ırkçılık veya avrosantrik ( Avrupa ve Avrupalılara ve onların kültürüne odaklanan) bir tutum takınmadıklarını ileri sürer. (s. 445)  Kendisinin de itiraf ettiği, son 200 yıllık saldırılara karşı eleştiri getiren Seyyid Kutub'un' Haçlı Seferleri , Fikri bir düşmandı. Haçlı sefer ruhu bütün Avrupalıların kanında gezer' değerlendirmesini de yazar eleştirmektedir. Yani yapılan zulümleri dile getirmeyi de 'modern İslami tutuculuk ' olarak nitelendirir. Yazar, Müslümanların yaptıklarını, Avrupalıları  'aşağılama' olarak nitelendirirken, kendi yaptıkları katliamları, medenileştirme, modernleştirme olarak takdim etmektedir. Yazar, Müslümanların kutsal Kudüs'ü İstanbul'u yağmalandığını, talan ettiğini söylerken, Papa 3. Innocent in İslam'dan mahşerin canavarı olarak bahsettiğini, Hıristiyan bölgelerde yaşayan Müslümanlar için yasal kısıtlamalar getirdiğini de rahatlıkla ifade edebilmektedir. (s. 446) Papa V. Nicolas ,Osmanlı sultanından’ deccal ve mahşerin kızıl ejderi ‘olarak bahseder. Papa 10. Leo , ‘Türkü, ebedi bir düşman’ olarak gördüğünü dile getirir. (s. 477) Yazar, Avrupalıların kendisini savunmasını ve Müslümanlara karşı saldırılarının emperyalizm olarak suçlanmasını 'ironi' kabul eder. Bu tür bakış açısına sahip olanlar, Müslümanların kendini savunmasına ise militan ( s.448, 449) ve daha genel anlamda, terör adını verirler. Aynı yazar Avrupa'da yaşayan Müslümanların (entegrasyonu değil ) asimile olması gerektiğini savunur ! (s. 449) Yazar emperyalizm veya misyonerlik amaçlı çalışmaları değil de, Batı Avrupalıların başka nedenlerle doğuya ilgi ve meraklarını olduğunu savunur: Gezginlik, ticaret, bilim adamı... Amaç, Doğu toplumlarına ışık tutmak!!! Bunun aksi durumlar nadirdir! Birçok batılı araştırmacı da, İslam dünyasının batıdaki Rönesans'ın temellerini attığını kabul ederken, yazar doğunun batıya verdiği şeylerin başında, ‘ kahve’ ithali olduğunu yazar. (s. 450)
Edmund Burke, İngiltere gibi demokratik bir devletin, despotik bir devleti yönetirken olumsuz bir şekilde etkileyebilme ihtimali olabileceği konusunda endişelidir!! (s. 452)  Adam Smith, anti-emperyalist bir kişidir (!) ve sömürgelerin vergi mükellefi İngilizler'in sırtında ağır bir yük olduğunu belirtmiştir.  Bir İmparatorluğun güç kazanması için, ne mali ne de askeri bir katkısı olmayan sömürgelerin ' gösterişli donanımını ' eleştirmiştir. James Mill, sömürgeleştirmenin İngiltere için çok sorumluluk olduğunu, genel anlamda anavatanda daha az yatırım yapılmasına neden olduğunu, büyük masrafları anlamına geldiğini ileri sürer.Kitap yazarı, benzeyen görüşteki diğer yorumları da ifade ettikten, sıraladıktan sonra, ‘ emperyalizmin Avrupalıların tüm önemli görüşlerinin doğasında otomatik olarak var olmadığı sonucuna varılabilir.’demektedir.   (s. 453)
(Kitap kibir, üstünlük, efendi olma, yönetme, akıl verme yani klasik oryantalist bakış açısıyla yazılmıştır.. Yapılan zulüm, sömürüler Avrupa'nın hakkıdır, zaten amaç sömürü değil, medeniyet götürmektir! ) Yazar, batı ülkelerinin Arap ve İslam ülkelerindeki sosyal ve politik tutumda değişim yaratılması için harcanan çabaya destek bulunmasının, demokrasiyi desteklemesinin ya da 'insancıl amaçlar doğrultusunda müdahalede bulunmasını' gerekli olup olmadığı hala bir sorundur, diyebilmektedir. (s. 455) Yazar ve kitabında fikirlerini ifade ettiği diğer eser sahipleri, sömürgeciliğin, emperyalizmin, Batı hegemonyasının bir modernizasyon aracı olduğu, ilerleme ve gelişim sağladığı görüşüne sahiptirler. Bu yazarlar, batılı ülkelerin, daha az gelişmiş toplumlara, Batı medeniyetini götürmek görev ve ideali olan bir medenileştirme misyonuna önayak olması gerektiği görüşünü ileri sürerler. (s. 456)
Bağdat'taki kütüphane ve çeviri enstitüsü kanalı ile, ortaçağ Hıristiyanlık aleminin benzer bir süre zarfında ürettiğinden çok daha fazla ve çeşitli bilimsel çalışma ve alim üretilmiştir. (s. 457) Arap bilim insanları yaptıkları çevirilerle, Yunan felsefesinin Hıristiyan bölgelere yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. (s. 458)

 

   Michael Curtis, Şarkiyatçılık ve İslam