Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
BİLGİNİN SİYASALLAŞTIRILMASI - İLAHLAŞTIRILMASI
 
 

                                                             SİYASAL VE EKONOMİK BİLİM
 

       Siyaset ve ekonominin bilimsel açılımını tarif etmeyeceğiz aksine bilimi siyasal amaçları ile sınırlayıp bu  göz ile yorumlayan bilimi  ekonomik açıdan  öznelleştirenlerdir  yazımızın konusu. Cini kabul etmeyen psikolog , Darvinizmi savunan Prof, Alternatif tıbbı küçümseyen doktorlar ,…Cinlerin varlığı kabul edilse , psikolojik bir çok rahatsızlığın tedavisi mümkün olabilecektir, ruh’un varlığı kabul edilse tıp farklı bir bakış açısı kazanacak ve yeni tedavi yöntemleri geliştirilebilecektir. Darwinizm – libido eksenli insan tanımları insanları nasıl mutlu ve huzurlu bir birey haline getirebilir ki ….ulaştığımız sonuç ortada zaten! Alternatif tıp’ı küçümsemek acaba ilaç firmalarının gazı ile hareket eden bir bakış açısının topluma yansıyan  izdüşümü olabilir mi acaba ?  Bilimin amacı insanlığı  doğruya ,hikmete ,güzele  yönlendirmek olmalı;Ama şu an bilim çıkar ,ekonomi ve siyasi  üçken  içinde  dar çerçevede  insanlığa  hizmet amacının uzağında bir seyir izliyor iddiasındayız. Bilimi  ve ürettiği ürünleri inkar etme gibi bir niyetimiz yok ama bilimin insanlık yerine bazı çıkar çevrelerine hizmet ettiği düşüncesini ileri sürmekteyiz ve karşı olduğumuz konu da bu !
                                                                 Bilimin siyasallaştırılması

       Ben kimim sorusunu  ideolojik bir çerçevede dar bir tanımlama itmiştir siyasallaştırılan bilim.Bilim adamlarının “nereden gelip nereye  gidiyoruz ?” sorusuna cevabı da yine bilimsellikten uzak  ideolojik-siyasi sınırlar içinde cevaplanmaktadır. Ya bilimi ilahlaştıranlara ne demeli? Bilim daime ileriye dönük , devamlı ilerleyen ve değişen bir süreçtir!Atomun tanımı eskiden “ parçalanamayan en küçük yapı taşı” iken artık günümüzde nötron-proton-elektronlardan bahsedilebilmektedir, atom bombası üretilmektedir! Tıp ülser'e eskiden süt önerirdi, şimdi zıttını öneriyor. Kolonya ile mikroptan temizlenirdi, şimdi ilgisi olmadığı ortaya çıktı. Perhiz için sıcak su önerilirdi, şimdi vazgeçildi. Terli su içilmemesi tavsiye edilirdi, şimdi öneriliyor.Dişleri önce  sağa sola, sonra yukarı aşağı,en son a daire şeklinde fırçalamayı önerir oldular... liste uzun. Soru; O zaman eskiden bilim adına yapılanlar bilim-dışı mı idi...?

         Bilimin verileri dışındaki hiçbir fikri – Din dahil !- kabul etmeyenler Sabah Gazetesinin 21.12.2001 tarihli manşetini nasıl yorumlayacaklar: “ BİLİM ADAMLARI KAFA KARIŞTIRDI.YAŞAM UZAYDA BAŞLAMIŞ OLABİLİR!... “
          Newton’un yasalarını yerle bir eden Einstein yasaları ve  şimdi eleştirilmeye başlanan Einstein  kanunları  ,… en  son deprem uzmanlarının birbirlerini “ şarlatanlıkla” suçlamaya varacak  kadar  bilimsel temelde birbirlerine zıt ileri sürdükleri fikirler…tüm bunlardan sonra  Bilimi tanrı haline getiren kafalar ne yapsınlar , onlarında durmadan kıble değiştirmekten başları dönmeye ,kafaları karışmaya başlamıştır herhalde!  Unutmayalım gerçek şüphecilik  “ olamayabilir değil olabilir şıkkını tercih etmektir.”
            Bizim iddiamız şudur ,Bilim  vardığı bazı sonuçları zamanla değiştirmekte  olsa bile  , iyi-güzel-hikmet’e  her geçen gün biraz daha yaklaşmaktadır.Din ise insanlığın araştırıp bulması için zaman – çaba harcamalarına gerek kalmadan ; İyi-güzel-hikmet manzumelerinin bir kitap halinde insanlara sunulmuş halidir, iddiasındayız.Yani bilim hızla dine yaklaşmakta ,dinin ileri sürdüğü  fikirleri doğrulamakta, her emir ve yasağı hızla tasdik etmektedir.
 

                   Bir zamanlar "BilimselLIK" adIna savunulanlar günümüzde adliyelik olay kabul edilMEKTEDİR!
            
             

                          

                        100 yıl önce ve sonra, bilim..!

       Din; Bilimin zamanla geleceği noktayı temsil ediyor. Bilimi din kabul edenleri ise ,  en çok  yüz yıl sonra gülünç iddiaların taraftarı olarak anılacaklar!
 

                                                                     BİLİM KUTSAL BİR İNEKTİR!
   Bilim, bilimsel olarak elde edilen bilgilerin tümüdür. İlk adım gözlemdir.Bir dizi gözlem bir araya toplanır ve bilim adamı kendisiyle bir müzakereye girerek hipotezini kurar. Bu gözlediği verilerin şu ya da bu şekilde bir açıklamasıdır.Bir hipotez, bir tür tahmindir. Sonraki aşama ' Eğer hipotezim doğruysa o zaman şu deneyi yaptığımda bu sonuca ulaşmam gerekir’ der. Son aşama uygun deneyi yapmak ve hipotezi sınamaktır. Eğer deney yanlışsa hipotez tamamıyla reddedilir, doğruysa hipotez geçici olarak kabul edilir ve  hipotez sürekli olarak deneylerle sınanır. Eğer bu sınamalardan başarıyla çıkarsa hipotez teorileşir. Teori iyi sınanmış hipotezdir. Ancak çok kuvvetli teoriler bile yanlış çıkabilir. Modern bilim Gelileo ve Newton'la başlamış ve o zamandan beri hızlı bir şekilde ilerlemiştir. Einstein ve Bohr gibi bilim adamlarıyla korkunç bir ivmeyle kazanmıştır. Ama aynı hikaye alçaltıcı ters bir dille de anlatılabilir. Eğer bilimin doruğu atom hakkında şimdi bildiklerimiz ise, on yıl önce bilinenlerin kesinlikle kusurlu olması gerekmektedir. Çünkü bilim o zamandan bu zamana kadar büyük aşama kaydetmiştir. Yirmi yıl önce bilinen daha da kusurluydu 50 yıl öncenin biliminde bilinmeye değer çok az şey vardı. Biraz hayal gücü kullanarak bundan 20 yada 30 yıl sonra bilimin ne hale geleceğini sorabiliriz. Bir zamanlar ise bilimin geleneksel dini inançların yerine geçecek yani kavram ve düşünceler arama yolunda bir sorumluluğu olduğuna inanılırdı. Berhelot, dinin yerini bilimin aldı" dediğinde yıl 1901 idi.  Zamanımızda bilimi büyük kutsal ineği olarak gören kimseye rastlanmaz oldu, en azından bu sayı epey azaldı.
   Alın size bir bilimsel yaklaşım: Adamın biri pazartesi günü viski soda içerek sarhoş olur, Salı günü konyak ve soda içerek sarhoş olur, Çarşamba günüde cin ve  soda içerek. Ortak payda yani soda! Bilimsel sonuç; Soda sarhoş eder
J Ayrıca tarih bilimi de deneysel değildir. Yine bilimin de yapabilecekleri de sınırlıdır. Bilim, cinlerin olmadığını kanıtlayabilir mi? Hadi bir ortaya bir soru daha: İki nokta arasındaki en kısa mesafe doğru bir çizgi midir? Söyler misiniz  bana Amerika ile Türkiye arasında direk bir doğru çizgi çizebilen çıkabilir mi? Aksine bir yay çizmek gerekir! İlginç değil mi evrende her gök cismi 'daire' çizerek hareket eder...Varın gerisini siz düşünün!
   19. Yüzyıl'daki  "bilimsel" bir çok iddia artık çöplükte değil mi? O zamanın havalı bilim adamları şimdi arkalarından gülünen birer eski teorisyen değiller mi? " Atom mu , parçalanamayan en küçük yapı taşıdır" o kadar! " E ama parçalandı" hani parçalanamazdı...Hı? Noldu ...?  O zaman etrafa bilim adına hava atanlar günümüzde tekrar geri gelselerdi insan içine çıkabilirler mi idi yoksa onlara da " gerici, çağdışı " falan denilir mi idi acaba ?!
19. yüzyılın  şaşaalı günlerinde fizikçiler her şeyin kurallara uygun yürüyeceğine inanıyordu. Doğanın yasaları keşfedilecek ve her şeyi görmek mümkün olacaktı. Yıldızlar , paylarına düşeni yapıp hep birlikte yerçekimi yasasına uydular. Işık dalgalardan  meydana geliyordu ve bunlar oldukça iyi anlaşılıyordu. Elektrik biraz daha belalıydı ama yasalarının çoğu bulunmuştu ve geri kalanı da zamanla keşfedilecekti ve doğanın bütün yasaları bulunduğunda, gerekli  verilerinde yardımıyla, her şeyi öne gitmek mümkün olacaktı.  Eğer evrendeki bütün maddenin her atomunun pozisyonunu, hızını ve belki  birkaç şeyini daha bilebilseydik doğa yasaları sistemin tümünün bütün geleceğini öngörmekte kullanılabilirdi. Bu inanca determinizm denir. 19.yüzyılın sonuna kadar oldukça makul görünüyordu. Ama, yüzyılın dönümünde geliştirilen kuantum teorisi, onu temelinden sarsmış ve o zamandan beri fizik, kendine duyduğu pişkin güvenin çoğunu kaybederek büyük bir aşama sağlamıştır.
  Bilim adamlarının idolleri bir totem kazığı gibi birbirinin üzerine dizilseydi en tepedeki ölçüm adı verilen sırıtkan bir fetiş olurdu. Hem kimyacıyla hem fizikçiler ölçümün önünde eğilip ona taparlar. Oldukça doğru bir saptama yaparak bütün fiziksel bilimlerin sadece özenli ölçümlerle ilerleyebileceğini  söylerler. Hemen herkes  fizikteki herhangi bir şey hakkında muğlak, nitel ve kesin olmayan bir açıklama getirilebilir ama bu nicel bir sınavdan geçtiğinde çökmeye mahkumdur.
   Işık hızı saniyede 300.000 idi. Ama son yıllardaki araştırmalar 300.000*300 sayısına işaret etmektedir. Uzun yıllar devam eden durağan evren modeli, 2 bin yıllık Öklid geometrisinin yetersizliği, peşinden yıllarca koşulan "eter"in elden uçup gitmesi. Bir dönem bölünemeyen en alt parça olarak adlandırılan "atom"un, aslında daha alt parçacıklar olan proton, nötron ve elektronlardan oluştuğu anlaşıldığında bir irkilme yaşandı. Ardından proton ve nötronların da aslında temel yapı olmadığı, onların da kuarklardan oluştuğu anlaşıldı. Özetle bilime yeniden bilimsel bir yaklaşım gerekir: Şüpheciliği bilimin bizzat kendisine uygulaması akıl ve bilimin bir gereğidir. Bilimin varmış olduğu son nokta aslında ilerde varacağı yeni ve farklı bilimsel kanunların ilk adımıdır. Kısaca bilimde kesin ve son yoktur.
   Bilim adamları acaba ”bilimin henüz yapamadıkları-bulamadıkları” konusunu düşünüp tevazu ile başları önde yürüyeceklerine geriye bakıp  bilimin geldiği şu an ki aşamayı kendilerine mal edip kibir ile yürümeleri ne kadar mantıklıdır. Ayrıca “bilimin insana neler yapabileceği düşüncesi korkunçtur. Atom bombası, radyoaktif zehir gazlar,  biyolojik savaş vs. bir çok bilimsel araştırmanın hedefini doğruluk derecesini ve doğruluk neticelerini ona para yatıran çevreler belirlemektedir, ayrıca hiçbir bilim adamı yaşadıkları zamanın dünya görüşleri ve ideolojilerinin etkisi altında kalmadığı iddia edilemez. “Atom bombasının silah olarak mükemmelle
ştirilmesi için çalışan bilim adamlarına aydın diyemeyeceğim.” der Sartre  (Sartre, J.Paul, Aydınlar Üzerine, 1997, s 12). Bilim diye ortaya çıkan bir çok buluşun insanları hafiften delirttiği gerçek  değil midir: Telefon, televizyon, aşı, vitamin hapları...vs
    Bir durumu ölçerken mesela bir Kuantum  parçacığını ölçerken hem hızını hem de konumunu aynı anda ölçülemez. Diyelim ki konumunu ölçüyorsun ve bilgi edinme kesinliğin çok fazla, bu kesinlik ne kadar fazla artarsa hızın belirsizliği o kadar artar. Buda şu anlama geliyor, hiçbir zaman maddenin gerçek bilgisine sahip olamayacağımız. 
    
Bilim kanıtlanmış bilgidir ama o kanıtlanmış bilgi her zaman bir başka kanıtlanmış bilgiye terk edebilir yerini. Nitekim bunun binlerce örneği vardır. Demek ki bilim de, “mutlak bilgi” değildir. “Mutlak” olduğu kabul edildiği gün bütün gelişmeler durur. Varsayımlara dayalı hipotezler ise doğrulandıklarında o ana kadar ”meçhul olanı kavramamızı” sağlıyordu. Üstelik bir hipotez, diğer bir hipotez onu yanlışlayana dek geçerli idi…İnanç: Şüphe ettiğine araştırarak ulaşamıyorsan ”onun yine de o olduğuna” inanmak ise her bilim, kesin doğru olana dek inanç değil midir ki zamanla o kesinleşenin de zamanla yanlış olduğu ortaya çıkacaktır! Artık “akıl ile her şeyin bulunacağı” iddiasının şimdiye kadar doğrulanmamış başka bir inanç olduğunun farkına ne zaman varacağız acaba...?!
    Harward tıp fakültesinde beyin üzerinde çalışan bir bilim adamının yazar  Cüneyt Ülsever'e dediği şu cümle üzerinde biraz düşünmeyi tavsiye ederim: " Ben tıp bilimine bir tanrı tanımaz olarak başladım. Ancak hala beynin ne menem bir şey olduğunu %8 - %10 biliyoruz. Beyine düşünmeyi sağlayan mekanizmanın ise katiyen farkında değiliz." Bu tıp alimi şimdi dinleri inceliyordu… Bilim felsefesine merak salınca da zaten bilimin de yola bir takım varsayımlarla doğru olduğu kabul edilen bulgularla-çıktığını,sadece aynı koşullarda  aynı sonucu almanın peşinden koştuğunu bilmek yani her  şeyin akılla bulunabileceği iddiası aslında bir inanç değil midir? Varsayımlar  ”inançtan” başka bir şey değildir midir ? Ya bilimde ”tesadüfe” yer olduğunu iddia edenler: İşte darwinizm: Tesadüfler zinciri sonucu oluşan muhteşem evren ve içindekiler...!
Piltdown Adamı hilesi bilim adamlarınca uydurulmadı mı? Karl Popper  "Darwin kuramı sınanabilir olmadığı için bilimsel değildir, sahte bilimdir. Metafizik bir şeydir." sözü de bir kenara yazılmalıdır (The Logic of Scientific Discovery)
   Biz bilime karşı değiliz ama bazılarınca kutsallaştırılan bilimin kötü yüzünü de göz önüne sermek bizim görevimizdir. Gerçek bilim adamı kendisine şu soruyu sormalıdır: Bilim gelişmesini nereye kadar devam ettirebilecektir? Şu anki bilim hangi aşamadadır? İnsanlık tarihi buna yetecek midir, yeterse vardığı yer neresi olacaktır? Bilim vardığı birçok sonucu değiştirip yerine bir yenisini koyuyorsa da uzun vadede kainatın gerçeklerine biraz daha yaklaşarak ilerlemeye devam etmektedir. Kainatın gerçeklerini açıklayan ise dindir. Aslında bilim; Allah'ın evreni yaratış sırrını çözmektir, bilimin amacı Allah'ın kainatı yarattığı dili çözmek olmalıdır. Bilim adamlarının amacı zamanla değişecek ve adına bilim denecek kısa dönem buluşlara tapınmak değil, Allah'ın kainatı yaratırken koyduğu kuralları bulmak olmalıdır.

                                          
                        
     

                                  

                      

                           


 
                                                                       CÜNEYT ÜLSEVER'DEN
   Harward tıp fakültesinde beyin üzerinde çalışan bir bilim adamının yazar  Cüneyt Ülsever'e dediği şu cümle üzerinde biraz düşünmeyi tavsiye ederim: " Ben tıp bilimine bir tanrı tanımaz olarak başladım. Ancak hala beynin ne menem bir şey olduğunu % 8 - %10 biliyoruz. Beyine düşünmeyi sağlayan mekanizmanın ise katiyen farkında değiliz." Bu tıp alimi şimdi dinleri inceliyordu… Bilim felsefesine merak salınca da zaten bilimin de yola bir takım varsayımlarla doğru olduğu kabul edilen bulgularla-çıktığını,sadece aynı koşullarda  aynı sonucu almanın peşinden koştuğunu bilmek yani her  şeyin akılla bulunabileceği iddiası aslında bir inanç değil midir? Varsayımlar  ”inançtan” başka bir şey değildir midir ?
( C. Ülsever: Teneke Evin Torunu) Ya bilimde ”tesadüfe” yer olduğunu iddia edenler: İşte darwinizm: Tesadüfler zinciri sonucu oluşan muhteşem evren ve içindekiler...!

  Varsayımlara dayalı hipotezler ise doğrulandıklarında o ana kadar ”meçhul olanı kavramamızı” sağlıyordu. Üstelik bir hipotez, diğer bir hipotez onu yanlışlayana dek geçerli idi…İnanç: Şüphe ettiğine araştırarak ulaşamıyorsan ”onun yine de o olduğuna” inanmak ise her bilim, kesin doğru olana dek inanç değil midir ki zamanla o kesinleşenin de zamanla yanlış olduğu ortaya çıkacaktır! ( En son Einstein bile eleştirilmeye başlanmadı mı ? )  Artık “akıl ile her şeyin bulunacağı” iddiasının şimdiye kadar doğrulanmamış başka bir inanç olduğunun farkına ne zaman varacağız acaba...?! 
 

                 
 

    André Vayson de Pradenne`in `Prehistorik Arkeolojinin Sahtekârlıkları` isimli kitabında sıraladığı arkeoloji tarihine geçmiş pek çok sahtecilik örneğiyle de sınırlı değil bilimsel aldatmacalar. Bilim dünyasında günümüzde de şarlatanlar çıkabiliyor. Hileli laboratuvar fareleriyle deney yapan bir Amerikalı immünolog, fosillere makyaj yaparak bilime katkıda bulunan (!) Japon bir paleontolog, deneylerini kaçakçılığa alet edebilen Alman bir fizikçi ya da klonlama alanındaki sahte süper deneyleriyle ülkesinde milli kahramana dönüşebilen Koreli bir biyolog olarak karşımıza çıkabiliyor bu sahtekârlar.   


                  

                                                      Rektörler bir bilim kilisesi mi oluşturmak istiyor?
  YÖK"ün bünyesinde bulunan rektörlerin ve yakın arkadaşlarının bilim, din, vahiy konularında, yaptıkları açıklamalardan anladığımız kadarıyla bilimi bir din gibi algıladıkları için "Scientific Church" Bilim Kilisesi kavramını kullanmayı bir zihniyeti anlatmak üzere uygun bulduk. Ancak hemen hatırlatalım ki, bilimi bir din olarak görmeleri de sadece bir slogandan ibarettir çünkü bilim üretmede yetersiz oldukları ve ideolojik bir bataklığın içine saplandıkları için din olarak gördükleri bilimin gereğini de yapmazlar. Sadece, halkın tarihsel yürüyüşüne uygun değerleri, yargıları, sembolleri, anlam ve kavram çerçeveleri, sosyolojik bir gerçek olarak, demokratik bir seçim yoluyla çevreden merkeze yöneldiği zaman, karşılarında halkın özgürce seçtiği bir meclis ve Başbakan dahi olsa, kilise hiyerarşisinden devşirilen cüppelerini giyerek bilim, aydınlanma, laiklik ve ulusalcılık adına Anıtkabire yürümektedirler. Abartısız Rusya, Küba, Çin dâhil dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir bilim adamları prototipleri yoktur. Bu zihniyetin batıda nasıl iflas etmiş olduğunu bilahare fazla detaya girmeden genel hatları ile açıklamaya çalışacağım.
                                                         Bilimperest rektörlerin düşünsel arka planı
   Bilindiği gibi 1789 Fransız ihtilalinden sonra gelişen pozitivist bilim anlayışı ki bu kavramı ilk önce St. Simon kullandı.- Fizik bilimlerinde meydana gelen büyük atılımlarla 19.asırda sosyal bilimleri de kapsayacak şekilde Kıta Avrupa"sında hakim bir paradigma haline geldi. Öyle ki St. Simon"un öğrencisi Aguste Comte bu paradigmayı sosyoloji alanında öyle bir noktaya ulaştırdı ki; artık pozitivizm ve onun kavramlar çerçevesi, aynen doğa bilimlerinde geçerli olan sebep-sonuç ve determinist ilkelere göre, zorunlu olarak insanlığın ortak dini olacak ve dolayısıyla vahye dayanan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi dinler tarihsel ve toplumsal yasaların bir gereği olarak, insanlığın tarihi serüveninden silinecekti. Çünkü ona göre, insanlık Teolojik dönemden Metafizik döneme, Metafizik dönemden de zorunlu olarak Pozitivist döneme geçerek bu "üç hal" kanununun bir gereği olarak, insanlık mistifiye olmuş boş inançlarından kurtulup bilimsel kavramlar çerçevesine dayanan pozitivizm tek geçerli yaşama biçimine, yani bilimsel bir dine dönüşecektir. Bu görüş özellikle sol ve ateist aydınları derinden etkilemiştir. Zaten Marksist bilim adamlarının düşünme biçimi de öyledir. Zira Marx kendi teorisini "Scientific Socialism" (Bilimsel Sosyalizm) olarak isimlendirmişti. Zira ona göre de, aynen Aguste Comte"de olduğu gibi, komünal toplumdan başlayan insanlık tarihi kölelik, ağalık, feodalite, kapitalizm ve sosyalizm aşamasından sonra determinist (zorunlu) yasaların gereği olarak komünizm"e (sınıfsız topluma-dünya cennetine ki, bu liner tarih anlayışı, St.Agustini"in teolojik tarih felsefesinin mataryalize edilmesidir) ulaşacaktır.Dolayısıyla üst yapının en dominant unsuru olan din kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Zira din insanlığın afyonudur, o işçi-proleterya sınıfının sömürülmesi için burjuva sınıfının uydurduğu bir sömürge aygıtından başka bir şey değildir. Bugün üniversitelerimizin en önemli mevkilerini işgal eden akademisyenlerin birçoğu hemen hemen böyle düşünürler. İdare-i maslahat icabı her zaman itiraf etmeseler de! Dolayısıyla bu pozitivist-Marksist mantalitenin aşkın bir anlayışa, metafiziğe kapı aralayan, daha açık bir ifade ile Tanrıya belli bir dine inanan bir bilim adamına, başı örtülü dahi olmasa herhangi bir öğrenciye tahammül edemeyeceği açık ve seçiktir. Şimdi gelelim bu söylediklerimizin YÖK"le ne alakası var işte meselenin de püf noktası burada düğümleniyor. Zira YÖK"ün özellikle Kemal Gürüz, Erdoğan Teziç, Celal Şengör gibi bireylerin tarihsel ve toplumsal olaylara, dolayısıyla dine, dile sanata kültüre ve bilime yaklaşım biçimi çok fazla bilimsel çalışmalarla ilgilenmeseler de pozitivist-marksist bir mantaliteye dayanır.
  
Nedir pozitivist mantalite; gözlenemeyen, olgulara dayanmayan, deneye indirgenemeyen yani empirik anlamda test edilip genelleştirilemeyen her önerme ve inancın yadsınmasıdır... Tıpkı Viyana ekolünün, neo-pozitivistlerin özellikle Carnap ve Raihanbach gibi naiv düşünen mantıkçı felsefeciler gibi. Onlara göre metafiziğe dayanan tüm yargılar ve onun üzerine inşa edilmiş hayat biçimleri zihinsel bir yanılma ve sapmadan ibarettir. Çok açık bir örnek verecek olursak, Tanrı vardır, Ahiret vardır, öldükten sonra dirilmek vardır, yargı günü gerçektir gibi önermeler empirik anlamda doğrulanamayacağı için anlamsızdır dolayısıyla bilimsel değildir. Pozitivist mantalite kelimenin tam anlamıyla budur. Halbuki bu yargının kilise kurumunun "extra ecclesiam nulla salus" (kilise dışında hiçbir hakikat yoktur.) dogması ile hiçbir farkı yoktur.
   Fakat "teist" Allah"a, vahye ve onun öngördüğü hayat biçimine inanır. Yani pozitivistin tam karşıt yönünde de bir düşünce ve inanca sahiptir, bundan dolayı pozitivizmi bir kilise ve din olarak algılayan YÖK ve onun rektörlerine göre açıktan söylemeseler bile, dini simgeyi çağrıştıran her kıyafet, hatta dille ifade edilemeyen dini motifli her düşünce tarzı hissedildiği anda üniversite kampüslerinden kovulmalıdır. Zira pozitivist dinin kâfirleri de teist"lerdir (yani inananlar) keşke mümkün olsa da pozitivist tapınaklarda büyük rahip Auguste Comte"un başkanlığında pozitivist engizisyonda yargılanıp pozitivist cehennemde layık oldukları şiddetli azabı tatsalar. Allah"a inanan adamdan bilim adamı olmaz. Çünkü o apriori, önsel olarak Allah"a inandığı için dogmatiktir. Öyle ya bu kafaya ve mantaliteye göre Aristoteles, Platon, Plotinus, Descartes, İbn-i Haldun, Leibnize, Farabi, İbn-i Sina, Blace Pascal, Spinoza, Immanuel Kant, Hegel, Einstein vs. bile aydın sınıfına giremezler çünkü ne de olsa adlarını saydığımız bu zevat şu veya bu şekilde Tanrı"nın varlığını kabul ederler.
   Maalesef bu zihniyet Avrupa kaynaklı Baron de Holbach, Abbe Meslier, Ludwing Buchner, David Strause, Diderot, Neitsche, J.P.Sartre gibi ateist-pozitivist düşünürlerin ve onların ilk çömezi sayılan Abdullah Cevdet ve onun naiv tilmizleri sayesinde yerleşti. İstiklal şairi Mehmet Akif"e hakaret edecek düzeyde tarihsel ve toplumsal değerlerimize düşman Nurullah Ataç gibi bireylerin İnönü döneminde cumhurbaşkanı danışmanlığına getirilmesiyle de sosyo-kültürel alanda tam bir pozitivizm, kamusal alanda ise Sovyetik tipi bir laiklik uygulaması yerleşti. Peki, yukarıda kısaca anlattığımız bu bilim anlayışına ve dünya görüşlerine Kıta Avrupa"sında ne oldu? Orada üniversiteler halen katı bir pozitivizmi ve determinizmi mi seslendiriyorlar? Farklı inanç, fikir ve ideolojilere sahip akademisyen ve öğrencileri kapı dışarı mı ediyorlar yoksa orada üniversiteler aklı, bilimi özgür düşünce ve araştırmayı bırakarak apriori olarak, görevlerinin resmi ideoloji veya Marksizm, sosyalizm, kapitalizm, pozitivizm, Hıristiyanlık gibi dünya görüşlerini savunmak, entelektüel ve epistemolojik anlamda onları meşrulaştırmak olduğunu mu söylüyorlar? Öyle ya bizim bilim adamlarımız, kendilerinin savunduğu akıl, deney, özgür düşünce olgularının aksine üniversitede görevlerinin "Kemalizm"i" savunmak olduğunu söylüyorlar. Zira onlara göre Kemalizm, yeryüzünde hakikatin, gerçeğin kendisidir. Ki bu Kemalizm denilen düşünme biçiminin cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk"le hiçbir alakası yoktur. Zira özgün yazılarının ve söylevlerinin yer aldığı "nutuk"ta böyle bir düşünce mantalitesi yok. Bu kavram daha çok 1940"lı yıllardan sonra mantıkçı-pozitivizme prestij eden, devlet düzeyinde laikliği Tanrıyı yeryüzünden kovma harekatı olarak algılayan Sovyetik tipi laisizmi savunan, elitist, jakoben bireyler tarafından ortaya atılmış ve içeriği doldurulmaya çalışılan bir kavramdır. Tam anlamıyla bir rekonstrüksiyondur. Zira Atatürk kendisinin milletine ve Türk Gençliğine hiçbir dogma bırakmadığını, sadece aklı ve özgür düşünceyi ölçü ve hakem olarak bıraktığını açıkça söylemiştir.
                                                         Türkiye"de bilim siyasallaşmıştır
   Evet, Avrupa"da, Amerika"da, gelişmiş demokratik ülkelerde bu bilim anlayışına ve mantalitesine sahip hiçbir üniversite yoktur. Zira bilim Türkiye"deki gibi siyasallaştırılmamıştır, herkesin hangi düşünce ve inançtan olursa olsun akademik özgürlüğü vardır. Örneğin Amerika"da bırakın bir öğrenciyi bir Yahudi profesör Yale Üniversitesi"nde kipa"sı ile derse girebilir, ders anlatabilir hiçbir makam ve otorite onun bilim adamlığını sorgulayamaz, ta ki kendi inançlarını bilim adına öğrencilerine dayatmadığı sürece...Şimdi gelelim bir dönem Avrupa"ya da hakim olan pozitivist bilim anlayışına ne oldu, öyle ya kadim filozof Herakleitos"un söylediği gibi "Panta rei" her şey akar dolayısıyla köprünün altından çok sular geçti , ta 1950"lerde Amerika"da "Science is Sacred Cow":  "bilim kutsal bir inektir" gibi kitaplar kaleme alınmaya başlandı. Kıta Avrupa"sında fizik bilimlerde pozitivizme ve dolayısıyla determinist anlayışa darbeler vuruldu. Şimdi bu tarihsel gelişmeyi kısaca açıklayalım.
                                                               Bilim kilisesinin iflası
19. asrın ikinci yarısında öklitçi olmayan geometriler ortaya çıktı. Labochevsky . (1793-1856), doğru çizgiyi değil, iki nokta arasında bir eğriyi kabul ediyordu. Rieman ise üçgenin iç açıları toplamının 180 dereceden fazla olduğunu söylüyordu. Yine aynı dönemde Newtoncu paradigmanın aksine bilimsel bilgiyi mutlaklaştıran, bilim kilisesine dönüştüren pozitivizm ve onun uzantısı siyantizm( bilimi kutsallaştırmak) anlayışına karşı bilimin yapısını eleştiren felsefeler ortaya çıkmıştı. İşte bu göreli/göreceli (relativist) anlayışlar fizikçi Einstein"in (1878-1955) "özel ve genel relativite" teorilerini ortaya atmasına yol açtı. O, zaman ve mekânın rölatif olduğunu, mutlak eş zamanlılık olmadığını kabul ettirdi. Max Planck(1850-1947) 1901"de "Planck Sabitesi" denilen değişmez sayıyı keşfetti. Niels Bohr(1883-1962) 1913"te bugün de geçerli olan "atom modeli"ni çizdi. Louis de Broglie(1891-1977) dalgalar mekaniğini kurdu, ışığın ve sesin dalga dalga yayıldığını ortaya koydu. Werner Heisenberg(1901-1977) atomların iç dünyasında "kesinsizlik" (incertitude) olduğunu ortaya koydu. Ona göre hareket halindeki bir elektronun yerini tam olarak tespit etsek, hızını tespit edemiyoruz, hızını tespit etsek yerini tespit edemiyoruz. Elimizdeki cihazlar çok mükemmel de olsa sonuç değişmez. Böylece Heisenberg klasik fiziğin sıkı sebep-sonuç ilişkisinin burada geçerli olmadığını, olayların ihtimal bağı ile bağlı olduğunu ortaya koydu. Böylelikle doğa bilimlerinin dayandığı determinizm ilkesi sarsıldı. Tabiri caizse determinizmin, dolayısıyla pozitivizmin ve onun kavramlar çerçevesinin duvarında Planck Sabitesi kadar büyük bir çatlak meydana geldi. Louis de Broglie, (madde ve ışık) Sonuç olarak doğa kanunları "zorunlu (determinist)" olmaktan çıkıp "olumsuz (zorunsuz)" olarak görülmeye başlanmıştır. Bunlara diğer ilimlerdeki ilerlemeleri de katmak gerekir. Mesela 1950"li yılların sonunda hücrede keşfedilen RNA, DNA denilen bilgi yüklü parçacıklar, biyolojiye dayanan yeni bilgi teorisi geliştirilmesine yol açtı.
   Peki, felsefe düzleminde ne oldu, fizik bilimlerdeki bu pozitivist çöküş elbette bilim felsefesini etkiledi. Bilindiği gibi mantıkçı pozitivistlerin hedefleri bilimi metafizikten (dinden) temizlemek, Tanrıyı en azından yeryüzünden kovmak ve felsefeye bilimsel bir kimlik vermek idi. Ve onların ölçütü ise daha önce bahsettiğimiz gibi "doğrulamak" idi. Bilimi ve özellikle felsefenin alanını, daraltan bu akımın çeşitli eleştirilerle yetersizliği ortaya çıktı ve dolayısıyla mantıkçı pozitivizm ve dünya görüşü etkisini kaybetti. Bunu da özellikle Karl Poper (1902-1994)"in çalışmaları sağladı. Popper "doğrulanabilirlik" ölçütüne karşı "yanlışlanabilir" ölçütünü seçenek olarak ileri sürdü. Ona göre hiçbir önermenin- bilimsel olsun, olmasın- doğruluğu mutlak olarak ispatlanamaz, metafizik, estetik ve etik önermeler için de doğrulayıcı deliller getirilebilir. Popper"in bu devrimci çıkışının yanında üç önemli gelişmeye işaret etmek gerekir. N.H.Hanson, geleneksel emprisizm"in temel varsayımı olan bilimin gözleme dayandığı tezine karşı çıkmıştır. Ona göre gerek bilimde, gerek günlük hayatta nesne ve olguları olduğu gibi algılayamıyoruz. Yani gözümüze yansıyan şeyle gördüğümüz algıladığımı mutlak olarak aynı şeyler değildir. Örneğin suda doğru bir çubuğun eğri görünmesi gibi... Zira deney ortamı bireyi bazen yanıltabilir. Thomas Kuhn ise (1922- 1962)"de yayınladığı "Bilimsel Devrimlerin Yapısı" (The Structure Of Scientific Revolutions) adlı eseri ile bilim dünyasında yeni bir dönemin açılmasını sağladı. Normal bilimin işi... O, mantıkçı pozitivistleri ve yerleşmiş anlayışın aksine bilimin doğrusal olarak değil, aksine seyrek de olsa devrimsel atılımlarla gerçekleştiğini ilk defa açıkça ortaya koydu. Kuhn"a göre bilimsel etkinlik, iki dönemli bir süreç halinde ortaya çıkmaktadır: Normal Bilim Dönemi  ve Olağanüstü Bilim Dönemi. Normal Bilim, belli bir alanda, meslek çevresinin bağlandığı bir kurum çerçevesinde yürütülen bir etkinliktir. Kuhn bağlanılan bu kurama-teoriye "paradigma" ismini verir. Normal Bilim dönemi, devrimci hamlelere kapalı olup mevcudu koruma dönemidir. Yeniliğe izin vermez tıpkı YÖK"ün baskıcı ve dogmatik bilim anlayışını korumaya çalıştığı gibi. Normal bilimin işi, yerleşik paradigmaya uymayan sonuç ve oluşumları açıklığa kavuşturmak ve onları sapkın (hetorodoks) ilan etmek, ortaya çıkan sıradan sorunları çözmektir. Yalnız sorun çözme gayreti, bilimsel atılım için değil, paradigmayı korumak ve tahakkümü, despotizmi sürdürmeye yönelik bir amaç taşır. Paradigmayı yıkıcı ve sarsıcı arayışlara yer vermez. Çünkü burada paradigma bilimsel kılıf altında "mutlak hakikatin" kendisi olarak algılanır yani bir nevi "dindir." Bu anlamda paradigmaya bir çeşit, hâkim dünya görüşü veya inanç sistemi denebilir. Bundan dolayı bir paradigmadan diğerine geçiş, din değiştirmeye benzer, köklü bir değişimdir. Ancak bir dönem gelir ki bilim adamlarının paradigmayı koruma çabaları yetersiz kaldığı zaman, bunalım ortaya çıkar. Tarihsel ve toplumsal gelişmeler paradigmayı çepeçevre sarmıştır. İşte bunalımdan çıkış için ortak ölçülerin yerine bireysel görüşlerin geçtiği bir dönem gelir ki bu "Olağanüstü Bilim" dönemidir. Elbette Kuhn gözlem ve deneyi inkâr etmiyor, ama göz ardı edilen bazı hakikatleri yüzeye çıkarıyor. Çünkü tüm bilimsel teori ve paradigmalar çeşitli metafizik unsurları beraberinde taşırlar. Çevrenin sosyo-politik, sosyo-psikolojik ve tarihsel şartları altında oluştukları için peşin hükümleri (ön yargılar) bünyelerinde barındırırlar. Kuhn"un bilim anlayışında, pozitivistlerin ve mantıkçı pozitivistlerin aksine tarih ve bilim tarihi büyük önem kazanır. Paradigma değişimlerini anlamak ancak tarihe yönelmekle mümkündür. Acaba bizim YÖK yöneticileri, rektörleri, dekanları yaşadığımız ülkenin tarihsel ve toplumsal değerlerini ne kadar bilirler ki, Paradigmal değişimleri anlayabilsinler. Daha sonra Stephen Toulmin(D.1922) yine Paul Feyerabend(1925-1994) "Metoda Hayır" adlı bir kitap yazarak, klasik pozitivist görüşü eleştirdi. Ona göre bilim adamının içinde yetiştiği ortam, inanç, norm, dil ve kültür boyutu göz ardı edilemez. Yani psiko, sosyal, siyasal, tarihi ve kültürel şartlardan soyutlanarak bilim yapılamaz, bilim adamı yetişmez.
   Bilim insanlığın bütün problemlerini çözme iddiasında olamaz. O, belli şartlarda, belli imkânlarda elde edilmiş akli bir bilgi insanın ortaya koyduğu bir ürün bir etkinliktir. Bu uzun sayılabilecek anlatımdan hareketle YÖK ve onun hâkimiyetinde bulunan üniversite yöneticilerine ve öğretim üyelerine diyoruz ki, bilim bir din değildir. Artık katı pozitivist ve determinist bilim anlayışı batıda terkedilmiştir. Bilim mutlak hakikatin kendisi değildir. Hayata bir anlam veremediği gibi değerler manzumesi de üretemez. O mutlak var olanı ortaya çıkarmaz, ancak varlık üzerinde etkinlikte bulunur ve gücü ölçüsünde hakikati açıklamaya çalışır. Ancak hakikat hiçbir zaman insan etkinliği ve zihni ile kuşatılacak bir şey değildir. Onun ezeli ve ebedi bir mahiyeti vardır. Zaman ve mekânla kayıtlı olan insan ise kendi çabası ve ürünü olan bilim yoluyla hakikati kuşatamaz. Zira insanın hakikati arama çabası kıyamete kadar devam edecektir. Bilimin onu üreten insan zihniyle direkt bağlantılı bir mahiyeti vardır. Yani onun ölçüsü insandır. Daima bir rölativiteyi içerisinde barındırır. İnsan ise yapısı itibarı ile külli anlamda hakikati kavrayamaz. Bundan dolayı bilimin ortaya çıkmasında, yukarıda bahsettiğimiz gibi olaylar ve olgular arasında mutlak bir zorunluluk değil, olasılık geçerlidir. Lütfen modern dünya görüşünden post-modern bir döneme geçilen dünyada, artık üniversitede öğrencileri ve öğretim üyelerini inançlarından, fikirlerinden, görünüş ve kıyafetlerinden dolayı fişlemek, başörtülü kızları ikinci sınıf vatandaş, onları oluşturduğunuz kast sisteminin paryaları olarak görmek yerine, bilim üretin, Türkiye"nin küresel ölçekte büyük bir devlet olabilmesinin epistemolojik, entelektüel ve sosyo-politik temellerini oluşturabilecek araştırmaları yaptırın. Bu millet bunun için size maaş veriyor. Onların değerlerini aşağılayasınız diye değil. Dogmatik ve zihinleri felce uğratan katı ideolojik zihniyetinizi değiştirin, kampüslerde akademik özgürlüğe ve nesnelliğe, akla (ratio) önem verin.
                                                                Üniversitelerimizin durumu
   Lütfen! üniversiteleri pozitivizmin mabetleri, kiliseleri, öğretim üyelerini buraların rahibi olan, bilimi dinin yerine geçiren, köhnemiş ve çürümeye yüz tutmuş paradigmanızdan vazgeçin. Bırakın üniversiteler küresel düzeyde fikirlerin, inançların, teorilerin bilim anlayış ve felsefelerinin rahatça tartışıldığı, üretildiği özgür eğitim kurumlarına dönüşsün. Zira Bertrand Russel şöyle der: "Eğer bir eğitim ve öğretim kurumunda öğretmenler, bilim adamları istedikleri gibi düşünüp konuşamıyorsa, öğrenciler ve toplum onların söylediklerini reddetme yahut kabul etme özgürlüğüne sahip değilseler siz o üniversitelerden özgür ve aydın bireyler değil ancak yobaz sürüleri üretirsiniz. Artık 1940"lı yıllardan sonra üretilen çağdaş dünyada anlamını kaybeden paradigmanızı, halkın tarihsel ve toplumsal değerlerini küçümseyen mantalitenizi terk ederek akla ve gerçeğe dönün. Siz de görüyorsunuz ki, tarih Aguste Comte"u ve Karl Marx"ı haklı çıkarmadı. Din, pozitivizmin öngördüğü determinist yasalar gereği ortadan kalkmadı. Bilakis Samuel Hungtington"un ve Alvin Toffler"in de itiraf ettikleri gibi dinler, yüzyılımıza damgasını vurdu. Öyleyse yapılması gereken ne bilimi dinin yerine geçirmek, ne de dini bilimin yerine koymaktır. Her ikisi de farklı gerçeklik alanlarına hitap eder. Din ve insanı çevreleyen kültür "Tarihselci bilim felsefesinin "konusudur. İnsani alanda doğa bilim yöntemleri geçerli değildir. Şimdi başlık olarak attığımız sorulara cevap verelim. Türk üniversitelerinin ne bir bilim kilisesidir sadece bilim kilisesinin zihniyeti hâkimdir o kadar - ne de bilim felsefesinden haberi (özellikle resmi ideolojiyi dayatanların) vardır. Haberi olan birkaç mümtaz, bilim adamı hariç... Zaten onlar da üniversiteden atılacakları korkusuyla konuşamazlar. Öyleyse üniversitelerimiz olsa olsa az gelişmiş, lise düzeyinde olan, fakat gelişmiş ülkelerde eşi benzeri olmayan, bilim adına ideolojik dogmatizmin dayatıldığı verimsiz, içinde özgür düşünce ve sanatın bulunmadığı donuk ve karanlık nekropollere (ölüler kenti) benzemektedir. Tabii ki, YÖK ve atadığı rektörler sayesinde...
 
(
Dr. Lütfü Özşahin: Milli Gazete: 02.11.2008)                                                                                   - Benzer bir yazı için Tıklayınız -


                                                 
     Büyük Bilim Adamlarının Büyük Yanlışları
1-Aristo (M.Ö 384-322) Uçan nesnelerin atmosfer tarafından taşındığına ,Kalbin zekanın ve hissin merkezi olduğuna ,Hafif nesnelerin ağır nesnelerden daha hızlı düştüğüne ,Yaşayan canlıların herhangi bir aileye ihtiyacı olmadan birdenbire yaratılabileceğine inanıyordu.
2-Leonardo Da Vinci (1452-1519) Düşen nesnelerin hızının daha çok düştükçe hızlandığını zannediyordu. 
3-Galileo Galilei (1564-1642) 30 yıl boyunca, ağır nesnelerin hafif nesnelerden daha hızlı olduğunu düşündü. Ta ki meşhur deneyinde gerçeği öğrenene kadar. en düştüğünde hızlanıyordu.
4-Goethe (1749-1832) Işığa ve renge ilişkin görüşleri günümüze göre tamamen yanlış olan Goethe aynı zamanda kara parçalarının okyanuslara yerleştiğini düşünen neptünizm akımını savunuyordu. Çoğu bilimadamı ise volkanizmi savunuyor
5-Dr. Dionysius Lardner (1793-1859) Buharlı geminin asla Atlantik Okyanusu’nu geçemeyeceğini çünkü asla yeterince kömür taşıyamayacağını belirtmişti. Bu düşüncesi 1839’da başarılı bir şekilde kırıldı.
6-William Thomson (1842-1907) Dünyada yaşamın 20 milyon yıl önce başladığına ,Işığın çok çabuk elektromanyetik dalgalar yaydığına inanıyordu
7-Simon Newcomb (1835-1909) Her ne kadar Wright Kardeşler ilk kısa uçuşlarını gerçekleştirdğinde hayatta olsa da, ağır bir makinanın havada uçabileceğine inanmıyordu.
9-Percival Lowell (1855-1916)  Mars’ta bulunan 500 adet kanalın haritasını çıkarmıştı ki bunlar sadece optik bir ilüzyondu.
10-William Pickering (1858-1938)  Aydaki karanlık deliklerin sinek yığını ya da yaşayan küçük hayvanların yaşadığı delikler olduğuna inanıyordu!
11-Nikola Tesla (1856-1943)  İnsanoğlunun nükleer enerjiye asla ulaşamayacağına inanıyordu.
(11-04-2009)


                                                                                             Bana ne illa da bilim diyenlere:
                                                             Bilim kanItladI! İslam en doğrusu
                              Bilimsel yönden de İslam'ın en mükemmel ve doğru din olduğu kanıtlandı.
   
İslam'ın en mükemmel ve doğru din olduğu "moleküler" olarak saptandı! Japon bilim adamının yaptığı araştırmalara göre Kuran okurken veya hoca ezan okurken, sudaki moleküller meydana gelen titreşimle mükemmel bir dizilime ulaşıyor. İnsan vücudunun yüzde 70'i de sudan oluştuğu için İslam dünyadaki en doğru din oluyor.
  (16 Ağustos 2009)