Ana Sayfa İrtibat Amacımız    Ateist, Oryantalistlere Cevaplar       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
Tek dişi kalmış canavar; Batı Medeniyeti!

 


                                                Tek dişi kalmış canavar; Batı Medeniyet

   "Bize geri kalmış, cahil diyen batı, aslında kadavradan başka bir şey değildir." ( Hişam Şerabi, el-Musaqqıfune'l-Arab ve'l-Ğarb, s. 137)
 

  "Şu an içinden geçtiğimiz dünyada, bütün insanlığın kullandığı temel kavramlar ve kurumlar, modernliğin, modern Batılıların eseri. Soru şu: Batılılar, ne yaptılar da, kurdukları “dünya”yı, bütün dünyaya hâkim kıldılar? Gücü ele geçirerek...Sonra da, güç üreten bilim, teknoloji gibi araçlara sahip olarak...Ve son olarak da, bütün kıtalara, bütün okyanuslara hâkim olarak...Sonuç: Modern Batı uygarlığı, gücün eseridir ama kendisini de bütün dünyayı da güç üreten araçların esiri etmiştir. İnsan, araçların kölesi şimdi. Batılı insan, bu “yakışıklı, şık” araçları üretti ama araçlar insanı ayarttı, kendisine esir etti.İnsan, insanı tanrılaştıran seküler insan, Tanrı fikrini karikatürleştirdiği, hakikati buharlaştırdığı için, büyük bir anlam boşluğunun eşiğine sürüklendi. Hayat anlamını yitiriyor: İnsan, hayattan kaçarak hayata tutunuyor. İnsan, hayattan stadyumlara, film salonlarına, müzikhollere, dans salonlarına kaçarak hayata tutunmaya çalışıyor." ( Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 04, 06 Ocak 2019)
 

      "Batı yalanın üstünde yaşar, Doğu hakikatin üstünde uyur." Seyyid Hüseyin Nasr 

     
"Bir beyazın topraklarınıza ayak basmasına izin verirseniz haritadan silinirsiniz. Uygarlığımız soykırıma dayanıyor. Soykırım politikası ancak bizim kıtamıza ulaştığında bir suç sayıldı." ( İsveç'li gazeteci Peter Kadhammar, 3.12.2018)


       "Avrupalıların 16. yüzyıldan itibaren dünyaya yayılması ile sürekli yer değiştirmeler, kuşatmalar ve yok etmeler baş göstermiştir. Bunlar daha çok Amerika, Avustralya, Güney Afrika ve Karayipler gibi yerlerde 'ilkel' toplumlar üzerinde uygulanmış, bu toplumlar 'etnik azınlığa' dönüştürülmüştür." (Jack goody, Avrupa'da İslam damgası, s. 153) 
 

 

     
                                        
  "ABD, dünyada en fazla nükleer silaha sahip ülke. Dünyada ilk ve tek nükleer silah kullanma sabıkasına sahip ülke. Dünyada nükleer silahların yasaklanmasını isteyen ve “Nükleer silahsızlanmayı öngören NPT antlaşmasını dünya ülkelerine dayatan ABD”, elinde binlerce nükleer silah bulunduruyor. Dünyanın “nükleer silah deposu” konumundaki ABD, aynı zamanda nükleer donanmalara da sahip. Birçok ülkeyi biyolojik ve kimyasal silaha sahip olmakla suçlayan ve uluslararası kurumlarda bu ülkelere karşı yaptırım kararları aldırtan ABD’nin,dünyanın en büyük “biyolojik” ve “kimyasal silah” üreticisi olduğunu da hatırlatmak gerek." Fehriye Erdal kimdi? Bir marksist, bir terörist. Ne yaptı, kapitalist Sapancı'yı vurdu. Peki nereye kaçtı? Nato karargahının bulunduğu Brüksel'e ve yıllardır ABD ve Ab tarafından korunuyor. Alın size Sisi, bir darbeci generale, Baradey gibi Nobel barış ödülü verdikleri adamı danışman yapmadılar mı? Ondan sonra da Sisi'ye, İngiltere eski Başbakanı Liberal soldan gelen Tony Blair gibi bir adamı danışman yapmadılar mı?" ( A. Dilipak, Yeni Akit,
06-16.06.2018)

 

 "Amerika’nın zorbalık politikasında üçlü sacayağı değişmiyor. Ya Irak’ta olduğu gibi işgal ya Mısır’da yaptığı ve Venezuela’da yapmaya çalıştığı gibi darbe veyahut da İran’da olduğu gibi ambargo…" ( İsmail Kapan, Türkiye, 04.05.2019)

 "ABD belli fiyat tarifeleri karşılığında Ortadoğu’da her tür pisliğin, her tür katliamın ve hukuksuzluğun hamisi olabilir. Böylece ABD Ortadoğu’da darbelerle, diktatörlerle, halka karşı katliam yapan psikopat yöneticilere verilen himayelerle, halklara karşı düşmanlıkla öne çıkan bir kimlikle iyice özdeşleşmiş oluyor." ( Yasin Aktay, Yeni Şafak, 04 Mayıs 2019) 

 

                                 
 

     Onlar hep bizim iyiliğimizi düşündüler, 'Medeniyet, ilerleme, insan hakları, demokrasi, ...vb.' hep onlar bize vermek istedi,
                  'Petrol, elmas, altın, misyonerlik...' gibi kötü düşünceler hiç akıllarından bile geçmedi! 

 

             

 

 

                                         

 

 Alman gazeteci Jürgen Todenhöfer: "Kendimizi bir yalan içine yerleştirmişiz. Bu yalan şu: İyi olan, asil olan, yardımsever olan bizleriz! Gerçek bu değil. İnanıyorum ki, biz batılılar dünyayı fikirlerimizin, değerlerimizin ve dinimizin mükemmelliği ile fethetmedik. Yalnızca ve yalnızca başkalarından daha acımasızca zor kullandık. Haçlı seferlerinde 4 milyon kişiyi öldüren Müslümanlar değildi. Dünyayı sömürgeleştirirken 50 milyon insanın ölümüne sebep olanlar Müslümanlar değildi. Birinci ve ikinci dünya savaşlarında 70 milyon insanın ölümüne sebep olanlar Müslümanlar değildi... Aksine bütün bunlar, Batı dünyasının zorbalıklarıydı."


 

                        Tek dişi kalmış canavar; Batı Medeniyet; Ahlaksız, emperyalist ve (Irkçı ve dinci ) fanatik

 

               

 

  

                          Müslümanların batılılar gözünde 2 panda kadar değeri yok!

       

 

                             


                     Arakan'da 3 günde, 3.000 Müslüman katledildi. Dünya gündemine bile girmedi!
 - 28.8.2017-

 

        

                             


 Ölen Müslüman olunca her zamanki gibi BM, yine ve sadece 'kaygılandı.' Yoksa Burma devletçiğini istese bi günde akıllandırırdı, Irak, Suriye'de... yaptığı gibi! Ama öldüren Budist, öldürülen Müslüman olunca; '
kaygılıyız... kınıyoruz...çağrısı yapıyoruz...endişe duyuyoruz."  ( 30.08.2017)

 

      Bir yıl geçmeden Sri Lanka, Mart, 2018

 

  Batı, menfaatperesttir, insan hakları, demokrasi, özgürlük sadece kendi halkına özel haklardır, geri kalan insanlar (Afrika, Asya, Amerika yerlileri vb) hele de
 Müslüman ise ancak yönetilmeye, en iyi ihtimalle II. sınıf insan yerine konulmaya layıktır!

 

    

 

   Sudan'daki eş-Şifa ilaç fabrikası, ABD'li ilaç firmaları Afrika'ya ilaç satamayınca, ABD uçakları fabrikayı kimyasal silah yapıyor diye bombalanır! Daha sonra bunun gerçek olmadığı ortaya çıkar. (Astill, James (2 Ekim 2001). "Strike one" ; The Guardian. 13 Mart 2016;  The New York Times. 23 Eylül 1998 )

 

          
              

 

"Artık biliyoruz, Batı uygarlığı (Avrupalı ve Amerikalı insanın hayat tarzı) yapısal olarak çifte standartlıdır. Bu demektir ki, kendi nefsi için istediğini komşusu için istemez, zararı kendisine dokunmayan bir hatanın düzeltilmesi cihetine de yönelmez. Batı hayat tarzı sadece adaletsiz değil, aynı zamanda ikiyüzlüdür. Hz. İsa'ya atfen bir yanağına tokat atılınca öteki yanağının çevrilmesi öğüdünde bulunan Hıristiyan, tokadı yediğinde gücü yettiği sürece asla öteki yanağını çevirmez. Gücü yettiği sürece kısas uygulamakla kalmaz, işi intikam almaya kadar götürür. Günümüz Batı âleminde sözü edilen insan hakları kavramını onların şimdi sözünü ettiğimiz ikiyüzlü anlayışından soyutlayarak anlamaya kalkışmak safdillik olur. Batı dünyası gücü yettiği sürece işine nasıl geliyorsa öyle davranmakta beis görmedi, görmez de. Onlardan, İslam'ın diğerkâmlık, ihlâs, takva, hasbilik tavrını bekleyenlerin hayal kırıklığına uğrayacağını duraksamadan söyleyebiliriz. Bu mülahazalar, içinde yaşadığımız dünyada kurulması kaçınılmaz olan ilişkiler sadedinde, kişinin kiminle dans ettiğinin bilincinde olunması gerektiği yolunda bir uyarı olarak telakki edilmelidir. "  ( Rasim Özdenören,Yenişafak,12 Nisan 2012)

 

"ABD ve Batı güya teröre karşı, ama terör örgütleri ile kol kola. ABD ve Batı güya demokrasi istiyor ve insan haklarını savunuyor, ama öte yandan darbeciler ve diktatörlerle kol koladırlar. ABD ve Batı uyuşturucuya karşı ama, uyuşturucu örgütleri ile de kol kola.ABD ve Batı barışçı, ama en büyük silah üreticisi ve çatışma bölgelerinde savaşan taraflara silah satmak için silah mafyası ile kol kola.ABD ve Batı emek ve hür teşebbüsten yana, ama en büyük kara para onların bankasında, en büyük yolsuzluklar onların off-shore’larında.. En büyük kayıt dışı ekonomi ve kara para aklayıcıları kendileri.. Borsa manipülatörleri, spekülatörler kendi dostları..ABD ve Batı çevrecidir değil mi, çevreyi en çok kirletenler, tahrip edenler de kendileri..Sağı solu yok bunların, aynı ülkelerin çocuklarının kanları ve gözyaşları üzerinde kendilerine iktidar ve servet üretmek isterler. Dostları ve ilkeleri yok, çıkarları var."  ( Abdurrahman Dilipak, Akit, 02 Haziran 2016)

 


  Terörist
Luis Posada Carilles'ti. Bombacılar, adını verdikten sonra tutuklansa da, hapisten kaçmayı başardı. Adı Küba'yı işgal girişimi Domuzlar Körfezi çıkarmasından uçak düşürmeye, komünist Venezuelalılara işkenceden otel bombalamalarına, Şili Dışişleri Bakanı'na suikasttan Fidel Castro'yu bombalı suikastla öldürmeye teşebbüse dek pek çok suça karıştı. Hatta yıllar sonra New York Times'a verdiği röportajda, bunların bazılarını kabul edecekti.
Washington için kötü ve iyi teröristler mevcuttur. Carilles 'iyi' bir teröristtir çünkü suçlarının çoğunu, CIA aracılığıyla, Amerikan hükümetinin kirli işlerinin ve gizli eylemlerinin bir parçası olarak işlemiştir. ( Hilal kaplan, Sabah, 24.07.2017)
 


 

The ındependent ortaya çıkardı: ırak’ın zengin petrol yatakları abd ve ingiliz şirketlerince yağmalanıyor: Irak savaşının ilk günlerinde parlamentoda konuşan İngiltere Başbakanı Tony Blair, amaçlarının Irak petrollerini ele geçirmek olduğu yolundaki suçlamaları reddetmiş, amaçlarını Irak’ın özgür ve demokratik bir ülke olmasını sağlamak olarak özetlemişti. ABD Başkanı George Bush da “Amacımız Irak’ın petrolünü sahip olmak değil” demişti. Ancak İngiliz The Independent gazetesinin ele geçirdiği, Irak Hidrokarbon (petrol) Yasası Taslağı bu sözlerin pek de samimi olmadığını kanıtladı. Gazete, dünyanın 3’üncü en büyük rezervlerine sahip Irak’ın petrol kaynaklarının ABD ve İngiltere merkezli şirketlerin kontrolüne bırakılacağını ortaya çıkardı. Yasanın BP, Chevron, Shell ve Exxon gibi petrol devlerine 30 yıllık sözleşmeyle Irak’a girme şansı vereceğini, bunun da Irak petrollerinin 1972 yılında millileştirilmesinden sonra yabancılara ilk kez bu imkanın sağlanması anlamına geldiğini vurgulayan Independent, “Bu durum Irak’a yapılan müdahalenin tek amacının ülkenin petrol kaynaklarını ele geçirmek olduğunu savunanların elini de güçlendirecek”
diye yazdı. (Vatan, 08.01.2007)

Batı için önemli olan menfaattır. Bunlar sadece para ve kuvvetten anlarlar. Zayıf ve haklı isen batı için hiç bir önemi yoktur. Oklahama' daki (1995) saldırıyı İslami teröristler yaptı diyen ABD suçlu Hıristiyan ABD'li Timoty'yi iğne ile idam eder. Irak petrolü kara batakları katrana buladığı görüntüleri ırakta öldürülen masum halk yerine dünya kamu oyuna gösterilirken kara batakların körfez yerine Fransa'daki bir kazada petrole bulanan kuşlara ait olduğu anlaşılır. 11 Eylülün canileri oldukları ileri sürülen Burkari kardeşlerin biri bir yıl önce ölmüş diğerinin ise FBI ajanı olduğu ortaya çıkar. AB yetkilisi Tom Spencer:" AB konusunda Ankara otuz yıldır oyalıyoruz," .Kuzey ıraktaki insani yardım kuruluşlarına çalışanların casus olduğu ortaya çıkar. ABD' nin Sudan'da "Silah üretiyor" diye vurduğu ilaç fabrikası kuzey afrikanın ilaç ihtiyacının % 50 'sini karşıladığı ve bunun ABD'li ilaç firmalarının hiç işine gelmediği ortaya çıkar. ABD'nin jet uçakları kuzey ırakta iki Türk helikopterini düşürür (1994), marmarada ise Saratoga gemimizi ABD savaş gemileri vurur, tabii ki yanlışlıkla( ! ) AIHM başörtüsü ve refah partisi hakkında olumsuz karar verirken Sih'lerin türbanı ve Budistlerin sarı elbiseleri için olumlu kararlar  verir. Rusya ile savaşırken Afganlılar mücahit, ABD ile savaşırken terörist ilan edilirler.Arafat 1970'li yıllarda terörist idi , simdi Filistin Devlet Başkanı kabul edilir. Şaron; Satilla katliamcısı idi , simdi başbakan.Saddam Halepçe'de katliam yaparken Irak devlet başkanıdır Kuveyt petrolüne göz dikince diktatör ilan edilir. krallık demokrasinin zıttı iken Afganistan'ın kurtuluşu bir krala bağlanır. ABD'nin Somali operasyonun altında "Petrol aşkı" çıkar (Hürriyet, 5.1.93) 

Avrupa değerlerinin kaynağı ve geleceği:  "...Sergilenen görüntüler Avrupa'yı, şimdiye kadar Türkiye'ye veya başka ülkelere demokrasi ve ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü temelinde yönelttiği bütün eleştirileri fazlasıyla hak eden ama aynı zamanda tutarsız ve samimiyetsiz bir konuma düşürüyor. Avrupa'nın tarihindeki sömürgecilik dünyanın bütün maddi değerlerine zorla el koymayı da bir karakter haline getirmiştir. Avrupa sömürgeciliğinin tarihi aynı zamanda Avrupa dışı ülkelerde uygulamış olduğu katliamların, insanlık-dışı uygulamaların, soykırımların da tarihi olmuştur. Avrupa değerlerinin oluşumunda bu tarihin de belirleyici olduğu çok açıktır.  Avrupa bütün dünyanın tarihini yok sayıp kendi tarihini dünya tarihi olarak sunmayı başarmıştır. Avrupa-merkezci bir bakış açısını bütün dünyaya benimsetip kendi felsefe tarihini bütün dünyanın felsefe tarihi olarak sunmuş, böylece Avrupa-dışı insanlara kendileri hakkında bir “hiçlik” duygusunu yine zorla yaşatmıştır. Sanki tarih boyunca başka hiçbir yerde felsefe, düşünce, bilgelik, hikmet adına hiçbir şey yaşanmamış gibi. Avrupa kendi ortaçağında bir mezhebin bir mezhebe tahammül edemeyip soykırıma tabi tuttuğu, cadı avlarının, engizisyonların, kitlesel sürgünlerin yaşatıldığı karanlığı yaşarken İslam dünyası 72 milleti bir arada barış ve huzur içinde bir arada bir ahenk içinde yaşatan altın formülü bulmuş, uyguluyordu." ( Yasin Aktay, Yeni Şafak, 18 Mart 2017 )

Batı için demokrasi, insan hakları, insan hayatı sadece lafta önemlidir.Batı paraya, menfaate, petrole bakar:  Prof. Dr. Hasan Köni, Tunus, Mısır, Cezayir ve Libya gibi ülkelerdeki isyan dalgalarını analiz ederken, çok çarpıcı bir örnekten yola çıktı. Köni "Biz, Bolivya gerçeğini inceliyorduk. Bolivya'da Amerikan Kalkınma Ajansı, sivil toplum örgütlerine milyarlarca dolarlık bir yardımda bulunmuş. Bu yardım neticesinde hükümete müthiş bir baskı grubu kurulmuş. Bu gerçekten yola çıktıktan sonra gördük ki, aynı sistem dünyada 26 ülkede birden uygulanmış. Mesela,Mısır'da 2007 yılından beri Amerikan Kalkınma Ajansı tarafından sivil toplum örgütlerine aktarılan para miktarı yaklaşık 180 milyar dolar" diye konuştu. Sivil toplum hareketlerinin planlı ve programlı şekilde organize edildiğini, bunun bir satranç oyunu olduğunu kaydeden Köni, "Batının ne yapacağını tahmin etmemiz çok zor. 5-6 oyun sonrasını planlıyorlar ve oynuyorlar. Biz ise sadece sosyal olayları seyretmekle yetiniyoruz. Bana göre batı Kaddafi'ye Bingazi'de soykırım yapma imkanı tanıyacak daha sonra canına okuyacak" değerlendirmesini yaptı.Bu panelin ardından iki gün
bile geçmeden göstermelik BM kararları alınarak 5'li koalisyon Amerika, İngiltere, Fransa tarafından Libya'ya askeri harekat başlatıldı. ( Nedim Odabaş, Milli Gazete, 22.03.2011 )


 

                     

                                   Her şey petro-demokrasi  için ...!

    

Önce ‘canım’ sonra can düşmanım: Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’in ABD tarafından idam edilmesi, derin bir çelişkinin en güncel halkası olarak üzerinden bir kez daha geçilmeyi hak eden bir konu. Saddam bir zamanlar ABD ‘nin müttefik dostlarındandı. Tarih, ‘ne oldum dememeli , ne olacağım demeli’ sözünü haklı çıkartmakta, fakat hiçbir şeyin sürpriz olmadığını görmeniz de muhtemel. ABD’nin bir zamanlar müttefiki olan Saddam’ı idam sehpasına götüren süreç, daha önce başka isimler ve başka rejimler nezdinde defalarca yaşanmıştı. Latin Amerika, Afrika, Arap coğrafyası ve Ortadoğu’daki ülkelerde rejim değişikliği, darbeler, hükümet değişikliklerine zemin hazırlayan ABD, dostluk yerini çıkar çatışmasına bıraktığında tavır değiştiriyordu. Sırp diktatör Slobadan Miloşeviç, Panama diktatörü General Noriega, Şilili diktatör Augusto Pinochet, ABD’nin korkulu rüyası Usame bin Ladin ve benzer isimler Saddam’la benzer bir kaderi paylaşıyordu. ABD ile flört edenin hali haraptı, sevdikleri bir süre sonra sevmedikleri hanesine yazılıyordu. Libya Devlet Başkanı Muammar Kaddafi, Küba lideri Fidel Castro ve Latin Amerika’daki sol rüzgarı estiren Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez ise ABD’nin hiçbir zaman dostu olmadı.Irak’ın Duceyl kasabasında 148 Şii’nin öldürülmesinden yargılanan devrik lider Saddam Hüseyin, 2003 yılından beri Irak’ta işgalci konumunda olan ve 600 bin kişinin öldürülmesinin de sorumlusu ABD tarafından idam edildi. Saddam’ın diktatör olduğu gerekçesiyle Irak’a giren ABD’nin geçmişinde benzer bir çok operasyon yer alıyor. Latin Amerika’dan, Afrika ülkeleri, Ortadoğu ve Arap coğrafyasında, bu olay daha önce defalarca tekrarlanmıştı. Guatemala, Vietnam, Dominik Cumhuriyeti, Endonezya, Angola, Şili, Arjantin, Nikaragua, El Salvador, Libya, Lübnan, Panama, Somali, Afganistan, Sudan gibi ülkelerde yaşanan rejim değişiklikleri, darbeler, iç çatışmalarda ABD bir şekilde müdahil veya başrol oyuncusuydu. 1950’li yıllarda başlayan bu süreç günümüze kadar devam etti. Bu ülkelerdeki ‘diktatörler’ özellikle Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı desteklenirken, Soğuk Savaş dönemi ve çıkarlar sona erdiğinde de ülkeler ve diktatörler de yüzüstü kaldı. Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. Erhan Büyükakıncı, bu tabloda ABD’nin demokrasiyi bir yöntem değil pragmatik bir değer olarak gördüğünü söylüyor. Prof. Dr. Mahir Kaynak ise, dışarıdan destekle işbaşına gelen diktatörler, ihtiyaç ortadan kalktığında bertaraf edilmelerinin normal olduğunu belirterek, “ABD’nin tavrında bir tutarsızlık görmüyorum.” diyor. ABD’nin destek verdiği diktatörler abad olmuyor, çıkar bittiğinde ‘ABD sevgisi’nin yerini ‘ABD düşmanlığı’ alıyor. Saddam Hüseyin Beyrut’ta CIA tarafından eğitilen Saddam, 1967 yılında Baas partisinin başına geçti. 1979’daki iktidarından bir yıl sonra İran’ı işgal ederek 8 yıl sürecek İran-Irak savaşının başlamasına neden oldu. 1988’de Halepçe Katliamı’nı gerçekleştirdi. 1990’da Kuveyt’i işgal ederek tekrar gündeme gelen Saddam’ın ABD ile ilişkileri bu noktada bozuldu. 1991 yılında Birinci Körfez Savaşı başladı. Saddam ikinci kez ise, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de yaşanan terör eylemlerinin ardından Amerika’nın hedefi haline geldi. George Bush yönetimi, 20 Mart 2003’te Irak’a girdi, kısa bir süre sonra Saddam yakalandı. “Irak Özel Mahkemesi” Saddam’ın, 5 Kasım 2006’da, Duceyl Davası olarak bilinen 148 Şii’nin öldürülmesi suçundan, idam edilmesine karar verdi. 30 Aralık 2006 sabahı infazı gerçekleştirildi. Nikolay Çavuşesku 1947 yılında Romanya'da iktidarı ele geçiren Komünist partide bakanlık yaptı, ikinci adamlığa kadar yükseldi. Komünist lider Gheorghiu-Dei'nin 1965 tarihinde ölümünden sonra, Devlet Konseyi Başkanı oldu. Ülkeyi militarist yöntemler ve baskıyla idare etti. İç piyasada her şeyi karneye bağladı. 1989'da göstericilere ateş açılmasını emredince, karşı devrim başladı. Eşiyle birlikte kurşuna dizilerek idam edildi. 1970 ve 1973'te ABD'yi ziyaret eden Çavuşesku, 1976 yılında 10 yıllık bir ticari anlaşma imzalamış, Romanya'yı Rusya'dan uzak tutmak isteyen ABD'nin de işine gelmişti. Ancak diktatörü ABD bile kurtaramadı. General Raşit Dostum 1990’lı yılların sonuna doğru, Amerika tarafından Taliban’a karşı desteklenmeye başladı. ABD’nin yaptığı katliamlara ve savaş suçlarına ortak oldu. Daha sonra kurulan hükümette bakanlık görevinde bulundu. Ziya Ül Hak Rusya Afganistan’ı işgal ettiğinde, ABD Ziya Ül Hak rejimini Pakistan’da silahlı militanları finanse etmek için kullandı. ABD’nin bu politikası uluslararası bir radikal hareketin başlangıcı oldu. Usame bin Ladin de bu hareketin en önemli ürünlerinden biri olarak ortaya çıktı. ABD’nin, Sovyetler Birliği’ni ve Afganistan’ı kuşatma planları çerçevesinde Pakistan’a nükleer silah üretmesi için destek verdiği belirtiliyor. Bu noktada İsrail’in teknolojik ve Suudi Arabistan’ın da finansal destekle süreçte rol oynadığı düşünülüyor. Daha sonra ‘İslam birliği’ düşüncesinden dolayı Ziya ül Hak’ın uçağının ABD tarafından düşürüldüğüne inanılıyor. Pervez Müşerref 1999’da darbe ile iktidara geldi. Önce ABD ile teröre karşı işbirliği yaptı fakat fazla sürdüremedi. Ülkede güçlenen Taliban’ın iktidarını sarsması üzerine, Taliban’la kısmi bir anlaşmaya gitti. Bush’un CNN’e, gerekirse Kaide lideri Usame bin Ladin’i yakalamak için askerlerine Pakistan’a girme emri vereceğini söylemesine, önce “Buna izin vermek istemeyiz” yanıtını veren Pakistan Devlet Başkanı Müşerref, “ABD 11 Eylül sonrası Pakistan’ı bombalamak ve taş devrine döndürmekle tehdit etmişti.” itirafında bulundu. ABD, üslubunu sertleştiren Müşerrefe karşı mesafeli davranıyor. Suharto ABD, 1965’te darbeyle iktidara gelmesine yardımcı oldu. Suharto, Endonezya’yı 32 yıl boyunca “demir yumrukla” yönetmesinden sonra 1998 yılında öğrencilerin öncülüğündeki halk ayaklanması sonucu iktidarı bırakmak zorunda kaldı. İktidarı döneminde sayısı bir milyona varan insanın ölümüne neden oldu. 20 Mayıs 1998’de ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın istifasını istemesi üzerine görevi bıraktı. Önemi, Soğuk Savaş süresince Endonezya’nın SSCB karşısında Uzakdoğu’da bir denge unsuru oluşturmasıydı. Soğuk Savaş unsurları ortadan kalktığında da gözden çıkarıldı. Ferdinand Marcos Ferdinand Marcos, 1965-1986 yılları arasında askeri rejimle yönettiği Filipinler’de diktatörlüğü döneminde 26 bin insanı hapislere tıkarak işkenceler yaptırmıştır. Komünistler bir yana, 10 bini kadın ve çocuk olmak üzere yalnızca 50 bin Müslüman’ı katletmiştir. Bir zamanlar ABD’nin gözdelerinden olan Ferdinand Marcos’un 1986 yılında Filipinler devlet başkanlığından düşürülmesini o sıra ABD dışişleri bakan yardımcısı olan Wolfowitz’in planladığı biliniyor. Augusto Pinochet 1973’te sosyalist Salvador Allende’yi ABD’nin desteklediği bir darbeyle devirerek iktidara geldi. Şili’yi 1990 yılına kadar demir yumrukla yöneten Pinochet döneminde, 3 binden fazla solcu öldürüldü. Yaklaşık bin kişiyse kayboldu. Bazı muhalifler helikopterlerle okyanusa atıldı. Ülkeyi komünizmden kurtardığını söyleyen diktatör Pinochet’nin adamları yaklaşık 30 bin kişiyi işkenceden geçirdi. Birçok kişi ülkeyi terk etti. 1990’da görevden ayrıldı. ABD yargılanmaması için çok direndi. 2002’de dokunulmazlığı kaldırılan lider, yeni yargılanmaya başlandığında öldü. General Alberto Noriega Mart 1983’te CIA’in yardımıyla Panama’nın diktatörü oldu. Zaten 1967’den beri CIA adına çalışıyordu. 1972 yılından beri uyuşturucu ticareti ile uğraştığı bilinen Noriega’nın, Baba Bush’un CIA başkanlığı yaptığı dönemde Panama gizli servisi başkanlığına yükselmesi desteklendi. 1980’ler boyunca Orta Amerika’da muhaliflere ait bilgiler topladı. Kontr-gerilla saldırılarının CIA adına yapılmasında anahtar kişiydi. Baba Bush 1983’te Panama’da Noriega’yı ziyaret etti. Ancak ABD’nin çıkarlarıyla çatışmaya girdiği için 1989 Aralık ayında ABD ordusu tarafından 10.000 sivilin ölümüne yol açan bir operasyon ile iktidardan indirildi. Slobodan Miloşeviç ABD’nin zorba olarak tanımladığı ve savaş açtığı Sırp lider. 1989 yılında iktidara geldiğinde Batı dünyası tarafından memnuniyetle karşılanmıştı. Amerikalı diplomat Richard Holbrooke tarafından “iş yapılabilecek bir adam” diye tanımlandığında Miloşeviç Arnavutlara karşı baskısını yoğunlaştırıyordu. Savaştan sonra Lahey’deki mahkeme tarafından yargılanan eski devlet başkanı, hücresinde kalp krizi geçirerek öldü. Prof. Dr. Mahir Kaynak: Hepsinin akıbeti aynı olur. Doç. Dr. Erhan Büyükakıncı: ABD için demokrasi pragmatik bir değer ( 07.1.07 )

Bizim Avrupalı olma hevesimiz 18. asrın sonlarına doğru, Üçüncü Selim'in iktidar yıllarında başladı ve heyecanından hiçbir şey kaybetmeden bugüne kadar devam etti. Sahneler ve kahramanlar zamanla yerlerini yenilerine terkettiler, beklenen mutlu sonun hiç gelmemesine rağmen devlet adamlarımızın bir bölümü ümidlerini hiç kaybetmediler.Avrupa'nın Avrupalı olmamız karşılığında ileri sürdüğü şartlar bugünkülerle aynıydı: İşkenceyi yasaklayacak, vergi reformuna gidecek, ekonomimizi düzeltecek, azınlık haklarını koruyacak, uluslararası anlaşmazlıkları hakeme götürecek ve bizden toprak istedikleri zaman hiç itiraz etmeden verecektik.Bu yoldaki ilk önemli adımı 1839'un 3 Kasım günü ilán ettiğimiz Tanzimat Fermanı ile attık. Artık ‘‘gávura gávur denmeyecek'' ve memlekette herşey başka türlü olacaktı. Fermanın eksik kalan tarafları, yani Avrupa'nın dikte ettirdiği öteki şartlar ise 1856'nın 18 Şubat'ında yerine getirildi. Sultan Abdülmecid, o gün, tarihlere ‘‘Islahat Hatt-ı Humayunu'' diye geçen meşhur fermanı yayınlayıp devlete daha çağdaş bir hava verdi. Fermanın maddelerini gerçi İstanbul'daki İngiliz ve Fransız elçileri yazmışlardı ama kendimiz yayınlamış gibi görünüp zeváhiri kurtarmıştık.Çabalarımızın karşılığını 30 Mart 1856'da aldık, bugün varmaya çalıştığımız sonucu o gün elde ettik, 19. asrın Avrupa Birliği sayılan ‘‘Avrupa Devletleri Konseyi''ne girdik yani resmen Avrupalı olduk. Ama bu iş sadece káğıt üzerinde kaldı, talepler bitmek bilmedi. Avrupa bir taraftan hep birşeyler isterken öbür taraftan toprak koparmak yahut imparatorluğun Türk olmayan unsurlarını ayaklandırmak için elinden geleni yaptı. Biz ise ‘‘Avrupalı oluyoruz'' deyip tam bir teslimiyet içinde herşeyi kabul ettik.Sonuç ise, málum...Yandaki kutuda, bir buçuk asırdan beri bir türlü Avrupalı olamayışımızın, daha doğrusu ‘‘Avrupalı olmak istiyorsanız bütün bunları yapmanız gerekir'' diyen Batı ile yaşadığımız maceraların sadece birkaçı yeralıyor. ‘‘Avrupalılaşamama'' kronolojimizi okuyun  Bir türlü Avrupalı olamayışımızın kronolojisi  Mayıs 1860: Avrupa, Osmanlı toprağı olan Lübnan'ı karıştırmak için kolları sıvadı. İngilizler Dürziler'i, Fransızlar da Maruniler'i kışkırtmaya başladılar ve başımıza uzun seneler devam edecek olan bir ‘‘Lübnan meselesi'' çıktı.5 Eylül l860: İngiltere, Fransa, Prusya, Rusya ve Avusturya, Lübnan'a 12 bin kişilik bir birlik ile bir de donanma göndermeye karar verdiler. Osmanlı hükümeti, 1861'in 9 Haziran'ında Avrupa ülkeleri ile bir protokol imzaladı ve Lübnan'da müstakil bir yönetim kurulmasını kabul etti.Haziran 1862: Sırplar, Belgrad'dan başlayarak bölgedeki Türk ve Müslüman yerleşim merkezlerine saldırdılar. Sırplar'ın tarafını tutan Fransa, onların lehine geçici bir çözüm sağladı. Kesin çözüm 1867'nin 10 Nisan'ında geldi ve Belgrad, Sırbistan'a terkedildi.Haziran 1864: Avrupa, Osmanlı toprağı olan Romanya taraflarında çıkan karışıklıkların halledilmesi için devreye girdi ve İstanbul hükümetine Eflak ile Boğdan'da seçimle işbaşına gelecek meclisler kurulmasını kabul ettirdi.2 Eylül 1866: Girit'te Hacı Mihail önderliğindeki isyancılar adayı ‘‘Yunanistan'a ilhak ettiklerini'' duyurup Müslüman halkı kılıçtan geçirmeye başladılar. Hadise, Avrupa'ya ‘‘Türkler Hristiyanları kesiyorlar'' diye yansıdı. Biz ‘‘Girit'i vermeyiz!.. Toprak bütünlüğümüz sizin garantiniz altında'' diyor, Avrupa'dan ‘‘Girit'i bırakın... Verin, kurtulun'' cevabı geliyordu. Mücadele seneler boyu devam etti ve Türkiye 1897'nin 18 Nisan'ında Yunanistan'a savaş açtı. Biz Atina'yı almak üzereyken Avrupa devreye girip barış istedi. Savaşta kazandığımız herşey barış görüşmelerinde elimizden çıktı. İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya, Girit'e özerklik verilmesini sağladılar. Girit Meclisi daha sonra, 6 Kasım 1908'de ‘‘Yunanistan'a ilhak'' kararı aldı ve Yunan toprağı haline geldi.11 Mart 1870: Babıali, yani İstanbul hükümeti, Rusya'nın baskısıyla Bulgar Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı.13 Nisan 1875: Hersek'te Hıristiyanlar isyan etti. İstanbul'un ayaklanmayı bastıramayacağından emin olan Almanya, Avusturya ve Rusya isyana karışmayacaklarını açıklamalarına rağmen isyancılara gizliden gizliye destek verdi. Fransa ise resmen taraf oldu, Hersek'in özerkliğini istedi, arkasından Avusturya tarihe ‘‘Andraşi Láyihası'' diye geçen bir muhtırayla Hersek'te geniş bir reform talebinde bulundu. Avrupa, 13 Mayıs 1876'da Berlin'de bize bir başka muhtıra verdi ve neticede Hersek elimizden çıktı.6 Mayıs 1876: Selánik'te Müslüman olmak isteyen genç bir Bulgar kızı Hıristiyanlar tarafından kaçırıldı. Galeyana gelen Müslüman halk işe karışan Alman ve Fransız konsoloslarını öldürünce Avrupa'da kıyamet koptu. Babıali, Avrupa'nın tepkisini altı Müslüman'ı idam ederek durdurabildi.23 Aralık 1876: Sırbistan ve Karadağ ile savaş halindeydik. 31 Ekim günü Rusya'dan İstanbul'a savaşa derhal son verilmesi için bir ültimatom gelmişti. İstanbul'u Rusya karşısında yalnız bırakmamak bahanesiyle Avrupa ülkelerinin temsilcileri Haliç Tersanesi'nde biraraya geldiler. Resmi gündem İstanbul'a destek ve Rusya'ya gözdağı verirken Babıali'den birşeyler kopartabilmekti. Zamanın hükümdarı İkinci Abdülhamid, konferans başladığı sırada Birinci Meşrutiyet'i ilán etti ve Tersane'deki Avrupalı delegelere ‘‘Biz de artık sizler gibi olduk'' dendi. Delegeler ise top seslerini işitince önce ihtilál yapıldığını zannettiler ve Meşrutiyet'i öğrenince de ‘‘Çocuk oyuncağı'' demekle yetindiler, gayrımüslimler için yepyeni haklarla dolu bir talep listesini Babıali'nin burnuna dayayıp kabul ettirdiler.4 Haziran 1878: İngiltere, Rus tehdidi karşısında vereceği desteğin bedeli olarak Babıali'den Kıbrıs'ı istedi, hatta gerekirse adayı işgal edeceğini bildirdi. Babıali, adayı İngiltere'ye vermeye mecbur kaldı.24 Nisan 1881: Türkiye'nin toprak bütünlüğünü garanti eden ülkelerden biri olan Fransa, Türk toprağı sayılan Tunus'u işgal etti ve 12 Mayıs günü Tunus'u Fransa'ya terkettik.11 Temmuz 1882: İngiltere ve Fransa, kendilerine olan borçlarını ödeyemeyen Mısır Hıdivi İsmail Paşa' istifaya davet ettiler. Paşa istifa etmemekte direndi, Abdülhamid Avrupa'nın isteğine uyup İsmail Paşa' azletti ama yerine oğlu Tevfik Paşa'yı getirince Mısır'da tarihe ‘‘Arabî Paşa isyanı'' diye geçen bir ayaklanma çıktı. Avrupa donanması İskenderiye açıklarına geldi. İngiliz gemileri, 11 Temmuz günü İskenderiye'yi bombaladı, sonra karaya asker çıkartıldı ve İngiliz birlikleri Kahire'ye kadar gitti. Bu, Mısır'da seneler sürecek İngiliz işgalinin başlangıcıydı.30 Eylül 1895: İstanbul'un Kadırga semtinde ‘‘reform'' bahanesiyle toplanan siláhlı yüzlerce Ermeni, Babıali'ye doğru yürüyüşe geçti. Maksatlarının hükümet binalarını işgal etmek olduğu anlaşılınca üzerlerine asker sevkedildi, çatışma çıktı ve göstericilerin çoğu öldürüldü. Avrupa ‘‘Türkler Ermeniler'i kesiyor'' feryadıyla ayağa kalktı ve o gün yaşanan bu olay Ermeni sorununun başlangıcı oldu.5 Kasım 1901: Fransa, Osmanlı hükümetinin Lorando ve Tubini isimli iki Fransız bankere olan 750 bin altın tutarındaki borcunu ödemediği iddiasıyla Midilli'ye savaş gemilerini gönderdi ve gümrük binasını işgal ederek bütün gelirlere el koydu. İşgal, zamanın hükümdarı İkinci Abdülhamid'in Fransa'nın taleplerini kabul etmesiyle sona erdirilebildi.26 Kasım 1906: Makedonya'da isyan vardı ve Babıali isyanın sebep olduğu mali kriz yüzünden borçlarını ödeyemeyince Avrupa devletleri donanmalarını yollayarak Midilli ve Limni adalarındaki posta ve gümrük dairelerini işgal ettiler. İşgale katılmayan tek ülke, Almanya idi. Avrupa donanması, adalardan Abdülhamid'in Babıali'nin borçlarıyla ilgili mali reform programını açıklaması üzerine çekildi. (  Murat Bardakçı, Hürriyet, 10 Mart 2002 )

 Batı, demokrasi, terör: ABD’de El Kaide’nin parti kurup siyaset yapma hakkı var mıdır? Ya da DAEŞ’in Irak, Suriye, Almanya veya Fransa’da parti kurup siyaset yapma hakkı olabilir mi? Batı’da hiç kimse buna “DAEŞ ve El Kaide parti kurup siyaset yapabilir” demez. Ama nedense aynı Batı başka coğrafyalarda siyasi partilerin terör örgütlerine sırtını yaslayıp siyaset yapmasını teşvik ediyor ve destekliyor. Batı Türkiye’de terörün parti kurup siyaset yapabileceğini, terör örgütü üyelerini ülkelerinde en üst seviyede ağırlayabileceğini, onlara silah verebileceğini düşünüyor ve söylüyor. Terörle bağlantılı bir siyasete ancak “teröre silah bıraktırma” vaat ve taahhüdüyle bir geçiş sürecinde müsaade edilebilir. Takım elbise giyip, elini kolunu sallayarak öldürdükleri hakim, savcı, polis ve askerin koruması altında gezemezler.  Teröristler, Türk, Kürt, Arap, Sünni, Şii öldürünce meşru; Fransız, Alman ve Amerikalı öldürünce gayri meşru görülürse sorun orada başlar. Bugün ABD ve AB ile Türkiye arasındaki temel anlaşmazlık noktalarından birisi de budur. DAEŞ ve El Kaide’nin öldürdüğü Batılılar için Brüksel ve Paris’e koşanların; PKK ve DAEŞ’in öldürdüğü Türk ve Kürtler için kılını kıpırdatması evrensel değerlere, insanlığın gereklerine ve insanlığın vicdanına en büyük ihanettir. Doğu blokunun dağılmasından sonra meydanı boş bulan NATO üncülüğündeki Batı, tüm dünyayı kendi zevk ve arzularına göre dizayn etme sarhoşluğuna kapılmıştır. Kendisine direnen tüm liderler, terör, darbe, seçim destekleri, halk ayaklanmalarıyla alaşağı edilmiştir. NATO ve amiral ülkeleri “terör örgütleriyle dünyayı dizayn icadından sonra” açıkça bu terör örgütlerini desteklemiştir. Terör örgütlerinin elebaşları bu amiral ülkelerin koruma kalkanı altına girmiş ve her türlü desteği almışlardır. PKK’nın beyin takımının yine Almanya, Fransa ve Belçika’da olması; bu ülkelerin siyasetçileriyle siyasi kurumlarında gövde gösterileri yapması da tesadüf değildir. ( Ramazan Yaşar, Diriliş Postas, 27 Kasım 2016)

 

 

 

             

   Özgürlük, demokrasi,... Hep bu süslü cümleler ile girdiler ülkelere. Sonra; kan, gözyaşı ve sömürülen kaynaklar!
 

 



 



 
                      Fransa aslan payı alınca ( Haber yukarıda ) ABD demokrasiyi (!) hatırlar yine!

   

                                                            Filmlerde sunulan ve gerçekler!
 

   

 

                                                      ABD , AB VE DEMO-krasi !

 
 Mısır'da Mursi darbe ile seçimle geldiği görevden alınıp hapse atılır, sadece demokratik hakkını kullanıp eline silah asla almayan yaklaşık 5.000 sivil katledilir!
Bunu görmeyen AB, İran'da gösteri hürriyetini hatırlar...!

     

 

     ABD'nin silah ve teknik destek yardımı yaptığı PKK ( YPG), sınırımızda tehdit oluşturunca TSK sınırdaki PKK'ya ( Zeytin Dalı ) hareket düzenler ve
                                         AB ve ABD'nin 'tek düşüncesi' sivillerdir... !!!
 

      


 

               

                               

 

                 Demokrasinin kaleleri (!) ölen Müslüman olunca dalga geçiyor sadece!

 

  

                        Ama ABD Almanya ve İngiltere'ye kazık atınca bir anda 'demokrat' olurlar!

                       

  Kendine "demokrat" Batı'nın ikiyüzlülüğü ve Türkiye: Saddam, Halepçe' de, başta Fransa olmak üzere ABD ve Avrupa ülkelerinin sattığı silahlarla çoluk çocuk demeden kendi vatandaşlarını katledip gazla zehirleyerek öldürdü. Türkiye Halepçe gazlı katliamından kaçan 40.000 Kuzey Iraklı Kürt komşusuna kucak açtı. 1990'da İkinci Körfez Savaşı'nda bir gecede bu sefer yarım milyon Kuzey Iraklı ayakkabısını dahi giymeye fırsat bulamadan can havliyle yine Türkiye'ye sığındı. Ülkenin dört bir yanından, ânında binlerce yiyecek -içecek -giyecek dolu kamyonlar akın akın yardıma koştu. 1989'da Komünist Bulgaristan Başkanı Jivkov'un başlattığı 'adını, dilini, dinini değiştir' zulmü sonucu 300.000 soydaşımız 6 asırdır yaşadığı topraklarda her şeylerini bırakarak Türkiye'ye sığındı. Ne ABD ne Avrupa basınında Jivkov'u kınayan en ufak bir ilana rastlamadık. 1992'den itibaren Saraybosna'lılar Müslüman ve de Türk kabul edildikleri için düzenli ve sürekli soykırıma tabi tutuldular, hatta bir kısmı BM'ye bağlı Hollandalı subay ve askerlerinin gözleri önünde umursamazlıkla katledildi. Bu vahşeti lânetleyen herhangi bir ilâna rastlamadığımız gibi, yıllar sonra katliama göz yuman Hollandalı subay ve askerler Hollanda Devletince madalyalara layık görüldüler. 30 yıl boyunca devam eden PKK vahşetinde öldürülen Asker ve Polis şehitlerimizden vazgeçtim, beş bin'in üstünde çocuk- kadın- yaşlı ve sivil için tavır koymuş kaç Batılı ismi sayabilirsiniz? Öyle bir ilana öncülük eden Türk aydınına da rastlanmadı. 1985'ten bu yana yalnız Almanya'da Türklere ait 3500'den fazla işyeri, dükkân, büro, ev vs saldırıya uğradı, kimileri içinde insanlarımızla yakıldı. Alman Devleti ve Polisi'nin bu olaylara duyarsızlığını eleştiren bir tek ilan göremedim. Bunlar birebir yaşadığım geçmiş olaylardır ve bir hatırlatma mesajıdır." diyen Bülent Akarcalı, şöyle devam ediyor: "Bu yazı ne Gezi olaylarını ve arkasından gelişen durumları destekleyen yazılı ve görsel basın desteğini, ne de yurt dışında kendi paramızla çıkarttığımız ilânları eleştirmek için yazılmıştır. Tek amacı şudur: Türkiye'nin eksiğini- yanlışını görmeye ve bunu kınamaya bu kadar hazır bir Batı dünyası ve bu dünyayı harekete geçirecek insanlarımız, şu yukarıda saydığım vahşetler, insanlık dışı suçlar işlenirken neredeydiler? Irak'ta bir milyon insan öldürülürken yoktular, hâlâ her hafta yüzlercesi ölürken yoklar. Suriye'dekiler ölürken yoklar. Mısır'dakiler ölürken yoklar. Sınırlarımız içinde bir milyona yakın mülteciye hayat hakkını biz verirken onlar yine yoklar!  ( Hasan Celal Güzel,Sabah,  18.08.2013 )  Siz hiç Yahudileri eleştirmenin “nefret suçu” olarak kabul edilmesine karşı çıkan bir çağdaş aydın (!) gördünüz mü? Evet, Yahudilere bırakın hakareti eleştiriyi bile “nefret suçu” kapsamında ele alanlara hiçbirinin itiraz ettiği yok! Hiçbirinin aklına “özgürlükleri savunmak” gelmiyor!Yahudilerin eleştirilmesi konusunda “bu kadar tutucu” olanlar her ne hikmetse Müslümanlara hakaret söz konusu olunca alabildiğince “ifade özgürlüğü yanlısı” kesiliyorlar! Bu nasıl bir çifte standart ya da ikiyüzlülüktür? ( Zeki Ceyhan, Milli Gazete, 17 Ocak 2015 ) Başkalarının özgürlüğünü kısıtlama özgürlüğü diye bir şey olmadığı gibi, başka insanların hukukuna tecavüz eden, hakaret eden, aşağılayan, nefret körükleyen söylemlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi mümkün değil. Müslümanların kutsal değerleri söz konusu olduğunda bir anda “ifade özgürlüğünü” helvadan bir put gibi Müslümanların karşısına dikenler, mevzu Yahudi düşmanlığı, kendi içlerinde bir ırkçılık, nefret söylemi falan olduğunda o putu hiç yüzleri kızarmadan iştahla yerler. ( Yasin Aktay, Yeni Şafak, 17.01.2015 )

Belli ki Amerika için öncelik mağdurun ABD vatandaşlığı değil, asıl olarak nereli olduğu, o önemli. 3 Müslüman katledildi, ABD’den ses çıkmadı. Çarli’ye kıyamet koparanlar Müslümanların hedef alındığı ırkçı katliamı, “otopark cinayeti” olarak geçiştirmeye çalıştı.Temmuz ayında Kudüs’te Yahudiler tarafından yakılarak katledilen 16 yaşındaki Muhammet Ebu Hudayr’ın cenazesinde bir saldırı yaşanmıştı. Muhammed’in Amerika Florida’da yaşayan amcasının oğulları o cenazedeydi. 14 yaşındaki Tarık Ebu Hudayr, cenaze sonrası ortadan kayboldu. Sonra onu yakalayıp, öldüresiye döven İsrail polislerinin görüntüleri ortaya çıktı. Çocuk öldüresiye dövüldü ardından hapse atıldı. İsrail polisinin kameralar önünde öldüresiye dövdüğü Tarık, tıpkı önceki gün katledilen 3 Müslüman gibi Filistin asıllı Amerikan vatandaşıydı. Tarık’ın babası Selahattin, İsrail’deki ABD Büyükelçiliğine ardından Florida’daki mahkemelere başvurdu, elinde oğluna uygulanan şiddetin belgeleri de vardı ama nafile İsrailli polisler hakkında hiçbir hukuki sonuç elde edemedi.  (Taha Dağlı, Haber7, 13 Şubat 2015)

 

 

    

 

                                
 

 

İngiltere oğlunu savaştırıyor, annesini sınır dışı ediyor: İngiltere'de, bir oğlu Irak cephesinde savaşan, diğer oğlu ise Savunma Bakanlığının Irak'a göndermek için asker toplamak amacıyla bastırdığı posterlerde fotoğrafı ile yer alan 69 yaşındaki Jamaikalı kadının sınır dışı edilmesine ilişkin karar tepkilere yol açtı. The Independent gazetesi, ilk sayfasında, oğulların fotoğraflarını, "ülkenizin size ihtiyacı var", anne Joy Bowman'ın fotoğrafını ise "ancak size ihtiyaç duymuyoruz" ifadesiyle yayımladı. (13 Mart 2007)

 “Feeding America” (Amerika’yı Doyurmak) ismiyle 46 milyonu aşkın Amerikan vatandaşını doyuran hayır cemiyetleri ağının beynini oluşturan sivil toplum örgütü. “Feeding America”nın raporuna göre ABD’de her yedi kişiden biri, 46 milyon insan, kendilerini ve ailelerini gıda bankalarından doyuruyorlar. Bu rakamlar 2013 araştırmasının sonuçları. Amerikan ordusunun asker kaynağının da bu yoksulluk sınırında yaşayan insanlar. Zengin ülkeler bu mültecilere de yoksullara da “yokmuş” muamelesi yapıyorlar. Avrupa’nın Amerika’nın karanlık sokaklarına açlık sınırında yaşayan nüfusuna baktığımızda başka bir Avrupa Amerika görüyoruz. Dünyadaki imajlarından çok farklı. Bebeğine bakmayan, yaşlısını yalnız bırakan, daha ucuz diye Tayland’daki yaşlılar evine gönderen, komşusunun açlığı ile ilgilenmeyen bir Batı… Her konuda olduğu gibi Batı konusunda ezberlerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. ( Ayşe Böhürler, Yeni Şafak, 25 Ağustos 2018 )

 


BATI VE AMERİKA EMPERYALİZMİNİN  YAKIN TARİHİ
    I. Emperyalist Paylaşım Savaşı :Özellikle o dönemde palazlanarak İngiliz hegemonyasını tehdit eden Almanya’nın önünü kesmek için başlatılan bu kan banyosunun maddi sonucu 10 milyon ölü, 20 milyon sakattır. Toplam asker sayısı 70 milyonu bulan orduların kapıştığı bu savaşın sadece Avrupa’daki mali bilançosu ise 350 milyar dolarlık yıkımdır. Silah sanayinin patlama yaptığı ama milyonlarca çocuğun açlıktan can verdiği bu büyük katliam emperyalizmin en ağır suçlarından biri olarak tarihte durmaktadır. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı ise birincisinin çok çok üzerinde bir kanlı katliamdır. İnsanlığa verilen manevi zararları bir tarafa koyarsak, bu korkunç boğazlaşmanın sadece can kaybı olarak bilançosu tahminen 35 ile 60 milyon insanın ölümüdür. Yalnızca faşizmin kesin yenilgisini sağlayan kahraman Sovyet halkından 11 milyonu asker olmak üzere toplam 20 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Ne zaman ki bütün emperyalist kampın sosyalizme saldırsın diye tasmasını gevşek bıraktığı Alman faşizmi Stalingrad önlerinde Sovyet halkının direnişiyle bozguna uğratılmıştır, ancak o zaman Kızıl ordu’nun ilerleyişinden korku duyan müttefikler duruma müdahale etmişlerdir. Bu savaşta Polonya’nın insan kaybı, 5 milyon 800 bin, Almanya’nınki ise 4 milyon civarındadır. Japonya’nın kaybı ise 2 milyon insandır, ki bu katliamın önemli bölümü atom bombasının atıldığı Hiroşima ve Nagasaki’de gerçekleşmiştir. 1945’te yapılan bu nükleer katliamda birkaç saniye içinde 250 bin kişi birden öldürülmüş, iki şehir ve onların toplam halkı bir anda haritadan silinmiştir. Bugünkü durum ise özellikle siviller açısından çok daha vahimdir. Örneğin, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda ölen sivillerin askerlere oranı %50 iken 1990’lı yıllardaki çatışmalarda bu oran %90’a ulaşmıştır. 1986-1996 arasındaki savaşlarda ise 2 milyon çocuk ölmüş, 5 milyon çocuk sakat kalmıştır. Ve bugün dünyada 50 milyon insan mültecidir. İşte emperyalizmin militarist yüzünün insani maliyeti budur. Bugün dünyanın en zengin üç adamının varlığı 48 yoksul ülkenin ulusal gelirinden yüksektir. Aynı üç adamın varlığı Afrika’nın bütün ülkelerinin ulusal gelirinden yüksektir. Öte yandan, dünyanın en zengin 225 kişisinin varlığı ise bütün dünya nüfusunun sosyal gereksinmelerini karşılayabilecek miktardadır. Uçurum bu denli derindir. Buna karşılık Dünya Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre 1960-1970 arasında 13, 1970-80’de 15, 1980-85 arasında ise 40 milyon kişi açlıktan ölmüştür. 1990’da toplanan Dünya Çocuk Zirvesi raporuna göre her yıl 12 milyon çocuk önlenebilir hastalıklardan ölmektedir ve UNICEF tahminlerine göre 2000’li yıllarda 175 milyon çocuk 5 yaşına gelmeden ölecektir. Tamamen yasak olduğu halde bugün Asya’da çalıştırılan çocukların sayısı 250 milyondur. Ve tabii ki bunlar, şanslı olanlarıdır; bu ülkelerdeki 2 milyon çocuk ise doğrudan fuhuş pazarındadır. Aynı yıllarda, yani 1980-1994 arasında yoksul ülkelerin borçlarının artış oranı %400’dür; 1980-1998 arasında bu borçlar 600 milyar dolardan 2.2 trilyon dolara yükselmiştir.
   Yalnızca yoksul ülkelerde değil, Avrupa’da da nüfusun %17’si yoksulluk sınırındadır. ABD’de 12 yaş altındaki 13 milyon çocuğun aç olduğu BM verileriyle sabittir. Çünkü, ABD’nin maddi varlığının %68’ini nüfusun %1’i almaktadır. Buna karşın aynı ülkede nüfusun 7 milyonu evsizdir, 26 milyon kişi uyuşturucu kullanmaktadır. Emperyalizmin varlığının doğurduğu sonuçlardan biri de, sağlık konusundaki vahim durumdur. Örneğin, emperyalist metropollerde ortalama ömür 72-74 arasında değişirken, bağımlı ülkelerde 55 yılı geçmemektedir. Salgın hastalıklar bağımlı ülkelerde çok yaygındır. Örneğin, iyot eksikliğinden kaynaklanan endemik guatr, tahminlere göre 200 milyon insanı etkilemektedir. 70 ülkede, 180 - 200 milyon insanda parazit hastalığı görülmekte, sıtma Afrika’da her yıl milyonlarca çocuğu öldürmektedir. UNİCEF’e göre, gelişmiş ülkelerde beş kişiye bir doktor düşerken, bağımlı ülkelerde 2700 kişiye bir doktor düşmekte, oran bazılarında ise 20 bine çıkmaktadır. Bağımlı ülkelerde, bir buçuk milyar insan ve 6 yaşından küçük 400 milyon çocuk her türlü tıbbi bakımdan yoksundur. Bağımlı ülkelerde, 1980 verilerine göre, kişi başına sağlık hizmetleri için harcanan yılda yalnızca 1.7 dolardır. Bu, emperyalist metropollerde 144 kat daha fazladır.

 

       BATI BÜTÜN DÜNYAYA ZULÜM VE FELAKET GETİRMİŞTİR

A) Avrupa
İSPANYA bunların en önemlisidir. Alman ve İtalyan faşizminin desteğiyle İspanya Cumhuriyeti’ne karşı 1936’da ayaklanan General Franko’nun faşist ordusu 1939’un Mart ayında gösterilen insanüstü direnişe rağmen Madrit’i ele geçirdiğinde bir milyondan fazla insanın kanına girmişti bile. Guernica katliamı gibi yüzlerce katliama imza atarak iktidara gelen Franko’nun en büyük desteği ise ABD’ydi ve bu destek sayesinde Franko 80’li yıllara dek ayakta kalabildi. Dünyanın en uzun süren diktatörlüklerinden biri olan Franko diktası, bu dönem boyunca binlerce sendikacı, devrimci ve Bask savaşçısının kanına girdi. Bask ülkesinin işgali bugün de devam ettirilmektedir. PORTEKİZ’deki 45 yıl hüküm süren Salazar diktası da aynı güçlerin ürünüdür. 1930’da bütün siyasi faaliyetleri, sendikaları yasaklayarak işe başlayan Salazar, CIA tarafından desteklenen gizli servisi PİDE’nin baskısıyla Portekiz’i cehenneme çevirdi. Binlerce gencin, işçinin katili olan bu diktatör ancak 1974 yılında bir ayaklanma ile devrilebildi. Portekiz’in bu sürede sömürgelerinde yaptığı katliamlar bir yana kendi askeri kaybı bile 10 bin ölü ve 50 bin yaralıydı. 1943 yılında devrilene kadar Mussolini faşizminin İTALYA’da yaptıkları ve özellikle Afrika’daki katliamları ise tarihe kaydolmuştur. İktidar olur olmaz bütün işçi örgütlerini, grevleri yasaklayan Mussolini yıllarca demir yumrukla yönettiği İtalya’yı Hitler’in emrinde bir bekçi köpeğine dönüştürdü. Sonraki süreçte de İtalyan faşizmi kendisini farklı biçimlerde devam ettirmiştir. Örneğin, İtalyan kontr-gerilla örgütü Gladio Avrupa’nın en kanlı devlet terörü örgütlerinden biridir. CIA denetiminde kurulan ve gazetecilerden adli suçlulara dek yüzlerce insanı kullanan, milyarlarca dolarlık servetleri elinde tutan bu örgüt, yüzlerce cinayete imza atmış, birçok ülkede neo-nazi çetelerin kurulmasına önayak olmuştur. Ünlü Bologna istasyonu katliamı dahil birçok kanlı olaya imza atan Gladio, bugün hâlâ varlığını sürdürmekte ve Türk özel timleri dahil birçok kontr-gerilla örgütüne eğitim kamplarında hizmet vermektedir.  YUGOSLAVYA’nın çektiği acılar ise yüzyılın en trajik olayıdır. 1944’te Alman işgalini sona erdiren Yugoslavya, onyıllar sonra 1990’larda bu kez ABD işgaline uğramıştır. CIA tarafından kışkırtılarak kendi aralarında boğazlaşmaya itilen Yugoslavya halkları, tam bir etnik kargaşa yaşamışlar, bu arada binlerce kişinin öldürüldüğü, tecavüze uğradığı kirli bir savaş sırasında korkunç acılar çekmişlerdir. Sonunda ABD’nin öncülüğünde bölgeyi işgal eden NATO güçleri, Yugoslavya’nın varlığını tamamen sona erdirerek, kukla devletçiklerin yer aldığı bir kaos yaratmışlardır. ABD destekli bir “ayaklanma”(!) ile yıkılan Miloseviç’in yerine onun kadar sağcı ve katliamcı birinin getirilmesi de ABD’nin amacını gözler önüne sermiştir. Bu arada besleme bir örgüt olarak kurulan UÇK bahane edilerek KOSOVA ve MAKEDONYA’nın işgali de tamamlanmıştır. Bu ülkelere karşı düzenlenen NATO operasyonlarında sadece “yanlışlıkla” öldürülen sivillerin sayısı bile net olarak saptanamamaktadır. YUNANİSTAN’da olup bitenleri anlamak için ise yalnızca 1947 yılını hatırlamak yeterlidir. 1941’den beri Alman işgaline karşı yiğitçe savaşan Yunan komünistleri, 1947’de emperyalizm için ciddi bir tehlike oluşturduklarında tarihin en büyük katliamlarından birini yaşadılar. “ABD yardım etmezse Yunanistan komünistlerin eline geçecek” çığırtkanlığı yapan Başkan Truman’ın desteğiyle başlayan katliam süresince 50 binden fazla komünist öldürüldü. İç savaşın bütünü sırasında ise 185 bin partizan ölürken, açlıktan ölenlerin sayısı 260 bindi. Yunanistan’ın toplam nüfusunun yüzde onu böylece katledilmişti; ayrıca yüz binlerce insan toplama kamplarında tutuldu. Daha sonra 1960’larda CIA’nın tezgahladığı Albaylar cuntası ise aynı türden katliamlar konusunda bir emperyalist geleneği devam ettirmiştir. Yüzlerce devrimci öğrenci başta olmak üzere çok sayıda ilerici insan bu dönemde katledilmiş, Yunanistan baştan başa bir işkence haneye çevrilmiştir. ALMANYA’nın sabıkaları sanıldığı gibi Hitler’le başlamamaktadır. Çok daha öncesinde 1918-19 Alman devriminin bastırılması sırasında yapılan kitlesel işçi katliamlarını, Spartakist önderler Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in kurşuna dizilmesini hatırlamak bile bunu kavramak için yeterlidir. Daha sonraki 1923 ayaklanması ve Hamburg barikatlarında akıtılan işçi kanı da Alman emperyalizminin en bilinen sabıkalarıdır. Nazi katliamlarından, toplama kamplarından ise daha önce söz etmiştik. Ama sanıldığı gibi Hitler’in yenilgisi de faşizmin bitmesi anlamına gelmemiştir. Daha 1945 yılı bitmeden Hitler’in eski kadroları işbaşına dönmüşlerdi bile. Nazi partisinin gizli servis şefi Gehlen, Federal Almanya’nın da gizli servisini yönetiyordu. Sosyalizme yönelik komploların hemen tümü bu dönemde Almanya üzerinden yürütüldü. Bütün Neo-Nazi örgütleri böylece kuruldu ve güçlendirildi. CIA tarafından desteklenen gizli servis BND 1970’li yıllarda Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) üyelerine düzenlenen operasyonların ve dört RAF liderinin Stammheim Cezaevi’nde kurşuna dizilmesinin baş sorumlusuydu. CIA’nın alt birimlerinden biri olan OPC tarafından organize edilen AVUSTURYA Nazileri ise devletle tamamen işbirliği halindedirler. Eski SS subaylarının üst düzey yönetici olduğu bu örgüt sendikacılara ve sol partilere, yabancı işçilere karşı saldırıların baş sorumlusudur. Avrupa’nın en sakin görünen ülkesi olan İSVEǒte Başbakan Olof Palme’nin benzer bir Neo-Nazi organizasyonu tarafından öldürüldüğü kesin gibidir. Suikastten sonra tanıkların doğrudan teşhis ettiği kişilerin çoğunun eski paralı askerler ve neo-naziler olması ve bunlardan eski bir İngiliz lejyonerinin geçtiğimiz yıllara kadar Kıbrıs Bayrak Radyosu’nda “çevirmen” kadrosunda çalışması hiç rastlantı değildir. İşçi sınıfı tarihinin en büyük ayaklanmasına ve en kanlı katliamına 1871 Komün günlerinde sahne olan FRANSA ise sömürgelerinde uyguladığı yüz kızartıcı suçlarla anılır. Alman işgalinden büyük ölçüde komünist direnişçilerin sayesinde kurtulan Fransa, daha sonra ABD’nin açık desteğiyle sağcı yönetimlerin kapısını aralamış ve bu arada sömürgecilikten hiç vazgeçmemiştir. Büyük bir yenilgiye uğradığı 1954’e kadar Vietnam’a kan kusturan, Cezayir’i kana bulayan Fransa, 1968’lerdeki gösterilerde kendi halkına karşı da acımasız davranmış, Paris sokaklarında yine devrimcilerin kanını akıtmıştır. Bütün bu saldırganlığın başını ise bizzat devlet tarafından kurulan OAS isimli katiller örgütü çekmiştir. Fransa bugün hâlâ Afrika ve Uzakdoğu’dan elini çekmiş değildir. İNGİLİZ emperyalizmi bütün dünyanın en iyi bilinen sömürgeci gücüdür. Şimdilerde eski gücünü yitirmiş gibi görünse de “üstünde güneş batmayan” imparatorluk olarak tanımlanan İngiltere, Hindistan’dan Güney Afrika’ya dünyanın dört bir yanında sayısız katliama ve soyguna imza atmıştır. Son dönemde de Amerikan emperyalizmin en sadık müttefiki olarak görev yapan İngiltere, bütün haydutluk ve katliam savaşlarında bizzat yer almaktadır. l Neredeyse yüz yıldır İngiltere’nin işgali altında olan İRLANDA ise Avrupa’nın kanayan yarasıdır. İngiliz işgaline karşı mücadelenin başladığı ve IRA’nın kurulduğu ilk günlerden beri, İngiliz devleti, zaman zaman yerli işbirlikçilerini de kullanarak İrlanda’da sayısız suç işlemiştir. 1916’da Paskalya Ayaklanması’ndan sonra IRA kurucusu James Conolly ve 12 arkadaşını kurşuna dizen İngiltere, sonraki yıllarda faşist işbirlikçilerini de kulanarak yüzlerce yurtsever İrlandalıyı katletti. Ölüm oruçlarında yaşamını yitiren Bobby Sands ve dokuz arkadaşının da dahil olduğu 3 binden fazla kişi İrlanda için savaşırlarken öldürüldüler. Ki bunların çoğunluğu, “Kanlı Pazar” katliamında olduğu gibi sivil insanlardı. lEsas olarak kendi hatalarının sonuçlarını yaşayan ama bu arada emperyalist kampın gizli servislerinin komplolarına da hedef olan eski sosyalist ülkeler de, reel sosyalizmin çöküşünden sonra büyük bir yıkım içine gömülmüşler, kapitalist sisteme dahil olmanın bedelini çok ağır ödemişlerdir. RUSYA İçişleri Bakanlığı verilerine göre, tutuklanan Rus gençlerinin sayısı 1990-1997 arasında üçte bir oranında artarak 200 bin kişiyi geçmiştir. St. Petersburg’da 3 bin, Moskova’da ise 6 bin çocuk sokaklarda yaşamaktadır.

B) Kuzey Amerika
 KIZILDERİLİ KATLİAMI, ABD’nin kuruluşundan çok önce başlayan insanlık tarihinin en ağır suçlarından biridir. Ta Kolomb’un kıtaya ayak bastığı günden beri başlayan katliamlar zincirinin Kuzey’deki ayağı da Güney’den hiç aşağı kalmaz. Bir zamanlar nüfusu 30-40 milyonu bulan Kızılderililerin sayısının bugün 2-3 milyona düşmesi bunun en açık kanıtıdır. Sömürgeci beyazlar tarafından mahvedilen doğa dengesi yüzünden hastalıklardan, açlıktan ölen milyonlarca Kızılderilinin yanında beyazların ayak bastıkları her toprak parçasından sürülen bu insanlar yüz yıl boyuncu sistematik katliamlara uğradılar. Korkunç bir asimilasyon politikasıyla, sahtekârlıklarla adım adım sürülen Kızılderililer, yıllar boyunca toplama kamplarına ya da kimliksizliğe mahkûm edildiler. Amerikan demokrasisi denilen şey, böylece yaklaşık 30 milyon yerlinin katledilmesi üzerine kuruldu. SİYAHLARA KARŞI UYGULANAN KÖLECİLİK ise belki şimdi tarih kitaplarında kalmış gibidir ama bu kanlı tarih unutulmamıştır. Yüzbinlerce Afrikalı’nın köle gemileriyle ABD’ye taşındığı bu dönem, ABD’nin ekonomik zenginliğinin de aslında ilk temelini oluşturur. On binlerce kölenin açlıktan, hastalıklardan ve işkenceler yüzünden öldüğü bu dönemden sonra ilk siyah hareketleri başladığında ise ortaya çıkan Ku-Klux-Klan linçleri işin başka bir cephesidir. 1800’lü yıllardan bugüne dek süren Amerikan linç geleneğinde, on binlerce siyah, yakılarak, asılarak öldürülmüş, bu arada kısırlaştırma gibi iğrenç ırkçı yöntemler de uygulanmıştır. Öyle ki, salt 1870-1890 arasındaki yirmi yılda on bin siyah linç edilerek öldürülmüş, 1970’lere kadar siyah kadınların %24’ü, PortoRiko’luların %35’i kısırlaştırılmıştır. Aynı süreçte suikastle öldürülen Malcom X, Martin Luther King gibi siyah önderler ve Kara Panterler’in katledilen militanları da bu arada anılmalıdır. 2 Şubat 1848’de Meksika’ya ait Teksas, Arizona, California gibi sekiz kentin işgal edilerek ABD toprakları haline getirilmesi de ABD tarihinin utanç sayfalarından biridir. Giderek bu topraklar üzerinden eski sahiplerini kovan Amerikalılar, zaman zaman çıkan ayaklanmaları da 1957’de olduğu gibi kanla ve tutuklamalarla bastırmışlardır. Bu arada Meksika’nın büyük kızılderili uygarlığı talan edilmiş ve bu kültür neredeyse tamamen yok edilmiştir. İŞÇİLERE YÖNELİK SALDIRI VE KOMPLOLAR, ABD tarihinin unutulamaz bir parçasıdır. Sonradan 1 Mayıs gününün mücadele günü ilan edilmesine neden olan 1886’daki 6 işçinin öldüğü gösteri ve 8 işçi önderinin idam edilmesi bunun en bilinen örneğidir. Daha sonra sendikaları satın alarak, işçi sınıfını susturmaya çalışan Amerikan burjuvazisi, bunun yetmediği yerde de, idamlar ve katliamları devreye sokmuş, büyük tutuklamaları arkası arkasına geliştirmiştir. Örneğin sadece 1937’deki Chrysler ve General Motors grevlerinde mafya ve polisin saldırılarında 98 işçi öldürüldü. İşçi sınıfı hareketini her zaman acımasız bir baskı altında tutan ABD, Sacco ile Vanzetti isimli iki işçinin idamında olduğu gibi bin bir türlü komployu kullandı. MacCarthy kampanyası sırasında ise binlerce Amerikalı tutuklandı ve mahkemelerde yargılandı. 1953’te “ajanlık”la suçlanan komünist Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin idamı ise tam bir yüz kızartıcı suç olarak ABD tarihine geçti.
C) Güney Amerika
 Kolomb’un karaya ayak bastığı günden beri devam eden KIZILDERİLİ UYGARLIKLARININ YOK EDİLMESİ, dünya tarihinin en trajik olayıdır. Açgözlü İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğinin Güney Amerika’daki katliamlarının kesin rakamlarını tahmin edebilmek bile mümkün değildir. Sayıları milyonlarla ifade edilen Aztek ve İnka halklarının korkunç katliamlarla yok edilmesinin ötesinde sömürgecilerin yerlilerden gasp ettiği maden ve altın stoklarının da miktarı tam olarak bilinmemektedir.  1831’den beri ABD’nin gizli işgalini yaşayan ARJANTİN’deki 1976 faşist cuntası, Latin Amerika tarihinin en kanlı cuntalarındandır. İlk günden beri ABD tarafından tanınan ve desteklenen General Videla cuntası, ilk anda 1300 kişiyi katlederken, daha sonraki yıllarda 30 binin üzerinde devrimciyi, sendikacıları ve işçi önderlerini “kayıp” etmesiyle ünlüdür. “Kayıp” ilan edilenlerin çoğunun ordu helikopterlerinden denize atıldığı ve hatta bu insanların çocuklarının bile evlatlık olarak satıldığı sonraki yıllarda açığa çıkmıştır. BOLİVYA’da ise sadece 1947-1952 arasında çoğu madenci ve tarım işçisi 30 bin kişi ABD destekli cuntalar tarafından katledildi. Bundan öncesinde kışkırtılan bölgesel savaşlarda ölen Bolivyalıların sayısı ise on binlerle ifade edilmektedir. 1980 yılına gelinceye kadarki tarihinde tam 189 hükümet darbesine tanık olan Bolivya’da katledilen insanların sayısını tutmak neredeyse imkânsızdır. Üniversite bombalamaktan köy yakmaya kadar her türden cinayet yolunu kullanan Bolivya cuntalarının hepsi de ABD ve CIA desteklidir. Ama herhalde bu cinayetlerin en önemlisi büyük devrimci Che Guavera’nın 1967’de CIA ajanları ve Bolivya ordusunun kasapları tarafından yaralıyken kurşuna dizilerek katledilmesidir.  CIA destekli 1964 darbesi BREZİLYA’nın tarihindeki en kanlı olaylardandır. Üç-dört yıl içersinde cuntanın ABD ile işbirliği yaparak kurduğu “Ölüm Filoları” iki binden fazla kişiyi katletmiştir. 1968’de efsanevi gerilla önderi Carlos Marighella’nın öldürülmesi de Brezilya oligarşisinin sabıkalarındandır. Her zaman faşist rejimler altında yaşayan Brezilya, bugün dünyanın en çok yoksulluk çekilen ülkeleri arasındadır ve her gün ortalama bin çocuğun öldüğü Brezilya kentlerinde polisin de sokak çocuğu avlayarak katlettiği son yıllarda açığa çıkmıştır. EL SALVADOR, Latin Amerika’nın cinayetler ülkesi olarak ün yapmıştır. Daha 1931-1944 arasındaki yerli ayaklanmaları sırasında 15 binden fazla insanı katletmekle işe başlayan El Salvador kasapları, 70’li yıllara gelindiğinde tam bir kıyım makinesi olarak iş görmüşlerdir. Özellikle 1979 yılından sonra CIA tarafından faşist ARENA partisiyle birlikte oluşturulan ölüm mangaları, toplam 70 bin devrimci ve yurtseveri katletmiştir. Binlerce çocuk ve köylü de bu rakamın içindedir. Öyle ki, sadece 1981’de ölüm mangaları içlerinde rahiplerin de bulunduğu 12 bin kişiyi öldürdüler. Bütün bu cinayetlerin arkasında ABD’li danışmanların durduğu ve birçok katliama da bizzat katıldıkları ise resmi belgelerle kanıtlandı. Bütün tarihi cuntalar ve 1931’de olduğu gibi köylü katliamlarıyla (30 bin ölü) geçen GUATEMALA’nın yaşadığı en korkunç dönem 1954’teki ABD işgali ve cuntası dönemidir. United Fruit Company adlı ABD tekelinin desteğiyle toparlanan paralı askerler ve ABD yeşil berelilerinin yaptığı müdahaleden bu yana devam eden faşist cuntalar sırasında toplam 200 binden fazla insan katledildi. Sadece 1986 yılı içersinde öldürülen işçi, köylü ve devrimci sayısı 18 bindir. KOLOMBİYA’daki manzara ise tam bir faciadır. 1948’de United Fruit Company ve Standart Oil’in siparişiyle CIA’nın Kolombiya devlet başkanı Gaitan’ı öldürmesiyle başlayan cuntalar dönemi aynı zamanda cinayetler dönemidir. 1948 ile 1957 arasındaki cuntalar sırasında 300 bin kişi, 1957 ile1963 arasında ise 20 binden fazla insan öldürüldü. Amerikan çıkarları uğruna yapılan bu katliamlara gerilla savaşıyla karşılık veren Kolombiya halkı, bugün hâlâ ABD ordusunun katliamlarıyla karşı karşıyadır.  1898’deki ABD işgalinden 1959’a dek kukla hükümetler tarafından yönetilen KÜBA, 1959’da Fidel ve Che önderliğindeki gerilla güçlerinin iktidarı ele geçirmesiyle emperyalist boyunduruktan kurtuldu. Bu süre içinde sadece Batista cuntası 60 bin Kübalının hayatına mal oldu. Ama Küba, kurtuluş gününden sonra da emperyalizmin saldırılarından nasibini aldı. 1962’de sosyalizmi yıkmak için yapılan Domuzlar Körfezi çıkarmasının başarısızlığa uğramasından sonra da yüzlerce suikast planı ve provokasyon birbirini izledi. Her yönden başlatılan ambargo ise bugün hâlâ devam etmektedir.  MEKSİKA’nın tarihi ABD’nin saldırganlığının tarihidir aynı zamanda. Daha 1848’de topraklarının büyük bölümünü ABD’ye kaptıran Meksika, yerli kültürünün ve bütün maddi zenginliklerinin yağmalandığı yüzyıl boyunca ayaklanmalarla sarsıldı. 1909’da Zapata ve Panço Villa’nın önderliğinde başlatılan köylü ayaklanmalarının bastırılması ABD’nin doğrudan askeri müdahalesi sayesinde bastırılabilmiş ve Zapata ile Villa çeşitli tuzaklarla katledilmiştir. O günden beri cuntalar ve sık sık taraf değiştiren hükümetler tarafından yönetilen Meksika 1994’ten bu yana Zapata’nın mirasını sahiplenen Zapatist Kurtuluş Ordusu’nun (EZLN) başlattığı gerilla hareketiyle sarsılmaktadır.  NİKARAGUA’nın acılı günleri 1885’te Amerikalı korsan Walker’in bölgeyi işgal girişimiyle başladı. 1894’ten sonra ise artık Nikaragua tam bir ABD eyaleti haline getirilmişti. Bütün zenginlikleri ABD tarafından denetleniyor ve oradan yönetiliyordu. 2 Mayıs 1926’da “yoksulların generali” Sandino’nun önderliğinde başlayan anti emperyalist direniş, Sandino’nun ABD uşağı Somoza tarafından tuzağa düşürülerek katledilmesine dek sürdü. Aynı anda Sandino’nun kampları da basılarak üçyüz insan bir anda kurşuna dizilmişti. Bu noktadan sonra Latin Amerika tarihinin en kanlı diktatörlerinden biri olan Somoza’nın diktatörlüğü başladı. CIA ajanı olan Somoza, ülkeyi 1979’da iktidardan alaşağı edilene kadar kan ve dehşetle yönetti. Bu süreçte kurulan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN)’ye karşı yapılan operasyonlarda binlerce yoksul köylü ulusal muhafız denilen katil çeteleri tarafından öldürüldü. Bu süreçte bizzat CIA ajanlarının yönettiği işkence haneler tam kapasite çalışarak binlerce insanı katletmişti. Ama FSLN’nin iktidarı ele almasından sonra da emperyalizmin komploları bitmedi. Devrim gününden 1985’e kadar geçen sürede Miami’de örgütlenen kontra çetelerinin saldırılarında 11 bin Nikaragualı yaşamını yitirdi, ülke ekonomisi sabotajlarla mahvedildi ve böylece silahla kazanılmış olan devrimin seçim sandıklarında terkedilmesinin zemini hazırlandı. 1780’de ünlü Kızılderili önderi Tupac Amuru’nun katlinden beri PERU’da da cinayet makineleri hiç boş durmadı. 1968’den en son diktatör olan Fujimori’ye dek her zaman baskı ve zulümle yönetilen Peru’da sadece 1980’den bu yana 30 bin kişi işkenceler ve kurşuna dizmeler yoluyla öldürülmüştür. 124’u Lurigancho, 118’i El Fronton cezaevinde olmak üzere yüzlerce devrimci tutuklunun kurşunlanarak öldürülmesi Peru oligarşisinin en kirli işlerindendir. Aydınlık Yol ve Tupac Amuru Devrimci Hareketi (MRTA) örgütlerinin başlattığı gerilla savaşı süresince Fujimori diktası, en kanlı cinayetleri işlemiştir. Özellikle MRTA’nın düzenlediği Japon Büyükelçiliği’nin basılması eylemi sırasında düzenlenen operasyonda gerillaların öldürülmesi son dönem devrimci tarihinin canlı anılarındandır. ŞİLİ ise artık dünyadaki birçok insan tarafından faşist Pinochet cuntasının marifetleriyle tanınmaktadır. ABD kökenli çokuluslu şirketlerin (özellikle ITT) siparişi üzerine CIA tarafından tasarlanan darbe 1973’te general Pinochet tarafından gerçekleştirildi ve darbenin ilk gününde başta solcu başkan Allende dahil olmak üzere toplam 35 binin üstünde insan işkencelerle, kurşuna dizmelerle katledildi, binlerce insan sakat bırakıldı, binlercesi “kayıp” edildi. CIA’nın bizzat katıldığı ve planladığı bu darbe sonrasında bütün sendikalar, partiler kapatıldı, ülke baştan başa işkencehaneye döndürüldü. Buna karşılık Şili cuntası ABD ve IMF’den tarihin en yüksek yardım ve kredilerini aldı. Ancak buna rağmen Pinochet döneminin sonunda Şili ekonomisi tam bir harabe halindeydi. Tupamaros gerilla örgütüyle başa çıkamayan ABD işbirlikçilerinin düzenlediği 1973 cuntasından sonra URUGUAY tam bir cehenneme döndürüldü. Bu dönemde her 54 Uruguaylıdan biri tutuklandı. Diktatörlük binlerce insanı işkencelerden geçirerek katlederken ABD’nin tavsiyesiyle Tupamarosların lider kadroları uzun yıllar boyu en katı tecrit koşullarında, hücrelerde tuttu.  Aynı şekilde VENEZUELA da CIA operasyonlarının deneme laboratuvarı yapıldı. Petrol üretimi bakımından önemli olan Venezuela ABD’nin güneydeki yatırımlarının %66’sını barındıran ülke olarak her zaman cuntalar ve faşist yönetimlerin elinde olmuştur. Bu ülkedeki en küçük bir ulusal hareket bile her zaman kanlı bastırma harekâtlarıyla karşılanmış, Douglas Bravo’nun başını çektiği gerilla hareketleri köylülere yapılan katliam seferleriyle bastırılmıştır.  ABD’nin arka bahçesindeki ülkelerden HAİTİ de en kanlı kıyımlardan nasibini aldı. Yalnızca 1915’teki ABD işgali sırasında birkaç günde 3 bin 500 kişi öldürüldü. Daha sonra ABD işgali resmen bittiğinde de kıyımlar bitmedi. ABD destekli cuntalar boyunca 1957’den 1971’e kadar Haiti’de 26 bin kişi öldürüldü. PANAMA Kanalı ise daha kazılırken 28 bin can almıştı. Her zaman kukla hükümetler tarafından yönetilen Panama’da basit öğrenci gösterileri bile her zaman en vahşi kurşuna dizmelerle cezalandırıldı; çünkü ABD için kanal stratejik bir anlam ifade ediyordu. Daha sonraki yıllarda, 1990’da uyuşturucu ticareti yaptığı bahanesiyle Panama devlet başkanı Noriega’nın tutuklanıp ABD’ye götürülmesi ise tam bir komedi olarak nitelendirildi. Müdahaleye bahane teşkil eden Noriega’nın eski bir CIA ajanı olması, ABD’nin uyuşturucu piyasasındaki rolünü açığa çıkarmıştır. 1979’da iktidara gelen sosyalist eğilimli Bishop’un katledilerek devrildiği GRENADA Adası işgali ise ABD’nin bölgede işlediği en son suçlardan biridir. Pervasızca gerçekleştirilen bu işgal sonucunda ABD Grenada’yı 1985’e kadar işgali altında tuttu.

D) Afrika
 Emperyalist sömürgeciliğin en büyük acılarını çeken şüphesiz Afrika kıtası olmuştur. Yüzyıllardır işgal altında tutulan, sömürülen ve baskı altında tutulan Afrika’nın çektiği acı emperyalist aşamayla birlikte daha da artmış, başkaldırdığı her noktada ise kirli savaşın en acımasız yöntemleriyle karşılaşmıştır. 1950’lerde Afrika madenlerinin ve diğer zenginliklerinin %60’ından fazlası emperyalistlerin elindeydi, bütün kaynakları vantuzlanan kıta insanları ise açlık ve sefaletin pençesindeydi. %99’a yakın bir bölümü okuma yazma bilmeyen bu dev kıtanın insanları, nasıl doğup nasıl yaşadıklarının bile farkına varmadan ölüp giderken emperyalist şirketler kasalarını doldurmaktaydılar. O kadar ki, uyanan Afrika, topraklarından sömürgecileri kovduktan sonra bile açlık ve sefaletin pençesinden kurtulamadı.  Uyanışın ilk ve en tutarlı sembollerinden biri ANGOLA’ydı. Portekiz sömürgecilerine karşı mücadeleyi başlatan MPLA’nın haraketi Salazar diktasının en acımasız işkence ve saldırılarıyla karşılaştı. Buna rağmen iktidarı alarak işgalcileri kovan Angola halkı, bu kez de ABD komplolarından kurtulamadı. 1976’daki zaferden sonra CIA güdümlü kontra örgütlerinin saldırıları 300 bin Angolalının ölümüne neden oldu, 80 bini ise sakat kaldı.  BATI SAHRA’da 1973’te mücadeleye başlayan POLİSARİO gerillaları da karşılarında aynı güçleri, binlerce ABD ve Mısır askerini buldular. Zengin fosfat yataklarına sahip Sahra, emperyalistler için vazgeçilmezdi ve bu nedenle işkence tezgahlarını Batı Sahra’ya kurmakta gecikmediler.
 1830’da Fransa işgaliyle başlayan acılar CEZAYİR halkının yakasını hiç bırakmadı. Petrol ve maden yataklarıyla bütün emperyalistlerin iştahını kabartan Cezayir, 1832-39 arasında Abdülkadir Cezayiri önderliğinde ilk direnişine başladı. Yedi yıl içersinde binlerce ölü, sömürgeciliğin Cezayir’e armağanıydı. Daha sonra, sadece 1945’teki Sedif ayaklanmasında 45 bin ölü sayılabildi. 1954’te bağımsızlık hareketi yeniden başladığında bu kez sahnede Fransız İstihbarat örgütü OAS’ın işkence haneleri ve suikastleri vardı. 1954-1962 arasındaki tablo korkunçtu: 1.5 milyon ölü, 2 milyon 800 bin tutsak... Bağımsızlıktan sonra ise bu kez şeriatçılarla hükümetin organize ettiği kontra örgütler arasındaki iç savaş 100 bin Cezayirlinin canına mal oldu. 1891’den sonra Fransız sömürgesi olan ÇAD da aynı kaderi paylaştı. 1961’den sonra başlayan bağımsızlık savaşına karşı gerçekleştirilen ABD-Fransız işbirliği binlerce ölüye mal oldu. Yeraltı zenginlikleri yağma edilen Çad, daha sonra da ABD güdümlü Habre cuntasıyla karşı karşıya kaldı ve bugün hâlâ ABD’nin egemenlik alanı içinde.ETİYOPYA ise aşağı yukarı ne kadar sömürgeci güç varsa, Osmanlı dahil, ülkesinde gördü ve hepsi tarafından da ayrı ayrı sömürüldü. 1930’da kukla kral Selasiye iktidar olduğunda da bir şey değişmedi. En önemlisi de açlık hiç azalmadı; emperyalistlerin yoksulluğa mahkûm ettiği Etiyopya halkı sadece 1973’teki kıtlıkta 100 binden fazla insanını açlığa kurban verdi. GANA’da da bağımsızlık hareketi emperyalizm tarafından hoş görülmedi. Kwame Nkrumah’ın başlattığı bağımsızlık hareketini bastırmak için bütün kaynaklarını kullanan CIA 1966’da askeri bir darbe düzenledi ve Nkrumah’ı deviren cuntacılar ABD tekellerinin oyuncağı olarak hüküm sürmeye başladılar. Başka bir Portekiz sömürgesi olan GİNE’de büyük devrimci Amilcar Cabral önderliğindeki devrimci hareket, onun öldürülmesine karşın başarıya ulaştı ve demokratik bir halk cumhuriyeti kuruldu. ABD ve NATO’dan aldığı yoğun askeri desteğe rağmen Portekiz, devrimci güçlerin karşısında düzenlediği katliamlarla bile tutunamadı.
 Emperyalizmin asıl yüz karası ise şüphesiz bölgedeki en kanlı diktatörlük olan ırkçı GÜNEY AFRİKA’ydı. Emperyalizmin bu ülkede işlediği suçların hesabı bile tutulamaz. Nüfusun %90’ı Afrikalı-siyah olduğu halde beyazların vahşi diktası altında bu ülkede kurulan sömürü ağı emperyalistler için öylesine önemlidir ki, yıllar boyunca bu dünyanın en gerici rejimine bütün dünya kapitalizmi destek vermiştir. Neredeyse kölelik koşullarında elmas madenlerinde çalıştırılan siyahlar ise her ayaklanma girişimlerinde vahşi katliamlarla karşılaşmışlardır. Mücadele boyunca yüzlerce devrimci önderi katleden ırkçı rejim, Nelson Mandela’yı da 27 yıl hapiste ABD desteğiyle tutabilmiştir. Başlıcaları Soweto ve Sharpeville’de gerçekleşen onlarca katliamda sayısız çocuk, kadın ve sivilin kanına giren ırkçı rejim, yönetiminin son anına dek ABD ve NATO’dan tam destek aldı.  Eski bir İngiliz sömürgesi olan KENYA da yeni-sömürgeciliğin çürütücü etkisinden nasibini aldı. 1950’lerde Jomo Kenyatta’nın önderliğinde kazanılan “bağımsızlık” bu bakımdan bir anlam ifade etmedi. Onca mücadele ve katliamlardan sonra gelen istikrarsız hükümetler kaosunda Kenya, IMF reçetelerini uygulayan yoksulluk içindeki bir ülke olarak kaldı.  Birçok parçaya ayrılarak sömürgeciler arasında paylaşılan KONGO’nun en büyük parçasını elinde tutan Belçikalılar başka emperyalistlerden hiç farklı değillerdi. 1960’ta sağlanan bağımsızlıktan sonra beceriksiz Belçikalıların yerini alan ABD danışmanları ise kanlı yüzlerini hemen gösterdiler. Bizzat ABD elçisinin de katıldığı bir komployla devrimci güçlerin efsanevi lideri Patrice Lumumba, önce işkencelerden geçirildi, sonra kafasına kurşun sıkılarak öldürüldü ve asit kazanında eritilerek cesedi yok edildi. Zengin maden yataklarının sahibi Kongo, daha sonra ABD işbirlikçisi Çombe ve daha sonra Mobutu ülkeyi IMF’nin kölesi yapmakta büyük başarı gösterdiler.  Daha 1920’lerden itibaren bağımsızlık mücadelesine başlayan ve 60’larda Mondlane ve Samora Machel’in önderliğinde FRELİMO cephesini kurarak gerilla mücadelesine başlayan MOZAMBİK halkı, sömürgecilerden kolay kolay kurtulamadı. Onbinlerce insanın öldüğü savaştan sonra bağımsızlığa kavuştuklarında ise sosyalizm yolunda ilerleyeceklerini açıkça söyleyen Frelimo önderleri birer birer katledildi. Özellikle Samora Machel’in devlet başkanı olduktan sonra uçağına bomba konularak öldürülmesi CIA’nın Afrika’daki en kirli işlerindendir. Aynı şekilde bağımsızlık yolunda ilerleyen ZİMBABWE de bir dizi katliam ve cinayetle durdurulmak istendi. Gerillalar bağımsızlığı sağladıklarında ilk yaptıkları iş ise ülkeyi ilk sömürgeleştiren Cecil Rhodes’in adından gelen Rodezya ismini Zimbabwe olarak değiştirmek oldu.  1980’de iktidara gelen ve ABD’ye sıcak davranmayı reddeden Doe yönetiminin CIA darbesiyle devrilmesi ve devlet başkanının CIA ajanları tarafından kurşunlanması LİBERYA’da olup bitenleri anlamak bakımından iyi bir örnektir.  LİBYA ise bilindiği gibi İtalyan sömürgecilerinin elinden yıllar boyunca zulüm çektikten sonra bağımsızlığa kavuştuğunda, bu kez de dünyanın jandarması ABD’nin elinden kurtulamadı. Her fırsatta bir bahane bularak Libya topraklarını bombalayan ABD jetlerinin dışında CIA’nın en yoğun komplo uyguladığı alanlardan biri Kaddafi’nin ülkesi oldu.  Geçmişten beri stratejik konumu nedeniyle sömürgecilerin aralarında paylaşamadıkları bir coğrafya olan SOMALİ, 80’li yıllarda Sovyet etkisi altında kalmasının bedelini 90’lı yıllarda ödedi. 1992-1994 arasında bölgedeki istikrarsızlığı bahane eden ABD, 28 bini kendi ordusundan olmak üzere 50 bine yakın bir güçle Somali’yi işgal etti. Somali halkının her anti-emperyalist kıpırdanışını baskı ve terörle ezen işgalci güçlerin bu süreçteki en iyi kullandığı araçlardan biri ise Türk ordusu olmuştur.

E) Doğu ve Güney Asya
 ÇİN tarihini emperyalizmin suçları bakımından özetleyebilmek ve emperyalizmin ülkeye verdiği zararları sayılarla ifade edebilmek mümkün değildir. Sadece afyon savaşları boyunca 1840’larda yapılan katliamlar ve Çin’in bir afyonkeşler ülkesi haline getirilmesi bile tarihin en ağır suçlarındadır. Çin’in defalarca işgal edilmesine tarih boyunca katılan ABD, 1900’deki Boxer Ayaklanması sırasında da yedi emperyalist ülkeyle birlikte Çin’i işgal eden ve şehirleri topçu ateşiyle mahveden güçtür. Daha sonraki Japon işgalini silah yardımıyla destekleyen ABD, nihayet Çin Mao önderliğinde emperyalist boyunduruktan kurtulduğunda da boş durmadı. Bu kez de Taiwan adasındaki işbirlikçileri aracılığıyla Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı provokasyonlarını sürdürdü. Bütün bu tarih boyunca emperyalistler tarafından katledilen Çinlilerin sayısı ise diğer ülkelerde olduğu gibi binlerle değil, ancak milyonlarla ifade edilebilektedir. İlk başlarda Hollanda sömürgesi olan ENDONEZYA ise daha sonra 5 ayrı emperyalist gücün işgalini tattı ve en sonunda ABD sömürgesi haline getirildi. Siyasi tarihi boyunca ABD uşaklığı eden diktatörlerin, general bozuntularının pençesinde yaşayan Endonezya’nın en trajik olayı, şüphesiz 1965’te gerçekleşmiştir. Suharto başkanlığında CIA ajanı generaller cunta yaptıklarında tarihin en büyük katliamına imza attılar. 5 ay içinde CIA’nın bilgileri ve bizzat katılımıyla bir milyondan fazla komünist ve sol sempatizan katledildi.Daha sonrası ise tam bir yeni-sömürge felaketidir; yoksulluk, birbirini izleyen cuntalar, katliamlar... Ülkesini ABD’ye satmış olan bu katiller sürüsü, halkın sık sık gerçekleştirdiği ayaklanmalara rağmen hâlâ iktidarlarını sürdürüyorlar. DOĞU TİMOR da ABD’nin Endonezya’yı kullanarak yarattığı katliam alanlarından biridir. Endonezya tarafından 1975’te işgal edilen Doğu Timor, başlattığı bağımsızlık savaşı boyunca akla sığmaz katliamlarla tanıştı. Toplam ölü sayısının 200 bine ulaştığı bu büyük kıyımı gerçekleştiren birliklerin ABD ve İngiliz ortak yapımı olan bir kontr-gerilla eğitim programı çerçevesinde eğitildikleri açığa çıktı. Bugün hâlâ aynı birlikler, cinayetlerini sürdürüyorlar. Sömürgecilik dendiğinde dünyada ilk akla gelen ülke olan HİNDİSTAN ise özellikle İngiltere tarafından yüzyıla yakın bir süre baskı altında tutuldu. Yıllar boyunca süren bağımsızlık mücadalesi sırasında öldürülen on binlerce insanın dışında daha sonraki kışkırtılmış din savaşları dönemi korkunç katliamlara sahne oldu. İngiliz “böl-yönet” taktiğinin kurbanı olan Hint halkı, salt Pakistan ayrılığı döneminde 200 binden fazla ölü verdi. Bu korkunç din boğazlaşması bugün hâlâ devam etmektedir. 1898’de ABD tarafından işgal edilen FİLİPİNLER’de ABD generali Smith’in emri “yakın, yıkın, hapsetmeyin, on yaşından büyükleri öldürün” idi. Sonraki yüz yıl boyunca ABD ve işbirlikçileri hep bu emre uydular. Yüz binlerce ölüden oluşan Filipinler tarihi, Marcos gibi kanlı diktatörler ve diğer işbirlikçiler tarafından yürütüldü. ABD’nin bölgedeki en sadık müttefiki olan Filipin yöneticileri DB ve IMF bütçesinden her zaman en yüksek rakamları aldılar. Buna karşın Filipinler Asya’nın en yoksul ülkelerinden biri olmaya devam etti.  1970-1975 arasında ABD ve işbirlikçi Güney Vietnam tarafından işgal edilen KAMBOÇYA ise en büyük can kaybını ABD bombardımanları sırasında verdi. 600 bin insanın öldüğü bu bombalamalar sona erdiğinde ülke bir harabe haline dönmüştü. KORE, Türkiye’de de iyi bilinen katliam alanlarından biridir. Sosyalizmi seçen Kuzey Kore’ye karşı başlatılan ABD-Güney Kore harekâtına Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir dizi işbirlikçi ordu da katıldı. 1950’de başlatılan bu korkunç savaş sona erdiğinde savaştan önce 100 bin ölü vermiş olan sosyalist Kore yine dimdik ayaktaydı ama 200 bin insanını kaybetmişti. Üstelik bu süreçte Türkiye gibi ülkelerin ordularından da çok ağır kayıplar verilmiş, yoksul insanlar yerini bile bilmedikleri bir ülkede ABD çıkarları için kırdırılmışlardı. VİETNAM ise hem dünyanın en büyük kahramanlık destanlarından biridir hem de ABD emperyalizminin suç dosyasının en ağır klasörlerinden birini oluşturur. Yüzyılın başından beri devam eden ve önce Fransızları, sonra da dünyanın en büyük ordusuyla üstlerine gelen ABD emperyalizmini hezimete uğratan Vietnam halkı, bütün bu savaşlar boyunca akıl almaz kıyımlara uğradı. 500 binlik ABD ordusu ve birbuçuk milyonluk işbirlikçi Güney Vietnam ordusu, bütün teknolojik olanaklarına karşın Vietnam halkını yenemeyince büyük bir soykırıma başvuruldu. Tarihin en büyük hava bombardımanı yıllarca Vietnam’da vurulmadık tek bir metrekare alan bırakmadı. 1963-1973 arasında öldürülen sivil Vietnamlı sayısı 4.5 milyon kişiydi. ABD bombardımanlarının etkisi bakımından LAOS da Vietnam’la aynı kaderi paylaştı. Laos, bağımsızlık savaşı sırasında toplam 2 milyon ton ABD bombasını topraklarında gördü, ki bu, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda atılan toplam bomba sayısından daha fazlaydı. AFGANİSTAN, yıllardır işgal altında, yer altı-üstü zenginlikleri sömürülmekte, kendi menfaatleri için köprü gibi kullanılmakta, milyonlarca insanın aç, sefil göçe zorlanmaktadır. Taliban mazeret gösterilip siviller katledilmektedir.
F) Ortadoğu
 Ortadoğu emperyalizm için her şeyden önce petrol demektir; ama petrolün de ötesinde dünyanın bu en sıcak bölgesinde egemen olmak, politik olarak halkları sindirmek çok önemlidir. Bu amaçla Türkiye dahil onlarca Ortadoğu ülkesini baskı altına alan ABD, bölgede bir dizi askeri üs oluşturmayı baştan beri amaçlamış ve başarmıştır. Özellikle İsrail ve Türkiye gibi iki tane sadık bekçi köpeği aracılığıyla bölgeyi denetlemek isteyen ABD emperyalizmi, tarih boyunca bölge halklarına karşı büyük suçlar işlemiştir. Özellikle FİLİSTİN yalnızca Ortadoğu’nun değil, dünyanın kanayan yarasıdır. 1947’de kurulan İsrail devletinden sonra Filistinliler sürgün edilirken, İsrail ABD toplam dış yardımının neredeyse yarısını alıyordu. Böylece bölgede bir bekçi köpeği haline getirilen İsrail, 50 yılı aşkın bir süredir onlarca katliama imza atmış bir “terör devleti” olarak varlığını sürdürmekte ve topraklarını her gün büyütmektedir. Ama aslında Filistinli katliamları İsrail’den de önce başlamıştır. Bu katliamların en büyüğünü 1936 yılında İngiliz yönetimi sırasındaki genel grevde olmuştur. 1939 yılında ayaklanma bastırıldığında 40 bin Filistinli öldü. 20 bini tutuklandı ve 110 Filistinli de asıldı. ABD’nin uşağı Ürdün Kralı’nın 19 Eylül 1970’de yaptığı katliam ise “Kara Eylül” diye bilinir. Filistin kamplarını yoğun top ateşine tutan Ürdün, bu kıyımda 30 bin kadar Filistinliyi öldürmüştür. İsrail ve bölgedeki işbirlikçilerinin katliamları ise sayılacak gibi değildir. Bunların en büyüklerinden birkaçı, Ocak 1976, Haziran 1976’daki Tel Zaatar karantina göçmen kampları katliamı ve 17 Eylül 1981’deki Sabra ve Şatila "göçmen kampları"ndaki katliamlardır. İsrail’in 1982’deki Lübnan işgalinin bilançosu ise 17 bin 500 ölüdür. 1953’te petrolleri ulusallaştırmak isteyen Musaddık’ı askeri darbeyle deviren CIA, İRAN halkının başına Şah Rıza’yı bela ettiğinde bir katliamlar döneminin de kapısı açılmıştır. Yaklaşık 10 bin ABD’li danışmanın kuklası olan Şah döneminde on binlerce devrimci, ilerici öldürüldü. Bölge petrolünü elinde tutmak isteyen ABD, Şah’ın işkence hanelerine en büyük desteği verdi. 1979’da Şah, 20 milyor dolarlık varlığıyla ABD’ye kaçtığında geride bir harabe kalmıştı  IRAK ise bölge ülkeleri içersinde son dönem ABD saldırganlığından en çok zarar gören ülkedir. 200 bin insanın öldüğü Körfez Savaşı ve sonra çoğu çocuk 1.5 milyon Iraklının öldüğü ambargo dönemi bunun en açık örneğidir. Ama Irak olayı bu son olayla açıklanamayacak kadar karışıktır. Daha yüzyılın başında “böl-yönet” politikasıyla bölge ülkelerinin sınırlarını cetvelle çizen emperyalizm, bugünkü despotik yönetimlerin başlıca kaynağı olmuştur. Halkların özgür iradelerini hiçe sayarak bölgede bir sürü kerameti bilinmez Emirlik ve Şeyhlik kuran, bölgeyi halk yönetimlerinden uzak tutmak için “yeşil kuşak” projesiyle islami yönetimleri teşvik eden ABD, sonuçta ortaya böyle bir diktalar manzarası çıkarmıştır. Kürt halkının kanlı katili Saddam ile ABD bombardımanları arasında ezilen ise yoksul Irak halklarından başkası değildir. Kaldı ki, Halepçe’de kullandığı ve bir anda binlerce Kürdü öldüren Hardal Gazı’nı da Saddam daha önceden kendisine verilmiş ABD yardımları sayesinde yapabilmiştir. Ancak Irak rejiminin katliamları Kürdistan sorununun yalnızca bir bölümünü oluşturur. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Ortadoğu’yu yeniden biçimlendiren emperyalist merkezler ve gerici bölge rejimleri, bu ülkeyi dörde bölerek kendi aralarında paylaşmışlar ve böylece bugün hâlâ devam eden bir trajedinin temelini atmışlardır. Açıkça paylaşılan Mezopotamya, her parçasında ağır bir sömürüye uğramış, Kürt halkı bir dizi katliama uğramıştır. Koçgiri, Ağrı, Şeyh Sait ve Dersim isyanları sırasında gerçekleşen ve on binlerce Kürdün ölümüyle sonuçlanan katliamlar, Halepçe katliamı ve son 15 yılda devam eden savaşın kirli cinayetleri bunun en açık örnekleridir. Ortadoğu bölgesinin en acılı coğrafyalarından biri olan TÜRKİYE ise 1 Mayıs 77 provokasyonu gibi örnekler bir yana, yalnızca CIA tarafından organize edilen cuntalar göz önüne alındığında bile emperyalizmin ağır suçlarını görmemiz mümkündür. Bilindiği gibi 12 Mart 1971 cuntası,Yaklaşık 600 bin insanın işkencelerden geçirildiği ve yüzlerce insanın işkencelerde katledildiği 12 Eylül 1980 darbesi ise adeta bir önceki darbenin yarım bıraktıklarını tamamlamıştır. 60 kişinin idam edildiği bu darbe, aynı zamanda cunta düzenini kalıcı kılacak düzenlemeler yaparak bugüne dek devam eden boğucu bir baskının temellerini atmıştır. 12 Mart’ı CIA’nın organize ettiği bizzat dönemin Dışişleri Bakanı İ. Sabri Çağlayangil tarafından açıklanmıştır. 12 Eylül’deki CIA tezgahı ise zaten hiçbir zaman gizlenmemiştir. 12 Eylül sonrasında ABD desteğiyle güçlendirilen kontr-gerilla örgütlerinin yirmi yıldır işledikleri cinayetler, her geçen gün daha çok açığa çıkmaktadır. KIBRIS’ın yüzyıldır uğradığı işgaller ve işlenen savaş suçları da bölgedeki insanlık suçlarından bir başkasıdır. 74’te başlayan Kuzey’deki fiili işgal durumu ise artık Kıbrıs Türklerinin demokratik örgütleri tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Ve elbette işin bu yanı, sorunun yalnızca bir bölümünü oluşturmaktadır. İşin öteki yakasında ise yine CIA tarafından tezgahlanan Yunan Papadapulos cuntasının destekleyip geliştirdiği EOKA-B faşist örgütünün kanlı cinayetleri vardır. Makarios yönetimini deviren Sampson cuntasının Yunan cuntası tarafından organize edildiği daha sonradan açığa çıkmıştır.

Avrupa’nın katliam sicili: Batılılar, Afrika kıtasını sömürgeleştirdikten sonra Müslümanları silahtan ve diğer din kardeşlerinin desteğinden mahrum bırakıp onları istedikleri gibi ezip işkenceye maruz bıraktılar. Pek çok Afrika ülkesinde Müslümanları ağır baskılarla dinlerini değiştirmeye zorladılar. Dinlerini değiştirmek istemeyenleri de topluca katlettiler. Zengibar’da 26 bin Müslümanın 23 bini yani ortalama yüzde 88’i öldürüldü. Bu da yaklaşık her on Müslüman dan dokuzunun öldürülmesi demekti. Uganda’daki katliamlar sonucu 20. yüzyılın başlarına doğru Müslümanlar azınlık durumuna düşürüldüler.  Avrupa’nın yönlendirdiği Uganda Hıristiyanları sadece 1980-85 yılları arasında 100 bin Ugandalı Müslüman'ı şehit ettiler. 1830’da Cezayir’i işgal eden Fransa sadece 1954-62 Cezayir Kurtuluş Savaşı süresince bir buçuk milyon Müslüman'ı şehit etti. Fransızlar bu savaşta mücahitler üzerinde caydırıcı etkisi olması için esir ettikleri kişileri uçaklardan atıyorlardı. Fransızlar benzer katliamları Tunus ve Fas’ta da gerçekleştirdiler. Osmanlıların Balkanlardan çekilmek zorunda kaldığı 1912 yılında Müslümanlar üzerinde baskı ve zulüm de başladı. Osmanlı döneminde nüfusun üçte ikisini Müslümanların oluşturduğu Batı Trakya’da katliamlar ve sürgünler sebebiyle bugün oranları yüzde yirminin altına düşmüştür. İngiliz Channel 4 televizyonu yayınladığı bir programda gizli belgelere dayanarak İngiliz Hava Kuvvetleri’nin 1920-30 yılları arasında Irak’ta Kürt köylerine yaptıkları saldırılarda binlerce sivili öldürdüklerini bildirdi. O dönemde İngiliz Hava Kuvvetleri 30. Filo komutanlığı yapmış olan M. Gale programda yaptığı konuşmada “Kürtlerin uygar yaşam biçimi konusunda bizi örnek almamaları durumunda onları yola getirmemiz gerekiyordu. Bunu da bombalar ve silahlarla yapıyorduk” diye söyledi. Hıristiyan Avrupalılar Kudüs’ü işgal etmek için Müslümanların üzerine sekiz haçlı seferi düzenlediler. Bu seferlerinde ele geçirdikleri her yeri harabeye çeviriyor, insanlarını kırıp geçiriyorlardı. Haçlılar ilk seferlerinde Kudüs’ü ele geçiremeyince kendilerinin günâhlarının çok olduğu için bunu başaramadıkları kanaatiyle dördüncü seferlerinden sonra bir çocuk ordusu oluşturdular. Kudüs’ü işgal etmeleri üzere oluşturulan çocuk ordusuna alınan kırk bin çocuğun çoğu yolda soğuktan veya yorgunluktan öldü ve Akdeniz sahiline ancak altı bin çocuk inebildi.  1099 yılında Kudüs’ü işgal eden haçlılar Mescid-i Aksa çevresinde yetmiş bin Müslüman'ı şehit ettiler. Katliamda sadece Müslümanlar değil Yahudiler de öldürüldü. Katliam öncesinde Kudüs’te ikamet eden Müslüman ve Yahudilerden 1099 katliamından sağ çıkan olmadı. Kızılderililer Amerika’nın yerlileridir. Ancak bugün Amerika kıtasında çok az Kızılderili var. Çünkü bunlar ciddi bir soykırımı ile karşı karşıya kaldılar. Bu soykırımında 70 milyon Kızılderili yok edildi. Avrupalıların Amerika kıtasını keşfetmelerinden sonra milyonlarca yerli Meksikalı kasıtlı olarak açlık ve salgın hastalıklar yoluyla ölüme terk edildi. Bu durum karşısında İspanyollar, “inançsızları cezalandırmak için Tanrı’nın gönderdiği hastalıkla mücadele edilmez” demişlerdi. Bu olaylar üzerinde düşününce insan, 1992’de Somali’de bugün de Suriye’de yüz binlerce insanın açlıktan ölüme terk edilmesini daha iyi anlıyor. Aradan asırlar geçtikten sonra aynı Batı, Somali’de yüz binlerce insanı açlık yüzünden ölmekten kurtarmaya yetecek 23 milyon doları göndermeyerek onları ölüme terk etti. Demek ki Batı, Ortaçağ’daki anlayış ve politikasını aynen sürdürüyordu. Avrupa ülkelerinin koruduğu Sırp militanların 1992’de Bosna-Hersek’te gerçekleştirdikleri katliam Batı’nın gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Torontolu araştırmacı James Bacque, ABD ordusunun kaynak ve arşivlerine dayanan bir araştırmasında 1945-46 yıllarında bu ordunun açtığı esir kamplarında 1 milyon Alman askerin kasten açlığa mahkum edilerek öldürüldüğünü ortaya çıkardı. ABD eski adalet bakanı Ramsey Clark öncülüğünde Körfez savaşında izlenen tutumu ve gerçekleştirilen insanlık dışı uygulamaları soruşturmak üzere oluşturulan Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi uzun süren araştırmaları sonunda hazırladığı raporlarda şunlara dikkat çekti: “Körfez savaşında ABD ve müttefikleri Irak’a Hiroşima’ya atılan atom bombasının yedi katı değerinde bomba attılar. Bunların sadece yüzde yedisinin belli hedefi vardı. Bombaların yüzde altmışı doğrudan sivil halkı hedef aldı. Bu savaşta nükleer savaş başlığı dışında her tür silah kullanıldı. Bombalamalar sonucu Irak’ta 51 cami, 28 hastane 687 okul imha edildi. Savaş sonuçları nedeniyle kötü beslenme yüzünden 45 bin Iraklı çocuk öldü” (  Ahmet Varol, Vakit, 3- 4 Haziran 2016)

Batı-menfaat: Kaddafi'nin Roma'ya ve Paris'e çadır kurduğu 2009 yılında AB ülkelerinin Libya'ya silah satışı 470 milyon dolar oldu. Bunun içinde İtalya'dan savaş uçağı, Malta'dan hafif silahlar ve İngiltere'den cephane yer alıyordu. Bugün Kaddafi'yi diktatör ve halk düşmanı ilan eden ABD, 2007 yılında Libya'ya 5 milyon dolarlık silah sattı. Bu sembolik rakam ambargonun kaldırılıp diktatörle el sıkışma bedeliydi. Bush'un son yılında bu rakam 46 milyon dolara yükseldi.  2007 yılında Libya, Fransa ile 14 adet Rafale saldırı uçağı satış anlaşması imzalamıştı. İngiliz şirketleri, Libya'nın elindeki tankların modernizasyonu için 2009 sonunda 77 milyon dolarlık bir anlaşmayı ABD'ye götürdü. ABD yönetimi bu anlaşmayı onayladı. Ancak Kaddafi rejimine baskı başlamıştı. Ve skandal ortaya çıkınca kısa bir süre önce anlaşma geri çekildi. 30 Ocak'ta Rusya ile Libya hafif silahlar başta olmak üzere silah satışı için 1.8 milyar dolarlık anlaşma imzaladı. Bunların ne kadarının teslim edildiği bilinmiyor. Evet, Ortadoğu'da ve Arap coğrafyasındaki “diktatör tiyatrosu”nun asıl senaryosu işte budur.Petrol ve silah.  Bu oyunda insan hayatı, ölümler, işkenceler, intiharlar teferruattır.. Verdiğin sürece diktatörsün. Kralsın, şeyhsin, emirsin...Vermezsen demokrasi gelir. Mesela Suudi Arabistan Kralı, 35 milyar dolarlık rekor silah alımını ABD'den henüz yapmıştır. Belki de böylece ömrünü uzatmıştır.Şimdi Libya'ya bakıyorum da...Fransızlar hangi uçaklarla bombalıyor biliyor musunuz? Kaddafi'ye sattığı Rafale saldırı uçaklarının daha gelişmişiyle. (21.02.2011)
Fransa neden bu kadar hızlı davrandı. İtalya ve İngiltere neden hemen “Tamam” dedi?  Bu acele nedir? Cevap uzun. Alt alta yazıyorum:
1) AB genelinde bir ekonomik çöküntüyü aylardır izliyoruz. Feci şekilde değer kaybeden Euro. Peş peşe notu düşen Yunanistan, İspanya, Portekiz. Sıkıntıdaki bir İtalya. Üzerinde güneş batmayan ama bir ara bankaları batma noktasına gelen krallık İngiltere. Durgunluk içindeki Fransa. Ve bütün bunlara çare olmaya çalışan Almanya...
2) Elbette atalarının yaptığını yapıyorlar. Yani iştahlarını yeni yatırım ve tüketim alanlarına çeviriyorlar. Her zamanki gibi sömürgecilerin acılı kıtasına. Afrika'ya. Petrol coğrafyasına.
3) Son bir kez daha denediler. Diktatörleri ülkelerine onur konuğu olarak çağırdılar. Ağırladılar. Milyarlarca dolarlık alım ve yatırım beklediler. Olmadı. Biraz silah satabildiler o kadar. Oysa Rusya ve Türkiye gibi ülkeler milyarlarca dolarlık işler aldılar. Mesela Rusya bir kalemde 1.8 milyar dolarlık silah satışı yaptı. Türkiye'nin Libya'daki taahhüt işlerinin toplamı 20 milyar dolara yaklaştı.
4) Tarih boyunca bilinen kuraldır. Sömürgeci ülkeler savunma amaçlı silah geliştirmezler. Şimdiki gelişmiş ülkeler de öyle. Mesela Fransa neden üst üste savaş uçağı geliştirir? İngiltere'nin ya da Almanya'nın kendisine saldıracağından korktuğu için mi? Hayır...
5) O silahlar dilediği bir dönemde, bilinen coğrafyaları yeniden şekillendirmek için kullanılır. Yani “Arkadaş ben bu oyundan yeterince kazanamıyorum. Kâğıtları yeniden dağıtacağım” diyebilmek için.
6) Yeni düzende gidip oraya bayrak dikmeye ya da işgale gerek yoktur. Önce demokrasi götürülür. Sonra ülkenin yönetimi değiştirilir. Kendine bağlı yeni bir yönetim oluşturulur. Doğal olarak da yeni yönetim bütün ihaleleri ve kullanım haklarını sana verir. Çünkü o başbakanı oraya mesela Fransa yerleştirmiştir.
    Şöyle de sorabiliriz: Eğer bugün Libya'daki Fransız şirketlerinin taahhütleri, makine parkları, yatırımları, inşaat malzemesi ihracatları 20 milyar dolara ulaşsaydı, Sarkozy bu kadar keskin ve hızlı davranır mıydı?  Ben bunları daha önce de gördüm. Mesela Irak'ta... Orada Türk müteahhitleri patrondu. Savaştan sonra ihaleler yeniden yapıldı. Irak'a “demokrasiyi götüren” silahlı ülkelerin firmaları ihaleleri aldı. Türkler bu defa taşeron oldu. Kore'de, Kuveyt'te, Afganistan'da ve şimdi Libya'da benzer bir tehlike. Geliyorlar, yönetimleri değiştirdikten sonra büyük işleri o ülkelerin şirketleri alıyor. İşte “Ben bu oyunu beğenmedim, kâğıtları yeniden dağıtacağım” demek budur. Belli ki, Libya, Tunus, Fas, Mısır üzerinden hatta Yemen'e ve Afrika içlerine doğru bir yeniden şekillendirme dönemi başlıyor. Niyet bu. Peki bu noktada Türkiye ne yapacaktır? Türkiye ve Rusya, bir yandan BM'nin bombardıman kararını desteklemekte, diğer yandan “Yeraltı kaynaklarına dokunmayın” uyarısıyla, geçmişteki sömürgeci zihniyete dikkat çekmektedir. Ama bunu yaparken de, İngiltere ve Fransa gibi ülkelere, dolaylı yoldan, “yağmacı” uyarısı yapmaktadır. (Çünkü Irak'ta olan budur.) Peki Türkiye'nin ve Rusya'nın bu “barış güvercini” hali ne kadar etkili olabilir? Yani “barış güvercini”, “savaşan şahinler”in pençesindeki hayatları ve kendi hakkını kurtarabilecek midir? İlk sömürgeciler Afrika'ya gelirken, “Uygarlığı getiriyoruz” demişlerdi.  Şimdi yıllarca besledikleri kukla diktatörlere karşı “Demokrasiyi getiriyoruz” diyorlar. Keşke “ithal demokrasiler” yerine, birer kültür olarak yerleşmiş olsaydı özgürlük ve demokrasi bu topraklara. Vahşi bir yağmanın küllenmiş kokusu geliyor burnumuza. (Fatih Çekirge, Hürriyet, 22 Mart 2011 )

                                            

 

 

 

                                 

         

    Cezayir, günümüzde  Libya ve diğer ( Liste, İslam ülkeleri neden geri adlı yazıda ) ülkeler işgal altında değil, di mi? Ne de olsa işgal eden Fransa, sorun yok!

 

 

 

   

                                                 İşte Batı'nın gerçek yüzü
 ABD Başkanı Venezuela’da kendi kendine yemin eden bir adamı “devlet başkanı” ilan etti, resmen darbe yapmaya kalktı, darbe sürecini de hala tam gaz devam ettiriyor. ABD Venezuela’da darbe yapıyor, Haiti’de ise hükümet karşıtı gösterileri bastırmak için bu ülkeye paralı asker gönderiyor. Ve Avrupa’nın tamamı Venezuela’daki darbe girişimine destek çıkıyor. 2017’de Irak’ın bölünmesini öngören korsan referandum yapılınca Batı dünyası Barzani’ye destek çıktı. 1 hafta sonra İspanya’da Katalanlar referanduma gitmeye kalktı. Sen misin referandum diyen, polis seçim bürolarını bastı, sandıklara el koydu. Yüzlerce Katalan tutuklandı, yüzlercesi yaralandı. 12 Katalan lider hala hapiste. 2013’te Gezi olaylarında olmayan şiddeti varmış gibi gösterip, köpürten Batı medyası, Fransa’da 15 haftadır devam eden, 15 kişinin öldüğü, binlerce kişinin yaralandığı, 1000’den fazla insanın tutuklandığı, onlarca kişinin hedef gözetilerek yüze atılan plastik mermi ve gaz bombaları nedeniyle kör olduğu, polis şiddetinden tek satır, tek kare bahsetmiyor. Fransa Cumhurbaşkanı Macron Ermeni iddiaları için anma günü ilan etme kararı aldı. Peki ya 1994 Ruanda soykırımı ile Cezayir soykırımı ne olacak diyenlere, tek kelimelik cevap vermedi. Suriye’de iç savaş ve 2011’de başladı. Avrupa kılını kıpırdatmadı. Ne zamanki savaştan kaçan Suriyeliler, 2015 yazında Avrupa kapılarına dayandı, bütün Avrupa ülkeleri teyakkuza geçti, sınırlar kapatıldı, panik-stres başladı, o güne kadar 3 milyon Suriyeliye tek başına bakan Türkiye’ye tek teşekkür etmeyen AB, Suriyeliler konusunda başı derde girince Türkiye’ye adeta yalvardı, “bizi Suriyelilerden kurtar” diye Türkiye ile 3 milyar Euro’luk yardım anlaşması yaptı, Türkiye taahhütlerinin tamamını yerine getirdi ama AB, para dahil anlaşmadaki 3 maddeyi de ihlal etti. Bu örnekler son 3-5 yıla ait. İşte ABD ve Avrupa, batının gerçek yüzü tam anlamıyla böyle. ( Taha Dağlı, Haber 7, 27.02.2019)

 

 

 

 

                                                      İslamofobi



            (İslamofobi yazımıza ek olarak burada bazı eklemeler yaptık)
 

   

           Tarihten günümüze...!

 

                                                    BATTLEFIELD 1 Sniper adlı oyun

 

 History Channel, İstanbul’un fethinde toplu katliam yapıldığını öne sürdü:   Tarihi belgeselleriyle tanınan History Channel, ABD’deki yayınında  ‘Building In The Name of God’ (Tanrı adına inşa etmek) isimli belgeselinde Ayasofya’nın da hikayesini anlattı. İstanbul’u fethinin anlatıldığı temsili görüntülerde, yere diz çöktürülmüş Hıristiyan sivillerin Türkleri tarafından vahşice katledildiği gösterildi. Belgeselde fetih sırasında on binlerce sivilin de kılıçtan geçirildiği ifade edildi. Fetihle ilgili pek çok kaynak, Fatih Sultan Mehmed’in kente girdikten sonra, öncelikle Ayasofya’nın önüne giderek, din adamları ve halka hitaben şu konuşmayı yaptığını yazıyor: "Kalkınız ve müsterih olunuz. Ben Sultan Mehmed; hepinize söylüyorum ki, bu andan itibaren ne hürriyetleriniz, ne de hayatlarınız hakkında gazabımdan korkmayınız. Kimsenin malı yağma edilmeyecektir. Kimseye zulüm
yapılmayacaktır. Hiç kimse dini inanışlarından dolayı cezalandırılmayacaktır."  (Hürriyet , 30.07.2006)



 

    

Gallup anketine göre her 10 ABD'liden 4'ü, Yahudilerin sarı Davut yıldızı gibi Müslümanların da özel bir kimlik taşımasını istiyor. (Vatan, 12.08.2006)    
 

BOSNA'YI UNUTMAYALIM:  "Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır."   ( Aliya İzzetbegoviç )
İngiltere başbakanı John Major, bakanına mektup yazar: Bosna'nın bölünmesi ve olası bir İslam ülkesi olarak yok edilmesi politikamızı devam ettireceğiz. ABD dişisleri bakanı Warren: Bosna'da savaşa  girmemiz için yeterli ölçüde menfaatimiz yok ( Aynı batı birkaç balina için gemilerini seferber eder .. ) İngiliz eski diş isleri bakanı Lord Owen: Avrupa'nın ortasında İslam devleti kurdurmayız. BM'ce güvenli bölge ilan edilen Srebricika, Sırplarca işgal edilir BM komutanı Sırp komutanla şampanya patlatır (Hürriyet, 14.7.95) Avusturya mülteciler sorumlusu bayan M. Fleming: Boşnaklar Hıristiyan olsun der. ABD Irak
ı uçus yasağını deldiği için bombalarken, Sırp uçaklarının üç buçuk yıl bosnakları bombalamasına ses çıkarmaz. ABD seçimleri sırasında (1996) Clinton' un rakibi R. Dole: "Batı
 uygarlığı Bosnada bataklığa  saplandı, bunun sorumlusu da Clinton'dur ."  deyince ansızın "Bosna'yı kurtarma" planları   işleme konulur.
Ya, Sırp kadınlara Müslümanlar topluca ve sistemli olarak tecavüz etseydi, ya Azerbaycan Ermenistan'ı işgal etseydi, ya Çeçenistan Rusya'yı bombalasaydı,ya Cezayir halkı Fransa'yı kana bulayıp bir milyon insanı katletse idi , ya Hıristiyan bir cumhuriyet kurdu diye Iran bir ülkeyi ikide bir bombalasa idi , o ülkeye ambargo koysa idi , ya Keşmir Müslümanları Hindistan'a saldırsa idi , ya Amerikan yerlilerine ve Çin'lilere Müslümanlar asimilasyon ve sömürü yapsa idi... dünya - batı bunları nasıl değerlendirir idi acaba...?!
Mladiç'in günlükleri Karadziç'i zora soktu: Bosna savaşında işlediği suçlardan dolayı aranan, savaş yıllarında Bosnalı Sırpların kurduğu ordunun Genelkurmay Başkanı Ratko Mladiç'in günlüklerinde yer alan bazı bilgiler, Eski Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi'nde yargılanan Bosnalı Sırpların savaş zamanındaki lideri Radovan Karadziç'i zor duruma soktu. Günlüklerde yer alan, Sırbistan'ın eski Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç ile kendisi arasında 8 Temmuz 1993 yılında geçen bir konuşmada, "Bosna'yı bölme planlarını görüşmesi ve bu konuda Hırvatlara yardım etme, Müslümanları zor durumda bırakma" gibi konuların ne anlama geldiği sorularıyla karşılaşan Karadziç, mahkemeden kendini savunması için 1 ay süre talep etti. Mahkemenin, Karadziç'in bu talebini değerlendirmeye aldığı, ancak kendisine henüz cevap vermediği öğrenildi. Sırbistan, Bosna'daki savaş sırasında (1992-1995) Sırp birliklerinin komutanı olan General Ratko Mladiç'in kaleme aldığı günlükleri bir süre önce, Lahey'de kurulan uluslararası mahkemeye teslim etmişti. Günlüklerin önemli kısmını, Mladiç'in çevresindeki çetnik komutanların, savaş mağduru kadınlarla yaşadıkları "eğlencelerin" oluşturduğu açıklanmıştı.   (29.05.2010)

 

 

 

Bu yıl Nobel Komitesi İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da "barış ve uzlaşı, demokrasi ve insan haklarının ilerlemesine katkısı" gerekçeleriyle 2012 Nobel Barış Ödülü'ne 28 üyeli Avrupa Birliği'ni layık gördü. Bosnalılar dünyanın gözü önünde ve Avrupa'nın tam göbeğinde çıkan savaşta sistematik bir soykırıma tabi tutuldu, öldürüldü. "60 yıllık barış" veya "savaşsız 60 yıl" gibi atıflar yapılan Nobel Barış Ödülü'nün tam ortasında Avrupa Birliği duruyorsa, bir yanda da Bosna, Srebrenitza Katliamı duruyor. Uluslararası Kızılhaç Örgütü verilerine göre (1992-1995) Bosna-Hersek'te 312.000 kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların 200.000 kadarı Boşnak halkından.


 

 

                         Dede, torunlar!

 

 Belçika'lı Irkçı ve İslam karşıtı Flaman Menfaati Partisi'nin eski lideri Dewinter Kuran için,
 "Birçok fenalığın nedeni, tüm kötülüklerin kaynağı ifadesini kullandı ve öldürme müsaadesinin bu kitaptan alındığını söyledi!"  (Ocak 2015)

  Yıl 1907, İngiliz sömürge bakanı William Eward Gladstone elinde Kuran ve mecliste bir konuşma yapar:
 "Bu Kuran Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız."

             

              

 

 

 

"Bir Shakespeare uzmanı olarak tanınan ve akademik saygınlığı herkes tarafından kabul edilen Nikola Kolceviç, Bosna katliamının Baş mimarlarından Radovan Karadzic'in sırdaşı, Sırbistan Başkan Yardımcısı sıfatıyla Saraybosna'nın yerle bir edilmesi emrini imzalayan bir katil ve Sırp milliyetçisi idi." (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 259)

 

"Türklerin Doğu Avrupa'daki kuşatmalarını ilişkin hatıralar Macaristan ve Sırbistan gibi milletlerin hafızalarında canlılığını korumaktadır. Mohaç meydanı, Karakuşlar meydana hala canlıdır." ( Jack goody, Avrupa'da İslam damgası, s. 65) 

 

BALKAN HARBİ: Ermenilere Osmanlı'nın sağladığı " yolluk, özel koruma" gibi ayrıcalıklar tanınmadan yani tehcir değil zorunlu göç! 1.265.096 kişi, yaşanan büyük facianın ardından doğup büyüdüğü toprakları terkederek hayatta kalmaya muvaffak olabilenlerdi ama göçe mecbur tutulanların tam adedi hâlâ bilinmiyor...1.265.096 kişinin zoraki yolculuğu birkaç ay sürdü; kar, fırtına ve çamur içerisinde çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek, sadece yürüdüler, daha yüzbinlercesi yollarda hastalık, ayaz yahut çetelerin veya askerlerin saldırıları yüzünden zaten canından oldu; sadece geride bıraktıkları evleri ve barkları değil, yanlarına aldıkları üç kuruşluk eşyanın nerede ise tamamı yağmalandı veya can bedeli olarak dağıtmak zorunda kaldılar.Yola zamanında çıkamayanlara "Ölümlerden ölüm beğen!" dendi. Diri diri yakılanları da oldu, hiçbir suçları yokken darağaçlarında can verenleri ve yine diri diri gömülenleri yahut süngülerle delik deşik edilenleri de... Uğradıkları tecavüzün utancını taşıyamayan hamile gelinler kendi canlarını kendileri aldılar, almaya vakit bulamayanların hayatını da çetecilerin bıçakları noktaladı...Geride bıraktıkları evleri, bağları, tarlaları ve bütün her şeyleri yağmalandı, kapanın elinde kaldı, hattâ köylerinin ve kasabalarının isimleri bile değiştirildi...Aşağıda yüz Euro'luk bir altın hatıra parasının fotoğraflarını görüyorsunuz... 2012'de Balkan Harbi'nin yüzüncü yıldönümü vesilesi ile
 Yunan Merkez Bankası'nın çıkarttığı paranın ön tarafında Balkan Savaşları'nda donanmamızın canına okuyan Amiral Pavlos Kunturiotis, arka yüzünde de Kunturiotis'in meşhur Averof Zırhlısı var! Ben yorum falan yapmayayım, yüz Euro'luk bu hatıra parasına bakın ve düşünün, kâfi...

   

 

     Hiç bir şey unutulmadı, kafir hala her şeyi canlı tutuyor, unutan biz, hatırlattırılacak olanda...!

               
 

 

     

 


        Yunan askerlerinin eğitimlerinden bir kaç sahne - Bazılarını almadık!!! -

 

                                     Toplumsal hafızayı diri tutmak

       

 

 

           
    
Onlar 600 yıl oldu, hala unutmadı; biz daha 100 yıl öncemizi hatırlamıyor; inkar ediyoruz!

   

 

  16 Mart 2019

 

 1957 yılında Akşam gazetesi adına Hıfzı Topuz, Sakız adasına gider. Aya Minas manastırına gider. Orada camlı dolaplar gözüne ilişir. içleri kemiklerle doludur. 1822'de Osmanlı'ya isyan edenlerin kemikleridir. Rahibe tercümana bunları anlatırken, 'Türklerin yaptığı bu kıyımı unutmayın.' der. Oradan çıkıp başka bir yapının önüne gelirler. Tercüman Popi, Bak, burada sakızlı ihtilalcıların kurumuş kanlarını göreceksin, der. Bu taşlar 135 yıldır yıkanmamış. Bize hep buralarda gezdirdiler böyle yetiştirdiler. Popi devam eder, Türk Yunan dostluk derneği başkanı Manolakis Kavuras sana bir mektup verdi, bu sayede sana yardımcı olurlar diye, aslında onda seni takip etmeleri yazıyordu. ( Hıfzı Topuz, Gülümseyen anılar, s. 72-73)

 Beyaz Saray eski Baş Stratejisti Steve Bannon, İslam’a ve müslüman göçmenlere karşı çok sert politikaları savunmaları. Avrupa’da yaptığı bir konuşmada 1683’teki “Viyana Kuşatması”na ve “Haçlı İttifakı”na göndermeler yapmıştı.  (Abdullah Muradoğlu,Yeni Şafak, 17 Haziran 2018 )

      Bir tarihçi olarak Batı’nın bize bakışı nasıl? Batı yakasında değişen bir şey var mı?
Batı, İstanbul’un fethini ve Ayasofya’yı hiçbir zaman unutmadı. Avrupa’nın Haçlı görüşü Papalık eliyle devam ediyor. Avrupa’nın idealist gençleri Türkiye aleyhine çalışır. ( Prof. Dr. Halil İnalcık, 4 Kasım 2012 tarihli röportajdan )

 Siyonistler, Şanlı Peygamber önünde Hayber'de yaşadıkları hezimetin intikamını alma peşindeler. Lozan'da afyonlanmış dev, bir asırlık bir aradan sonra yeniden doğrulmuştur. Dev, şuurunu, hafızasını toparlamakta, etrafını görebilmektedir. Yeniden İslâm’ın sancağını yükselten dev, manifestosunu duyurmuştur "Kudüs, namusumuzdur!" Bir yanda hilal, diğer yanda siyon yıldızı ve haç. Bir asır önce olduğu gibi yine yedi cephede çarpışıyoruz. ( Rahim Er, Türkiye, 28.07.2017) 

 


                      Onlar hiç objektif olmadı; ezik ve saf olan biziz!

 

  

                   Bak şu konuşana...!

  EK: Konuyu tamamlayan 'islamofobi' yazımıza ve  ateistlere cevap' adlı yazımızdaki "" Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeme" adlı ayet açıklamasına bakılabilir !

 

 

         

                       Hıristiyan Örgüt 100 Bin Kişiyi Öldürdü
                                  
 

BM'nin verilerine göre, Joseph Kony'nin yönettiği 'Tanrının askerleri'nin saldırıları, katliam boyutundan çıkıp soykırım boyutuna ulaştı.Uganda'da Hıristiyanlardan oluşan LRA -Tanrının Direniş Ordusu isimli LRA örgütünün, Kongo, Güney Sudan ve Merkez Afrika'da geçen 25 yılda 100 bin insanı katlettiği bildirildi. BM İnsan Hakları Komiseri Navi Pillay'ın ofisi tarafından yapılan araştırmaya göre LRA'nın 100 bine yakın çocuğu da kaçırdığı belirtildi. New York'ta konu ile ilgili açıklama yapan BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, yakında katliamlarla ilgili raporun yayınlanacağını söyledi. Dünya Bülteni'nde yer alan habere göre; LRA lideri Joseph Kony, savaş suçlusu olarak Uluslararası Lahey Mahkemesi tarafından aranıyor. LRA 80'li yılların sonunda Kuzey Uganda'daki 'Acholi' kabilesinin haklarını savunmak için kurulan bir örgüt. Bugün ise Afrika'nın merkezinde yaptığı katliamlar, tecavüzler ve çocuk kaçırma eylemleriyle tüm dünyada adı biliniyor. Ben Ki-moon, son zamanlarda LRA'nın eylemlerinde azalma görülse de, Merkez Afrika Cumhuriyeti ile Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin bazı sınır bölgelerinde eylemlerine devam ettiğini kaydetti. BM raporuna göre LRA, 2012'de 212 saldırı eylemi yaptı ve bu eylemlerde 45 kişi örgüt tarafından öldürüldü. Dörtte biri çocuklardan oluşan 220 kişi de yine bu örgüt tarafından kaçırıldı.

                   Akşam, 11 Aralık 2018

       

                            

     Bunları Müslümanlar Hıristiyan veya Budistlere hele hele Yahudilere yapacaktı, daha azı bile olsa...!

 


 

   

  Birleşmiş Milletler, 1947 yılından itibaren İsrail'e karşı yüzlerce karar aldı. 1967-1989 yılları arasında Güvenlik Konseyi'nde alınan 131 karar doğrudan Filistin'e
yönelik tehditler, saldırılar ve ihlaller ile ilgili oldu. BM İnsan Hakları Konseyi'nin İsrail'i kınayan kararları ise diğer tüm ülkelerin toplamına karşı alınan kararlardan
 daha fazla...Ancak bu kararların hiçbiri uygulanmadı, uygulanamadı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 5 daimi üyesinin, ve genellikle ABD'nin veto hakkını
kullanarak uygulatmadığı, İsrail'in de uygulamadığı kararlar, İsrail'i uluslararası hukuku çiğneyen ve devlet terörü uygulayan  bir numaralı devlet olarak tescilliyor
. (3 Aralık 2012)

 



 
Venezuela son yıllarda yapılan keşifler sonucunda 2012 yılında dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi durumuna gelerek, bu alanda
Suudi Arabistan'ı geçmiştir.Böylece petrol rezervleri konusunda Suudi Arabistan yaklaşık 70 yıldır sürdürdüğü liderliğini kaybetmiştir. (wikipedia.org
)
PETROLSE PETROL, ABD DÜŞMANLIĞI İSE TAM DÜŞMAN, SOLCULUK İSE SAPINA KADAR, YETMEDİ, KATLİAM, İNSAN
HAKLARI İHLALLERİ ...VS HER ŞEY TAMAM!  TERÖRİST İLAN ET,  AMA YAPAN HIRİSTİYAN OLUNCA, ABD YANI BAŞINDAKİ
 VENEZUALE'YE DEĞİL, MÜSLÜMAN ABD'Yİ İŞGAL EDER, İNSAN HAKLARINI İHLAL EDEN HIRİSTİYAN OLUNCA KİMSENİN
 AKLINA DİKTATÖR, KATİL KELİMELERİ AKLINA GELMEZ!
 

                                 

 

Ukrayna'da AB taraftarı gösterilerde 100 kişi öldürüldü ( Şubat 2014) diye dünyayı yerinden oynatan AB, seçilmiş hükümeti darbe ile düşüren ve buna
 karşı çıkan sivil halkın on binlercesini katleden Mısır ordusuna ( Ağustos 2013) değil karşı gelme destek olan batı ahlakının çifte standardından mı
demokrasi, hukuk, ahlak öğreneceğiz?! Veya batı kaynaklı ideolojiler olan kapitalizm/sosyalizmi savunan insanlar mı bize akıl verecek, savundukları sistemi
kabul etmemizi isteyecek... ?!

 

 

Fransa Başkanı Sarkozy: "Türkiye bir Asya Minör ülkesidir, Avrupa'da değildir. Avrupa ile her zaman ilişkisi olacaktır. Ancak tam üye olarak Avrupa'da yeri yoktur. (29 Ekim 2015)

    

 Hz. İsa için sinemalar yakIlmIştI:  İslam dünyasının, Avrupa basınında yayınlanan ve Hz. Muhammed’e (sas) hakaret eden karikatürlere tepkisi sürüyor.
  Ekonomik boykotla başlayan protestoların zamanla şiddet gösterilerine dönüşmesi endişeleri artırırken Batı’da geçtiğimiz yıllarda yaşanan olaylar Hıristiyanların da dinlerine hakaret edilince galeyana gelerek şiddete başvurduğunu gösteriyor. Kutsallarına yapılan hakareti meşru yollarla engelleyemeyen Hıristiyan grupların protestoları da, zaman zaman kontrolden çıkıyor. 1988’de Hz. İsa’ya hakaret eden bir filmin gösterilmesini istemeyen Katolik gruplar, Avrupa ve Amerika’da birçok sinemayı ateşe vermişti. Olaylar, can kaybı ve yaralanmalara da yol açmıştı. Katolik dünyası, Amerikalı yönetmen Martin Scorsese’in ‘The Last Temptation of Christ-Günaha Son Çağrı’ filminin önce çevrilmemesi, daha sonra da gösterime girmemesi için bütün imkanlarını seferber etti. Filmdeki bazı sahneleri dinlerine ‘hakaret’ olarak gören Katolikler, filmin yapımcısı Universal şirketi ve sinemalar üzerinde büyük baskı uyguladı. Martin Scorsese, Nikos Kazantzakis’nin 1954’te yayınlanan ve Papa 12. Pie tarafından protesto edilen kitabından uyarlayarak yazdığı senaryoyu baskılardan dolayı ABD’de hayata geçiremeyince, o dönem yabancı filmlere destek verilen Fransa’ya geldi. Scorsese, Fransa Katoliklerinin, Cumhurbaşkanı François Mitterrand’a baskı yapmasıyla burada da destek bulamayıp geri döndü. Fakat, Amerikalı yönetmen sonunda filmi çevirmeyi başardı. Bu defa da filmin gösterilmemesi için harekete geçen Katolik örgütleri kısmen başarılı olabildi. Amerika’nın çok sayıda eyaletinde filmin gösterimi yasaklandı. Avrupa ve Amerika’da geniş katılımlı protesto eylemleri düzenlendi. Filmin sert tartışmalara sebep olduğu Fransa’da kontrolden çıkan bazı Katolik gruplar filmin gösterildiği Paris’teki Beaubourg, Gaumont Opéra ve St Michel sinemalarını ateşe verdi. Bazı sinema salonlarına gösterim esnasında bomba atıldı. 23 Ekim 1988’de St Michel’de meydana gelen olayda 4’ü ağır 20 kişi yaralandı. Kalp krizi geçiren bir seyirci öldü. Yakalanarak mahkemeye çıkarılan 5 Fransız, dinlerine hakaret edildiğini ve ‘bunu engellemek için bütün meşru yolları denediklerini, olmayınca da şiddete başvurduklarını’ itiraf etti. Katolik dünyasını ayağa kaldıran filmde, şeytan, çarmıha gerilen Hz. İsa’ya yaklaşarak onu ‘normal’ bir hayatla kandırmaya çalışıyor. Hz. İsa, hayat kadını Mary Madeleine ile ‘normal’ bir hayat yaşarken gösteriliyor.
Hıristiyanlar ‘hakaret’ için örgütlendi: Avrupa’da son yıllarda medya ve sanat vasıtasıyla dinî değerlere hakaretin artması Hıristiyanları da harekete geçirdi. Özellikle dine hakaretin suç olarak görülmediği Fransa gibi ülkelerde kiliseler, kutsallarına hakaretle mücadele için örgütlenmeye başladı. Katolikler, 1997’de “radyo-televizyon, basın, fotoğraf ve resim aracılığıyla dinî inançlarına yapılan saldırılarla mücadele için” Croyances et Liberté örgütünü kurdu. Bugün, aktif olarak bütün yayınları ve sanat eserlerini takip altına alan örgüt, çok sayıda film afişi, resim ve reklamı Hıristiyanlığa ‘hakaret’ gerekçesiyle mahkemeye taşıdı; birçoğunu yasaklattı. Paris Mahkemesi, derneğin başvurusu üzerine geçen yıl bir moda firmasının Leonardo da Vinci’nin, meşhur “Hz. İsa’nın son yemeği” tablosundan esinlenerek yaptırdığı reklam afişini ‘Hıristiyanları incitiyor’ diye yasaklamıştı. (08.02.2006)

İtalya'da karikatür kışkırtması: Katolik Kilisesi'nin aylık dergisi 'Studi Cattolici', Hz. Muhammed'i cehennem ateşinde yanarken tasvir eden bir karikatür yayımladı. İtalya’da karikatür tişörtü skandalından sonra ikinci bir skandal: İslam dünyasında rahatsızlık uyandıran karikatürlerin yayımlanmasıyla çıkan krize, şimdi de Katolik Kilisesi'nin yayın organlarından bir dergi bulaştı. "Studi Cattolici" (Katolik Araştırmaları) adlı aylık derginin son sayısında, Hz. Muhammed'i cehennemde tasvir eden bir karikatüre yer verildi.Derginin, Vatikan'a bağlı Katolik tarikatlarından biri olan Opus Dei'e mensup genel yayın yönetmeni Cesare Cavelleri'nin, bu tür bir karikatürün yayımlanmasının yararlı olabileceğini savunması da dikkati çekti. ( Milliyet, 2006/04/16)

 



NOT :
Katoliklerin başka dinlere mensup kişilerle evlenmesine sıcak bakmayan yaklaşımlarıyla bilinen Roma Katolik Kilisesi, Katolikleri, farklılıklar dolayısıyla doğabilecek sorunlar nedeniyle özellikle Müslümanlarla evlenmekten kaçınmaları yönünde uyardı...Karma evliliğe olumlu bakmayan Katolik kiliseleri Vatikan'dan gelen talimatlar doğrultusunda öteden beri Katoliklerin Müslümanlarla evlenmesini evliliğin geleceği açısından ''kaygı verici bir durum'' olarak yorumluyorlar.( Milliyet, 30 Kasım 2005 ) Bilindiği gibi İslam'da  hiç olmazsa müslüman erkeğin isevi kadınla evlenmesine izin verilir.çünkü " laikrahe fiddin " ayeti kerimesi gereğince Müslüman koca eşini din  değiştirmesi için zorlayamaz ...!

İTALYA’da Kuzey Birliği Milletvekili ve Reformlar Bakanı Roberto Calderoli, 16’ncı Papa Benediktus’un derhal harekete geçerek ’İslam dünyasına karşı Haçlı Seferleri başlatması’ çağrısında bulundu.( Milliyet, 08 Şubat 2006 )


 

 

ARTIK İSLAM’I YOK ETMENİN ZAMANI GELDİ: John McCain Kasım ayındaki  ABD seçimlerde Cumhuriyetçi Parti'nin başkan adayı... McCain'in 'ruhani danışmanım' dediği Parsley ise İslam'a savaş ilan etti. Ohio’daki Evanjelik Kilisesi papazlarından Rod Parsley, İslam’ı ‘yanlış bir din’ olarak tanımlarken, Hıristiyanları da İslam’ı ortadan kaldırmak için savaşa çağırıyor. Parsley’in 2005 yılında yazdığı ve Türkçe’ye ‘Artık Sessiz Kalamayız’ şeklinde çevrilebilecek olan ‘Silent No More’ isimli kitabında İslam’a inanılmaz hakaretler ediyor. Parsley, ABD’ye karşı en büyük tehdidin İslam dininden geldiğini belirtirken, kitabındaki ‘İslam: Allah aldatmacası’ başlıklı bölümünde ‘Hıristiyan medeniyeti ile İslam arasında bir savaş var’ diyor.
KOLOMBO, İSLAM’I YOK ETMEK İÇİN ABD’YE GELDİ
: Yazdıklarının ne kadar radikal olduğunun farkında olan Parsley, kendini tutamayarak şöyle diyor: “Size İslam’ın hakiki doğasını anlamamızın ne kadar önemli olduğunu söyleyemem. ülkemizin (ABD), İslam ile olan tarihi çatışmasını anlamadan, ilahi amacını anlamış olamayız. Bunun çok ekstrem göründüğünü biliyorum ama Amerika, bir şekilde bu yanlış dini yok etmek üzere kuruldu. 11 Eylül bu konuda bir mesajdı ve biz bunu görmezlikten gelemeyiz.”
KOLOMBO’NUN RÜYASINI GERÇEKLEŞTİRELİM: Parsley, Amerika kıtasını keşfeden Christopher Kolombo’nun da aynı amaçla, İslam’ı yenmek için, 1492’de yola çıktığını ifade ederken, “Kolombo, İslam ordularını Avrupa’nın yeni dünyayla (ABD) güçlenmiş ordularıyla yenmeyi hayal ediyordu. Bu bir rüyaydı ve Amerika’da başladı.
‘İSLAM, KAN VE ŞİDDETİN SORUMLUSU’ : Parsley, İslam’a savaş açarken, bu savaşın kaybedilebileceği korkusunu da yaşıyor ve şöyle diyor: “Hıristiyanlık ve İslam arasındaki çatışma kaçınılmaz. Artık zamanı geldi ve bizim başka seçeneğimiz yok. Biz bu savaşı kaybetmiş olabiliriz. Dünyayı tararken, İslam’ın daha fazla acı, kan ve yıkımın sorumlusu olduğunu görüyorum” - EVET ÜLKELERİ İŞGAL EDİLEN, YER ALITI USTU ZENGİNLİKERLİ SÖMÜRÜLEN HEP HRİSTİYANLAR Dİ Mİ ...AFGANİSTAN, IRAK, ÇEÇENİSTAN'DA... HEP HRİSTİYAN KANI AKIYOR Dİ Mİ...-
‘MUHAMMED AYETLERİ ŞEYTANDAN ALDI’ : İslam’ın Hıristiyanlık karşıtı bir din olduğunu belirten Parsley, Peygamberimiz Hazreti Muhammed’e de hakaret etmeyi elden bırakmıyor: “Müslümanların Peygamberi Muhammed ayetleri şeytandan aldı, Tanrı’dan değil. Allah şeytani bir ruhtur.” -NİYE ...İNSANI TANRI YAPMADIK DİYE Mİ, ŞARABI KUTSAL SAYMADIK DİYE Mİ...!?-
11 EYLÜL’DEN SONRA 34 BİN AMERİKALI MÜSLÜMAN OLDU: Kendinden geçmiş ve çıldırmış bir ruh haliyle yazdığı anlaşılan Parsley, 11 Eylül saldırılarından sonra 34 bin Amerikalının Müslüman olmasından da şikayetçi. ABD’nin İslam tehlikesine karşı mücadele etmesini isteyen Parsley, “Bizler Hıristiyan mıyız? Evet. O zaman ne şekilde olursa olsun bu yanlış dini yok etmeliyiz” diyerek de yeni bir Haçlı Savaşı başlatılmasını istiyor... (13.03.2008)

    'Kur'an'In yarIsInI yIrtIn atIn' dedi
   Göçmen karşıtı söylemiyle tanınan Hollandalı milletvekili Geert Wilders, İslamiyet, Müslümanlık ve Hz. Muhammed (s.av) hakkında çirkin açıklamalarda bulundu. Göçmen karşıtı söylemiyle tanınan Hollandalı milletvekili, İslamiyet hakkında tepki toplayacak açıklamalar yaptı. Wilders, Müslümanların zararlı söylemler içeren Kuran-ı Kerim’in bu bölümlerini yırtıp atması gerektiğini söyledi. Bir Hollanda gazetesine demeç veren Wilders, Hazreti Muhammed hayatta olsaydı ve Hollanda’da yaşasaydı onu Hollanda’dan kovacağını da belirtti. “Bir islam tsunamasi ile karşı karşıyayız” diyen Wilders, başörtüsünün yasaklanmasını, Hollanda’ya göçmen kabul edilmemesini ve yeni camiiler yapılmasına izin verilmemesini de savunuyor.“Eğer Müslümanlar Hollanda’da yaşamak istiyorlarsa, Kuran’ın yarısını yırtıp atmalılar, imamları dinlememeliler, çünkü Kuran’da korkunç şeyler söylendiğini biliyorum” ifadesini kullandı.
(13/02/2007)

 

 

 

 

 

 
Vekillere İslam karşıtı söylem İznİ: Hollanda mahkemesine göre milletvekili İslam karşıtı söylemde bulunabilir ! Hollanda’da bir mahkeme,
İslam karşıtı filmiyle gündeme gelen Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders’in, İslam’ı eleştiren söylemlerde bulunabileceğine karar verdi. Hollanda İslam
Federasyonunun (NIF), İslam karşıtı filmin yapımcısı Geert Wilders’ın, İslam’ı sürekli sert şekilde eleştiren ve basında da sıkça yer alan sözlerinin,
toplumda düşmanlığa yol açtığını belirterek, bu ifadelerine son vermesi ve düzeltmesi istemiyle açtığı davada mahkeme, milletvekilinin, İslam
hakkındaki görüşlerini dile getirmesinde sakınca olmadığına karar verdi.
( 07.04.2008 )

 

 




 

 

 

 

 

            

     Batı emperyalizmine direnmek, insanlığın onur mücadelesidir
Batı’nın müdahale tarzı budur. İçeriden örgütlenmelerle siyasi dizayn yapar. Başarılı olmazsa, demokrasi ve özgürlük söylemleriyle kitlelerin gücünü kullanır. Başarılı olmazsa ekonomik saldırılarla ülkeyi çökertir. Bu da başarılı olmazsa suikastlar gelir, iç çatışmalar gelir ve sonrasında açıktan müdahaleler gelir. Ancak eğer o ülkede keskin bir direnç oluşursa, kitleler bu dirence destek verirse yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Küresel düzenleri için tehdit gördükleri her ülkeyi, her siyasi anlayışı, her kültür ve medeniyeti, her lideri “cezalandırırlar”, finans sistemlerinin kirliliklerini “hayır” diyen her lideri ortadan kaldırmaya çalışırlar. Afganistan’ı işgal ederken Taliban ve El Kaide’yi gerekçe gösterdiler. Yalandı… Irak’ı işgal ederken Saddam’ı hedef gösterdiler, yalandı… Libya’yı parçalarken Kaddafi’yi bahane ettiler, yalandı… Suriye’nin bir bölümünü işgal ederken DEAŞ’ı bahane ettiler, yalandı…Biz onların yalanlarına göre algıladık bütün bunları. Öyleyse Avrupa’nın yüzyıllardır sürdürdüğü, ABD’nin yirminci yüzyıl boyunca devam ettirip 21. yüzyıla taşımaya çalıştığı bu vahşi sömürge saldırılarına karşı amansız bir direnç geliştirmek zorundayız. Bunun için önce zihinlerimizi özgürleştirmek zorundayız. Batı’nın sömürge gücü elinden alınmalıdır.  (İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 25 Ocak 2019)

 

 

                 Sapık ve ahlaksızlık


 

 

 

 

 

 

 


 

 

 




 

 

 

 

 

 

 

İsviçre Zürih şehrinden bir fotoğraf.  Zavallı kızın göz,ağız ve elinin duruşuna biraz dikkat lütfen! İsviçre en zengin batı ülkesi sayılıyor ama işte
 gençliğinin son hali. (Milliyet ,12.09.1994 )
 

 
 

 

 

Liberya'da 'gıda karşIlIğI seks' sürüyor: Çocuklara yardım örgütü Save the Children, Batı Afrika ülkelerinden Liberya'daki bazı yardım görevlilerinin kız çocuklarına cinsel tacizde bulunduğunu açıkladı. Buna göre bölgede faaliyet gösteren yerel ve uluslararası yardım kuruluşlarından görevliler, gıda karşılığında çocukları cinsel olarak sömürüyor.Kuruluşa göre BM ve diğer yardım kuruluşlarının verdiği sözlere rağmen, cinsel sömürü Liberya'da giderek daha da yaygınlaşıyor.Hazırlanan rapora göre polis, öğretmen, yardım görevlisi ya da barış gücü askerleriyle cinsel ilişkiye giren kız çocuklarının yaşı 8'e kadar düşmüş durumda.Karşılığında ise genelde yiyecek alıyorlar. Ancak arabayla bir tur atmak ya da bir film izlemek gibi 'ödüllere' de rastlandığı oluyor. Kuruluşun insani yardım koordinatörü Amelia Bookstein, 12 yaşından büyük kızların yarısının düzenli olarak bu yola başvurduğunu belirtiyor.Liberya'daki insani yardımlardan sorumlu BM görevlisi Jordan Ryan da BBC'ye yaptığı açıklamada, sorunun çözüleceği konusunda umutlu olduğunu dile getirdi .( 8 Mayıs 2006 )                 
 
NATO  ASKERLERİ:
  Bosna ve Ruanda'da katliamlara seyirci kalarak tepki çeken Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri bu kez yeni bir skandalla gündemde.Kongo'da BM Barış Gücü askerleri 2005'te milislerden topladığı binlerce silahla gündeme gelmişti. Gelen son haberlere göre ise BM askerleri milislerle silah ticareti yapıyor. ( 29.04.2008) 

 

   

                                                            BUNLARIN İYİSİ (!) BU...!

 

                                                             Batıda sosyal deprem
  Avrupa’da evlilik dışı çocuk sayısı: Danimarka % 48, İngiltere 5 30 , Almanya % 18 , Fransa % 14’tür… İspanya’da ilkokul 4 ve 5. sınıf çağında 80 bin kız çocuğu hamile bırakılmıştır. . boşanma oranı Rusya’da % 33, İngiltere'de % 32, Fransa’da % 19’dur. Anne babası ile beraber yaşayan aile sayısı devletin sağladığı ekonomik teşviklere, verdiği özel izinlere rağmen Avrupa’da % 8 ‘dir. Zamanın başkanı  Clinkton’un 15 danışmanı eşcinseldir. ABD’de 20 milyon eşcinsel vardır. Bu da nüfusun  %   10’udur. Bu oran Yunanistan'da % 17 ‘dir. Yani altıda birdir.  ailesi ile ilgilenmeyen Avrupa halkı şu an kedi köpek beslemeye adeta mahkum olmuşlardır ! ABD'de günde 1900 kadına tecavüz ediliyor (Amerikan tecavüz merkezi raporu), Her 23 dakikada bir cinayet , her 49 saniyede bir saldırı gerçekleşiyor. ABD'de kadın nüfusunun %50' si kocasından veya bir erkekten dayak yiyor. ( Milliyet, 05.08.1990 )
 

                                                            Batı toplumlarında bunalım
 İngiltere’de çocukların yarısı 16 yaşına varmadan aile parçalanmalarıyla karşılaşıyorlar, ebeveynlerin boşanmasıyla yüzleşiyorlar. II. Dünya Savaşı’ndan önce çiftlerin 1/30 evlilik öncesi beraberliği yaşarken, şimdi bu oran 9/10’a varmış durumda. Sosyal Adalet Araştırma Merkezi’ne göre çocukların %46’sı evlilik dışı ilişkilerden doğuyor. Çocukların % 70’i bir madde bağımlılığına yönelme içinde. % 50’si olası alkol problemine sahip. Merkezin direktörlerinden Duncan Smith, ailenin çöküşüne yol açan en büyük anahtar faktörün evlilik öncesi partnerlik yaşam tarzının yaygınlaşması olduğunu söylüyor. Evliliğin ve ailenin yaşadığı bu çöküşün, sosyal hayat için büyük bir tehdit olduğunu ve bunun önlenmesi için ailenin yeniden gündeme alınması gerektiğini vurguluyor. ABD’de de ailenin durumu pek parlak değil. Bir araştırma merkezin yaptığı araştırmaya göre ABD’de 25-34 yaş grubu arasında evlilik oranı % 44.4 düzeyinde. Evli çiftlerin yarısından fazlası evlilik öncesi beraber yaşıyor. Üç çocuktan birisi babasız yaşıyor. 8 yaşın altındakilerin % 20’si çocuk istismarına uğruyor. Hastalıkları Kontrol Merkezi’ne göre 2007 yılında her 1000 kadından sadece 69.3’ü doğum yapıyor. ( Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 8.7.2018)

 

  



 Porno endüstrisinde feminizm akIMI:
Batı ülkelerinde pornografi sektöründe feminizm akımı git gide yayılıyor. Feminist anlayışla
 porno film çeken yönetmenlerin sayısı artıyor.
Feminist yönetmenler mevcut pornografi sektörünün erkek egemen anlayışla üretimlerde
bulunduğunu ve kadınları pasif oyuncular olarak ele aldıklarını iddia edip 'kadınların da etkin olduğu, şiddet görmediği ve aşağılanmadığı
porno filmler çekmek' istediklerini
belirtiyor.Akımın ürünlerini sergilediği film festivallerinin sayısı da sürekli artıyor. Almanya'nın Berlin
kentinde 25 Kasım'da başlayacak Porno Film Festivali de feminist porno sinemasının ürünlerinin sergileneceği önemli etkinliklerden
biri. Festivalde gösterilecek 100'den fazla film arasında feminist anlayışla hazırlanmış eserlerin önemli bir ağırlığı bulunuyor. Kadın yönetmenlerin
 söyleşilere katılıp kendi sinema anlayışlarını anlatacakları festival sonunda yönetmen ve oyunculara çeşitli başlıklarda ödüller de verilecek.  
(
09.11.2009 )  

                                          
                  Önemli olan eğlenmek, zevk almak gerisi ( Ahlak, eğitim, psikoloji, toplumun devamı ... ) hikaye! 

 

YILDA 250 BİN KADIN FUHŞA ZORLANIYOR: Avrupa'daki kadın örgütü Avrupa Kadınları Lobisi'nin (The European Women's Lobby) verilerine göre AB ülkelerinde yılda 250 bin kadın “hayat kadını” olarak çalışmaya zorlanıyor. AB ülkelerinde 5 kadından 1'i evde şiddete maruz kalıyor. Almanya'da Federal İçişleri Bakanlığı'nın yaptığı araştırmaya göre 16 yaş ve üzeri her 4 kadından 1'i hayatında en az bir kere şiddete maruz kalıyor. Bu oranın yüzde 90'ı eş ya da akrabaları tarafından gerçekleştiriliyor.
ALMANYA'DA YILDA 45 BİN KADIN SIĞINMA EVİNE GİDİYOR: Almanya'da kadınların en az yüzde 10'una eşleri tarafından sık sık şiddet uygulandığı tahmin ediliyor. Almanya genelinde koca dayağı nedeniyle yılda yaklaşık 45 bin kadın çocukları ile birlikte kadın barınma evine müracaat ediyor. Sadece Aşağı Saksonya eyaletinde bir yılda 40 kadın barınma evine başvuran kadınların sayısının 2 bin 400 olduğu, bunların 2 bin 200 çocukları bulunduğu belirtiliyor. Kadın koruma örgütleri ise Avrupa'da kadına karşı şiddetin resmi rakamlara yansıyanlardan çok daha fazla olduğunu, daha kapsamlı araştırmaları yapılması gerektiğini ifade ediyor.
EĞİTİMLİ BATILI KADIN DA DAYAK YİYOR: Almanya İçişleri Bakanlığı'nın 2009 yılında açıklanan “Eşler arası ilişkide kadına karşı şiddet” adlı araştırması, ülkede sadece eğitimsiz kadınların değil, lise ve üniversite eğitimi almış kadınların da bilinenden çok daha fazla şiddete maruz kalabildiğini gösteriyor. Kadına karşı şiddetinin maliyetinin de çıkarıldığı araştırmalarda hastane ve mahkeme masraflarıyla birlikte kadına karşı şiddetin yıllık 14,5 milyar Avro'ya mal olduğu belirtiliyor. Almanya'da Kadına Yönelik Şiddete Karşı Müdahale Merkezi'nin (RIGG) istatistiklerine ve resmî sayılara göre ülke genelinde her yıl, yaşları 14 ile 80 arasında değişen 40 bin kadın şiddete maruz kalıyor. Almanya'da kadın devlet tarafından da ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor. OECD'nin en son verilerine göre aynı işi yapan kadın ile erkeklerin aldığı ücret oranlarındaki fark yüzde 22 ile en fazla Almanya'da kadınla aleyhinde.
İNGİLTERE'DE İKİ CİNAYETTEN BİRİNİN FAİLİ ESKİ SEVGİLİ: İngiltere'de her üç günde bir kadın, şiddete maruz kaldığı için hayatını kaybediyor. Haftada yaklaşık 2 kadın eşi veya arkadaşı tarafından öldürülüyor. İçişleri Bakanlığı'nın istatistiklerine göre her yıl yaklaşık 150 kadın ev içi şiddete kurban gidiyor ve tüm şiddet suçlarının dörtte birini ev içi şiddet oluşturuyor. Başka bir araştırma ise ülkede öldürülen her 2 kadından 1'inin eski erkek arkadaşı ya da eski kocası olduğunu gösteriyor.
FRANSA'DA DÖRT GÜNDE BİR KADIN CİNAYETİ: Fransa'da her 4 günde bir kadın eşi veya erkek arkadaşı tarafından öldürülüyor. Her yıl 25.000 kadın tecavüze uğruyor. İtalya'da ise, her üç günde bir kadın sevgilisi, eşi ya da eski eşi tarafından öldürülüyor. İtalyan kadınların yüzde 64'ü kendi evlerinde öldürülüyor. Hollanda da her beş kadından biri, erkek arkadaşının şiddetine uğruyor. İspanya da 2005 yılında 60'tan fazla kadın, aile içi şiddet nedeniyle hayatını kaybetti. Ülkede 2 milyon kadının eşleri tarafından kötü muamele gördüğünü açıklayan İspanyol hükümeti, 2006 yılında “Şiddete Karşı Duyarlılık Planı” hazırladı.
KADINA ŞİDDETİN SEBEPLERİ: Araştırmalarda, Avrupa'da kadına karşı şiddetin nedenleri arasında psikolojik sorunlar, uyuşturucu ve alkolizmin önemli rolü olduğu belirtiliyor. Özellikle AB ülkelerinde sınırların kalkması ve pasaportsuz geçişle birlikte kadına karşı şiddet sorununun yeni boyutlar kazandığına dikkat çekilirken Avrupa'da kadınların en güvenli olduğu ülkelerin İspanya ve İsviçre olduğu ifade ediliyor. Yunanistan ile ilgili ise kadına karşı şiddet konusunda doğru dürüst bir araştırmanın bile yapılmadığı belirtiliyor.
ABD'Lİ ÖLDÜRESİYE DÖVÜYOR: ABD'de kadınların dörtte biri aile içi şiddete maruz kalırken, her yıl 4 bin kadın dövülerek hayatını yitiriyor, yılda 4 milyon kadın da eşinden dayak yiyor; her 15 saniyede bir kadın dayak yerken, her 6 dakikada 1 kadına tecavüz ediliyor. 2 milyon kadar kadın da yaralanıyor. Kanada'da kadınların yüzde 51'i 16 yaşına gelene kadar en az bir defa fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor. ABD'de kadına yönelik şiddetin doğrudan maliyeti yıllık 3-5 milyar dolar, ülke ekonomisine dolaylı etkisi ise 100 milyar dolar.
ÜNLÜLER DE MAĞDUR: Hollywood yıldızı Diana Lane 2004 yılında kocası Josh Brolin'nin fiziksel şiddetine maruz kaldı. Ünlü şarkıcı Tina Turner, şiddete uğradığı fotoğrafıyla medyada yer almıştı. Whitney Houston, kocası Bobby Brown'un fiziksel şiddetine maruz kalmış. Madonna da Sean Penn ile evliliğini dayak yediği için bitirmişti. Amerikalı sunucu Oprah Winfrey, verdiği bir röportajda çocukluğunda fiziksel ve cinsel şiddet gördüğünü söyledi. Ünlü şarkıcı Rihanna, erkek arkadaşı Chris Brown'dan dayak yedi. Ünlü oyuncu Pamela Anderson 1996 yılında evlendiği şarkıcı Tommy Lee ile 2 yıl evlikten sonra şiddet gördüğü iddiası ile boşandı. Lee eşine şiddet uyguladığı gerekçesiyle 6 ay hapse mahkum edildi.
ESKİ EŞİNİ DÖVEN MEL GİBSON'A 36 AY GÖZ HAPSİ: Aile içi şiddetten yargılanan Avustralya asıllı ünlü Amerikalı oyuncu ve yönetmen Mel Gibson'a, şartlı tahliye çıktı. Gibson, eski eşi Oksana Grigorieva'ya karşı Ocak 2010 tarihinde şiddet uyguladığını reddetmedi ve savcı ile anlaşma yaptı. 55 yaşındaki Gibson üç yıl boyunca göz hapsinde tutulacak, bir yıl boyunca aile içi şiddetle ilgili eğitim alacak, 16 saat kamu hizmetinde bulunacak, mahkeme masraflarını ödeyecek ve 400 dolar da para cezası ödeyecek. Gibson'ın, son birkaç yıl içinde, alkollü araba kullanma, eşine kötü davranma, ayırımcılığa yol açacak cümleler sarf etme gibi suçlardan dolayı başı adaletle birçok defa derde girmişti.
( Ertuğrul Cesur, Akit, 8 Mart 2012 )

                                                             BATININ AHLAK STANDARDI
*Norveç’te temyiz mahkemesi, striptizin bir sanat olduğuna hükmetti. Oslo Yüksek Mahkemesi, striptiz yapılan özel kulüplerin giriş biletlerinin katma değer vergisinden muaf olmasına yönelik daha önce bir mahkemenin verdiği kararı onayladı ve mahkemenin 3 yargıcı da oy birliğiyle striptizin bir sanat olduğunu tescil etti( Haberturk, 6 Aralık 2006 )
*ABD'li  oyuncu Halk Berry , oscar ödülü aldığı törende , evli olduğu halde ödülü aldığı aktör A. Brody ile "ateşli bir şekilde" öpüşerek tebrik edilir ! (2003)
*İngiltere'de 8 premier lig oyuncusu , 17 yaşındaki bir kıza tecavüz ile suçlanır (2003)...Oyuncular: "sık sık otellerde oda ve kızları değiştiriyorduk..." derler.
*Her 4 kadından birisinin tecavüze uğradığı ABD'de bekaret kemeri yeniden satılmaya başlanır !
*ABD'de 50  eyaletin 48 'inde, yapılan araştırmalar sonucuna göre genç  kızlar ev  kadınlığını iş hayatına tercih etmektedir ( New york  ve California  hariç )
*ABD'de ortalıkta dolaşan silah sayısı 235 milyon.Çeteler polislerle içiçe ve her evin kapısında üst üste bir kaç kilit var...
*ABD ulusal araştırma enstitüsü : Her üç eşten biri boşanma davası açıyor !
*ABD ve Avrupa'da özgürlükten yana olan evli çiftler , tatillerini tek başlarına geçirmeyi tercih ediyorlar ...!...!
*Time dergisi :1985-1995 yılları arasında  çocuklar arasındaki  cinayet oranı % 153 arttı !
*Alman kadınlarının %60'ı  eşinden dayak yiyor , bunların arasında doktor,avukat eşleri de var...sığınma evlerine dayaktan sonra en çok kızını kocasından kurtarmak isteyen kadınlar sığınıyor. Liselerde uyuşturucu çok yaygın ( Hamburg sığınma evi çalışanı Işık Soner ile Milliyetin yaptığı mülakat,
13 Mart 2011 )  
*İsviçre Zürih kenti , Sihl ırmağı kıyısı , uyuşturucu kullananların  "cenneti" olarak kabul edilir.İsviçre'de uyuşturucu kullanmak serbest , satmak suç  kabul ediliyor.
*ABD Ünitaryen kilisesi  eşcinsel evliliğine onay verdiğini ilan eder.
*Alman Bild gazetesi Detlef ile Christian adlı iki erkeğin kilisedeki düğün (!) resimlerini yayınlar .
*ABD New jersoy  eyaleti iki eşcinsel erkeğin  evlatlık edinebilmelerine izin verildi.New York'ta ise William cash ile Roy andrew adlı erkekler evlenirler.
*ABD'de New York'ta iki lezbiyen (Jenni Blossom ve Bianca Powell ) evlenirler.
*Madonna ile bayan C. Love  bir arada beraber  yaşarlar .
*Robert  Kennedy , Rus balet  Rudolph    Nureyen   ile birlikte yaşadığı ortaya çıkar.
*ABD'li lezbiyen albay ( Debra  Meeks )12kadın askerle zorla aşk yapmış.
*ABD'de eşcinselliğini açıkça ilan edip seçilen kongre üyesi,yargıç,belediye başkanı,meclis üyesi sayısı 61'dir (1992 )
*ABD  NBC televizyonu : polis kayıtlarına  göre  yılda 3 milyon  kişi  aile bireylerinin tecavüzüne  uğruyor.Günde tam  1100  çocuk  tecavüze  uğruyor.
*Dale Carneige : ABD'de   her  35  dakikada  bir intihar , 120 saniyede bir delirme olayı oluyor. Her  23  dakikada bir kişi öldürülüyor, 6 dakikada bir bir kadının ırzına geçiliyor, 49 saniyede bir kişi  saldırıya  uğruyor .ABD'de  polis dışında  gönüllü  koruyucu birlikler  kuruluyor ( 1986  verileri  ile !)
*İngiltere'de  Müslümanlar  Hz. İsa'yı eşcinsel  olarak gösteren oyunun yazarı Mcnally  için ölüm fetvası verilmesi  istenir.
*ABD'de AIDS'den ölen eşcinsel sayısı 17.789'dur (1992 )      
*Nevada'da her yıl kadınlar çıplak iken baştan aşağı boyalarla boyanıp , sınırsız özgürlüğün tadını çıkarttırmaktadırlar...!
*İngiliz Ulaştırma bakanının ( S. N. Blackpool) bir eşi , 4 metresi olduğu ortaya çıkar.
*İngiltere'de uyuşturucu kullanmak serbest , satmak yasak Adam başı eşcinsel lokali var. Soho'daki kulüplerin yarısı ise lezbiyenlere ait.
*İngiltere'de Channel 4 televizyonu ,kral Edward'ın  vatan haini olduğu için krallıktan uzaklaştırıldığını , olayı örtmek için ise " aşkı uğruna tahtı terkettiğini " dünyaya duyururlar , Zaten daha sonra eşinin eski kralı aldattığı ortaya çıkar...!
*Ünlü ET filminin çocuk oyuncusu D. Barry More 11 yaşında alkolik , 13'ünde uyuşturucuya başlar , 20'sinde kliniğe yatar.
*Aktör Marlon Brando'nun oğlu cinayetten hapse atılır, kızı ise intihar eder, Brando'nun  özel bir adası bile vardı ...Ama iç alem ,huzur eksikti...
*Kilise'de papazmatik : Otomatik günah çıkarma makineleri var artık .cezalara bir örnek : Patronunu öldürenin cezası  : " Meryem ana'ya yüz dua ve 1000 $ bağış  yapılacak ...!
*İtalyan  kiliseleri mum  fiyatları  artınca , para karşılığı lamba yakmaya  başlanır.
*Almanya Bild gazetesi : Alman baba ve kızın 4  çocuğu oldu ( 1990)
*Rick Mardin ile erkek şarkıcı G. Michael arasında tuhaf bir arkadaşlık olduğu medyaya yansır !
*Avrupa’da evlilik dışı çocuk sayısı:danimarka % 48,ingiltere 5 30 , almanya % 18 , fransa % 14’tür…
*İspanya’da ilkokul 4 ve 5. sınıf çağında 80 bin kız çocuğu hamile  bırakılmıştır
*Boşanma oranı Rusya’da % 33, ingiltere2de % 32 ,fransa’da % 19’dur
*Anne babası ile beraber yaşayan aile sayısı devletin sağladığı ekonomik teşviklere, verdiği özel izinlere rağmen avrupa’da % 8 ‘dir.
*Zamanın başkanı  Clinkton’un 15 danışmanı eşcinseldir.abd’de 20 milyon eşcinsel vardır. bu da nüfusun  %   10’udurbu oran yunanistanda % 17 ‘dir yani altıda birdir.
*Amerika , çocuk  yıldız Jonbenet Rramsey'in  tecavüz edilip öldürülmesi ile  sarsıldı.  6 yaşınsaki bu  çocuğun wamp görünüşlü bir barbie'ye  dönüştürülmesi tartışılıyor ( annesi de 1977 virginia güzeli  idi...)
* 31.8.1996 : İnsanlığın  kara yüzü:  "Dünya 'da milyonlarca çocuk seks  tacirlerinin  kölesi."
 
BabasIz Büyüyen Çocuklarda Suç OranlarI:    Amerika’da çocukların yüzde 60’ı babası veya genellikle de annesiyle yalnız yaşıyor. Amerikalı anne-babalar, 20-30 yıl öncesine kıyasla çocuklarına yüzde 40 daha az zaman ayırdıkları tespit edilmiş; “hafta boyunca sadece 17 saat.” Ayrıca, çocukların dışarıda “gözetim altında olmaksızın” oynayabilme şansları yok artık. Suç oranlarının artması ve çalışmak zorunda olan annelerinin ilgisizliği yüzünden güvenli bir ortamda özgürce koşturamayan çocuklar, bunun bedelini büyüyünce topluma ödetiyorlar. ABD’de yapılan bazı istatistiklere göre; babasından ayrı büyüyen çocuklar aileleri ile büyüyenlere oranla: 8 kat daha fazla suç işleme ihtimali, 5 kat daha fazla intihar etme ihtimali, 12 kat davranışsal bozukluk gösterme ihtimali, 12 kat daha fazla tecavüze meyilli, 32 kat daha fazla evden kaçma ihtimali, 10 kat daha fazla uyuşturucu kullanma ihtimali, 9 kat daha fazla liseden atılma ihtimali, 33 kat daha fazla ciddi suiistimallere maruz kalma ihtimali, 73 kat daha fazla öldürülme ihtimali, Okulda ‘A’ alma ihtimali 10 kat daha az, Ortalama % 44 ölüm oranı daha fazla, Ortalama % 72 hayat standardı daha düşük, Öğrencilerden davranış bozuklukları gösterenlerden % 85’i babasız evden gelenler, Evsiz veya evden kaçanlar çocukların % 90 ı babasız evden, Okuldan atılanların % 71 i babasız evden, Gençlerden intihar edenlerin % 63 ü babasız evden, Tecavüzcülerin % 80 i babasız evden, Cezaevlerinde yatan gençlerin % 85 i babasız evden, Babasız kızların 1 kat daha fazla, Babası yetişen kızların 13-19 arası evlenme oranı aile ortamında yetişen kızlara göre % 53 daha fazla, Bu kızların prematüre bebek yapma oranı % 164 oranında daha fazla, 1983’te ABD’de yapılan ir araştırmada ülke genelinde tüm suçlu çocukların % 60 ı anne vesayeti altında yani babasız, Şu anda ABD’de 18 milyon çocuk annesiz ya da babasız yaşamaktadır Bu rakam tüm Amerikan çocuklarının % 75 ine tekabül ediyor, Şu anda Türkiye’de sokak çocuklarının % 82 si parçalanmış aile çocuklarıdır.   (06.17.2009) 

 

                        

 

        

                      Sapık İngiliz milletvekili ve yerli bir versiyonu (!)
 

 Bakire kalmak yarışmaktan zor: ABD’li atlet Lolo Jones’un (29) bir programda bakire olduğunu açıklaması ve evlenene kadar cinsel ilişkiye girmeyeceğini söylemesi ABD basınında geniş yer buldu. Londra Olimpiyatları’nda ABD’yi temsil edecek olan Jones, “Bakire olmak olimpiyatlara hazırlanmaktan, üniversiteyi bitirmekten zor. Bu hayatımda yaptığım en zor şey. 22-24 yaşlarındayken sevimliydi. Bir çok erkek gerçeği öğrenince sizden uzaklaşıyor” dedi. ( 24 Mayıs 2012 )

Fahişelik itibarlı meslekmİŞ: Ukrayna'da liseli kız öğrenciler arasında yapılan bir araştırma, öğrencilerin hayat kadınlığını itibarlı meslekler arasında gördüğünü ortaya koydu. Podrobnosti internet sitesinin haberine göre, insan ticaretini önlemede ve halkın bilinçlendirilmesinde kitle iletişim araçlarının rolüyle ilgili araştırma yapan "Umut ve Gelecek" adlı sivil toplum kuruluşunun başkanı Antonina Şelamkova, lise çağındaki kızlar arasında hayat kadınlığının olumlu görülmesinden, "seks endüstrisiyle ilgili televizyonlarda yayımlanan gerçeğe aykırı ve tek taraflı programları" sorumlu tuttu. Araştırma sonuçlarını değerlendiren uzmanlar, genç kızların "Vip" müşterilerin lüks otomobil ve mücevher gibi vaatlerine kandıklarını, gelecekte onları "köle hayatı, aç bırakılma ve dayak gibi tehlikelerin yanı sıra şişman ve kirli kişileri tatmin etme zorunluğunun" beklediğini bilmediklerini söylediler. (Posta, 04 Mart 2010 )