Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
 CEVAPLAR... DEVAM :)
 
 

1
ATEİST SİTESİNDEN ...VE CEVABIMIZ !

           Bu yazıda, Kuran'da yer alan çelişkilerin bazıları sunularak Kuran'ın geçersizliği kanıtlanacaktır...Öncelikle, Kuran'da çelişki bulmanın, Kuran'ın geçersizliğini kanıtlayacağını kanıtlayalım. Kuran bunu bizzat ve direkt olarak telaffuz eder: "Hâlâ Kur'an'ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı." (4:82)
    İŞTE ÖNYARGI, İŞTE ATEİST MANTIĞI BU...! AYET NE DİYOR, ATEİSTİMİZ NE ANLIYOR...NE YANI  AYET, KURANDA CELİSKİ VARDIR MI DİYOR...AKSİNE YOKTUR DİYOR...ŞİMDİ GECELİM AYNI AYETLERDEN NASIL İMAN VE KÜFÜR  ÖRNEĞİ  ÇIKACAĞINA...UNUTMAYIN AYNI KUR'AN, " KURAN MÜMİNİN İMANINI ARTIRIR, KAFİRİNDE KÜFRÜNÜ " DER...HAYDİ İMAN ARTIRMAYA ...!
   BAŞLAMADAN ÖNEMLİ BİR NOT : BUNLARI ATEİSTİMİZ ARASTIRMIŞ DEĞİLDİR...DİREK MİSYONERLERDEN KOPYALAMIŞTIR...ŞİMDİ  DÖNELİM KONUMUZA :

                            Bu konuyu hallettiğimize göre çelişkileri sunmaya geçebiliriz.

...Bu yazıda Kuran'ın sadece iç çelişkilerinden söz edilecektir. Bunlar en vahim çelişkilerdir, dış kaynaklara başvurmayı gerektirmeden, Kuran'ın sadece kendi metni ele alınarak Kuran'ı çürütmeye kafi gelmektedirler.Aşağıdaki listenin Kuran'daki iç çelişkilerin tam bir listesi olduğu iddia edilmemektedir, birçokları daha mevcut olabilir.
* Muhammed yalan söylüyorsa veya yanıldıysa bunun cezasını kim çekecektir? 34:50'de Muhammed: “Ben eğer sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem bu da Rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz O hakkıyla işitendir, kuluna çok yakındır." der. Bu sav, Kuran'daki birçok diğer savla çelişmektedir, örneğin "İnkar edenler iman edenlere, “Yolumuza uyun da sizin günahlarınızı yüklenelim” derler. Halbuki onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır." (29 :12) Yani Muhammed insanları yanılttıysa, günahı sadece onun boynuna olmayacak, yanılttığı insanlar da günaha girecektir. Muhammed'in iddia ettiği gibi günahı sadece kendi boynuna olmayacaktır. Kuran kendiyle çelişmektedir.
   BE ADAM...HERKES  "KENDİ GÜNAHI  İLE BERABER SAPTIRDIĞI  BAŞKA İNSANLARIN DA GÜNAHINI  YÜKLENİR "  AYETİ VARKEN ...NEREDE CELİŞKİ ARARSIN...!? TABII KI SONUNDA HERKES KENDİ GÜNAHLARI İLE - YANİ  KİŞİSEL OLARAK İŞLEDİKLERİ GÜNAHLAR+BAŞKALARINI SAPTIRMALARI İLE OLUŞAN GÜNAHTAN Kİ BU DA KENDİ PAYINA DÜŞEN BÖLÜMÜDÜR ) CEZASINI ÇEKECEK YANİ "  KENDİ ALEYHİNE İŞLEDİĞİ GÜNAHLARDAN SONUÇTA SORUMLU  OLACAKTIR ! BİR KONU İLE İLGİLİ TÜM AYETLERİ BİR ARAYA TOPLAMADAN YAPILAN SONUCA VARMA ÇALIŞMASININ KLASIK HATALI VERSIYONUNA BIR ORNEK DAHA...ATEIST KAFA İŞTE...! AMA MERAK ETMEYIN, HZ RESUL KIMSEYI ALDATMAMISTIR !

* İblis melek midir, cin midir? 2:34'e göre melektir: "Hani meleklere, “Adem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu." 18:50'ye göre ise cindir: "Hani biz meleklere, “Adem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis’ten başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri dışına çıktı." İblis'in melek mi cin mi olduğu çelişkidedir. Zaten saygı ile eğilme emri meleklere verildiyse, ve İblis bir melek değilse, İblis bu emre tabi değildir. İblis'in tabi olmadığı bir emre uymadığı için cezalandırılması da bilahare çelişki teşkil etmektedir.
   İBLİS - ESKİ  ADI EZAZİL - MELEKLERİN LİDERİ İDİ...YANI  İBLİS MELEKLERİN KOMUTANI İDİ...O AYRI BİR KONU...AMA ŞURASI KESİN,İBLİS ATEİSTLER GİBİ KAFASI BASMAYAN BİRİ DEĞİLDİ, ALLAH " EY MELEKLER SECDE EDİN " DENİNCE " EY KANDIRALI İBLİS SENDE ET " DENMEDEN MESAJI ALACAK BİR TİPTİ ..AMA İSYAN ETTİ VE EZAZILLİKTEN, İBLİSLİĞE  DÜŞTÜ ...ZATEN ATEİSTLERDEN AKILLI  OLDUĞUNA EMİN OLDUGUMUZ BU MELUN DA : " EY RABBİM AMA BANA SECDE ET DEMEDIN KI  " DEMEDI ..! İBLİS ANLADI AMA ATEIST ANLAMADI ...SEVİYE... ÜLEN SEYTANI BİLE ÖVDÜRTECEK BU ATEİSTLER SONUNDA  BANA  ...TÖVBEEE ...!
 

* Melekler Allah'a karşı gelebilir mi? "Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a boyun eğerler. Üzerlerinde hakim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar." (16:49-50) "Hani meleklere, “Adem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu." (2:34) Bu çelişki, İblis'in bir melek olup olmadığı çelişkisi ile de alakalıdır.
  İLK BAŞTA İLK  DÜĞMEYİ  YANLIŞ  İLİKLERSEN DEVAMI DA BÖYLE YANLIŞ GELİR İŞTE... IBLIS MELEK DIIL, ATEIST- PARDON CIN IDI ?

* İlk Müslüman kimdir? Muhammed mi (6:14, 6:163), İbrahim mi (3:67), yoksa İsa mı (3:52, 5:110-111)?
  HEH HEEE...ATEIST İŞTE...NE YAPSA YERİDİR...İLK  İNSANDAN İTİBAREN GELEN DİNİN ADI İSLAM'DIR...BUNU BİLE BİLMEZ, KUR'AN'DA HATA ARAMAYA ÇALIŞIR...ÜLEN ATEİST! ADEM'İDE , İSA'YIDA, MUSA'YIDA...AYNI  İLAH GÖNDERMEDİ Mİ...İNEN EMİR-YASAK ZİNCİRİ HEP AYNI DEĞİL Mİ İDİ...!? ATEİST İŞTE... !DETAY İÇİN TIKLAYINIZ   :  http://www.islamustundur.com/konular/ilkdin.html


* Cehennem'de insanlar ne yiyecektir? Acı ve kötü kokulu bir dikenli bitki mi (88:6), kanlı irin mi (69:36)? İki ayet de, söz konusu yiyeceklerin Cehennem'deki tek yiyecek olduğunu iddia etmektedirler, birebir çelişmektedirler. Bunlarla bilahare çelişen 37:62-68, cehennemde insanların zakkum ağacının meyvelerini yiyeceğini ve kaynar sudan karışık bir içecek içeceğini iddia etmektedir. Üç yönlü bir çelişki söz konusudur.
 gidince görücen dicem ama önce cevap: cehennem  kat kattır...her katın ayrı ceza sekli vardır...hatta yeri değil ama cehennemde soğuk  ile de ceza verileceği kur'an'da bildirilir...allah hepsini ateistimize nasip etsin ..- hidayet bulmayacaksa !- not : cennette kat kattır, cehennem gibi...ama bu ateistimizi ilgilendiren bir haber diil ...
J

* Bir Müslüman'ın kaç annesi vardır? 58:2'ye göre bir ("Onların anaları ancak, kendilerini doğuran kadınlardır."), 33:6'ya göre ise birden fazla ("Onun [Muhammed'in] eşleri de mü’minlerin analarıdır.").
  HAY SENIN ANAAAAA..TÖVBE...BUNA CEVAP VERMEYE GEREK VAR MI...SÜT ANNEYİ DE EKLEYELİM  DE ATEİSTİMİZ İYİCE TOZUTSUN BARİ...ÜLEN SOLCULAR 80 ÖNCESİ KIZ SOLCULARA- ÖZELLİKLE 60'LI  YILLARDA  -  "BACI  " FALAN DERKEN ANALARINI AYNI BABA MI GORMUSTU ...NEYSE , KONU DAĞİLDI ! Bİ NOT : 70 'Lİ YILLARDA BACILAR BİRDEN HEMHALDAŞ OLDU ...BUNA DA ENSEST MI  DİYELİM ACABA...NE ALAKA VAR DEMEYIN..ATEIST MANTIK İLE KONUŞUYOZ ...!-

* Meryem'e İsa'nın doğacağı haberini bir melek mi (19:17-19) yoksa birden fazla melek mi (3:42, 3:45) vermiştir?
3:42,3:45 :DOĞUMDAN ÖNCE MELEKLERİN KONUŞMASI...19:17-19 : CEBRAİL'İN  BABASIZ DOĞUM  OLAYININ OLMA ANINDAN HEMEN ÖNCEKİ ZİYARETİ...SANKİ BİR İNSANI SADECE BİR KERE MELEK ZİYARET EDEBİLİR DİYE BİR KURAL VAR...!

* Allah'ın bir günü, 1000 yıla mı (22:47, 32:5), 50.000 yıla mı (70:4) eşdeğerdir?
ZAMANIN İZAFİLİĞİ  DİYE Bİ Sİ DUYMADI BU ATEİSTLER Dİ Mİ ...NE DİYELİM...UZAYDA İKİ FARKLI  YER ARASINDA  ZAMAN DA FAKLI İŞLER...AYETLER OKUNURSA İKİ FARKLI YERDEN BAHSEDİLİR...DETAY İÇİN  QUANTIM FİZİGİ VE İZAFİYET TEORİSİNE MÜRACAAT: HANI  ŞU ATEİSTLERİ ÇİLEDEN ÇIKARAN İKİ FİZİK KURALI ...:) BU  KONU  SITEMİZDE CİNLER KONUSUNDA DA KISACA İŞLENMİŞTİR.!

* Cennet'te bir bahçe mi (39:73, 41:30, 57:21, 79:41), birden fazla bahçe mi (18:31, 22:23, 35:33, 78:32) vardır?
TEK CENNET Mİ VAR..ÖNCE ONU ARASAN KUR'AN'DA...! ÜFF BAZENDE SABIR TASI CATLIYOR CAHILLIK KARSISINDA...:( BİR ÇOK CENNET- 7 KAT- BİR ÇOK BAHÇE!

* Allah insanları üç sınıfa mı (56:7) yoksa iki sınıfa mı (90:18-19, 99:6-8) ayıracaktır?  IKI  SINIFA ...AMA BİR KISMI - SAG TARAFINDAN VERİLENLERİN - ÖNDE OLANLARINA HITAP EDİLİR (56:7) 'DA...! BUNLAR TEFSİRLERDE ACIKLANIR...ASHABUL MEYMENE - SAG TARAFTAN ALANLARIN ÖNÜNDE OLANLAR -  SABIKUN - ONDE OLANLAR - VARDIR...YANI TEMELDE IKI SINIF VARDIR...SAG VE SOL TARAFTAN KİTAPLARINI ALANLAR...AMA SAĞ TARAF İÇİNDE YER ALIP ONLARDAN DA ÖNDE OLANLAR VAR...BUNLAR SAĞ ELİNDEN KITAP ALANLARIN DA  - FAZİLET YÖNÜNDEN ÖNUNDE - OLAN BİR ÜÇÜNCÜ GRUPTUR !

* İnsanın canını tek bir melek mi (32:11), birden fazla melek mi (47:27), yoksa Allah bizzat kendisi mi (39:42) alır?
  HER ŞEY ALLAH'TANDIR.AMA VASITA KULLANIR...HATTA KULLARINA CEZA VERMEK İÇİN BİLE ... TABIAT KURALLARINI MIKAIL EMRINE VERIR...CAN ALMA GÖREVİNİ AZRAİL'E..GÜNAH YAZMA İŞLERİNİ K .KATİBİN MELEKLERİNE..AMA HEPSİ ALLAH'A BAĞLIDIR..O'NUN İZNİ OLMADAN ONLAR HİÇ BİR ŞEY YAPAMAZLAR!.CAN ALAN AZRAIL'IN  ISE YARDIMCILARI VARDIR :(47:27)...

* Allah, Firavun'a bir peygamber mi (7:103, 73:15), iki peygamber mi (10:75) göndermiştir?
 ÖNCE MUSA (AS)'I  TEK BAŞINA  FRAVUN'A  GÖNDERİYOR... DAHA  SONRALARI  MUSA KENDINE YARDIMCI İSTEYİNCE HARUN (AS)'I DA ALLAH GÖREVLENDİRİP MUSA ILE BERABER YENİDEN  FRAVUN'A GÖNDERİYOR...YANI  ÖNCE BİR SONRA İKİ ! BU OLAY KUR'AN'DA ANLATILIR AMA ATEISTIMIZ OLUR YA , BİRİ OKUMAZ DA ONU KANDIRIRIM MANTIĞI İLE HAREKET ETTİĞİ İÇİN  BUNU ANLATAN AYETLERİ  GÖRMEMİŞ (!) OLABİLİR..!

* Allah, Ad kavmini bir günde mi (54:19), birden fazla günde mi (41:16, 69:6-7) yok etmiştir?
BİRİNCİ AYET KASIRGANIN BAŞLADIĞI GUNDEN BAHSEDER...DİĞER AYETLER İSE DETAY VERİR.YANİ BİRİNCİ AYETTE  FELAKETİN BAŞLADIĞI GÜNDEN BAHSEDİLİR...DEVAMI DİĞER AYETLERDE...ZATEN BİRİNCİ AYETTE ONLARIN HELAK EDİLMESİNDEN BAHSEDİLMEZ, KASIRGANIN BAŞLADIĞINDAN BAHSEDİLİR...GÜNLÜK  HAYATTA DA BU  KULLANILMAZ MI..." ŞİDDETLİ YAĞMUR BİR NİSAN GÜNÜ BAŞLAMIŞTI...TAM BİR HAFTA SÜRDÜ...!" ..AMA ATEİSTİN NİYETİ BOZUK...SONUÇ MALUM...!
 

* Allah, gökleri ve yeri altı günde mi (7:54, 10:3, 11:7, 25:59), sekiz günde mi (41:9-12) yaratmıştır?Allah, önce yeryüzünü sonra gökyüzünü mü (2:29), yoksa önce gökyüzünü sonra yeryüzünü mü (79:27-30) yaratmıştır?
CEVABI  KURANDA CELISKI YOKTUR ADLI  SITEMIZDEKI CALISMADA.!

* Allah, insanı "alak" [kan pıhtısı] dan mı (96:1-2), sudan mı (25:54), çamurdan mı (15:26), topraktan mı (30:20) yaratmıştır? Yoksa hiçbir hammadde kullanmadan, sadece "ol" diyerek mi yaratmıştır (3:47)
  ALLAH " OL " DEYİNCE HER İSTEDİĞİ OLUR..AMA ZAMAN KAVRAMI BİZ İNSANLAR İÇİN SÖZ KONUSU OLDUĞU  İÇİN BİZE GÖRE O  OLMA İŞİ  BELLİ SAAT-YIL ASIR ...SÜREBİLİR...ALLAH ZAMAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTIR CUNKU  ONLARI AD O  YARATMIŞTIR...YARATTIĞI  İLE  KISITLANAMAZ  YÜCE YARATAN... ALLAH  İLK  İNSANI TOPRAK+SU= ÇAMUR'DAN YARATMIŞTIR...SONRAKİ İNSANLAR  : MENİ- SU 'DAN YARATILMIŞTIR... BU TABII ANNE KARNINDA MENI IKEN KAN PIHTISI, SONRA ET , SONRA KEMIK ...GIDER KI BU AD KUR'AN'DA TIP  ILMINE UYGUN  OLARAK ANLATILIR...! YANI  YUKARIDAKI  KELIMELER ASAMA  - KADEMELENDİRME - SIRALAMALARDIR...TABII ANLAYANA, ANLAMAK İSTEYENE...BU KONUYA PARALEL BIR KONU ICIN TIKLAYINIZ :http://www.islamustundur.com/konular/ahiret.html

* İçki Allah'ın bir nimeti olarak sadece iyi midir (16:67), hem iyi hem kötü müdür (2:219), yoksa Şeytan işi olarak sadece kötü müdür (5:90-91)? Üç yönlü bir çelişki söz konusudur.
  (16:67) BURADA İÇKİ İYİ DENMEZ KAZMA ATEİSTİM...BAHIS KONUSU OLAN ÜZÜMDÜR..ÜZÜMDEN İYİ  RIZIK OLARAK BAHSEDİLİRKEN - HELALINDEN  YERSEN YANI - AYNI ZAMANDA İÇKİ OLUNCA KOTULUGUNDEN DE BAHSEDILIR...(2:219) AYETIN DEVAMINDA ZARARI FAYDASINDAN FAZLADIR DENILEREK ASIL MESAJ VERILIR...DIKKAT EDILMESI GEREKEN BURASIDIR...AYET : İÇKİYİ YASAKLAMADA ZİHİNLERİ BUNA HAZIRLAMA AŞAMASIDIR...SİZ ONU  IYI OLARAK İÇERSİNİZ AMA ASLINDA KOTU TARAFI COK DAHA FAZLADIR DER AYET...(5:90-91) İSE SON MESAJI VERIR...ASAMA ASAMA İÇKİ YASAKLANMIŞTIR...ÖNCE NAMAZDA İKEN İÇİLMESİ YASAKLANMIŞ , SONRA ZIHINSEL  OLARAK BU YASAK BEYINLERE YERLEŞTİRİLMİŞ, EN SONUNDA İSE ASIL HEDEF  AÇIKÇA İFADE EDİLİR:İÇKİ ŞEYTANIN PİSLİĞİDİR...!

* 109:1-6'da Muhammed, kafirlerin tapındığı tanrının veya tanrıların Allah'tan farklı olduğunu söylemektedir. Burada kafirler ile kime atıfta bulunulduğu belli değildir -- Ehl-i Kitap (Yahudiler ve Hıristiyanlar) ya da putperestler söz konusu olabilir. Halbuki Kuran, Yahudiler ve Hıristiyanlar'ın da (2:62, 2:139, 3:64, 29:46), putperestlerin de (16:35, 39:3) Allah'a inandığını öğretmektedir. İddiaya göre Putperestler Allah'a ortak koşmakla birlikte Allah'a inanmayı sürdürmektedirler. Muhammed'in iddiası yalanlanmaktadır.  ALLAH'IM  SEN SABIR VER BU ATEISTLERLE UGRASMAK NE GICIK BIR SEY ....:(  TABII KI KAFIRLERIN TANRISI ILE BIZIM KI FARKLI ...ONLAR DA ALLAH'A  INANIR AMA SONRA ONA - HASA - BIR SURU SIFAT ISNAT EDERLER...YOK MELEKLER KIZLARI, YOK  PUTLAR O'NA  YAKINLASTIRACAK BIR VASITA, YOK KURBAN OLARAK ONA ZAYIF - CILIZ VERILEBILIR...TURLU  YALAN-IFTIRALAR ONA ISNAT EDILIR..EVET BIR TANRI INANCI VAR TABII AMA ICI KOF, FARKLI VE ŞİRK  DOLU.TIPKI  BAZI  BEYINLER GIBI !

* Kıyamet gününde, şefaat (aracılık) mümkün olacak mıdır (20:109, 34:23, 43:86, 53:26), olmayacak mıdır (2:122-123, 2:254, 6:51, 82:18-19)?
  ALLAH'IN  IZNI  DISINDA SEFAATCI  OLMAYACAKTIR...YANI  SEFAATCI  VARDIR AMA ALLAH KIME IZIN VERIRSE, YOKTUR AMA SADECE ALLAH'IN  IZIN VERDIKLERI HARIC...YANI  ISTISNALAR HARIC SEFAATCI YOKTUR...BAZI AYETLER GENELI IFADE EDERKEN - YANI SEFAAT OLMAYACAK- BAZISI DA ISTISNALARA PARMAK BASAR - AMA ALLAH'IN  IZNI ILE SEFAAT EDECEKLERE - AMAÇ: SEFAATLE KURTULUŞA KANMA, GUVENME ,SEN KENDI İYİLİĞİN İLE CENNETİ HAK ETMEYE CALIŞ , MESAJIDIR...!

* Kötülüklerin kaynağı Allah mıdır (4:78), insanın kendisi midir (4:79) yoksa Şeytan mıdır (38:41)? Özellikle arka arkaya gelen 4:78 ve 4:79'un birbirleri ile birebir çelişmesi dikkat çekicidir. Bu üç yönlü çelişki, günah / kader çelişkisi ile de alakalıdır.
  ALLAH'IN  IZNI  OLMADAN NE OLABILIR KI .O  IZIN VERMEDEN YAPRAK BILE KIMILDAMAZ...YANI  HER SEY ALLAH  IZIN VERIRSE OLUR...AMA ; ALLAH SUNU ISTER : KOTULUK YAPMA,CEZASI VAR DER, ALLAH  ISTEMEZ, HARAMDIR DER, IYILIK YAP , CENNET VAR DER...AMA BIRI  ILLA BEN CEHENNEME GITMEK ISTIYORUM DER, KOTULUGE YONELIRSE ALLAH ONA O  KOTU ISI YAPMA GUCUNDEN MAHRUM BIRAKMAZ - IZIN VERIR - AMA RAZI OLMAZ... O  KISIDE KENDI  ELI  ILE ISLEDIKLERI SONUCU  KENDI KENDINE CEHENNEME GIDER! YANI  IYILIKLER ALLAH'TANDIR, HAVA, SU, AKIL, IYILIGI TESVIKI ILE INSANLARIN GUZELE YONELMESI ...AMA KOTULUK  SADECE BIZIM ELLERIMIZ ILE ISLEDIKLERIMIZIN SONUCUDUR KI , O DA YINE ALLAH-TAN- IZNI  ILE OLUR...AMA O  IZINI VERIRKEN ASLA ONDAN RAZI OLMAZ...KOTULUK SEYTAN+KOTU NEFIS  ISBIRLIGININ SONUCUDUR ! DETAY : KAZA VE KADER BASLIKLI YAZIMIZ ...

* Allah çirkin işlerin yapılmasını emreder mi? 7:28 ("Şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez.") ve 16:90'da ("Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.") Allah'ın çirkin işleri emretmediği öğretilir. Hatta 2:169'da çirkin işleri Şeytan'ın emrettiği belirtilir ("O [Şeytan], size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder."). Ayrıca Allah'ın bir ülkeyi haksız yere helak etmeyeceği öğretilir (6:131). Fakat tüm bu öğretiler 17:16'da yalanlanmaktadır: "Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz." Allah insanlara çirkin işlerin yapılmasını emretmekte, sonra da bunu bahane olarak kullanıp ülkeyi haksız yere helak etmektedir. Çelişki ortadadır.
  ALLAH BIR  KAVIM  HELAKI HAK ETMEK ICIN YARISMADIKTAN, KOTULUK BATAKLIGI ICINDE YUZMEDIKTEN SONRA ONLARI HELAK ETMEK ISTEMEZ...AMA O KAVIM  HELAK OLMAK ICIN HER SEYI - ADETA YARISIRCASINA- YAPINCA , ONLARIN BASINA BIR ZALIM IDARECI GETIRTIR...O  ZALIMDE ONLARA O  HAK ETTIKLERI CEZAYI VERIR.. ALLAH AZMAYANA CEZA VERMEZ, KISACA " BIZ BIR MEMLEKETI HELAK ETMEK ISTEDIGIMIZDE " CUMLESI ; " ARTIK  HELAKI HAK EDECEK HER SEYI YAPAN MEMLKETI HELAK ETMEK ISTEDIGIMIZDE  " SEKLINDE ANLASILMALIDIR ...!

* Allah adil midir? 39:69'a göre öyledir: "Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır. Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Peygamberler ve şahitler getirilir ve haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hüküm verilir." Ama, örneğin 14:4'e göre, Allah insanları keyfine göre sapkınlığa sürüklemektedir: "Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir." Bu durum, 4:88, 4:143, 6:125, 7:178, 7:186, 13:27, 13:33, 16:93, 17:97, 35:8, 39:23, 40:33, 42:46, 74:31 ile de desteklenmektedir. İnsanları keyfince saptıran Allah, sonra da bu insanları saptıkları için cezalandırmaktadır, mesela 16:94'te belirtildiği üzere: "Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır." veya 72:15'te belirtildiği üzere: "Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır." Allah'ın kendi saptırdığı insanları cezalandırılması adil midir? Sapkınlığın asıl sorumlusu kimdir? Günah / kader çelişkisi burada açıkça ortaya konulmaktadır.
* Allah insanı doğru yola mı iletir (10:35) yoksa keyfine göre istediğini doğru yola, istediğini sapkın yola mı iletir (4:88, 4:143, 6:125, 7:178, 7:186, 13:27, 13:33, 14:4, 16:93, 17:97, 35:8, 39:23, 40:33, 42:46, 74:31)?
BUNUN CEVABI AYNI ZAMANDA HEMEN ÜSTTEKI  IDDIANIN CEVABINI DA TAMAMLAMAKTADIR , TIKLAYINIZ LUTFEN :  TIKLA

* Melekler dostumuz mudur? 2:107 ve 29:22'ye göre Allah'tan başka dostumuz yoktur, ama 41:31'e göre melekler dünya hayatında da âhirette de dostlarımızdır.
  MELEKLERLE ALLAH'I  BU KARSI KARSIYA GETIRME MANTIGI DA NE KI...ZATEN MELEKLER ALLAH'IN  EMIRLERINI YERINE GETIREN VARLIKLAR DEGIL MI... IMANI  NOKTADA, HUKUM  VERMEDE ... TEK DESTEK - DOST TABII KI   ALLAH'TIR! AMA MELEKLER DE UNUTMAYALIM KI O'NUN EMRINDEDIRLER...YANI EGER BIRININ DOSTU MELEK ISE ASLINDA ASIL DOSTU ALLAH'TIR!
 

* Herşey Allah'a boyun eğer mi? 30:26'ya göre herşey Allah'a boyun eğer, ama düzinelerce ayet, hem Şeytan'ın (7:11, 15:28-31, 17:61, 18:50, 20:116, 38:71-74) hem de birçok değişik insanın Allah'a boyun etmeyi reddetmesinden, başkaldırmasından sözeder.
YER VE GÖKTE HER ŞEY ALLAH'A ITEAT EDER..GEZEGENLER,AGAÇLAR,SU,HAVA,HAYVANLAR,GÜNEŞ, ..SADECE INSAN VE CIN - SEYTAN'DA CIN IDI UNUTMAYALIM !-  "SERBEST " BIRAKILMISTIR, ÖZGÜRDÜR...EGER KENDİ HUR IRADELERI ILE ALLAH'A ITEAT EDERLERSE CENNETE GIDERLER, ETMEZLER ISE CEHENNEME ! YANI  HUR IRADE SAHIBI IKI CINS VARLIK CENNET-CEHENNEM ILE MUHATAPTIR, GERISI ZATEN KURULMUS MAKINE-ROBOT GIBI ALLAH'A  ITEAT EDERLER! HAA BIR DE INSAN CINSI ICINDE MANTIKLI DUSUNME DUT-YGUSUNU YITIRMIS ATEISTLER VAR ISYANKAR OLANLAR ...AMA ONLAR DA INSAN SIFATLI OLDUKLARI ICIN INSAN GRUBUNDA SAYALIM ONLARI ...!

* Allah, şirki (kendisine ortak koşulmasını) affeder mi (4:153, 25:68-71), affetmez mi (4:48, 4:116)?
 ŞİRK  ILE OLMEDIKTEN SONRA TABII KI ALLAH GUNAHTAN DONENLERI AFEDER...YANI BIR KERE HATA IŞLEYEN EBEDI CEHENNEMLIK OLSA IDI...O HOO HO ...ZATEN AYETLERDE TEVBE EDENLERDEN, GUNAHTAN DONENLERDEN BAHSEDER...! AYETLERIN MEALLERINI YAZSALAR HER SEY ORTAYA CIKACAK...OKUYAN ANLAYACAK- ATEIST MANTALITEYE SAHIPLER HARIC TABII - AMA SADECE AYET NUMARASINI VER VE NUMARAYA DEVAM ET...YA TUTARSA...:(  MÜŞRİK OLARAK ÖLENİ İSE ASLA A ETMEZ!

* "Musâ’nın kavmi onun (Tur’a gitmesinin) ardından, ziynet eşyalarından, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yaparak ilah) edindiler." (7:148) Musa'nın kavmi, Musa Tur'dan dönmeden önce mi (7:149) yoksa döndükten sonra mı (20:91) bu hatalarından vazgeçip tövbe ettiler?
     SOZ  OLARAK MUSA DONMEDEN  BIZ TEVBE ETMEYIZ DIYORLAR AMA O  DAHA DONMEDEN PRATIKTE PISMANLIK DUYUYORLAR! AYETIN BASINDA DEDILERKI SOZU DE BUNU DOGRULAR...O  DONMEDEN TEVBE ETMEYIZ...AMA BUYUK SOZ SOYLEMISLER KI O  DONMEDEN PISMANLIK BASLAMIS!
 

* Yunus sahile atıldı mı (37:145), atılmadı mı (68:49)?
  ATILDI ... (68:49) TA ZATEN ATILMADI DEMIYOR, ALLAH'IN  AFFI  OLMADAN ATILACAKTI DIYOR..YANI  AYETTE ATILMA  OLAYI  YINE OLACAK ALLAH'IN BAGISLAMASI OLMADAN GERCEKLESECEKTI , DENMEKTE...AMA BAGISLANMA ILE ATILDI ...!

* Namuslu kadınlara zina isnat edenler (evlilik dışı cinsel ilişkide bulunduğu yönünde iftira atanlar) affedilebilir mi (24:4-5), affedilemez mi (24:23)?
CEZASINI CEKIP, TEVBE EDEN AF EDİLİR...AMA CEZASINI CEKMEDEN SU BU SEKILDE KURTULAN ISE AHIRETTE CEZALANDIRILACAKTIR...
 

* Kıyamet gününde, kafirlere kitapları (günahlarının kayıtları) arka taraflarından mı (84:10), sol taraflarından mı (69:25) verilecektir?
   SOL ARKA TARAFLARINDAN  DEYINCE DAHA NE DIYEBILECEK ATEISTIMIZ ACABA...SOL   ELLERINE AMA ARKADAN... VEYA SOL ARKADAN .. ALINCA GORUCEN ZATEN ...

* Kuran, önceki kitapları doğrulayıcı mıdır (2:97) yoksa düzeltici ve yerine geçici midir (16:101)?
  BOZULMADAN ONCEKI  HALLERINI DOGRULAYICI, AMA BOZULMUS SU ANKI HALLERININ  YERINE GECEN..AMA  IKINCI AYETIN ASIL AMACI FARKLI ... ONU BILE ANLAMAMIS...!

* Kuran benzeri bir kitap kesinlikle yazılamaz denmektedir (2:24, 17:88) ama aynı zamanda Tevrat ve Kuran eşdeğer sayılmaktadır (28:49, 46:10)
  BUNA CEVAP VERMEYE DEGER MI...! BOZULMAMIS TEVRAT ALLAH'IN  KELAMI DEGIL MI..KURAN'I DA O  INDIRMEDI MI...BENZERI YAZILAMAZ KAVRAMI ILE KURANDAN SONRA ARTIK YAZILAMAZ DENDIGINI ANLAMIYOR MU BU ATEIST KAFALAR...!YOK YOK ...UMUT YOK BU KAFALARDA...ONYARGI KOTU SEY...!

* Lut'un kavminin Lut'a verdiği cevap nedir? "Lut’un ailesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış(!)" (7:82, 27:56) "Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi Allah’ın azabını getir bize." (29:29)
YAHU  BU RESUL BIR KERE KONUSUP CIKMIS MI ORDAN...DEFALARCA GITMIS, ANLATMIS, DEFALARCA YANIT ALMIS...BIRINDE " DEF OL GIT, DIGERINDE  TANRIN AZABI GETIRSIN BIZE...OLMUS CEVAPLAR...VE BASKA NE CEVAPLAR...SADECE KURAN IKI CEVABI BIZLERE  ILETIYOR...SIMDI  BU MU CELISKI OLUYOR..HANGI  KAVIM . BIZ TEK LAF ETTIK TAMAM BASKA  BI SI DEMEYIZ DER...KIMI OYLE KARSI CIKAR KIMI BOYLE.. TAKI CEZAYI HAK EDENE DEK !

* İbrahim'in hikayesinin 19:41-49'daki anlatımı, 21:51-59'daki anlatımından oldukça farklıdır. 21'inci surede İbrahim, kavmine putperestlikleri konusunda sert çıkarken, hatta putlarını paramparça ederken, 19'uncu surede İbrahim, babasının tehdidi üzerine putperestlik karşıtı söylemine son vermekte, hatta korkup kaçmaktadır.
  BU ADAM BIR KERE BU ISI YAPMAMIS KI...BIZIM PEYGAMBERIMIZI DUSUNUN...BIR KERE MEKKE'DEN CIKTI DIYE 10 SENE GECINCE ORAYI FETHETMEYECEK MI IDI...BU MANTIKLA . MUHAMMED TERKETMISTI  MEKKE'YI , ORAYI NASIL ALDIGI RIVAYET EDILEBILIR DESE BIRI ONA NE SIFAT TAKILABILIR: GERI ZEKALI, ATEIST..VEYA HER IKISI ...! 19. AYETTE ISE KOPUP KACMA YOK ...ONLARDAN YUZ CEVIRME , ARTIK BAGLARINI KOPARMA VAR... KORKMA - KACMA YOK, SIRKTEN VE ONLARIN TAPTIKLARINDAN UZAKLASMA VAR ...AYETI MEALEN ALALIMDA ATEIST KAFASIZLIGI ORTAYA CIKSIN...NERDE BU ADA KORKUP KACMA :" 48 "Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım."49 Böylelikle, onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrılınca ona İshak'ı ve (oğlu) Yakub'u armağan ettik ve her birini peygamber kıldık." AYETIN MEALINI YAZMAYINCA IFTIRALARI GERCEK ZANNEDILEBILINIYOR ...YUKARDA YAZDIK YA ...YA TUTARSA...!
 

* 21:76'ya göre Nuh'un ailesi tufandan kurtulmuştur, ve 37:77'ye göre Nuh'un nesli devam etmiştir, ama 11:42-43'e göre Nuh'un oğlu tufanda boğulmuştur.
CUNKU  KENDINE IMAN ETMEYEN OGLUNU BIZZAT KURAN NUH'UN  AILESINDEN SAYMAMISTIR...BU DA KURANDA AYNI AYETIN DEVAMINDA YAZAR...DIKKAT HEMEN DEVAMINDA...! YANI  MUTLAKA OKUMUSTUR AMA ...AMAÇ KANDIRMAK...! :
45 Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: "Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin va'din de doğrusu haktır.47 Sen hakimlerin hakimisin."46 Dedi ki: "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş49 (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum." GORMEK ISTEMEYENDEN DAHA KOR KIM VARDIR ...! AİLENİN DEVAMI İSE NESLİ DEVAM ETTİRMİŞTİR.GEMİYİ KİMLE YAPTI ZANNEDIYO ATE ACABA...?!
 

* Firavun'un Mısırlı sihirbazları Musa'ya iman etti mi (7:103-126, 20:56-73, 26:29-51) yoksa sadece İsrailoğulları kavminin küçük bir bölümü mü Musa'ya iman etti (10:75-83)?
 SIHIRBAZLAR IMAN EDER AMA FİRAVUN ONLARI OLDURTUR...ARTIK IMAN ILE GOCMUSLERDIR...IKINCI AYETTE ISE SAG KALANLARDAN BAHSEDILIR...ONLARDA AZ KIMSE OLARAK FRAVUNDAN KAcARLAR...AYET ZATEN BU  SAG KALANLARIN BASLARINA GELENLERI ANLATMAKTADIR!

* 10:90'a göre Firavun, boğulmak üzere iken tövbe etmiş ve Allah'a iman etmiştir. 10:91'e göre Firavun hayat boyu isyandaydı, kafirdi. 10:92'ye göre Firavun'un tövbesi kabul olunmuş ve Firavun kurtulmuştur. Firavun'un sadece bedenen değil, ruhen de kurtulduğunu kanıtlamak için 10:103'e başvurabiliriz: "Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (Ey Muhammed!) Aynı şekilde üzerimize bir hak olarak, inananları da kurtaracağız." Ama 4:18'e göre hayat boyu günah içinde yaşayanların son anda ettiği tövbelerin kabul edilmesi mümkün değildir.
10:92 NIN  ANLATILANLARLA HIC ILGISI YOK...IMANI KABUL OLMADI VE BEDENI ILE KURTARMAK DERKEN...SUDAN BEDENINI KURTARIP CESEDINI CURUTMEDEN GELECEK NESILLERE IBRET ICIN SAKLAYACAGIZ DENIYOR AYETTE ...ATEIST INGILTERE BRITIS MUZESINI ZIYERET EDEBILIRSE O  " KURTULAN BEDENI " GORUR...HANGI MANTIK BU KADAR ANLAMLARI SAPTIRMAYA YONLENDIRIR KENDINI ANLAMAK ZOR- MU ACABA...CEVAP ATEIST MANTIK !-

* Allah'ın kelimeleri tamdır, değişmez. (6:34, 6:115, 10:64) Buna rağmen, Allah'ın bazı kelimeleri eksik, yanlış, veya geçersiz bulunabilir ve "daha hayırlısı ve misli" (daha faydalısı ve çoğu) ile değiştirilebilir. (2:106, 16:101)
BIR AYET " MISLI VEYA DAHA HAYIRLISI " ILE DEGISTIRILEBILIR TAMAM DA...BU EKSIK, YANLIS, GECERSIZ...KAVRAMLARINI ARAYA NASIL NE NERDEN HAREKETLE SOKUYOR BU ATEIST ONU ANLAMADIK...AYETLERDE " BENZER VE DAHA HAYIRLISI " KAVRAMLARI VAR...AMA DIGERLERINI ARAYA SOKUSTURMAK ... :(  DIKKAT LUTFEN , HUKUM DEGISMIYOR, SADECE  BENZERI VEYA AYNI DOGRULTUDA DAHA HAYIRLISI GELIYOR...MESELA ICKININ HARAM KILINMASI...HUKUM BELLI . HARAM !...AMA BU TOPLUM  ALISTIRILARAK ULASILAN BIR SONUC...ONCE TOPLUM KADEME KADEME YASAKLARLA ALISTIRILIYOR BU YASAGA...ASAMALAR:  NAMAZDA IKEN YASAK,  ZARARI COK FAZLA, ... VE EN SON TUMDEN YASAK : SEYTANIN BIR PISLIGIDIR ! HUKUM DEGISMIYOR AMA TOPLUM ICIN  AMAC KADEMELENDIRILIYOR...!
 

* Zinanın cezası nedir? 24:2'ye göre zina yapan kadın veya erkeğe yüz değnek vurulmalıdır. 4:15'e göre zina yapan kadına müebbet ev hapsi uygulanmalıdır. 4:16'ya göre zina yapan erkek tövbe edip ıslah olursa hiçbir ceza uygulanmamalıdır.
4:15: ALLAH ZINANIN CEZASINI SIZE BILDIRENE DEK, ZINA EDEN KADıNLARI EVLERINDE HAPSEDIN BUYURUYOR.SONRA ISE CEZA - 4:16. AYETTEDİ EZIYET YANI -  BILDIRILIYOR. YUZ DEĞNEK ...OLAY BU KADAR BASIT !

* Günahlardan kim sorumludur? 17:13-15 ve 53:38-42'ye göre herkes sadece kendi günahlarından sorumludur. Ama Kuran, Muhammed zamanında yaşayan Yahudiler'i, binlerce yıl önce başka Yahudiler'in bir buzağı putuna taparak işledikleri günah için suçlamaktadır. (2:92-93)
ISRAIL  OGULLARI- YAHUDILER - IRKÇI  BIR DINI  INANISI SAVUNUYORLARDI...KENDI SOYLERININ USTUNLUGUNU ILERI SIRIYORLARDI...AYET , GECMISTEKI YAPTIKLARINI ONLARA HATIRLATIP SOYLARI ILE OVUNMEMELRI GEREKTIGINI ONLARA HATIRLATIYOR..SIZ SU  HATALARI YAPTINIZ HALA IRKINIZ ILE OVUNUP, SIZIN IRKINIZ DISINDA BASKA BIR IRKTAN GELDIGI ICIN PEYGAMBERI KABUL ETMIYORSUNUZ...DIYEREK ONLARI UYARMAKTA VE SOY USTUNLUKLERININ YANLISLIGINI GOZLER ONUNE SERMEKTEDIR...YANI ESKIYI ONLAR HALA SAVUNUYORLAR , AYETTE ESKININ YANLISINI GOZLER ONUNE SERIYOR...!ZATEN YAHUDILERDE..." YAHU  BIZI ESKI YAPTIKLARIMIZ ILE NEDEN SUCLUYORSUN " DIYE ITIRAZ ETMIYORLAR...ITIRAZLARI HALA IRKCILIK TEMELINDE " NEDEN BASKA IRKTAN PEYGAMBER" MANTIGI ILE DEVAM EDIYORDU...!

* Yahudiler Cennet'e mi (2:62, 5:69) Cehennem'e mi (3:85) gidecektir? Hıristiyanlar Cennet'e mi (2:62, 5:69) Cehhenem'e mi (3:85, 5:72) gidecektir? 5:69'da Cennet'e layık görülen Hıristiyanlar'ın sadece 3 ayet sonra, 5:72'de, Cehennem'e layık görülmesi özellikle ilginçtir.
ILGINC  OLAN YAHUDILIK VE ISEVILIGIN TAHRIF  OLMADAN ONCEKILERIN- ASIL YAHUDI VE ISEVILERIN - CENNETE GIDEBILECEKKEN, DAHA SONRA " ISA ALLAH'IN OGLUDUR" DEMELERI GIBI SAPMALARA UGRAYAN, TAHRIF EDILMIS  DINLERE UYANLARIN ISE CEHENNEME GIDECEKLERINI TAHMIN EDEMEYEN ATEIST KAFACIKLARDIR...! BOZLUMAMIS TEVRAT VE INCIL'E  ZAMANINDA INANANLAR CENNETLIK, SIMDIKI HALLERINE- BOZULMUS HALLERINE INANAN CEHENNEMLIKTIR. DETAY : MISYONERLIK-HIRISTIYANLIK YAZILARIMIZ .

* Kuran'ı kim anlayabilir, kim anlayamaz? Arapça bilen herkes mi anlayabilir? "Kuran gayet açık bir Arapça'dır." (16:103) Sadece Allah mı anlayabilir? "Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir." (3:7) Akıllı insanlar mı anlayabilir? "(Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar." (3:7)
KURANDA MUHKEM AYETLER VARDIR..YANI  OKUYAN HEMEN HUKUM VEREBILIR...BIR DE MUTESABIH AYETLER VARDIR KI ONLAR ANCAK ILIM EHLININ ANLAYABILECEGI, DERIN ILIM GEREKTIREN AYETLERDIR...ILIM EHLI  ARASTIRIR BU  MUTESABIH AYETLERI VE BIR SONUCA VARIRLAR AMA SUNU DEMEYI DE IHMAL ETMEZLER: BIZ BU KADARINI ANLAYABILDIK. ASIL ANLAMLARINI EN IYI ALLAH BILIR...! AYETI RABER OKUYALIM BAKALIM BI CELISKI VAR MI: 3:7 :
  "O ki, Kitabı sana indirdi; ondan bir kısmı muhkem (mânası açık,yorum götürmez, şüpheye yer vermez açıklıkta) âyetlerdir ki, bunlar. Ki­tabın anasıdır. Diğer bir kısmı ise müteşâbih (mânası kapalı, yorum isteyen) âyetlerdir. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak, (kendi çı­arına uygun) yorumda bulunmak için Kitab'ın müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun yorumunu anCak Allah bilir. İlimde derinleşenler ise, «Ona inandık, hepsi de Rabbimizin katından (indirilme)dir» derler. (Bu hakikatleri) ancak akıl sahipleri düşünebilir."

* Firavun, İsrailoğulları'nın erkek çocuklarını ne zaman öldürtmüştür? Musa peygamber olup Firavun'a dinini anlatınca mı (40:23-25), yoksa Musa daha çocukken mi (20:38-39)?
  YAHU! BİRİNCİ AYET ILE BAHSEDILEN  FIRAVUNUN MUSA'YA IMAN EDENLERIN COCUKLARINI OLDURUN KARARINDAN BAHSEDER...(20:38-39) ISE  BILDIGIMIZ OLAY ..BELLI TARIHTE TUM DOGANLARI OLDURTMESI FRAVUNUN...BUNU AYIRT EDEMIYOR MU  ATEIST BEYIN..HALBUKI AYETLER COK ACIK...!

* Kader ne sıklıkta ve kim tarafından belirlenir? Herşeyin kaderi, yaradılıştan önce Allah tarafından belirlenmiş miydi? (57:22) Evrenin kaderi, her yıl bir kez olmak üzere Kadir Gecesi'nde Allah tarafından mı belirlenir? (44:3, 97:3-4) Her insan kendi kaderini kendi mi belirler? (17:13)
(44:3, 97:3-4)'TE  YUKARIDA BAHSEDILEN ANLAM YOK BIR KERE..KURAN KADIR GECESINDE INDIRILMEYE BASLANMISTIR  AYETIN MANASI... NE ALAKA...!? (17:13)'TA DA YUKARIDAKI ANLAM HIIIC YOK...NEYSE . KADER KONUSU SITEMIZDE ACIKLANDI, TIKLAYINIZ

* Şarap iyi midir kötü müdür? 2:219'da içki (dolayısıyla şarap) günahı yararından büyük olarak, 5:90'da da Şeytan'ın işi pislik olarak tanımlanmaktadır. Ama 47:15 ve 83:22-25'te Cennet'teki şarap ırmaklarından söz edilmektedir. Şeytan'ın işi pisliğin Cennet'te ne işi vardır?

ICKININ HARAM EDILISI KISACA ACIKLANDI YUKARIDA... Ş-R-P  KELIMESI ARAPÇADA İÇMEK  ANLAMINA GELIR...TURKÇEDE SARAP DENINCE SADECE SARHOS EDEN O LANET SEY AKLA GELSEDE ARAPCADA " ICILEN SEY " ANLAMINDA KULLANILIR...SÜT, SU, MEYVE SUYU, ...VS...BU KADAR BASIT OLAY...CENNETTE ICILEN SEY OLACAK TABII ...SARAP OLACAK...AMA - TURKCE ANLAMI ILE - SARAP OLMAYACAK...! :)  HAA BI DE ATEISTLER OLMAYACAK CENNETTE ... : =)

* Cinler ve insanlar Allah'a kulluk etmek için mi (51:56), yoksa Cehennem'e gitmek için mi (7:179) yaratılmışlardır? Yaratılış amaçları Cehennem'e gitmek olan cinler ve insanlar, yani kafir olacak şekilde yaratılmış cinler ve insanlar, Allah'a nasıl kulluk edebilirler?
YAHU  KULLUK ETMEK AMACI ILE YARATILDI INSAN VE CIN...AMA HUR IRADELI OLDUKLARI ICIN ISTERSE ETMEZDE...ETMEDIMI DE CINLERDE ATEISTLERLE CEHENNEMDE YANARLAR...BU KADAR BASIT !

* Tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) Cehennem'e gidecektir. İnananlar bir süre Cehennem'de kaldıktan sonra kurtarılacak, kafirler ise sonsuza dek Cehennem'de bırakılacaktır. Bu kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. (19:71-72) Ama bu sözde kesin hükümle çelişkili olarak, şehitler Cehennem'e hiç uğramadan direk Cennet'e gidecektir. (3:157-158, 3:169, 9:111)
CEHENNEME  UGRAMAK  ILLA YANMAK ANLAMINDA ALINMAMALI...HER HOLIVUT  STUDYOLARINA GIDEN ARTIST OLMAZ DI MI...PARA VERIP GEZEN MILYONLAR VAR...AYNISI ..CENNET EHLIDE " KURTULDUKLARI YERI BIR GORMESI ICIN " CEHENNEMDE BIR GEZDIRILIRLER...AMA YANMALARI ICIN DEGIL, " GORMELERI " ICIN ...IKI KERE SUKRETMELERI ICIN...HEM  CENNETI KAZANDIKLARI ICIN, HEM  O YERDEN KURTULDUKLARI ICIN..BIR DE ATESTLERE EL SALLAYIP DONMEK ICIN OLABILIR TABII ...! :) ...  (3:157-158, 3:169, 9:111) NUMARALI AYETLERDE ISE DIREK CENNETE GIDECEK DIYE BIR IFADE YOK...SADECE CENNETE GIDECEKLER IFADESI VAR KI O DA YUKARIDAKI AYETLE CELISMIYOR...ATEISTLERE EL SALLAYIP GECECEKLER CENNETE SONRA ...

* 66:8'e göre Allah Müslümanlar'ı utandırmayacaktır. Ama 19:71-72'ye göre Müslümanlar da dahil olmak üzere tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) Cehennem'e gidecektir, ve 3:192'ye göre Cehennem'e giden herkes rezil edilecektir, yani Allah tüm Müslümanlar'ı rezil edecektir. Direk bir çelişki sözkonusudur.
3:192 ATESE SOKULANLARDAN BAHSEDER...YANI CEZA CEKENLERDEN...CENNETLIKLER ZATEN ORAYI GORUP CIKACAKLAR...ATESE ATILMAYACAKLARKI...YUKARIDA ACIKLANDI ZATEN DURUM...AMA ATEISTLER REZIL OLCAK...ORASI KESIN...!

* İsa Cehennem'de yanacak mıdır? İsa Allah katına yükselmiştir (4:158) ve Allah'a yakın olanlardandır (3:45), ama Allah'tan başka kulluk edilenler ve onların kulları Cehennemlik'tir (21:98).
MANTIGA BAKAR MISINIZ..YAHU  O  BIR NEBI..O BIR TEBLIGCI, RESUL...O  KIMSEYE " BENI  ILAH EDININ " DEMEDI KI...BU DA ZATEN KURANDA ACIKLANIR...ISA VEYA UZEYR ( AS)  PEYGAMBERDIRLER..AMA NEMRUT, FIRAVUN...VS  VE ONLARA TAPANLAR ISE CEHENNEMLIKTIRLER...AYETIN KASTETTIGI ZUMRE ONLAR...

* Allah'ın bir oğlu olabilir mi (39:4), olamaz mı (6:101)?
BU AYETIN NERESINDE COCUK OLABILIR ANLAMI ... (39:4)
: " Eğer Allah, çocuk edinmek isteseydi, yaratıklarından dilediğini elbette seçerdi " YANI  "ISTEMIYOR, SECMEDI "  DEMEK DEGIL MI BU AYETTEN CIKAN ANLAMI ..." O'nun nasıl bir çocuğu olabilir?" (6:101) DIYOR ZATEN AYET...!

* Kaç yaratan vardır? 23:14 ve 37:125'e göre, Allah yaratanların en güzelidir. Sözü edilen diğer yaratanlar kimlerdir? Eğer birden çok yaratan sözkonusu ise, 2:54, 6:102, 12:101, 13:16, 14:10, 15:86, 35:1, 35:3, 36:81, 39:46, 39:62, 40:62, 42:11, 56:59, 59:24 gibi birçok ayette, niye Allah'tan tek yaratan olarak sözedilmektedir?
YARATANA SEKIL VERME ANLAMI VARDIR ILK AYETTE. YANI YOKTAN VAR ETME DEGIL. SEKIL VERENLERIN EN GUZELI ALLAH'TIR...ZATEN AYET SEKILDEN SEKILE DONMEDEN BAHSEDER...AMA YOKTAN VAR EDEN SADECE ALLAH'TIR..! BU MANADA YARATMAK  İSE SADECE ALLAH'A  MAHSUSTUR!

* 33:37'de Müslüman erkeklere, üvey oğullarının boşadıkları eşleri ile evlenme izni verilmiştir. Bu iznin özellikle gelecekte Müslümanlar'a zorluk çıkmaması amacı ile verildiği belirtilmektedir. Ama bu iznin bir anlamı yoktur, çünkü Kuran aynı surenin daha önceki ayetlerinde evlat edinmeyi yasaklamaktadır. (33:4-5) Evlat edinemeyen bir adamın üvey oğlu olamaz, üvey oğlunun boşanmış eşi ile evlenme konusunda zorluk yaşaması da sözkonusu olamaz. 33:37'de verilen iznin sözde verilme sebebi dolayısı ile yalanlanmaktadır.
4-5. AYETLER EVLATLIGI YASAKLAMIYOR...SADECE  EVLATLIK =OZ EVLAT GIBI DEGILDIR ANLAMINDA  INDIRILMISTIR..."
evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı " DIKKAT OZ COCUK SAYMADI DIYOR AMA YASAK DEMIYOR...ZATEN ISLAM FIKHINDA DA BOYLE BIR SEY YOK...AMA ATEIST CIKARMIS BIR YERDEN BU ANLAMI ISTE...!

* Sadece insanlar mı peygamber olabilir (12:109, 21:7-8, 25:20) yoksa melekler de peygamber olabilir mi (22:75)?
YAHU  HZ MERYEM'E  ALLAH'IN ELCISI OLARAK KIM GITTI...ELCI DEYINCE ILLA PEYGAMBER MI ANLAMAK LAZIM..PEYGAMBER; VAHIY INDIRILEN VE INSANLARA BU VAHYI ACIKLAYANDIR. MELEK ISE ALIR ALLAH'IN  EMRINI, SOZUNU, AYETI HER NEYSE ...O'NUN ELÇISI OLARAK GOTURUR,  EMREDILEN YERE ...NEREDE BURADA PEYGAMBERLIK! GÖREVİ AYETİ PEYGAMEBRE GETİRMEK, KADAR. BAKANIN EMRINI GENEL MUDURE İLETEN POSTACI NE KADAR GENEL MUDUR OLABILIR KI...!? ZATEN MELEKLERIN IRADELERI YOKTUR..YANI BILDIGIMIZ ANLAMDA PEYGAMBER OLAMAZLAR!

* Ceninin cinsiyeti, döllenme anında mı (53:45-46) yoksa bir süre geliştikten sonra mı (75:38-39) belirlenir?
(53:45-46) AYETTE CINSIYET BELIRLEMEDEN BAHSETMEZ...RABBIMIZIN YARATTIGI CESITLI SEYLERDEN BAHSEDER...EGER SIRALAMA SOZ KONUSU OLSA IDI O ZAMAN ONCE GULME, SONRA OLDURME, SONRA DISILIK -ERKEKLIK SOZ KONUSU OLMAZDI...AYET MEALI ORTADA : "
43 Doğrusu, güldüren ve ağlatan O'dur,44 Doğrusu, öldüren ve dirilten de O'dur.45 Doğrusu, çiftleri, erkek ve dişiyi, yaratan da O'dur...  (75:38-39) AYETI ISE  TIPPA DA UYGUN SIRALAMADAN BAHSEDER...! DETAY SITEMIZDE.
 

* Bir Müslüman, kafir anne babası ile nasıl geçinmelidir? 31:15'e göre kafir anne babanın inançlarına uyulmamalı, ama onlarla iyi geçinilmelidir. 9:23'e göre ise böyle bir durumda anne baba dost edinilmemelidir, yani onlarla iyi geçinilmemelidir.
23. AYETTE VELI EDINMEMEKTEN BAHSEDILIR. SOYLE DIYELIM. OKULA KAYDOLURKEN BIR VELIYE IHTIYAC VARDIR...SIZDEN SORUMLU OLACAK OLAN, SIZIN HAKKINIZDA SOZ SAHIBI OLACAK OLAN BIRINE...ISTE BUNUN GIBI BIR VELI OLARAK ONLARI KABUL ETMEYIN. CUNKU KAFIR OLAN ANNE BABA IMANI NOKTADA, FARKLI ITIKATTAN OLDUKLARI ICIN VELI, VEKIL, AVUKAT, ...EDINILEMEZLER! AMA ONLARLA TABII KI IYI GECININ. CUNKU ANNE BABA HAKKI ISLAM'DA COK ONEMLIDIR! TAKI  SIZI  HAK OLAN ISLAM DININDEN DONDURMEYE CALISANA DEK...VEYA SIZI YONETMEYE CALISANA DEK...!

* Kafirler Müslüman olmaya zorlanmalı mıdır (8:38-39, 9:29) zorlanmamalı mıdır (2:256, 3:20, 109:6)?
AYETTE KAFIRLER YENILECEKTIR...ISLAM HAKIM OLACAKTIR DENIYOR...ZORLA MUSLUMAN OLMAK ANLAMI YOK AYETLERDE...BURADA ZORLA MUSLUMAN OLMALARINDAN SOZ EDILMEZ, ISLAM'A  DUSMAN OLMAMALARI ISTENIR! ZATEN AYETTE CIZYEDEN BAHSEDILIR..CIZYE MUSLUMANDAN ALINMAZ, OLAMYANDAN ALINIR. ISLAM HUKMU ALTINDA YASAYAN  KAFIRLEDEN ALINIR! MUSLUMAN OLMALARI ICIN ZORLANMAZ YANI!

* Hıristiyanlar şefkatli ve merhametli midir (57:27) yoksa zalimler topluluğu mudur (5:51)?
HZ ISA ZAMANINDAKILER SEFKATLI,  BOZULMUS OLANA UYAN GUNUMUZDEKILER ISE ZALIM...ISTE HACLI SEFERLERI ISTE IRAK,ISTE BOSNA....AFGANISTAN...BIR DAMLA PETROL BIR DAMLA KAN...!

Netice itibarı ile, bu kadar çok sayıda, önemli konularda, ve çözümü imkansız çelişkilerin varlığı, Kuran'ın geçersizliğini tartışma götürmeyecek biçimde kanıtlamaktadır.
  NETICE ITIBARI ILE BU KADAR COK SAYIDA ATMASYON, ONYARGI, IFTIRA VE YALAN-DOLAN, ÖNEMLİ  KONULARDA VE KENDI ICINDE BILE CELISKILI CUMLELERIN VARLIGI ATEIZMIN CIKMAZLARINI VE GECERSIZLIGINI TARTISMA GOTURMEYECEK SEKILDE KANITLAMAKTADIR. RUHUNA  TEBBET OKUYALIM !

2
SORU - CEVAP

1400 yaşında olmasına rağmen, bugünün ihtiyaçlarına da cevap verdiği ve bilim yanlısı olduğu iddia edilen Kuran'da şu sorularımın cevaplarını bulamadım..
  SORULARLA BİLİMİN NE İLGİSİ VAR...? KUR'AN BU DETAYLAR ÜZERİNDE DURSA HACMİ NE OLURDU, O ZAMAN DA BU YAZAR " BU İŞE YARAMAZ BİLGİLERİN KUTSAL OLDUGU İDDİA EDİLEN KİTAPTA NE İŞİ VAR, " DEMEZ Mİ İDİ ...!? AMAÇ ÖĞRENMEK DEĞİL, SORU SORMAK...LAF OLA BERİ GELE... :(

1)Adem ve Havva hangi tarihte yaratıldılar? Cennete hangi tarihte girdiler? Hangi tarihte cennetten kovuldular?
  KUR'AN  TARİH  KİTABI MI ...EVRENSEL MESAJİ İLE NE ALAKASI VAR BUNLARIN? TARIH IMTIHANINDA MI SORULACAK SANA ?
2) Önce Adem mi yaratıldı, Havva mı? Aralarında ne kadar yaş farkı vardı?
   KUR'AN AÇIKLIYOR..BİR ÖZ YARATILIYOR VE BU ÖZDEN ÖNCE ADEM SONRA HAVVA ANNEMİZ YARATILIYOR - KABURGA KEMIGINDEN YARATILMA  YOK YANI ...! -YİNE TARİH İSTİYOR... KOMIK ...NEDCEKSE ...!? HADI VRELIM MIATTAN ONCE 123413455624756981345... YANLIŞ MI DESIN ISPAT ET, NASREDDIN HOCA'NIN DUNYANIN MERKEZINI ISARET ETMESI GIBI AMA ISE YARIYOR :)))
3) Doğmadıklarına göre Havva ve Adem'in göbekleri var mıydı? (Hani, çamurdan mı, yoksa pıhtıdan mı yaratıldığı tartışma konusu olan ilk insan..) ÇAMURDAN YARATILMA MESELESI SİTEMİZDE DEFALARCA İŞLENDİ AMA GENEL HATLARI İLE "   AHIRET,BEDEN-RUH "   VE  " RUHUN VARLIGI " KONULARINA BAKILABILIR. GOBEKLERİ BÜYÜK İHTİMAL YOKTU. ÇÜNKÜ İLK PROTOTİP İDİLER. DAHA SONRA DOĞUM YOLU İLE COĞALMA BAŞLAYINCA GOBEK VAR OLMAYA BAŞLAMIŞTIR  AMA BU SAHSI TAHMINIMIZ !
4) Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organlari varmiydi?  SANA NE..RÖNTGENCİLİK MERAKI MI ...!?
5) Vardı ise ne için vardı? (madem ki cinsellik yasaktı?..) KİM DEMİŞ...TEK YASAK OLAN YASAK MEYVENİN YENİLMESİ  İDİ!
6) Ya da Havva'nin göğüsleri varmıydı? (Çocuk emzirmeyecegine göre)? Yoksa bunlar cennetten kovulur kovulmaz mi olustular? YA KOVULACAKLARI BİLİNİYOR İSE  -KADER KONUSUNA MURACAAT, ALLAH'IN  YAZDIGINI YAPMAYIZ, YAPACAKLARIMIZI ALLAH BILIR ) VE DAHA İLK  YARATILMADA BU ŞEKİLDE YARATILMIŞSA...HIC DUSUNEMEMISTIN DI MI BUNU ATEISTIM BENIM ...!
7)Ya da Adem ve Havva'nin hormonlari önceden var mıydı? Vardıysa, (testesteron, östrojen, prolaktin, oksitosin vs.)  ne amaçla vardı?  SONRAKI HAYATLARI- DUNYA HAYATLARI ICIN - ONCEDEN HAZIR YARATILDILAR!
8)Havva, adet görüyor muydu? BÜYÜK İHTİMAL CENNETTE HAYIR. AMA FARKLI ORTAM - DÜNYA   ORTAMI - BU ÖZELLİĞİ BAŞLATMIŞ  OLABİLİR!- NE YANİ MUHTEŞEM EVRENİN DARWİNİZM MANTIĞI İLE ŞANŞ  ESERİ OLUŞABİLECEĞİNE İNANIYOR DA ATEİSTİMİZ, ZAMAN FAKTÖRÜNÜ YARATAN RABBİMİZİN ZAMAN İÇİNDE ZAMAN İLE BU  ÖZELLİĞİ HAVVA ANNEMİZE KAZANDIRABİLECEĞİNİ Mİ İNKAR EDECEK...:) TÜM EVRENİN  TESADÜFEN OLUŞMASI İHTİMALİNİ KABUL EDENLER İÇİN BU ZATEN OLAĞAN BİR DURUM OLUR Dİ Mİ :D
9) Adem ile Havva'nın kıyafetleri nasıldı? Havva, başörtülü müydü, çarşaflı mı? Yoksa ...? İLK  İNSAN AYNI ZAMANDA ALLAH'IN  EĞİTİMİNDEN GEÇMİŞ OLAN VE PEYGAMBER OLAN BİR KİŞİ İDİ ...YANİ  MAĞARA DEVRİ İŞİ MASAL..EĞİTİCİSİ BELLİ OLAN ADEM ( AS)'IN HAYAT STANDARTLARI DA BELLI BIR SEVIYEDEN BAŞLAMIŞTIR MUTLAKA... MUTLAKA BELLİ SEVİYEDE ÖRTÜLERİ VARDI ..AMA BAŞÖRTÜSÜ EMRİ  İLK NE ZAMAN İNZAL OLUNDU BU  BİLİNEMEZ! BELKİ  İLK İNSAN BELKİ ZAMANLA  FARZ KILINAN BİR EMİR İDİ BU!
10)Eğer bunlar yok idiyse, nasıl oldu da birbirlerine cinsel arzu duydular?.. Var idiyse, bu arzudan dolayı neden cezalandırıldılar? 
  YAW BU ATEIST SALAK MI TAKTI CINSELLIK YUZUNDEN CEZA MESELESINE...CEZA YASAK MEYVEDEN DOLAYI VERILDI ... CINSELLIK DUYGUSUNDAN DEGIL !
10)Cennette yasak olduğu söylenen meyvenin adı neydi? Bu yasak meyve bugün dünyada yasak mı değil mi? Niye?
KUR'AN ADI UZERINDE DURMAZ. ALLAH'IN ACIKLAYAMADIGINI BIZ DE BİLEMEYIZ. ADI BİLİNSE NE OLUR...!? ONEMLİ OLAN OLAY -NEDEN - SONUC ILISKISIDIR. KUR!AN  BU  NEDENLE ESKIMEZ.  KUR'AN'IN ESKIMEZLIGI  ADLI YAZIMIZA MURACAAT...!
11)Ensest ilişki, günah mıdır, değil midir? (Adem ve Havva'nın çocukları ensest ilişki ile çoğalmış olmalı.. Yoksa, dünya belli bir nüfusa ulaşıncaya kadar ana ve babalar Allah'ın verdiği bir özel formülle seks yapmadan çocuklarını çamurdan mı yapmaya devam ettiler?  HZ ADEM-HAVVA VE COCUKLARI YAZIMIZA MURACAAT
12)Adem ile Havva ne kadar yaşadılar? Kaç yılında öldüler? 
  YINE TARIH..ALLAH'TAN  ATEIST  MANTIGI ILE BIR ILAHI KITAP GELMEMIS...TARIH, ELBISE DESENI, ÖZEL  FANTAZI İLE DOLU BIR HAYLI HACIMLI AMA ICI BOS, GUNCEL VE AKTUELITESI OLMAYAN BIR KITAP OLURDU...! TABII K. MUKADDES'E BENZEYEN BIR KITAP OLURDU BOYLECE...ATEISTIN ISTEDIKERI ORADA VARDA :)))
  DIKKAT LUTFEN ...SORULAN SORULARIN COGU ..CEVABI BILINSE DE GUNUMUZDE PRATIK HAYATI ETKILEYECEK BILGILER DEGIL... O  ZAMANDA MUHTEMELEN " YAHU BU BILGILERE NE GEREK VAR, ILAHI KITAP DEDIGIN SOMURUYE ENGEL OLUYOR MU, ADALETSIZLIGI ENGELLIYOR MU, INSAN HAKLARINA NASIL BAKIYOR...?  ONEMLI OLAN BUNLAR, BANA NE ILK INSANIN OZEL YASAMINDAN..." DERLERDI KI ELHAMDULILLAH KUTSAL KITABIMIZ KURAN DA ASIL BUNLARI ICINDE BARINDIRIYOR...!
   ASIL BEN ATEISTIMIZE BI SORU SORAYIM...NASIL OLURSA SANS ESERI BIR ATOM KENDI KENDINE OLUSUR..O ATOMLARDAN SANS ESERI BASKALARIDA OLUSUR VE SANSA BAKIN BIR ARAYA GELIP ELEMENTLERI , AYNI SEKILDE OLUSAN ELEMENTLER  YINE SANS ESERI ... , TABI  HER SEFERINDE HER BIR EN KUCUK PARCA SANS ESERI OLUSUP SANS  ESERI DIGERI ILE BIRLESIP SANS ESERI ORTAYA DEVAM EDEN BIRBIRINI TAMAMLAYAN BIR BUTUNUN PARCALARINI OLUSTURMAKTADIR  ... VE SU SANSA BAKIN KI ORTAM DA - OYLE YA OKSIJEN, SU , BESIN ...ZINCIRI DE SANS ESERI HEP TAM KIVAMINDA HAZIR OLUSUP AYRICA ORDA BEKLEMEKTEDIRLER!  EVET BU ELEMENTLER SANS ESERİ BAŞKA OLUŞAN ELEMENTLERLE BİRLEŞMEKTE ,ŞARTLAR BUNA MÜSAİT OLMAKTA VE MOLEKULLER OLUŞMAKTADIR..ŞANSA BAKINIZ Kİ BU MOLEKULLER OYLE BOYLE OLUŞAN BAŞKA MOLEKULLERLE BİRLEŞİP AMINO ASITLERI OLUŞTURMAKTADIR...BU SEKILDE SANS ESERİ OLUSAN BASKA AMINOASITLERLE BIRLESEN BU ZINCIR PEPTIT, ONLAR SANS ESERİ AYRICA OLUSAN BASKALARI ILE BIRLESIP POLIPEPTIT, ONLAR SANS ESERI BASKA OLUSANLARLA BIRLESIP PROTEIN, ... ONLAR... HUCRE...ONLAR DOKU, ONLAR ORGAN, ONLAR SISTEM VE SONUCTA TÜMÜ DE ORGANIZMA- CANLIYI OLUSTURMAKTADIR...VE HER BİR EN KUCUK ATOM SANS ESERI OLUSUP HER BIR PARCA SANS ESERİ BİRLESİRKEN AHENK -BUTUN OLUSTURMAKTA, BİRBİRİNİ  YOK ETMEDEN BIR UYUM ICINDE BIRLESIRKEN HER PARCA AYNI ZAMANDA CEVRE SARTLARIDA BUNU ENGELLEYECEK BIR KONUMDA OLMAYACAK OZELLIKLERE SAHIP OLMAKTADIR...VE BU ORGANIZMA SANS ESERI HAYATINI DEVAM ETTIRECEK  CEVRESEL SARTLARIN TAM ORTASINDA - KI TUM BU SARTLARDA AYRI BIR SANS ESERI OLUSMA ZINCIRININ SONUCUDUR!- BULUNMAKTA VE KENDI GIBI ...UHUUUUU HU ,SANS ESERI OLUSAN BASKA BIR ORGANIZMA ILE UYUM ICINDE UREME OZELLILERINE SAHIP OLUP HAVADAN SUYA, ORADAN TOPRAK, ISIK, YEME, BARINMA...TUM SARTLARIN SANS ESERI TAM OLMASI GEREKTIGI SEKILDE OLUSTUGU BIR ALEMDE DEVAMLI SANSLARI YAVER GIDIP COGALIP ZAMANLA DA FARKLI  TURLERE  GECEBILMISTIR... BUNA ANCAK MASAL DENEBILIRKEN - HANI UZUUUN FASULYELERE TIRMANIP GOKYUZUNE TIRMANILAN MASALLAR GIBI ... -  BUNU BILIMSELLIK ADINA " OLDU " DIYE SAVUNANLAR BANA GELIPTE BIR DE BILIMSELLIKTEN BAHSEDECEKLER VE BENDE ONLARI DINLEYECEGIM , OYLE MI...HADI CANIM ...! HADI CANIMM , BAŞKA KAPIYA, YALLA ATE YALLAAA...

Ayrıca, Muhammed'in kendisinin Allah'ın-varsa eğer- elçisi olduğunu iddia ederek İslamiyet dinini ortaya çıkarması üzerine de şu sorular akla geliyor    ALLAH ( CC) VAR...ISPATI  SİTEMİZDEKİ  ILK IKI KONU

Eger siz Allah-varsa eğer- olsa idiniz:
1) Dünyadaki tüm insanlara hitap edecek bir kitap gönderecek olsanız, sadece Arapça dilini mi kullanırdınız? Yoksa, ne kadar dil varsa o kadar dilde hazırlamış olduğunuz kitapları mı gönderirdiniz? 
  HEH HEE.KOMIK...BOYLE OLSA IDI HZ. MUHAMMED NE YAPACAKTI BIR BIZANSA BIR AFRIKAYA BIR CINE MI GIDECEKTI ...BI DE DEMEZ MI NE KADAR DIL VARSA DIYE ..YAHU  KUCUK  KABILE DILLERINI DE SAYSAK   BINLERCE DIL VAR BE ADAM...SORUNUN PRATIKTEKI UYGULAMA VEHAMETINI DUSUNEBILIYOR MUSUNUZ...SORUSUNA GORE SORUYU SORANIN ZEKA SEVIYESINI ANLAYINIZ LUTFEN.
HA  SURASININ ALTINI CIZELIM ...RABBIM  HER TOPLULUGA MUTLAKA BIR PEYGAMBER GONDERMISTIR...BU KONUDA SITEMIZDE CESITLI YERLERDE ISLENDI AMA GENEL OZET ICIN TIKLAYINIZ :TEK DIN ISLAMDIR ADLI KONU !
  PEKI MANTIKLI OLAN NE :ONCE BIR MERKEZ OLUSTURULUR...ORADAN CEVREYE YAYILMA HAREKETI , İRSAT FAALİYETİ YÜRÜTÜLÜR..TERCÜMELER, ACIKLAYICILAR... YAPILANDA BUDUR ZATEN...
2) Dünyadaki tüm insanlara zaman zaman mesajlar iletmek isteseniz, bir aracı (elçi/peygamber) mi kullanırdınız yoksa doğrudan mı iletirdiniz?
AYNI  CEVAP...MERKEZDEN CEVREYE ...ZATEN MESAJDA ULASMISTIR TUM DUNYAYA..AMA HALA INAT ILE INANMAYAN HATTA KARSI CIKAN VARKEN ...SORMAK LAZIM ...SANA O  MESAJ GELDI DE SEN DEGISTIN MI ...YANI AMAC YETER KI ARINMAK OLSUN...
  SU SORU AKLA GELEBILIR: HER TOPLULUGA NEBI GELMISTIR TAMAM DA YA AZ VEYA TEK 3-4   KISININ YASADIGI YERLER NE OLACAK...ONUN CEVABI SU: BU  KISI-LER-  SADECE " TEK , BIR OLAN  YARATICIYA" INANACAKLAR...YANI  AKIL ZATEN YARATANI BULUR AMA BU YARATICININ TEK OLDUGUNU KABUL ETMELI BIREY...ARTI IYI AHLAK YETERLIDIR...ZATEN IBRAHIM ( AS) IN  KISSASI KURAN DA BU NEDNELE ANLATILIR...ARAYANIN TEK YARATICIYI BULMASINI ...! TOPLU YASANAN YERLERE ZATEN ILAHI EMIRLER PEYGAMBERLERLE GONDERILMISTIR..AMA AFRIKANIN ORTASINDA YASAYAN INSANLARA FAIZ YASAK DIYE HARAM EMRI GELMEZ TABII ...ORTAM, SEVIYEYE UYGUN  EMIR-YASAK ZINCIRI GELIR...ATEISTIMIZIN MANTIGINA GORE HAREKET EDILSE AFRIKADA KI  BALTA GIRMEMIS KABILELERIN ICINE DUSECEGI DURUMU DUSUNUN : -HER YERE KENDI DILLERINDE KITAP GELECEK YA !- YAW FAIZ NE, YA KARABORSA, AAA BI DE KIZ COCUKLARINI GOMMEDEN BAHSEDILMIS...BU NE BICIM KITAP ...DAHA BIZDEN HABERI YOK ..."  KOMIK OLUYO DI MI ...IYIKI RABBIMIZ  - HASA  - ATEIST MANTIK ILE HAREKET ETMIYOR...
3) Dünyadaki tüm insanlara en son dini göndermek isteseniz, sadece Arabistan'a bir elçi mi gönderirdiniz, yoksa dünyanın herbir yerine aynı anda aynı şeyleri anlatmak için birden çok elçiler mi gönderirdiniz? 
HER YERE ZATEN ELÇI GITMISTIR... O  BÖLGENİN  ÖZELLİKLERİNE GÖRE İHTİYACI OLAN ILAHI MESAJLAR İLETİLMİŞTİR...!AZ OLAN TOPLULUKLARIN YAPMASI GEREKENLERI YUKARIDA YAZDIK..BİR DE KIYAMET YAKLASTIGI ICIN TUM DUNYAYA SON EVRENSEL MESAJ GONDERILMISTIR ... O DA KISA SUREDE YAYGINLASMISTIR...
    YANI  RABBIM : PEYGAMBER GONDERMEDIKCE HIC KIMSEYE ZULMETMEYIZ " DERKEN , YANI : KITAPLI PEYGAMBER, KABILELER GONDERILEN UYARICI PEYGAMBER VE   KUCUK GRUPLARDAN ISTEDIGI TEK ILAHA INANMA +AHLAK  ... KURALLARI TUM EVRENE HITAP ETMEMEKTEMIDIR DE ATEISTIMIZ HALA BILINC ALTINDAKI EZIKLIK ILE KENDINI  HAKLI CIKARMAYA CALISMAKTADIR... HAYRET  DOGRUSU...!
4) Dünyadaki tüm insanların iyi olmasını ve doğru yolu bulmasını mı isterdiniz? Eğer bu sorunun cevabı "evet" ise, onlara kötülüğü veren şeytana karışmadan, şeytanlığını yapmasına müsaade eder miydiniz? (Tavşana kaç, tazıya tut mu derdiniz?) Şeytanı yok etmez miydiniz? SADECE IYILIK YAPAN VARLIKLAR ZATEN YARATILMISTIR...ONLAR ALLAH'A ASLA ISYAN ETMEZ, GOREVLERINI AYNEN YERINE GETIRIRLER...MELEK, HAYVANLAR, BITKILER, GEZEGENLER...SU , ATES...VS...
    BUNUN IKI ISTISNASI VARDIR...CIN VE INSAN ...BUNLAR IKI  TERCIH   ILE KARSI KARSIYADIR : CENNET - VE IYILILER  YOLU : HUMANIZM KONUSU OZELLIKLE OKUNMALIDIR !- VE CEHENNEM YOLU... RABBIM AKIL VERMISTIR, DOGRU YANLISI AYIRAN! KITAP GONDERMISTIR, ACIKLAYICISI OLARAK PEYGAMBER GONDERMISTIR, CENNETE GIRMENIZI ISTERIM , CEHENNEM KOTUDUR DIYE DEFALARCA- 120. 000 PEYGAMBER VE YUZBINLERCE YIL SUREN TEBLIB CALISMALARI ...!- SIZIN CENNETE GITMENIZI ISTERIM DEMISTIR...BUNDAN SONRA ISE   TERCIHI SECMEK INSANALARA - VE CINLERE , CINLER ADLI IKI YAZIYA MURACAAT - KALMISTIR! ISTERSE KENDI IRADESI ILE KOTULUK YAPARAK CEHENNEME ISTERSE  KOLAYCA - DETAY HUMANIZM ADLI YAZIMIZ- CENNETE GIDER...CENNET YOLUDA HEP INSANALARIN  FAYDASINA OLAN ISLERIN YAPILMASI ILE ASILIR- YINE HUMANIZM DOSYASININ ALTINI CIZELIM !-
YANI KISACA :
Bir yol düşünelim yolun iki tarafında beyaz ve kırmızı ışık veren sınır taşları vardır. Elimizde trafik rehberi önümüzde kılavuz olan bir trafik polisi vardır. Ayrıca Allah insana akıl da vermiştir. Şimdi polis yolu gösteriyor, trafik rehberi yol hakkında bilgi veriyor sınır taşları yolun sınırlarını çiziyor akıl da doğru yol bulabiliyorken bir kişi bu yolda kaza yapsa, yoldan çıksa uçuruma düşse suç kimde olur? Şoförde mi, kılavuz (polis) da mı, rehber de mi, sınır çizgisi taşlarında mı?  KAZA -KADER KONUMUZDAN ALINMISTIR !-
6) Elçinizi görevlendirirken, kimsenin şahit olarak bulunmadığı bir mağarada mı görevi tebliğ ederdiniz? Sonra da herkesin bu elçiye inanmasını bekler miydiniz? 
   BİLİM ADAMLARI DENEY YAPARKEN HALKI ETRAFLARINA MI TOPLARLAR YOKSA O   EN ÖNEMLİ ASAMA KENDI ORTAMINDA GERCEKLESTIRILDIKTEN SONRA MI SONUC VE DETAY HALKA ACIKLANIR...ONEMLI OLAN MESAJ VE ICERIK ISE SORU MUAFTIR...YOK  ILLA MUCIZE BEKLENMEKTE ISE BIR COK MUCIZE GOSTERILMISTIR...AMA O ZAMANDA INANMAK ISTEMEYEN INANMAMISTIR, GUNUMUZDE DE INANMAK ISTEMEYEN INANMAMAKTEDIR...YANI  CEBRAIL MAGARA YERINE SEHRIN ORTASINDA ILAHI MESAJI TEBLIG ETSE IDI ATEISTMIZ INANACAK MI IDI...!? BASKA MUCIZLERE GOSTERDIGINDE- DETAYA GIRMIYORUZ- O MEKKELI MUSRIKLER INANDI MI KI BU SEKILDE DE BIR ILK KARSILASMA ANININ HERKESCE GORULMESININ ALTI CIZILMEKTEDIR...NE OLDUGU ORTADA...KORKAN, ÜRKEN BIR NEBI ...BU ANLAR ÖZEL VE İLK ANLAR ...GOREVLENDIRILEN KISININ RUH HALI ONEMLI ...ONCE O  KISI BUNU ZIHINSEL OLARAK KABULLENMELI ...BU OZEL DURUM KABULENILDIKTEN SONRA - YANI TEMEL SAGLAM ATILINCA - TEBLIG BASLAR...HER NEBI DE DE BU BOYLE OLMUSTUR ... ONCE INSAN OLAN NEBI, BILINCLENIR SONRA O  CELIK IRADE HAZIR OLUNCA ATEISTLERE DE DAHIL, TEBLIĞ BASLAR !
        ASIL SUPHECILIK OLAMAZ SIKKINI TERCIH ETMEK DEGILDIR " OLABILIRLIK " SIKKINI  TERCIH ETMEKTIR. ASIL SUPHECILIK ONCE KARAR VERIP SONRA NEDEN - MAZERET ARAMAZ.BU SADECE ONYARGININ TEZAHÜRÜDÜR!
  INANMAK ISTEMEYEN  MUCIZELER GORSE DE INANMAZ - HZ RESUL DONEMINDE BOL BOL ORNEGI GORULDU - ,ZATEN ASIL MUCIZE KUR'AN'DIR...1400 SENEDIR GUNCELLIGINI ASLA KAYBETMEMISTIR... O ASIL MESAJ ATLANIP ARAYA - UNUTMAYALIM DENEYI YAPILAMAYACAK BILIM DALLARINDAN BIRI DE TARIHTIR , ISTANBUL YENIDEN FETHEDILEMEZ, FETHEDILDIGINI GOREN DE KALMAMISTIR, AMA DILDEN DILE , ESERDEN ESERE GUNUMUZE GELMISTIR BU GERCEK  UNUN GIBI :- TARIH, KENDI METODUNU KABULENDIRME, KURAN'I OKUMADAN IFTIRA ATMA...CALISMALARI HER ZAMAN OLMUS VE HER DAIM OLACAKTIR...AMA ONLAR TARİHİN TOZLU SAYFALARI ARASINDA KAYBOLMUŞ, KUR'AN HALA CAPCANLI , AKTULE HAYATA HITAP EDER SEKILDE INSANLIGA ISIK TUTMAYA DEVAM ETMEKTEDİR!


3

ATEİZM VE ÇIKMAZLARI

        "Ateizm ve Çıkmaz!arı", kapsamı oldukça geniş bir konudur. Bir din ulusu, "Tanrı'ya giden yollar yıldızların sayısı kadar çoktur" der. Ateizme giden yollar, belki bu kadar çok değildir ama burada da bir değil, birden çok yolların bulunduğu bir gerçektir ve bu yolların her biri, başlı başına birer inceleme konusudur. Biz bu incelememizde, ateizme temel olan veya temel olduğu öne sürülen görüşlerden sadece çok önemli olan birkaçı üzerinde duracak ve onların eleştirisini yaparak ana çizgileriyle konunun genel görünümünü ortaya koymaya çalışacağız.Konumuzun başlığında "Ateizm" terimine yer vermemiz, bu terimi dilimizde tam olarak karşılayan ve yaygın bir kullanıma sahip olan bir terimin bulunmayışından ötürüdür. Din literatürümüzde ateizm terimine en yakın terim olarak, 'ilhad" kelimesi kullanılmaktadır. Arapça olan bu kelimeyi, bugün ancak klasik dini yazılarda bulmaktayız. Yine Arapçada kullanılan ve "inanç yolundan sapan" anlamına gelen "zındık", "zaman yönünden dünyanın bir başlangıcı olduğuna inanan" anlamına gelen "dehri" (çoğulu: Dehriyyun) kelimeleri, tıpkı "ilhad" kelimesi gibi, günümüz felsefe yazılarında hemen hiç kullanılmamakta, ayrıca bu son iki terim ateizm terimini tam olarak karşılamamaktadır. Günlük dilde ve halk arasında kullanılan "Allahsız!" sözü, bilindiği gibi, "insafsız, merhametsiz v.b." anlamında ve daha çok bir yergi ifadesi olarak kullanıldığı için, ateizmle doğrudan bir ilgisi yoktur. Basım tarihleri oldukça yeni olan bazı sözlüklerimiz, ateizm terimini, genellikle "tanrıtanımazlık" terimi ile ifade etmektedirler. Sanıyorum iki kelimeden oluşan bıı terimin güçlüğü, "tanımak" fiilinden gelmektedir. Bildiğim kadarıyla, "tanımak" fiilini, "inanmak" fiili yerine pek kullanmamaktayız. Nitekim "Siz Tanrı tanır mısınız?" veya, "Tarıya inanır mısınız ?" yerine, "Tanrıyı tanır mısınız ?" şeklinde bir soru, kulağa oldukça yabancı gelmektedir. Kanaatimce "Tanrıyı tanımama" daha çok, "Tanrıya inanmam" anlamında değil de, "Tanrıya bir tür meydan okuma" anlamında kullanılmaktadır. Ateizm terimi yerine "Tanrıya inanmazlık" sözünü kullanmak belki daha yerinde olur; ancak burada ismin "e" halinin araya girmesi, kelimenin tek terim olarak kullanım kolaylığını ortadan kaldırmaktadır.Batı dillerinin çoğunda, Tanrı hakkında düşünmenin bejli başlı akımları için kullanılan terimler genellikle ya Yunancadaki "theos"dan, ya da Latincedeki "deus"dan türetilmiştir. Bu kelimelerden türetilen "teizm", "ateizm", "panteizm", "henoteizm", "deizm" ve benzeri terimlerin derli-toplu tanımlarını yapmanın kolay bir iş olmadığı hemen her filozof ve ilahiyatçının itiraf ettiği bir noktadır. Söz gelişi, kime ateist diyeceğiz? Felsefe tarihinde, ateistlikle suçlanan birçok büyük düşünür, böyle bir suçu kesinlikle reddetmiştir: Fichte ateistlikle suçlanmış, ancak o, "Bir insanın gerçek anlamda ateist olabilmesi için hiçbir ahlaki ideale sahip olmaması gerektiğini öne sürerek", kendisine yöneltilen suçu kabul etmemiştir. Spinoza'nın Tanrı kavramı, Yahova'dan daha geniş olduğu için, ateistlikle suçlanmıştır 1. Yine yüzyılımızın tanınmış Hıristiyan ilahiyatçılarından biri olan Paul Tillich, Tanrı'yı "varlığın bizzat kendisi" veya "var olan her şeyin gerçek temeli" şeklinde tanımladığı ve O'nu evrenin dışında bulunan tek ve şahsi bir varlık olarak düşünmediği için, ateistlikle. Suçlanmıştır 2. Dahası var: Sokrates, Yunan "popüler" tanrılarını reddettiği ve bir tür monoteizme yöneldiği için, ateistlikle suçlanmıştır. Yine eski Romalılar, kendi Tanrı kavramlarını kabul etmedikleri için, ilk hıristiyanları bile ateistlikle suçlayarak cezalandırmışlardır. 3Bu durumda kimlere ateist dendiğine bakarak, ateizmin ne olduğu konusunda birtakım ipuçları yakalamak mümkünse de terimin çeşitli kullanımlarını içerebilecek bir tanıma ulaşmak mümkün değildir. Tanımlamadaki güçlük, büyük ölçüde, ortada farklı ve çok sayıda tanrı kavramlarının, dolayısıyla buna karşılık çok sayıda. ateistik anlayışların bulunmasından ileri gelmektedir. Orta ve Doğu Asya'da yaygın olan bazı dinler bir yana, tek tanrıcı dinlere mensup kişilerin zihinlerindeki tanrı tasavvurları bile bir ve aynı değildir. Öyle ise nasıl farklı teistik sistemler varsa, aynı şekilde farklı ateistik anlayışların bulunması da tabiidir.Ateizm sözü, genellikle, bir geniş bir de dar anlamda olmak üzere iki ayrı şekilde kullanılmaktadır. Genel anlamda ateist sadece "teist olmayan", başka bir deyişle "Tanrıyı hayatına sokma gereğini duymayan"  kişi, şeklinde tanımlanabilir. Bu anlamda kullanılan ateizmdeki olumluluk takısı "a", tıpkı "apolitik" ve "asosyal" kelimelerinde olduğu gibi, nisbeten daha nötr bir durumu ifade eder. Dar anlamda ise ateist, düşünerek ve tartışarak Tanrı'nın var olmadığını öne süren kişidir. Bazen bunlardan, ikincisine "pozitif ateist" birincisine de "negatif ateist" denmektedir. Pozitif ateist, sadece Tanrı'nın varlığına inanmamakla kalmıyor, aynı zamanda O'nun yokluğunu kanıtlamaya çabalıyor 4. Felsefede asıl önemli olan, bu ikinci tür ateisttir. Kaldı ki geniş anlamda veya negatif anlamda ateizmin varlığı da tartışma konusudur. İnsan, apolitik ve asosyal olduğu gibi, kolayca ateist olamaz. Özellikle tek tanrıcı dinler geleneği içinde doğup büyüyen bir insanın, ciddi olarak düşünmeden ve bir takım gerekçelere dayanmadan Tanrı'nın varlığını inkâr etmesi hiç de kolay bir iş değildir. Aslında Tanrı'nın varlığına pek aldırış etmeden hayatlarını sürdüren kişiler için "ateist" sözünü kullanmak doğru değildir.
            İmdi, kişi Tanrı'nın varlığına ya inanır ya da inanmaz. İnanma fenomeni ışığında bakıldığında, teiznıle ateizm arasında orta bir yerde bulunmak pek mümkün görünmemektedir. Gerçi felsefe tarihinde teizm ve ateizm terimleri kadar, "agnostisizm" terimi de önemli bir yer tutar. Bilindiği gibi, agnostik, Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu hakkında hiçbir şey bilmediğini, dolayısıyla bu konuda hiçbir şey söyleyemeyeceğini öne süren kişidir. Burada dikkatimizin bir ayırıma çekilmesinde yarar vardır: Tanrı'nın varlığına inanmak başka şey, O'nun var olduğunu kanıtlamak ise daha başka şeydir. Tanrı'nın varlığını kanıtlayamamaktan agnostisizmi veya ateizmi çıkarmamız doğru olmaz. Agnostisizmin haklı olabilmesi için, şu iddialardan birinin ya da ötekinin kabul edilmesi gerekir: (a) Tanrı'nın hem var hem de yok olduğunu gösteren birtakım ipuçları vardır; (b) Tanrı'nın var veya yok olduğunu gösteren hiçbir ipucu yoktur. Agnostik birinci iddiayı kabul edemez; çünkü "orta yerde" (yani teizmle ateizm arasında) durabilmesi için, leh ve aleyhteki ipuçlarının tam anlamıyla denkleştirmek zorundadır. Aksi takdirde ya teizme, ya da ateizme kaymadan edemez. 0, ikinci iddiayı da kabul edemez; çünkü Tanrı'nın varlığı veya yokluğu hakkında hiçbir ipucu yoksa agnostisizmin dayanacağı bir temel de yok demektir. Bundan dolayı yalnız teistler değil, ateistlerin de çoğu (Marx ve Engels başta olmak üzre) agnostisizmi tutarlı ve geçerli bulmamaktadırlar.Bu arada şu noktaya da işaret edelim ki, eğer teizmin sınırları çok geniş tutulursa, sadece agnostisizmin değil, ateizmin de imkânsız olduğu öne sürülebilir. Nitekim böyle bir iddia ile ortaya çıkan düşünürler de yok değildir. Söz gelişi, ilk hıristiyan ilahiyatçılarından Anselm, Kutsal Kitab'ın "Mezmurlar" (Psalm 14: 1 /) bölümündeki şu ifadeyi tekrarlamaktadır: "Kalbinde 'Tanrı yoktur' diyen bir aptalın zihninde bile 'kendisinden daha yetkini düşünülemeyen bir Tanrı fikri' vardır." Yine tanınmış hıristiyan ilahiyatçısı, Augustine, bir duasında şöyle der: "Tanrım, sen bizi kendin için yarattın; kalplerimiz Senin varlığında sükûn buluncaya kadar huzursuz olmaya devam edecektir!" Bu demektir ki, insan kendi hayatını er-geç dini bir yoruma tabi tutacak ve birtakım bocalamalar ve kuşkular geçirse bile, sonunda Tanrı'ya varacaktır. Bu görüş açısından hareket edilince, inanç konusunda içine düşülen şüphelerin ve hatta ateizmin bile bir dini değer taşıdığı düşünülebilir, düşünülmüştür de.. Bazıları putperestliğin her türünden arınmış ve arındırılmış bir teizm için ateizmin bir tehlike olması bir yana, yararlı bir araç olduğunu, dolayısıyla onun büyük bir dini anlam ve değer taşıdığını öne sürmüşlerdir. Bu bakımdan birkaç yıl önce Paul Riceur ve A. Maclntyre'ın birlikte yazdıkları bir kitaba "Ateizmin Dini Önemi" (The Religious Significance of Atheism) şeklinde oldukça dikkat çekici bir başlık koydukları görülmektedir. Ateizme dini bir değer atfedenler ateizmin değil, Tanrı karşısında ilgisizliğin teizm için bir tehlike olduğu görüşündedirler. Ateist, olumsuz bir açıdan da olsa, Tanrı ile ilgilenmektedir; dolayısıyla ciddi bir ateist, bir tür mistik bir tavır içinde bulunmaktadır. Bu tavır onu psikolojik olarak duyarlı bir noktaya götürebilir ve ateizm bir tür teizme dönüşebilir.Salt ateizmin çok zor, hatta imkânsız olduğu görüşü yüzyılımızda da birçok savunucu bulabilmiştir. Tanınmış İngiliz düşünürü John Baillie, Solipsist'in içinde bulunduğu durumundan söz ederken şöyle der: "Demeliyiz ki, solipsistler zihinlerinin ucuyla komşularının ve çevrelerindeki dünyanın gerçek varlıklarını inkâr ettikleri halde kalplerinin derinliklerinde onların var olduklarından asla şüphe etmemektedirler. 0 halde ateistler için niçin aynı şeyi düşünmeyelim ?" 5 Baillie'nin düşüncesine göre, ateist, her nekadar Tanrı'nın varlığına inanmadığını açıkça söylemekte ise de, onun varlığının derinliklerinde Tanrı fikri gizlidir.
            Günümüz düşünürlerinden J.A.T. Robinson, "Tam anlamıyla çağdaş olan bir insan ateist olmayabilir mi ?" başlığını taşıyan bir yazısında dogmatik, başka bir deyişle düşünülmüş ve tartışılmış bir ateizmin mümkün olmadığını ifade etmektedir. Ona göre, insan ilahi gücün varlığını, içinden gelen bir zorlama ile duymaktadır. Bu duyuş, tabiatın aracılığı ile artistik ve bilimsel bir kanalla, toplumsal ilişkiler yoluyla ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda olan insan kendisini çepeçevre saran bir varlığa ne ad verebileceğini ve onu nasıl tasavvur edebileceğini bilemeyebilir, hatta onun duygu ve düşünce dünyası tam bir karışıklık içine gömülebilir. Buna rağmen o, kendi yolunu açmak ve ilahi sese doğru gitmek gereğini ergeç idrak eder" 6. Görülüyor ki, Robinson bir "iç zorlama" dan söz etmekte ve ateizmi bir tür "kaçış" olarak görmektedir.
            Salt ateizmin imkânsız olduğu inancı, öyle sanıyorum ki, iki önemli düşünceden kaynaklanmaktadır: Bunlardan birincisi, biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, teizmin sınırlarının çok geniş tutulmasıdır. Söz gelişi Ficlıte, "Tanrı" terimi ile "ahlak kanunu" terimi arasında bir özdeşlik gördüğü için, ahlak kanununa boyun eğen herkesi Tanrı'nın sesine kulak veren kişi olarak kabul etmiştir. İkinci düşünce ise, ateizmle nihilizmin aynı şey olduğu inancıdır. Çevresinde, ateist olduğu halde nihilist ve hatta materyalist olmayan insanların varlığına tanık olan teist, bir bakıma kolay bir çözüm biçimini seçmekte ve ateizmin imkânsızlığını öne sürerek güçlüklerden kurtulmayı denemektedir.Kanaatimce bu, doğru ve geçerli bir çözüm şekli değildir. Ateist olduğunu söyleyen bir insanın öyle olduğunu kabul etmekten başka çıkar yol yoktur. Anlatıldığına göre, David Hume'un, onsekiz kişi ile birlikte Baron D'Holbach'ın evinde ziyafette iken, dogmatik bir ateistin gerçekten bulunup-bulunamayacağından şüphe ettiğini söylemesi üzerine ev sahibi şöyle konuşmuştur: "Azizim Sir, şu anda bu şekilde olan onyedi kişi ile aynı masada oturmaktasınız7." Sanıyorum en doğru yol, ateizm gerçeğini bir yana itmek değil, onu anlamaya ve güçlüklerini görmeye çalışmak olmalıdır.
            Ateizm gerçeği, felsefe tarihindeki kökleri çok gerilere, teknik anlamda felsefenin başlangıç günlerine kadar uzanan bir olgudur. Ancak biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, bir değil birçok çeşit ateizm vardır. Antik dönemlerin ateistik fikirleri ile Orta ve Yeniçağların ateistik düşünce ve tutumları arasında önemli farklar bulunmaktadır. Yunan filozofları arasında tanrıların varlığını inkâr edenler çıkmıştır; ancak Yunan halk inanışları teistik bir sistem oluşturmadığı için, orada bugünkü anlamda bir ateizm yoktu. Bugünkü anlamda ateizm, teistik sistemlere bağlı olarak ortaya çıkan bir harekettir. Başka deyişle, ateizm, evreni yaratan ve onun varlığını devam ettiren, özü itibariyle aşkın fakat sonsuz gücü, bilgisi, iradesi ve sairesi ile evren de içkin olan teistik, hatta belki de daha yerinde bir terimle monoteistik tanrı inancına karşı tepki olarak doğan bir düşünce hareketidir. Bu bakımdan düşünce tarihinin geleneksel ateizmi gıdasını büyük ölçüde teizmden, özellikle de Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya çalışan felsefi kanıtlardan almaktadır.Tanrı'nın varlığının aleyhinde öne sürülen klasik tartışmaların başında "kötülük problemi", maddenin ezeliliği, teistik kanıtların yetersizliği, hatta geçersizliğine ilişkin görüşlerle özellikle günümüzde büyük bir önem kazanan bazı sosyolojik ve psikolojik teoriler gelmektedir. Ayrıca Nietzche tarafından önemle savunulan ve ateist varoluşçularca geliştirilen 'ahlaki gerekçelere dayanarak Tanrıyı reddetme' görüşünün de günümüz ateizminde önemli bir yeri vardır. Şimdi kısaca söz konusu bu tartışmalara bir göz atarak onların ateizm için sağlam bir temel oluşturup oluşturmadığı konusuna gelelim.
                                                           1. "Kötülük Problemi"
           Teizmin aleyhinde kullanılan belki de en eski iddia, dünyadaki kötülüğün reel varlığından kaynaklanan iddiadır. "Eğer her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve mutlak anlamda iyilik sahibi olan bir Tanrı varsa, yeryüzündeki bu kadar kötülük nereden geldi " sorusu düşünce tarihinde yüzlerce kez sorulmuş ve cevaplandırılmaya çalışılmıştır. Kötülük, şu ya da bu yolla yaşayan her canlının hayatına girdiği için bu soru, düşünürler kadar sıradan insanları da yakından ilgilendirmektedir. David Hume, "Tabii Din Üzerine Dialog" adlı yazısında teizmin kötülük problemine ilişkin çelişkisini şu sözlerle dile getirmektedir:

           Tanrı kötülüğü Önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor; o halde O güçsüzdür.
           Yoksa gücü yetiyor da Önlemek mi istemiyorsa, o halde O kötü niyetlidir.
           Eğer Tanrı hem güçlü hem de kötülüğü ortadan kaldırmak niyetinde ise, bunca kötülük nasıl oldu da var oldu? 8.             David Hume, bu çeşit bir akıl yürütme ile özellikle teistik Düzen Kanıtının geçersizliğini göstermeye çalışmaktadır.Bazı teistler, kötülüğün reel varlığını inkâr ederek; bazıları onu insanın olgunlaşması için bir araç şeklinde yorumlayarak; bazıları kötülüğü Tanrı'nın öfke ve uyarısına bağlayarak, bazıları da sınırlı bir tanrı kavramı kabul ederek 9.  Hume'un ortaya koyduğu ikilemi çözmeye çalışmışlardır. Ancak birçok felsefe probleminde olduğu gibi, burada da kesin bir sonuca ulaşılmış olduğu söylenemez. Kötülüğün teist için bir problem olduğu doğrudur. Bu problem, özellikle monoteist dinler söz konusu olduğunda çok daha karmaşık bir görünüm kazanmaktadır. Buna rağmen bu problem, ne teizmin geçersizliğini göstermek, ne de ateizmi kurmak gibi bir görevi yerine getirecek güçtedir. Kötülüğün varlığına rağmen insanlık, iyiye doğru ilerleyebilmiş, içinde yaşanabilir bir uygarlık düzeyine ulaşabilmiştir. Ateistik iddiaların çoğu, "dünyada gereğinden fazla kötülüğün bulunduğu" düşüncesi çevresinde dönüp dolaşmaktadır. Her şeyden önce bu "gereğinden fazla" sözü, oldukça üstü kapalı bir sözdür. Ateist, insanlık tarihi boyunca var olageldiğine inandığı büyük felaketleri, doğal afetleri ve saireyi birlikte düşünerek böyle bir yargıya varıyor olsa gerek. Oysa bizim evren hakkındaki bilgimiz oldukça yetersizdir; dolayısıyla topyekûn evrende gereğinden fazla kötülük var mı yok mu, bu konuda bir şey söyleyemeyiz. Kaldı ki, kötülüğün yaygınlaşmasını Tanrı'dan çok insana atfetmek, daha akla yatkın görünmektedir. Özelliklc Tanrı'ya atfedilen doğal kötülükler (deprem, su baskını v.s.) insanın çalışma ve didinmeleri sonucu büyük ölçüde önlenebilir, önlenmiştir de. İnsanla daha doğrudan ilgili olan ahlaki kötülük, bugün tanıdığımız ve bildiğimiz insan yapısı söz konusu olduğu sürece, büsbütün ortadan kalkmayacaktır; ancak burada da büyük ölçüde bir azalma gerçekleştirilebilir. Bir gün bütün dünyamızın kötülükle dolup taşacağına inanmamız için akla yatkın hiçbir neden yoktur.Kısacası, "dünyada kötülük vardır" yargısıyla, "bilgi, irade, güç ve iyilik sahibi bir Tanrı vardır" yargısını hiçbir şekilde karşı karşıya koyup bundan bir ateizm çıkaramayız.Leibniz'in "Theodiciee"si, insanlık tarihinde gergin ve bunalımlı dönemlerinde çok iyimser görünebilir. Fakat bu teodisenin ana iddiasının hala ayakta olduğunu kabul ediyorum. Hiç şüphesiz Tanrı, başka dünyalar da yaratabilirdi. Böyle bir imkan, bu dünyanın, "yaratılması mümkün olan dünyaların en iyisi olduğu" görüşünü savunmamıza engel olmaz. Eğer şu veya bu derecede kötülüğün bulunması, dünyanın "mümkün olan en iyi dünya" olduğu görüşüyle çatışmıyorsa ve hatta böyle bir dünya için belli oranda kötülüğün varlığı kaçınılmaz ise, bu takdirde "dünyada kötülük vardır" ve "dünya mutlak anlamda iyi olan bir yaratıcının yönetimi altındadır" iddiaları mantıken bir arada bulunabilir. Eğer dünyada kötülük var olduğu için kişinin Tanrı'nın varlığına olan inancı sarsılsaydı, başta Peygamber Eyüb olmak üzere Hz. İsa'nın ve Hz. Muhammed'in inançları sarsılırdı.
                                   2. Maddenin Ezeliliği ve Kozmolojik Kanta Yöneltilen Eleştiriler:
         Başka önemli bir ateistik iddia da maddenin ezeliliği ve onun her şeyin kaynağı olduğu görüşünden hareketle ateizmi temellendirmeye çalışmaktadır. Bu iddianın iki önemli basamağı vardır. İlk basamakta maddenin ezeliliğinin apaçık olduğu, hatta bunun bilimsel olarak kanıtlandığı ve maddenin, şuur dahil her her şeyin kaynağı oluşturduğu söylenmekte; ikinci basamakta ise, bu görüşün yaratıcı bir Tanrı fikrini imkansız kıldığı öne sürülmektedir. İddiaya göre, yaratıcı Tanrı fikrine yer verirsek, madde miktarının ya da kütle-enerjinin sıfır düzeyde olduğu bir zamanın var olduğu düşüncesini kabul etmemiz gerekir ki, bu, fizik biliminin vardığı sonuçlar açısından mümkün değildir.Maddenin ezeliliği görüşünü temel alan bu iddia, aslında kozmolojik kanıtın ve belli bir yere kadar da teleolojik kanıtın geçersizliğini göstermeye çalışmaktadır. Bilindiği gibi kozmolojik kanıt, dünyadaki varlıkların, var oluş nedenlerini kendi içlerinde taşımadıkları, dolayısıyla kendi varlık alanlarının dışında bir nedene muhtaç oldukları, bu nedenin de kendi kendine yeterli ve başka bir şeye muhtaç olmayan bir varlık olduğu sonucuna varmaktadır. Eğer en Son Neden kendi kendine yeterli olmasaydı başka bir deyişle var oluş nedenini bizzat kendi içinde taşımasaydı, o zaman neden-sonuç zinciri sonsuza değin uzayacaktı ki bu Teolojik bir deyimle "muhal"dir, yani imkânsızdır.Bizim burada ateistik maddeciliği ayrıntılı olarak ele almamız mümkün değildir. Bu konuda öne sürülen bir sürü varsayım, çözüm bekleyen bir yığın problem ve ardı arkası kesilmeyen birçok tartışmalar vardır. Ateistin iddia ettiği gibi, maddenin ezeli olduğu ve şuur dâhil her türlü canlı faaliyetin kaynağı olduğu bilimsel yöntemlerle doğrulanmış değildir. Hatta bir an için maddenin ezeli olduğunu kabul etsek bile, bu, çeşitli şekillerde dile getirilen teistik anlayışların hepsinin geçersizliklerini göstermeye yetmez. Yaratma fiili için bir başlangıç tanımayan ve onun sürekliliğini kabul eden birçok teist vardır. Farabi, Muhammed İkbal, Lotze burada sayabileceğimiz birkaç örnektir. Bilimsel sonuçlar, kozmolojik kanıtın, ya da klasik İslami terminoloji ile "hudus" ve "ibdâ" delillerinin formüle edildikleri dönemlerin ilkel ve zayıf bilimsel anlayışlarının geçersizliklerini, hatta bizzat kozmolojik kanıtın geçersizliğini ortaya koyabilir; ama bunların hiçbirinden "o halde Tanrı yoktur" yargısı çıkarılamaz. Aslında Kant'ın da işaret ettiği gibi, bilimi böyle bir yargıyı vermeye zorlamak onu meşru olmayan bir alana itmek demek olur.            
                              
                                  3- Ateizmin Dayandığı Bazı Sosyolojik ve Psikolojik Teoriler:
      Günümüzdeki ateistik görüşlerin önemli kaynaklarından biri olan ve Fransız sosyologu Emille Durkheim tarafından geliştirilen "sosyolojik teori"ye göre Tanrı toplumun, bireylerin düşünce ve davranışlarını kontrol altında tutmak için farkına varmadan uydurduğu hayal ürünü bir kavramdır. Yine bu teoriye göre insan, dini bir duyguyla kendisini aşan bir varlık karşısında korku ve ümit içinde beklerken aslında Tanrı adı verilen evrenin ötesindeki bir varlık karşısında değil, kendisini çepeçevre saran toplumun realitesi karşısında durmaktadır. Tanrı fikri toplumun güç ve işlevini gösteren bir simgeden başka bir şey değildir. 10Böyle bir teoriden kaynaklanan ateizm, kozmolojik ve teleolojik kanıtlar çevresinde dönüp dolaşan ateistik tartışmalardan daha kolay anlaşılır bir niteliktedir; bundan dolayı da çok daha etkindir. Ancak bu teorinin zayıflığı ortadadır. Şöyle ki:
            1. Bu teori, dini şuurun evrenselliğini açıklayamamaktadır. Söz konusu bu şuur, bireyin içinde yaşadığı toplumun çok daha ötesine gitmekte, evrensel nitelikte bağlar ve toplumsal birlikler oluşturmaktadır. Yine bu şuur, bütün insanlığa kapısını açık tutan bir özellik taşımaktadır. Eğer Tanrı, toplumun bir simgesi ise, bütün insanları içine alma zorunluluğu nereden doğuyor? Bir bütün olarak insanlığın "toplum" olduğu söylenemez; çünkü sosyolojik teori, toplum terimini bu anlamda kullanmamaktadır.
            2. Sosyolojik teori, bir dinin belli bir toplumda otaya çıktığı sırada dile getirdiği Tanrı kavramı ile toplumsal_ideallerin çok kere çatıştığını görmezlikten gelmektedir. Söz gelişi Kur'an'ın ilk inen sürelerinde ifadesini bulan Tanrı'nın; Mekke toplumunun, özellikle Mekke aristokrasinin ideallerinin yanında değil, karşısında olduğu bilinen bir gerçektir. İlk müslümanların kafalarına ve gönüllerine yerleştirilen dünya görüşü, Mekke toplumunun düşünce ve davranışlarının, dolayısıyla yaptırım gücünün sembolik bir ifadesi olmamış, tam tersine bu etki ve gücü temelinden sarsan bir faktör olmuştur. Eğer Tanrı, kılık değiştirmiş toplum olsaydı, tanrısal güç, her halde kendi kuyusunu bizzat kendisi kazmazdı.Bilimsel bir temele dayandığı öne sürülen ve ifadesini özellikle Freud ve Feurbach yazılarında bulan, günümüzde ateizme önemli ölçüde destek sağlayan "Yansıtma Din Teorisi" (The Projection Theory of Religion) de sosyolojik teorinin karşılaştığı güçlüklere benzeyen güçlükler içinde düşmektir. Freud'a göre Tanrı fikri çocuktaki baba imajının bir yansımasıdır. Tanrı fikrinin kaynağı, insan soyunun, çocukluk döneminde karşı  karşıya kaldığı zorluklar karşısında geliştirdiği zihinsel bir savunma mekanizmasıdır. Bundan dolayı din, Freud'un nazarında "nürotik bir kalıntı"dan ibarettir. Feuerbach ise, Tanrı hakkındaki bütün konuşmaları insan hakkında konuşmaya, başka bir deyişle teolojiyi antropolojiye indirgemektedir. İnsan, kendisinde görmek istediği, fakat bir türlü görmeyi başaramadığı nitelikleri hayal bir varlığa yansıtmakta; bunu yaptığı için de kendisini söz konusu bu varlık karşısında küçülterek öz benliğinden soğumakta ve yabancılaşmaktadır. 12Gerek Freud'e göre, gerekse Feuebach'a göre, insanlık büyüyüp olgunlaştıkça hayali varlıkların yardımına ihtiyaç duymayacak yavaş yavaş Tanrı fikrinden kurtulacaktır.Freud'un görüşü teizmin aleyhine kullanılabildiği kadar ateizmin de aleyhine kullanılabilir. Her şeyden önce ateizm, bir olgunluk işareti değildir. Onda da çocukluk döneminde yer alan bir ruh, halinin tekrarı söz konusudur. Babasını kıskanan, ondan korkan, onun buyruklarından memnun olmayan ve hatta onun salt varlığından rahatsız olan çocuk, babasından kurtulmak istemekte, onun var olmamasını arzu etmektedir.Buna dayanarak denebilir ki, ateizm, babanın var olmaması arzusunun bir yansıması, bir projeksiyonudur. Ancak baba imajına o kadar alışmıştır ki, onsuz edememekte, baba, dolayısıyla Tanrı otoritesi yerine bir düşünürün, bir siyasi liderin, bir partinin ve sairenin otoritesini koymaktır.Feuerbach'ın yansıtma teorisine gelince bunun bazı dinler, mesela eski Yunan ve Mısır dinleri için geçerli olduğu kabul edilse bile, her din için geçerli olduğu söylenemez. Büyük harfle yazılan İnsanı bir tarafa bırakıp, sıradan bir insanın, söz gelişi Miladdan sonra 620'lerde Mekke' de yaşayan bir Arabın ideallerinin yansıması ile Kur'an'ın Tanrı kavramı arasındaki ilişkiyi görmek, Feuerbach'ın tezinin zayıflığını görmek için yeterlidir sanıyorum. Neydi bu sıradan insanın idealleri, arayıp da bulamadığı şeyler? Bol servet, çok sayıda erkek çocuk, çok sayıda kadın v.s... Bu ve benzeri arzuların yansıması, olsa olsa muhteşem bir Arap şeyhinin özelliklerini oluştururdu, İslam'ın Tanrı anlayışını değil.Feuerbach, ciddi ve tutarlı çözümlemelerle teizmin tutarsızlığını ve yanlışlığını gösterme yerine, vecize kabilinden birtakım parlak sözlerle metafizik bir problemi psiko-antropolojik bir terminoloji içinde çözmeye çalışmaktadır. 0, bize Tanrı fikrinin bir tür psiko-genesisini sunmaktadır ki, bu, savunulabilir bir ateizm için yeterli değildir. İnsan ya da insan soyu, Feuerbach'ın anlattığı yolla Tanrı fikrine ulaşmış olsa bile bu, böyle bir fikrin ontolojik bir temelden yoksun olduğunu göstermez. İnsanın, Tanrı'nın varlığı fikrine nasıl vardığını açıklamakla ateizm arasında mantıksal bir bağ yoktur.
                                    4. Tanrı'nın Ahlaki Gerekçelerden Dolayı Reddedilmesi:
        Özellikle Nietzche ile felsefe sahnesinde ön plana çıkan, Sartre ve Camus gibi ateist var oluşçularca geliştirilen bir başka önemli ateistik görüş de ahlâki bir endişede çıkış noktasını bulmaktadır. Bilindiği gibi Kant, insanın ahlâki otonomisini koruyabilmek için Tanrı'nın ahlâk alanına sokulmasına, yani teolojik ahlâka temelden karşıydı. Ancak o, buna dayanarak Tanrı'nın var olmaması gerektiğini öne sürmüyordu. Tam tersine, o, Tanrı'nın varlığını, ahlâklılığın ve mutluluğun bir arada bulunması demek olan "en yüksek iyi"nin elde edilmesi için zorunlu bir postülat olarak koyuyordu. Kant'ın tanrısı bir Ahlâk Tanrısı idi. İşte Nietzche ve ateist var oluşçuların yıkmak istedikleri Tanrı fikri de buydu. Onların, antolojik, kozmolojik, teleolojik kanıtların Tanrı anlayışı üzerinde hemen hiç durmamış olmaları da bunu göstermektedir. Onlar, Kant'ın çıkış noktasını benimsemekte, ama onun vardığı sonucu ortadan kaldırmak istemekteydiler.Nietzche'ye ve var oluşçuluğun ateist kanadına mensup düşünürlere göre, ya insanın önceden belirlenmiş bir "öz"ü vardır; ya da insan tam anlamıyla karmakarışık bir akıntı içindedir; dolayısıyla özünü kendisi oluşturmak zorundadır. Nietzche, kısır ve sıkıcı akılcı felsefelerin insanın önceden belirlenmiş bir özü olduğu görüşüne dayandıklarını söyler. Yine insan, bu düşünürlere göre, ya kölece bir bağlılık ve bağımlılık içindedir yahut da, Sartre'ın deyimiyle özgürlüğe mahkûmdur. Şimdi eğer Tanrı, yani bir yaratıcı varsa, insanın bir özü de var demektir ve insan, kendi özünü oluşturma imkân ve gücünden yoksundur. Başka bir deyişle eğer Tanrı varsa, özgürlük yok demektir ve insan, kendi özünü oluşturma gücünden yoksundur. Bu imkân ve gücün olabilmesi için, Tanrı'nın olmaması gerekir. Acaba Tanrı'dan bu derece çabuk kurtulmak kolay bir iş midir? Nietzche, Tanrı'nın ölümünün ne büyük ve endişe verici bir olay olduğunun farkındadır. O şöyle der: "Dünyanın bir daha sahip olamayacağı en kutsal ve güçlü varlık hançerlerimizin altında kana boyandı. Bu, insanlığın kaldıramayacağı kadar büyük bir olaydır".13 Buna rağmen Nietzche'ye göre bu, yerine getirilmesi gereken bir işti. Eğer insan gücünün bir değeri olacaksa sonsuzca güce sahip olan bir varlığın olmaması gerekirdi; çünkü sonsuz-olanla sınırlı-olan, en yetkinle, yetkin olmayan, tamla eksik bir ve aynı dünyada barınamazdı. Camus'un deyimiyle. Sisyphus baş kaldırmalı ve her türlü tehlikeyi göze alarak özgürlüğünü ilân etmeliydi.14Ne Nietzche, ne Sartre, ne de Camus ve ne de onlar gibi düşünenler yavaş yol alan, kılı kırk yaran serinkanlı bir düşünür gibi çıkarlar karşımıza. Onların ispat etmeye, hatta ikna etmeye ne vakit ne de sabırları vardı. Onlar, bir haykırış içindedirler; muhatapları ise, ne teolog, ne de filozoftur, sadece bunalım içinde olan insandır.Bu bunalım felsefesi, "Tanrı yoktur" demekten çok "Tanrı var olmamalıdır" diyor. Bunun için gösterdiği gerekçeler ise, aşırılıklarla dopdolu. Öyle ki, bu felsefe bize iki aşırı uçtan birini seçmemizi söylüyor. Oysa böyle bir zorunluluk yoktur. Şöyle ki;
        (1) Ya aşırı ve katı bir rasyonalizmi, ya da irrasyonalizmi seçmek zorunda değiliz. İnsanın kurduğu kavramsal yapının suni, zorlanmış ve gelişi güzel yönleri vardır; ama bu yapının bütünüyle kötü ve güvenilmez olduğunu söylemek mümkün değildir.
        (2) İnsan söz konusu olunca, niçin katı ve belirlenmiş bir tür "okult öz"le başıboş bir akıntı arasında orta bir yer bulunmasın?
       (3) Kölece boyun eğme ile şiddete başvurarak şiddete başvurarak sürekli bir direniş içinde bulunma arasında kalınabilecek hiçbir nokta yok mudur? Sokrates, görüşleriyle içinde yaşadığı toplumun temellerini sarsmış bir insandı; ama aynı insan ölüm cezasından kaçıp kurtulma imkânı bulduğu halde, toplumun yasalarına uymayı -isterseniz buna bir tür muhafazakârlık' da diyebilirsiniz- bir görev bilmişti.Mademki bu aşırılıklardan birini ya da ötekini seçmek zorunda değiliz; "o halde Tanrı'yı öldürmeye de gerek yoktur." Ahlaki yücelişin dinin özü olduğunu söyleyen ve onu hayatın nirengi noktası haline getiren bir varlığı ahlak adına, insanlık adına öldürmek istemek, gerçekten büyük bir bunalım içinde olmanın belirtisi olsa gerektir.                                         5. Tanrı. Kavramının Anlamsızlığı:
 
         Şimdiye kadar üzerinde durduğumuz çeşitli ateistik görüşlerin ortak bir yanı vardır. 0 da teizmin son derece ciddiye alınmasıdır. Aynı ciddiliği, analitik felsefe geleneğine bağlı ateist düşünürlerde ve özellikle de mantıksal pozitivizmi savunanlarda görmemekteyiz. Bunlardan - bazılarına göre, Tanrı, aleyhinde bile konuşulacak bir konu değildir çünkü Tanrı kavramı derli-toplu bir anlam ifade etmemektedir. Bu görüşte olanların ilk ele aldıkları konu ontolojik kanıt olmuştur. Bu kanıt daha çok düşünce ve dil çerçevesi içinde kaldığından dolayı kavramsal çözümleme için verimli bir alan oluşturmaktadır. Ontolojik kanıtla ilgili tartışmalar şu ana kadar ertelememizin nedeni de budur.Bilindiği gibi Anselm tarafından formüle edilen ve daha sonra akılcı filozoflarca geliştirilen bu kanıt, Tanrı'nın varlığı düşüncesinden O'nun varlığının gerçek ve zorunluluğuna gitmektedir. Kısaca söyleyecek olursak ontolojik kanıtın temel iddiası şudur: Kendisinden daha yetkinini düşünemeyeceğimiz bir varlık kavramı vardır zihnimizde. Bu varlık, ya sadece zihindedir, ya da hem zihinde hem de zihnin dışında vardır. Sadece zihinde var olan, hem zihinde hem de zihnin dışında var olandan daha yetkindir. Tanrı, terimin tanıma gereği, kendisinden daha yetkini düşünülemeyen bir varlık olduğundan O'nun hem zihinde hem de gerçekte var olması zorunludur.Biz burada bu kanıtla ilgili uzun tartışmaları bir yana bırakarak onlardan önemli olduğuna inandığımız sadece bir tekine dokunmakla yetineceğiz.Ateist olduğunu açıkça söyleyen günümüz filozoflarından J.N. Findlay, "zorunlu varlık" kavramını çözümleyerek bir tür "ontolojik ateistik kanıt" çıkarmaya çalışmıştır 15. Findlay, "Tanrı vardır" önermesinin zorunlu olamayacağını söyler. Ona göre, "zorunlu varlık" kavramı tıp "yuvarlak kare" kavramı gibi, bir zıtlığı içermektedir. Zorunlu önermelerden hiçbiri "cxistentielle" bir durumu içermez. Zorunluluk, mantıksal çıkarımlar ve dildeki kurallar için söz konusudur. Varlığa ilişkin yargılarımız ise, zorunlu değil mümkündürler. Bu durumda "Tanrı zorunlu olarak vardır." önermesi kendi içinde bir zıtlığa yer vermekte, dolayısıyla anlamsız olmaktadır.Bize öyle geliyor ki, bu tür bir çözümlemeye dayanarak ateistik bir kanıt dile getirmek kolay bir iş değildir. Şöyle "zorunlu varlık" kavramıyla varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, yok edilemeyen, sınırlayıcı herhangi bir şarta bağlı olmayan bir varlığı kastetmektedir. Bu çeşit bir zorunluluğu, mantıksal zorunluluktan ayrı düşünmek gerekir. Hatta Tanrı'nın varlığının zorunlu olması ile bizim Tanrı'nın varlığına ilişkin iddialarımızın zorunlu olup-olmadıkları hususu arasında da bir ayırım yapmak zorundayız. Gerçi bu gün birçok düşünürün "zorunlu" ve "mümkün" terimlerinden hoşlanmadıkları ve onları sadece önermelerle ilgili olarak kullandıkları doğrudur. Buna rağmen hiç kimse bu güne kadar varlığa ilişkin bütün önermelerin, kesinlikle olumsal olduklarını kanıtlayamamıştır. Bu işi, şu anda üzerinde durduğumuz tartışmanın en ciddi anlamda başlatıcısı olan Kant bile başaramamıştır. Çoğunlukla "Tanrı vardır" önermesindeki "varlık" ın konuya bir şey eklemediği, dolayısıyla gerçek bir yüklem olmadığı öne sürülmüştür. Öyle sanıyorum ki, "Tanrı zorunlu olarak vardır." önermesi, varlığın yüklem olamayacağı iddiasının boy hedefi olmamaktadır. Tanrı, "zorunlu olarak vardır", "zorunlu olarak güçlüdür" ve "zorunlu olarak bilendir" şeklindeki önermelerde, "zorunlu varlık", "zorunlu bilme" v.s, birer yüklem olmaktadır.
            Özetle ifade etmek gerekirse, ontolojik kanıtın birçok güçlükleri ve hatta çıkmazları bulunabilir. Ancak ontolojik ateistik bir kanıt bulabilmenin güçlükleri ve çıkmazları kat kat daha fazladır.Findlay'in "Tanrı zorunlu olarak vardır" önermesi hakkında öne sürdüğü çözümlemelere ve itirazlara benzer çözümlemeler mantıksal pozitivizm geleneğini sürdürenlerce hemen bütün teistik yargılar için öne sürülmüştür. İlhamını Viyana Çevresi filozoflarından alan birçok düşünür, dar anlamda ele aldıkları Doğrulama İlkesini teistik önermelere uygulayarak onların anlamsız olduklarını göstermeye çalışmışlardır. Bu tür bir doğrulama ilkesine göre, bir iddianın doğrulama ilkesine göre, bir iddianın doğru olabilmesi için onun ya tecrübî verilerle, ya da mantık ve matematikte görülen zihinsel bir işlemle doğrulanması gerekir. İmdi "Tanrı vardır" önermesini bu yollardan biri ya da ötekiyle doğrulamak mümkün değildir; öyle ise, bir iddia anlamsızdır.Çağdaş İngiliz filozoflarından A. Flew, doğrulama ilkesinden esinlenerek bir yanlışlama ilkesi formüle etmeye çalışmış ve şöyle demiştir: Teistik iddialar doğrulanamazlar, çünkü onların yanlışlığını gösterecek hiçbir verinin bulunabileceği düşünülemez. Eğer bir iddia hiçbir şeyi inkâr etmiyorsa, yanlışlamıyorsa, doğruladığı bir şey de yok demektir. Öyle ise, "Tanrı dünyayı yarattı" veya "Tanrı insanları sever" ve benzeri iddialar anlamsızdır. 16Her şeyden önce böyle bir çözümleme yöntemi ile hareket edilerek ateizmi savunmak mümkün değildir. Çünkü burada teistik iddialar kadar ateistik iddialar da anlamsız olmaktadır. "Tanrı vardır" iddiasıyla "Tanrı yoktur" iddiası aynı mantık statüsü içine girmektedirler. Bu durumda Tanrı'ya inanma veya inanma konusu başka temellere dayanılarak verilecek bir kararın sonucu olacaktır. Kaldı ki dilci filozoflar, özellikle Wittgenstein'in hayatının son döneminde kaleme aldığı yazılarındaki "anlam kuramı"nı geliştiren filozofların da haklı olarak belirttikleri gibi, "anlamlı olma" ile "doğrulanabilme" yi birbirinden ayırmak gerekir. Anlamlı olup da emprik yollarla ya da zihinsel bir işlemle doğrulanamayan bir sürü önerme vardır. Söz gelişi ahlak önermelerinin büyük bir bölümünü, katı doğrulama ilkesi ile doğrulamak mümkün değildir. Her dil biriminin, söz gelişi din dilinin ve ahlak dilinin kendilerine özgü bir mantığı, yani işlev görme biçimi vardır. Bu bakımdan "Tanrı dünyayı yarattı", "Tanrı insanları sever" ve benzeri önermeleri emprik önermeler gibi kabul edip çözümlemeye başlarsak, daha işin başında iken çıkmaza düşeriz.
                                                                     Sonuç
        Gerek klasik teistik kanıtlara, yapılan hücumlar, gerekse teistik iddiaların kavramsal çözümlemelerinde öne sürülen itirazlar, genellikle inancın birtakım kanıtlamalarla ayakta durduğu görüşüne dayanmaktadırlar. 0 kadar ki, bazı iddialı ateistler, Tanrı'nın varlığına ilişkin derli toplu bir kanıtın bulunmayışını ateizm için yeterli görmektedirler. Nitekim Baron D'Holbach , "Tabiat Sistemi" adlı yazısında şöyle demekteydi; Eğer Tanrı var olsaydı, bu derece akıl, bilgi hikmet sahibi varlık, kendisi hakkında bize akıl ve mantık dışı mucizelerle değil, daha doğrudan bilgi ulaştırırdı.11  Benim de şahsen dinleme fırsatı bulduğum bir BBC programında B. Russell'a şöyle bir soru yöneltilmişti: "Eğer öldükten sonra bir öteki dünya var da bu dünyada varlığına inanmadığımız Tanrı, "Bana niçin inanmadın ?" diye sorarsa ne cevap vereceksiniz ?" Russell'n soruya verdiği karşılık şu olmuştu: Tanrım, bana var olduğuna ilişkin niçin doğru dürüst bir kanıt göstermedin?Gerek D'Holbach, gerekse Russell ve onlar gibi düşünen birçok kimse, Tanrı'nın varlığına ilişkin bir tür doğrulanabilir kanıt istemektedirler. Oysa böyle bir kanıt, inanmanın özüne ters düşer. Eğer Tanrı'nın varlığı, herhangi bir emprik ya da soyut objenin varlığı gibi kanıtlanabilseydi dindeki anlamıyla inanma yok olurdu. İnanma, bilerek düşünerek inanma, bir özgürlük, bir seçim ve bir karar verme işidir. Görünmeyene inanmanın, dini deyimiyle "gayba iman"ın önemi ve değeri, buradan gelmektedir. Eğer Tanrı, varlığını önümde duran şu masanın varlığı gibi bana dıştan empoze ettirseydi, eski bir deyimle  "Tanrı bi-la hicab Tecelli" etseydi, o zaman tek alternatif inanmak olurdu. Bu ise, insan özgürlüğünün sonu demektir.Hele Tanrı'nın varlığı için emprik ya da akli bir kanıtın bulunmayışını ateizmin yeter nedeni saymak, son derece naiv bir tutum olur. "Suçun kanıtlanmaması, kişinin suçsuzluğunun bir kanıtıdır" hükmü, yalnız mahkemede, o da sadece bir hukuk ilkesi olarak geçerlidir. "Hukuk ilkesi olarak" diyoruz, çünkü suçu kanıtlanmamış bir sürü suçlu bulunabilir ortada. Aslında kanıt yetersizliği, teistten çok, ateistin işini zorlaştırmaktadır; çünkü bir şeyin var olmadığını kanıtlamak, var olduğunu kanıtlamaktan daha güçtür. 'Söz gelişi, ıssız bir adaya giden bir kimse, birkaç ayak izine rastlamakla orada insanın yaşadığı ya da yaşamakta olduğu sonucuna varabilir. "Bu adada hiç kimse yaşamamıştır ve yaşamamaktadır" diyebilmek için, adanın her karış toprağının inceden inceye incelenmesi gerekir. Tanrı'nın varlığına ilişkin kanıtlar, kanaatimizce, teistin ortaya koymak istediği bazı "işaretler" ve "ipuçları"nın ötesinde fazla bir güç taşımamaktadır. 0, bu ipuçları yardımıyla bir yaratıcının var olduğu sonucuna ulaşmakta veyahut bu yolla bir başka kanaldan edinmiş olduğu inancını pekiştirmektedir. Ateistin aynı çizgide yürüyerek "Tanrı yoktur" diyebilmesi için, tabiri yerinde ise bir "kozmik beyin"e sahip olması gerekir. Öte yandan eğer pozitivistlerin iddia ettiği gibi, "Tanrı vardır" önermesi anlamsız ise, "Tanrı yoktur" önermesi de aynı ölçüde ve aynı nedenlerden dolayı anlamsız demektir. Ateistin hücumları teisti inancından vazgeçirecek güçte değildir. Bu hücumlar olsa olsa onu "imancı" (fideist) bir noktaya götürür ki, fideizm, yani "inanıyorum ama kanıtlayamıyorum" görüşü psikolojik hiçbir rahatsızlığa neden olmayan bir durak noktası olabilir.İnanan bir kimse, inancını destekleyecek bir kanıt bulamadığı için, inancından vazgeçmez. İnanmayan bir kimse de teıstık kanıtlar karşısında söyleyecek hiçbir şeyi bulunmasa da inanmayabilir. Ernest Nagel'in "Ateizmin Savunması'.' (The Defence of Atheism) adlı yazısında da işaret ettiği gibi, ateistin, "inanıyorum ve isbat etme gereğini duymuyorum" diyen bir kimseye söyleyecek hiçbir şeyi bulunamaz. 18. Binbir şüphesi olmadığı için, binbir kanıt getirmeyi gereksiz gören "kömürcünün imanı" karşısında ateistin eli ve dili bağlıdır. Özetle söyleyecek olursak, bu yazımızda ateizmi dört görüş açısından incelemeye çalıştık:

         (1) Klasik teistik kanıtların eleştirisinden güç alan ateistik görüşler;
         (2) Bazı sosyolojik ve psikolojik teorilerden kaynaklanan görüşler;
         (3) Ahlaki bir ilgi ve endişeden kalkan görüşler
         (4) Bir dizi kavram çözümlemelerinden kalkarak teistik iddiaların anlamsızlığını ortaya koymaya çalışan görüşler.
        Unutmamak gerekir ki, bu görüşlerin büyük bir kısmı Batı hıristiyan teizmi geleneği içinde doğmuş ve gelişmiştir. Hıristiyan teizmindeki Baba-Oğul teriminin önemle yer aldığı Üçleme (Teslis) düşüncesiyle Freud'un ateizmi İsa'nın kişiliği üzerine kurulduğu öne sürülen hıristiyan ahlakının "bir de yüzünün öbür yanını çevir" anlayışı ve insanın günahkar olarak dünyaya geldiği görüşü ile Nietzche ve Camus'un "başkaldırı"sı; köleliği ve ırk ayırımını kaldırmanın, yoksulluktan yakınmanın, Tanrı'nın yaratma bilgeliğine ters düştüğünü kabul etmekle Feuerbach, Marx ve Engels'in iddiaları arasındaki ilişkiyi -görmek pek zor bir iş olmasa gerek. Başka türden bir teizm karşısında bütün bu eleştiriler güçlerinin önemli bir bölümünü yitirebilirler.Eğer taklitten, günümüzde çok kullanılan bir deyimle "kültür emperyalizmi"nden kurtulmanın ve otantik bir kişilik ortaya koymanın bir anlam ve değeri varsa, o zaman "Tanrı öldü" yargısı karşısında herkesin şu üç soruya cevap bulması gerekir: Ölen hangi Tanrıdır? Kim öldürdü onu? Ve niçin öldürdü? Eğer ölen, günahın, ümitsizliğin, korku ve dehşetin kaynağı olan bir kavram ise, varsın ölsün. Eğer metafizik, yüzyıllar boyunca kurduğu bir yapıyı, kendi içinden gelen bir çözülme ve nihilizm ile bugün yıkılıyorsa, varsın yıksın. Ama eğer öldürülmek istenen, Tevrat'ın, İncil'in ve Kur'an'ın ortaklaşa kullandıkları bir ifadeyle "İbrahim'in ve İshak'ın Rabbi" ise, buna insanlığın gücü yetmeyecektir.                                                                                                                         
 

1
-Bk. E. Gilson, God and Philosophy, Yak University Press, 1941, c. 63 vd. 2-P. Tillich, Shaking of the Foundations, New York, 1948, s. 63 vd. 3-Krş., Sidney Hook, The Atheism of Paul Tillich, Religious Experience and Truth, New York U.P.,   1961, s. 59. 4-A. Flew, The Presumption of Atheism, New York, 1976,.. 59 vd. 5-Baille, The Sense of the Presence of God, Oxford, 1939, s. 4 vd. Ayrıca bk. aynı yazarın, Our Knowledge of God, Orford, 946, s. 2. 6-J.A. T. Robinson, The New Reformation. London, 1965, s. 117-8. 7-Encyclopedia of Re!igion and Eghcs (Hasting) "Theism" maddesi. 8-D. Hurne, Diologues Concerning Natural Religion, Ed. N. K. Smith, New York, 1947, s.198. 9-Sınırlı bir Tanrı kavramından hareket ederek "kötülük problemi"ni çözmeye gayret edenlerin görüşleri için bk. E.H.Madden, "Evil and the Concept of a Limited God". Phisophical Studies, 18, 1967, 65-70.10-E. Durkheim, The Elementary Forms of Religious Life, London, 1915; Sosyolojik görüşün eleştirisi için bk. J. Hick, Philosophy of Religion, New Jersy, 1965, s. 31 vd.11-Freud, bu görüşlerine, Totem ve Tabu, Bir Yanılmanın Geleceği, Musa ve Monoteizm gibi eserlerinde geniş yer verir. Onun görüşlerinin derli toplu bir eleştirisi için bk. R.S. Lee, Freud and Christianity, London, 1948. özellikle Dokuzuncu Bölüm; ayrıca bk. E. Fromm, Psychoanolyasis and Religion, Yale, U.P., 1950, s. 21 vd. 12-Feuerbach'ın görüşleri için bk. P. Masterson, Atheism a d Alineation, (Plican Books) 13-The Porzable Nietzsche, ed. W.Kaufmann, New York, 1954, s. 95. 14-A. Camuse, The Myth of Sisyphus, İng. çev. J.0. Brien, London, 1955, s. 99. 15-J.N. Findley, "Can God's Existence Be Diepoved", New Essays in Philosophicol Theolgoy, ed. A. Flee ve A. Mac Intyre, London, 1955, s. 47-5616-A. Flew, "Theology ad Fa1sification",New Essays in Philosophical Theology, . 98. 17-Eneyclopedia of Religion and Ethics, "Theism" maddesi. 18-E. Nagel. "The Defence of Atheism", A. Introduction to Philosophy, (ed. P. Edward ve A. Pop. New York, 1965), eserin içinde.  (Ankara Ünv. İlahiyat Fak.C.XXIV 1981)                                                                                                                                                                                              Pr. Dr. Mehmet AYDIN



                                                                            4
                                      TURAN DURSUN'UN PSİKOLOJİK YAPISI-KİTAPLARINDAKİ tavrI

                                                     
   Turan Dursun Kitaplarındaki Tavrı:
1-
Kitaplarında genellikle Türkçesi olan kaynaklardan alıntı yapmıştır.
2-İddia ettikleri şeyler kendi orijinal ürünü değil yıllardır Hıristiyan-Yahudi oryantalistlerin gündemde tutmaya çalıştıkları konulardır. Dursun sadece pazarlamacılık yapmıştır.  Zaten bir alıntısında buna yer vererek “Leoni Caetani öyle diyor, araştırılması lazım” diyerek zekice okuyucunun aklını karıştırmak istemiş "ama doğru bir şey yaptığını sanıp, yanlış iş yapan"  insanın yaptığını yaparak onlardan faydalandığının da açığını vermiştir.
3-Ayetin ayetle, ayetin hadisle, hadisin ayetle, hadisin hadisle açıklanacağını bilemeyecek kadar usul bilgisinden habersizdir. Haberi Vahid'le, Haberi mütevatir'in farkından habersizdir.
4-Kitaplardaki bir konuyla ilgili, pek çok rivayet arasından, yüzyıllardır âlimlerin (raviler açısından) seçip kabul ettiği doğru olanları değil, işine gelen rivayetleri okuyucuya doğru olarak sunmuştur.   Bu da onun ne kadar objektif (!) olduğunu gösterir.
5-Hadislere uydurma rivayetler karıştırıldığını söylemiş ama kendisi o uydurma rivayetleri işine geldiği zaman istediği gibi kullanmıştır.
6-En basit olayları bile alaycı bir üslupla ifade ederek, doğru-yanlış güya kaynak ta göstererek bu konuda hiçbir bilgisi olmayan okuyucuyu istediği gibi yönlendirmeye çalışmıştır.
7-“Bozacının şahidi şıracı” sözünde olduğu gibi İlhan Arsel’le* paslaşmakta birbirlerini kaynak göstermektedir. Bir fetva kitabındaki, “…Tavaif-i nisadan biri talak-ı bain ile zevcinden talik oldukta akil ve baliğ olmayan bir velede veyahut bir sabiye veyahut içi göçmüş bir pire nikah olsa, badehu ondan da talak-ı bain ile talik olsa, önceki zevci ile nikahı caiz olur mu?”  Yaşlı erkek anlamına gelen “Pir” kelimesini “Pire” anlayacak kadar ilmi(!) salahiyeti olan kişiyi kavalye kabul ederek dans etmiştir.

                                                           HZ. AİŞE'NİN YAŞI VE İFK HADİSESİ
 
1-Hz. Aişe: Hz. Ebu bekir’in kızı olan Aişe, Peygamberimizin dul olmayan tek eşidir. Hz. Peygamberi Aişe ile çocuk yaşta evlendiğini anlatmaya çalışan Dursun ve yandaşları işlerine gelen rivayetleri almakta ve amaçlarına ulaşmak için makyavelist bir felsefeyle her yolu mubah görmektedirler. Hz. Aişe'nin 9 yaşında olduğunu gösteren bazı rivayetlere Dursun mal bulmuş mağribi gibi saldırmış, yaşının 17-18 yaşında olduğunu gösteren diğer rivayetleri hiç görmemiş ya da ya da anlayamadığı için es geçmiştir. İşin aslı şudur; Hz. Aişe evlendiğinde yaşının kaç olduğu kesin bilinmediği için değişik bir takım rivayetler mevcuttur. Bu o döneme has bir problem değildir. Bırakın 7. yüzyılı daha 20-30 sene öncesine kadar Anadolu'da da aynı problem vardı. Doğan bebeklerin yaşları önemli bir olay öncesi ya da sonrasıyla tayin edilirdi.

1.1-Hz. Aişe’nin ablası Esma yüz yaşına kadar yaşamış, hicretin 73. senesinde ölmüştür. Hz. Esma kardeşi Aişe’den on yaş büyüktü ve Esma hicrette 27 yaşındaydı. Hz. Aişe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre hicrette 17 yaşındaydı (el-Mesudi, Murucu’z-Zeheb,II,309; İbni Asakir, Teracimu’n-Nisa, 9,10,28; et-Tebrizi, el-İkmal, III, 610).
1.2
-Ayrıca Hz. Aişe peygamberimizden önce Cübeyr’le nişanlanmış, daha sonra nişan dini nedenlerden dolayı karşı tarafın isteğiyle bozulmuştur. Hz. Peygamber, Hz. Aişe'yle nişanlanmış Hicretin II. yılında iki bayram arası olan Şevval ayında da evlenmiştir. Demek ki evlenecek çağda bir kızdı, daha önce bir başkasıyla nişanlanmış, nişanı bozulmuş, sonra da peygamberimizle evlenmiştir.
1.3- Hz. Aişe şöyle der:“…. Hz. Muhammed (a.s.) Mekke'de iken ve ben de henüz oynayan bir çocuk idim ki “Onların vadeleri, kıyamettir. Kıyamet ne dehşetli, ne acıdır!”  (El-Kamer sûresi, ayet: 46) mealindeki ayet inmişti. Bakara ile Nisa sûreleri ise ben O'nun yanında iken nazil olmuştu.”… (Sahîh-i Buharı, cild: 6, sayfa: 100, Te'lîfül-Kur'an babı; İstanbul Devlet matbaası)Hz. Aişe, Kur'an'ın Mekkî ayetlerinden Kamer suresi iniyorken, oynayan bir çocuk olduğunu ifade ediyor ve Kamer sûresinden olan âyetin kendisi sokakta oynayacak yaşta iken indiğini söylüyor yani Kamer suresinin nerede indiğini bilecek kadar büyük. Kur'an-ı Kerîm'in 54. sûresi olan Kamer sûresi, Mekke'de, ilk inen surelerdendir. Yaklaşık Hz. Aişe'nin bahis mevzuu ettiği âyetler, Hz. Muhammed'in peygamberliğin dördüncü senelerinde inmiştir. Hz. Aişe, bu sıralarda oynayan bir kız çocuğu, “ben oynayan bir kız çocuğu idim” dediğine ve o zamanki hal ve olayları ayrıntısıyla hatırladığına göre, mantıken altı-yedi yaşında ya da daha büyük olması ve Hicretten 2–3 yıl önce doğmuş olması gerekir. Hz. Peygamberin, Hicretin ikinci senesinde Hz. Aişe ile evlendiğine göre onun 17–18 yaşında olduğu gün gibi aşikârdır. Turan istemese de.
1.4- İfk hadisesinde sorguya çekilen Hz. Aişe’nin cariyesi Berire, Hz. Aişe için “O evinde hamurunu yoğururken uyuyakalan ve hamurunu kuzuya yediren gencecik bir kadındır.” Diyerek tek kusurunun bu olduğunu ve kendisinin masum olduğunu belirtmiş aynı zamanda Hz. Aişe’nin yaşının ne olduğu konusunda “gencecik bir kadındır” diyerek bilgi vermiştir. Hani 9 yaşında evlenmişti? Kafirler görmek istemese de..
2.1-Ayet şöyledir: “Eşlerinden dilediği (nin nöbetini) geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin.   Bunda senin üzerine bir günah yoktur…” Hz. Aişe'nin sözü: "Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke" (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsîr/33/7, Kitabu'n-Nikâh/29; Diyanet yayınlarından Tecrîd, hadis no: 1721; Müslim, e´s-Sahih, Kitabu'r-Rıdâ'/49, hadis no: 1464; Ibn Mace Sünen, Kitabu'n-Nikâh/57, hadis no: 200; Ahmed İbnHanbel, 6/134-158.)Yapılan tercümeler:“Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum." (A Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi. 7/ 402)"Rabbin şüphesiz senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir." (H. Hatiboğlu Sünen-i Ibn-i Mace Tercümesi ve Şerhi, 5/495.) "Rabbin Teâlâ (kadınlarının değil) ancak senin arzunun tahakkukuna müsâraat ediyor." (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, hadis no: 1721, çev. Kamil Miras, Diyanet yayınlarından)TURAN 'ın yaptığı tercüme: “Görüyorum ki, senin Allah'ın yanlızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor.” Son zamanlarda yetişen en büyük âlimlerden olan Molla Sadreddin YÜKSEL şöyle der: “Hz. Âişe'nin söylediği sözden maksadı şudur: Ben evvelâ mehirsiz olarak kendilerini Peygamber'e hibe eden kadınları kadınlık hissiyle kınıyordum. Sonra baktım ki, Allah c.c. gerçekten Onun arzu ve isteğini —meselâ eşleri arasında nöbet usulünün uygulanmasından muaf tutulmasını— süratle yerine getiriyor. Artık ben de kınamayı bıraktım. Çünkü benim kınamam O'nu da —Peygamberi de— rahatsız edebilirdi.”Ayrıca Molla S.Yüksel şunu da ilave eder: “Hz. Aişe, Hz. Peygamberin(a.s) huzurunda böyle konuştuysa niçin Peygamber (a.s) onu “Tecdidi İman’a”  davet etmemiştir? Davet etmesi gerekirdi. Demek ki, Hz. Aişe kesinlikle bu şekilde konuşmamıştır. Ve öyle bir manayı da kast etmemiştir.” (Kur’an dan Cevaplar, S. YÜKSEL, 8-9)  Ayrıca Ahzab suresinde “Eşlerinden dilediği (nin nöbetini) geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin.   Bunda senin üzerine bir günah yoktur…”  ayetinden çıkan hükümler şunlardır:

1-Eşlerinin arasında nöbet usulünü uygulamak zorunda değilsin.
2-Talak-ı reci ile boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin. Kaldı ki bu sadece Peygambere has bir durum değildir, Reci talak ile boşanan eşler isterlerse tekrar bir araya gelip evliliklerine devam edebilirler.Bu sure inice Hz. Aişe: “Kanaatim şudur ki, Rabbin senin arzu ve isteğini geciktirmeden hemen (ayeti indirmek suretiyle) yerine getirir.” Diyor.Nerde çarpılmış DURSUN’un dediği “Görüyorum ki, senin Allah'ın yanlızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor.” Sözü, nerede Hz. Aişe’nin sözleri? Bunu neresinden çıkarıyorsa?Dürüst T. DURSUN’un dürüstlüğü dursun, o çarpıtmalara devam etsin nasılsa okuyucusu anlamayacak ya!

3
-Muhammed’in çok karısı vardı 1.2.3.4.5…Böyle gidiyor. Yaşlanmış olan Şevde Bint Zem'a'nın dışında hepsi genç, hepsi güzel. Ve hepsi de cinsel istekli. "Adalet" olsun diye, Muhammed'in bunlarla cinsel birleşmesi "sıra"ya konmuştur. Sevde'nin dışında kimse, sırasını başkasına kaptırmak istemiyor, işte bu böyleyken, "âyet" geliyor; durumu değiştiriyor:Şule Perinçekle yapılan röportajdan anlaşıldığına göre; Küçük yaşlarda sevgilisi Safi den çok şey öğrenen Turan’ın evlendikten sonra da çok Sevgilisi olmuş 1.2.3.4.5….Böyle gidiyor ve Turan’ın karısı da buna hiç ses çıkarmamış, çıkaramamış ya da ses çıkarmış da sesi bize kadar ulaşmadı….
3.2
-“Yaşlanmış olan Şevde Bint Zem'a'nın dışında hepsi genç, hepsi güzel” diyen Turan’ın ne denli doğruyu yansıttığını, Hz. Peygamberler evlendiğinde, eşleri ve kendisinin kaç yaşında olduğu konusunda ki doğru bilgi için “Hz. Peygamberin Evlilikleri” makalesine bakınız. 
3.3-Peygamberin (a.v) dilediği kadını alma hakkı vardı. Kimi kadınlar kendilerini Peygamber'e armağan ediyordu.Ha evet! Tarkan’ın ya da M. Jackson’ın konserlerindeki gibi herkes üstünü başını da yırtıyordur herhalde? Sanki görmüş gibi kadınların tavrını tarif ediyor, tam havaya girmiş anlaşılan hele bir de kafa dumanlıysa daha ne senaryolar çıkar o kafadan?
4-İFK HADİSESİ: Adını, Kur'an'daki olaya ilişkin âyetlerde (en-Nûr 24/11-22) iki defa geçen (en-Nûr 24/11, 12) ifk kelimesinden alır. İfk "iftira, en kötü ve en çirkin yalan" demektir. İfk, Kur'an'da ayrıca iki yerde (el-Furkân 25/4, Sebe' 34/43) sözlük anlamında geçmektedir. İftiraya yol açan ve hemen hemen bütün kaynaklarca Hz. Aişe'den aynı şekilde nakledilen hadise şöyle gelişmiştir: Resûl-i Ekrem Mustalik (Müreysî) Gazvesi'nden dönerken beraberinde götürdüğü eşi Âişe, konakladıkları bir yerde sabaha karşı tekrar hareket emri verildiğinde tabii ihtiyacını gidermek üzere ordugâhtan uzaklaşır. Geri gelirken boynundaki Yemen (Zafâr) akiği gerdanlığın düşmüş olduğunu fark eder ve kendisini bekleyecekleri düşüncesiyle dönüp aramaya koyulur; ancak karanlıkta onu bulup el yordamıyla tanelerini toplayıncaya kadar çok vakit kaybeder. Konak yerine geldiğinde diğerlerinin hareket ettiğini görür ve yokluğunu anlayınca aramaya çıkacakları inancıyla orada beklemeye başlar; bu arada uyuyakalır. Ordunun artçılarından Safvân b. Muattal es-Sülemî görevi gereği kamp yerini kontrol ederken onu bulur ve devesine bindirip hayvanı yederek orduya yetiştirir; fakat hızlı yürümekle birlikte kendisi yaya olduğu için kafileye ancak kuşluk sıcağında mola verdikleri zaman ulaşabilir.Söz konusu gecikme başlangıçta kötüye yorumlanmamış, hatta kimsenin dikkatini bile çekmemişken, hicretten önce Hazrec kabilesinin reisi olan ve Medine'nin yönetimi kendisine verilmek üzere iken Hz. Peygamber'in gelmesiyle bundan mahrum kalan Abdullah b. Übey b. Selûl'ün başlattığı dedikoduyla birlikte iç huzursuzluklara yol açan önemli bir olay halini almıştır. İslâmiyet'i istemeyerek kabul ettiği için münafıkların reisi diye bilinen Abdullah b. Übey ile adamlarının Resûl-i Ekrem'i ve kayınpederi Hz. Ebû Bekir'i küçük düşürmeye ve aralarını açmaya yönelik sözleri, bazı müminlerin de katılmasıyla (kaynaklar bunlardan Hassan b. Sabit, Mistah b. Üsâse ve Hamne bint Cahş'ın adını vermektedir) kısa zamanda yayılma istidadı göstermişti. Sefer dönüşü rahatızlanarak bir ay kadar yatan Hz. Âişe ise bunu duymamış, sadece bu süre içerisinde daha önceki rahatsızlıklarında gösterdiği ilgiyi göstermeyen Resûlullah'ın odasına seyrek uğramasından bir şeyler olduğunu sezmişti. Hz. Âişe, hastalığının nekahet döneminde bir tesadüfle babasının teyze kızı Ümmü Mistah'tan oğlunun bu dedikoduyu anlattığını duymuş ve üzüntüsünden tekrar hastalanmış, arkasından da Hz. Peygamber'den izin alıp babasının evine gitmişti…..” (İslam Ans. T.D.V. 21/507–509) olay bundan ibarettir.
5.1
-Siz bu olayı bir senariste verseniz belki 10 tane film yapar ama bu sadece film olmaktan ileri gitmez. Dursun’un yazdığı senaryo da belki en kötülerinden olurdu.
5.2
Ali, gerçeği öğrenmek için Aişe'nin cariyesi Berire'nin tanıklığına da başvurulabileceğini söylüyor Muhammed'e. Muhammed bu tanıklığa başvurduğunda, cariye, "hanımı için iyilikten başka bir şey bilmediğini" söylüyor.
Berire, Hz. Aişe’yle sürekli beraberdi, belki  de Hz. Peygamberden daha fazla yanında oluyordu.  T. Dursun Berire'nin sözünü kabul etmiyor, görmezden geliyor ve hemen geçiştiriyor.
 
5.3-Hz. Peygamber'in hanımlarından hiçbiri iftirada en ufak bir rol almadıkları gibi, onu tasvip edici en ufak bir söz bile söylemediler. O kadar ki, uğruna kız kardeşi Hamne bint-i Cahş'ın iftirada rol oynadığı Hz. Zeyneb bile rakibesi (Hz. Aişe) hakkında ancak iyi sözler etti. Bizzat Hz. Aişe (r.a) bunu şöyle açıklar: "Hz. Peygamber'in hanımları içinde Zeynep benim en güçlü rakibimdi. Fakat iftira olayıyla ilgili olarak Hz. Peygamber kendisine görüşünü sorduğunda, o şöyle cevap vermişti: "Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'a yemin ederim ki, onda takvadan başka bir şey görmüş değilim." (Mevdudi,Tefhimü'l-Kur'an 3/502)
5.4-
Eğer Hz. Peygamber, Hz. Aişe’nin zina yaptığına inansa ve boşasaydı kim ne diyebilir di ki? Kaldı ki Hz. Ali boşamasını söylemiştir, ama Hz. Peygamber vahyi beklemiştir. Yüce Allah'ta onun masum olduğunu kafirlerin dedikodularıyla hareket edilemeyeceğini bildirmiştir.
5.5-
Zina yapan kadınla kim beraber olmak ister ki, Hz. Peygamber olsun.
5.6-
Bu olayı o zaman gündeme getiren siyasi amaç peşinde koşan, inanç olarak kâfir olan münafıklardı, onlar günümüzde de mevcuttur ve kıyamete kadar da olacaktır.
5.7
-Rivayetlerde, söylentileri birkaç kişinin yaydığı ifade olunmaktadır. Bunlar da Abdullan b. Übeyy, Zeyd b. Rifa (muhtemelen Yahudi münafık Rifaa b. Zeyd in oğlu), Mistah b. Üsase, Hassan b. Sabit ve Hamne bint-i Cahş'tı. Bunlardan ilk ikisi münafık, kalan üçü ise yanlış anlama ve zayıflıktan dolayı şerre karışmış müslümanlardı. Şerre az veya çok bulaşmış başka kişilerin adlarına Hadis ve Siyer kitaplarında rastlanmamaktadır.
5.8
-O gün ordunun artçısı olan Safvân b. Muattal es-Sülemî'dir. Bir Müslüman'ın, Peygamberin eşine karşı anormal bir duygu taşıdığını hangi akıl kabul edebilir ki? İstanbul Eyyüb semtinde mezarı bulunan Eba eyyul el-Ensari'nin karısı iftira söylentilerinden söz ettiğinde, bu büyük sahabi şöyle demiştir: "Ey Eyyub'un annesi, Aişe'nin yerinde orada sen olsaydın böyle bir şey yapar miydin?" Karısının "Allah'a yemin olsun ki asla yapmazdım." demesi üzerine de şunu söylemiştir: "O halde Aişe senden daha iyi bir kadındır. Bana gelince, Safvan'ın yerinde ben olsaydım, böylesine kötü bir düşünceyi aklımdan bile geçirmezdim. Safvan ise benden daha iyi bir müslümandır.”(Mevdudi,Tefhimü'l-Kur'an 3/503)Böyle bir durumdan vazife çıkaran ayrıca kendisini hoca gibi lanse eden herhangi birisinin ders okuttuğu zamanlarda ki talebelerden birisinin, hocasının karısına sulandığını ya da … var saymalı mıyız…? TIKLAYINIZ.
                                                                     NUH VE TUFANI
Yazısına; "Nuh"un "tufan" öyküsü de, kendisinin "ne kadar yaşadığına ilişkin açıklama da "akıl ve bilim dışılık" için çarpıcı örneklerdendir. Diye başlayan Dursun, Nuh Peygamberin Kur’an’da 950 sene yaşadığını yazdığını bunun da Tevrat’tan (Tevrat, Tekvin, 9:29) alındığını söylüyor.Hikâye ve istihza tarzıyla kısaca anlattığı Hz. Nuh’un hayatından sonra, “Ve tüm araştırmacılar, Tevrat'taki bu öykünün kaynağının da "SÜMER TUFAN EFSANESİ" olduğunda birleşirler. Tevrat'tan bin yılı aşkın bir zaman öncesinin ürünü olan GILGAMIŞ DESTANI”nın  "efsane"deki adının, "Utnapiştim" olduğunu ve İlahiyatçıların da bunu kabul ettiğini söyleyerek, inandırıcı olmak için de 1932 yılına Ankara İlahiyat Fakültesinde yayınlanmış bir “araştırmayı” göstererek, “gerçekten çaplı incele­mesinde” diyerek yazısını delillendirir.(!)
Önce  Ankara İlahiyat fakültesinin hangi amaçla kurulduğunun erbabına malum olduğunu söyleyip konuya geçelim.
1.1-Kur’an’ı Kerim; Tevrat, Zebur, İncil’i reddetmez onların da İlahi kaynaklı olduğunu, kaynaklarının bir olduğunu ama tahrif edildiklerini söyler. Dolayısıyla onlardaki bazı bilgilerin Kur’an’la benzerlik taşıması normaldir.
Taberi, İbni Kesir, ve Hazin gibi tefsirlerde geçen Hz. Nuh’un yaşı ile ilgili rivayetler, Yahudi kökenli olan insanlardan gelen ve onların dinlerinde olan rivayetlerdir.  
1.2-Hz. Peygamberin, Hz. Nuh’la ilgili kıssayı Tevrat’tan aldığını söyleyen T.Dursun, anlaşılan Nuh suresinin Mekke’de indiğinden habersizdir. Okuma yazma bilmeyen Hz. Peygamber’in Tevrat’ı okuması mümkün olmadığı gibi kendisinden Mekke’de bilgi alabileceği bir yahudi de yoktur.
1.3-Günümüzdeki arkeolojik bulguların tamamen doğru olduğunu varsayarak hareket eden Dursun, bu tavrıyla arkeoloji ilminin tamamen önünü kapayarak yeni bir bulguyu kabul etmeyecek bir tavır sergilemiştir.1.4-Tevrat’ta ve Kur’an’da 950 sene yaşadığı bildirilen Nuh Peygamberin, bu kadar yaşayamayacağını söyleyerek de sanki o dönemde yaşamış, olaylara şahit olmuş gibi konuşarak “bilimi, kutsal inek” kabul eden insanın tavrını çizmiştir. Bulunacak bir arkeolojik bulgunun insanlık tarihinin yeniden yazılmasını sağlayacağından habersizdir.
1.5-Eminiz ki, Arapça cümlelerin nasıl tahrif edileceği konusunda uzman olan Dursun, Sümer yazıtlarının tercümelerine de güvenmemiş oturup Sümerceyi öğrenmiş ve yazıtları orijinalinden okuyarak konuya vakıf olmuş, okuyucusuna öyle sunmak istemiştir. Zaten bir dinler tarihi uzmanından da bu beklenir.
1.6-Hatta bununla yetinmemiş, Afrika, Mezopotamya, Amerika, Çin, eski yunan medeniyetlerini en ince ayrıntısına kadar araştırmış, 1985 te bulunan Yonaguni piramitleri ve Taiwan açıklarındaki Hujing su altı kenti hakkında yeterli araştırmaları yapmış ve hatta o bölgeye gidip, dalarak gerekli tüm belgeleri araştırmacılardan önce bulmuş tufan ile bulguları araştırmış sonra okuyucuya sunmak istemiştir.
1.7-Umarız ki, araştırmacıların dediği, "Yaratılış" ve "tufan" gibi tek tanrılı dinlerde de karşılaşılan ilk dinsel anlatılar önce Sümerler ve sonrasında diğer Mezopotamya toplumları tarafından kayıt edildi." Cümlesindeki “kayıt” ile "ilk defa onlar tarafından yazıldı" ifadelerinin farkını kavrayabilecek anlayışa sahiptir.
2.1-Herhalde aşağıda vereceğimiz bulgulardan da haberdardı:
Sir Leonard Wooley isimli amatör bir İngiliz arkeologun Mezopotamya'da yaptığı kazılar sırasında ki ele geçen bulgular, o güne kadar bir efsane gözüyle bakılan Nuh Tufanıyla bağlantılıydı. Batı insanı çok haklı sebeplerden dolayı Kitab-ı Mukaddes'i güvenilir bir kitap olarak saymadığı için bu kitapta anlatılan Tufan olayını da mitolojik bir hikâye olarak değerlendirmekteydi. Ama Wooley'in araştırması bu inancın yanlışlığını ortaya koyuyordu. Özellikle sevinenler Hıristiyan ve Yahudi din adamları oldular. Derhal heyetler oluşturulup çalışmalara başlanıldı.Bu arada dünyanın her tarafında yapılan araştırmalar, Tufanın hemen bütün toplumların efsanelerinde yer aldığını gösterdi. Asya'da 13, Avrupa'da 4, Amerika'da 37, Avustralya ve Okyanusya adalarında ise 9 adet Tufan tespit edilmişti. Bunların en şaşırtıcısı da Hopi kızılderililerine ait olanıydı. Denizden çok uzakta, Kuzey Amerika'nın güney batısında yaşayan Hopilerin destanlarında kabaran suların ülkelerini baştanbaşa kapladığı, dağların tepelerine kadar yükseldiği ve yeryüzündeki canlıları yok ettiği anlatılıyordu. Amerika'nın eski sahiplerinden olan Azteklerin destanlarından ise Tufanın süresi bile veriliyordu. Bütün bunlar, insanlık tarihinin hemen hemen başlarında meydana geldiğini gösterir…
İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında, Mezopotamya'nın antik şehirlerinden Ur'da uzun kazılar yaptı. Wooley ve ekibi, büyük başarılar göstererek MÖ. 4. bin yılından kalma kral mezarlarını ortaya çıkardılar. Mezopotamya tarihinin öğrenilmesinde dönüm noktası olan bu çalışmalar sırasında arkeolojik değeri çok yüksek kap, kaçak, miğfer, silah vs. yanında Tufandan önceki kralların listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu. O zamana kadar kral listeleri mitolojik olarak görülüyordu. Tabletlerin bulunmasından sonra, Wooley, vakit kaybetmeden aynı yerde kazılara devam etti. Ne var ki 12 metre daha derine inildiğinde izler tamamen kesilmişti. Tarihi hiç bir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada toprağın yapısı incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin tamamen balçıkla kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik kazı çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir kaç metre daha yukarıdaydı. Hiçbir arkeolog tatmin edici cevabı bulamamıştı.
Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi. Derken 3 metreden fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi. Şimdi normal toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama hayır, zımpara taşlarına ve kap kaçak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden. Demek oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik balçık tabakası örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti yeşermişti.
     Balçığın sebebi ve kapladığı sahayı öğrenebilmek için civar bölgelerde bir dizi kazı daha yapıldı. İlk çukurdan 300 metre uzakta açılan ikinci çukurda da aynı sonuç elde edildi. Wooley, bu sefer de yüksekçe bir tepeyi kazdırdı. Sonuç değişmemişti, Böylece, balçık yığılmasının, ancak çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufanın eseri olabileceğine dair rapor hazırlandı ve bütün dünyada heyecanlı yankılar doğdu. Bu arada bazı çevreler su baskınının dar bir çevrede yaşandığını ileri sürmüşlerdi ama yeni kazılar, onların iddiasını iflas ettirdi. Şuruppak kralı Ubartutu zamanında bölgenin bütünüyle korkunç bir felakete uğradığı ve kültür izlerinin tamamıyla gömüldüğü açıkça anlaşılıyordu. Tufanla ilgili olarak Mezopotamya dışında etraflıca bir çalışma yapılmadığından, su baskınının nerelere kadar uzandığını tam olarak bilemiyoruz. Tahmin edilen mıntıka, Basra körfezinin kuzeybatısında, 400 mil uzunluğunda ve 100 mil genişliğinde bir sahadır. Olayın tarihi, MÖ. 4 binden çok önceki yüzyıllardır. Bu tufan bildiğimiz Nuh tufanı değildi elbette. Ama bu bile, geniş çaplı bir su baskınının neler yapabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.
Öte yandan yapılan jeolojik araştırmalar, mahiyeti bilinemeyen sebeplerden dolayı dünyamızın yer yer bir kaç defa suya gömüldüğünü gösteriyor. Miami Üniversitesinden jeokimyacı Jerry Stip'e göre, dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11.600 sene önce olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh aleyhisselam zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir. Mezopotamya dışında yapılacak kazıların bizi sonuca daha fazla yaklaştıracağı muhakkaktır. Özellikle Hazret-i Nuh'un inşa ettiği geminin kalıntıları ortaya çıkarılabilirse tufanın ne zaman meydana geldiğini öğrenmemiz mümkün olacaktır...
3.1-Nuh aleyhisselamdan, Kur'ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde çokça bahsedilmiştir. Çeşitli vesilelerle Kur'ân-ı Kerîm'de 43 yerde ismi geçer. Zamanında meydana gelen Tufan sebebiyle "İkinci Âdem" diye de anıla gelmiştir. Asıl isminin Yesker olduğu, fakat kavminin kurtuluşu için çok ağladığından, ağlamak manasına gelen "nevh" kökünden türemiş Nuh sıfatının asıl ismine dönüştüğü kayıtlıdır. Bu isim sami kökenlidir. Mezopotamya metinlerinden Gılgamış Destanında bu isim yerine Utnapiştim kullanılmıştır. Gerek Nuh'un ve gerekse Utnapiştim'in sözlük manaları bilinmemektedir. Sümerlerin Tufan kahramanına verdikleri isim ise Zî-ud-Sudra'dır. ; hayat/can/ruh, Ud; zaman, Sudda ise; uzun manasına gelmektedir. Bu üç kelimeden meydana gelen ismin anlamı; Uzun ömürlü demektir.Nuh aleyhisselamın kavmi içerisinde 950 sene kaldığı bildirilmektedir. Bugünkü yaş ortalamaları gözönüne getirildiğinde akıl almaz bir durumla karşılaşıyoruz. Kur'ân-ı Kerîm, Hazret-i Nuh'un dışındaki hiçbir peygamberin ömründen bahsetmez. Hemen ilave edelim ki; Mezopotamya'da bulunan tabletlerde anlatılan Tufan'dan kurtulan insanların önderi Ziussudra adını taşımaktadır ki; uzun ömür sahibi anlamına gelmektedir.
    Arkeologların Mezopotamyada buldukları bütün kral listeleri birbirini doğrular mahiyettedir. Arkeoloji literatürüne göre tufandan önceki Sümer krallarına Er sülaleler 1 (ES-1) denilmektedir ki Tufan'a kadar 10 hükümdarın ismini içerir. 1932 yılında Irak'ın Horsabad şehri civarında, arkeologların WB-444 adını verdikleri 20.5 cm. kalınlığında bir tablet daha bulunmuştur. Bu tablete göre Tufan'dan önce tam 10 kral yönetici olmuştur. Bunlardan 7. nin adı Enok olarak verilmiştir ki, kayıtlardan İdris aleyhisselam olduğu tahmin edilmektedir. Eğer böyleyse İdris aleyhisselamdan 3 hükümdar sonra Nuh aleyhisselam göreve başlamış ve onuncu kral zamanında Tufan meydana gelmiştir.Kur'ân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler başta olmak üzere diğer İslami kaynaklar tarandığında pek çok arkeolojik, antropolojik ve jeolojik bilmece kolaylıkla çözülecek gibi görülmektedir. Tabletlerdeki kayda göre Tufanın 10. Kral zamanında meydana geldiğini belirtmiştik. Bir hadîs-i şerîfte bunu teyid eden bir ifade vardır. Efendimiz, Eshab-ı kiramdan gelen bir soru üzerine; "Âdem aleyhisselam ile Hazret-i Nuh arasında 10 karn (kuşak, asır, dönem...) geçmiştir" buyurmuşlardır. İslam âlimlerinin nakillerine göre ilk peygamberler Âdem, Şit, İdris (a.s) hem peygamber, hem de o zamanki insanların yöneticisiydiler. Tabletlerde de buna benzer bazı ifadelere rastlanmaktadır. Tabletlere göre Tufandan önce gelen hükümdarlar, aynı zamanda birer din adamıdırlar. Maalesef tabletler İslami birikimden yoksun insanlar tarafından deşifre edildiklerinden, pek çok muğlâk ifadenin açıklanmasında zorluk çekilmektedir.Babilonya kayıtlarına göre gemi Nisir dağına, Tevrat'a göre Ararat dağları üzerine, Kur'ân-ı Kerîm'in buyurduğu şekliyle Cûdî dağına oturmuştur. Kurtuluş anlamına gelen Nisir, Asur topraklarının doğusunda bulunan bir bölgedir ki; Musul şehrinin kuzeyinde yer almaktadır. Yeni bulgularla, Babilonyalıların hangi dağa Nisir adı verdikleri tespit edilebilir. Hahamlarca tahrif edilmiş Tevrat'ta ise Ararat dağları kaydı vardır. Metinler üzerinde çok oynanmış olmasına rağmen bu isimlendirme doğrudur. Zira Ararat, Urartu kelimesinin İbranice transliterasyonudur ve MÖ. 1.000 yıllarında Van bölgesinde hâkim olan Asya menşeli Urartuların yaşadığı topraklar için kullanılmaktadır. Asurlular bu bölgeye Uruadri adını vermişlerdir ki; Ararat ve Urartu kelimelerinin değişik söylenişidir. Manası ise yüksek dağlar ülkesi veya yüksek ülkedir. Arkeolojik verilere ve tahrif edilmiş Tevrat'a göre gemi; Ağrı dağına değil "yüksek ülke"ye, yani Ararat-Uruadri-Urartu bölgesinde bir dağın üzerine oturmuştur. Yine aynı Tevrat'ta geminin, suların (Fırat-Dicle) doğduğu bölgeye yürüdükleri bildirilmektedir. Kısacası eldeki bütün belgeler bizi Ağrı dağından çok daha aşağılara götürmektedir.Cûdî adında iki dağ vardır. Birincisi Cizre yakınlarındaki Cûdî dağıdır. İslam tarihçilerine göre Cizre, Tufandan sonra kurulan ikinci şehirdir. Mu'cemul Buldan; Cûdî dağında Nuh’un (a.s.) mescidinin, Herevi ise evinin bulunduğunu yazmaktadır. Halen Cizre'de, Nuh’a (a.s.)  nisbet edilen bir türbe vardır. Anadolu’nun en eski kavimlerinden olan Gutilere ait olan ve halen Londra'da bulunan tabletlerde de Nuh’un (a.s.) mezarının "Rayat" bölgesinde olduğu yazılıdır. Rayat, Dicle nehrinden itibaren, Cizre ovasının Silopi'ye kavuştuğu bölgenin adıdır ki, bu noktada Cûdî dağı bulunmaktadır. Daha eski bir kaynak olan ve MÖ. 250 yıllarında Babilli bir rahip olan Berossus'un yazdığı tufan kayıtlarına göre gemi, Cordiyan dağlarında durmaktadır ve yöre halkı, geminin dışını kaplayan katranı kazıyıp muska şeklinde kullanmaktadır. Berossus'un bahsettiği bölge Van gölünün güneyinde bulunmaktadır. 2 bin metrelik Cûdî, Mezopotamya ile Ararat arasındaki sınır dağdır. Bu dağ, Ağrı gibi kapsamlı bir şekilde araştırılmamıştır. Ancak bu dağda yürütülen araştırmalardan biri sırasında, geminin izlerine rastlandığı öne sürülmüşse de bu keşif ilmi açıdan kesin sonuca bağlanamamıştır. 1949 yılında batılı bir ekip tarafından yapılan araştırmanın sonuçları France Le Soir gazetesinin 31 Ağustos 1949 tarihli sayısında; "Nuh'un gemisini gördük fakat Ağrı'da değil" şeklinde sansasyonel bir başlıkla verilmiştir. Bu yazıya göre geminin boyu 150 metre, genişliği 24 metre, yüksekliği ise 15 metredir. 23 yıl önce de, Cûdî dağında bazı antik tahta parçaları bulunduğu iddia edilmiş, 6 Şubat 1972 tarihli bazı Türk gazeteleri bu keşfi; "Nuh'un gemisinin Cûdî dağında olduğu tespit edildi" başlığıyla vermişlerdir. Keşfi yapan, Alman Devletler Araştırma Enstitüsü ilim adamlarından Friedrich Bender'dir. Bender, Cûdî dağında bulduğu katrana benzer bir madde ile birbirine yapışmış kalın tahta parçalarını Almanya'ya götürerek analiz ettirmiştir. Sonuçta katranımsı maddenin 50 bin, tahta parçalarının ise; 6630 yıllık olduğu açıklanmıştır. İlim adamları bu tarihlemedeki hata payının 300 yılı geçmeyeceğini söylemişlerdir. Bender'in, çalışmaya başlamadan önce Kur'ân-ı Kerîm'i ve Tufanı anlatan Gılgamış destanını incelediği ve geminin Dicle ile Zap suyu arasında karaya oturduğu kanaatine vardığı da bildirilmiştir.Cûdî adını taşıyan ikinci yer ise, Doğu Beyazıt bölgesindeki Cûdî tepesidir. Halen bu tepede gemiye benzeyen bir kütle mevcuttur. Buradan alınan örneklerde, silisleşmiş ağaç kırıntıları ve saf demiroksitten ibaret parçacıklar bulunmuştur. Kütlenin yapısı, etrafındaki topraktan son derece farklıdır ve civarda yapılan jeolojik araştırmalar bu bölgede bir su baskınının meydana geldiğini doğrulamaktadır.Kabul edip etmemek kâfirlerin bileceği bir şeydir.

 
                                                                 KUR’AN’IN ASLI YAKILDI MI?
1.-Vahiy nedir? Kur’an Nasıl Toplanmıştır?
VAHİY:
Kelime anlamı, imâ, fısıldama, işaret, bir şeyi hızla yapmaktır. Dini anlamda ise Vahiy; Yüce Allah'ın, insanlara ulaştırmak istediği mesajı (emir, yasak, tavsiye, bilgi...), değişik yollarla Peygamberine iletmesine denir. Vahiy kelimesi Kur'ân-ı Kerimde; ilham etmek, içgüdü, emretmek, işaret etmek, fısıldamak anlamlarında da geçmektedir...Peygamberimiz (a.s.), Peygamberliğinin ilk altı ayında sâlih rüyalar görür ve gördükleri aynen çıkardı. "...Mü'minin rüyası, peygamberliğin kırkaltı parçasından biridir.” Buyurmuştur. (Peygamberlik süresi yirmi üç yıldır, altı ayda bu sürenin kırk altı da birini oluşturur.) Cebrâil (a.s.), vahyi Peygamberimize görünmeden getirdiği gibi, asıl şekliyle ya da bir insan şeklinde görünerek getirdiği de olurdu. Miraçta olduğu gibi aracısız olarak doğrudan Yüce Allah tarafından verildiği de olmuştur...Vahiy gelmeye başladığında Peygamberimiz oldukça zor ve dayanılması güç anlar geçirir, “Doğrusu biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz."(Müzzemmil-5) ayetinde olduğu bildirildiği gibi kendisini sıkıntı basardı. Soğuk günlerde bile çok fazla terlerdi, deve üzerinde vahiy geldiğinde, deve buna dayanamaz hemen yere çökerdi. Mekke'de vahyin gelmeye başladığı ilk yıllarda vahiy inerken, Hz. Peygamber sesli olarak inen âyetleri tekrarlardı fakat daha sonra bunu terk etmiştir. Vahyin gelişi anında bilincini kaybetmez, vahiyden hemen sonra, inen âyet ya da sureyi görevlendirdiği vahiy katiplerine yazdırırdı. (Vahiy kâtiplerinin sayısı zaman zaman değişmekle birlikte, yaklaşık kırk kişidir), daha sonra arkadaşlarına okurdu, onlar yazar dileyenlerde hem ezberlerdi. Bir âyet indiğinde, onun hangi surede, hangi âyetten sonra olması gerektiğini belirtir, vahiy katipleri de onu oraya ilave ederlerdi. Vefatından dokuz gün öncesine kadar vahiy indiği için, hayattayken ciltli tek bir kitap haline getirilmemiştir. Hz. Ebu Bekir, halife olduktan sonra bazı bölgelerde dinden dönme (ridde) olayları meydana gelmiş, Yemame savaşında (M.633), 70 hafız şehit olmuştur. Bunun üzerine, Hz. Ömer'in teşvik ve ısrarıyla, Hz. Ebu Bekir, kendisi hafız ve aynı zamanda vahiy kâtibi olan Zeyd bin Sabit başkanlığında bir heyet oluşturmuş, Kur'ânı toplayıp bir kitap haline getirme görevini bu heyete vermiştir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, İbni Kâab Zeyd’e büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Oldukça titiz çalışmalar sonucunda yaklaşık bir yıl sonra Kur'ân-ı Kerim, ciltli bir kitap haline getirilmiştir ama sure sıralarına riayet edilmemiştir.

Ermeniyye bölgesindeki bir savaşta bir araya gelen değişik kabilelerdeki Müslümanların Kur’an’ın kelimelerini değişik şekillerde okudukları haberi üzerine, Hz. Osman’ın emriyle dördü asıl, on iki kişilik bir heyet oluşturulmuş. Hz. Ebu Bekir zamanında yazılan Kur'ân-ı Kerim'e bakılarak çoğaltılmış olan Mushaf, aynı zamanda sure sıraları da Hz. Peygamberin emir buyurduğu gibi düzenlenmiştir. Bu tasnifte ihtilaf edilen kelimelerde Kureyş lehçesine göre yazılmıştır. Bundan sonra Kur’an önemli şehir merkezlerine gönderilmiştir. (H.25/M.646)O dönemde Arap harflerinde nokta ve hareke yoktu, Hz. Muaviye devri Irak valisi Ziyad bin Ebih, Arapçayı bilmeyen Müslümanların, Kur'ân'ı Kerim'i yanlış okumasını önlemek için devrin âlimlerinden Ebu'l Esved Dueli'yi görevlendirmiş. O da kelimelerin sonuna harekeyi belirlemek için nokta koymuştu. Daha sonra Haccac, kâtiplerinden Nasr bin Asım ve Yahya bin Ya’mer’e harflere nokta koymalarını emreder. Harflere ve noktalara bugünkü şeklini veren, Halil bin Ahmet (M.718) olmuştur.Zeyd İbni Said şöyle der:”Kur'ân'ı araştırmağa, hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızalarından derlemeğe başladım. Tevbe Suresi'nin sonu olan:“Andolsun size kendi içinizden öyle bir elçi geldi ki sıkıntıya uğrama­nız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir. Eğer (inanmaktan) yüz çevirirlerse de ki: 'Allah bana yeter. O'ndan başka tanrı yoktur. O'na dayandım. O, büyük Arşın sahibidir' âyetini yalnız Ebû Huzeyme el-Ensârî'nin yanında buldum." (Buhârî, Fedâilu'l Kuran, 3, 4 ncü bâblar, Ibn Hanbel, Musned, 1/13; Ebu Dâvûd, Kitâbu'l-Mesâhif, s. 6–7) Zeyd İbni Said ve komisyonda bulunan diğer üyeler güçlü hafız olmalarına rağmen titiz çalışmasından dolayı başka iki şahidin bulunmasını da istemişlerdir. İbni Hacer Askalani “Belki de iki şahitten maksat: Hem ezberlemek hem de yazılı olarak getirmekti.” Der. Ebu Şâme: Zeyd “ Onu Huzeyme’den başkasında bulamadım” demiştir. Yani onu Ebu Huzeyme’den başkasında yazılı olarak bulamadım, demektir.” Der. Doğrusu da budur.Zeyd'in derlediği bu Mushaf, Ebubekir'in yanında kalmış, onun vefatıyla Ömer'e intikal etmiş, onun vefatından sonra da kızı Hafsa'nın eline geçmiştir.Hz. Osman, okuma farklarını ortadan kaldırıp müslümanları bir tek kıraatte birleştirmek amacıyla başka bütün mushafların ve Kur'ân parçalarının yakılmasını emretmiştir. (Beyhekî, es-Sunen, Kitabu's-Salât, 2/42)Hz. Osman'ın, yazdırdığı resmî Mushaf dışındaki mus­hafların yakılmasını emretmesi, kıraat ihtilâflarını ortadan kaldırmak, müslümanları tek kıraatte birleştirmek, birliği sağlamak içindi. Nite­kim Hz. Ali’nin: "Ey insanlar, Osman hakkında aşırı sözler söylemekten, ona 'Mushaflar yakıcısı!' demekten sakının. Vallahi o, mushafları, biz Muhammed'in ashabı önünde yaktı.", "Osman zamanında yönetici ben olsaydım, onun mushaflar hakkında yaptığını ben de yapardım." dediği rivayet edilir.(Kurtubî, 1/54; el-Fethu'r-Rabbânî, 18/34)Nedense Dursun’un Kurtubi’deki bu rivayeti görmek işine gelmemiştir.Hz. Osman'ın, özel mushafları yaktırdığı rivayet edilmektedir ama onun bu emrine uymayıp kendi özel mushaflarını saklayanların bulunduğu da tarihen sabittir. Çünkü Hz. Alî, Abdullah ibn Mes'ud, Übeyy ibn Ka'b'ın özel mushaflarından söz edilmektedir.(Kurtubî, 1/53) (Bu Mushaflara dokunulmamış olmasının nedeni düzgün ve imla kurallarına uygun olarak yazılmış olmalarıdır.)Ebûbekir ibn Dâvûd, özel sahâbî mushaflarındaki farkları Kitâbu'l-Mesâhif’inde toplamıştır. Buhârî'nin rivayetine göre Hz. Âişe, mushafını görmek üzere gelen bir Iraklıya, özel mushafını göstermiştir.(Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, b. 5, h. 14)Tüm Mushaflar yakıldıysa Hz. Aişe kendi tasnifi olan mushafı nasıl gösterebilmiştir?Hz. Hafsa'ya iade edilmiş olan ana Mushaf da ölünceye dek onun yanında kalmış, Medine valisi olan Mervân ibn el-Hakem, yakmak üzere o nüshayı istemişse de Hz. Hafsa vermemiş, fakat bu mü'minler anasının vefatı üzerine Mervân o Mushafı alıp yakmıştır. (el-Fethu'r-Rabbânî, 18/34)T.Dursun şöyle diyor:Îbn Ömer diyor ki:"Hiçbiriniz, Kur'ân'ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki Kur'ân'ın çoğu yok olup gitmiştir. “Ne kadar orta­da varsa o kadarını elimde tutuyorum” desin yalnızca." (Süyûtî, el İtkân,2/32.)Bu tanıklık, bugün elimizdeki Kurân’la Muhammed'in "vahy kâtipleri"ne yazdırdığı bildirilen Kur'ân'ın aynı olmadığı çok açık biçimde anlatmıyor mu? Kaldı ki îbn Ömer, Osman dönemindeki derlemeden sonra bu sözü söylemiştir. Yani Osman döneminde oluşturulan "Mushaf'ın orijinali de yok. O el yazması, dünyanın hiçbir yerinde bulunmuyor." İbni Ömer’İn sözünü alıntı yapan Dursun’a karşı, S. ATEŞ de şöyle diyor:"Konunun içine girmeden önce bu kişinin bol bol yaptığı sinsice bir çarpıtmasına dikkati çekmem gerek:Suyûtî'den aldığı Arapça metinde İbn Ömer'e nisbet edilen sözü, bilerek veya bilmeyerek yanlış çevirmiş. Kendi çevirisine göre îbn Ömer:".......Kur'ân'ın çoğu, yok olup gitmiştir." demiş. Oysa altı çizilen Arapça sözün anlamı öyle değil, farklı. Dursun'un bu metne yaptığı çeviri aslında tamamen yanlıştır. Çünkü yüklemi baştan olumsuz alarak "hiçbiriniz, Kur'ân'ın tümünü aldım demesin" şeklinde çevirmiştir. Oysa yüklem olumsuz değil, vurgulu olarak olumludur. "Biriniz Kur'ân'ın tamamını aldım (elimdedir) diyor," şeklindedir. Devamı "bilemez ki Kur'ân'ın çoğu yok olup gitmiştir" şeklindeki çeviri de yanlıştır.Doğrusu şu: "Tamamını nereden bilecek? Bundan birçok Kur'ân (âyeti) gitmiştir (kaybolmuştur)."Îbn Ömer bu sözüyle, Kur'ân'ın çoğunun kaybolduğunu değil, mevcut Mushaf’tan birçok âyetin gittiğini, yani neshedildiğini anlatmaktadır. Dursun'un çevirisi ile İbn Ömer'in sözü arasında büyük fark var. Çünkü "Kur'ân'ın çoğu" ifadesi başka, "Kur'ân'dan birçok âyet" ifadesi başkadır. Birinde Kur'ân'ın çoğunun kaybolduğu ifade edilirken ikincisinde Kur'ân'dan bazı âyetlerin çıktığı anlatılmış olur. İşte İbn Ömer'in sözü ikinci türdendir." (Gerçek Din Bu, s.124)Basra ve Kufe’de bile görülmeyecek kadar büyük âlim(!) olan Dursun her zaman ki gibi cümleyi yanlış tercüme etmiş, hatta tercümeden öte  İbni Ömer’in maksadını anlayamamıştır.
1.2
-Kur’an’ı Kerimde bazı ayetler neshedilmiş yani önce Peygambere inmiş daha sonra ise hükmü kaldırılmıştır. Buna niye gerek vardı acaba? Dursun’un iğneli bir üslupla bazı yazılarında yazdığı gibi Allah fikir mi değiştirmişti?İslam’dan anlamayan bir kişinin soracağı böyle basitlikte ki soruya verilecek cevap şudur:Hayır! Yüce Allah fikir değiştirmez, Kur’an bu üslubuyla tedriciliği yani kolaydan, zora doğru eğitimi insanlara öğretmektedir. Aynen Hz. Aişe’nin dediği gibi “…İnsanlar Müslümanlığı kabul ettikten sonra helal ve harama dair ayetler indi. İlk evvel “içki içmeyiniz” tarzında ayet inseydi “içkiyi terk etmeyiz” diyecek yahut ilk evvel “zina etmeyiniz” tarzında ayet inseydi, herkes “zinayı terk etmeyiz” diyecekti…” (Buhari, telifü’l-Kur’an Babı) Günümüz modern eğitiminde de yerini almış olan bu metot, daha o zamanlarda topluma yön veriyordu. Hükmü kalkan o emirlerin büyük bir bölümü  yine Yüce Allah’ın emriyle Kur’an’da yer almadı.
2- Resmî Mushaf Dışındaki Mushaflar Neden Yakıldı?
2.1
-Özel mushafların yakılmasının temel nedeni, Kur'ân üzerinde bir düşünce ayrılığının doğmasını önlemek idi. Henüz gelişmemiş, noktasız ve harekesiz olan o zamanki Arap yazısı ile tutulan notların, aynen Peygamber'den duyulduğu biçimde okunması da çok zor idi. İşte bundan ötürüdür ki okuma farkları baş göstermişti.
2.2
-Kur’an'ı yazan Müslümanlar, anlamını bilmedikleri kelimelerin yanına Peygamberden duydukları anlamları da yazıyorlardı. Bu ileride büyük karışıklıklara neden olacaktı.
2.3
-Kişilerin, kendi kendilerine tuttukları notları, evlerinde veya herhangi bir yerde okurken yanılabilmeleri mümkün idi. İşte bu yanılmalardan ötürü bazı kelimelerin okunuşunda farklar doğmuştu. Kimi bir kelimeyi hitap kipiyle okurken, kimi de onu üçüncü şahıs kipiyle okumuştu.Bu farkları ancak uzmanlardan oluşan bir komisyon ortadan kaldırabilirdi. İşte bu iş, ilk olarak Ebubekir zamanında yapıldı. Titiz bir çalışma ile Kur'ân'ın sûreleri derlendi, bir araya getirildi. Fakat sûre denilen bu bölümler, esaslı bir sıraya konmamış, derlenen parçalar, rast gele bir araya getirilip bir cild (Mushaf) halinde bağlanmıştı. Bu Mushaf, özel nüshalardan farklı idi. Çünkü özel nüshaların kiminde sûreler iniş sırasına göre dizilmiş, kiminde böyle bir metot izlenmemişti.Böylece Peygamber'e vahyedilmiş olan bütün Kur'ân âyetlerini ve sûrelerini içeren Mushaf yazılmış oldu. Bu Mushaf çoğaltıldı, biri Başkent Medine'de bırakıldı, ötekiler, eyalet merkezlerine gönderildi.
2.4
-Resmî Kur'ân'dan az da olsa farklı birtakım özel Kur'ân nüshaları durdukça Kur'ân üzerindeki ihtilâflar sürüp gider ve hattâ büyürdü. İşte böyle bir ihtilâfı önlemek için özel Mushaflar yakıldı.
2.5
-İkinci derlemede meydana gelen Kur'ân nüshasının, diğerinden farkı birinci derlenen Mushaf’ın sûreleri bir sıraya konmamıştı. İşte Osman zamanında kurulmuş olan komisyon, daha titiz ve daha rahat bir çalışma ile Kur'ân'ın tüm âyetlerini ve surelerini derleyip Hz. Peygamber’in işaret ettiği gibi yerli yerince konmuştur.
2.6
-Hz. Osman zamanında yapılmış olan derleme, Peygamber'in yazdırdığı Kur'ân'dan farklı olsaydı, Osman'dan sonra halîfe olan Hz. Alî, kendi özel Mushafını resmîleştirir, Osman Mushafını yürürlükten kaldırırdı. Oysa öyle yapmamış, kendi Mushafını muhafaza etmekle beraber resmîleştirmemiş, Osman Mushafını resmî Muhsaf kabul etmiştir. Bu durum da mevcut Mushafın, asıl Kur'ân'a uygunluğunu gösterir.Hz. Âlî Mushafını görmüş olanlar, onun-sûrelerinin iniş sırasına göre düzenlenmiş olmakla beraber-içerikte Osman Mushafının aynı olduğunu söylemektedirler. Sadece sayısı pek az bazı kelime farkları vardır. Bunlar da anlam değişikliği yapmayan sinonim kelimelerdir.
2.7-Resmî Mushaf'tan ayrı olarak meydana getirilmiş olan özel nüshalar yakılmış olmakla beraber, bunlardan bazıları saklanarak sonraki kuşaklara intikal etmiştir. Bunları görenler, bunlarla resmî Mushaf arasındaki farkları tesbit etmişlerdir. İbn Ebî Davud'un Kitâbu'l-Mesâhifi, bu farkları belirtmiştir. Bunlar gözden geçirilince resmî Mushaf ile bu özel nüshalar arasında da temelde bir fark olmadığı, sadece ufak tefek bazı kelime farkları bulunduğu, çok az olan bu farkların da bir anlam değişikliği yapmadığı görülür. Bu durum da resmî Mushafın, Peygamber’in okuduğu Kur'ân olduğunu kesin bir biçimde ortaya koyar.
3- Hz Peygamber Devrinde Kaç Hafız vardı
3.1
-T.Dursun, Peygamber zamanında en iyi ihtimale göre 7 hafızın olduğunu söylüyor ve bunu bir rivayete dayandırıyor.Hz. Peygamber zamanında sadece 7 hafız varsa Peygamberin vefatından bir yıl sonra yapılan Yemame savaşında nasıl oluyor da 70 sahabe şehid düşüyor? Yirmiüç yıl süren Peygamberlik döneminde ki hafız sayısı 7, Hz. Peygamberin vefatından bir yıl sonra sadece Yemame savaşında 70hafız öyle mi? Bi’ri Maune olayında 70 hafızın şehid düştüğü göz önüne alınırsa 7 rakamının gerçekçi olmadığı anlaşılır.O rivayet muhtemel ki Medine’de bulunan hafızlar için söylenmiştir. Diğer şehirlerdeki hafızlar bu sayıya dahil değildir.
3.2
- Mesela, bir sahabe 1-10 arasında ki sureleri ezbere biliyor, bir başkası 5-13, bir diğeri de 10-20…arası sureleri biliyordu. Bunların ortak bildikler sureler hesaba alındığında sadece Medine’de bile aynı sureleri bilen Müslüman sayısının ne kadar çok olduğu ortaya çıkar. Veda haccında yüzbin müslümanın Hz. Peygamberi dinlediği göz önüne alınırsa nasıl bir rakamın ortaya çıkacağı gün gibi aşikârdır.
4.1
-Çevre ülke, şehir ve kasabalara dağılan Hz. Peygamberin arkadaşları gittikleri yerde öğrencilerine Kur’anı ve Peygamberin sünnetini öğretmişlerdir. Eğer onların bildikleri, tertip edilen Kur’an’dan farklı olsaydı mutlaka farklılıklar olurdu? Ama Dünyanın neresine gidilirse gidilsin farklılık yoktur.
4.2Kur’an’ın aslı yakıldı” diyerek gerçek Kur’an’ın ortada olmadığını iftirasını atanlar, o devir müslümanlarının ezberledikleri surelerin hafızalarının nasıl silindiğini açıklamak durumundadırlar. Demek ki Hz. Peygamberden dinledikleri Kur’an’la aynıydı ki itiraz etmediler.
4.3-O devirde yaşayan Müslümanlar, günümüzde İslam’a, Hz. Peygambere en küçük bir hakarette ayaklanan Müslümanlardan daha mı duyarsızdılar ki Kur’an’ın aslı yakılırken(!) hiçbir itiraz ve tepki göstermeyip sineye çektiler?
4.4-İbni Hacer Askalani’ye göre, Osman diğer nüshaları yakmamış, okunmasını düzeltmiş, düzelmesi mümkün olmayanları toplamış, yanlış okumaya, hatalı okuyuşa meydan vermemek için bozmuş suyla silmiştir. Noktasız “Haraga” kelimesi yakmak anlamına gelir, “Haraga” noktalı olarak yazılırsa yırtmak anlamına gelir. Düzeltilmesi mümkün olmayan sayfaları yırttı attı demektir.
4.5-Kâfirlerin akıl hocalarından olan oryantalistlerden Schwally, Hz. Osman’a isnad olunan bu yakma işini çok şüpheli bulur.
5.1-Dursun, Müslümanlardaki bulunup ta diğer milletlerde olmayan icazet metodundan habersiz anlaşılan. Prof. M. Hamidullah şöyle der:“Kur'an'ın bütün metnini ezberleme alışkanlığı Hz. Peygamber (s.a.) zamanından başlar. Halifeler ve İslâm devlet reisleri daima bu alışkanlığı teşvik etmişlerdir... Başlangıçtan beri müslümanlar bir eseri müellifinin veya icazetli bir talebesinin huzurunda okumayı ve karşılaştırmayı, zamanında gerekli düzeltmeler yapılmış ve tesbit edilmiş metnin rivayeti için yazılı iznini (icazetnamesin) almayı âdet edinmişlerdi. Kur'an'ı ezberden okuyanlar yahut sadece yazılı metni yüzünden okuyanlar da aynı şeyi yaptılar ve bu itiyat günümüze kadar böylece devam etti. Bu işin dikkat çeken yönü şuydu: Her üstad kendisi tarafından verilen icazetnamede talebesinin yalnız okuyuşunun doğruluğunu değil, aynı zamanda kendisinin üstadından işittiği okuyuşa uygun olduğunu açık bir şekilde söyler ve kendi üstadının da üstadından bunu böyle okuduğunu ve talebesine öyle öğrettiğini zikrederek zincir Hz. Peygambere (s.a.) kadar devam ederek götürülür. Bu satırların yazarı Kur'an'ı Medine'de şeyh Hasan eş-Şair'den okudu ve aldığı icazetnamede diğer bilgiler arasında üstadların ve üstadların üstadlarının zinciri nihaî kısımlardaki üstadın aynı zamanda Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. İbn Mesud, Hz. Übey İbn Kâab ve Hz. Zeyd bin Sabit'den (ki hepsi ashabdandırlar. Allah Cümlesinden razı olsun) okuduğunu kayıt eder. Hafızların sayısı dünyada şimdi yüzbinlerle sayılmaktadır, ve metnin kopyaları (yani Kur'an-ı Kerîm'in aslî nüshaları) dünyanın her tarafında bulunur ve birinin metniyle diğerinin metni arasında kafiyen fark bulunmaz. Bu kayda değer bir noktadır ki, hafızların hafızalarındaki Kur'an ile eldeki Kur'an metni arasında hiç bir ayrılık yoktur. (İslam Giriş, Prof. M. Hamidullah, s.42)
6.1
İbn Mesud'un "Mushaf'ında Fatiha Suresi gibi çok temel bir sure yok. Felak ve Nâs sureleri de, Ali'nin surelerinin sırası bugünküne uymuyor. Suyuti, kitabında, Bakara Suresinin Ahzab Süresiyle aynı uzunlukta olduğunu aktarıyor.” Diyen Dursun’un, 1505 yılında Mısır’da ölen C. Es-Suyuti’nin zamanına kadar İbni Mesud’un mushafının değişmeden nasıl geldiğini açıklaması gerekirdi?
6.2
-İmamı Nevevi, Müslim şerhi Şerhi Mühezzeb’te: Bütün Müslümanlar felak-nas ve Fatiha’nın Kur’an’dan olduğunda ittifak ve icma etmişlerdir. Onların Kur’an’dan olduğunu inkar eden kafir olur. İbni Mesud’dan rivayet edilen şey batıldır ve doğru değildir. İbni Hazm, Fahreddi Razi’de bunun bir yalan ve iftira olduğunu söyler.
6.3-Dr. Muhammed İbni Lütfî es-Sabbâğ, "Lemehât fî Ulûmi'l-Kur'ân" adlı kitabında; "Osmanî Mushaflar şimdi nerede?" başlıklı kısımda şöyle diyor.
..Hicri 614 yılında ölen İbni Cübeyr, Seyahatnâme'sinde, Dımışk Câmi'inden  söz ederken şunu zikretmiştir.“Mısırdaki yeni maksurenin doğu rüknünde (köşesinde) büyük bir dolap (hazâne) vardır ki içinde Osman'ın mushaflarından bir mushaf bulunmaktadır.  O Osman'ın Şam'a gönderdiği mushaftır. Dolap her gün nazmın ardı sıra açılır. İnsanlar ona dokunup öpmekle teberruk ederler. Onu uğurlu sayarlar.” (el-Burhan, 1/235-el-İtkan, 1/60)İbni Faldan el- Ömeri Ö.Hicri 749) de Dımışk’ta bir mushaf görmüştür. Onun Osmani mushaflardan biri olduğunu anlatıp “Onun sol tarafında, müminlerin emir Osman ibni Affan’ın hattıyla “Osmani mushaf” diye yazılı olduğunu söylemiştir. (Mesalikü’l-Ebsar fi memaliki’l-Emsar, 195)İbni Batuta, Şam’daki nüshadan ayrı Basra’da Osmani mushafından bir tane daha gördüğünden bahseder. (Rıhletü İbni Batuta, 1/116)Dr. Abdurrahman eş-Şehbender demiştir ki: Dımışk-ı Şam'da bu Osmânî mushaflardan bir nüsha elde ettim. Maalesef onu, otuz yıl önce Emevî Camiini yakıp kül eden yangında ateş telef etmiş." O, bu sözü, M. 1922 yılının Nisan ayında yazmıştır. (Müzekkirât-ı Abdurrahman eş-Şehbender, s. 34)Üstad el-Kevserî'nin zikrettiğine göre; Şeyh Abdulhakîm el-Efgânî (ö.H. 1326-M.1908), ölümünden önce bu Osmânî Mushaf'ın resmine (yazı ve imlâsına) uygun bir mushaf kopya etmiştir.Kevserî, bu Osmânî Mushaf'ın, Birinci Dünya savaşı sırasında İstanbul'a nakledildiği zannındadır. Efgânî'nin kopya ettiği mushafın ise Dımışk'taki adamlarından birinde mahfuz olduğu zikredilmiştir. ( Makâlâtu'l-Kevserî, s. 12)Yine Kevserî, Küfe Mushafının, Humus'ta bulunduğunu ve onun, Birinci Dünya Savaşı sırasında başkent İstanbul'a götürüldüğünü zikretmiş, ancak Humus'ta hangi mescidde bulunduğunu zikretmemiştir.Nitekim Kevserî, Medine'de bulunan Medine mushafının da, Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'a götürüldüğünü zikretmiştir. ( Makâlâtu'l-Kevserî, s. 12)İstanbul’da “Türk ve İslam Eserleri Müzesinde” şu tarihi mushaflar bulunmaktadır.457 numarada: Hz. Osman imzasını ve hicri 30 yılını içeren Mushafı Şerif.557 numarada: Hz. Ali’nin imzasını içeren Mushafı Şerif.458 numarada: Hz. Ali’nin yazısı olduğu belirtilen Mushafı Şerif.Hz. Ömer’e nisbet edilen ve ceylan derisine yazılmış, tahtaya yapıştırılmış bir Kur’an sayfası.
(Ulumu’l-Kur’an,187–190) 
7.1
- C.es-Suyuti'den işine gelen alıntıyı yapan araştırmacı(!)-gazeteci-yazar T. Dursun  işine gelen rivayetleri alıp işine gelmeyen rivayetleri okuyucuya göstermeyerek bu meselede de sınıfta kalmıştır. 
      Bir mucizedir ki nur-i Kur’ân
     Durdukça cihan durur numâyan
(Ziya Paşa)
 
                                                     
            KIZ ÇOCUKLARI ÖLDÜRÜLMEDİ Mİ?
         Şimdi gelelim T.Dursun’un, “kız çocuklarının diri diri gömülmemiştir” yalanına.Turan Dursun, İslâm’dan önce Araplar arasında kız çocuklarını diri diri toprağa gömmenin yalan olduğunu iddia ediyor. Bunu Kur'ân ifade ettiğine göre demek ki Kur'ân'ın söylediği, gerçeği yansıtmıyor.Böylece Turan Dursun, bütün tarihçilerin kaydettiği bir gerçeği, dolambaçlı yollara dalarak inkâr ediyor.
1.1
-Peki, ama böyle bir şey yok ise Kur'ân neden böyle söylesin?
1.2
-Kur'ân bunu söylediği zaman, dinleyenler böyle bir şey yok, diye neden itiraz etmemişler.
1.3
-Olmayan bir şeyi söylemesi, Kur'ân'a karşı o zaman inanmış olanların da inancını sarsmaz mıydı?
1.4
-Turan Dursun, İslâm öncesi şâirlerden Ferazdak'ın şiirinde de geçen bu olayı nasıl inkâr eder? Dursun, bu olayı anlatan şiiri de kuşkulu görmektedir. Ferazdak'a âit dizelerin "sonradan uydurulmuş olduğu düşünülebilir" diyor. Neye dayanarak? Neden uydurulan bu dizeler yalnız Ferazdak'a dayandırılmış öyleyse? Buna gerek olsaydı, A'şâ'ya da bu mealde şiirler yakıştırılırdı. Neden Ferazdak?Turan, vâide' (kelimesi)nin, çocuğunu toprağa gömen kadın anlamına geldi­ğinden de şüphelenmektedir. Oysa en güvenilir lügatlerden Lisânu'l-Arab'da kelime: " Vede’b-netehu: “Sağ kızını toprağa gömdü." şeklinde açıklanıyor. "Toprağa gömülmüş kıza sorulduğu zaman, hangi günâhından ötürü öldürüldü, diye!" (Tekvîr: 8-9).Turan'a göre:"Araplarda, hem de "yaygın biçimde" yaşandığı ileri sürülen bu olayların olduğu apaçık yalan. Ne bir baba, ne de bir anne burada ileri sürüleni yapar. Bu tür şeyin olması, insan doğasına aykırı olduğu gibi, hayvanlarda bile görülmez, ilkellerde, "çocukların Tanrılara kurban edildiklerini biliyoruz. Ama Araplar, o sıralarda, "ilkellik" dönemini çoktan gerilerde bırakmışlardı, İslam döneminden daha ileri bir uygarlığa sahiptiler. Bunun tersine, yalanlar uydurulmuş olsa da... Kaldı ki burada söz konusu olan "Tanrı'ya kurban" da değil. Aktarmalarda da bu ileri sürülmüyor. Yani "kız çocuklarının, Tanrılara kurban etmek için diri diri gömüldükleri"nden söz edilmiyor. Böyle bir şey, yani "çocuğu Tanrı'ya kurban etme" de hangi dönemde ve nerede yaşanmış olursa olsun; "çok yaygın" değil, tek tük olurdu. "Tanrı'ya kurban et­me" durumu da söz konusu olmayınca, işin mantığı büsbütün ortadan kalkıyor. "Kız çocuklarının yoksulluk için, ya da leke sayıldığı için... diri diri gömüldüklerini" ileri sürmek ve bunu kabul etmek, "annelik, babalık" ne demek; bilmemektir. Ayrıca "insan"ı. insanın doğasını tanımamaktır, insanlar, ileri sürülen türden şeyi yapmış olsalardı, türle­rini sürdüremezlerdi."Turan'a göre hiçbir anne baba yüreği bunu yapamaz. Doğru, normal anne baba bunu yapamaz. Ama toplum, bunu yapmayı aile şerefinin korunması için gerekli görürse yapar. Merhamet duygusu fazla gelişmemiş ilkel insanlarda bunun yapılması olağandır.Bu uygulamanın,-bütün Araplar arasında, yaygın biçimde yapıldığını, halkın tümünün bunu hoş gördüğünü kimse iddia edemez elbette.Bu uygulamanın, uygarlık düzeyi ileri aşamalara varmış kabilelerde değil, daha ilkel bedevi kabileler arasında görüldüğü muhakkak. El­bette kabilede her aile böyle yapmıyordu. Ama tek tük de olsa bazı taş yürekliler bunu yapıyorlardı. Abdulaziz Çaviş'in ifadesine göre Kureyş ve Kinde gibi bazı Arap kabilelerinde, kızları diri diri gömmeyi güzel işlerden sayanlar vardı. Nitekim "Defnu'l-benât mine'l-mekrumât: Kızları gömmek, güzel işlerdendir." gibi mesel haline gelmiş sözler de bunu kanıtlamaktadır (Anglikan Kilisesine Cevap, 169).Ancak dediğimiz gibi bunun yaygın bir uygulama olduğunu söylemek hatadır. Öyle olsa toplumda kadın kalmaz, toplum inkıraz bulurdu. Bunu bugün uygulanmakta olan kürtajla karşılaştırabiliriz. Çeşitli nedenlerle kürtaj uygulanmaktadır ama bundan herkesin kürtaj yaptığını sanmak hata olur. Masum yavrunun diri diri toprağa gömülmesi veya çeşitli biçimlerde öldürülmesi, toplumun çoğunluğu tarafından hoş karşılanmıyordu. Bundan dolayı, biz, Hz. Ömer'in, müslüman olmazdan önce kızını toprağa gömmüş olduğu yolundaki rivayetin düzme olduğu kanısındayız.Ne var ki yaygın olmasa da bu âdet toplumda vardı ve bunun temel nedeni de aile şerefini korumak, ya da fakirlik endişesi idi. Onun için Kur'ân, fakirlik korkusuyla bu işi yapanlara: "Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır." (İsra: 31) buyurmaktadır. Demek ki bu uygulama toplumda vardı ki Kur'ân böyle söylüyor.
2.1
-Turan Dursun, hiçbir anne babanın böyle bir şey yapamayacağını, bunun doğaya aykırı olduğunu söylüyor. Söylüyor da günümüzde henüz dünyaya gelmemiş de olsa anne karnında gelişimini tamamlamış, dünyaya gelmek için hazırlanmış binlerce çocuğun, kürtaj yoluyla katledilmekte olduğun yine doğurduğu çocuğu öldürüp çöp bidonlarına atan yahut sağ olarak cami duvarına bırakanlar bulunduğunu hiç düşünmüyor. Bunları yapanlar, yaptıranlar anne baba değil mi? Bunları yapan kürtajcılar insan değil mi?Turan Dursun, 244. sayfada kız çocuğunu diri diri gömme ile ilgili olarak Ebû Dâvud'dan bir hadis meali aktarıyor: "Vâide de, mev'ûde de ateştedir." (Kitâbu's-Sunneh, bâb fî Zerâriyyi'l-muşrikîn, 2/532). Ve şu yargıya varıyor:"Kız çocuğunu diri diri gömen kimsenin cehenneme gitmesini anladık ama o zavallı kız çocuğunun cehennemde işi ne? O niye cezalandırılıyor?" diye sorabilirsiniz." diyor.Dursun, işine yarar bulduğu her rivayeti toplamış ve bile bile bunları katıksız doğru saymıştır. Bir kitapta Hz. Muhammed'e nisbet edilen bir rivayet olsun da, sağlam olsun, çürük olsun ona göre fark etmez. Nasıl olsa okuyanlar hadis uzmanı değillerdir. Kimse bunun çürüklüğünü fark etmeyecektir. Böyle düşünmüş ve amacına da ulaşmıştır.Şunu vurgulayalım ki hadisçiler, hadis derlemek için gezmiş, do­laşmışlar bir senede bağlayabildikleri her hadisi, hatta zinciri kopuk da olsa (mürsel) kesik de olsa (münkta’ı) derleyip kitaplarına yazmışlar. Bunların içinde pek çok zayıf, ağızdan ağıza dolaşırken anlamı değiş­miş söz, Peygamber'e bağlanmıştır. Bu rivayetlerin içeriği, Kur'ân ile, Hz. Muhammed'in temel düşünce yapısıyla karşılaştırılmadan, sadece rivayet zinciri yönünden kritik edilip alınmıştır.
2.2-Şimdi Kur'ân-ı Kerîm'de kız çocuklarına yapılan bu zulüm, şid­detle kınanırken: "Toprağa gömülmüş kıza sorulduğu zaman, hangi günâhından ölürü öldürüldü, diye?" ifadesiyle yavrunun masumluğu vurgulanırken; Kur'ân'ın tebliğcisi, Kur'ân'ın, masumluğunu vurguladığı yavrunun cehenneme gideceğini söyler mi? Bunu sağduyu kabul eder mi? Bu Kur'ân'a ve Peygamber’in düşünce yapısına aykırı uydurma rivayetler, nasıl Peygamber sözü olarak değerlendirilir? Hele bunun tam tersini söyleyen rivayetler de varsa? İşte İbn Hanbel'in Müsned'inde, bu rivayetin tam tersini söyleyen bir hadis: “Dedim:- Ey Allah’ın elçisi, kim cennettedir? Peygamber (a.s), peygamberler cennettedir, şehid cennettedir, yeni doğmuş çocuk cennettedir ve mev’ude (canlı olarak gömülmüş kız) cennettedir.” (Müsned, 5/58)Yukarıya aldığımız S. ATEŞ’in makalesine ilave olarak:
3.1-Dursun, Tefsirlerde geçen; “Kız çocukları, "yoksulluk yüzünden diri diri gömülüyordu.", "ailelerine leke sayıldığı için diri diri gömülüyordu.", "meleklere katılsınlar diye diri diri gömülüyordu. Çünkü Melekler de Tanrı'nın kızları diye niteleniyordu." ifadelerine değinmiş, aklınca çelişki bulmuş.Ortada bir olay ve bunun değişik sebeplerinin olabileceğini görmezden gelmiştir. Kürtaj bir vakıadır. Sebebi ise, a-Çocuğa bakamama endişesi olur.b-Gayrimeşru ilişkiden dolayı olur.c-Aileye kabul ettirememekten olur.d-Tecavüzden olur.e-İyi bir eğitim veremeyeceği endişesinden dolayı olur.f-Kocası ya da kendisi istemediğinden olur…Herkes kendi gerekçesini üretir ama Dursun’un gerekçe çelişkisi kendi problemi olarak kalır.
3.2-"Melek" son derece "kutsal bir varlık" görüldüğüne göre, kız çocuğu ailesi için "leke, utanç verici" olamaz. Diyen Turan, değişik kabilelerin değişik gerekçesi olabileceğini aklına bile getirmek istemiyor ya da düşünemiyor.
3.3
-Din etnologu(!) da olan ve Tanrılara “darı” ikram ettiren Dursun, "çocukların Tanrı’lara kurban edildikleri"ni biliyoruz, ama "çok yaygın değil, tek tüktü” diyor. M.S.640’lı yıllarda Mısır’da, Nil’e genç kız atılarak, adak yapıldığından haberi de yok.
4.1
Tefsirler, Ferezdak'ın iki dizesi üzerinde durur. Ne var ki, tefsirlerde bu iki dizi de hep aynı sözcüklerden oluşmuyor, iki dizi de değişik biçimde yer alıyor, diyen Dursun kendisi 2000’e doğru dergisinde yazdığı yazıları kitaplaştırmak için tekrar gözden geçirip, bazı çıkarmalar ve ilaveler yapabiliyor. Bu normalde, 1500 sene öncesine ait olan Ferezdak’ın şiirlerinde aynı kelimelerin olmaması garip öylemi? İlginç, doğrusu?
5.1
-Şimdi de Hamdi Yazır merhum’un dediğine bakalım: MEV'ADE: Küçükken diri olarak gömülüp öldürülen kızcağız demektir ki, “V’ed”den  müştaktır. Ve'd, aslında evd gibi ağır basmak mânâsıyla alâkadar olup Câhiliyye Arablarının kız çocuklarını diri diri kabre gömmek âdeti şemalarına denilir. Müfessirînin beyan ettikleri veçhiyle Câhiliyye Arabları'nda bu çirkin âdet şayi' idi ve bunu türlü türlü yaparlardı. Kimisi, kızlar yüzünden bir ar gelmek korkusiyle yapar, kimisi, züğürtlük ve besleyememek korkusiyle yapar, kimisi de, Melâike Allah'ın kızlarıdır dediklerinden dolayı kızlarını da Melâikeye ilhak etmek üzere Allah'a daha lâyıktırlar diye yaparlardı. Alûsî'nin beyanına göre bir değil, birçokları zikr etmiştir ki: Bir adamın bir kızı doğduğu vakit, onu öldürmeyip berhayat bırakmak istediği surette ona yünden veya kıldan bir cübbe giydirir badiyede koyun veya deve güttürürdü. Öldürmek istediği takdirde de bırakır altı yaşlarına doğru gelince anasına: “Bunu, temizle, süsle, hısımlarına gezmeye götüreceğim” der. Hâlbuki sahrada bir kuyu kazmıştır onu oraya götürür. «Bak şunun içine» der. Sonra arkasından iter ve üzerine toprağı yığar, kuyuyu arz ile dümdüz edene kadar örterdi. Bir de gebe kadın vakti yaklaştığı zaman bir kuyu kazar, ağrısı tutunca başına gider, kız doğurursa onu, onun içine atar, oğlan doğurursa alıkordu denilmiştir. Kamus şârihi der ki: “Cahiliyyede Arablar, kız evlâdını açlık veya ar gelme korkusunda kabre defn ederlerdi. Bâzıları açlık korkusuyla oğlanı dahi defn ederlerdi “"Toprağa gömülmüş kıza sorulduğu zaman, hangi günâhından ötürü öldürüldü, diye!"” ol babda” nazil oldu.” Mısır müftîsi Abduh, burada şöyle demiştir: “Bak şu kasvete, şu katı yürekliliğe, şu fakr-u âr korkusundan başka bir günahı olmayan ma'sum kızcağızları öldürmek vahşetine ki, Arab'ın kalbine müslümanlık karıştıktan sonra nasıl merhamet ve şefekate mübeddel olmuş, İslâm bu çirkin âdeti temamen mahvetmekle bütün insaniyyete ne büyük bir ni'met olmuştur.”Âlûsî, Bezzar, ve “Künâ”da Hâkim ve “Sünen”'de Beyhakî, Hazret-i Ömer ibn Hattab radıyallahü anh'den rivayet etmişlerdir. Demiştir ki: “Kays ibn Asım-ı Temîmî, Resulullah'a geldi de: “Ben, dedi, Cahiliyye de sekiz kızımı ve'd ettim.” Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem, “Her birinden bir rakabe azâd et” buyurdu. O: “Ben, dedi, deve sahibiyim.” “O halde, buyurdu, her birinden bir bedene hedy et.”  “İslâm makeblini keser atar” olmasına nazaran bu emir, tevbenin sıhhatinde vücub için olmayıp nedb için olmak gerektir. Ve bunda ve'din pek büyük cinayet olduğuna ayrıca bir tenbih vardır. Maamafih Arablar, içinde ve'di çirkin görenler de vardi. Ferezdek'in dedesi Sa'saa ibn Nâciyete'l-mücaşî, kavmi Benî Temîm'den mevûdeleri fidye ile kurtarırdı, Ferezdek, şu beytinde;
               “Dedem hakkı için ki, çocuklarını gömen vâ'ideleri men'etti.
                O suretle gömülecek olanı ihya etti de gömülmez oldular.”
    Diye onunla iftihar etmiştir. Taberânî, müşarünileyh Sa'sa'a'dan şöyle rivayet eylemiştir: “Ya Resulâllah! Dedim, ben cahiliyyede bâzı ameller işledim onlarda bir ecir var mıdır? Üçyüz altmış mev'ûdenin hayatını kurtardım. Her birini iki uşera' naka ile iştira ederdim. Bunlarda bana bir ecir var mıdır?” Hazret-i Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem buyurdu ki: “Sana, onun ecri var. Çünkü Allah Teâlâ, sana İslâm'ı in'âm buyurdu” demiştir.Ve'd denilen bu büyük cinayetin hâsılı, evlâdını öldürmekten ibaret olduğu ve bunun en çok sebebi fukaralık ve besleyememek korkusu bulunduğu için Sûre-i En'am'da, "Yoksulluk yüzünden evlâdınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkınızı Biz veririz." (En'âm 6/151) Sûre-i İsra'da "Bir de züğürtlük korkusuyla evlâdlarınızı Öldürmeyin, onlara da rızkı Biz veririz size de, elbette onları öldürmek büyük bir cinayet bulunuyor." İsrâ 17/31) âyetleriyle de defeat ile nehy olunduğu gibi Hazret-i Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem kadınlardan bey'at alırken, "Ve evlâdlarını öldürmeyecekler." (Mümtehine-60/12) evlâdlarını katl etmemek kaydının da tasrih olunduğu Sûre-i Mümtehane'de geçmişti. Bu âyetlere nazaran yalnız gömmek suretiyle değil, her hangi bir suretle olursa olsun evlâdını âmden öldürmek de böyle büyük bir cinayettir. Onun için, “büyük hata” buyurulmuştur. Şu halde iskat-ı cenîn, kasden çocuk düşürmek dahi evlâdını katletmek olduğu için aynî mahiyyette bir katil cinayeti olduğu unutulmamak lâzım gelir. Câhil bedevilerin ve'd vahşetlerini, dinlerken tüyleri ürperen Medenîlerin iskatı cenîn cinayetlerinden yüzleri kızarmamasına da, ne kadar teessüf olunsa azdır. Hattâ azlin bile bir ve'd-i hafi olduğu hakkında bir hadîs-î şerif mervidir. İmam Ahmad, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn Mace, Taberânî ve İbn Merduye, Huzâme bint Vehb'den rivayet etmişlerdir ki, Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem Hazretleri'ne azilden sual olundu: “O, ve'd-i hafidir.” buyurdu demiştir. Bundan dolayı azlin de hürmetine kail olanlar olmuşsa da, Fıkıhda kerahet olması tahkîk olunmuştur. Çünkü nesli kesmeğe bir yol, bir sû-i isti'mâldir. Azl, ve'd-i hafî olunca hilkati tebeyyün etmiş cenînlerin iskatı ve yeni doğan yavruların itlafı gerek tesebbüb ve gerek mübaşeret i'tibariyle ve'd-i celîye mübaşeret veya tesebbüb mânâsında, "Evlâdlarınızı öldürmeyin." (İsrâ-17/ 31) nehy-i sarihinin hükmü dahilinde haram bir cinayet olduğunu anlamak kolay olur. Şayan-ı dikkattir ki, burada tezvic-i nüfustan sonra mes'uliyyet vakti ihtar olunurken ve'din ve bigayri hakkın katl-i nüfusun mes'uliyyetindeki ağırlık anlatılmak üzere evvel emirde hâmîsi yok farz edilen mev'ûdenin suali tasrih olunmuş ve bunun evvelâ katile değil, kati olunan ma'sum kızcağaza sorulacağı anlatılarak, "Mev'ûdeye sorulduğu vakit ki hangi günahla katledildi." Tekvir-81/8-9) buyurulmuştur. Cinayetin sebebi doğrudan doğruya cânîye sorulmayıp da davacısı olan masum mev'ûdeye sorulması o ve'di yapan katilin vicdanını sızlatacak ve hamisiz gördüğü mazlumun karşısında mağlûbiyyetini duyuracak ve haksızlığını bütün mânâsiyle tanıtarak hakkın huzurunda hiç bir müdafaaya kadir olamayacak vech ile gayz ve ukubete istihkakını anlatacak şiddetli bir ihtar ve tariz vardır ki, buna, tebkît tâbir olunur. Nitekim Nasârâ muvacehesinde Hazret-i İsa'ya, "Hem Allah buyurduğu vakit: “Ey Meryem'in oğlu İsâ! Sen mi dedin o insanlara; "beni ve anamı Allah'ın yanında iki ilâh edinin" diye?" Maide 5/116) diye sorulması da Nasârâ'ya bu kabîlden bir tariz ile tebkîttir. Bundan başka her türlü amellerin hesabı rü'yet olunacağı da şununla anlatılıyor. (Hamdi Yazır, Hak dini, Kur’an Dili 8/433-436)Yukarıda ki metinden de anlaşılacağı üzere Hamdi Yazır, Ferezdek’in şiirinden hareketle,erkeklerin öldürmediğini değil, kadınların daha çok öldürdüğüne işaret ediyor.Ama bu alanda kafa yormaya gerek yok. Nasıl olsa hepsi bir "yalan" üstüne kurulu. diyen Dursun’un dediği gibi fazla kafa yormaya gerek yok. Nasılsa Dursun’un dediklerinin hepsi “yalan ve saptırma üzerine kurulu” 

                                        
          GARÂNÎK OLAYI VEYA ŞEYTÂN ÂYETLERİ
T. Dursun, Salman Rüşdü'nün ortaya attığı "Şeytan Âyetleri" meselesine de “değinerek” bunların gerçek olduğunu iddia ediyor. Kur’an’ın, yakıldığı söyleyen bir kişinin kalkıp “Şeytan Âyetleri" gerçektir demesi oldukça ilginç bir olaydır. Zaten Turan, Kur’an’a ve İslam’a saldıran kim olursa olsun doğru ya da yanlış onun şiddetli müdafaacısıdır.Hacc Suresi'nin 52. ayetinin, bunu izleyen âyetlerin ve bu âyetlere ilişkin aktarma ve yorumların tanıklığıyla "Şeytan Âyetleri" olayı bir gerçektir. Kaynak, ileri sürüldüğü gibi yalnızca Taberi değildir. Taberi'den 150 yılı aşkın bir zaman önce yaşamış olan îbn Ishak'ın es-Sire’sinde de olay yer alır. (Bkz. Siretü İbn İshak, yay. Muhammed Hamidullah, fıkra: 219.) Bunun yanında bir başka gerçek, laik ve özgür düşünen insan -ki Salman Rüşdü de böyle bir insandır- "din kutsallıklarımın çerçevesine sokulamaz. Bunu yapma yolundaki "din terörü" karşısında korkmadan, yılmadan yeterince savaşım verilmelidir artık.Yukarıdaki cümleler Dursun’a ait buna karşılık verdiği kaynaklar ve kaynaklardaki bilgiler doğru mu, İbni İshak’ın “Sire’si  nasıl bir kitap ona bakalım, S. ATEŞ söyle diyor: “Dursun, olayın, İbn İshâk’ın Sîre'sinde yer almasını doğruluğunun kanıtı saymaktadır. Şimdi bu İbn İshak hakkında hadîs bilginlerinin görüşlerini verelim:Dârekutnî gibi büyük hadisçiler, bunun rivayetlerini vâhî, son derece sakat görmüşlerdir. Zehebî: "Sîresini, rivayet zinciri kopuk, tanınmayan, bilinmeyen şeylerle, yalan şiirlerle doldurmasından başka bir günahını bilmiyorum" diyor. Nesâi ve başkaları, İbn İshak için "Sağlam değildir", Dârekutnî: "Sözleri kanıt olamaz", Süleyman et-Teymî, Hişâm ibn Urve: "Yalancıdır", imam Mâlik: "Deccâllerden biridir!",Hammâd ibn Seleme: "Zarurî olmadıkça İbn İshak’tan rivayet etmedim"; Yahya el-Kattân: "Muhammed ibn Ishâk'ın yalancı olduğuna tanıklık ederim." demişlerdir.Kendisine onun yalancı olduğunu nereden bildiği sorulan Yahya, bunu Vüheyb'in söylediğini, ona da Mâlik ibn Enes'in söylemiş olduğunu, ona da Hişâm İbn Urve'nin söylediğini anlatmıştır: İbn İshâk, Hişâm'ın karısı Münzir kızı Fâtıma'dan hadis rivayet etmiş. Oysa Hişâm henüz yedi yaşında iken bu kızla evlenmiş olduğunu, o günden beri karısı Fâtıma'nın, hiçbir erkek yüzü görmediğini anlatmıştır. Böyle iken İbn İshâk, ondan rivayet naklediyor.Hatîb-i Bağdâdî'nin tespitine göre İbn İshâk, gaza (savaş) haber­lerini vaktinin şâirlerine gönderir ve onlardan bu olayların temasına uygun şiirler yazmalarını istermiş ki o şiirleri, olaylara eklesin. (Mîzânu'l-İ'tidâl: 3/468-471).Şimdi yalancılığı ile ün yapmış böyle bir adamın kitabında bu olayın anlatılmış olması, doğruluğunu mu gösterir? Kaldı ki İbn İshak’ın Sîre’sinde, şeytân âyetlerinden söz edilmez.Yazar, olayın bir bölümünün, Buhârî'de de yer almış olduğunu söylüyor. Oysa Buhârî'de yer alan, şeytân âyetleri olayı değil, sadece ilk sûrelerden olan Necm Sûresini dinleyen müşriklerin, sûrenin cazibesine kapılıp müslümanlarla birlikte secde etmiş olmalarıdır, işte Buhârî'nin rivayeti:“İçerisinde secde (ayeti) olup indirilen ilk sure Necm suresidir.  Rasulullah (a.s) ve arkasında olan herkes secde etti. Ancak secde etmeyen bir kişi vardı o da yerden bir avuç toprak alıp ona secde etti. Daha sonra onu kâfir olduğu halde öldürüldüğünü gördüm.” (Buhârî, Tefsîr, Necm Sûresi: 65/54) (Tercüme tarafımızdan yapıldı R.G.)Olay nedir? Önce bunu kısaca anlatalım:Kavminin kendisinden yüz çevirmesine son derece üzülen Peygamber (s.a.v.), Allah'tan, kendisiyle kavminin arasını uzlaştıracak bir şeyin (vahyin) gelmesini ve böylece kavminin inanmasını çok arzu ediyordu. Bir gün Kureyş’in kalabalık bir meclisinde oturmuştu. O gün Kureyş’in kendisinden uzaklaşmalarına sebeb olacak bir şeyin inmemesini istiyordu. Yüce Allah “Aşağı kayan yıldıza andolsun” sûresini indirdi. Allah'ın Elçisi (s.a.v.) sûreyi okuyup: “Gördünüz mü Lât ve Uzza’yı ve üçüncüsü olan Menat’ı?” âyetine gelince şeytân, onun diline  "Şu yüce turnalardır ve onların şefaati umulur” sözlerini attı. Kureyşliler: "Muhammed bundan önce hiç tanrılarımızı hayır ile anmamıştı" dediler. Peygamber okumasına devam edip sûreyi bitirince secde etti, onlar da müslümanlarla birlikte secde ettiler. Akşam olunca Cebrail Peygamber'e geldi: "Sen ne yaptın, benim Allah'tan sana getirmediğim, söylemediğim şeyi insanlara okudun" dedi. Yüce Allah: "Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman şeytân onun ümniyyesine (bir düşünce) atmış olmasın..." âyetini indirdi. (Câmi'u'l-beyân: 17/87; Mefîtihul-ğayb: 23/49-50; İbn Kesîr, Tefsir: 3/230.)Olayın ve rivayetin genişçe tahlilini yapan S.ATEŞ şöyle devam ediyor:
1.1
-Hac süresindeki bu âyetin, bu olayla ilgili olarak inmesi mümkün değildir. Çünkü Ğarânîk uydurmasının bağlandığı Necm sûresi, Mekke'de inen ilk sûrelerdendir. Oysa Hac Sûresi, Medîne devresinin sonlarına doğru inmiştir. 88. sırada yer alır.
 
1.2-Bu hadis, Said ibn Cübeyr yoluyla İbn Abbâs'tan, Ebu Ma'şer ve Yezîd ibn Ziyâd yoluyla da Muhammed ibn Ka'b el-Kurazî'den rivayet edilir. Ama Hz. Peygamber'e kadar giden kopuksuz bir senedi yoktur. Bu rivayeti Kelbî de Ebû Salih yoluyla İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Ama Kelbî itimâda şayan görülmez. Sağlam hadîs mecmuaları bu rivayeti almamışlardır. Kadî İyâd, Râzî ve birçok âlim bunun uydurma olduğu kanısındadırlar. Çünkü bunu Peygamber'in masumluğuna, şeriatın korunmuş olma vasfına aykırı görmektedirler.
1.3
-Turan Dursun, bu olayın, îbn Hacer Askalânî tarafından doğrulandığını söylüyor ki bu, yanlıştır. îbn Hacer, bu konuda Kirmânî'nin şu sözünü naklediyor: "Bu secde olayının, Peygamber'in okuması sırasında, şeytanın attığı sözler sebebiyle vuku bulduğu şeklinde söylenen söz, ne akıl ne de nakil bakımından doğru değildir." (Fethu'l-Bârî: 8/614)
1.4-Hac Sûresinin: "Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman şeytân onun ümniyyesine (bir düşünce) atmış olmasın. Fakat Allah, şeytânın attığını siler, sonra kendi âyetlerini sağlamlaştırır." (Hac: 52)Âyette geçen temenni, bir şeyi arzu etmek demektir ki, felsefede buna ideal denilir. Buna göre şeytân, peygamberin gerçekleştirmeğe çalıştığı ideali, karıştırmak istediği düşüncelerle bozmağa çalışır, demektir. Fakat çoğunluğun kanısına göre temennî, ezberden okumak anlamınadır. Buna göre âyette her peygamber, kendisine gelen vahiyleri okuduğu zaman, mutlaka şeytânın, onun okumasına bozuk düşünceler katmaya çalışacağı, fakat Allah'ın, şeytanın attığı düşünceleri silip, vahy âyetlerini yerleştireceği anlatılmaktadır.
1.5-İbn Hacer, âyetin tefsirinde şeytânın düşünce attığı hakkındaki görüşleri sıralıyor. Bu rivayetlerin hepsinin ya zayıf veya kopuk olduğunu, ancak rivayetlerin çokluğunun, bu olayın bir aslının bulunduğunu kanıtladığını söylüyor. Daha sonra Ebûbekr ibn el-Arabînin ve Kadî îyad'ın, anlatılan bu olayın düzme olduğu hakkındaki görüşlerini veriyor:lbnu'l-Arabî şöyle diyor: "Taberî, asılsız birçok rivayet aktarmıştır. Bunların aslı yoktur..." Kadî lyâd da: "Sağlam hadîsçilerin hiçbiri, bu olayı sağlam, kopuksuz bir zincirle nakletmemiştir. Bu rivayetin aktarıcıları zayıf, rivayetleri karmakarışık, senedi (rivayet zinciri) kopuktur... Bu rivayetin dayandırıldığı tabiînin ve müfessirlerin hiçbiri, rivayet zincirini vermemişler, bunu herhangi bir sahâbîye dayandırmamışlardır. Bu konuda tabiîlere varan rivayet yollarının çoğu zayıftır, çürüktür. Bezzâr, bunun anlatımı doğru olan hiçbir yolu yoktur. Bir tek Ebû bişr'in, Saîd ibn Cübeyr'den rivayeti anılabilir ama o da sahâbilere varmaz. Kelbî ise rivayeti caiz olmayan, çok zayıf (güvensiz) bir kişidir. Şayet bu rivayet doğru olsaydı, müslüman olanların çoğunun dinden dönmeleri gerekirdi." demiştir…İbn Hacer, Dursun'un anlattığı biçimde olayı doğrulamıyor. Sadece doğruluğu varsayılan bu rivayetlerin yorumunu yapıyor.Evet, bu rivayetlerin hepsi çürük olmasına rağmen çoğunluk, bu sûrenin, hattâ başka sûrelerin de okunuşu sırasında şeytânın, daha doğrusu şeytân ruhlu kâfir bir sabotajcının, bildiği bazı sözleri, şiirleri okuyarak Peygamberin sözlerine karıştırmak istemişler, yani onun okuduğu şeyleri etkisiz bırakmak, bozmak, anlaşılmasını önlemek, tevhîd çağrısını sabote etmek istemişlerdir. Bu, günümüzde dahi hatiplerin, konferansçıların konuşması sırasında yapılan olağan şeyler­dendir. Hatîb konuşurken, muarızları slogan atarak sataşır, onun moralini bozmak isterler. Hattâ Meclislerde bunun örnekleri çok görülmektedir. (Gerçek Din Bu 1, S.ATEŞ, 212–221)
1.5
-Görüldüğü gibi rivayetin elle tutulur hiçbir yanı yoktur. Sağlam raviler tarafından ve kesintisiz olarak rivayet edilmemiştir. Nedense sahih rivayetlere pek aldırış etmeyen Dursun, zayıf, mevzu (uydurma), mürsel rivayetlere balıklama atlamaktadır.
2.1
-Tevhid inancını yaymak için ömrü boyunca mücadele eden Hz. Peygamber niye putların ismi geçtiğinde, putlar için secdeye kapansın?
3.1
-Ğaranik meselesinde ciddi hiçbir şey, söyleyemeyen Dursun, hızını alamayıp “laik kafa, özgür kafa, özgür düşünür” diyerek, dini inanışa sahip hiç kimseye saygı duyamayacaklarını sinyalini veriyor. Sen ve senin gibilerden saygı beklediğimizi kim söyledi ki?  Komünist Rusya’nın, Çin’in ve Kamboçya’daki Kızıl Kmerlerin dine ve dindarlara ne yaptığını gördük. Saygı göstermeyen Dursun, ne ilginçtir ki kendi saygı görmeyi isteyebilmektedir.
4.1
- "Nerede bulursanız öldürün!..." Kuran böyle diyor. (Bkz. Bakara, ayet: 191, Nisa: 89, 91 Tevbe: 5.) diyen Dursun, bir önceki ayetin ne olduğunu normal olarak vermiyor. Yoksa insanları nasıl aldatacak?  “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, ayet: 190)
5.1
Tarih boyunca hep böyle denmiştir. Bir Cemel Olayı'nda 15 bin kişi öldürülmüştür. Çarpışan iki yanda da "Peygamber"in en yakın arkadaştan bulunduğu halde...” diyen Dursun, Cemel vakasının siyasi bir hareket olduğunu bilmiyor. Birinci-İkinci dünya savaşında, Komünizmi ya da değişik rejimleri getirmek için değişik ülkelerde kurulan mahkemelerde öldürülen insanlardan haberi yok anlaşılan (?) Hem ne alakası var Cemel olayının, İslam mı emretti savaşmalarını? Laf ola beri gele...
 

                                         T. DURSUN'UN SAPTIRMALARINDAN ÖRNEKLER VE DOĞRUSU
Allah Rahmet etsin allame Sadreddin YÜKSEL hoca T. DURSUN’un 2000’e Doğru dergisindeki yazılarının bir kısmına cevap vermişti hiçbir ilave yapmadan aşağıya alıyoruz. Gayemiz; Kuranda "eimmetü'l-küfr" diye tanımlanan, küfür önderlerinin maksatlarını ve metotlarını ortaya koymaktır. (2000'e Doğru) adlı dergi (Aişe ile Hafsa oyunu) başlığı altında yine terbiyesizliğine devam ediyor.Ben şimdi burada evvelâ yalnız o derginin müstehcen parçalarını aktaracağım. Ondan sonra meselenin gerçek veçhesini ortaya koymak için çalışacağım. Şöyle ki:“Peygamber’in çevresinde, Ona güzel kadın bulma yarışı vardır. Eş'as, bu yansı kazanırım ümidi ile Peygamber'e koçar, “bir kız buldum. Mekke civarında bundan daha güzeli yoktur. Ancak sana lâyıktır.”  Muhammed, “haydi aldım gitti” der.Bu “Haydi aldım gitti” Peygamber'in ünlü bir sözüdür. Esma getirilir... Eş'as,    Esma'yı Hazreti Muhammed'in çadırına götürür... O sırada Hazreti Muhammed ayakta durmaktadır... Bacağını ayırmıştır ve entarisi çadır gibi olmuştur.”
(Kavuşulamayan Küteyle) başlığı altında da şu bölümler yer alıyor: “Peygamber'in bu olaydan sonra hastalandığı rivayet edilir. Peygamber ateşler içinde yanarken Eş'as, yine gelir “ey Peygamber Esma olayı seni çok sarstı. Ben daha güzel bir kadın biliyorum. İstersen onu getiririm” der. Bu güzel kız Eş'as'ın kız kardeşi Küteyle'dir. Peygamber hasta yatağında ünlü sözünü tekrarlar: “Haydi evlendim gitti”... Yine Küteyle genç yaşında Peygamber'in hanımı olur. Bu nedenle artık evlenmeyecektir. Bu durumda Eş'as'm kabilesi çaresiz kalıp Müslümanlıktan çıkar.” Derginin burada Hasreti Peygamber hakkında kullandığı söz ve ifadeler var ya, (hâşâ) en çapkın bir insan ve ölüm döşeğinde bile öyle şeyleri düşünen, unutmayan bir seks adamı hakkında söylenebilir. Başka türlü tasavvur edilemez, İşin en garip tarafı da, bu uygunsuz ifadelerin Buhari, Müslim ve siyer kitaplarından alınmış gibi gösterilmesidir.Şimdi bize düşen ilk vazife, Esma ile Küteyle'nin asıl kıssalarını, Buhari, İmamı Ahmed'in Müsned'i ve Siyer kitaplarından vermek. Sonra bazı incelemelerde —eleştirilerde— bulunmaktır. Verelim ki komünistlerin bu babtaki yalan ve uydurmaları meydana çıksın:“Ebu Üseyd anlatıyor: Nu'man kızı Esma —zifaf maksadıyla —Peygamber'in odasına getirildi. Beraberinde ebesi, dadısı da bulunuyordu. Peygamber “nefsini bana bağışla” diye buyurdu. Esma, “melike bir kadın hiç nefsini avamdan olan birine bağışlar mı” diye cevap verdi." (1) Peygamber, onun asabiyetini yatıştırmak için elini uzatıp başına koymak istediğinde Esma: “Euzu billahi minke” (senden Allah'a sığınırım) dedi. —Bir rivayete göre, bu cümle maksatlı olarak Hazreti Âhe ile Hazreti Hafra tarafından ona öğretilmiştir— Rasûlüllah: “Gerçekten sen yüce bir makama sığındın” dedi.Sonra çıkarken “Ya Eba Üseyd (mehir olarak) ona iki kat beyaz elbise giydir ve götür ailesine teslim et” diye emir verdi.”(2)Şunu da hemen ilâve edeyim ki İbni Sai'd'den gelen bir rivayete göre: Kinde emîri, Hazreti Peygamber'le karabet (akrabalık) tesis etmek için dul kalmış kızı Esma'yı Rasûlü Ekrem'e arz etti. O da muvafakat buyurdu.(3)Sıra şimdi Küteyle'dedir. Onun Peygamber'le evlendirilme şekli, sahih kaynaklar tarafından şöyle anlatılır:“Kays kızı Küteyle, Hadramut adlı bölgede iken kardeşi Es'ad tarafından Peygamber'le evlendiriliyor. Sonra kardeşi onu oradan alıp getirmeğe gidiyor. Fakat daha Medine'ye varmadan Hazreti Peygamber vefat ediyor.Vefatından önce, Küteyle hakkında: “O serbesttir, dilerse kapanıp ümmehatülmü'minin arasına girer, dilerse ayrılıp istediği kimse ile evlenir.”    diye vasiyette bulunur. Küteyle, ayrılmayı tercih edip Hadramut’da Ebu Cehl'in oğlu îkrime ile evlenir.” (4)Evet, Esma ile Küteyle'nin kıssalarını sahih kaynaklardan eksiksiz olarak verdikten sonra bir de dönüp derginin o mevzulardaki çirkin, müstehcen, hakaretamiz, terbiye dışı ifadelerine bakalım. O sahih kaynakların neresiyle bağdaşır, neresinde yerleri vardır? Emin olun ki, o kaynaklarla hiç bir münasebeti yoktur. Sadece Peygambere karşı besledikleri düşmanlık hissinden ileri gelmiştir. Yalnız bazı Müslümanları yanıltmak için İslâmi kaynakların adlarını vermeyi de ihmal etmemişlerdir.Dergide saçma bir başlık daha. O baslık altında da Hazreti Peygamber'e karşı savrulan hakaretler... Şimdi ibretle, nefretle maslahat icabı olarak onu yazımıza alalım:“Herise yiyeceksin” Şehveti ne denli talkın olca da bir sınırı vardı. Ve gücünün bir gün sonu gelmişti. İmam'ı Gazali'nin yazdığına göre Peygamberin cinsel organı (Gazali en açık ifadeyi kullanır) artık kalkmaz olmuştu, kaygılanıyordu, konuyu Cebrail'e açtı. Bu şeyin nasıl kaldırılıp sertleştirilebileceğini sordu. Cebrail bu konuda Allah’tan aldığı bilgiyi Muhammed'e iletti: “Herise (aşure gibi bir şey) yiyeceksin.” (Gazali, İhya, Kitabü'n Nikâh c. 2, s. 29)Malumunuz olsun ki yukarıda naklettiğimiz bölümün içinde gecen edeb dışı ifadelerin hiçbirisi İhya il-ulum'da yoktur, geçmemiştir, İmam-ı Gazali'yi onun gibi şeylerden tenzih ederiz. Yalnız Hadis olarak zikrettiği şöyle bir ibare geçiyor:“Cinsi münasebetteki zayıflığımı, güçsüzlüğümü Cebrail'e şikâyet ettim. O da bana herise yememi tavsiye etti.”Onların bu münasebette kullandıkları ifadelerin, cümlelerin İmam'ı Gazali'ninkinden ne kadar farklı olduğunu görüyorsunuz. Anlatmağa, izah etmeğe hacet yok. Evet, İmam'ı Gazali yukarıda geçen Arabça ibareyi hadis olarak nakletmiş ise de nefsilemirde mevzudur (uydurmadır). Aslı yoktur, Hamd olsun çok büyük kabul edilen âlimlerimiz, bunun mevzuluğu hususunda görüş birliği içindeler...(5) Demek burada da komünistler, büyük bir hezimete uğradılar. Hayret! Şu malum yazarların kendi ağızlarından hiç düşürmedikleri, eksiltmedikleri ne kadar da müstehcen kelime ve ifadeleri vardır. Meselâ: kalkmış Zeker'in, Zeker'in öfkesi, kalkmış dikilmiş gibi, kelimeler. Bunları onlar söylemişler, fakat onların yerine bizler utanıyoruz... Hem bunun yanı başında ne kadar da iftira, uydurma ve tahrifleri vardır! Bakın: “zekerin öfkesi giderilmeli” başlığı altında neler konuşuyorlar, ne tahrifatlar yapıyorlar: (...Bu kalkmış zekerin indirilmesi için hiç zaman yitirilmemesi istenir. Nerede ve ne zaman olursa olsun zekerin öfkesi giderilmelidir. Hacda, ihram sırasında bile olsa. O nedenle, Cabir'den aktarılan bir hadise göre, bir hac sırasında Peygamber şu buyruğu verir: “Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın!” Cabir diyor ki: “Hacda, biz, zekerlerimizden meni damlaya damlaya Mina'ya yönelmiştik.” (
Buhari; Hac, umre, şirket, Müslim; Hac, Nesei, menasik. İbni Mace; menasik. Ahmed bin Hanbel; El müsned.)
     Evet, ifadelerin çirkinlikleri gündüz gibi aşikârdır, açıktır, üzerinde durmağa hiç hacet yoktur. Yalnız tahriflere gelince onların üzerinde durmak gerekir. Meselâ, tahriflerden birisi: “Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın.” cümlesidir. Bu tahriftir. Çünkü Buhari'de bu mânâya delâlet eden bir İbare mevcut değildir.İsterseniz iddia ettiğimiz tahrifi ilmi bir biçimde ispatlamak için Buhari Şerifden o hadisin orijinal bir kısmını verelim:  “Rasûlü Ekrem, Ashabına beyti tavaf; Safa ile Merve arasında da sa'y etmelerini, sonra saçlarını kestirip ihramdan çıkmalarını emreyledi. Rasûlüllah'ın bu emri de, beraberinde boynuna kılade takılmış kurbanı bulunmayan hacılar hakkında idi. Böyle bir kimse ihramdan çıkınca yanında zevcesi varsa onunla cinsî münasebette bulunması helâl olur.”  (Et Tecridi's sarih c. 1, s. 106).İşte Buhari'de mevcud olan “yanında zevcesi varsa onunla cinsî münasebette bulunması helâl olur.” cümlesidir. Onların hadis nâmına yazdıkları ise bambaşka şeydir. Evet, Buhari'nin bu hadisinde emir sîgası yoktu ki: “hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın” mânâsı ondan çıkarılmış olsun. Demek onların bu yazdıkları düpedüz tahriftir. Gaye Peygamber hakkında iddia ettikleri aşın cinsîliği —akıllarınca— bununla ispatlamaktır. Hâlbuki Efendimiz burada, sadece şer'î bir hükmü beyan etmek istiyor. O da şöyledir: İhramda iken kişiye yasaklanmış olan şeyler, ihramdan çıktıktan sonra kendisine helâl olur. Meselâ: cinsî münasebet, güzel koku sürünmek gibi...Bu mevzuda Müslim'e de bakalım.   Oraya baktığımız da karşımıza şöyle bir cümle çıkıyor:“Umre ihramından çıkın da kadınlarınızla münasebette bulunun.” Fakat bu hadisi şerifi Cabir'den rivayet eden Atâ adındaki zat, “Hazreti Peygamber, kadınlarla ilgili olarak vermiş olduğu emirden vücub değil ancak ibaha mânâsını kastetmiştir. Yani Umre ihramından çıkan bir kimse dilerse hanımı ile cinsî münasebette bulunabilir.” diye konuşmuştur.(6)Binaenaleyh, Müslim'in bu mevzudaki mefhumu Buhari'ninki ile birleşiyor. İkisinin arasındaki fark sadece lafızdadır. Velhasıl, kötü niyetlilerin, o hadisi şerife verdikleri mânâ bir gerçeği tamamen tahrif ve değiştirmekten ibarettir. Yaptıkları bir tahrif de aşağıdaki gibidir: “Cabir diyor ki, o hacda biz, zekerlerimizden meni damlaya damlaya yönelmiştik.”Dergide böyle geçiyor. Fakat gerçekten bu cümle son derece yanlıştır, hilafı hakikattir. Sahabenin söylediği ile hiç alâkası yoktur. Şimdi hadisi şerifin baş tarafını verelim ki, hakikat olduğu gibi anlaşılsın. Bakın:“Cabir'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Hazreti Peygamber Sahabeleri ile birlikte hac ihramını bağladılar. Rasûlüllah ile Talha hariç hiç kimsenin beraberinde kesilecek kurban yoktu... (Mekke'ye geldiğimizde) Peygamber, ashabına  “Hacc'ı, umre'ye çevirmelerini, tavaf (ve sa'yi) eylemelerini, sonra saçlarını kestirip ihramdan çıkmalarını, yalnız yanında kurban bulunanların ihramlarını muhafaza etmelerini emreyledi.” (Ashab kendi aralarında bu hale taaccüp ederek) “bu ne haldir, nasıl olur, tenasül uzvumuzdan meni damlarken mi Mina'ya, Arafat'a çıkacağız?"(7)Demek istedikleri şey şudur: Hacc'ı umreye çevirmek suretiyle ihramı açmamız, kadınlarımızdan istifade etmemize de yol açabilir. Hacca az bir süre kaldığından ötürü hemen o münasebetin akabinde hac ihramını bağlamak zorundayız. Bağlayıp Arafe'ye çıktığımızda tenasül uzvumuzdan meninin damlaması muhtemeldir. Böyle refahlı bir hal hacc'la nasıl bağdaşır? (8) (Çünkü Hacc zorluktur. R.G.)
     Demek sahabeler kendi aralarında bir ihtimalden bahsetmiş oluyorlar. Yoksa bizler, Arefe'ye çıkarken meni bilfiil damlıyordu demek istemiyorlar.Hayret doğrusu. İnanmayanların zekâ ve anlayış kabiliyetleri bu kadar da kıt olabilir mi? Bence bu, kuvvetli ihtimale göre onların kötü niyetlerinden ileri gelmiş bir tahriftir.Malum derginin yazarları, âdet haline getirmişler: Her münasebette Hazreti Âişe'yi Hazreti Peygamberin tüm söylediklerine karşı şüphe ve tereddüt içinde imiş gibi gösterirler. Bu hiç tasavvur edilir mi? İftiraya uğradığı zaman lehinde on tane ayeti kerimenin indirilmesiyle Cenab-ı Hakkın büyük iltifatına mazhar olan Âişe, onun en büyük Peygamberine karşı nasıl böyle davranır. Bu hiç mümkün mü? Bakın ifk hadisesini anlatırlarken ne yazıyorlar: “... Ayetler üzerine, annesi Âişe'ye “kızım Peygambere teşekkür etsene” der. Âişe’nin cevabı şu olur: “Eğer âyetleri Allah indirdi ise Peygamber'e değil Allah'a teşekkür etmem gerekir.” Böyle kaydediyorlar. Hâlbuki bu yalandır. Âişe böyle konuşmamıştır. Tüm hadis kitaplarında geçen orijinal şöyledir:“Ben, hayır kalkmam ve yalnız Allah'a teşekkür ederim dedim.” —Eğer âyetleri Allah indirdi ise bunun neresinde var? Şimdilik, bu kadar ile yetinelim. Eğer ileride yine Peygambere karşı saldırı başlarsa Allah'ın yardımı ile onu da ilmen geri püskürtmeye hazırız. 
    1-Bu söz nasipsizlik, şakilik ve Peygamberi yüce kadrini bilmezlikten söylenmiştir. (el-İrşadü’s-Sari lil Kastalani c.8/126)2-Buhari, Kitabu’t-Talak, et-Tecridü’s-Sarih, c.2 Kitabu’t-Talak s.124, el- Fethu’r-Rabbani c. 22/ 145, es-Siretü’ Halebiye c.3/ 3623-Fethu’l-Bari lil Askalani c.11/275  4-Es siretü'l-halebiye c: 3. s: 362, El-fethurrabbâni c: 22. s: 147.5-Tahricü ma fil ihya mine'l ahbar - Hafız'ül hadîs Zeynüddin Irakî - El-Ehbar'ül mevzu'a - Allame Aliyvülkarî –Mevzuat, îbnül Cevzî, Rafuddesise an ehbari'l herîse - El Hafız ibni Nasırüddin.6-Müslim şerhi li’n-Nevevi, c.5/298  7-Tecridi Sarih, c.1/111
8-İrsadüs sari şerhi Sahihi!   Buhari, lil-Kastalani c: 3/258.259.  (Günümüz meselelerine KUR’ANDAN CEVAPLAR 21-29)
  
 

                                                                     Allah Bİldİ, Anladı
Çok yerde yerde gösterdik ki T. Dursun, bütüncül muhakeme ve yargıdan yoksun, Arap dilinin temel özelliklerini bilmeyen, garazlı ve çarpıtıcı bir kişiliğe sahiptir. Bu konuda yine dediklerimizi doğrular nitelikte saçmalıklar sunmuştur."Bütüncül muhakemeden yoksundur" diyoruz... öyle olmasaydı, Kur'an'ı bir bütün olarak göz önünde bulundurur, böyle cahilliklere düşmezdi. Onun cahilliğini gösterecek bir iki noktayı burada açıklayacağız
1) Allah'ın evrensel niteliklerini bilmediğini, Kur'an'ın bu evrensel nitelikleri anlatan ayetlerini göz önünde bulundurmadığını, dolayısıyla böyle saplantılara sürüklendiğini göstereceğiz.
2) Arapçada çoğunlukla geniş zaman kipi mazi kipiyle yani geçmiş sığasıyla kullanıldığını örneklerle sunacağız.

A) Allah'ın ilminin bütün zamanlan aştığını bildiren bazı ayetler:“Biliniz ki Allah içinizdeki sırları bilir. Ondan sakının." (Bakara: 235)"O, göklerde ve yerde ne varsa her şeyi bilir.' (Ali İmran: 29)"Göklerde de Ona İbadet edilir, yerde de. Allah açığa vurduğunuzu ve gizlediğinizi bilir. Ne kazandığınızı da bilir." (En'am: 3)Görüldüğü gibi Allah'ın ilmi sonsuzdur. Zaman ve madde (ki zaman, maddenin uzay içindeki hareketinden ibarettir) Allah'ın yaratıkları olduğu için, Allah maddeden de, uzaydan da münezzehtir. Yaratan yaratılanın cinsinden olmaz. Olursa onu zaten yaratamaz.Fakat Allah'ın ilminin iki boyutu var: Madde ve zamanı aşan geçmiş, gelecek ve hal Onun için bir an gibi olan evren­sel boyutu yanında bir de maddiyata, zamana bağlı olarak ortaya çıkan diğer bir boyutu var dır.Mesela: Bir incir çekirdeğinin bir hücresi içinde bir milyon sahifelik maddi (genetik) bir bilgi yerleştirilmiştir. Böyle iğne başı gibi küçük bir yerde bu kadar bilgiyi sığdıran, ancak sonsuz, evrensel bir güç ve bilgi olabilir. Demek çekirdeklerdeki genetik bilgiler, ilahi ilmin, madde dünyasındaki örnekleri ve yansımalarıdır.Şimdi: Bu gizli bilgi ortaya çıkıp incir ağacı olarak görününce; yani neyin ne olduğu ayırt edilince, maddi bir bilgi olarak ortaya çıkmış olur.Bitki, insan, hayvan., vs. yaratıklardaki bu maddi bilgiler, ortaya çıkış zamanlarına göre bizim dil kalıplarımızla ifade edilir. Eğer, bu ortaya çıkış ve görünüm, gelecekle ilgili ise gelecek kipi kullanılır. Yok, eğer bu ortaya çıkış, geçmiş ile ilgili ise geçmiş zaman kipi ile ifade edilir.

1. Örnek: "Allah sizin içinizdeki mücahitleri bilmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız?" (Ali lmran: 42)
Yani, özü sağlam mücahit ruhlular ortaya çıkmadan, sağlamlar çürüklerden ayırt edilmeyince, yani önemli cihad işlevi yapılmadan Cennete giremezsiniz.
2. Örnek:"Sizin bilmediğinizi O bildi. Ondan dolayı bir fütuhat kapısı açtı." (Fetih: 27)
Yani; evrensel bilgisinden Peygamberine Hudeybiye barışının hayırlı olacağını bildirmiş: bu evrensel bilgi. Peygamberin kalbinde geçmiş zaman içinde ortaya çıkmış ve geçmiş zaman kipi ile ifade edilmiştir.
B) Arapçanın bir dil mantığı olarak TE'KİD (Pekiştirme)  çok kere geniş zaman, geçmiş zaman kipi ile kullanılır. Bunun çok örnekleri var
1) "Biz geçmişleri de bildik (biliyoruz)
, gelecekleri de bildik (biliyoruz). (Hicr: 27)
2) "(Ya Lut) Sen bildin; (biliyorsun)
Senin kızlarında bizim bir hakkımız yok." (Hud: 79)
3) “Siz cahil iken Yusuf a ne yaptığınızı bildiniz mi? (bilmiyor musunuz)”?
4) 'Biz, Yusuf hakkında iyilikten başka bir şey bilmedik (bilmiyoruz). (Yusuf: 51)
İşte: Bakara Sûresi ayet 187, 235'te geçen "Allah bildi" ayetlerinin bizim dilimizdeki karşılığı "Allah biliyor" dur. İnsanlara göre o olayın zamanı geçmiş olduğundan, hem de İlahi ilmin kesinliğini dile getirmek için, "bildi" kelimesi ile ifade edilmiştir.Keşke T. Dursun, bu nitelikleri bilseydi veya sağ kalıp cahilliğini öğrenseydi. "Beda"' (görüş değiştirme) ise, Allah hakkında muhaldir, İslami metinlerde böyle bir görüşü destekleyecek bir bilgi yoktur. Bazı sapık gurupların bu şekildeki iddiaları ise, cahilliklerinden kaynaklanır. Heva ve heveslerine uymak için İslami emirleri kaldırmak istemelerinden dolayıdır.Gariptir ki T. Dursun, Şiilerin kaynaklarını hiç kale almazken burada sapık bir Şii gurup olan Keysanilerin iddialarını malzeme yapmıştır... Görülüyor ki işine geldiği gibi kaynakları malzeme yapıyor.
"Allah, İstediğini siler, İstediğini sabit bırakır. Ana kitap onun katındadır." (Rad: 39) Ayetinin ise "Beda" ile hiç ilgisi yoktur.Ayetin Anlamı Şudur:
"Evrenin temel yasaları ve planları vardır. Bir ağacın çekirdeğinden çiçek verişine kadar, yüzlerce yasaları, planları var, ağaç büyük bir bütünlük içindedir."
"Evren de, bir ağaç gibi, ilk temel elementlerden, insanın yaradılışına kadar her şey birbirine bakar, birbirini bütünler."
Bu yasalar, planlar, programlar olmakla beraber, Allah onlara bağlı değildir, o planlardan istediğini siler, (zamanı dolduğu için silinir) istediğini de sabit bırakır. Onun sonsuz kudret ve bilgisi olduğu gibi, sonsuz iradesi de var, her an her şeyi yeniden yapabilir.
Not: Kur'an meallerinde ve metninde "anladı" kelimesi hiç geçmediği, bulunmadığı halde T. Dursun tarafından, konuyu çarpıtmak için meallere sokulmuştur.

                                                                ALLAH GÖRÜŞ DEĞİŞTİRİR Mİ?
"Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başkası tarafından olsaydı onda çok çelişki bulurlardı." (Nisa: 82)
İnsanoğlu devamlı gelişim içindedir. Biyolojik açıdan bebeklik, çocukluk gençlik ve ihtiyarlık gibi bir değişim sürecinden geçtiği gibi sosyal (toplumsal) açıdan da zaman süreci içinde değişim geçirmiştir. Bu değişim kâinattaki diyalektik yapının sonucudur.İnsanoğlu düşünce ve toplumsal yaşam alanında uzun yıllar evvelinden günümüze değin değişimlerle oluşan bir gelişim içindedir. İnsanı olgunluğa, mükemmelliğe ve barışa götüren din de doğal olarak bu değişimlere göre şekillenecektir. Burada unutulmaması gereken şey değişen olguların inanç alanında değil uygulamalar (pratikler) alanında olmasıdır. Mesela her devirde insanlara emredilen ibadet şekillerinde ve sürelerinde farklılık olmuştur. Fakat ibadet (Allah'a yönelme faaliyeti) gerçeğinde bir farklılık olmamıştır. Örneğin, Müslümanlar Peygamberimiz döneminde ilk zamanlar Kudüs'e yönelerek namaz kılıyorlardı. Daha sonra Kabeye yönelmeleri emredildi, önce Kudüs'e sonra Mekke'ye yönelmesi, Hz. Muhammed'e gelen vahiyle ondan önceki vahyin (Musa ve İsa'ya gelen) birbirlerine bağlı olduğuna, ikisi arasında inanç noktasında çelişki bulunmadığına, şekilsel farklılığın önemli olmadığına önemli olanın tek Allah'a inanmak ve O'na yönelmek olduğuna işaret etmekti o devirde özden yoksun olup şekle bakan Yahudilerden bir bir kısmı şekilsel değişikliklere bakarak Hz. Muhammed'i kınıyorlardı. Kur'an buna şöyle cevap veriyor: “Biz ondan daha hayırlısını veya benzerini getirinceye kadar hiçbir ayeti  yürürlükten kaldırmaz veya ertelemeyiz." (Bakara: 106)   'Biz bir ayeti (dinsel bir pratiği veya sembolü) bir başka ayetin yerine değiştirdiğimiz zaman sen yalnızca iftira edicisin, dediler. Hayır, onların çoğu (bu inceliği) bilmezler." (Nahl: 101)Allah kendilerine mesaj gönderdiği toplumun yapısına göre bazı hükümleri toplumsal değişime bağlı olarak kaldırabilir, yerine daha uygununu getirebilir. Yani bazı hükümler deyim yerindeyse geçici maddelerdir. Bazıları ise kalıcıdır. (Nasıl ki bebeğin beslenmesindeki bazı kurallar ve yöntemler geçicidir, büyüdüğü zaman bunlar değişir. Yine Allah'ın bir başka kitabı olan kainatta da bazı bitki ve hayvanlar ekolojik denge içindeki yerlerini başka türlere bırakırlar dinazorlar gibi.) İşte insan biyolojisinden tabiata ve ilahi mesajlara kadar her realitede geçerli olan bu kanuna şu ayet işaret etmektedir "Allah dilediğini siler, dilediğini yerleştirir." (Rad: 39)Bu ilahi incelikleri kavrayamayan statik kafalar (T.Dursun gibi) bu değişiklikleri anlamazlar. Anlamadıkları gibi bu inceliği çarpıtıp "görüş değiştiren Tanrı, yazma bos tahtası" gibi yorumlara kalkışırlar.

                                                                KUR'AN'DA ÇELİŞKİ VAR MI?
İnsanın elindeki ayna kırıksa aynayı neye karşı tutsa ona kırık görünür. İşte bunun gibi T. Dursun Kur'an'a çelişkilerle dolu olan dünya görüşüyle baktığından Kur'anda çelişki olduğunu zannetmektedir. Şimdi onun çelişki zannettiği ayetlere tevhid ışığının altında birer birer bakalım.1- “Müşriklerden kendileriyle anlaşma imzaladıklarınızdan, anlaşmadan bir şey eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka (yani bunların dışında) Haram aylar çıkınca şirk koşanları nerede bulursanız öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların geçit yerlerini kesip tutun... Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı (güvenlik) talep ederse ona eman tanı  (güvenlik ve sığınma hakkı ver.)" (Tevbe: 4-6)"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları bulduğunuz yerde öldürün ve sizi (yurtlarınızdan) çıkardıktan gibi siz de onları (bu işgal ettikleri yerlerden) çıkarın." (Bakara: 190-191)T. Dursun, "Dinde zorlama yoktur." Bakara: 256 ayetinin yukarıdaki ayetlerle çeliştiğini bu nedenle bu gibi ayetlerin yürürlükten kaldırıldıklarını dolayısıyla da İslamın hoşgörüsüzlük ve savaş dini olduğunu iddia ediyor. Hâlbuki bu ayetler arasında kesinlikle çelişki yoktur. Bunu şöyle bir örnekle anlatalım: Bir komutan askerlerine şu emirleri vermiş olsun:
— Siz insanları barışa davet edin, bu konuda zorlayıcı olmayın.
— Size karşı savaşırlarsa siz de onlarla topyekûn savaşın, aşırı gitmeyin.
— Eğer sizinle anlaşma yapmak isterlerse onlarla anlaşın.
— Anlaşmaya sadık kalmayıp bozarlarsa onları nerede bulursanız öldürün.
Şimdi düşünelim, bu emirler arasında çelişki var mı? Elbette ki yok. Ama T. Dursun gibi bu emirleri Bektaşi mantığı ile alırsanız sonuç şöyle olur:
— İnsanları barışa davet edin
— Onlarla topyekûn savaşın
— Onları nerede bulursanız öldürün
Görülüyor ki verilen emirlerden yukarıdaki gibi bir seçimde bulunursanız emirler arasında bir çelişki olduğu zannedilir. Ancak her emrin veriliş nedeni zamanı ve şartları dikkate alınırsa, hiçbir çelişki olmadığı görülür. Şimdi bu konudaki Kur'an ayetlerini değerlendirelim:Peygamberimizin hayatını ve Kur'an ayetlerinin iniş sırasını incelediğimizde inkârcılara karşı takınılan tavrı şu safhalar içinde değerlendirmek mümkündür.
a) Davet ve tebliğ safhası
b) Savaş veya anlaşma safhası
c) Anlaşmaya uyulmadığı durumda ültimatom ve topyekun savaş safhası
işte inen ayetlerin hepsi de bu şart ve ortamlar içinde geçerlidirler. Aralarında bir çelişki yoktur.
2) "Sizden sabreden 20 kişi olsa ikiyüzü (düşmanı) yenerler. Sizden sabreden 100 kişi olsa kâfirlerden 1000 kişiyi yenerler." (8:65)
"Şimdi Allah sizden yükü hafifletti sizdeki zaafı gördü. Sizden sabreden 100 kişi olsa 200'ü yenerler. Eğer sizden 1000 kişi olsa Allah'ın izniyle 2000’i yenerler." (8:66)İlk ayette mü'minlerin karşı koyabilecekleri düşman sayısı oranı 1/10 iken ikinci ayette bu oranın 1/2 olduğu görülmektedir. T. Dursun bunun bir çelişki olduğunu söylemektedir. Hâlbuki ayetler sebep sonuç ilişkisi açısından incelendiğinde ayetlerde çelişki olmadığı görülür. Şöyle ki: Önce iki ayette geçen sayıları karşılaştıralım, birinci ayette 20 ve 100, ikinci ayette ise 100 ve 1000 mü'minden bahsedilmektedir. İkinci ayetteki sayı artışından anlıyoruz ki Müslümanlar çoğalmıştır. Müslümanların sayıca artışına karşılık nitelik (güç ve kararlılık vs.) aynı oranda gelişmemiştir. Yani nicelik artmış fakat ortalama nitelik azalmıştır. Bu nedenle ilk ayette Müslümanlarda zaaftan bahsedilmemekte, İkinci ayette ise onlarda zaaf olduğundan söz edilmektedir. Bu açıdan bakıldığında ilk Müslümanlar güçlü olduklarından dolayı biri on düşmana karşı gelebilirken yeni Müslümanlardan her biri zaaftan dolayı iki düşmana karşı ancak savaşabilirdi. Görülüyor ki ayetler arasında çelişki yoktur. Aksine burada sosyolojik bir kanundan bahsedilmektedir. İddia edildiği gibi haşa Allah bilmediği şeyi öğrenip yanılgı sonucu görüşünü değiştirmiş değildir.Son olarak şunu söyleyebiliriz ki, söz konusu ayetlerin her biri ayrı şartlarda geçerlidir. Müslümanlar birlik içinde kuvvetli bir imana sahiplerse birinci ayetle, bu konuda zaafları varsa ikinci ayetle amel edeceklerdir. Allah'ın sözünde (prensiplerinde, adaletinde ve merhametinde) değişme yoktur. Değişiklik toplumsal değişmeye bağlı olarak pratiklerde olur.
 

                                                       İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİNİ KİM YAKMIŞ?
M.Ö. III. yüzyılda İskenderiye'de kurulmuş olan kütüphane, insanlık tarihinde meydana getirilmiş önemli eserlerden biridir. Eski kaynaklar, burada 900 bin cilt el yazması eserin toplandığını kaydeder.İskenderiye şehri M.Ö. 382 yılında, Makedonyalı Büyük İskender tarafından kurulmuştur. Onun ölümüyle imparatorluğun dağılışı sonunda kumandanlarından Lagus’un oğlu Ptolemaeus’un eline geçti. O da Mısır’da krallığını ilan etti. Mısır’da 300 yıl devam eden bu hanedanın ilk hükümdarı olup, 383 yılında 24 yaşında iken 24 yıl hüküm sürmüştür. Savaşı sevmeyen Ptolemaeus, hiçbir zaman ülkesinin sınırlarını genişletmek hevesine kapılmadı. Bilim ve edebiyata düşkünlüğüyle, Mısırlılar'ın gelenek ve göreneklerini, dinlerini benimseyerek halkın sevgisini kazandı. Eski kanunları, dini törenleri muhafaza etmekle kalmayıp, eski Mısır hükümdarlarının lakabı olan Firavun unvanını aldı ve onları taklit ederek öz kız kardeşiyle evlendi.Bu yeni devletin merkezi İskenderiye şehriydi. Yeni firavun burayı baştanbaşa onarıp, genişleterek o devrin en meşhur başkenti haline getirdi. Burada meydana getirdiği en önemli eser ise müze ve buna bağlı olan kütüphane idi. Kurulması için saray civarında ve güzel bir yer seçildi. Müzede o devirde bilinen bütün ülkelerdeki hayvan ve bitkilerin bir örneği vardı. Ayrıca botanik bahçesi ve bir rasathane bulunuyordu. Otopsi yoluyla insan vücudunun incelenmesi için bir anatomi salonu açılmıştı. Bu bilim sitesinde fizik, kimya, tıp, astronomi, matematik, felsefe, edebiyat ve fizyoloji bilgileri için evler yapılmıştı.Müzenin en önemli bölümü kütüphanesiydi. Kütüphanenin müdürü, bulabileceği her yazılı eseri alma yetkisine sahipti. Mısır’a giren her kitabın buraya götürülmesi mecburiyeti vardı. Kitabın burada bir nüshası çıkarılıp sahibine verilir, kitabın aslı ise kütüphanede kalırdı. Bir taraftan da yurt dışına gönderilen memurlar, başka ülkelerde buldukları kitapları satın alıp, getirirlerdi. Böylece, o zamana kadar birçok bilime ait dağınık halde ve kaybolmaya mahkûm durumda olan eserler emin bir yerde toplanmış oldu.
KÜTÜPHANENİN YIKILIŞI

Genel kanı bu kütüphanenin, çıkan çeşitli fanatik görüşler nedeniyle, antik Pagan tapınakları ve yapıların imhası sırasında Hıristiyanlar tarafından yakıldığı yönündedir. Bu görüşe göre 391 yılında Bizans’ın Mısır Valisi Theophilos, İskenderiye’de Mısır’ın eski din mensuplarına ait Osiris tapınağının yeri olan bir arsayı, kilise inşa edilmesi için Hrıstiyanlar’a verdi. Burada yapılacak kilisenin temel kazıları sırasında üzerinde eski dine ait yazılar bulunan bir taş çıktı. Hıristiyanlar bunu bir alay konusu yaptılar. Bu olay şehirde oldukça kalabalık halde bulunan putperestleri kızdırdı ve sonunda İskenderiye’de dini bir ayaklanma çıktı. İki taraf çarpıştı, insanlar kitle halinde kılıçtan geçirildi. İskenderiye Kütüphanesi’nin olduğu bölge yerle bir edildi. İmparator I. Theodosius, valiye başka büyük şehirlere göre eski dinin İskenderiye’de hala neden bu kadar canlı olarak devam ettiğini sorunca, buna sebep olarak İskenderiye Kütüphanesi’nin eski putperestlik kültürünü devam ettiren kitaplarını ileri sürdü. İmparator, bunun üzerine hepsinin yok edilmesini emretti. İskenderiye Kütüphanesi’ndeki tüm eserler şehrin hamamlarına dağıtılarak yaktırıldı ve böylece insanlık tarihinin bu bilim ve kültür hazinesi yok oldu.Daha önceleri bu kütüphanenin şehrin Müslümanlar tarafından alınmasından kısa bir süre sonra ikinci İslam Halifesi Hz. Ömer’in emriyle Mısır Fatihi Amr İbnül-As tarafından yakılarak yok edildiği ileri sürülmüştür. Genelde bu iddialar Hristiyanların Müslümanlara suçu atmaları olarak kabul görmüştür. Tarihi gerçeklerden habersiz bir takım sürüler şunu der: “Kasıtlı olan bu yanışının sorumlusu Ömer Bin Hattab'dır.. Hatta kitaplar, yakılmadan bir kaç dakika önce, şu konuşmaları işitmişlerdir Ömer Bin Hattab'ın ağzından: Bu kitaplarda, ya Kuran'da olanlar vardır, ya da başka şeyler. Her iki durumda da gereksizler.” 630'lu yıllarda olan bu olay, kan davasına dönüşmüştür adeta…

Burada şunu söylemek gereksizse de insaf ehline belki faydası olur. Hz. Muhammed (s.a.v.) 632 yılında vefat etmiş daha sonra hilafete Hz. Ebu Bekir (r.a.) geçmiş ve hilafet makamında 2 yıl kalmıştır. İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) 624 yılında halife olmuştur. Nasıl oluyor da Hz. Ömer halife iken 630 yılında İskenderiye kütüphanesini yakabiliyor.Princeton Üniversitesi Doğu tetkikleri kürsüsü başkanı Prof. Philip K. Hitti şöyle diyor: Halifenin (Hz.Ömer’in) emriyle Amr İbn As'ın altı ay boyunca şehrin çok sayıdaki hamamlarında, ocaklarında İskenderiye Kütüphanesindeki kitapları yaktığına dair anlatılanlar, tamamen hayali ve farazi tatlı HİKÂYELERDEN ibaret olup tarihi gerçeklerle alakası yoktur.Büyük Plotemy Kütüphanesi pek erken bir devirde daha M.Ö. 48 senesinde Julius Sezar tarafından ateşe verilmişti. Yeni İskenderiye Kütüphanesi ise İmparator Teodoius emri üzerine takriben M.S. 389 yılında ikinci defa ve tamamen yok edilmiştir. Bu duruma göre İslam fetihleri esnasında İskenderiye'de önem taşıyan herhangi bir kitaplık mevcut olamazdı ve ayrıca o çağda yaşamış hiçbir tarihçi ne Amr'a ne de Ömer'e bu konuda bir suç atfetmez. (İslam Tarihi C.l Sf. 251)Kütüphanenin Sezar tarafından, İskenderiye'yi kuşattığı sırada yok edildiği görüşü de çeşitli tarihi eserlerde yer almaktadır. Kütüphanenin varlığını 4. yüzyıla kadar sürdürdüğü bilinmektedir. Sezar'ın kuşatmasında sadece bir bölümünün zarar görmüş veya yıkılmış olduğu da düşünülmektedir.İskenderiye Kütüphanesi üstüne araştırmalar yapan Gazi Üniversitesi öğretim görevlisi Tuncer Tuğcu; "Hz. Ömer zamanında, Müslüman olanların sayısı çığ gibi büyümüştü. Hıristiyanlar sayılarının giderek azalması karşısında çaresizliğe düşmüşler ve o dönem İskenderiye"deki putperestleri (paganları) Hıristiyanlaştırıp Müslümanlara karşı kışkırtmışlardır. Aynı dönemde İskenderiye Kütüphanesi"nin başında ünlü kadın matematikçi ve filozof Hypatia bulunuyordu. Paganları kışkırtan Piskopos Cyril (18. yüzyılda aziz ilan edildi), Hypatia"nın Hıristiyan dogmalarına karşı öne sürdüğü savları duyunca şaşkına döndü. İskenderiye Kütüphanesi"nin yakılması dönemin en önemli aydınlarından olan Hypatia"nın açıklamalarından sonra oldu" diyor.İskenderiye Kütüphanesi"ndeki eserler, bu kütüphaneyi kullanan aydınlar ve kütüphane müdiresi Hypatia, Hıristiyanlığın dogmalarına karşı etkin bir savaş veriyorlardı. Kütüphane, Hıristiyan karşıtlarının bir merkezi olmuştu o dönemde. Burada şekillenen fikirlerin Hıristiyan inancına zarar vereceğine inanan azizler ise rahipler aracılığıyla savaş başlattılar.
Hypatia öldürülüyor, suç başkasına atılıyor Tuncer Tuğcu, İskenderiye Kütüphanesi"nin yakıldığı günü şöyle anlatıyor: "414 yılının Lent bayramında, Hypatia"nın konuşmalarından etkilenen halk kütüphanenin önünde toplandı. Piskopos Cyril"in rahipleri bu kalabalıktan rahatsız oldu ve silahlı güçleri çağırdı. İlk Hypatia tutuklandı, eziyet edilerek öldürüldü. Daha sonra İskenderiye Kütüphanesi"ndeki kitaplar toplatıldı ve hamamlarda ateşe verildi. Ve kütüphane alevler arasında sonsuz bir sessizliğe gömüldü. Böylece insanlık tarihinin bu eşsiz bilim ve kültür hazinesi yok oldu, dünyanın eski çağlarına ait pek çok değerli bilgi bir daha elde edilmeyecek şekilde ortadan kalktı."Antik örneği devam ettirme düşünceleri seksenli yılların sonunda, kütüphanenin yeniden inşası için bir uluslararası komitenin kurulmasıyla ön plana çıktı. Planlara göre, binanın eski yerinde 1995 yılına kadar 100 milyon Dolar değerinde bir inşaat yapılacaktı. Ancak ardından gelen dönemde bölgedeki politik ihtilaflar ve temellerin altında eski kral saraylarının olduğunu düşünen arkeologların muhalefeti nedeniyle gecikmeler yaşandı.UNESCO’nun 1987 yılında yaptığı çağrıda sonra 1990 yılındaki Assuan Konferansı’na katılan komisyona bazı Arap ülkeleri ve özel kişiler 65 milyon Dolar yardımda bulundu. Kütüphanenin inşaatına 1995 yılında başlandı ve inşaat 2001 yılında bitirildi. 45 bin metrekarelik kullanım alanına sahip olan yapı toplam 250 milyon Dolara mal oldu.
(Bahaettin SAĞLAM-İsmail ACARKAN -Turan Dursun ve Din)- www.sadabat.net (Rıza  GÖRÜŞ)
     Bernard Lewis de konu hakkındaki makalesinde, kütüphanenin Müslümanlar tarafından yok edildiği hikayesini bizzat Alfred J. Butler, Victor Chauvin, Paul Casanova ve Eugenio Griffin gibi Batılı ilim adamlarının reddettiğini yazmaktadır.( Mostafa El-Abbadi ve Omnia Mounir Fathallah, What Happened to The Ancient Library of Alexandria?, Brill, 2008, sayfa 214)
     
Princeton Üniversitesi Doğu tetkikleri kürsüsü başkanı Prof. Philip K. Hitti şöyle diyor; Halifenin {Hz.Ömer} emriyle Amr İbn As'ın altı ay boyunca şehrin çok sayıdaki hamamlarında, ocaklarında İskenderiye Kütüphanesindeki kitapları yaktığına dair anlatılanlar, tamamen HAYALİ ve farazi TATLI HİKAYELERDEN ibaret olup tarihi gerçeklerle alakası yoktur.Büyük Plotemy Kütüphanesi pek erken bir devirde daha mö 48 senesinde Julius Sezar tarafından ateşe verilmişti. Yeni İskenderiye kütüphanesi ise İmparator Teoduius'un emri üzerine takriben ms 389 yılında ikinci defa ve tamamen yok edilmiştir. Bu duruma göre İslam fetihleri esnasında İskenderiye'de önem taşıyan herhangi bir kitaplık mevcut olamazdı ve ayrıca o çağda yaşamış hiçbir tarihçi ne Amr'a ne de Ömer'e bu konuda bir suç atfetmez... Philip Hitti, Turan Dursun'u tanımadığı için şanssız mı? Ne dersiniz?


                                                                      I. YAZININ TENKİDİ
A. Kaynakların Değerlendirilmesi:
Adı geçen yazıda bir bölüm, “İslâmcı düşünürlerin kaynaklar hakkındaki görüşleri ve değerlendirmelerine” ayrılmış ve bu zevatın, sözde “kaynakların güvenilirliğini” doğruladıkları ifade edilmiş, kaynaklardaki hangi konu işleneceği ve bu konu ile ilgili bilgilerin doğru olup olmadığı sorulmamış, yalnızca “genel olarak” bu kaynaklara güvenilip güvenilemeyeceği hususunda bilgi alınmıştır.
“Meşhur altı hadîs kitabı (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizî, İbn Mâce), Muvatta’, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i, Gazzâlî’nin İhyâ’sı, İbn Sa’d, İbn Hişâm, İbn Hallikân ve Taberî’nin Târih kitapları; Râzi, Kurtubî, İbn Kesîr ve Sâbûnî’nin Tefsir’lerinden ibâret olan” bu kaynakların güvenilir olup olmadıkları kendilerinden sorulan zevât, meseleye genel açıdan baktıkları için müsbet cevap vermişlerdir.
Bir balya malın içinde birkaç adet bozuk parça bulunur ve bunların bozuk olduğu da balyanın üzerinde yazılmış olursa, işten anlayan kişiye, “bu balyadaki mallara güvenebilir miyim?” şeklinde bir soru sorulduğu zaman, onun vereceği cevap “evet”tir. Yukarıda sayılan hadîs kitaplarının bir kısmı, bazı zayıf, gerçeğe nisbetle değişik, hattâ bazıları uydurma haberleri de ihtivâ etmektedir; ancak bu işin uzmanları onları tesbit etmiş ve yerinde işaretlemişlerdir.“Târih ve tefsir kitaplarında yazılı olanların tamamına güvenilir, ne yazılmış ise doğrudur” diyecek bir tane İslâm âlimi bulmak mümkün değildir. Bu kitaplar umûmî vasıfları itibarıyla değerlendirilir ve bu mânâda güvenilir olup olmadıkları ifade edilebilir. Belli konulara ait haber ve yorum sözkonusu olunca “ancak incelenerek, ilmî metodlar uygulanarak” doğru olup olmadıklarına karar verilir.Gazzâlî’nin İhyâ isimli eseri tarih, hadîs ve tefsir kitabı değildir. Bütün yönleriyle İslâm’ı anlatmak ve gereken yerlerde yorumlamak üzere kaleme alınmış, ilhâm ve ictihad mahsulü bir kitaptır. Bu eserde geçen hadîslerin güvenilir olup olmadıkları konusunda hadîs âlimleri, onlarca yılı kaplayan çalışmalar yapmış ve doğruyu yanlıştan, güvenilir olanı böyle olmayandan ayırmışlar, bu çalışmalar da İhyâ ile birlikte neşredilmiştir. Bugün her ilgilinin elinde bulunan İhyâ nüshalarının her sayfasının altında, metinde geçen hadîslerin sahih olanları ile böyle olmayanları, hatta aslı olmayanları tesbit edilmiştir.
Şu halde kaynakların değerlendirilmesi konusunda hile ve saptırma sözkonusudur.

B. Üslûp:
Laik Türkiye Cumhuriyetinde kişiler bir dine inanmak mecburiyetinde değildirler; dileyen mümin, dileyen münkir olabilir. Ancak hiçbir kimsenin bir mümini inancından dolayı kınamaya, onun imanı ve dini kanaatlarıyla alay etmeye, tahkir ve tazyifte bulunmaya hakkı yoktur. Nüfusunun yüzde doksanından fazlası müslüman olan bir ülkede, kitle iletişim vasıtalarında hizmet veren şahısların, vicdanî kanâatlere saygı göstermeleri, bu saygıyı üslûplarında da ortaya koymaları beklenir. Eskiler “üslûb-i beyân aynıyle insandır” derler; yani kişinin üslûbuna bakarak nasıl bir insan olduğunu anlamak mümkündür.İnanan kişileri rencide etmek, 1 milyar insanın aşk ve sevgilerinin hedefi olan bir değere böylesine âdî bir üslûp içinde dil uzatmak medenî bir kişinin davranışı olamaz. Gerçekleri saptırmak, insanlara tuzak kurmak, doğruyu yanlışa, yaşı kuruya katmak, işine geleni görüp, işine gelmeyenden yan çizmek… ilmî trafsızlık ile bağdaşmadığı gibi, adı geçen yazının başında yer alan “hiçbir yorum yapmaksızın ve orijinal anlatıma bağlı kalarak” vaadlerine de ters düşer. Aşağıdaki satırlarda işte bu “eylemlerin” örneklerini göreceğiz.

C. Temas Edilen Konular:
1. Hz. Âişe’nin “görüyorum ki senin Allah’ın yalnızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor” demesi:
Yazıya göre Hz. Âişe, bazı kadınların kendilerini Hz. Peygamber’e (sav) armağan etmelerine kızıyor ve kıskançlık duygusu içinde “dünyada ne kadınlar varmış, hiç kadın da kendini peygambere armağan eder miymiş?” diyor, bu söz üzerine -âdetâ onu susturmak için- bunun caiz olduğunu bildiren âyet iniyor. Sonra yine Hz. Âişe’nin sırasını koruma konusundaki titizliği ve bunu başkalarına kaptırma endişesi karşısında, Hz. Peygamber’i (sav) sıra konusunda serbest bırakan âyet iniyor ve bunun üzerine Hz. Âişe yukarıdaki sözü söylüyor!
Burada sözler ve âyet meâlleri, “Kur’ân âyetlerinin, Hz. Peygamber’in (sav) arzularını tatmin etmek üzere indiği, yahut Hz. Peygamber (sav), çevresini susturmak ve arzularını gerçekleştirmek için sözler söyleyip bunları âyet diye takdim ettiği” mânâsı çıkacak şekilde sıralanmış, satır aralarına sokuşturulan kelime ve cümlelerle -mesel⠓ne var ki âyet hemen iniyordu”- okuyucu bu menfî mânâya yönlendirilmiştir.Yanlışlara ve saptırmalara işaret etmeden önce ilgili iki âyetin meâlini verelim:
“…Bir de peygamber kendisi ile evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere bağışlayan2 mü’min kadını -diğer mü’minlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere- helâl kıldık… Ta ki sana zorluk olmasın; Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”3
“Onların dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın. Boşadığın hanımlardan arzu ettiğini, tekrar yanına almanda senin üzerine bir günah yoktur. Böyle yapman onların gözlerinin aydın olmasına (sevinmelerine), üzülmemelerine ve hepsinin senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur…”4
Dergide verilen meâller doğru değildi. Birinci âyette geçen “Ta ki sana zorluk olmasın” kısmı Hz. Peygamber’e (sav) verilen özel izinlerle ilgilidir. “…onların da üzerine neyi farz kıldığımızı bildirdik” şeklindeki tercüme yanlıştır; âyette “bildirdik” değil, “bildik, biliriz” meâlinde bir kelime vardır. İkinci âyetin meâlinde “…bu onların gözlerinin aydın olmasından, tasalanmamalarını hepsine verdiğin şeylere razı olmanı daha iyi temin eder” şeklinde dergide yer alan mânâsız sözlerin, âyetin meâli ile ilgisi yoktur; doğrusu yukarıda yazdığımız gibidir.
Hz. Âişe’nin her iki sözü de kıskançlıktan kaynaklanan sözlerdir; ancak kıskançlık tabiî bir duygu olduğu ve sevgiye de dayandığı için Hz. Peygamber (sav) onu mazûr görmüştür. Hemen işaret edelim ki Hz. Âişe’nin söylediği ve Peygamberimiz’in (sav) de mazur gördüğü sözler dergide saptırılmış, kasten yanlış çevrilmiştir. Verilen kaynaklara baktığımız zaman Hz. Âişe’nin “dünyada ne kadınlar varmış!” gibi bir sözüne rastlamadık. Kendisi şöyle diyor: “Kendini Hz. Peygamber’e (sav) bağışlayan (mehir istemeden onunla evlenmeye razı olan) kadınları kıskanırdım ve kadın kendini armağan eder mi, bir kadın, kenidisini bir erkeğe bağışlarken utanmaz mı? derdim.” Bu sözler, kocasını kıskanan bir kadının rahatça söyleyebileceği sözlerdir.
“Senin Allah’ın, yalnızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor” sözü ise Hz. Âişe’nin ağzından asla çıkmamıştır. O’nun söylediği sözün kelime kelime tercümesi şudur: “Rabbin, senin arzunu hemen yerine getiriyor” Bu da kıskançlık yüzünden söylenmiş bir sözdür; ancak dergideki edep dışı sözle bunun bir alâkası yoktur.
Allah Teâlâ’nın, Peygamberi (sav) için gerçekleştirdiği arzular, daha doğrusu O’na (sav) bahşettiği bazı özel izinler ve kolaylıklar doğrudan cinsî istek ve doyum ile ilgili olmayıp, taşıdığı ağır yükle alâkalıdır. O (sav), birçok kadını nikâhı altında tutarken veya yeniden evlenirken de çoğu kez cinsî arzu dışında maksatları gerçekleştirmeye, yüklendiği vazifeyi yerine getirmeye yönelmiştir. Bu hususu aşağıda O’nun (sav) niçin birden fazla evlendiğini ve dörtten fazla eşini boşamadığını açıklarken göreceğiz.
Peygamberimiz’in (sav) arzularını gerçekleştirdiği ileri sürülen âyetlerden birincisinde Hz. Peygamber’e (sav), mehir istemeden kendisi ile evlenmek isteyen kadınlar ile evlenebileceği bildirilmiştir. Bu hükmün, bütün mü’minler için geçerli olan hüküm ile büyük bir farkı yoktur; çünkü diğer müslümanlar da peşin ödemeden bir mehir üzerinde anlaşarak bir kadınla evlenebilirler ve kadın, evlendikten sonra rızası ile bu mehri kocasına bağışlayabilir.
İkinci âyette söz konusu edilen “kadınlar arasında adâlete riâyet” konusu da dergideki yazıda hedefinden saptırılmıştır. Bir kere müfessirler, adâlet ile ilgili kısmın mânâsında birleşmiş değillerdir; bazılarına göre “dilediğini geride bırakır, dilediğini de yanına alırsın” cümlesi, eşlerinden dilediğini boşaması, dilediğini nikâhı altında tutması ile ilgilidir. “Kadınların yanında geceleme konusunda serbestlik verildiği” yorumunu benimseyen müfessirler de vardır. Ancak Hz. Peygamber’in (sav) bu konuda ömrünün sonuna kadar genellikle adâlete riâyet ettiği bilinmektedir.
Adâlet konusunda (kasm) önemli olan, kişilerin mükellef tutulduğu husûs, kadınların yanında gecelemeyi sıraya koymak, bu konuda adâlete riâyet etmektir. Yanında kalınan kadınla birleşme mecburiyeti hiçbir kimse için sözkonusu değildir; ayrıca eşit sevme yükümlülüğü de yoktur; çünkü sevgi yükümlülükle olmaz. Hz. Âişe “ne yapıp etmiş herkesten çok sıra ve ayrıcalık almayı başarmıştı” cümlesi dayanaksızdır. Bunun doğrusunu Müslim’in Sahih’inden öğreniyoruz. Şöyle ki; Hz. Peygamber’in (sav) eşlerinden Sevde yaşlanınca kendi sırasını, rızası ile Hz. Âişe’ye vermiş, bu sebeple Peygamberimiz (sav) ona iki gece ayırmıştır.5

2. Hz. Âişe ile altı yaşında evlenmesi:
Dergide, mûteber hadîs kitaplarına dayanılarak Hz. Âişe’nin, Resûl-i Ekrem (sav) ile evlenmesi anlatılmış, bu kaynaklarda bulunmayan bazı kelimeler tercümeye eklenerek maksada hizmet edilmiştir. Dergideki hadîs tercümesinde “Hiçbir şeyden korkmadım. Ama ansızın karşılaştığım Peygamber’den (sav) çok korktum…” cümlesi vardır. Metinde bu tercümeye tekabül eden kısmın doğru tercümesi ise şöyledir: “Kuşluk vakti Resûlullah’ı karşımda buluvermem dışında beni hiçbir şey heyecanlandırmadı”. Burada geçen “rava’” kelimesi, tehlikeli bir şeyden korkmaktan ziyade “ürkütmek, heyecanlandırmak” mânâsına gelmektedir.
3. Zeyneb ile evlenmesi:
Dergide Hz. Peygamber’in (sav), halasının kızı Zeyneb b. Cahş ile evlenmesi tam bir aşk romanına çevrilmiş, uydurma tasvirler yapılmış, Resûlullah’ın (sav) kalbi okunmuşçasına ahkâm kesilmiştir. Bu cümleden olarak “…Zeyneb yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir. Peygamber, Zeyneb’in güzelliği karşısında coşkuya kapılır ve şu sözleri söylemekten kendisini alamaz: ‘Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, gönlümü çeviriverdin…’ Zeyd, karısını yitireceği önsezisi ile Peygamber’e koşar, ‘Zeyneb’i sevdinse hemen boşayayım sen al’ der, Muhammed’in karşılığı ‘O nasıl söz, karını boşama, Allah’tan kork’ olur… Peygamber gerçekten seviyordu Zeyneb’i, ama… insanlardan çekiniyordu… gizlediği… Zeyneb’e vurulmasından başka birşey değildi…” denilmektedir.
“Hiç yorum yapılmaksızın ve orijinal anlatıma bağlı kalarak” aktardıklarını iddiâ ettikleri bu satırları, atıf yaptıkları kaynaklardan bir de biz aktaralım:
Ahzâb sûresi’nin 37. âyeti bu hâdise ile ilgilidir: “Allah’ın nimet verdiği ve senin de kendisine lûtufta bulunduğun kimseye eşini yanında tut, Allah’tan kork’ diyorsun. Halbuki Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyorsun. Oysa asıl korkulamaya lâyık olan Allah’tır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (onlarla evlenme konusunda) mü’minlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri daima yerine getirilmiştir.”
Müteakip âyetlerde de Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi yapmanın peygamberlere de vebal olmayacağı, Resûlullah’ın (sav), hiçbir erkeğin babası (bu arada Zeyneb’in eski kocası Zeyd’in de babası) olmadığı… bildirilmektedir.
Bilindiği üzere Hz. Hatîce, Resûlullah’a (sav) Zeyd isimli bir köle hediye etmişti. Peygamberimiz (sav) sonradan bu zatı hürriyete kavuşturarak evlatlık aldı (o zaman evlât edinmek serbest idi), sonra İslâm’ın getirdiği “insanların birbirine eşit olduğu” fikir ve inancını pekiştirmek için bu eski köleyi, kendi halasının kızı (asil bir aileye mensup bulunan) Zeyneb b. Cahş ile evlendirdi. Bu evlilik bir inkılâb mahiyetinde idi. Zeyneb önce bu evliliğe karşı çıktı ise de Peygamberimiz’in (sav) ısrarı üzerine kabul etti. Ancak bu evlilik yürümedi, taraflar sık sık birbirinden şikâyet ediyorlardı, Hz. Peygamber (sav) de kendilerine öğüt vererek sabretmelerini istiyordu. Sonunda bu işin yürümeyeceğini anladı ve Zeyd’e eşini boşaması konusunda izin verdi. Zeyneb Zeyd’den boşandıktan sonra, ikinci bir inkılâb hükmünü gerçekleştirmek ve bu arada Zeyneb’in vaktiyle kendisini kırmayarak eski köle Zeyd ile evlenme fedâkârlığını mükâfatlandırmak üzere onunla evlendi. Bu ikinci inkılâb da “evlatlığın gerçekte evlât olmadığını ve onun boşadığı eşi ile babalığın evlenmesinde bir sakınca bulunmadığını” ortaya koyarak bir cahiliyet inancını daha yıkmaktı. Bu olayda, mahut derginin istismar ettiği ve yanlış aktardığı cümleyi, vâkıa ile birlikte İbn Sa’d’ın Tabakat’ından aktaralım: “Hz. Peygamber (sav) bir gün Zeyd’i bulmak üzere evine gitmişti, Zeyd’in karısı Zeyneb ev kıyafeti ile (tam giyimli değil iken) kalktı, Resûlullah (sav) onu görünce arkasını döndü, Zeyneb ‘Zeyd evde yok, buyurun Ya Resûlullâh (sav)’ dedi ise de Hz. Peygamber (sav) girmedi. Zeyneb O’nun girmediğini görünce çabucak giyindi, örtündü ve dışarı fırladı ve -bu hali- Resûlullah’ın (sav) hoşuna gitti, sonra bir şeyler mırıldanarak dönüp gitti, söylediklerinden yalnızca şu anlaşılıyordu: “Büyük Allah’ım seni tenzih ederim, kalbleri evirip çeviren Allah’ım seni tenzih ederim!” Sonra Zeyd eve gelir, Zeyneb ona olayı anlatır, Zeyd ‘niçin buyur etmedin!’ diye çıkışır ve hemen Resûlullah’a (sav) gider, evde bulunup O’nu (sav) ağırlayamadığı için hayıflanır, Zeyneb’i beğeniyorsa alması için hemen boşayabileceğini söyler, Resûlullah reddeder. Bu teklif defalarca tekrarlanır, sonunda Allah Resûlü (sav) boşamaya izin verir, kadın iddetini bekledikten sonra da onunla evlenir.7
Bu âyet meâlleri ve tarihî rivâyetlerden sonra derginin tahrif ve saptırmalarını şöylece sıralamak mümkündür:
a) Bu nakiller içinde Peygamberimiz’in (sav) Zeyneb’i sevdiğine ait bir ifade yoktur. Esasen Zeyneb, O’nun (sav) halasının kızıdır, kendisini eskiden beri tanımaktadır ve Zeyd’e onu kendisi almıştır (onları Hz. Peygamber (sav) evlendirmiştir). İlk defa görüp yıldırım aşkına tutulmak için hiçbir sebep mevcut değildir.
b) Geri dönerken söylediği sözün gerçek karşılığı yukarıda verdiğimiz gibidir, burada “gönlümü çeviriverdin” şeklinde bir ifade mevcut değildir. Doğru tercümesini yukarıda verdiğimiz cümle ise İslâm âlimleri tarafından şöyle anlaşılmıştır: “Allahım! Gönüllere hükmeden sensin, nasıl oluyor da Zeyd, böyle bir kadınla geçinemiyor ve mutlu olamıyor!”8
c) Hz. Peygamber’in (sav) gizlediği ve Allah’ın açıklayacağım deyip, âyette açıkladığı husûs ayan beyan ortadadır; bu da -dergide iddiâ edildiği gibi- bir aşk hikâyesi değil, “evlâtlık eşleri ile evlenmenin caiz olduğunu fiilen göstermek üzere Allah’ın, boşanacak olan Zeyneb ile Resûlü’nün (sav) evlenmesini takdir etmesi ve bunu da Resûlü’ne (sav) bildirmiş bulunmasıdır.” Cahiliye devrinde bu evlilik yasak olduğu için Hz. Peygamber (sav), bunu açıklamanın zamanı konusunda tereddüt göstermiş, bunun üzerine Allah Teâlâ vahiy göndererek hükmü açıklamıştır.
d) Âyette ve sahih hadîslerde bir aşk hikâyesinden bahsedilmediğine göre bunu uydurmak veya uyduranlardan nakletmek kötü maksada dayalı bir davranıştır. Dâvûd Peygamber (a.s) hakkında uydurulan ve Tevrat’tan nakledilen hikâye de çirkin bir iftiradır.

4. Hafsa’nın sırasında Mâriye ile yatması:
Derginin düzmecesine göre Hz. Ömer’in kızı ve Peygamber’in (sav) eşi Hafsa, ana-babasını ziyarete gider, Peygamber (sav) onunla birleşmeye hazırlanmıştır, kadının gittiğini cariye Marya gelip haber verir. O, cinsel birleşmeye tam hazırlanmıştır, Marya’yı da çok sevmektedir, güzel cariyeyi Hafsa’nın yatağına çeker ve birleşir. Tam o sırada Hafsa döner, Peygamber (sav) ona biraz beklemesini söyler, Marya ile birleşmesi bittikten sonra Hafsa’ya döner, tam konuşacakken Hafsa kıskançlık hiddeti içinde “Bu ne biçim şey! Bir köle kadını, benim günümde, benim yatağımda yapıyorsun” der. Peygamber de onu yatıştırmak için hemen “VAllahi billahi bir daha onunla yatmayacağım” der, hem de Hafsa’ya, babasının birgün halîfe olacağını haber verir. Bunun üzerine Tahrim sûresinin ilk âyeti iner…
Hâdisenin aslında hiçbir çirkinlik ve dine, ahlâka aykırılık bulunmadığı halde, derginin yukarıya aldığımız anlatımı ile olay son derecede çirkinleşmiştir. Derginin kullandığını iddiâ ettiği kaynaklara göre olayın aslı ve derginin saptırmaları, uydurmaları şöyledir:
a) Hz. Hafsa, ana-babasını ziyaret için Peygamberimizden (sav) bizzat izin alıp gitmiştir. Câriyesi Mâriye’ye haber gönderip onu çağıran da Peygamberimizdir (sav) (Birisine hazırlanıp, diğeri ile yatma gibi bir olay yoktur).
b) Mâriye, Peygamberimiz’e (sav) Mısır devlet başkanı tarafından hediye edilmiş bir cariyedir ve bu cariyeden İbrâhim isimli bir oğlu olmuştur. Hz. Peygamber’in (sav) de, diğer müminlerin de cariyeleri ile karı-koca hayatı yaşamaları serbesttir, cariye için yapılan akit, nikâh akdi yerine geçmektedir.
c) Hafsa döndüğü zaman odasına girmemiş, dışarıda Marya’nın çıkmasını beklemiştir; sonraki konuşmalar Mariye’nın çıkıp gitmesinden sonra ikisi arasında geçmiştir.9
d) Hafsa’nın kıskançlık duygusuna kapılması ve Hz. Peygamber’e (sav) karşı “kendisini küçük düşürdüğünden şikâyet etmesi” normaldir. Resûlullah (sav) eşine sevgi, eşinin babasına saygı duyduğu için onu teselli etmek istemiş, bunun için de hem “onu kendime haram kıldım, bir daha beraber olmayacağım” demiş, hem de Hafsa’ya, bir gün babasının halîfe olacağını bildirmiş, ancak bunu kimseye söylememesini istemiştir. Peygamber (sav) de olsa, hiçbir kimse Allah’ın helâl kıldığını haram edemeyeceği için -bunu müslümanların böyle bilmeleri gerektiği için- ilgili âyet gelmiş ve gerekli açıklamayı yapmıştır. Bu arada Hafsa, eşinin sırrını saklamadığı için Kur’ân, onu da ikaz etmiştir:
“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”10

5. Cüveyriye ile evlenmesi:
Derginin düzmecesi:

“Tutsaklar arasında…  nefes kesen bir kız. Âişe, bunu Peygamber görür de yine bir âyet gelir diye kaygılanır ve kızı çadırın yanından uzaklaştırır. Ne var ki korktuğu başına gelir, Peygamber kızı görür, “vahiy geldi, Cebrail bu kızı bana nikâhladı” der. Buhârî’nin anlattığına göre bu akıllı kız, Peygamber akrabasının tutsak olamayacağını söyler ve kabilesinden yediyüz kişiyi âzâd ettirir.

Doğrusu:
a)
Bu olay ne bu şekilde, ne de başka şekilde Buhârî’nin işaret edilen yerinde yoktur.11 Burada yalnızca Cüveyriye’nin kabilesine baskın yapıldığı, birçok esir arasında Cüveyriye’nin de bulunduğu yazılıdır.
b) Güvenilir kaynaklara göre olay şöyle cereyan etmiştir: Cüveyriye Benî-Mustalık kabilesinin reisinin kızıdır. Bu kabile müslümanlar aleyhine düşmanla birleşmiş ve savaşmıştır. Bir fırsatı düşünce, bir İslâm müfrezesi baskın düzenleyerek kabileyi yenmiş ve savaşçıları öldürmüş, geri kalanları esir almıştır. Hz. Peygamber (sav) esirleri savaşçılara paylaştırmış, Cüveyriye de iki gâzîye düşmüştür. Bunlar cariye üzerinde ortaklık istedikleri için satıp parasını paylaşmaya karar vermişlerdir. Cüveyriye bunun üzerine Hz. Peygamber’in (sav) huzuruna çıkmış, müslüman olduğunu bildirmiş ve ondan yardım istemiştir. Peygamberimiz (sav) de ricasını kabul ederek ona evlenme teklif etmiş, Cüveyriye bunu sevinçle kabul etmiştir. Haber yayılınca müslümanlar, Hz. Peygamber’e (sav) akraba sayılan insanların esir olarak kalmalarını istememiş hepsini serbest bırakmışlardır. Bunun üzerine gerek serbest kalan esirler ve gerekse kaçaklar gelip müslüman olmuşlardır.12

6. Safiyye ile evlenmesi:
Derginin düzmecesi:
“…Safiyye’nin güzelliği Peygamber’in yakınlarının dilinden düşmüyordu. O, ancak Peygamber’e lâyık olabilirdi. Safiyye tutsaklar arasında idi. Dihye adında bir genç onu aldı. Hadîslere göre Peygamber onları çağırtır ve der ki: Bu kadını Cebrâil bana nikâhladı, sen git başkasını al. Dihye de üzgün ayrılır, ‘bu sırada sanki Uhud dağı üzerime çökmüştü’ diye anlatır.”13

Doğrusu:
Bu kısım için verilen kaynaklara baktığımızda ne “Cebrâil’in nikâhlamasından, ne Dihye’nin üzerine Uhud dağının çöktüğünden, ne de Safiyye’nin güzelliğine vurulmaktan söz ediliyor! Buhârî’de yalnızca Hayber savaşından sonra bir yahûdî liderin kızı olan Safiyye’nin, esirlerin taksiminde Dihye’ye düştüğü, sonra Resûlullah’a (sav) geçtiği ve O’nun (sav) da Safiyye’yi âzâd ederek -bu âzâd bedelini mehir sayarak- onunla evlendiği” kaydedilmiştir.14 Müslim’in Sahih’inde olay bir parça daha aydınlanıyor: Hayber fethedilince esirler bir araya toplanmıştı. Dihye, Resûlullah’a (sav) gelerek bir câriye istedi. Resûlullah (sav) “bak, dilediğini al” dedi, o da Safiyye’yi beğenip aldı, bu sırada birisi Resûlullah’a (sav) gelerek “bu, Kurayza ve Nadîr yahudilerinin başkanı olan Huyeyy’in kızıdır, bunu cariye olarak ona vermeniz uygun değildir; kendinizin alması daha uygundur” dedi. Peygamberimiz (sav) bunun üzerine Dihye ile Safiyye’yi çağırdı, Dihye’ye “bir başka cariye al” dedi, Safiyye’yi ise hürriyetine kavuşturdu ve sonra evlilik teklifinde bulundu, o da kabul edince  kendisine nikâhladı.15
Görüldüğü üzere, Safiyye’nin alınması, diğer birçok izdivaçlarında olduğu gibi, yeniden bir topluluğun gönlünü almak, onlara şeref bahşetmek ve müslümanlar adına kazanmak hikmetine bağlıdır. Böyle olmasaydı önceden onu eş veya cariye olarak alması için hiçbir engel mevcut değildi ve bu sebeple de alabilirdi. Dihye ise onu henüz seçmiş bulunuyordu, aralarında bir gönül veya vücut ilişkisi sözkonusu olmamıştı.16

7. Esmâ ve Kuteyle:
Derginin uydurmalarına, yahut uyduranlarından naklettiğine göre Eş’as isimli birisi Peygamberimiz’e (sav) çok güzel bir dul kadından bahsetmiş ve bunu almasını teklif etmiştir, Peygamber (sav) “aldım gitti” demiştir, Eş’as kadını getirince Hafsa ve Âişe kıskançlığa düşerek kadına “zifafa girdiğin zaman Peygamber’e (sav) ’senden Allah’a sığınırım’ de, O, bundan çok hoşlanır” demişlerdir, kadın da bunu deyince Peygamber (sav) onu terketmiştir. Bunun üzerine Eş’as kendi kız kardeşi Kuteyle’yi teklif etmiştir, Peygamber (sav) yine ‘aldım gitti’ demiştir, kız getirilirken Peygamber (sav) ölmüş, kız da başkasıyla evlenebilmek için dinden dönmüştür, kabilesi de aynı yolu takip etmişlerdir.”

Doğrusu:
Buhârî ve Müslim’de böyle bir hikâye yoktur. İbn Sa’d’in Tabakat’ında her iki olay da çeşitli şekillerde rivâyet edilmiştir, rivâyetler arasında farklar vardır, olay hakkında kesin bilgi yoktur. Yine de rivâyetler içinde “aldım gitti” gibi hafif ifadeler mevcut değildir. Ayrıca hayatının son günlerini yaşayan Resûlullah’ın (sav) bu konularla uğraşmaya vakti de yoktur. Eş’as’ın ısrarı, Esmâ’nın da bir prenses olduğunu ve Peygamberimiz’i çok istediğini söylemesi üzerine getirmesine izin vermiştir. İbn Sa’d’in eserinde Kuteyle ile asla evlenmediği rivâyeti de mevcuttur. Bu son evlenme olayında da o bölge ahâlisini bu vâsıta ile İslâm’a kazanma niyeti açıkça görülmektedir.17

8. Âişe’nin kaybolan kolyesi ve Safvân:
Benî-Mustalık savaşından dönerken Hz. Âişe, bir konaklama yerinde tuvâlet ihtiyacı için birlikten uzak bir yere gider, orada farkında olmadan kolyesini düşürür, dönünce bunu farkeder ve aramaya gider, o aramada iken hareket emri verilir, kadınlar deve üzerine konan kapalı odacıklarda seyâhat ettikleri ve Hz. Peygamber’in (sav) eşlerinin artık perde arkasından konuşup görüşmeleri emri de gelmiş bulunduğu için onun devesini çekenler, kendisini mahfede zannederler ve çekip giderler, Hz. Âişe döndüğü zaman birliği bulamaz, düşünür ve “en iyisi konaklama yerinde beklemektir, arayınca beni burada bulurlar” diyerek orada bekler. Sonra askerî birliğin artçılarından Safvân gelir, Hz. Âişe’yi orada bekler bulur, devesini çöktürüp bindirir ve bundan sonraki konaklama yerinde birliğe yetişirler. İslâm’ın ve Hz. Peygamber’in (sav) düşmanı, münafıkların başı Abdullah b. Übeyy bu olayı kullanarak büyük bir iftira kampanyası başlatır, bazı şahısları da tesiri altına alır ve Hz. Âişe’nin iffetine iftira atarlar. Hz. Peygamber (sav) uzun ve ince bir araştırma yapar, sonunda Hz. Âişe’nin ve Safvân’ın masum olduklarına, iftiraya uğradıklarına kani olur. Bu sırada Nûr sûresinin 11. ve müteakip on âyeti iner ve hem iftira edenlerin maskelerini indirir, hem de önemli hükümler getirir. Bütün mûteber kaynakların tafsilâtıyla ihtiva ettiği bu olayı, mahut dergi, çerçeve içinde özetledikten sonra, baş münafık İbn Ubeyy ve yandaşları ile ağız birliği ederek şu zehirleri kusmaktadır:
“Safvan Âişe’yi, Âişe Safvân’ı tanıyorlardı… Gecenin önemli bir bölümünde birlikte kalan Âişe ile Safvân, bu birlikteliği daha önce planlamış olamazlar mıydı? Çünkü Safvân’ın arkadan geldiğini herkes gibi Âişe de biliyordu. Âişe isteseydi kolyeyi aramaya giderken haber verebilirdi…”
Dergi, bu ifadelerle, iki bin yılına doğru hâlâ eski iftiracı ve münâfıkların peşinden gidenlerin bulunduğunu ortaya koymaktadır. İddiâlara gelince:
a) Güvenilir kaynaklara göre ve orijinal anlatıma uygun olarak olayları verdiğini iddiâ eden yazara soruyoruz: Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’den daha güvenilir bir kaynak, Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinden daha mevsuk bir başka hadîs kitabı var mıdır? Bu kaynaklarda, yukarıda tekrarlanan iftiralar bulunmadığına göre ve Hz. Âişe’nin iffetli bir müminler annesi olduğu tasdik edildiği halde, yukarıdaki anlatım mızrağı hangi çuvala sığacaktır? Hangi güvenilir kaynakta bu iftiralara yer verilmiştir?
b) Gerek Müslim18 ve gerekse Buhârî19 Sahih’lerinde hâdiseyi bütün tafsilatıyla vermişlerdir. Buradan anlaşıldığına göre Hz. Âişe sabaha karşı tuvalet için gitmiştir. Zâten Hz. Peygamber (sav) bu zamanlarda hareket emri verirlerdi. Hz. Âişe’nin gerdanlığı aramak üzere gitmesi ve bulması da ortalığın ağarmakta olduğunu gösterir. Buhârî’de Safvân’ın tan yeri ağardıktan sonra oraya geldiği açıkça ifade edilmiştir. İkinci konaklama yerinde hemen arkalarından yetiştikleri de yine bütün rivâyetlerde kaydedilmektedir. Bütün bunlar güvenilir kaynaklarda yer aldığına göre “gecenin önemli bir bölümünü birlikte geçirdiler” sözü, baş münafıkın baş iftirasına benzemiyor mu?
c) Hz. Âişe’nin kolyeyi aramak üzere gittiğini haber vermemesinin makul sebepleri vardır: Hemen gidip dönecektir, Peygamber (sav) hanımlarının perde arkasından olmaksızın başkalarıyle konuşmaları yasaktır, insanlar birşeylerini kaybedince hemen söylemez, önce arayıp bulmaya çalışırlar…

9. Cebrâil’den cinsel kudret ilâcı:
Derginin belki en çirkin ve en desteksiz düzmecesi örneğini şu satırlarında buluyor: “…Peygamber’in cinsel gücünün bir gün sonu gelmişti. İmam Gazzâlî’nin yazdığına göre, Peygamber’in cinsel organı (Gazzâlî en açık ifadeyi kullanır) artık kalkmaz olmuştu. Kaygılanıyordu, konuyu Cebrâîl’e açtı. Bu şeyin nasıl kaldırılıp sertleştirilebileceğini sordu. Cebrâil bu konuda Allah’tan aldığı bilgiyi Muhammed’e iletti: Herîse (aşûre gibi bir şey) yiyeceksin.”20
Bu katmerli düzmecenin katlarını açalım:
a) Gazzâlî’nin İhyâ’sı güvenilir bir hadîs kitabı değildir. Kitabın içindeki hadîsler, sonradan hadîs uzmanlarınca incelenmiş ve asılsız olanlar ile mûteber olanlar ayrılmış, kitabın her sayfasının altında dipnotu şeklinde yazılmıştır. Derginin hadîs diye naklettiği söz ve olayın rivâyet yönünden güvenilir olmadığı, zayıf, asılsız ve uydurma olduğu, aynı sayfanın altında, 6 numaralı dipnotunda açıklanmıştır. Hem “tarafsızlık” ve “bilimsellik” örtüsüne bürünmek, hem de bu açıklamayı görmezlikten gelmek en azından göz boyamadır. Böyle bir olay ve böyle bir hadîs yoktur.
b) Gazzâlî bu söze ve dergide yer verilen diğer zevâtın bu konudaki sözlerine şu başlık altında yer vermiştir: “Evliliğin beş faydası vardır: Çocuk sahibi olmak, cinsî doyum, ev idaresi, ailenin genişlemesi, onların bakım ve eğitimlerini sağlama yoluyla nefis terbiyesi.” Bu faydalardan biri olarak kişinin eşi ile aile hayatını yaşamasını açıklarken Gazzâlî, her zaman ibâdet yapılamayacağını, birşeyi devamlı yapmanın rûhî sıkıntılara yol açacağını, insanların ruh yapılarına göre eğlencelerinin olduğunu, akar suya bakmak, kırda dolaşmak gibi yollarla ruhunu dinlendirenler olduğu gibi eşleriyle beraber olarak da aynı sonucu elde edenlerin bulunduğunu kaydetmiştir. İşte bu çerçeve içinde derginin hadîs diye ileri sürdüğü söz ve olayı da kaydetmiştir. Ancak “bazı rivâyetlerde geldiğine göre”, “eğer bu haber doğru ise” demek suretiyle kendisinin de de hadîsin sıhhatinden şüphede olduğuna işaret etmiştir. (s. 31). Bütün bu hususları belirtmemek bilimsellikle(!) bağdaşmaz.
c) Uydurma olduğu halde bu haberi bir de biz, doğru olarak tercüme edelim ve derginin yaptığı saptırmanın, tahrîfin ve düzmecenin boyutlarını görelim: “Cebrâîl’e, cinsî temas konusundaki zayıflığımdan şikâyet ettim, o da bana herîseyi tavsiye etti.” Evet, bu uydurma sözün de tamamı kelimesi kelimesine bundan ibârettir. Buna göre:
aa) “Peygamber’in cinsel organı artık kalkmaz olmuştu” sözü derginin uydurmasıdır.
ab) “Gazzâlî en açık ifadeyi kullanır” sözü, o şeyi yazı boyunca ağzından düşürmeyen yazarın uydurmasıdır.
ac) “Bu şeyin nasıl kaldırılıp sertleştirilebileceğini sordu” sözü yazarın katmerli yalanlarındandır.
ad) “Cebrâîl, Allah’tan aldığı bilgiyi Muhammed’e iletti” sözü yazarın uydurmasıdır.
Sonuç olarak böyle bir hadîs yoktur. Derginin yazarı, uydurma hadîsle de yetinememiş, birkaç cümle de kendisi uydurarak yalancılar safına katılmıştır.

10. “Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın”:
Derginin mahut yazıyı hazırlayan yazarına göre “kalkmış zekerin indirilmesi için hiç zaman yitirilmemesi istenir. Nerede ve ne zaman olursa olsun zekerin öfkesi giderilmelidir. Bir hadîse göre bir hacc esnasında Peygamber şu buyruğu verir: “Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın…”
Bu sözleri okuyan kimse, “insanın cinsel duygusu harekete geçince haccda bile olsa ihramdan çıkıp eşi ile yatmalıdır, Hz. Peygamber (sav) böyle emretmiştir” mânâ ve hükmünü çıkaracak ve yanılacaktır. Çünkü ihramın belli bir yeri ve müddeti vardır ve bu müddet içinde ihramdan çıkıp eşi ile yatmak yasaktır, bunun dinî cezası bile vardır. Yazının altında gösterdiği kaynakları yazar da okusa ve ilim namusuna sadık kalarak okuduğunu doğru aktarsa idi hâdisenin şundan ibâret olduğu anlaşılacaktı: Peygamberimiz (sav) yalnızca hacc etmeyi niyet ederek gelen ashâbının, uzun zaman ihram içinde ve ihram yasaklarını yaşayarak vakit geçirmelerini önlemek üzere -zamanı geldiği, müddeti dolduğu için- ihramdan çıkmalarını ve isterlerse eşleri ile de yatabileceklerini, sonra Arafât’a çıkılacağı zaman yeniden ihrama gireceklerini bildirmiştir. Müslim’in Sahîh’inde, hadîsi Câbir’den nakleden Atâ, bu emrin mâhiyetini, yukarıda gördüğümüz şekilde istismar edilmesin diye, nasıl da güzel açıklamıştır: “Peygamberimiz (sav) bu emri ile ashâba, ille de karılarınızla yatın demedi, yalnızca bunun helâl olduğunu onlara bildirdi”21

II. HZ. PEYGAMBER VE KADINLAR
Burada, Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz’in kadına verdiği değeri, kadınlarla ilgili ıslâhatını, niçin birden fazla evlendiğini özet halinde sunmaya çalışacağız.
İslâm’dan önce kadınların birçok insanî haktan mahrum bulunduğu ve eşya gibi kullanıldığı bilinmektedir. İslâm kadını yüceltmiş, özelliklerine bağlı farklar dışında erkeğe eşit kılmış, aile ve toplum hayatı içinde yerini almasını sağlamıştır. Kadın istemediği bir kimse ile zorla evlendirilemez, istemezse -evlenirken şart koşmak suretiyle- kocasının ikinci bir kadınla evlenmesine mâni olabilir, gerektiğinde camiye giderek ibadet eder, öğrenim görür (bunlardan onu kimse mahrum bırakamaz), evin geçimi kocaya ve erkek yakınlarına ait olduğu için geçim tasası yoktur, ev işlerini gücü yettiği kadar yapar, kocası ve çocuklarından başkasına hizmet etmeye mecbur değildir, mirasta erkek kardeşinin aldığının yarısı kadar pay alır;- detaylı açıklama İslam'da kadın hakları adlı dosyamızda - fakat kendisi cihadla (askerlikle) yükümlü olmadığı, evin masraflarına ve evlenme masraflarına katılmadığı için aldığı yanında kalır, sonunda erkek kardeşinin aldığına eşit hale gelir, seçme (bey’at) ve danışmaya katılma hakkı vardır, toplum içinde kendi özellikleriyle bağdaşacak görevler alır ve hizmete katılır…
Peygamberimiz (sav) bütün evlilik hayatında eşlerinden birine bir fiske vurmamış, hakaret etmemiş, sevgi ve saygı göstermiş, ev işlerinde -gerektiğinde- onlara yardım etmiş, müslümanlara “kadınlar hakkında daima iyi davranmalarını, onları kendi akıllarınca düzeltmeye kalkmamalarını, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını temin etmelerini tavsiye etmiş”, “iyileriniz, kadınlarınıza karşı iyi olanlarınızdır” buyurmuştur.
İslâm’da boşama hakkı prensip olarak erkekte bulunmakla beraber, akit esnasında veya daha sonra bu hakkı kadının da alması mümkündür. Ayrıca geçimsizlik, erkeğin yetersizliği, bazı hastalıklar, kayıplık vb. sebeplerle hâkim veya hakeme başvurmak suretiyle kadına da, evlilik hayatını sona erdirme hakkı verilmiştir.
Sevgili Peygamberimiz (sav) kadınları (eşlerini) severdi, “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi (üç şeyi severim): Kadın, güzel koku ve namaz; ama benim gönlüm namazdadır” buyurmuştur. O eşlerini sever, onları mutlu etmeye çalışırdı, ancak sabahlara kadar da namaz kılar, günlerce -bazen iftar etmeden- oruç tutar, başta peygamberlik, toplumun liderliği ve devlet başkanlığı olmak üzere yüklendiği birçok görevi mükemmel bir şekilde yütürdü. Peygamberimizin (sav) niçin birden fazla kadınla evlendiğini anlamak isteyenler önce şu gerçekleri bilmelidirler:
Kendisi yirmi beş yaşında iken, kırk yaşında dul bir kadın olan Hz. Hatice ile evlenmiş ve yirmi beş yıl yalnızca bu eşi ile mutlu bir hayat yaşamışlardır. Kırk yaşından sonra Kureyş büyükleri, İslâm dâvasından vazgeçmesi pahasına kendisine başkanlık, kadın (kızlarını) ve servet teklif ettikleri zaman “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz, ya uğrunda ölmeden, yahut da hedefime varmadan bu dâvadan dönmem” demiştir. Hz. Hatice’den sonra, kendisi elli üç yaşlarında iken evlendiği ikinci kadın ise elli yaşında dul ve kimsesiz bir kadın olan Sevde idi. Bütün bunları iz’an ve insaf ile düşünen kimse, ister müslüman olsun, ister gayrimüslim, Peygamberimiz’in (sav) birden fazla kadınla evlenmesine, cinsî tatmin dışında sebepler aramak durumundadır. Biz bu sebepleri şu maddeler içinde görüyoruz:
a) Birden fazla kadınla evliliği Hz. Peygamber (sav) getirmemiştir. İslâm geldiği zaman dünyanın birçok yerinde ve bu arada Arabistan’da erkekler birden fazla kadınla evli idiler. İslâm zaman içinde bir yandan kadına çeşitli haklar verip onun durumunu iyileştirmiş, diğer yandan zarûrî haller dışında tek kadınla evlenmeyi tavsiye etmiş, gerektiğinde birden fazla kadınla evlenmeyi ise yeterlik ve adâlet şartlarına bağlamıştır. Bütün bu ıslâhatın tamamlandığı zamanlarda, Peygamberimiz (sav) de -aşağıda sıralanacak sebeplerle- birden fazla eşe sahipti, O’nun (sav) boşadığı kadınlar da mü’minlerin anneleri olmakta devam edecekleri için başkasıyla evlenemezler,
b) Kadınlarından bir kısmı ile evlenmesi onların İslâm uğrunda çektikleri meşakkatlere karşı bir mükâfatlandırma mahiyetindedir. Ümmü Seleme, Ümmü Habîbe, Sevde gibi eşleriyle bu yüzden evlenmiştir. Bu hanımlar dinlerini koruma uğrunda Habeşistan’a göç etmişler, orada eşlerini de kaybederek dul kalmışlardı.
c) Birkaç eşiyle evlenme sebebi, onların kabilelerini İslâm’a kazanmak, aradaki düşmanlık duygularını dostluğa çevirmektir; Safiyye, Cüveyriye gibi hanımları ile bu yüzden evlenmiştir.
d) Ebû Bekir, Ömer gibi en büyük dostları ve yardımcıları kızlarını O’na (sav) teklif etmişler, kendileri de bunu uygun buldukları için Âişe ve Hafsa ile evlenmiş ve dostlarının arzularını yerine getirmişlerdir.
e) Resûlullah’ın (sav) en önemli görevi İslâm’ı ümmetine doğru bir şekilde aktarmak, öğretmek, yaşatmak ve gelecek nesillere intikalini sağlamaktı; ümmetin yarısı kadındı, onların da İslâm’ı ve bu arada aile hayatı ile ilgili ahkâmı bilmeleri gerekiyordu; birden fazla kadın, bir kadından daha çok bilgi edinme ve aktarma kaynağı demekti ve Allah Resûlü (sav) bundan da istifade etti, bugün elimizde bulunan birçok hadîsin ilk râvîleri O’nun (sav) sevgili eşleridir.
Eğer Peygamberimiz (sav) isteseydi yüzlerce kadınla evlenebilirdi, bunlarla sırf cinsî tatmin için evlense idi, birçoğu yaşlı dul kadınlarla değil, daima güzel ve çekici kızlarla evlenirdi. (Hz. Âişe’den başka kızla evlenmemiştir). O’nunla (sav) evlenmeye can atanların, nikâhı altında kalmak için her fedâkârlığa razı olanların ruh halini anlamak için O’na (sav), kafasını “cinsel dürtü” ile bozmuş insanların gözüyle değil, ümmetin gözüyle bakmak gerekir; ümmetine göre, O (sav), Allah sevgilisi, günahkârların şefâatçisi, eşsiz ve üstün örnek; insan, cin ve peygamberlerin Efendisi, kâinatın yaratılış sebebi, dışı insanlar ile, içi daima Allah ile meşgul, dünyanın en büyük dininin Peygamber’i ve Allah’ın insanlığa son elçisidir. Bugün dünyada yaşayan bir milyar müslümanın her gün kendisini, iman ve sevgi ile selâmladığı, dünya ve âhirette şefâatini dilediği yegâne kâmil insandır.

III. PEYGAMBERİMİZİN GÜNLÜK VE AİLE HAYATI
A. Günlük Hayatı:

Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz sabah namazını kıldıktan sonra seccadenin üstüne uzanır, güneş doğuncaya kadar istirahat eder, sonra uzaktan yakından kendisini görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı. Gelenler halka şeklinde etrafında toplanırlardı, O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyâları tabir ederdi. Bazen arkadaşlarına kendi rüyâlarını anlatırdı. Hem okul, hem meclis, hem de sohbet yeri olan mescitteki bu oturumlarda herşey konuşulurdu. Bir yandan cahiliyye devri konuşulur, bu devre ait şiirler okunur, öte yandan yeni İslâm devlet ve toplumunun sosyal, ekonomik, siyâsî meseleleri müzâkere edilir, ganîmet ve zekât dağıtılır, gelir ve gider durumu görüşülürdü.
Genellikle bu faaliyet kuşluk zamanına kadar sürerdi. Kuşluk vakti gelince (güneşin doğmasından bir iki saat sonra) Peygamberimiz (sav) dört, yahut sekiz rek’at kuşluk (duhâ) namazı kılar, sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur, elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı.
İkindi namazından sonra eşlerini teker teker ziyaret eder, hal ve hatırlarını sorar, geceyi ise -genellikle- sırayla birinin yanında geçirirdi. Peygamberimiz’in (sav) evi, herbirini bir eşine tahsis ettiği, kerpiçten yapılmış, üstü hurma dallarıyle örtülmüş basit odacıklardan ibaretti. Geceyi geçireceği eve diğer eşleri de gelir, Peygamberimiz (sav) yatsı namazından dönünceye kadar aralarında görüşüp konuşurlardı. O (sav), namazdan dönünce herbiri kendi odasına çekilirdi; Resûlullah (sav) Efendimiz, yatsı namazından sonra oturup konuşmayı, vakit geçirmeyi sevmezdi. Yatmadan önce “İsrâ, Zümer, Hadîd, Haşr, Teğâbun, Cum’a” sûrelerinden birini okur, sonra dûasını yapar ve sağ tarafı üzerine yatar, sağ elini, sağ yanağının altına koyardı. Yatağı ya deri, ya hasır, yahut da basit bir yataktı.
Allah’ın ve ümmetin Sevgilisi Peygamberimiz Efendimiz (sav) gecenin yarısı, yahut üçte ikisi geçince uyanır, yastığına yakın bir yerde bulundurduğu misvakı (belli bir ağaçtan yapılmış bir nevi fırça) ile dişlerini ovar, sonra kalkar, abdest alarak -bütün ömrünce devam ettiği- gece namazını kılardı.22 Bu namaz on bir rek’attı, uzun zaman ayakta durduğu için ayaklarının şiştiği olurdu. Önceleri sekiz rek’atta bir oturduğu, sonra on bire tamamladığı halde, yaşlanınca iki rek’atta bir oturarak kılardı. Gece ibâdetini edâ edince bir süre daha yatağında uyur, sonra Bilâl sabah ezanını okurken uyanır, abdest alır, sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere mescide giderdi.

B. Aile Hayatı:
İnsânî duygular, siyâsî ve sosyal sebeplerle hayatını birleştirdiği eşleri, O’nun (sav) sâde hayatına ayak uydurmak zorunda idiler. Bu sebeple bazen hayatlarından şikâyetçi olur, bazen de birbirlerini kıskanırlardı; fakat Resûl-i Ekrem (sav) bir gün bile onlardan şikâyetçi olmamış ve kendilerine karşı sertlik göstermemiştir.
Eşleri arasında en çok Hz. Hatice’yi severdi; kendisi yirmi beş, o ise kırk yaşlarında iken evlenmişlerdi, buna rağmen yirmi beş yıl, yalnız Hatice ile iffetli ve mutlu bir hayat yaşamış, çok yaygın bir âdet olmasına rağmen onun üzerine ikinci bir kadınla evlenmemişti. Sevgili eşinin vefâtından sonra da onu hiçbir zaman unutmamıştı. En küçük bir hatıra ona olan sevgisini tazeler, sevgi ve rahmetle anmasına vesile olurdu. Hz. Hatice’nin vefatından sonra idi; bir gün kızkardeşi Hâle, Efendimiz’i (sav) ziyarete gelmiş, huzuruna girmek için izin istemişti. Sesi, Hz. Hatice’nin sesine benzediği için Peygamberimiz (sav) heyecanlanmış ve “bu gelen muhakkak Hâle’dir” demişti. Yanında bulunan Âişe bu durumdan üzülmüş, “ölen bir kadını böylesine hatırlamanın ne mânâsı var, Allah sana daha iyi zevceler verdi” demişti. Resûlullah’ın (sav) cevabı şöyle oldu: “Hayır, gerçek senin dediğin gibi değildir; herkes bana inanmadığı zaman bana inanan o idi, herkes Allah’a ortak koşarken o müslümanlığı kabul etmişti, benim hiçbir yardımcım yok iken o bana yardım ediyordu!”
Resûl-i zîşân Efendimiz (sav) Hz. Hatice’den sonra en çok Hz. Âişe’yi severdi; ancak bu sevginin yönlendiricisi ne çekicilik idi, ne de cinsî arzû! Çünkü Sâfiyye, Âişe’den daha güzeldi, güzellikte ondan geri kalmayan başka eşleri de vardı. Bu sevginin sebebi, Hz. Âişe’nin kabiliyeti, zekâsı, İslâm’ı anlama, yorumlama ve aktarmadaki başarısı idi. Peygamberimiz (sav) “Bir kadın dört şeyi için seçilir: Malı, güzelliği, soyu ve dindarlığı; siz kadının dindar olanını tercih ediniz” buyurmuşlardır. Kendileri de tercihlerinde bunu dikkate almışlardır. Hz. Âişe ictihad kafasına sahip, görüp işittiğini iyi kavrayan, kavradığını iyi yorumlayan bir kadındı. Ashâb ile dînî konular üzerine girdiği tartışmaların çoğunda kendisi haklı çıkmıştır (Bu konuda Zerkeşî’nin müstakil bir eseri vardır).
Efendimizin (sav) eşleri arasında arasıra meydana gelen sürtüşmeler kalıcı olmaz. Muhterem Eşlerinin, eğitimi sayesinde temizlenmiş gönülleri, kötü duygulara kısa zamanda galip gelir, dostlukları avdet ederdi. Her gün bir araya gelip yatsı sonuna kadar Peygamberimizi (sav), sırası gelenin odasında beklemeleri de bunu göstermektedir. Hz. Âişe’nin, münafıklar tarafından ortaya atılan bir iftira ile suçlandığı sırada -meşhûr deyişimizle kuması olan- Zeyneb’in onun lehinde şahitlik etmesi bu dostluğun bir başka delilidir.
Hz. Âişe, Sevgili Eşine (sav) karşı beslediği aşırı muhabbet sebebiyle sık sık kıskançlık duygusuna kapılır, bazen bunu yenemeyerek sert çıkışlar yapardı. Böyle bir davranışının üzerine babası Ebû Bekir gelmiş, onu azarlamak istemiş, fakat Peygamberimiz (sav) bunu önlemişti. Ebû Bekir kalkıp gitti, bir süre sonra tekrar uğradığında karı-kocanın barıştıklarını, sevgi içinde sohbet ettiklerini görmüş ve “demin kavganıza katıldık, şimdi de barışınıza katılalım” demişti.
Tarih boyunca birçok büyük insan, yüce hedeflere erişebilmek için dünya menfaatlerine, rahat ve huzura arkasını dönmüş, büyük çileler çekmişlerdir. Bu sıkıntılı ve çileli hayatı, sevdiklerine yaşatmamak için bunların çoğu bekâr kalmayı tercih etmiş, kadın ve çocuk sevgisinden mahrum yaşamışlardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav) bu konuda emsalsiz bir örnektir; O (sav), hem çilelerin en büyüğünü yaşamış, hem evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş, hem de -çoğu servet ve refâh ortamında yetişmiş- eşleri ile çocuklarına, diğer müslümanların altında bir refah yaşatmıştır. Fetihler İslâm toplumuna servet akıtmaya başlayınca, eşleri bundan pay istemişler, O (sav), buna karşı çıkarak “ya ben, yahut da dünya zineti ve zevkleri” demişti. Eşsiz eğitiminin tesiri iledir ki hepsi O’nu (sav) tercih etmiş, birer kat elbiselerini ve kerpiçten odaları içinde birer gönül sultânı olarak yaşamışlardı. Olayı Kur’ân âyetlerinden takip edelim: “Ey Peygamber, eşlerine şöyle de: Eğer dünya(nın parlak) hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle (gönül hoşluğu) ile serbest bırakayım. Eğer Allah’ı, peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin ki, Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”23 Resûl-i Ekrem (sav) bu zühd hayatını yaşarken zorlanmıyordu. Çünkü insanlara maddî varlığın ve zevklerin bahşettiği huzur ve mutluluğu O (sav), sevdiği Rabbi ile, bir an kesintiye uğramadan devam eden beraberlikte buluyor, “bu kadar açlık ve susuzluğa nasıl dayandığını” soranlara “O beni yedirip, içiriyor” cevabını veriyordu. Bu ruh halini ve kemâlini, yirmi üç yıllık eğitimcilik hayatında, başta ailesi ve yakınları olmak üzere ashâbına da aktarmaya çalışmış ve büyük ölçüde başarılı olmuştur. Sevgili Peygamberimiz (sav) dünya menfaat ve zevklerine hor bakan hayatı ile, kendisinden sonra gelecek olan devletlilere de örnek olmak istemiştir.
Örnek İnsan, Yüce Peygamber (sav) ev idaresi ile bizzat meşgul olmaz, eline geçeni, evine gelmeden son kuruşuna ve parçasına kadar ümmete dağıtırdı. Kendisi ve âilesi, Hayber civarındaki küçük arâziden elde edilen gelir ile geçinirlerdi. Evin idaresini Hz. Bilâl yürütürdü, bir gün kendisine Hz. Peyamber’in (sav) âilesinin nasıl geçindiğini sordular. Bilâl şöyle anlattı: “Resûlullah’ın (sav) evinin idaresini ben yürütüyordum. Kendileri çok sâde ve yoksulca bir hayat sürerlerdi. Bununla beraber hiçbir misafiri çevirmez, onlara bazen bizzat hizmet ederdi. Eve bir yoksul gelir de yardım isterse olanı verirdi, evde birşey bulunmazsa beni gönderir, ödünç buldurur ve yoksulu yine boş çevirmezdi.”

C. Çocuklar ve Çocukları:
1. Çocuklar:
Resûl-i Ekrem (sav) ümmetini, evlenip çocuk sahibi olmaya ve çoğalmaya teşvik etmiş, çocukları sevmiş ve herkesin sevmesini istemiştir. Kendileri deve üzerinde bir yerden gelirken çocukları görürse onları devesine alır ve sevindirirdi. Çocukları sevdiği için rastladığı yerde selâm verir, böylece hem onları sevindirir, hem de eğitirdi.Bir gün Hâlid b. Sa’îd isimli sahâbî, yanına aldığı küçük kızı ile beraber Peygamberimiz’i (sav) ziyarete gelmişti. Kız Habeşistan’da dünyaya geldiği için ona, Habeş dili ile “güzel kız” diye hitap etmiş, onu yanına almış, kızın kendisi ile oynamasına ve bu arada, iki kürek kemiği arasındaki “peygamberlik mührü” ile oynamasına izin vermişti. Bilâhare kendisine bir yerden, etrafı işlemeli kumaş parçaları hediye edilmiş, bunu kime vereceğini bir müddet düşündükten ve yanındakilere sorduktan sonra, Hâlid’in bu küçük kızını çağırtarak kumaşları ona vermişti. Bir başka gün yoksul bir kadın, iki çocuğu ile beraber Hz. Âişe’ye gelir, Âişe bunlara verecek başka bir şey bulamadığı için bir tek hurma verir, kadın da bu hurmayı iki parçaya böler ve çocuklarına verir. Misafirler ayrıldıktan sonra Resûlullah (sav) Hz. Âişe’nin yanına gelince Âişe olayı kendilerine anlatır, Efendimiz (sav) şu cevabı verir: “Allah kimlere çocukları sevdirir, onlar da hakkıyle severlerse ateşten kurtulurlar.” Çocukluğunu Hz. Peygamber’in (sav) yanında geçiren Hz. Enes, Resûlullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Uzunca kılmak üzere bir namaza durduğum zaman, bir çocuğun ağladığını duyarsam, namazımı kısaltırım; çünkü çocuğun ağlaması anneyi üzer.”O’nun (sav) çocuklara karşı sevgisi ve merhameti, yalnızca müslüman çocuklarına ait değildir. Bir savaşta, iki birlik arasında kalan birkaç çocuk ölmüştü. Sonradan Resûlullah (sav) durumu haber aldı ve son derece üzüldü. Ashâb O’nun (sav) bu derecede üzüldüğünü görünce “Ey Allah’ın Resûlü (sav)! Niçin bu kadar üzülüyorsunuz, onlar nihayet kâfir çocukları değil mi?” dediler ve şu cevabı aldılar: “Bu çocuklar, Allah’a ortak koşan kâfirlerin çocukları da olsalar sizden daha iyidirler; dikkat ediniz, çocukları öldürmeyiniz, asla çocukları öldürmeyiniz! Her insan, Allah’ın insan nev’ine verdiği özellikler (fıtrat) ile doğmaktadır!”Efendimiz (sav) elindeki meyvaları en küçük çocuklara verir, onları sever, okşar ve öperdi. Bir gün yine çocukları severken bir bedevî gelmiş, “siz çocukları böyle sever misiniz, benim on torunum var, daha bir tanesini kucağıma alıp sevmedim” demişti. Resûl-i Ekrem (sav): “O halde Allah seni, şefkat duygusundan mahrum etmiş” buyurdu.Kâinâtın Öğünç Vesilesi (sav), Mekke’den Medine’ye ulaştığı sırada ensâr kızları -diğer kalabalık içinde- karşılamaya çıkmış, şarkı ve marşlar okumuşlardı. Peygamberimiz (sav) bu çocukları okşadı ve onlara sordu: “Beni sever misiniz?” hepsi birden “evet” diye bağırdılar; O (sav), “ben de sizi, hepinizi seviyorum” dedi.

2. Çocukları:
Peygamberimiz’in (sav) -ittifak edilen haberlere göre- altı çocuğu olmuştur. Bunlardan ikisi (Kâsım ve İbrâhim) erkek, dördü ise (Zeyneb, Rukayye, Ümmü Külsûm ve Fâtıma) kızdır. Bu çocuklardan beşi Hz. Hatîce’den, İbrâhim ise Mâriye’den doğmuştur. Allah’ın takdiri ve nice hikmetleri yüzünden olmalı ki, çocuklarından erkek olanlar küçük yaşlarında vefat etmişler, kendisinden sonraya kalan tek çocuğu Hz. Fâtıma da, Sevgili Babasından altı ay kadar sonra O’na (sav) kavuşmuştur.
Efendimizin (sav) oğlu İbrâhîm son nefeslerini solurken gönderilen haber üzerine Peygamberimiz (sav) yetişmiş, çocuğu kucağına almış ve üzüntüsünden ağlamıştı. Yanlarında bulunan Abdurrahman b. Avf “Ey Allah’ın Resûlü, ne yapıyorsunuz, siz de mi ağlıyorsunuz?” deyince şu cevabı vermişlerdi: “Gönül üzülür, göz yaş döker, ancak -bu sırada dilini göstererek- şu, Allah’ın razı olmadığı bir kelime söylemez, Ey İbrâhîm, ölümünden dolayı çok üzgünüm!” Hz. Fâtıma, onbeş yaşlarında iken kendisinden beş altı yaş büyük olan Hz. Ali ile evlenmiştir. Onu daha önce Ebû Bekir ve Ömer de istemişler, Resûl-i Ekrem (sav) kendilerine müsbet veya menfî bir cevap vermemişti, bu sırada Hz. Alî de isteyince ona verdi. Mü’minlerin “Fâtıma Anamız” diye en az kendi anaları kadar sevdikleri bu büyük kadının çeyizi “bir yatak, bir yatak çarşafı, iki el değirmeni (un ve bulgur için) ve bir su tulumundan ibaret idi.
Resûlullah’ın (sav) çok sevdiği bu iki aziz varlık mutlu, fakat yoksul bir hayat geçirdiler… Aile hayatında kaçınılmaz olan kırgınlıklar olursa Sevgili Babaları (sav) hemen gelir, onları barıştırır, neşe ve mutluluklarını görünce mesut olarak ayrılırdı. Birgün böyle bir barışma dönüşünde kendisine sevincinin sebebini sormuşlardı, “en çok sevdiğim iki kişiyi barıştırdım” cevabını verdi.
Allah Sevgilisi’nin (sav) bu ölçüde sevdiği kızı unu kendi eliyle öğütür, bu yüzden elleri yaralanırdı, evinin suyunu taşır, bu yüzden göksü yara olurdu, evini barkını süpürür, toz toprak içinde kalırdı, ekmek ve yemeğini kendi pişirir, dumana boğulurdu. Bu hal müslümanlar fakir iken böyle olduğu gibi, servete kavuştuktan sonra da böyle devam etmiştir. Bir gün karı koca aralarında dertleştiler; Hz. Alî su taşımaktan göğsünün yara olduğunu söyler, eşi de un öğütmekten elinin yaralandığını dile getirir, Hz. Alî “babana bugünlerde birçok esir geldi, gidip bir tane hizmetçi istesen” der, eşi de bunu uygun görüp babasına gelir. Babası (sav) “hayır ola kızım, bir isteğin mi var?” diye sorunca utanır, isteğini söyleyemez ve “babacığım sizi görmek ve selâm vermek için geldim” diyerek evine döner. Bu defa Hz. Alî de yanına katılır, birlikte tekrar gelirler ve durumlarını arzederek bir hizmetçi isterler. Yüce Peygamber (sav) onlara “Suffe ehli ve diğer yoksullar sizden daha muhtaç, size veremem” der, çaresiz dönerler. Resûl-i Ekrem (sav) işlerini bitirince, gönüllerini almak üzere evlerine gelir, bu sırada yatmışlardır. Üzerlerinde kısa bir yorgan vardır, başlarına çekseler ayakları, ayaklarına çekseler başları açıkta kalır, Sevgili Babaları’nı görünce fırlarlar, O (sav), “sakın kalkmayın” der, gelip yanlarına oturur ve şöyle buyurur: “Size, hakkınızda, sizin benden istediğinizden daha hayırlı olacak bir şey (bilgi) vermeye geldim, bunu bana Cebrâîl öğretti, yatacağınız zaman otuz üç kere sübhânellah, otuz üç kere elhamdülillah, otuz dört defa da Allahuekber deyiniz”. Evet hizmetçi çalıştırmanın birçok maddî ve mânevî sorumlulukları vardı. Bir Peygamber kızına bunları taşımak ve belki de üzerinde kul hakkı bulunarak Rabbine kavuşmaktan çok, çileli hayatın içinde pişmek, bitip tükenmez dünya işleri arasında devamlı Allah’ı anmak ve ebedî hayatta Babası’nın (sav) meclisine lâyık olmaya çalışmak yakışırdı.
Peygamber hanesinde hâkim olan sade hayat, O’nun çocuklarının evlerinde de görülmeli idi. Nitekim Hz. Fâtıma’ya kocası bir altın gerdanlık hediye etmişti. Peygamberimiz (sav) bunu görünce -doğrudan kendisine bir şey söylemeyip- Hz. Âişe’ye: “Herkesin, Peygamber’in kızı Fatma’nın boynunda alevden bir halka gördük” demelerini kabul eder misiniz?” demiş, Hz. Fâtıma bunu duyunca derhal gerdanlığı sattırmıştı. Onlar Peygamber hanımları, peygamber çocukları idi, diğer müslümanlardan farklı olmalı idiler; ancak bu fark, başkalarından daha zengin, daha müreffeh olmak şeklinde değil, başkaları açlıktan karınlarına bir taş bağlarken onlar iki taş bağlamak, başkaları doymadan doymamak, başkaları zînetler içinde dolaşırken onlar sade yaşamak suretinde gerçekleşecekti.
O’nun (sav) engin sevgi gölgesinin, torunlarının üzerine düşmemesi düşünülemezdi. Onları sık sık görür, sever, gönüllerini alır, gerektiği zaman avuturdu. Kızı Zeyneb’den olma torunu Ümâme küçüktü, Peygamberimiz’in (sav) yanında bulunuyordu, Sevgili Dede çocuğu bir şeyler ile oyalayıp namaza durmuştu, başını secdeye koyunca çocuk koşarak geldi ve sırtına bindi, merhamet ve şefkat kaynağı Yüce Peygamber (sav), namazının geri kalan kısmını çocukla tamamladı, kalktıkça düşmesin diye onu bir eliyle omuzunda tutuyor, secde ettikçe bırakıyordu.
Bir gün elinde bir gerdanlık olduğu halde eve geldi ve “bunu, içinizde en çok sevdiğime vereceğim” dedi, evdekiler “her halde Ebû Bekr’in kızına (Âişe’ye) verecek” dediler, torunu Ümâme’yi çağırttı, gerdanlığı eliyle onun boynuna bağladı, çocuğun gözleri ağrıyordu, mübârek elleriyle onları da sildi.
Asırlar boyu milyarlarca insanın gönlünde taht kuran Yüce Peygamber’in (sav) sâde ve mütevâzı görünüşü içinde insana ürperti, hayret ve gıpta duygularını birlikte yaşatan aile hayatından çizgiler sunmaya çalıştık. Görülen odur ki kişi dururken Peygamber, has kul, büyük ve kâmil insan, milyarların sevgilisi olamıyor!*

1. Tercüman gazetesi ve Girişim dergisinde yayımlanmıştır. Yıl: 1987.  2. Bunun mânâsı “mehir istemeden onunla evlenmeye razı olan kadınlar”dır.  3. Ahzâb: 33/50. 4. Ahzâb: 33/51. 5. Müslim, Sahih, 1463. 6. İslâm Peygamberi, c. II, s. 18; Mevlânâ Şiblî’ye göre Hz. Âişe, Peygamberimiz (sav) ile evlendiği zaman on sekiz yaşında idi; Asr-ı Sa’âdet, İst. 1928, c. II, s. 997. 7. Tabakât, c. VIII, s. 101 vd.; Prof. Hamîdullah, age., c. II, s. 20 vd. 8. Prof. Hamîdullah, age., c. II, s. 20 vd. 9. Taberî, c. 28, s. 91. 10. Tahrîm: 66/1. 11. Itk, 13. 12. Muhabbar, s. 88-89; Prof. Hamîdullah, age., c. 2, s. 22. 13. Buhârî, Meğâzî, 38; Hucurât, 11; Talâk, 1. 14. Meğâzî, 38. 15. Müslim, Nikâh, 84.  16. Ayrıca bkz. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, c. 2, s. 24.  17. Tabakât, c. 8, s. 148.  18. Müslim, Tevbe, 56.  19. Buhârî, Tefsîru sureti’n-Nûr, 6.  20. Gazzâlî, İhyâ, c. 2, s. 28.  21. Müslim, Hacc, 141. 22. Müzzemmil: 73/20. 23. Ahzâb: 33/28-29. * Peygamberimiz’in (sav) âile hayatını yazarken başvurduğumuz kaynaklar: Kur’ân-ı Kerîm, meşhur altı hadîs kitabı (el-Kütüb’s-sitte), İbn Sa’d, Tabakat (8. cilt), Prof. M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I-II, Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Sa’âdet, II, A. Azzâm, Resûl-i Ekrem’in (sav) Örnek Ahlâkı…        Yazan - Derleyen :Tuğra
 

                                                                        SÂBİLİK - ORUÇ
İslam’a ve müslümanlara her fırsatta saldırmayı kendisine şiar edinen T. Dursun şöyle başlıyor yazısına:
1-Sâbiler’in ismi Kur’anı Kerimde üç yerde geçmekte ancak inanç ve ibadetlerinden söz edilmemektedir.“..İbrahim Peygamber, yıldızı görür, yıldıza , “Tanrım” der; Ay’ı görür, Ay’a “Tanrım” der. Güneş’i görür, Güneş’e “Tanrım” der. Bu gökcisimlerinden Güneş’i daha büyük ve daha parlak görünce, “İşte Tanrım budur, bu daha büyüktür” diye konuşur. Ne var ki, “Tanrı” dedikleri batınca, onlara “Tanrı” demekten vazgeçer. İbrahim Peygamber önce yıldızdan, sonra Ay’dan en sonunda da Güneş’ten vazgeçer. Kur’an’ın En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78. Ayetleri böyle anlatır, İbrahim Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü…

       Hz. İbrahim’in “Tanrı” arayışını Kur’an ayetlerinden aktararak vermektedir. Sonunda da “Güneş’ten vazgeçer. Kur’an’ın En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78. Ayetleri böyle anlatır, İbrahim Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü.” Diye bitirir. Aklınca Hz. İbrahim’in Yıldızları ve Güneşi Tanrı olarak kabul eden Sabii’lerden etkilendiği imajını vermek istemekte ve buna zemin hazırlamaktadır. Ancak En’am suresinin 78. ayetinin anlamını vermemekte kısa bir cümleyle geçirmekte okuyucuya dürüst olduğunu(!)göstermek içinde sadece 78. ayet numarasını vermektedir. İsteyen okuyucu oraya baksın der gibilerden ama kaç tane okuyucusu açıp Kur’ana bakacaktır ki? Kendisini zamanın en büyük alimi olarak lanse etmiştir ya.  Ama nedense ayetlerin devamı ve sonucu olan “Ben, her dinden geçip yalnız hakka eğilerek yüzümü o gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim." dedi.” 79. Ayet numarasını vermemiştir. Hadi onu görmemiştir diyelim… Biz aşağıda Kuranı Kerim de Hz. İbrahim’in Tanrı değil ama “Rab” arayışının ayetlerinin tercümesi vererek okuyucuların yardımcı olalım.76.Üzerini gece kaplayınca bir yıldız gördü: "Bu imiş Rabbim!" dedi. Batıverince de: "Ben böyle batanları sevmem." dedi.77.Ay'ı doğarken görünce: "Bu imiş Rabbim!" dedi. Batınca da: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermemiş olsaydı, muhakkak ki, şu şaşkın topluluktan biri olacakmışım." dedi.78.Güneşi doğmak üzere görünce: "Bu imiş Rabbim, bu hepsinden büyük!" dedi. O da batınca: "Ey kavmim, haberiniz olsun, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım! 79.Ben, her dinden geçip yalnız hakka eğilerek yüzümü o gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim." dedi. Ayetlerden de anlaşılacağı gibi Hz. İbrahim’in Rabbini araması, gerçek yaratıcıyı bulmasıyla son bulmuştur.

2-“İbrahim Peygamber’i Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar paylaşamaz. Ali İmran Suresi, O’nun için “hanif” ve “müslim”di der. İbn Nedim’in ünlü “El Fihrist” adlı eserinde “Hanifler” şöyle tanıtılır: “Hanifler, İbrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir.(s.32)”

     İslam’ın, Yüce Allah tarafından gönderilen dinlerin bir devamı olduğu, Âdem’den (a.s) beri gönderilen peygamberlerin hep birbirini desteklediğini ilkokul mezunu bir çocuk bile bilirken, "İbrahim’i(a.s) üç dinin mensuplarının paylaşamadığını" söylemesi abesle iştigaldir. Ayrıca Kur’an’ı Kerim, İbrahim’in (a.s) gerçek kimliğini şu ayetle ortaya koymuştur. “İbrahim, ne yahudi ne de hıristiyandı; ancak o, lekesiz bir müslümandı ve Allah'a ortak koşanlardan da olmamıştı.”(Âli İmran 67).

3-Abdest, namaz, cenaze namazı, fıtr bayramı, kurban, hac, Kabe’nin kutsallığı gibi inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var.Allah, Rahman, Kur’an, Furkan, kitab, melek, insan, Adem, Havva, nebi, salat, alem hep Süranca’dır.

     1-Bir dildeki kavramların bir diğer dile geçmesi, bir dilin bir başka dilden kavramlarıyla aynı olması yadırganacak bir durum mu ki? Kur'anı Kerimde yabancı kelime olup olmadığı konusunda Kurtubi tefsirinden yaptığımız alıntı umarız faydalı olur.Kur´ân-ı Kerim´de arapların anlatım üslubuna göre dizilmemiş söz dizisinin olmadığı, bununla birlikte Kur´ân-ı Kerim´de İsrail, Cibril, İmran, Nuh ve Lut gibi arap dili ile konuşmayan kimselere ait özel isimlerin bulunduğu hususunda imamlar arasında görüş ayrılığı yoktur... "kasvere" Habeşçedir.el-Ğassak, Türkçede kokuşmuş ve soğuk anlamındadır. el-Kıstas rumca’da mizan, terazi demektir. Siccil, farsçada taşlı çamur anlamındadır. Tur, dağ anlamındadır. el-Yemm, süryanice deniz anlamındadır. et-Tennur ise acemcede yeryüzü anlamındadır.İbn Atiyye der ki: Bütün bu kelimelerin gerçek durumu şudur. Bunlar asıl itibariyle arapça değildir. Fakat araplar bu kelimeleri kullanmış ve arapçalaştırmışlardır. O bakımdan bu kelimeler arapçadırlar. Kur´ân-ı Kerim’in dilleriyle nazil olduğu Arab-ı aribenin ticaretlerle Kureyşlilerin Şam ve Yemen tarafına yaptığı yolculuklarıyla Müsafir b. Ebu Amr’ın Şam´a, Ömer b. el-Hattab’ın, Amr b. el-As’ın, Umare b. el-Velid’in Habeşistan’a yolculuk yapmalarında görüldüğü şekilde, diğer dillerin bazı kelimelerinin karıştığı da sözkonusu olmuştur.Dil konusunda sözleri belge mahiyetinde olan el-A’şa´nın Hire’ye yaptığı yolculuk ve oranın hıristiyanlarıyla sohbeti de bu türdendir. İşte bütün bunlar aracılığıyla arapçaya, arapça olmayan birtakım kelimeler de karışmıştır. Bunların bir kısmının harfleri azaltılarak değiştirilmiş, arapça olmayan kelimelerin ağır söylenişleri hafifletilmiş ve araplar bu kelimeleri şiirlerinde, karşılıklı konuşmalarında kullanmaya başlamış, nihayet bu kelimeler sahih arapça kelimeler gibi kullanılır olmuş, bunlarla birtakım hususlar açıklanır olmuştur. İşte bu noktada Kur’ân-ı Kerim de bu gibi kelimeleri kullanmıştır.Kaynak olarak sâbiîlerin dilini ve dinini alan yazar, acaba sâbiî dilinin bir başka dilden ve dinden etkilenip o dildeki kelimeleri ve dini kavramları alabileceğini nedense hiç düşünmemiştir. 2-Allah: Şu bir gerçektir ki Araplar Allah lafzını kullanıyor ve biliyorlardı. Dil bilginleri bu ismin türemiş (müştak) midir, yoksa zat-ı bari’nin özel ismi olmak üzere mi konulmuştur hususunda da farklı görüşlere sahiptir. İmamı Şa­fiî, Ebu’l-Meali, el-Hattabi, el-Ğazzali, el-Mufaddal, el-Halil, Sibeveyh gibi birçok arap dil bilgini ve İslam âliminin “Allah ismi, özel isimdir türememiştir” sözünü bir kenara bıraksak bile, türemiş bir isim olduğunu kabul eden dil âlimleri lah-elihe-lahe-velehe kelimelerinden türemiş olabileceklerini söylemiş ve bunu delillendirmeye çalışmışlardır ama hiçbir âlim bunun Arapça olmadığını iddia etmemiştir. T. Dursun da âlim olmadığına göre onun sözünün ne değeri olur ki? 3-Rahman: İnsanların cumhuru (çoğunluğu) "er-Rahmân" lafzının mübalağa ifade etmek üzere "rahmet" kökünden türemiş ve mebni bir kelime olduğunu kabul etmektedir. Manası ise, eşsiz olan rahmet sahibi demektir. İbnu´l-Enbârî´nin "ez-Zâhir" adlı eserinde zikrettiğine göre el-Müberred "er-Rahmân"ın İbranice bir isim olduğunu, Ebu İshak ez-Zeccac "Meani´l-Kur´ân" da: Ahmed b. Yah­ya dedi ki: "er-Rahîm" arapça ve "er-Rahmân" İbranicedir. Fakat bu kabul edilmeyen bir görüştür. 15 asırlık İslam tarihinde bu kelimenin Arapça olmadığını söyleyen iki kişi çıkmıştır ve onlarda dikkat edilirse bu kelimenin kökenin İbranice olduğunu iddia etmişlerdir. 4-Melek: Sâbiîlerin tapındıkları yüce varlığa verdikleri bir isim olan Malka d Nhura terimindeki “malka”, T. DURSUN’u şaşırtmış, melek kelimesinin Mandence’den geldiğini sanmış olsa gerek. 5-Kurban:Sâbiîlerce kutsal öğretilerin deri üzerine yazılması yasaklanmıştır. Zira her ne kadar Sâbiîler bazı ayinlerinde zaman zaman çeşitli hayvanları kurban etseler de onlarca genel bir kural olarak hayat yıkmak anlamına gelen öldürmenin doğru olmadığına inanılır. Bu nedenle öldürülen hayvanların derilerini dini metinler için kullanmayı hoş karşılamamaktadır.Sâbiîlerde kurban ayrı bir ibadet şekli olmaktan ziyade rit yemeklerinin bir parçası olarak kabul edilir. Kesilecekse koç ya da güvercin kurban edilir. Koyun kurbanına izin verilmez. Masigta töreninde kurban edilen güvercin tören bitiminde kutsal ekmeklerle birlikte kült kulübesine gömülür. Sâbiîlerde sığır ve tavuk gibi diğer hayvanların kurban edilmesi ise hoş karşılanmaz.Kurban töreninde rahibin hazır bulunması gerekir.  Kesilirken dikkat edilecek hususlar 1-Demir bir bıçağın kullanılması 2-Kurban kesilirken rahibin elinde yaklaşık 15 cm uzunluğunda bir değneğin bulunması 3-Kurban öncesi rahibin bıçak ve değnekle nehirde vaftiz olması 4-Kesim sırasında rahibin Kuzeye doğru dönmesi 5-Kesim sonrası rahip elinde tuttuğu değneği nehre atması.Şimdi İslam'da ki kurbanla, Sâbiîlikte kurbanın ne alakası var diye sormak lazım. 6-Nebi:Sâbiî kutsal kitaplarında peygamber kelimesine karşılık olarak nbiha terimi kullanılır.Sâbiî metinlerinde iki grup peygamberin varlığından bahsedilir.  Sâbiîlerce iyi olarak kabul edilmeyen İbrahim, Musa ve İsa tarihi şahsiyetlerin oluşturduğu ilk grup nbiha d kadba (sahte peygamber veya sahteliğin peygamberi) olarak adlandırılır. nbiha d kuşta (gerçek peygamber veya doğrulun peygamberi) olarak adlandırılan ikinci temsilcisi ve eğiticisi olarak Yüce Tanrı tarafından görevlendirilen Şit ve Yahya gibi kişiler bulunmaktadır. İslam'daki nebi kelimesinin sâbiîlikteki nbiha kelimesinden geldiğini iddia eden Dursun'a şunu sormak isterdik acaba Türkçedeki malak kelimesi de sâbiîlikte olduğunu iddia ettiği melek kelimesinden mi gelmiştir. Ön bilgi olarak şunu verelim onlarda melek inancı yok.Diğer kelime yapıları üzerinde durmayı gereksiz görerek sözü uzatmak istemiyor, verdiğimiz örnekler DURSUN’un ilmi kariyerini gözler önüne sermeye yeter diye düşünüyoruz.“Hac, Kabe’nin kutsallığı inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var” diyen yazar, Kabe’nin Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından yapıldığını ve bunun Kur’anda da ifade edildiğini nedense göz ardı etmektedir.

4-Ramazan ayında Müslümanların tuttuğu oruç da Sabiilik’ten geliyor. Müslümanlıkta, “farz” oruçlar bir aydır. Bu ay da kimi zaman 29, kimi zaman 30 gün çeker. Sabiilik’te de aynen böyle. Ibn Nedim, “El Fihrist” adlı eserinde, Sabiilik’teki farz orucunun 8 Mart’ta başladığını belirtiyor. Bunun dışında 9 Aralık’ta başlayan 9 günlük bir oruç ta var. Ayrıca, 8 Şubat’ta başlayan 7 günlük bir oruca çok önem veriyorlar. 16 ve 17 günlük “nafile” oruçlara da değiniliyor.Öyle ya sâbiîlikte oruç var Müslümanlıktaki oruç ta oradan gelmiştir. “E hristiyanlıkta ve Yahudilikte de oruç var onlardan gelmiştir" demesi daha mantıklı olmaz mıydı? Hem Yahudilik, sâbiîlikten daha önce gelmiştir. Nitekim Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”  (Bakara 183) Oruç Hz. Âdem’den beri ola gelen bir ibadettir.Yazar “el-fihrist”teki sâbiîlikle ilgili bir bilgiyi alarak istediği gibi evirip çevireceğini sanıyor. Sâbiîlik’te 9 Aralık’ta başlayan ve 9 gün devam eden bir oruç varmış, bu İslam da yok şimdi ne yapacağız. Hz. Peygamberin (s.a.v) tuttuğu ve tavsiye ettiği Pazartesi, Perşembe orucu var, her kameri ayın 13–14–15 inde tuttuğu oruç var, aşure orucu var receb ve şaban aylarında tavsiye edilen oruçlar var ama sâbiîlikteki 9 günlük, 7 günlük, 16–17 günlük oruç yok ne olacak şimdi Turan’ın teorisi suya düştü.Şimdi de sâbiîlik'teki orucun nasıl bir ibadet olduğunu görelim: "Sâbiî geleneğinde oruç önemli bir yere sahip değildir. sâbiîlikte oruç, diğer dinlerin bazılarında yer alan yeme-içme ve cinsi münasebetten uzak durmak şeklindeki oruçtan farklı olarak günah ve kötülüklerden uzak durmak şeklinde değerlendirilir." Ginza'da inananlar günah şer ve kötü fiil ve davranışlardan kaçınmak tarzındaki oruca davet edilirler...

5-Namazlarında, Kabe’ye, El Beyt’ül Haram’a dönerler. Mekke’ye ve Kâbe’ye saygı gösterirler.”

        Sâbiîlikte, yalnızca dua etmekten ibaret olan namaz İslam’daki namazdan  oldukça farklıdır. Şekil olarak İslam’daki namazla hiçbir ilişkisi yoktur. Dua sâbiîlerin bütün yaşantılarına baştan sona hakim olan bir unsurdur. (Sâbiîler-son gnostikler-Şinasi Gündüz, s.159)Kâbe’ye sadece sâbiîler değil müşrik Araplar da saygı gösteriyordu. Hatta biz günah işlediğimiz elbiselerle Kâbe’yi tavaf etmeyiz diyor ve çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Şimdi Hz. Peygamberin Kâbe’ye saygıyı müşriklerden aldığını söylese daha mantıklı olmaz mıydı?

6-“Bilindiği gibi, Kabe bir Güneş tapınağı olarak yapılıp kullanılmıştı.”…”İslam’ın yapısını oluşturan inanç ve ibadet biçimlerinin tümüne yakını “güneşe tapma” ağırlıklı Sabiilik’ten kaynaklandı.”

     Yazar acaba Kâbe’nin güneş tapınağı olarak yapıldığı ve kullanıldığı bilgisine nereden ulaşabiliyor. Tarihin hangi döneminde güneş tapınağı olarak kullanılmış acaba, kimin tarafından ne için yapılmış? Cahil olup ta her konuda bir şeyler söyleme zorunluluğu hissetmek oldukça zor olsa gerek burada yazar “sâbiîliğin güneşe tapınma ağırlıklı olduğunu söylüyor.” Sâbiîlik konusunda Türkiye de otorite olan ve onların kaynak kitaplarını okuyabilecek derecede dillerine vakıf olan Doç Dr. Şinasi Gündüz, Sâbiîlerin inanç sistemlerinin gnostik din anlayışının bütün özelliklerini taşıdığını söyler ve şöyle devam eder:  “Gnostik bir dualizm esasına dayalı olan teoloji, demiurg inancı, ruh tasavvuru, kutsal gizli bilgi (gnosis) ve kurtarıcı (redeemer) doktriniyle Sâbiîlik derli toplu tipik bir gnostik geleneği sergiler.” (Sâbiîler-son gnostikler-Şinasi Gündüz, s.64) "Sâbiîler yıldızlara tapıyorlardı. Yıldızların içinde de en başta, Ay ve Güneş sayılıyordu" diyen özellikle de güneşe taptığını söyleyen Turan’ın peşinden gidenlere şu örneği de verelim ki kılavuzlarını değiştirsinler. “İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yarısında Iraklı yazar Abdurrezzak el-Hasanî, Sâbiîlerin kim oldukları nerede yaşadıkları, inanç ve ibadetleri hakkında bir çalışma yayınladı. Bu çalışmasında Sâbiîlerin yıldızların uluhiyetine inanan bir topluluk olduğunu ve yıldız ve gezegenlere tapınmanın Sâbiîlerin temel ibadet şekilleri arasında bulunduğunu iddia etti. Bu çalışmanın yayınlanması, Irak’ta yaşayan ve Arap komşularınca Sâbiî olarak isimlendirilen topluluk içinde büyük huzursuzlukların yayılmasına neden oldu. Zira bu itham, yani Sâbiîlerin yıldız ve gezegenlere tapanlar olduğu iddiası, Sâbiîler için dinlerinin temel inanç esaslarına zıt, kabul edilemez ağır bir suçlamaydı. Bunun üzerine Sâbiî toplumu bu Arap yazar aleyhine mahkemede dava açtı. İçlerinde bir de Ganzibra’nın (baş rahip) bulunduğu bir grup, yanlarına kutsal kitapları Ginza Rabba, Qolasta ve diğerlerini alarak mahkemeye gittiler. Mahkemede, Sâbiî teolojisinde yıldız ve gezegen kültünün kesinlikle reddedildiği ve yıldızlara ve gezegenlere tapanların lanetlendiği ifadeler, bu kutsal kitaplardan Arapçaya tercüme edilerek, yazarın iddiaları aleyhine delil olarak sunuldu ve yazar aleyhine tazminat davası açıldı.” (Abdurrezzak el-Hasanî, es-Sâbi'ûn fî Hâdirihim ve Mâdîhim, Sayda (1955). ss.7-8. Krş. Drower, E.S., The Mandaeans of Iraq and Iran, Oxford (1937), ss.xvii vd.; Şinasi Gündüz, Kur’an’daki Sâbiîlerin Kimliği Üzerine Bir Tahlil ve Değerlendirme, Türkiye I. Dinler Tarihi Araştırmaları Sempozyumu (24-25 Eylül 1992), Samsun 1992, ss. 43-81)

7-İslam öncesinin Mekke’sinde, “putataparlar” diye adlandırılan bir topluluğun ibadetleri arasında “oruç” da vardı. Bunu, Buhari’nin yer verdiği bir hadiste de açıkça görüyoruz: “Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı..”(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.)Burada sorulması gereken şu: ”Putlara taptıkları” söylenen insanlar, “oruç” tutarlarken “hangi Tanrı” için tutuyorlardı?

     Müşrik kelimesinin, kafir-ateist kelimesiyle aynı olduğunu düşünen büyük araştırmacı-gazeteci yazar burada da çuvallamış Mekkeli müşriklerin, Allah’ın varlığını kabul etmediklerini sanmış ya da işine öyle geldiği için bilmemezlikten gelmiş. Araplar Allah’ı biliyordu bunun en basit örneği Hz. Peygamberin babasının isminin Abdullah (Allah’ın kulu) olmasıdır. Ancak şefaat edecekler düşüncesiyle putlara taparak Allah’a şirk koşuyorlardı. Yani araplar tanrıya inanıyordu. Bu kısa bilgiyi, imam-hatipte okuyan herhangi bir öğrenciye sorsaydı öğrenir, Arapların kime ibadet ettikleri konusundaki cehaletini de gidermiş olurdu. "hangi tanrı için tutuyorlardı?" sorusunun cevabı,yaptıkları ibadetleri yaratıcı olduğuna inandıkları ilaha yapıyorlardı.

8-“Namaz gibi oruç da “Güneş”e ayarlı”…“Tabii, gecenin ve gündüzün aylarca sürdüğü yerler, kutuplar hesaba katılmamış.” Diyor.

     “Zırva tevil kabul etmez” demişler ama ne yaparsınız. 15 asır önce gelen bir peygamber namaz ve oruç vakitlerini dijital saate göre mi ayarlayacaktı. İslam'da namaz, hac ve oruç vakitleri, modern toplumlardan en gelişmemiş toplumlara kadar her zaman ve mekanda geçerli olan her yerden görülebilen güneş ve aya göre tayin edilmiştir. “kutuplar hesaba katılmamış” diyerek aklınca ofsayttan gol atıyor, kendisi için bir hayli geç ama peşinden gidenlere “deccal hadisini” ve ondan çıkan hükümleri okumalarını tavsiye ederiz, normal şartlara uymayan bölgelerde namaz ve orucun nasıl olması gerektiğini öğrenirler belki.
9-Muhammed, 570 veya 571’de doğdu, 632’de öldü. 40 yaşında da “Tanrı ile insanlar arasında aracılık” görevini aldığını açıkladı. 61-62 yıllık yaşamı ve 21-22 yıllık “Tanrı’nın özel sözcülüğü” içinde topu topu 8 islam ramazanı var.Muhammed, 53 ya da 54 yaşında oruç buyruğunu aldığını söylemiş, 632 yılının ramazan ayına varmadan ölmüştür. İlk ramazanı Hicri 1 ramazan 2 (Miladi 26 Şubat 624), son ramazanı da Hicri 8 ramazan 9 (Miladi 12 Aralık 631) olup, günleri kısa olan kış aylarına rastlamıştır. Eğer, uzun yaz günlerinde de oruç tutturacak kadar tecrübesi olsa idi, muhtemelen, orucun katı kurallarını biraz daha yumuşatır, insanı sıcak yaz günlerinde uzun saatler boyu aç ve susuz bırakacak kadar sağlıksız bir adet koymazdı dinine.. 

      Kendini zeki sanan yazar, Hz. Muhammed’in az oruç tuttuğu ve bunun da zaten kış günlerinde olduğunu söyleyerek, kendisinin yiyip içtiğini, orucun zorluklarını da  müslümanların çektiğini ifade ediyor ve yalan yanlış bilgilerle dolu olan yazısını sona erdirmiş.Hem yazar nereden bilecek ki: Günde bir öğün yiyen Hz. Peygamber(s.a.) için oruç tutmak bir nimet çünkü oruçluyken günde iki öğün, iftar ve sahur da yemek yiyecek? Haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tuttuğunu? Receb ve şaban aylarında çok fazla oruç tuttuğunu? Her ayın 13-14-15 inde oruç tuttuğu? Muharrem ayında üç gün oruç tuttuğunu? Günde ikinci öğün yemek yiyen eşi Hz Aişe’ye “Bir günde iki öğün yemek mi yiyorsun diye sitem ettiğini?.” Bazı günler de açlıktan diğer sahabeler gibi karnına taş bağladığını? Hz. Aişe’nin “aylarca evimizde ocak yanmazdı dediğini?” Eşi Hz. Aişe'nin karanlık çökünce yatsıdan sonra hemen uyuduklarını söylediğinde, "kandilde yağınız yok muydu? Diyen hanım sahabeye “yağımız olsaydı onu yakmaz, yerdik” dediğini.
   Kaynaklar:1-Kurtubi,
Abdullah Muhammed İbn Ahmed Ibn Ebî Bekr İbn Farh el-Kurtubî  2-İslam ve Bilim, Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, s.10  3-Sâbiîler-son gnostikler- Doç. Dr.Şinasi Gündüz.                                                                                                                                                               
                                                                                                                                                                                                                      
   Rıza GÖRÜŞ