Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
 ÜMMET,HİLAFET ÜZERİNE ...

                                                            HALIFEMİZİ BEKLİYORUZ ! *

                      SU AN ISLAM ÜMMETININ EN BUYUK SORUNU BIR LIDERLERININ OLMAMASI...
        İMAMESİ OLMAYAN TESBİH TANELERİ GİBİYİZ...ASLINDA  BIRBIRINI TAMAMLAYAN BIR BUTUNUN PARCALARI OLAN ISLAMI CEMAATLER SU AN BIRBIRI ILE UGRASMAKTADIRLAR... BIRBIRLERINI "PARTICILIK, MISYONER-DIALOGCU,RADIKAL-TASAVVUF DUSMANI, MUSRIK, TAVIZCI, ...VS  ILE SUCLAYAN  MUSLUMAN  CEMAATLER, BIR HALIFENIN ETRAFINDA BIRLESTIKLERI  AN, BIRBILERI ILE UGRASMAYI BIRAKIP, BIR  BUTUNU  OLUSTURAN TEMEL PARCALAR OLDUKLARINI FARKEDECEKLER VE O  ANA KADAR IHTISASLASTIKLARI  KONULARDA IS BOLUMUNE    GIDECEKLERDIR...!SU AN ONLARIN BIRLESMESINE  ENGEL OLAN EN BUYUK BELKI DE TEK NEDEN, ISLAM HUZUR TOPLUMUNUN OLUSMASINA ENGEL OLANLARA  KARSI   MUCADELE ETMEDE ,SORUNLARI COZMEDE ,HEDEFE ULASMADA KULLANDIKLARI FARKLI  METODLARDIR...
       MILLI GORUSCULER;EKONOMI, FETULLAHCILAR; MILLI EGITIM , SULEYMANCILAR; DIYANET, TARIKATCILAR;SOSYAL YARDIM , RADIKAL DENEN ISLAMI KESIM ISE MILLI SAVUNMAYI,... ALACAKLAR VE BOYLECE KULLANDIKLARI FARKLI METODLARIN  SU AN YAPTIKLARI  GIBI  BIRBIRLERINI SUÇLAMAYA BIR SEBEP DEGIL , IDEAL HUZUR TOPLUMUNU OLUSTURDUKLARIN DA BIRBIRLERINI TAMAMLAYAN VE BIRBINE IHTIYAC DUYAN, BIR DIGERI OLMADAN KENDININ DE  VAR OLAMAYACAGI BIR BÜTÜNÜN OLMAZSA OLMAZ PARÇALARI OLDUKLARINI FARKEDECEKLERDIR..., ASLINDA AYRI,FARKLI  VE DUSMAN DEGIL, BIRBIRINI TAMAMLAYAN BIR ARAYA GELINCE  PARCALANAMAZ BIR GUC OLDUKLARINI ANLAYACAKLARDIR...
     BILIM VE TEKNOLOJIYI ONPLANA ALAN ISLAMI CEMAATLER ;BEYIN, RADIKAL DENEN GRUPLAR; YUMRUK, TARIKATCILAR ISE KALPTIR...KALPSIZ, ELSIZ VEYA  BEYINSIZ VUCUT EKSIKTIR...
     BIRBIRLERI ILE ISLAMI CEMAATLERIN  UGRASMALARI SADECE COZUM YOLUNDA URETTIKLERI METODLARIN FARKLILIGIDIR...IDEAL ISLAM TOPLUMUNDA ISE BU FARKLILIKLAR BIRER IHTIYAC VE LUZUM , MUTLAKA OLMASI GEREKEN FARKLI ZENGINLIKLER BUTUNU  OLACAKLARDIR...!

 

 

                

                                                          OSMANLI SEVGİSİ , ÜMMET BİLİNCİ
                                                         
    HİLAFETİN SİLİNMEYEN İZLERİ

     Bosna, Singapur, Sudan, Filistin, Makedonya, Kosova, Sudan, Pakistan, Endonozya, Cezayir, Mısır, Habeşistan...
   
Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kadar büyük bir coğrafyanın 1. Cihan Savaşından sonra elimizden çıkmasına rağmen, o topraklarda yaşayan halkın hala büyük bir hasretle "Osmanlı, Osmanlı " diye sayıkladığını… Budapeşte'den gelen bir yazarımıza bir Boşnak’ın'. "Madem ki İstanbul'a gidiyorsun Allah aşkına o şehrin toprağını benim için öp Allah benim canımı İstanbul'u görmeden almasın!" dediğini Trablusgarp’taki ihtiyar Cezayirlilerin, boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıklarını (Yakın Tarihimiz, 6 Eylül 1962, cilt 3, sayı: 28 s. 42. Vatan Gazetecilik A.Ş İst/1962) SİNGAPUR Osmanlı Devleti’nin önemli padişahlarından İkinci Abdülhamit, geçtiğimiz hafta ölümünün 88. yıldönümü vesilesiyle anıldı. Singapurlu Müslümanlar da onun ruhuna bağışlamak için mevlid-i şerif okudu.(Aksiyon-Sayı: 585 - 20.02.2006) Sudan'da hutbeler hâlâ Abdülhamid adına okunuyor (  Zaman :13/01/2007)Filistinlilerin Osmanlı sevgisi :Gerek Kudüs'te ve gerekse diğer bölgelerde yaptığımız gezintilerde Filistinlerin Osmanlı'ya karşı tahmin edilemez boyuttaki sevgisine şahit oluyoruz. Özellikle Abdülhamid Han onlar için sembol bir isim. Bizlerden bugün de aynı ağabeyliği yapmamızı bekliyorlar. Yaşlılarla konuştuğunuzda halifeliğin onların en büyük özlemlerinden biri olduğunu görüyorsunuz. Halifelik olmuş olsaydı bugünkü zilleti çekmeyeceklerini ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların bu sayede kendilerine gerçekten yardım elini uzatacaklarını söylüyorlar. Filistin meselesi koltuklarından sonra gelen bölgedeki krallara veya kral benzeri devlet başkanlarına bakıldığında bir Filistinli için halifeliğin neden tek kurtuluş yolu olarak görüldüğünü çok iyi anlıyorsunuz. Ürdün'de Bek'a kampında ziyaret ettiğim ve kırk yıldır yurdundan uzakta yaşayan Filistin ve Osmanlı dediğinde kendisini titreme alan yaşlı amcadan da benzer şeyleri dinledim. Onların deyişiyle, Osmanlı Filistinlilerin zilletini 400 yıl geciktirmişti.Türklere derin sevgi besleyen Filistinliler devlet yöneticilerimizi "üzerine düşen görevi yapmayan abi" olarak görmekteler. ( Enbiya Yıldırım - Milli gazete 26/02/2006)'Hiçbir Filistinli Abdülhamit’i unutamaz' Filistin Başbakanı Haniye,sözü Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit’e getiriyor. Teklif edilen paralara rağmen, Abdülhamit’in Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmelerine razı olmadığını hatırlatan Başbakan Haniye, bunu her Filistinlinin bildiğine dikkat çekiyor.( Zaman: 09.09.2006  ) Balkan uzmanı Eran Frankel'e göre, ''Makedonyalı Müslümanlar hiç bir zaman Makedonyalılık adına İslam'ı geri plana atmış ya da reddetmiş değillerdir. Aksine, çoğu kez kendi Slavlıklarını reddetmişler ve Slav olmayan bir İslam kimliğini benimsemişlerdir. Yine Frankel'e göre Makedonya'daki Müslüman Arnavutlar ya da Çingeneler, kendilerine Slav kimliğini benimsemektense, ''Türk'' olarak tanımlamayı tercih ederler.'' (Eran Frankel. ''Turning a Donkey into a Horse: Conflict and Paradox in the Identitiy of Macedonian Muslims.'', 23rd National Covention of the AAASS, Miami, 1991) İşte bu nedenle de, Türkiye'nin Balkan yarımadasındaki uzantısı olan milletler, yalnızca birkaç milyonluk Balkan Türkü değil, nüfüsları 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlarıdır. Çoğu etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan bu insanlar, kendilerini aynı dili konuştukları Sırplar'dan ya da Bulgarlar'dan çok Türklere yakın hissetmektedirler.Çünkü bu insanlar her şeyden önce ''Osmanlı'' dırlar ve Türkiye de Osmanlı'nın yegane mirasçısıdır. Yukarıdaki satırları yazan Maria Todorova, bu konuda şöyle der:''Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi olduça komplekstir. Bu etki, öncellikle Balkanlardaki Türkçe konuşan nüfüsa yöneliktir. Bu nüfüsun büyük bölümü Bulgaristan'da yaşar, kalan kısmı ise çok daha az sayılarda Yunanistan, Romanya ve eski Yugoslavya'dadır. Ancak Türkiye'nin etki alanı bununla sınırlı değildir. Aynı zamanda Slav dilinde konuşan Müslümanlar da Türkiye'nin etki alanı içindedirler.'' (Maria Todorova. ''The Ottoman Legacy in the Balkans''. The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdoğan, K. Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 71)Todorova, Türk olmayan Balkan Müslümanlarının kendilerini Türklük'le özdeşleştirme eğilimlerine örnek olarak ilginç bir noktanın daha altını çizer: 20. yüzyıl boyunca Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden Slav Müslümanlar (Arnavutlar dahil), Türk kimliğini benimseyerek Türk toplumu içinde asimile olmuşlardır. Bu durum Todorova'ya göre, ''Osmanlı'nın mirasının Türk etkisine dönüşmesinin açık bir örneğidir.''Kuşkusuz bu fenomen Türkiye açısından son derece önemli bir stratejik avantajdır. Tüm Balkanlar'da aslında etnik olarak ''Türk'' olmamalarına karşın, kendilerini ''Türk'' olarak gören ya da görmeye eğilimli büyük bir Müslüman nüfüs vardır. Bu ''fahri soydaşlarımız''ı bize bu denli bağlayan unsur ise Osmanlı mirasıdır.Osmanlı gitti, Ortadoğu bitti.” 1991’deki Körfez Savaşı sırasında Mısır Dışişleri Bakanı’nın ağzından dökülen bu cümle boş değil...  Arap İhtilâl Teşkilatı ‘El Ahd’in liderlerlerinden Aziz Ali Mısrî, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesinin Ortadoğu’da meydana getirdiği boşluğu geç de olsa anlayarak itiraf ediyordu: “Bugün Ortadoğu, Osmanlı Devleti’nin cömert ve âdil bir hükümran olarak karşılıksız verdiklerinin pek azını arıyor; ama bulamıyor!” (AKİT-16 TEMMUZ 2001)  Küçük Osmanlı: Kosova :Osmanlı’nın Kosova’daki varlık ve hakimiyeti 1389’daki I. Kosova Savaşı ile başlamış ve 1913 Londra Konferansı’na kadar sürmüştür. Osmanlı, insanlık, adalet ve hoşgörü temeline dayanan idaresi, engin kültür ve medeniyetiyle herkes gibi Kosovalıları da çepeçevre kuşatmış ve gönüllerine taht kurmuştu. Zamanla Kosova, zengin kültürü, şehir hayatı ve klasikleşen eserleriyle Osmanlı’nın bir numunesi haline gelmiş ve “Küçük Osmanlı” pâyesini almıştır. 1913’teki Londra Konferansı’nda, Avrupalı Devletler bile, Küçük Arnavutluğu (Kosova’yı), “Türkiye’nin Balkanlarda kalan ucu” olarak vasıflandırmışlardır.Çanakkale’de şehit düşenlerin arasında çok sayıda Kosovalı vardı ve sadece Çanakkale’de değil, 5 asır boyunca Viyana’dan Yemen’e kadar gazâ meydanlarında Arnavutlar, Osmanlı ile birlikte “i’lâ-yı kelimetullâh davası” uğrunda canlarını feda etmesini bilmişlerdi.Kosova’da Osmanlı’nın eksikliği ve Arnavutların benliklerinin derinliklerinde yatan eşsiz sevgi, kendisini esas, Osmanlı’nın bölgeden çıkarılıp yerini Sırpların alması ve Evlâd-ı Fâtihan’ın ardı arkası kesilmez “Sırp terörü”ne maruz kalmasıyla göstermiştir. Bundan sonraki süreçte, iyice gemiyi azıya alan Sırp terör ve soykırımının gayesi, “Osmanlı’nın bölgedeki vârisi ve yetimlerinden” birisi olarak gördükleri Kosovalı Arnavutlara, Devlet-i Âli ile I. Kosova Savaşı’ndan kalan “tarihi hesabı“ ödetmek olmuştur.Kosova başbakanlarından Prof. Buyar Bukoşi’nin; “Unutmamalısınız ki, biz Osmanlı’nın Kosova’daki temsilcisi olduğumuz için Sırplar bize bu muameleyi revâ görüyorlar.” sözleri bu fikrin ispatından ibarettir. Kosova İslâm Birliği Başkanı Recep Boya’nın, Sırpların kendilerini Osmanlı’nın devamı olarak gördükleri için etnik temizliğe tâbi tuttuklarına dikkati çeken şu sözleri de, aynı acı gerçeğe parmak basmaktadır: “Sırplar Boşnaklara saldırırken, ‘Siz Osmanlı’nın devamısınız, Türk’sünüz’ diye öldürüyorlardı. Bizi de Müslüman ve Türk olarak görüyorlar.” Bu cümleden olarak, Arnavut aydınlar nazarında Kosova, o günden bugüne uzanan çizgide “Balkanların Filistin’i” pozisyonuna düşmüş vaziyettedir.Bosnalılar gerçekten de, Sırpların sert tepkilerine sebep olacak kadar, “Osmanlı kimliği ve bilincine”, zamanımıza uzanan süreçte sımsıkı (kimi zaman bizi dahi utandıracak ölçüde) sarılmışlardır. Boşnaklardaki, son derece köklü bir derinliğe sahip “Osmanlı bilinci”nin müşahhas belirtilerini ve sürgit etkilerini, hem tarih içinde hem de günümüzde bariz bir şekilde görmek mümkündür. Mustafa Armağan’ın izlenim ve değerlendirmeleri, konu hakkındaki en çarpıcı ve tatmin edici ip uçlarındandır: “Unutamıyorlar Osmanlı’yı. Kendilerini yüzüstü bırakıp giden babalarının arkasından konuşur gibi kırık bir sesle, ‘Bizi Avrupa’nın ortasında bir başımıza bırakıp gitti Osmanlı!’ diye tekrarlıyorlar... ‘Biz Bosna’da Osmanlı’yı muhafaza ediyoruz ve günün birinde, şu veya bu yerde insanlığın şeref ve haysiyetini koruyup gözetecek bir “Osmanlı” muhakkak gelecektir.’ Adları gibi inanıyorlar buna. Nitekim Şarkiyat Enstitüsü’nü ziyaretimizde araştırmacı Adnan Kadriç, fakirin “Osmanlı: İnsanlığın Son Adası” kitabına göndermede bulunarak Bosna gezimizi mühürleyen sözü söylüyordu: “Osmanlı insanlığın son adası ise, Bosna da Osmanlı’nın son adasıdır.”Bir Bosnalı annenin, kocasını “vatanı” kurtarmak gayesiyle Çanakkale’ye göndermesi münasebetiyle yaktığı ve çocuklarına ninni formatında söylediği şu ağıt, onlardaki “Osmanlı sevgisi ve kimliğinin” en güzel misallerindendir:Çanakkale’de kalır düşman olur mu?Söyle anne, babamız da ne oldu?Yoktur, Çanakkale’de şehid mi oldu?Ninni... Ninni...Makedonya Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal İşler Bakanlarından İlyas Sabri’ye bırakalım: “Balkanlar, Osmanlı’dan sonra huzurunu yitirmiştir... Osmanlı’nın torunları Balkanları daha fazla öksüz bırakamaz, bırakmamalıdır!” (Kaynakça: M. Necati Özfatura, Hedefteki Ülke Kosova, İst.1998, s.77-175; Aleksandre Popovic, Balkanlar’da İslâm, İst.1995, s.220-221; Yavuz Bülent Bakiler, Üsküp’ten Kosova’ya, Ank.1991, s.38; Selim Yıldız, Osmanlı, İst.2004, s.193; İsmail Çolak, Doğu-Batı Kavşağında Osmanlı, İst.2004, 339-357; Ahmet Uçar, “Kosova’nın Zencileri(!), Tarih ve Medeniyet Dergisi, Mayıs 1998, Sayı: 50, s.30; Mustafa Armağan, “Nizam-ı Cedid Bosna’da Nasıl ‘Nizam-ı Yezid’ Oldu?”, Zaman Gazetesi Turkuaz Eki, 8 Ağustos 2004; “Bosna’ya Paşa Geldi?”, Zaman Gazetesi Turkuaz Eki, 15 Ağustos 2004; “Bosna: Osmanlı’nın Son Adası”, Zaman Gazetesi, 15 Ağustos 2004; İsmail Yediler, “Osmanlı’nın Yani İslam’ın”, Zaman Gazetesi, 22 Eylül 1994; Aksiyon Dergisi, 14-20 Mart 1998, Sayı: 171; Zaman Gazetesi, 1 Haziran 1998; Milli Gazete, 24 Şubat 1993.yenidunyadergisi- İsmail ÇOLAK  Eylul 30, 2005) Suriye Kızhıl Köyü...Köyde çocuklara sıklıkla verilen “Osman” isminin arkasında Osmanlı sevgisi var ( Aksiyon -12.12.2005 ) Cezayir’de Osmanlı döneminden kalan çok sayıda Türk aile var. Soy isimleri hep Türkçe. Demirci, Bakırcı, Kalaycı, Kahveci, İzmirli, İstanbullu, Menemenli, Bursalı, Çavuş, kulağımıza çalınan soy isimlerinden. Ayrıca yemek isimleri de buranın asıl sahibinin kimler olduğunu fısıldıyor. Börek, çörek, baklava, dolma, döner gibi yemekler bu isimlerle söylenip yeniliyor. Cezayir’de bazı sokak ve semt isimlerinin Türkçe olduğu da dikkatlerimizden kaçmıyor. “Bir Murad Reis”, “Deli İbrahim”, “Hüseyin Bey”, “Baş Cerrah” gibi sokak, cadde ve semt isimleri görüyoruz. Hüseyin Bey de Hüseyin Dayı demek. Baş Cerrah, Cerrah Paşa’dan geliyor.Çarşıda yürürken Cami-i Kebir’in yani Ulu Cami’nin imamı Şeyh Ahmet Bey’le karşılaşıyoruz. Türkiye’den geldiğimizi görünce çok seviniyor ve bizi çok sıcak karşılıyor. Cezayir’de Osmanlı’ya “Hıyarünnas” diyorlar. Yani insanların en hayırlıları, en iyileri demek. Bugün bile hâlâ bir Türk gördüklerinde “Hıyarünnas” diye sesleniyorlar ( Zaman TURKUAZ ).  1969’da Habeşistan(Etyopya) Büyükelçiliği yapan emekli diplomat Nihat Dinç, anılarında Habeşistan’da Osmanlı devletinin ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin büyük bir itibara sahip olduğunu, ancak Türk yönetici elitlerinin bu olguyu doğru dürüst değerlendirmediklerinden yakınıyor.(Nihat Dinç, Gönüllü Diplomat. İthaki Yayınları, s.66-67) Afrika'da kurban dağıtan Türkler 'Osmanlı torunları' diye karşılandı.İnsani Yardım Vakfı -İHH - Genel Başkanı Bülent Yıldırım, "Gittiğimiz fakir ülkeler de halkın ortak görüşü 'Osmanlı'nın torunları 80 yıl sonra geri döndü' şeklinde oldu." diye konuştu.(Zaman :05/01/2007) Endonozya -Ace'de hala OSmanlı patişahı Abdülhamid Adına cuma hutbeleri okunur..Pakistan kurtuluş savaşı sırasında hilafet merkezinin kurtuluşu için ülke çapında para toplar...Hala "kardeş ülke " özelliğini korur! Afganistan:Burada Müslüman olmanın ötesinde Türk olmak anlatamayacağım bir güce sahip.Tüm kapıları açan bir anahtar bizim kimliğimiz.Bu derin muhabbetin lezzetli ve büyülü şerbetini Şam’da, Halep’te, Tahran’da, İsfahan’da da tatmıştım.Amsterdam, Paris, New York, Berlin, Roma, Barcelona’da asla tadamayacağınız tek şey belki de bu muhabbet.( Akşam:Serdar Akinan:29 Subat 2008 )

                                    
       

                     


                                                       ARAPLAR BİZİ ARKADAN MI VURDU ?
                                                                       
Bölüm  1 
    Balkanları kaybettikten sonra Osmanlı Devleti içindeki Arap nüfusu Türk nüfusunu geçmişti. Milliyetçilik cereyanına kapılmış olan İttihat ve Terakki partisi taraftarları da bunun üzerine "Türkçeyi resmi dil yapma, Arapçayı yasaklama  çalışmaları yanında ilk seçimde meclisteki 75 olan  Arap milletvekili sayısını 5'e düşürdü ayrıca  mecliste Arapça konuşmayı yasaklandı, Arapça okullar da yasaklandı, Arap asıllı paşalar yerlerinden alındı, basında Arapları aşağılayan yazılar arttı, Türkçü söylemler ön plana çıktı.... Halide E. Adıvar gibi ileri gelenlerinin deyimi ile" Arapları sürülmeli  ve topraklarını sömürgelileştirilmeli, yerlerine Türkler yerleştirilmeli..." temennili, Arapları fikri çalışmalardan yurtlarından kovmaya dek" bir çok ırkçı görüşü  açıkça ileri sürmeye başlarlar. Araplar horlanmaya başlanır, Arap kökenli yöneticiler makamlarından alınır, Arap topraklarına Arapça bilmeyen idareciler atanır, 6 Mayıs 1916'ta Şam valisi Cemal paşa Suriye ve Lübnan aydınlarını toplayarak Şam ve Beyrut meydanlarında idam eder. Bu arada Avrupalı devletlerde -Başta İngilizler -  Arap Müslümanlar arasında İttihatçıların yaptıklarını körükleyerek Arap unsur arasındaki huzursuzluğu artırırlar. İttihatçıların anlamadığı milliyetçiliğin İslam'da olmadığı  idi. Ümmet şuurundan habersiz, ırkçı dayatmalar ne yazık ki ümmeti parçalamıştır.Bunu da yapan ittihatçıların eylemleridir. Bu arada İttihat ve Terakki içinde Arap nüfuzu azalırken Yahudi ve Hıristiyan unsurların tesiri artmaya devam eder!  Bizzat ittihatçıların atadığı Şerif Hüseyin, bu olaylar zincirini kullanarak 10 Haziran'da ayaklanır.  Bir çok Arap aydını ve kabileler onu eleştirir, ayaklanmaya katılmazlar.Detay aşağıda !
   Kısaca İttihatçılar gelene dek Araplarla Türkler yan yana bir çok cephede savaşmışlardır.I. Dünya savaşı ilan edilince " Cihad çağrısına " uyan yüz binlerce Arap Osmanlı safında savaşlara katılır. Çanakkale (Şehitlerimizin 3'te biri Arap idi; Şam, Halep, Kudüs, Bağdat, Trablus'lu... Arap kardeşlerimiz idiler), Kafkas, balkanlarda yatan  en az 200 Arap kökenli şehit buna delildir, hatta ilginçtir Arap oldukları halde kendilerine " Türk " olarak tanıtan Araplarda mevcuttur daha 1900 yıllara  dek, yani Jön Türklerin ırkçı Türkçülük söylemlerinin başlama tarihlerine dek... 1900'lü yıllarda Arjantin'e göç eden ve şimdiki Cumhur başbakanları olan Carlos Menem'in dedeleri Lübnanlı Arap iken kendilerini " El-Turko" olarak tanıtmışlardı...Tâ ki Türkçülük iddiası ile Osmanlı'nın başına Mason  ağırlıklı Yahudi-ermeni-Hıristiyan kırması İttihatçılar gelene dek.Ayaklanma çıkartma gayreti denebilecek hata-hainlikleri ile yüzlerce yıllık kardeşliğimize gölge düşürürler. Kısaca iyi organize olmuş Mason-Yahudi lobisi emelleri için İttihat ve terakki partisini kullanır, Türk - Arap ayırımı ile Filistin Yahudiler için toprak ayarlanırken, Başta Balkanlar bir çok toprak İttihatçılar yüzünden kaybedilir. Ne ilginçtir günümüzde hala " Araplar bizi arkadan vurdu "diye bağıranlar, Türkiye'nin İsrail'e bağımlı olmasını isteyen kesimdir.Yani Osmanlı'yı böldürtüp Yahudi devletini kurduran aşağılık zihniyet, o devletin devamı için, eskisi gibi hala Arap düşmanlığını Türkler arasında körüklemektedir.Ama Rusya'nın - Hala devam eden - tarihi düşmanlığını unutup, onunla beraber hareket etmemiz gerektiğini de savunanlar aynı kesimdir... Oyun açıkça ortaya çıkmamış mıdır sizce de ...!Ayrıca bizlerde bir çok hatayı hala sürdürdük, Kıbrıs Barış Harekatında bize destek olan Kaddafi'yi, ABD bombalayınca , ABD tarafında yer aldık.Ama Kıbrıs harekatında ABD bize karşı idi. Yani karşılıklı hatalar çok.Nedeni de hep sırtımızı birbirimize değil de dünyaya bakışları menfaat olan batılılara dayamamız değil midir.Ama bizi bize benzeriz ; hayat kaynağımız, önderimiz, kıstaslarımız bir, asıl bunu değerlendirmek gerekmez mi...!
ABD-İngiliz-Yahudi başta bizim yeniden eskisi gibi İslam Ümmeti olarak güçlü olmamızı istemiyorlar.Sömürgelerine tek engel olacak olan gücün İslam Ümmeti olduğunun farkındalar.Birliğimize engel olmalı için her şeyi yapmaya hazırlar.Bizi bize düşeni yapmazsak kainat boşluk kabul etmez, kafir kafirliğini yapar ! Müslüman Müslümanlığının gereğini sadece dünyamız değil, ahiretimiz de yanar, iki alemin kurtuluşu da vahdette, birlikte.Viyana kapılarına dayanan tarihimiz buna şahit ! Sömürmeden, her türlü sömürüye engel olmak için tek çare VAHDET !
                
                                                                       
 Bölüm  2
    Her Türk genci "Araplar'ın I. Dünya Savaşı'nda bize ihanet ettiğini" öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen doğrudur. I. Dünya Savaşı'nda Mekke Şerifi Hüseyin'in İngilizler ile anlaşarak Osmanlı'ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan nokta Şerif Hüseyin'in "Araplar"ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, "Arapların ihaneti" söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret ediyor:"Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in Hicaz'da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916'da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun 'askeri açıdan' tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği 'bağımsızlık vaadi' ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin'in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani 'asıl cephenin gerisi'nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. 'Asıl cephe', önce Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi'nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin'de kurulmuştur. Filistin'de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da Türk kuvvetlerini 'arkadan vuran' herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul'a yani Türkiye'ye sadık kalmıştır... Arabistan Yarımadası'nın Hicaz bölümünden Akabe'ye kadar olan 'cephe gerisi' dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur."(1) Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-Israil İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, sözkonusu kuruluşun sitesinde şöyle vurgulanıyor:"O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı'nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George'un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. [Osmanlı İmparatorluğu'na isyan eden] Faysal'ın Arabistan'daki taraftarları, bir istisnaydı."Araplar'ın topluca ihanet etmesi bir yana, bazıları Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir de. Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Dr. Zekeriya Kurşun'un ifadesiyle, "I. Dünya Savaşı'nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir." (2) Peter Mansfield'a göre:"1904'te Osmanlı Padişahı Sina üzerinde hak iddia ettiğinde, Mısırlı milliyetçi lider Mustafa Kamil, İslamcılık ruhu içinde, onun yanında ve Mısır'ın çıkarlarını savunan Lord Cromer'in karşısında yer almıştır." (3) Hüseyin’in oluşturduğu gücün askeri açıdan bir önemi yoktu. Önemli Arap aileler isyana katılmamıştı. Şerif Hüseyin’e katılanlar Medine çevresinde parayla tutulmuş birkaç bedevi kabile ile Haşimiler’in Banu Kolu’na mensup birkaç kabileden ibaretti (toplam 5000 kişi ) Mesela, Mekke, Taif, Cidde bölgesindeki kabilelerin hiçbiri isyana taraftar olmamıştır. Daha da önemlisi ne Bağdat ne de Şam’da ufak-tefek birkaç patırtı dışında, “isyan” olarak adlandırılabilecek bir hareket görülmemiştir (4)  1) Cengiz Çandar, "Sharon'cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları", Yeni Şafak, 5 Nisan 2002   2) Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, İrfan Yayınevi, İstanbul. 1992, s. 153 -  Aynı görüşü savunan: Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard    3) Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 29; Peter Mansfield, The British in Egypt, Londra, 1971, s. 164-165   4) Yavuz BAHADIROĞLU- Vakit:19-21.06.2010. “… Genç entellektüel Araplar, mücadelelerinin geleceğini Türk idaresinden bağımsızlık olarak görmüyorlardı. Hiçbiri Arap topraklarının bağımsızlığından söz etmedikleri gibi böyle bir amaç için çalışmıyorlardı. Tam tersine, birçoğu, daha geniş ve daha büyük bir Türk imparatorluğu görmek istiyorlardı…” (Ben Gurion Looks Back-Talks with Moshe Pearlman, s.46)” Peki, 1922 sonlarında Türk Milli Mücadelesi zafere doğru yürürken, ‘bazı Filistinli Arap liderlerin Kemalistlere başvurarak, kendi kaderlerini tayin hakkı elde edebilecekleri Türk mandası istediklerini’ biliyor muydunuz? Filistin, İngiliz mandası altına konulmuşken, Filistinli Araplar, ‘Türk mandası’ istiyorlar. Kaynak, yine bir Yahudi-İsrailli tarihçi; Y.Porath’ın ‘The Emergence of Palestinian-Arab National Movement 1918-1929′ (Filistin Arap Ulusal Hareketinin Doğuşu 1918-1929, Sayfa: 160-165 )

                                                                    Ne Yaptı Araplar? 
  Cemal Paşa'nın İttihat ve Terakki'nin yanlış ve kasıtlı politikaları çerçevesinde mayıs 1916'da Şam ve Beyrut'ta Arap aydınlarını asması asla tüm Türklere ve o zaman var olan Osmanlı yönetimine mal edilemez. ...Aynı İttihat ve Terakkiciler Sultan Abdülhamit tarafından İstanbul'da mecburi ikamete tabi tutulan Şerif Hüseyin'i Mekke'ye göndererek Haziran 1916'da Osmanlıya karşı ayaklanmasını sağladı. Ve bu ayaklanma her nedense 'Arapların Türkleri arkadan vurması' olarak kabul edilmiş ve Türk halkına böyle kabul ettirilmiştir. Araplar Türkleri arkadan vurmadı. Vuran biri varsa o da İttihatçılar tarafından kışkırtılan ve İngilizler tarafından kullanılan Şerif Hüseyin'dir. Mekke emiri, yani belediye başkanı olan Şerif Hüseyin'in ne bir ordusu ne de bir gücü vardı. Nitekim Osmanlı'ya ayaklandığı söylenen Şerif Hüseyin'in ordusunda büyük ölçüde İngiliz askerler ve siyonistler tarafından örgütlenen yahudi gönüllüler bulunuyordu. Tam da o sırada eski Dışişleri  Bakanı İsmail Cem’in belirttiği gibi yüz binlerce Arap insanı Osmanlı ordusunda tüm cephelerde savaşıyordu. Bu gönüllülerden on binlercesi Çanakkale'de, Sarıkamış'ta, Balkanlar'da şehit düşmüştü...
  Hiçbir ulus ve devlet tarihin bir döneminin anıları ile kendi geleceğini rehin alamaz ve aldırmaz. Unutmamak gerekir ki; Türkler bağımsızlık ve kurtuluş savaşını İngiltere, Fransa, Yunanistan ve İtalya'ya karşı vermiştir. Oysa Türkiye bugün NATO içinde bu ülkelerin müttefikidir ve AB uğruna bu ülkelerin neredeyse her dediğini yapmak durumdadır.
  Türkler, Araplar, Acemler, Kürtler ve bölgenin diğer halkları ve ulusları olarak birlikte olmak zorundayız. Yabancıların ve ortak düşmanların aramıza girerek bizi birbirimize kışkırtmasına ve kırdırmasına izin vermemeliyiz. Bu kırdırma her zaman askeri olmuyor. Yanlış önyargıların yerleştirilmesi ve zaman zaman bunların hatırlatılması çok daha tehlikelidir... 1910'lardaki kıyametin öncesinde 400 yıllık bir Arap-Türk birlikteliği vardır. Türkiye'nin Irak İşgalindeki duyarlı tavrı ve Filistin davasına gösterdiği yakın ilgi, bu ortak mazinin dostane anılarını öne çıkarmıştır.
(Hüsnü Mahalli-Akşam:07.03.2006 )
 

                                     
     
                                                          
Araplar bizi arkadan vurdu mu?
  İttihat Terakki’nin iktidara geldiği ilk sene Meclis-i Mebusan’ın 245 üyesinden 75’i Arap’tı. Ama Birinci Dünya Savaşı’na girdiğimizde bu sayı 5’e inmişti. İmparatorluk çatısı altında yaşayan diğer uluslar milliyetçilik derdine düştüğü halde o zaman kadar böyle bir düşünce taşımayan, daha ötesi dış dünyada kendilerini Türk olarak tanıtmakta beis görmeyen bir halktı Araplar. Örneğin yıllar sonra Arjantin devlet başkanı olan Karlos Menem’in ailesi Lübnan’dan göç ettiğinde el- Türko lakabını almıştı.
  1. Dünya Savaşı içinde Filistin ve Çanakkale cephesinde savaşa katılan Araplar’ı soğutan Cemal Paşa’nın ‘tehcir’ siyaseti ve Arap milliyetçisi olarak belirlediği aydınları Şam’da idam ettirmesi oldu. Tehcir denildiğinde bizin aklımıza Ermeniler geliyor. Oysa ilk tehcir uygulamasına Suriye’de Araplar muhatap oldular. Binlerce insan zorunlu olarak Anadolu’ya göç ettirildi. Ve tarihi birlikteliğe son darbeyi 6 Mayıs 1916’da Şam’da 21 Arap aydınını idam ettirerek Cemal Paşa vurdu.
  Son bir not olarak Mustafa kemal’in gerek milli mücadele süresince gerekse savaş bittikten sonra Araplara muhalif bir tavır içinde olmak bir yana mutasavver Türk- Arap federasyonu dahil ileriye matuf kimi düşünceleri kendisini ziyaret eden Arap heyetlerine ifade ettiğini de kaydedeyim. Kaldı ki Atatürk gelecekte İslam ülkelerinin hilafet makamına ihtiyaç olduğu fikrinde ittifak etmeleri halinde TBMM’nin manevi şahsiyetinde mündemiç olan İslam hilafetinin yeniden ihdas edilebileceği fikrindeydi.
( Avni Özgürel : Radikal: 13.6.2010 )

                                                                  İçimizdeki Araplar
   Suriye'de bir şekerci dükkânı Hani şu, "Ne Arap'ın yüzü, ne Şam'ın şekeri" sözünden bildiğimiz meyve şekerlerinden satılıyor içeride. Dükkân sahibi, kese kâğıtlarından birine fazladan bir avuç şeker daha bırakıyor; müşterisinin İstanbullu olduğunu öğrendi çünkü... İstanbul âşığı başka bir Halepli, Emine Er Ragıp Güngören'deki evinde Suriye'ye özgü kâkûle kokulu kahvelerimizi yudumlarken, İstanbul'a geliş hikâyesini anlatıyor... Araplara ilişkin dostâne birkaç söz edecek olsanız duyacağınız cümle bellidir: "Ama onlar bizi sırtımızdan vurdu." Bu itham, Arapları yaralıyor. İngiliz oyununa gelip ihanet eden soydaşlarının yükünü taşımaktan fazlasıyla muzdaripler. Halepli Emine'nin, söyleşi boyunca belki sesi ilk kez titriyor: "Bazı Türk arkadaşlar, 'Araplar bizi sattı.' diyor. Ben de onlara, 'Babamın iki amcası Çanakkale Savaşı'nda şehit düşmüş. Gidin bakın.' diyorum." Emine'ye göre Türklerin, daha önce savaştıkları Batı ülkelerini artık dost kabul etmesinin bir nedeni var; onların daha güçlü olması. "Araplar şimdi çok zayıf." diyor, "Türk kardeşlerimiz bakıyor ki, bizde ne demokrasi var, ne sanayi, ne teknoloji. Daha güçlü olsaydık böyle söylemezlerdi." Büyük babası Osmanlı ordusunda savaşanlardan biri de Mahmud Osman. On altı sene hizmet ettiği orduyla Yemen savaşına katılan dede Türkçe de bilirmiş; ama o vakitler bu, vakayı adiyeden sayılırmış. "Dedelerimizin hemen hepsi Türkçe konuşurdu." diyor Osman, "Biz çocukken, seferberlik ağıtları yakarlardı. Aralarında Çanakkale'ye katılanlar da olmuş; ancak bugün hiçbir Halepli mücahitten bahsedilmiyor." El Cezire Televizyonu İstanbul Temsilcisi Fikri Şaban'ın ailesinde de bir Osmanlı askeri var: "Benim büyük dedem 1900'lerde Osmanlı'yla savaşa gitti ve bir daha dönmedi. Çanakkale'de kardeş kardeş yatıyorlar şimdi. Gidince görürsünüz; kimi Kudüs'ten, kimi Şam'dan, kimi Halep'ten...
(Ülkü Özel Akagündüz -Aksiyon: 17-09-2007 )

                                                    
Sharon'cu vicdansızlar-Filistin yalanları
  Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Türkiye’ye sadık kalmıştır… Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.”
(Cengiz Çandar, “Sharon’cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları”, Yeni Şafak, 5 Nisan 2002 )  Yazının devamı için Tıklayınız
 
  Muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı’ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye’deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve Hilafet’e bağlılık duygusu vardı.
(Kemal Karpat, İslam’ın Siyasallaşması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, s. 379 )


                 
           
Araplar Türkleri Arkadan Vurdu Masalına  fotoğraflarla cevap: Tıklayınız


                                                                            Son söz
   İttihat ve Terakki'nin nasyonalist politikası  bazı Arap toplumlarında tepki toplar. Özellikle Arap ülkelerinde sokakta Arapça konuşmanın yasaklanması ve Türkçenin zorunlu kılınması çalışmaları, idareci, savcı...vs olarak gönderilenlerin bir yabancı imiş gibi hiç Arapça bilmemeleri, İttihatçılar içinde var olan ve epey yetkili konumdaki siyonist-ermeni,ayrılıkçı yönetici kadro-ki Osmanlı'yı onlar bitirmişti- Arap toplumunda, dış ülkelerin de körüklemesi ile isyanlara yol açar.Buna bir de krallık hayalindeki Şerif-siz- Hüseyin'in eklenmesi bazı grupları isyana yöneltir.Yönetici konumdaki İttihatçıların yanlış politikaları ve bunu kendi menfaatlerine kanalize eden İngilizlerin kışkırtması ile bazı Araplar isyan eder.
   KISACA  BAZI ARAPLARIN İSYAN ETMELERİ KADAR İSYAN ETMELERİNE NEDEN OLAN ORTAM-ŞARTLARDA DEĞERLENDİRİLMELİDİR.O ZAMAN OLAYIN TEMELİNDE "IRK,MİLLİYET-ÇİLİK-" DEĞİL, YANLIŞ POLİTİKA VE  ISLAM'DAN UZAKLAŞMANIN OLDUĞU ANLAŞILIR!
   BİZ İSLAM'A AYKIRI OSMANLI'YA İSYAN EDEN ARAPLARI MAZUR MU GÖSTERMEYE ÇALIŞIYORUZ .ASLA !ZATEN ALLAH'U TEALA 'DA ŞERİF HÜSEYİN'E YAŞARKEN HATASINI FARKETME CEZASI VERDI...ANEKTODLARA GİRMİYORUZ...CEZANIN GERİSİ AHİRETTE...AMA ŞUNUN ALTINI ÖZELLİKLE ÇİZMEK İSTİYORUZ; II. DÜNYA SAVAŞINDA ALMANYA FRANSA'YI İŞGALE ETTİKTEN SADECE 10 SENE SONRA ALMANYA-FRANSA İTTİFAK KURAR VE AB'NİN TEMELLERİNİ ATARLAR.PEKİ BİZE NE OLUYOR...!? iSTİSNAİ VE YİNE KENDİ İÇİMİZDEKİ YANLIŞ POLİTİKALARIN SONUCU ORTAYA ÇIKAN BU KISMI BİR AZINLIĞI VE ASLA TÜM ARAP KARDEŞLERİMİZİ KAPSAMAYAN BU OLAYIN ÜZERİNDEN GEÇEN YAKLAŞIK 100 YILIN ARDINDAN HALA İSLAM KARDEŞLİĞİ ÇERÇEVESİNDE BİRLEŞMİYORUZ...FRANSA'YI İŞGAL EDEN ALMANYA- VEYA TERSİ - KADAR DA MI OLAMADIK..HER İKİ TARAFTA BUNUN CEZASINI VE ZARARINI DEFALARCA GÖRMEDİ Mİ, HALA GÖRMÜYOR MU...! ARTIK ÜMMET OLMA ZAMANI.HATTA ÇOK GEÇ BİLE KALDIK!

NOT: BİZİ ARAP AŞIĞI,GERİCİ FİKİRLİ, ÇAĞDIŞI,ATATÜRK DÜŞMANI...VS  OLARAK NİTELEME NİYETİNDE OLAN KEMALİST KARDEŞLERE Bİ HATIRLATMA: SOLCU-KEMALİST AYTUNC ALTINDAL'IN " ATATÜRK'ÜN SIR VASİYETİ "İLE İLGİLİ YAZILARINI OKUMALARINI TAVSİYE EDERİZ! HİLAFETİN BİLDİĞİMİZ MANADA TAMAMEN KALDIRILMADIĞI, "TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN MANEVİ ŞAHSİYYETİNE MUNDEMİC" OLDUĞUNU DA BU VASİYET İDDİASINA EKLERSEK SONUÇTA " AKLIN YOLU BİRDİR " DER AYNI SONUCA ULAŞTIĞIMIZI  RAHATLIKLA İLERİ SÜREBİLİRİZ ...!  " OKUYAN" BİLİR!

                                    

                        

 

      

               

                                         
                

                

                                             DEVAMI >>


                                                 

 

                                                                                               ÜMMET!

  Ümmet kelimesi "umm" kökünden türemiştir. Kökeni " Anne" anlamına gelir. Ümmet kelime olarak bir anneden doğan çocuklara verilen isimdir. Daha sonra İslam inancına sahip herkesi içine alan bir anlama kavuşmuştur. Bu kelime Türkçe'de; bir peygambere inananlar ve semâvi dinlere mensup kavimler topluluğu; Kur'ân'da ise genel olarak din, müddet, zaman, (Hûd, 11/8), önder (İbrahim Peygamber) (Nahl,16/120) ve topluluk anlamlarında kullanılmıştır.  Istılahta, kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine tabi olma neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğudur. Âlimlerin çoğu, ümmet kelimesini aynı dine tabii olanlar yani Müslümanlar için kullanmışlardır. Arapça bir kelime olup, "emme" fiilinden isimdir. Çoğulu "umem"dir (el-İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul 1986, 27, "emme" mad.)  "Ümmet ülkü toplumu demektir. Ümmet kadar güzel bir söz bilmiyorum. Anne kucağında büyüyen demek. Bir ülkü birliğidir, başka bir şey değildir. Belli bir inanç düzenine bağlanmaktır." ( Felsefeci Prof. Dr Teoman Duralı, Bugün, 08 Nisan 2013 ) İşgal edilen topraklar, etnik-irk temelli ayrıştırmalar, mezhep kışkırtıcılığı, hor görülen, sadece erkekleri, değil, kadın çocukları da katledilen, kadınları tecavüze uğrayan, yer altı ve üstü zenginlikleri sömürülen, yerli işbirlikçilerce baskı altında tutulan ümmet!

 

      

                                 

                                     

       

       

 

 

                                                                         HİLAFET!

  Osmanlı’nın Cihad-ı Ekber ilanına uyarak Ingilizler’e karşı savaşırken şehit olan Sudan’ın Darfur bölgesinin son Fur Sultanı Ali Dinar (Allah rahmet eylesin) (Fotoğraf Kaynak: Durham University Library [588/1/159]

                         

  Oxford Üniversitesi’nde okuyan Hindistanlı (bugünkü Pakistan) tıp talebeleri Kızılay emrinde yaralı subay ve erlerimize hizmet ederken. (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 327)

                                                

 

 
 


                                
  BİZ UYUYALIM. ATI ALAN ÜSKÜDARI GEÇİYOR, HEMİ DE GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE...!



           
                    

                                       
                         Katoliklerden sonra Ortodokslar da birleşme yoluna giriyor.Alemin tek kerizi bizler miyiz...!?

                        
                                                                           Cevap belli oldu...:((

                            

                                                                Eller aya (!), biz hala yaya!
 

 

                          

                           

                                    

 

          HIRİSTİYANLARIN HALİFESİ BİZE HALİFESİZ OLUN DİYOR - TARİHİ DE BİLSE, 3 MART 1924'Ü BİLE BİLMİYOR! -

 

                              

 

                                  

 

             

 

 

* BU BEKLENTİNİN " HİLAFETİN İSLAM ÜMMETİ ÜZERİNDEKİ ÖNEMİNİ " BİR ÇOK LAİK GEÇİNEN MÜSLÜMAN'DAN DAHA ÖNCE FARK EDEN ABD'NIN KENDİ PATENDİ İLE ORTAYA CIKARMAYA ÇALIŞTIĞI HALİFE ADAYI İLE HİÇ BİR İLGİSİ YOKTUR !